Davet usulü

Davet usulü (1)

Perşembe, 04 Şubat 2021 17:36

Davet Usulü

Yazan

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 

 

İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana faydasağlar. Yararlanacak herkese helâl olsun.


Kitabın Adı
Yazar
Yayın Evi
Dizgi
Tashih
Mizanpaj
Kapak
Basım Tarihi
Baskı
DÂVET
Ahmed KALKAN
Kalemder Yay.
Ahmed KALKAN
Ahmed KALKAN
Asım ŞENSALTIK
Asım ŞENSALTIK
Kasım 2017
KALEMDER
Adres: İstiklal Mah. Kavaklıdere Cad.
Doğruyol Sk. No 17 Ümraniye/İstanbul
Tel: 0 (216) 520 25 80
Kitap Temin Bilgileri;
0 (216) 520 25 80 / 0554 542 28 10
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. / Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Dâvet Usûlü Serisi 1. Kitap
İnsanları Tuğyandan ve İsyandan Uzaklaştırıp
Cennet Yoluna Çağırmak
Ahmed KALKAN
Dâvet Usûlü Serisi 1. Kitap
İFHAF
Merakını gidermek için bu kitabı eline alan vatandaş,
Düzeni, toplumu, kendini eleştirmiyorsa;
Şikâyetleri yoksa eğer,
Çevresinden memnunsa,
Kendine bir görev düşmediğine inanıyorsa,
Düşüncesini değiştirinceye kadar
Bu kitap ona uygun değildir.
Boşuna rahatını bozmasın.
Uykusunu kaçırmasın…
Kitabı eline alan arkadaş!
Dertliysen eğer, yaklaş.
Değişmek ve değiştirmekse amacın
Hayra ve güzele doğru,
Gel birlikte arayalım doğruyu ve güzeli;
En doğru ve en güzel Kitab’ın ışığıyla…
Allah’ın dinini merkeze alan dâvâ adamı isen,
Dâvânı yaymak, dâvetçi olmak önemli ise senin için;
Sessiz çığlıklarla “imdat!” diye haykıranlara,
Cehennemî alevler içinde yananlara,
Elini uzatmak istiyorsan;
Kurtulmak için kurtarmaya çalışmak şart diyorsan;
Öyleyse bu kitap senindir, sana ithaf olunmuştur…
AHMED KALKAN
1955 Yılında Kütahya’da doğdu. İlkokuldan sonra hâfızlık ve Arapça eğitim aldı. Konya İmam Hatip Lisesi (1974), At. Üniversitesi Edebiyat Fakültesi (1978) mezunu. 1979-1983 yıllarında Sakarya Karasu’da Edebiyat öğretmenliği yaptı. İki yıl Fransa’da, altı yıl da Hollanda’da cemaat çalışmaları ve serbest öğretmenlik yaptı. 1992 Yılından bu yana İstanbul’da fahrî/özgür öğretmenliğini sürdürmekte olan Kalkan, evli ve dört çocuk babasıdır. Kalkan, Ümraniye’de Kalemder adlı dernekte çalışmalarını yürütmektedir.
Avrupa’da Hicret, Tebliğ, Haksöz, Umran, Yeryüzü, Eğitim Yazıları, Berfin, Vuslat, Basiret, İktibas gibi dergilerde yazarın 200’ün üzerinde makalesi yayınlandı. Ahmed Kalkan, on yılı aşkın süre ile Yurt FM ve Özel FM adlı radyoda Kur’an Kavramları ve Tefsir ile ilgili programlar yaptı. Bu programlar, Anadolu’nun çeşitli illerindeki radyolarda CD aracılığıyla yayınlanmaktadır. Kalkan, Ümraniye ve çeşitli semtlerde Kur’an Tefsiri, Akaid, Sunum Teknikleri gibi dersler yapmakta ve değişik konularda seminerler vermektedir. Ayrıca, kurucusu olduğu Suffe İslam Okulu’nda talebe yetiştirmektedir.
Yazarın yayınlanmış şimdilik 48 eseri vardır:
1. Ansiklopedik Kur’an Kavramları, 2. Baskı, Özel Y. 10 cilt, 2014
2. Müslümanın Akaidi, 11. Baskı, Özel Y. 2 cilt, 2015
3. Gençler İçin Akaid, 11. Baskı, Özel Y., 2015
4. Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, Özel Y. 2014
5. Alâk Sûresi Tefsiri, Ma’ruf Y. 2016
6. Kalem Sûresi Tefsiri, Ma’ruf Y. 2016
7. Müzzemmil Sûresi Tefsiri, Özel Y. 2016
8. Müddessir Sûresi Tefsiri, Özel Y. 2016
9. Fâtiha Sûresi Tefsiri, Özel Y. 2016
10. Müslümanın Müslümanlaşması, 2. Baskı, Özel Y. 2014
11. Müslümanın Güzelleşmesi, 2. Baskı, Özel Y., 2014
12. Müslümanın Evliliği ve Aile Hayatı, 6. Baskı, Özel Y. 2013
13. Evlilik ve Aile Hayatı, 8. Baskı, Rağbet Y., 2011
14. Sanat Bilinci, 4. Baskı, Denge/Düşün Y., İst. 2012
15. Müslümanın Sanat Anlayışı, Rağbet Y. 2008
16. Tevhid Bilinciyle Canlanmak, 2. Baskı, Özel Y., 2014
17. Kur’an’ın Gör Dediği Kur’an’ın Kör Dediği, 2. Baskı, Özel Y., 2014
18. Muslim’s Aqaid, (İngilizce) Özel Y. 2015
19. İman ve Tevhid, 5. Baskı, Özel Y. 2015
20. Din ve İslâm, Özel Y. 2011
21. Akîde ve Şeriat, Özel Y. 2011
22. İman ve Amel, Özel Y. 2011
23. Tevhid, Rab ve İlâh, Özel Y. 2011
24. Kitap, Kur’an, Okuma ve Yazma, Özel Y. 2011
25. Peygamber, İmam ve Halife, Özel Y. 2011
26. Âhiret ve Cennet-Cehennem, Özel Y. 2011
27. Kıyâmet, Özel Y. 2011
28. İbâdet, Hidâyet, Hayır ve Şer, Özel Y. 2011
29. Dostluk ve Düşmanlık, Velâ ve Berâ, Özel Y. 2011
30. Şirk, Özel Y. 2011
31. Tâğut ve Mürted, Özel Y. 2011
32. Put ve Puta Tapma, Özel Y. 2012
33. Küfür, Kâfir ve Tekfir, Özel Y. 2012
34. Nifak ve Münâfık, Özel Y. 2012
35. Hıristiyanlık ve Yahûdilik, Özel Y. 2012
36. Atalar Yolu, Özel Y. 2012
37. Câhiliyye, Özel Y. 2012
38. Zulüm ve İstikbar, Özel Y. 2012
39. Bel’am, Özel Y. 2012
40. Sevgi, İtaat ve İsyan, Özel Y. 2012
41. Melek, Cin ve Şeytan, Özel Y. 2012
42. Ecel ve Ölüm, Özel Y. 2012
43. Hesap ve Hesaba Çekilme, Özel Y. 2012
44. İman, Özel Y. 2011
45. Eğitim, Özel Y. 2011
46. Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır, Özel Y. 2011
47. Şehâdet ve Şehid, Özel Y. 2012
48. Dâvet, Özel Y. 2017
Elektronik İletişim Adresi:
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
www.ahmedkalkan.org
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ..............................................................................................................10
DÂVÂ ADAMI VE DÂVETÇİ....................................................................10
GİRİŞ.................................................................................................................15
SÂLİH AMEL - HASENÂT........................................................................21
DÂVET; HAKKA ÇAĞRI...........................................................................24
DÂVETİN KONUSU.....................................................................................26
DÂVETİN ALANI.........................................................................................28
DÂVET VE SANAT.......................................................................................29
DÂÎ/DÂVETÇİ................................................................................................31
KUR’ÂN-I KERİM’DE DÂVET....................................................................32
HADİS-İ ŞERİFLERDE DÂVET...............................................................38
DÂVETLE İLGİLİ 15 TESPİT....................................................................49
1- DÂVETİN HÜKMÜ NEDİR?...................................................................50
2- KİM DÂVET EDECEK?............................................................................52
3- KİMİ DÂVET EDECEĞİZ?......................................................................57
4- NEYE DÂVET ETMELİYİZ?..................................................................60
5- DÂVETİN SİSTEMLİ VE ORGANİZELİ OLMASI...........................64
6- TOPLUMSAL VE SİYASAL KONULARLA İLGİLİ DÂVET, DİĞER KONULARDAN DAHA ÖNCELİKLİ VE DAHA ZORUNLUDUR..............................................................................................65
7- DÂVET, BİR DEĞİŞİMİ HEDEFLEMELİDİR....................................66
8- NASIL DÂVET ETMELİYİZ?................................................................68
9- HANGİ ARAÇLARI KULLANMALIYIZ?........................................72
10- DÂVET ÇALIŞMASI YAPACAKLARIN ORTAK BİR KİMLİK OLUŞTURMALARI ZARURİDİR..............................75
11- DÂVET VE İSLÂMÎ MÜCADELE, İKTİDAR EKSENLİ DEĞİL; KULLUK EKSENLİDİR.........................82
12- BÂTIL YOLLARLA HAKKA GİDİLMEZ: SİSTEM İÇİ VE DEMOKRATİK USÛLLERLE DÂVET VE OLUMLU DEĞİŞİM DÖNÜŞÜM GERÇEKLEŞMEZ...................................................................88
13- NEBEVÎ USÛLÜ GÜNÜMÜZE UYGULAMALIYIZ: PEYGAMBERLERİMİZ, DÂVET KONUSUNDA BİZE EN GÜZEL ÖRNEKTİR.....................................................................93
İNSANIN, KENDİNE YAPILANLARI AFFETMESİ......................100
DÂVETÇİ AÇISINDAN AF VE MÜSÂMAHA...................................101
HOŞGÖRÜ VE MÜSÂMAHA...................................................................103
AF VE MÜSÂMAHANIN YOZLAŞTIRILMASI..............................107
14- TEVHİDE İMANLA BİRLİKTE TÂĞUTU İNKÂR, DİNİN ESASIDIR............................................................................................109
TÂĞUT KİMDİR?..........................................................................................112
15- ÖZGÜRLÜK VE SERBESTLİK ANLAYIŞI.....................................117
EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER.......................118
MA’RÛF NEDİR?...........................................................................................122
MÜNKER NEDİR?........................................................................................126
KUR’ÂN-I KERİM’DE EMR-İ Bİ’L-MA’RUF......................................127
HADİS-İ ŞERİFLERDE EMR-İ Bİ’L MA’RUF VE NEHY-İ ANİ’L MÜNKER..........................................................................128
DİN, MÜNKERLERİ HOŞ GÖRMEZ....................................................134
İSLÂM TOPLUMUNDA BİR KÖTÜLÜĞE KARŞI GELMEYİ GEREKTİREN ŞARTLAR...................................................136
KÖTÜLÜĞE ENGEL OLMANIN DERECELERİ..............................138
MÜNKERİ NEHYETME İLE İLGİLİ 6 TESPİT................................139
1- GÜNÜMÜZDE EMİR VE NEHY YOK; RİCA VE TAVSİYE VAR..............................................................................140
2- ELLE MÜDÂHALE...................................................................................141
3- DİLLE MÜDÂHALE.................................................................................145
4- KALPLE MÜDÂHALE...........................................................................157
5- KALPLE KÖTÜLÜK NASIL DEĞİŞTİRİLİR?...................................157
6- KÖTÜLÜĞE KARŞI KALPLE BUĞZ BİLE YAPMAYANLARIN İMANI?!....................................................................158
DÂVET VE TEBLİĞİ, DEVLET DAİRESİ HALİNE GETİRİLEN CÂMİLERE HAPSETMEK.............................................162
DEVLETİN EMRİNDE DİYANET, DİYANETİN EMRİNDE CAMİLER VE CEMAAT..........................163
CÂMİNİN MÜSLÜMANIN HAYATINDAKİ YERİ........................164
MESCİDLERİN GERÇEK İŞLEVLERİNE ENGEL OLANLAR, EN BÜYÜK ZÂLİMLERDİR...........................................167
YERYÜZÜ MESCİDİ...................................................................................170
CÂMİLERİMİZİN YENİDEN İHYÂSI.................................................171
DİYANETİN HUTBELERİNDEN KÜÇÜK BİRER KESİT.................180
DÂVETLE İLGİLİ DİĞER KAVRAMLAR;.........................................182
TEBLİĞ.............................................................................................................182
VAAZ.................................................................................................................193
NASİHAT.........................................................................................................194
İRŞÂD................................................................................................................196
İNZÂR/UYARI...............................................................................................198
KUR’AN’DA İNZÂR....................................................................................199
MÜ’MİNLERİN UYARILMASI ..............................................................201
UYARININ FAYDA ETMEDİĞİ KÂFİRLER.....................................203
ÇAĞDAŞ DÂVETÇİNİN/UYARICININ, İNZARIN FAYDA EDİP ETMEDİĞİYLE İLGİLİ KONUM TESPİTİ..............................205
BÜTÜN TOPLUMLAR PEYGAMBER ARACILIĞIYLA UYARILMIŞTIR............................................................................................206
ELÇİ GÖNDERİLMEYEN, UYARI YAPILMAYAN TOPLUMLAR HELÂK EDİLMEZLER.................................................209
HİSBE TEŞKİLÂTI VE MUHTESİB......................................................211
MUHTESİB.....................................................................................................215
MUHTESİBİN İZLEYECEĞİ METODLAR........................................216
MUHTESİBİN GÖREVLERİ....................................................................218
MUHTESİBİN ÖZELLİKLERİ................................................................219
TOPLUMUN ÖNDERLERİ TOPLUMDAN SORUMLUDUR.......221
DÂVETİN GEREKLİLİĞİ, İLK SÛRELERDE BİLE VURGULANIR..............................................................................................224
OLUMSUZ DEĞİŞİM..................................................................................227
BİZİM HAPSİMİZ HALVET, SÜRGÜNÜMÜZ SEYAHAT, KATLİMİZ ŞEHÂDETTİR!..........................................................................228
KONUYLA İLGİLİ GENİŞ BİLGİ ALINABİLECEK KAYNAKLAR.................................................................................................140
10 Dâvet
ÖNSÖZ
DÂVÂ ADAMI VE DÂVETÇI
“Da’vâ” kelimesi ile “da’vet” kelimesi aynı kökün iki büyük dalı.
Dâvâ; sözlükte “çağırmak, seslenmek, duâ etmek, getirilmesini istemek”
anlamına geliyor. Kerim olan Kur’an’da, sözlük anlamına
uygun olarak, “çağırma ve duâ mânâsında üç âyette geçmektedir.1
“Dâvet”, insanları hakka, hidâyete, Allah’a ve O’na kulluğa bir çağrıdır;
dâvâ da bu çağrıyı yaptıran bilinç… O yüzden dâvâ adamı olmadan
dâvetçi olunmaz. Dâvetçi olmayan bir kimse de dâvâ adamı
sayılmaz.
Dâvâ adamı… Hangi dâvâ? Kur’an’ın ifadesiyle, ‘dağların bile,
üzerine aldığında korkudan parça parça olacağı’23 dâvâ… ‘İnsandan
başka, her şeyin yüklenmekten çekindiği’ dâvâ… Onun büyüklüğünün
farkında olanları inim inim inleten, dizlerinin bağını çözen, mağaralarda
inzivaya çektiren, çöllerin yalnızlığına sürükleyen dâvâ…
Kendini kendine unutturan, kalabalıklar içerisinde yalnızlaştıran
veya farklı bakışla; Allah’ı her an hatırlattığından kendini hiç unutturmayan,
sahibini hiç yalnız bırakmayan bu dâvâ nasıl bir dâvâ idi?
Evet, bu, kulluk dâvâsıdır ki her şeyin sahibi olan Hz. Allah’ın
(cc), insana yüklediği en büyük görevdir. “Ben cinleri ve insanları
ancak bana kulluk yapsınlar diye yarattım.”4 beyanı ile insana görevini
bildiren Allahu Teâlâ, bu ağır yükü insana vermiştir.
Kâmil insan, rehberimiz, önderimiz ve örneğimiz Hz. Muhammed
Mustafa’yı (s.a.s.); varolan acılara ilâve olarak daha büyük imtihanlara,
hayatı boyunca büyük zorluklara sabrettiren dâvâ, kul olma
dâvâsı idi. O, önce kul, sonra rasul idi.
Bu öyle bir dâvâ idi ki, tek önderimiz Peygamberimiz’e: “Bir
elime Güneş’i, diğer elime Ay’ı verseniz, bu dâvâdan vazgeçmem!”
dedirtiyordu. Bu, öyle bir dâvâ idi ki, Hz. Ali’yi Peygamber’e sûi
kast yapacakları gün, yüzde doksan dokuz ölüm riski olan sûi kast
yatağına seve seve yatırıyordu. Bu öyle bir dâvâ ki, Hz. Ömer’e hic-
1 7/A’râf, 5; 10/Yûnus, 10; 21/Enbiyâ, 15
2 59/Haşr, 21
3 33/Ahzâb, 72
4 51/Zâriyât, 56
Ahmed Kalkan 11
ret esnasında: “İşte ben Medine’ye hicret ediyorum. Kim karısını
dul, çocuklarını yetim bırakmak istiyorsa, sabahleyin Mekke çıkışında
beni takip etsin!” dedirten bir dâvâ. Öyle bir dâvâ ki; kılıçla
başı kesilirken, “ben kazandım!” diye katiline haykırmayı öğreten
bir dâvâ. Bu öyle bir dâvâ ki, Müslümanları ihbar ettiremesinler
ve gizli savaş taktiklerini zorla da olsa söylettiremesinler diye dilini
dişleriyle koparıp düşmanın yüzüne dilini tükürten bir dâvâ.
Bu öyle bir dâvâ ki, “düşman askerleri toplandı, üzerinize geliyor,
korkun onlardan” denilince imanları artıp “Allah bize yeter, O ne
güzel vekildir” dedirten bir dâvâ. Bu öyle bir dâvâ ki, ülkenin en
fakiri karnını doyurmadan kendi karnını doyurmayı câiz görmeyen
ve günlerce aç kalan devlet başkanları yetiştiren bir dâvâ. “Kudüs
işgal altında. Onu fethedinceye kadar vallahi hiç gülmeyeceğim”
diyen ve Kudüs’ü kurtarıncaya kadar tebessüm bile etmeyen Selâhaddin’lerin
dâvâsı. Bu öyle bir dâvâ ki, yüzde yüz ölüm olsa da;
şehit olacağım diye düğüne, bayrama gider gibi gülerek dâvâ uğruna
ölüme atılanların dâvâsı.
Hacer anamızın, kendisini Mekke’nin kurak çölünde küçücük
oğluyla birlikte yalnız bırakan büyük eşi Hz. İbrahim efendimize
söylediği şu sözleri söyletir dâvâ:
“Böyle yapmanı Allah mı sana emrediyor?” Hz. İbrahim: “Evet”
deyince, Hacer de: “O halde O, bizi asla yalnız bırakmaz!” demişti.
İşte ıssız bir çölde bebeğiyle yapayalnız yaşayacak Hacer’e bu sözü
söyleten dâvâ… Hz. Ebubekir’e: “Bunu Muhammed mi söylüyor?
Öyleyse doğrudur!” dedirten dâvâ.
“Gerek zindanda gerekse hastanede olsun, Müslüman olarak
öldükten sonra hiçbir şeye aldırmam. Allah nerede, nasıl bir ölüm
yazmış, onu bilmem. Ancak, yatakta ölmeyi değil de, şu üç durumdan
biri üzere ölmek isterim. Ya Allah’a ibâdet ederken secdede; ya
Allah yolunda dâvet eder, ilim öğretirken kürsüde, ya da Allah için
cihad ederken cephede…” dedirten dâvâ. Allah yolunda, Allah için
yaşayıp aynı gaye uğrunda ölmek, daha doğrusu ölümsüzleşmek…
İşte dâvâ bu. Akıl ehli hayatta kalmak için onlarca yol arayıp bulmaya
çalışırken, gönül ehlinin Allah yolunda, dâvâsı için şehid olmaya
can atması…
Allah’la alışveriş yaptıran, en kazançlı ticarete imza attıran dâvâ,
dâvâmız…
12 Dâvet
İbn Teymiyye’ye şu sözü söyleten dâvâ: “Düşmanlarım bana ne
yapabilirler ki? Benim cennetim ve bahçem göğsümdedir. Nereye
gidersem o da benimle birliktedir. Eğer beni zindana koyarlarsa,
zindanım bana halvet yeri olur… Beni öldürürlerse, öldürülmem
şehâdet olur… Beni sürgün ederlerse, sürgünüm seyahat olur…”
Bu öyle büyük bir dâvâ idi ki Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) malını-mülkünü
feda ettiren; Hz. Ömer’e (r.a.), kendisine ölümü hatırlatacak bir
adam tutturan… Bu öyle bir dâvâ idi ki Hz. Ali’yi savaş meydanlarının
aslanı yapan; Hz. Osman’ı, meleklerin bile hayâ edecekleri
bir kişi haline getiren; Hz. Bilal’ı koskoca kayaların altında “ahad,
ahad” diye yeri göğü inleten, ateşten kumların üzerinde sabrettiren…
Seyyid Kutub’u “bin tane başım olsa bu dâvâ uğruna hepsini
seve seve veririm” dedirten, felçli Ahmed Yâsin’i tekerlekli sandalyesinde
oradan oraya koşturan, hastaların hastalığını unutturan,
dertleri zevke çeviren, geceleri uyutmayan, gündüzleri oturtmayan,
koşturan, coşturan, ama boş durdurmayan bir dâvâ…
Evet, bu öyle bir dâvâ ki mallarını ve canlarını Allah’a sattıran,
O’nu râzı ve memnun etmek için her türlü acıya katlandıran… O’nu
hoşnut edebilmek için dünyanın bütün belâlarına, yürekleriyle set
oldukları dâvâ…
“Dâvâ bilincine sahip kardeşim, vazifen, dikenler arasından
güller toplamaktır. Ayağın çıplaktır, batacak. Elin açıktır, dikenler
ısıracak. Buna sevineceksin. Çöllere sürülürsen kanınla ağaç yetiştireceksin.
Kutuplara sürülürsen enerjinle, ısınla buzdan putları
eritecek, açtığın yerde sebze yetiştireceksin. Yeşilliği sevmeyenler
olacak, yakacaklar, yıkacaklar. Sen, sana yakışan olgunlukla tavır
koyacaksın. Bazen sabırla bazen kahırla, bazen susarak bazen gürleyerek
hakkı gündemleştireceksin. Ekvatora sürgün olsan; yağmur
olacaksın, kar olup yağacaksın. Karanlık zindanlara salarlarsa
ışık, paslı vicdanları görürsen ümit, imansız kalplere rastlarsan nur
vereceksin. Sen verdiğin için suç olacak, sen getirdiğin için ceza
göreceksin, sen konuştuğun için mahkûm olacaksın. Ve buna şükredeceksin.
Anadan, yardan, serden geçeceksin. Candan, gönülden
Kur’ân’a sarılacaksın. Ayaklı Kur’an olmaya çalışacaksın. Damla
iken deniz, nefes iken tayfun olacaksın. Derdini yazmak için derini
kâğıt, kanını mürekkep edeceksin. Kimse ile görüştürmezlerse, meAhmed
Kalkan 13
cnun olup çöllere düşeceksin. Leyla arar gibi hidâyet arayanları sen
bula-caksın. Bulamazsan üzülmeyeceksin. Dosta gülle varacaksın,
düşmana gülle olup patlayacaksın. Makamlar, servetler teklif etseler,
dâvânı satmayacak, kendini azaba atmayacaksın. Yalan, iftira,
çamur fırtınasına tutulursan, hissiyatını terk edecek, moralini bozmayacaksın.
Önünde demirden set yaparlarsa, dişinle deleceksin.
Dağları toptan oymak gerekirse, kazma yok demeyecek ve iğne ile
oyacaksın. Unutma! Nerede olursan ol, küfrün ve cehlin tâ temelini
çürüteceksin. Bir gün Kur’ân etrafındaki surların yıkıldığını görürsen,
hemen kemiklerini taş, etlerini harç, kanını da su edeceksin.
Etrafına ilimden, irfandan, faziletten, ahlâktan kaleler dikeceksin.”5
Kaleler fedâi ister, kimse öne atılmıyorsa bile, ilk fedâi sen olacaksın.
Özetle; Kur’ân talebesi olacak, içinde kendinin de olduğu Kur’an
neslini oluşturacaksın. Dâvâ adamı Müslüman bilir ki, bu yol kıldan
ince, kılıçtan keskincedir. Her kişinin yolu değil, “er” kişinin
yoludur. Hak yolda tek başına da kalsan, tevhid bayrağını elinden
bırakmayacak, onu teslim edeceğin birilerini yetiştireceksin. Hakkı
anlatacaksın, Hak için, hakkı hakkıyla yaşayarak hak kitabın tercümanı
olacaksın.
Müslüman, dâvâ insanıdır. Kendisini dâvâsına adayan, nerede
yaşıyorsa, “burada dâvâ benden sorulur” diyen, sözüyle ve özüyle
Allah’a dâvet eden kimsedir. İslâm’a köle olan, her türlü esaretten
kurtulmuştur. Taş duvarların arasında olan mahkûm, iman ile şükreder,
hayal ile dünyayı dolaşır. Sabır ile hakkına râzı olur. İnancını
yerine getiremeyen insan, her yerde mahkûmdur. Dâvâlar bazen
mahrumiyet içinde İslâm’ı öğrenen gençlerin kafasında, bazen hapishanelerde,
bazen mezarlıklarda yükselir. Dâvâ adamları; Çokları
bu dünyadan gitti. Fakat iz bıraktılar. Medeniyet onların elinde parladı.
İnsaniyet, onların hayatından ilham aldı. Dâvâ adamı yolcudur;
sırât-ı müstakîm yolcusu. Dâvâ adamı ufka yürür. Konaklanacak her
yeri geçer. O, ufku yakalamak için yürür...
Arayıp yönelmek dâvâ insanından; yolu gösterip istikamete yardım
Rabbimizdendir. “İhdinâ’s-sırata’l müstakim: Bizi dosdoğru
yola ilet”6
İbrâhim (a.s.) örnektir ki, muvahhid dâvetçiyi Allah’ın izniyle
ateş yakamaz!
5 Zübeyir Gündüzalp; kısmen değiştirilip bazı ilavelerle
6 1/Fâtiha, 6
14 Dâvet
İsmâil (a.s.) haykırır ki, Allah askeri mücâhid dâvâ adamını Allah
aksini dilemedikçe bıçak kesemez!
Zorba Câlût’un dev cüssesi, çocuk yaştaki Dâvud karşısında
mağlup olacaktır. Aynı şekilde zorba İsrail ve Amerika karşısında
çocuk yaştaki eli sapanlı Filistin’li gençler Allah’ın izniyle gâlip gelecektir.
Ebâbil kuşlarının attığı taşların fil ordusunu yerle bir etmesi
gibi muvahhid Filistinli çocukların attığı taşlar da fil gibi İsrail
tanklarını silip süpürecektir.
Şeytanın hileleri, Firavun’un sihirbazları İslâm’a ve Müslüman
dâvâ adamına zarar veremeyecektir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh;
Güç ve kuvvet, yalnız Allah’a aittir.
Allah’ın dinine yardım edene Allah da yardım edecek, ayaklarını
sâbit kılacaktır.7
“Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz.
Allah, şüphesiz güzellik sergileyen muhsinlerle beraberdir.”8
Her şey Allah’ın askeridir. O dilerse deveyle, dilerse pireyle
mü’minlere yardım eder. Dilerse, sivrisinekle Nemrutları helâk
eder. Kuşlarla Ebreheleri mahveder. İncecik ipliklerden oluşan ağıyla
örümcek, kâfir güçleri alt etmeye yeter; hicret-i Rasûl’de olduğu
gibi.
Allah, dilerse melekleriyle yardım eder, Bedir’deki gibi.
Dilerse, rüzgârıyla yardım eder, Hendek’teki gibi.
Dilerse zâlim tâğutu bile, yetiştirmesi için sana hizmetçi kılar;
Firavun’u Mûsâ’ya (a.s.) yardım ettirdiği gibi.
Ne diyor Kur’an’ımız: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten
dosdoğru iman ediyorsanız siz üstünsünüz, siz gâlipsiniz.”9 ; “(Gerçek)
mü’minlere yardım etmek Bizim üzerimize haktır.”10
Kim Allah’a (O’nun yardımına) sahip o neden mahrum? Kim Allah’tan
mahrum o neye sahip?
7 47/Muhammed, 7
8 29/Ankebut, 69
9 3/Âl-i İmrân, 139
10 30/Rûm, 47
Ahmed Kalkan 15
“Sen bir devsin, yükü ağırdır devin” veya: “Benden adam olmaz,
bu konular derin” diyecek insan; seçimini yapacak, safını seçecek.
Ya bu dâvâyı seçecek veya ot gibi, böcek gibi dâvâsız yaşayacak. İki
yol var: Ya Allah’ın dâvâsı veya şeytanın yolu. Ama, bu dâvâyı seçerse
dünyada bedelini ödemesi gerekecek. Şairin dediği gibi: “Bu
dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!” Ama âhiret hayatında
bineğin olacak bu yük.
Evet, insan ya bu dâvâyı seçecek ya da bu dâvâ yarın o kimseden
dâvâcı olacak.
16 Dâvet
GIRIŞ
Saygıdeğer dostum Mehmet Pamak’ın cümleleriyle kitaba giriş
yapmak istiyorum:
Tevhidî mücadelenin karşısında yer alan câhiliye, kimi zaman güç
kullanmak marifetiyle alenen, çoğu zaman da uzlaşma arayışıyla ve
hatta bizdenmiş gibi görünerek münâfıkça etkisini yoğun biçimde
sürdürmektedir. Bu nedenle İslâmî mücadelenin ilk adımının, açık
bir ayrışma talebi içermesi gerektiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Ancak bu ayrışma, tarafların doğru şekilde tanımı yapılmadan
pratikte bir anlam ifade etmez. Doğrusu bugün, câhilî düzenin etkisinin
ve dönüştürücü gücünün ardında da Müslümanların yeterince
derinlikli bir eleştiri getiremeyişlerinin yattığını söylemek yanlış olmaz.
Çağın gerçeklerini doğru analiz eden, vahiyle bağlantısı diri ve
sonuçları ne kadar ağır olursa olsun adâlet çizgisinden ayrılmamayı
sağlayacak “ fedâ bilinci” eksikliği mücadeleyi sekteye uğratmaktadır.
Bu zaafın giderilerek yeniden bir diriliş hamlesiyle ilerlemek,
ancak İslâmî mücadeleyle ilgili gerçekçi ve cesur bir özeleştiriyle
mümkün olabilecektir.
Kendilerini özgün İslâmî kavramlarla tanımlayan, bu durumdan
bir eziklik ve kompleks duymayan, vahyin getirdiği kavram, ilke ve
değerleri eylem ve söylemlerine egemen kılmaktan ve bunları yaşayıp
topluma taşımaktan usanmayan ve utanmayan, tam tersine onur
duyan şahsiyetli Müslümanlara ihtiyaç vardır. İstikrarlı, zikzak çizmeyen
düşünce seyri ve süreklilik arz eden çabalarıyla istikametini
bozmadan yürüyen örneklerin çoğalıp yaygınlaşmasına ihtiyaç vardır.
Egemen şirk sistemi ve kurumlarıyla uzlaşmaktan, bütünleşmekten
uzak duran, dünyevîleşmeye prim vermeyen, bedeli neyse ödemeyi
göze alarak, köklü bir inkılâpla tevhidî toplumsal değişimin
gerçekleşmesi için çaba göstermekte ısrarcı olan, Müslüman âlim,
öğrenci, aydın, entelektüel ve akademisyenlere olduğu kadar, yine
aynı özelliklere sahip halktan insanlara ihtiyaç vardır. Toplumun
örnek alacağı, emanete riâyetkâr, doğru sözlü, ahde vefalı, iffetli,
izzetli, âdil, emin ve güvenilir Müslüman şahsiyetlere ihtiyaç vardır.
İnandığı değerleri, hiçbir dünyevî menfaat karşılığında satmayan,
akîdesini ve ilkelerini hiçbir hesap, korku ve endişe ile terk etmeyen
muvahhidlere ihtiyaç vardır.
Ahmed Kalkan 17
Eğer tevhidî toplumsal dönüşüm ve inkılâp bir gün gerçekleşecekse,
bu, ancak böyle ilkeli, tutarlı, ahlâklı ve şahsiyetli mü’minlerin
aynı temel değerlerin, aynı Hak mesajın dâvetini yaymaktaki
samimi, ısrarlı ve süreklilik arz eden istikrarlı şâhidlikleriyle gerçekleşebilecektir.
Tıpkı su damlalarının aynı noktaya istikrarlı, ısrarlı
ve süreklilik arz eden, planlı ve disiplinli vuruşlarının en sert
kayaları bile zamanla deldiği gibi… İlke ve değerlerini koruyarak
yapılacak şahsiyetli bir İslâmî dâvetin, örgütlü, planlı, ısrarlı, istikrarlı,
sürekli, ilkeli ve tavizsiz bir biçimde topluma götürülmesi
de bir gün o toplumun dönüşümüne vesile olabilecektir. Bir toplum
eğer dâvete icabet edecekse, bunun, peygamberlerin örnekliğinde
ortaya konan yolu budur. Yani, şiddeti esas alarak ya da câhiliye
sisteminin ilkeleriyle siyaset yaparak değil; merhameti, hikmeti ve
güzel örnekliği esas alan dâvet ve eğitim yöntemiyle tevhidî toplumsal
dönüşüme ve İslâmî sisteme ulaşılabilir. Tabii ki bu yöntem; kulluk
eksenli bir hayat tasavvuru içinde, uzun soluklu bir yürüyüşe
dayanmayı; sabredip direnmeyi, çabuk bıkmamayı, yılmamayı, sürekli
yeni umutlar yeşertecek güçlü bir moral, irâde ve azmi; risk
almayı, bedel ödemeyi göze alan bir yürekliliği; şahsiyetli bir dâvâ
adamlığını, dâvâsına ve dâvâ arkadaşlarına karşı güçlü bir sevgi ve
bağlılığı, dâvâsı ve dâvâ arkadaşları için samimi bir yardımlaşma ve
fedâkârlık duygusuna sahip olmayı gerektirmektedir.11
İnsan yeryüzüne, nasıl davranışlar göstereceği, iyi ve kötü amellerden
neler yapacağı belli olsun diye çıkarılmıştır. “Hanginizin
daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan
O’dur.”12 İman, insana dünyada çok büyük onur ve âhirette ebedî
mutluluk sağlar. Cennet bedâvâ değildir. Kur’an, imanın bir imtihan,
ıstırap ve çile işi olduğuna dikkat çeker. “İnsanlar, sandılar mı
ki, ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılacak, inceden inceye imtihan ve
ıstıraba çekilmeyecekler. Yemin olsun, biz onlardan öncekileri de
inceden inceye sınavlardan geçirmişizdir.”13 ; “Şüphesiz ki sizi biraz
korku, açlık, mal, can ve ürün eksikliğiyle imtihan edeceğiz. (Ey Muhammed)
sabredenleri müjdele!”14
11 Mehmet Pamak, “Ehven-i Şer Meselesine Nasıl Bakmalıyız -2”, Haksözhaber, 25.06.2008
12 67/Mülk, 2
13 29/Ankebut, 2
14 2/Bakara, 155
18 Dâvet
İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği
gibi, Allah’ın dinini yüceltmek ve hâkim kılmak için cihad etmede,
yeryüzünde zulmü ve fesadı önlemek için mücâdele vermede
de şekillenmelidir. Allah’a yaklaşmak için namaz ve oruca devam
etmede, haram ve helâla ittibâ etmede de iman kendini göstermelidir.
Allah, imandan söz ederken, iman ile birlikte amellerden de söz
ediyor. Bu amellerin ekseriyeti de cihad kavramında birleşir. Çünkü
cihad, imanın ruhu ve ameli olarak ortaya çıkar. “Mü’minler ancak
o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra şüpheye
sapmayıp Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler. İşte
onlar, imanlarında sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.”15
İman; meyvesiz, kuruyup çürümüş, odun kütüğü olmuş bir ağaç
değildir; iman ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir. İmanın
meyvesi, Allah’tan korkup Allah’ın murâkabesi altında olduğumuzu
bilmektir. İmanın meyvesi, dini dosdoğru şekilde anlamak,
iman etmek, yaşayışına geçirmek ve başkalarına dosdoğru bir usûl
ve üslûpla bu dâveti götürmektir. Şüphesiz Allah’ı tanıyan kişi, kendi
kusurlarını idrâk eder, sadece O’ndan korkar ve ona göre hazırlık
yapar. “Allah’ın gönderdiği risâleti tebliğ edenler, O’ndan korkanlar
ve başka hiçbir kimseden korkmayanlar var ya, işte bu, Allah’ın dinine
dosdoğru uyan hak ehlinin sıfatıdır.”16
İmanın varlığının en güzel isbatı, vahye sarılmaktır. Çünkü vahy,
en temiz ve en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah’a bağlanıp,
araya aracılar koymadan doğru olanı kendisinden almaktan başka
bir şey değildir. Vahye sarılmaksızın Allah’a bağlanmak mümkün
değildir. Vahyin mü’minlerden istediği onu dinlemek ve ona tâbi olmaktır.
“Aralarında hükmetmek üzere, Allah’ın Rasûlü’ne dâvet olundukları
zaman, mü’minlerin sözü ancak, ‘dinledik ve itaat ettik’
demelerinden ibârettir. İşte asıl amaçlarına erenler bunlardır. Kim
Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, Allah’tan korkar ve O’ndan sakınırsa,
işte bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”17 ; “Allah ve
Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, mü’min erkek ve mü’mine bir
kadın için işlerinde muhayyerlik (başka şeyi tercih etme özgürlüğü)
15 49/Hucurât, 15
16 33/Ahzâb, 39
17 24/Nur, 51-52
Ahmed Kalkan 19
yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, muhakkak ki o, apaçık
bir sapıklığa sapmıştır.”18 ; “Öyle değil, Rabbine and olsun ki,
onlar aralarında çekiştikleri, tartıştıkları şeylerde seni hakem yapıp,
sonra da verdiğin hükümden dolayı yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan
tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”19
Görüldüğü gibi, mü’min erkek ve mü’mine kadınlara muhayyerlik
hakkı yoktur. İman ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine göre
hareket edemezler. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek zorundadırlar.
Allah’a iman, sonra arkasından isyan, apaçık bir sapıklıktır. Allah’a
iman, teslimiyetle beraber bütün işlerde Allah Rasûlü’nün hakemliğini
şart koşar. İman ettiğini iddia eden herkesin mutlaka hakemi,
hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü, tercihi Allah ve Rasûlü
olmalıdır. Aksi, dalâlettir.
“Erkek ve kadından her kim mü’min olarak sâlih amel işlerse,
onu hoş bir hayatla yaşatırız. Onların ücretlerini, yaptıklarının en
güzeliyle veririz.”20 Mü’min erkek ve kadınlara Allah, bu dünyada
iyi bir geçim hazırlar. İman ve sâlih amelin mükâfatı olarak böyle bir
hayatı onlara kolaylaştırır. Âhiretteki ecri ise daha güzeldir. Mü’min
olup sâlih amel işleyenlere vaad edilen dünyadaki güzel hayat, birçok
şeyle gerçekleşir. Rızâ, gönül huzuru (itmi’nan), iç rahatlığı (inşirâh-
ı sadr), mutluluğu hissetmek ve rahat geçim. Bunlar, maddî
ve dış etkenlere bağlı değil; iç etkenlere, gönle bağlı hususlardır.
Gönüllere tasarruf edebilen de ancak Allah’tır. İmanla beraber olan
sâlih amelin mükâfatı, dünyada tertemiz, hoş bir geçimdir.
Kişi, tevhidî imanın zarûri gereği olan sâlih amellerle kendini
ve çevresini ıslah gayretini hayat boyu sürdürme çabası içindeyse,
başkalarının yoldan sapması ondan sorulmaz ve ona zarar vermez.
Kulluk/ibâdet, iki cihanda kurtuluşumuz için temel esas. Başkalarını
kurtarma iddiasıyla kendi kurtuluşunu riske atan insanlar bilmeli
ki, bu yol akılla bağdaşmaz.21 Başkalarını kurtarmaya çalışmadan
da kurtulmak mümkün değil.22
18 33/Ahzâb, 36
19 4/Nisâ, 65
20 16/Nahl, 97
21 2/Bakara, 44
22 103/Asr, 1-3
20 Dâvet
“Ey iman edenler iman edin…”23 İ manın h akkını v erin, n asıl
iman edilmesi gerekiyorsa öyle iman edin. Sadece sözde değil; özde
de, davranışta da teslimiyet gösterin. Bütün organlarınıza iman ettirip
onları Allah’a teslim olan müslüman yapın. İmanınızı itaatle
ispatlayın. Mü’minlerin geçirileceği sınavlara hazır olun. Ve imanda
sebat edin. “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde, hakkıyla,
nasıl korkulması gerekiyorsa öyle korkun ve ancak müslümanlar
olarak can verin.”24 Müslüman olarak ölmek istiyorsak, yeniden
müslümanlaşmak ve müslümanca yaşamak zorundayız.
Batılı bâtılın şoförlüğünde helâke doğru son sürat sürülen dünya
arabasının tek kurtuluş şansı vardır. Tüm birikimlerini harcayan,
bütün umutlarını yitiren çağdaş insanının tek umudu kalmıştır. O
da İslâm’ın toplumda hâkim olması. Kulluk yolunun, hayatı ibâdet
haline getirmenin önündeki tüm engellerin kaldırılması. Müslüman
gibi inanıp müslümanca yaşayan müslüman göremediği, o boy aynasında
boyunun ölçüsünü alıp kendine bakamadığı için insanlık,
kendi yanlışlarının farkına varamamaktadır.
Müslümanların, emredildikleri gibi gerçek anlamda İslâm’ı yaşamaları
için tevhid, ibâdet ve cihad bilincine yeniden kavuşmaları ve
bunları içselleştirmeleri gerekmektedir. Tâğutu reddedip muvahhid
mü’minlerle tek ümmet olmanın, islâmî değişim ve dönüşümü kendimizden
başlatarak toplum fertlerine, eğitim, hukuk, ekonomi gibi
sosyal ve siyasal hayatla ilgili tüm alanlara ulaştırmaya çalışmak hedefimiz
olmalı ve kulluk diye adlandıracağımız bu hedeften zerre
kadar taviz vermeden yaşamak ve mücadele etmek için birbirimizle
yardımlaşmalı ve bir binayı teşkil eden tuğlalar gibi birbirimizle kenetlenmeliyiz.
Bütün dâvetçilerin rehberi, örneği olan peygamberlerin tümü,
Allah’a kulluk ve ibâdeti ve tâğuta kulluktan sakınmayı tebliğ etmek
için kavimlerine gönderilmiştir.25 O nların m irasçıları olan g ünün
hareket ve dâvâ adamları da öncelikle Allah’a kulluğu hedeflemeli
ve tâğuttan kendisi sakındığı gibi, çevresini de sakındırmalıdır.
Mükellef olan insan, iki şey ile emredilmiştir: Günahı terk ve
23 4/Nisâ, 136
24 3/Âl-i İmrân, 102
25 16/Nahl, 36
Ahmed Kalkan 21
başkasını günah işlemekten alıkoymak. Bu iki görevden birini
yapmamak, diğerini de yapmamayı gerektirmez. “Mâ lâ yüdrakü
küllühü, lâ yütrakü küllühü: Bir şeyin hepsine ulaşılamıyorsa,
tamamen de terk edilmez.” İnsan bir ağaç gibi olmalıdır: Ağaç, bir
taraftan her geçen zaman diliminde köklerini ahtapot kolları gibi
her yöne yayarak ve gittikçe derinlere dalarak kendine lâzım olan
besin kaynaklarına müracaat edip kökünü, gövdesini güçlendiriyor.
Aynı zamanda da meyve vermeye devam ediyor. Hatta daha çocukluktan/
fidanlıktan yeni kurtulan genç bir fide iken bile acı da olsa
meyve vermeyi deniyor. Hem güçlenmeye hem de meyve vermeye
devam ettiği müddetçe sadece kendi gücü artmıyor, ortaya koyduğu
ürünün, meyvelerinin tadı da hızla artmaya, olgun ürünler vermeye
başlıyor.
İntihar eden birini görüp de onu vazgeçirmeye çalışmamak,
sobaya elini değen çocuğunu bu işten engellememek, zehirli bir
böcek karşımızdaki insanın üzerinde gezerken gördüğümüz
halde ona haber vermemek, söndürmek için imkânlarımız olduğu
halde yangına seyirci kalmak, ölümcül bir hastalığın ilacını
bildiğimiz halde ona haber vermemek, elimizde yakacağımız
mum, kandil veya daha büyük ışık saçan araç olduğu ve onu
yakmaya çalışmamız gerektiği halde sadece karanlıktan şikâyet
etmek... ne ise, tebliğ görevini yerine getirmekte ihmalkâr davranmak
aynı şeydir.
SÂLIH AMEL - HASENÂT
Allah’ın kullarının hayrı için kullarının yapmalarını emrettiği
faydalı ameller iki ana kategoride ifadelendirilir: 1) Hasenât (Güzel
davranışlar), 2) Sâlihât (Sâlih ameller). Bu iki grup davranışın en
belirgin farkları, biri bireysel, diğeri toplumsal ıslahı hedef edinmeleridir.
Kişinin kendini ıslah eden güzel davranışlara hasenât denilir.
Farklı formlarda birçok yerde gelen (“amilû’s-sâlihât”, “amelen sâlihan”)
“sâlih amel” ifadesi, Kur’an’da “Allah’ın râzı olduğu, imana
uygun davranış, sorumluluk bilinci” gibi anlamlarının yanında, esas
olarak “sahibini ve başkalarını ıslah edici iyi davranışlar” anlamında
kullanılır. Sâlih amel, başkasının hayatına olumlu anlamda dokunan
eylemlerimizdir. Başta iman olmak üzere Allah’a itaat, namaz kıl22
Dâvet
mak ve zekât vermek gibi hukukullah ile ilgili ibâdetler, kişinin kendisi
ile Rabbi arasındaki yakınlığı oluşturmayı hedeflediği, kişinin
kendini ıslah etmesine yönelik bireysel görevler olduğu için Kur’an
tarafından “sâlihât”tan değil; “hasenât”tan sayılmıştır.26 Hasenât
olan namaz, şeytanı kaçırmaz, namazda birçok vesvese insanı kuşatırken;
topluma tevhidi ilan ettiği için sâlih amel olan ezan, şeytanı
ezan sesinin duyulmayacağı yere kadar kaçırıp uzaklaştırır.27 Fakat
hasenât, sosyal amaçları gerçekleştirince, o görevi yaparken ideal
anlamda ve toplumun hayrı da gözetilecek şekilde icrâ edildiğinde
“sâlihât” vasfını da kazanır. Mâûn sûresi, namaz ibâdeti özelinde,
hasenât’ı sâlihât’a tebdil etmenin formülünü sunar.28 Kıldığımız
namazların, yaptığımız ibâdetlerin hayata müdâhale etmesi, bizi ve
toplumu fahşâ ve münkerden alıkoyacak29 şuurda olması, o hasenâtı
sâlih amel kategorisine yükseltir. Şuayb’ın (a.s.) namazı gibi. Onun
namazı sâlih amel vasfında, toplumun şirkine müdâhale eden bir namazdır:
“Dediler ki, Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları)
bırakmamızı veya mallarımız hakkında dilediğimiz gibi tasarrufta
bulunmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor?”30
Namaz kılarken, ibadet bilinciyle ilgisi olmayan dünyevî konular
çoğumuzun aklına gelmiyor mu? Sâlih amel bilincinden mahrum
olduğumuz için şeytan bizi namazda bile meşgul etmiyor mu? Sahih
hadis kitaplarının hemen hepsinde şu hadis-i şerif rivayeti vardır:
“Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan oradan sesli sesli yellenerek
uzaklaşır, ezanı duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezan bitince
geri gelir. İkamete başlanınca yine uzaklaşır, ikamet bitince geri dönüp
kişi ile kalbinin arasına girer ve “şunu hatırla” , “bunu düşün”
diye insanın aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir.
Öyle ki kişi kaç rekât kıldığını bilemeyecek hale gelir.”31 Rasulullah,
bu hadisinde, insî ve cinnî şeytanların ezandan duyduğu rahatsızlığı
beliğ bir üslupla dile getirmektedir. Rasulullah’ın ezandan rahatsız
olanların tercih edecekleri alternatif meşguliyet ve sesleri, yellenme
sesine benzetmesi de dikkat çekicidir. Akla şöyle bir soru gelebilir
(veya gelmelidir): Kur’an’a başlarken, namaz kılarken, bizden
uzaklaşmayan şeytan, namaz kadar önemi büyük ve terk edilmesi
26 11/Hûd, 23 ve 2/Bakara, 277
27 Buhari, Ezan 4, Amel fi’s-Salât 18, Sehv 6; Müslim, Salât 19, Mesâcid 89
28 Krş. 107/Mâûn, 5
29 29/Ankebût, 45
30 11/Hûd, 87
31 Buhâri, Ezan 4, Amel fi’s-Salât 18, Sehv 6; Müslim, Salât 19, Mesâcid 89
Ahmed Kalkan 23
caiz olmayan bir ibadet olmadığı halde, ezandan niye kaçar? Cevabı,
ezanın mesajında ve sosyalitesindedir, yani sâlih amel cinsinden
olmasında. Namaz, ferdî bir ibadettir. Namazla kişi, sadece kendisini
ateşten kurtaracaktır. Ezan ise, tebliğdir, dâvettir, başkalarının
kurtuluşunu istemektir. Mesaj sunmaktır, hakkı haykırmaktır ezan;
yani sâlih amel, toplumu ıslah etmeye yönelik iyi davranış. Peki, her
tebliğ, her mesaj şeytanı kaçırır mı? Vâizlere de, vaazlara da şeytan
yaklaşamaz mı? Cevap, ezandaki ifadelerdedir. Ezanda nelerin tebliği
yapılmaktadır? Dinin temel esasları, Allah’ın en büyük olduğu,
O’ndan başka ilah olmadığı. Başka? Kurtulmak için namaz kılmanın
şart olduğu, Önder ve kılavuzun kim olduğu... Tüm insanların
bu esaslara ve namaza dâvet edilmesidir ezan. Net, pazarlıksız, kesin
bir ifadeyle tebliğdir ezan, çünkü şâhidlik yapılmaktadır. Ve güzel
bir üslûp ve sesle insanlara çağrıdır ezan. Peki, bugünkü ezanlar,
şeytanı gerçekten kaçırıyor mu? Cevap yine ezan ifadesinde. Ezana,
“ezân-ı Muhammedî” denir. Anlamı, Muhammed (s.a.s.)’e ait çağrı,
Muhammedî üslûpla ilân. Demek ki, sünnete uygun bir usûl ve metodla
tevhidî mesajın ister minareden, ister başka yerden insanlara
sunulması, şeytanları bizden uzaklaştıracaktır. İnsan ve cin şeytanlarını,
korkudan yellene yellene kaçırmak isteyenlere duyrulur.
“Men câe bi’l-haseneti felehû aşru emsâlihâ; ve men câe
bi’s-seyyieti felâ yüczâ illâ mislehâ vehum lâ yuzlemûn” / “Kim (Allah’ın
huzuruna) hasene ile gelirsa ona getirdiğinin on katı vardır.
Kim de seyyie (kötülük) ile gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle
cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.”32 ; “İllâllezzîne
âmenû ve amilû’s-sâlihâti felehum ecrun ğayru memnûn” / “İman
edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.”33
; “İnnellezîne âmenû ve amilû’s-sâlihâti lehum cennâtun tecrî min
tahtihâ’l-enhâr, zâlike’l-fevzu’l-kebîr. / “İman edip sâlih ameller işleyenlere
ise, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük
kurtuluş budur.”34
Bu âyetlerde görüldüğü gibi; hasenâta bir’e on vaad edilirken,
sâlihâta kesintisiz nimet ve cennet vaad edilmektedir.
32 6/En’âm, 160
33 95/Tîn, 6
34 85/Burûc, 11
24 Dâvet
Hasenât sahipleri, seyyiâtı örtülmekle müjdelenirken, sâlihât
sahiplerinin seyyiâtını Allah hasenâta tebdil etmekle (günahlarını
sevaba çevirmekle) onları onurlandırır: “İnne’l-hasenâte yuzhibne’s-
seyyiât. / “Haseneler (güzel ameller) seyyieleri (kötülükleri,
günahları) giderir.”35 Toplumun çirkinliklerini güzelleştirme, ifsâdını
ıslaha çevirme gayreti, benzeri olmayan en güzel ödüle insanı
ulaştırır; kişinin kötülük ve günahını iyilik ve sevaba çevirir.
“İllâ men tâbe ve âmene ve amile sâlihan fe ulâike yubeddilullahu
seyyiâtihim hasenât / Ancak, tevbe edip sâlih amel işleyenler başkadır.
Allah onların seyyielerini hasenâta (kötülüklerini, günahlarını
iyiliklere, sevaplara) çeviririr.”36 ; Sâlih amel, insanı meleklerle
yarıştırır ve onları geçebilecek yolu açar. Sâlih amel sahibi, canlıların
en hayırlısı, en iyisi olmakla müjdelenir: “İnnellezîne âmenû
ve amilû’s-sâlihâti ulâike hum hayru’l-beriyyeh / İman edip sâlih
ameller işleyenlere gelince, halkın en hayırlısı da onlardır.”.37 H z.
Peygamber’e nispet edilen “Bir saatlik (Allah’ın hükmüyle hükmedilen)
âdil yönetim, altmış yıllık nâfile ibâdetten hayırlıdır.”38 hadisi,
sâlihât ile hasenât arasındaki büyük farka dair nebevî bir okumadır.
İşte, dâvet ve emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker, toplumsal
yönünden dolayı en önemli sâlih amellerdendir. Bu görev, şeytanı
uzaklaştırır, insanı Allah’a yaklaştırır, kişiyi Allah’ın cündü/askeri
yapar. Tabii, usûlüne uygun yapılırsa. Namazın nasıl kılınma usûlü
varsa, Kur’an ve sünnet, dâvet ve tebliğ denilen bu görevin yapılış
usûllerini belirtir.
DÂVET; HAKKA ÇAĞRI
‘Da’vet’ kelimesi ‘deave’ fiilinden gelen bir masdar olup sözlükte;
çağırmak, seslenmek, nidâ etmek, duâ ya da bedduâ etmek, adlandırmak
demektir. İsim olarak ‘dâvet’, çağrı, nidâ, da’vâ, verilen
söz, yemin ve ziyafet gibi anlamlara da gelir.
Kur’an-ı Kerim bu fiili, yardım ve mağfiret dilemek, ibâdet etmek,
duâ ve niyazda bulunmak, yalvarmak, yardım istemek, bir işe
35 11/Hûd, 114
36 25/Furkan, 70
37 98/Beyyine, 7
38 Taberânî, el-Kebîr
Ahmed Kalkan 25
teşvik etmek gibi manalarda kullanmaktadır. Kulun Allah’a yakarışı
söz konusu olunca buna ‘duâ ve niyaz’, Allah’ın insanı bazı şeylere
çağrısı söz konusu olursa buna da ‘dâvet’ denilir. Aynı kökten gelen
‘duâ’ kulun Allah’a yakarışı, af, mağfiret ve yardım dilemesidir. Bu
bir ibâdettir ve gücü sınırlı bir varlığın sonsuz güç sahibi Yaratıcıdan
yardım isteğidir, O’na kulluk edebi içerisinde bir nidâ’da bulunmasıdır.
‘Duâ ve dâvet’ gibi ‘da’vâ ve “iddia’ da yine aynı kökü paylaşır.
‘Da’vâ’; çağrı, temenni, istek ve savunulan görüş demektir ki bir hukuk
terimi olarak, bir kimsenin hâkim huzurunda bir başkasından
hakkını istemesidir. ‘İddia’ ise, ısrarlı bir istek, kendi görüşünün
haklı olduğuna bir çağrı, bir dâvettir. Dâvet, da’vâ, iddiâ, müddeî
(iddia eden), istidâ (çağrı kağıdı/dilekçe) Türkçede aynı anlamlarda
kullanılmaktadır. ‘Dâvet’ sözlük anlamı yönünden herhangi bir
çağrıyı, seslenmeyi ifade eder. Bu anlamda ‘dâvet’, insanları hakka,
hidâyete, Allah’a ve O’na kulluğa bir çağrı yanında, Allah’a yakarıştır.
39 İslâmî dâvetin alanı bütün insanlardır. İslâm’ın ilgi alanına
giren bütün din ve dünya işlerinde ‘dâvet’ geçerlidir. İslâm’a teslim
olmuş müslümanlara ‘dâvet’ götürülebileceği gibi, ikili oynayan
münâfıklara, inkâr eden küfür ehline, hiç bir şeyden haberi olmayan
sıradan insanlara da götürülebilir.
Kur’an’ın dâveti bu açıdan çok açıktır ve bütün insanlara yöneliktir.
Çünkü Kur’an’ın dâvet ettiği hidâyet, yani en doğru yol her insan
için gereklidir. Dâvet; iman etmeye, imanı yaşamaya, günâhlardan
kaçınmaya ve iyi davranışlara yönelik olabilir. Dâvet, bir açıdan nasihat,
bir açıdan irşad, bir açıdan da ma’rufu emretmek, münkerden
sakındırmaktır. İslâm’a ve İslâm esaslarının uygulanmasına çağrı
anlamına gelen dâveti Kur’an birkaç formda kullanmaktadır. Bunlardan,
İslâm’a dâvet,40 A llah yoluna dâvet,41 h ayra dâvet,42 i man
etmeye dâvet,43 Allah’ın kitabına dâvet,44 k urtuluşa dâvet,45 hayat
veren şeye dâvet46 gibi örnekleri görmekteyiz.
39 2/Bakara, 186; 10/Yûnus, 89
40 61/Saff, 7
41 16/Nahl, 125
42 3/Âl-i İmrân, 104
43 57/Hadîd, 8
44 3/Âl-i İmrân, 23
45 40/Mü’min, 41
46 8/Enfâl, 8
26 Dâvet
Buradan hareketle dâvetin, İslâmî inanç ve değerlerin kabul edilip
uygulanmasını sağlama hedefi olduğunu, dolaysıyla müslüman,
gayri müslim herkese yönelik olabileceğini söyleyebiliriz. Tebliğ,
irşâd, vaaz, nasihat, emr-i bi’l ma’rûf, nehy-i ani’l münker, inzâr
(korkutma-sakındırma), tebşîr (müjdeleme) gibi terimler sözlük anlamları
farklı olsa da faâliyet alanları ve amaçları yönünden “dâvet”
kelimesiyle bazen aynı, bazen yakın anlamlarda kullanılır.
DÂVETIN KONUSU
Fussılet suresi 31. âyete göre Allah’ın beğendiği, güzel söz “Allah’a
dâvet eden söz”dür. Konu, Allah’a dâvet olmalı. “De ki: ‘Ey
Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda ortak (olan) bir kelimeye (tevhide)
gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiç bir şeyi ortak
koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı
Rabler edinmeyelim.’ Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şahid
olun, biz gerçekten müslümanlarız.”47 İçinde yaşadığımız toplumun
Kitab’a iman ettiği halde bilinçli veya bilinçsiz şirk koşan “Ehl-i
Kitab’a benzediğinden yola çıkarak; bu âyette yapılması istenen
çağrıyı, Allah’tan başkasına kulluk etmemek, O’na hiçbir şeyi şirk
koşmamak ve bazılarını rab edinmemek gibi temel konular üzerinde
yoğunlaştırmamız gerekir. Yine, bütün peygamberlerin ortak çağrısı
olan “Ey kavmim, Allah’a kulluk yapın, sizin O’ndan başka ilâhınız
yoktur”48; “Allah’tan ittika edin ve itaat edin”49 mesajı, dâvetin ana
konusunu teşkil eder. Yine, peygamberlerimizin, kendi dönemlerinde
sırat-ı müstakimden temel sapma mahiyetindeki itikadî ve ahlâkî
sapmalara, ifsâda karşı tevhid merkezli uyarı ve ıslah çalışmaları
dâvetin temel konusunu teşkil etmelidir. Bütün peygamberlerin “Allah’a
kulluğa ve tağuttan insanları sakındırmaya dâvet etmeleri için
gönderildikleri”ni ifade eden âyet50 gereği, “tâğuttan (kendisinden,
kurum ve kurallarından) sakındırmaya çalışılmalıdır.
Bununla birlikte; tarihsel süreç içinde dâvet, resmîleşmiş, kurumlaşmış,
cemaat propagandasına dönüşmüş; herkes, kendi öne
çıkarttığı ve Kur’an’da vurgulanıp vurgulanmadığına bakmadığı
prensiplerine dâvet etmeye başlamış, tasavvuf dâvete de yön vermiş
veya önünü tıkamış.
47 3/Âl-i İmrân, 64
48 7/A’râf, 59, 65, 73, 85; 11/Hûd, 50
49 26/Şuarâ, 108, 110, 126, 131, 144, 15, 163, 179
50 16/Nahl, 36
Ahmed Kalkan 27
Çeşitli müslüman grup ve tarikatların liderlerinin büyük bir heves
ve istekle, şirk yönetimlerinin önde gelen kadrolarıyla, laik partilerin
liderleriyle uzlaşmak ve birlikte olmak için yarışmaları dikkat
çekici boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. Allah’a ve Allah’ın dinine
karşı olanların ya da şirkle hükmedenlerin yanında yer alan çok sayıda
şeyh, hoca, üstad, abi; bu zillet ortamında, rahatsız edici, uzlaşmacı
tavırlarla, İslâm’ın mazlum halk nezdinde yanlış tanınmasına;
âdil, emin, güvenilir nitelikleri taşıması gereken İslâmî kimliğin, Nebevi
örnekliği ayaklar altına alacak derecede sapkın uygulamalarla
kirletilmesine yol açmışlardır.
Hele bazı parti liderlerinin ve şeyh, hoca, üstad diye nitelendirilen
kimi önderlerin Hak ile bâtılı karıştıran eylem ve söylemleri,
laiklik ve demokrasiyi yücelten, bunların İslâm ile bağdaştığını iftira
eden sözler söylemeleri, onları TV ekranlarından izleyen veya basından
takip eden milyonlarca insanın kafa karışıklığının sürmesine,
Hakkı fark etmelerinin engellenmesine yol açması bakımından tam
bir felakete ve büyük bir vebale sebep olmaktadır.51
Bırakın uzlaşmayı, bütünleşmeyi; tağutî sistemi, tağutî hükümeti,
laik parlamentoyu ve düzenin kurum ve kuruluşlarını ve tüm bâtıl
ideolojileri bir mü’min red ve inkâr etmek zorundadır; yoksa iman
etmemiş olur. Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde, birtakım
dünyevî hesap ve çıkarlar uğruna bunlarla uzlaşanları uyarmak,
“emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker” yapmak sûretiyle hayra
vesile olmak, Allah rızası için mutlaka yerine getirilmesi icap eden
bir kulluk görevidir.
Dâvâ adamı olanlar, öncelikle, ilk Nebevî dâvet pratiğini izleyerek
akrabalara, en yakınlara dâveti ulaştırmaya çalışmalı. Onlarca
kez tekrarlayarak akrabalara, yakınlara, komşulara ve ulaşabildiği
herkese vahyin kurtarıcı, karanlıklardan aydınlığa çıkarıcı mesajını
ulaştırmaya çabalamalı. Bu Nebevî pratiği müslümanların çok büyük
ekseriyetinin ihmal ettiklerini ibret ve üzüntüyle tespit ediyoruz.
Bizler dâvetçi müslümanlar olarak bu topluma tevhidî mesajı ulaştırmakla
ve bir toplumsal değişime vesile olmakla mükellefiz. Toplum
ise hepimizin akrabalarından oluşmakta. “Herkes evinin önünü
süpürürse sokaklar temiz olur” sözünden hareketle; her birimiz
akrabalarımıza tevhidî mesajı ulaştırırsak bütün topluma ulaştırmış
oluruz.
51 Mehmet Pamak, İzzeti Yanlış Yerde Aramak, Ma’ruf Y., c. I, s. 51
28 Dâvet
Tevhidî mesajı, bütün topluma iletmek amacına ulaşabilmek;
ancak ciddi, tutarlı, disiplinli ve sistemli bir cemaat çalışması ile
olur. İbrahim’in (a.s.) putperest babasına “babacığım” diye güzel ve
hikmetli bir üslûpla hitap ettikten sonra, son derece açık ve net bir
içerikle ona, “şeytanın yolunda olduğu, dalâlette olduğu ve kurtuluş
için şeytana tapmaktan, şeytanın velisi olmaktan vazgeçerek kendisinin
Allah’tan getirdiği vahyin mesajına uyması gerektiği” uyarısı
yaptığı gibi, kimseye hakaret etmeden, güzel ve hikmetli bir üslûpla
fakat oldukça net uyarı ve ikazlara yer verilmelidir.52
DÂVETIN ALANI
İslâmî dâvet şüphesiz ki kişilere, gruplara (mezheplere ve hiziplere)
veya din adına sonradan ortaya çıkmış şeylere değil, Allah rızâsı
için O’na ve O’nun âyetlerine bir çağrıdır. Gerçek iyinin, güzelin,
adâletin, insanlığın ve bunlara bağlı değerlerin kaynağı İslâm’dır.
Kur’an, insanları Allah’a (ve İslâmî değerlere) dâvet edip, kendisi de
salih amel işleyen kimseleri güzel sözlüler olarak niteliyor.53
Bu şekilde; dâvet edenlerin başında da Allah’ın elçileri gelir.
Onlar insanları Allah’a ve O’na kulluğa çağırırlar. Onların çağrısı
insanlara hayat veren şeyleredir.54 Kur’an Peygamberimize ‘beşîr,
mübeşşir (müjdeleyici)’ ve ‘nezîr (uyarıcı ve korkutucu)’ dediği gibi55
‘dâiyen ilâllah, dâiyallah / Allah’a dâvet edici’ de demektedir.56
Peygamberler, insanları kurtuluşa dâvet ederler, küfre düşen
sapmışlar ise onları, hatta kendilerine elçi olarak gelen peygamberleri
bile ateşe (nâr’a) çağırırlar.57 İnsanlardan bazıları da kendilerini
‘kurtuluşa’ çağıran elçilere karşı alaylı bir tavır takınmalarının
yanında, Hak’tan gelen çağrıyı duymamak için kulaklarını kapatırlar,
elbiselerini başlarına dolarlar. Şüphesiz bu hareket aklını iyi
kullanan kişilerin yapacağı şey değildir (Allah’a şirk koşanlar, ya
da inkâra sapanlar kendi yollarının doğru olduğunu, kendi inançlarının
sağlam olduğunu düşünürler ve insanları kendi bâtıl dinlerine
52 Mehmet Pamak, Tağut, Ma’ruf Y., s. 32-33
53 41/Fussılet, 33
54 8/Enfâl, 24
55 48/Fetih, 8; 25/Furkan, 56
56 33/Ahzâb, 45-46; 46/Ahkaf, 31
57 40/Mü’min, 41-42
Ahmed Kalkan 29
çağırırlar, o bâtıl dinlerin propagandasını yaparlar. Onların bu dâveti
sapıklığa çağrıdan başka bir şey değildir.58 Hâlbuki Allah (c.c.)
insanları ‘selâm yurduna’ çağırmaktadır. Selâm yurduna gidebilmenin
yolu da yine ‘selâm’ dini olan İslâm’a teslim olmaktır.
Şeytan, gerçekten insanoğlunun en büyük düşmanıdır. O, kendine
uyanları mutluluğa, huzura ve iyi olan şeylere değil; çılgınca
yanan bir ateşin halkından olmaya çağırır. 59Haddi aşarak büyüklük
taslayan ve dalâlete düşen nice küfür öncüleri tıpkı Firavun gibi insanları
ateşe (nâr’a) dâvet ederler. Bu gibi sapık liderlere uyup onların
peşinden gidenler, ya da onların uydurduğu bâtıl dinlere göre
yaşayanlar, ateşten başka bir şey kazanmazlar.60 H akka, doğruya,
güzele, iyiye, mutluluğa, huzura, selâm yurduna, fıtrata, insanlığa
dâvet eden Hz. Muhammed (s.a.s.)’in çağrısı bütün insanları kapsar.
O, son peygamber olduğu için kendinden sonra gelen bütün insanlara
gönderilmiştir.61 Allah (c.c.) katında tek geçerli din de Hz. Muhammed’in
insanlara tebliğ ettiği İslâm’dır.62 Hz. Muhammed (s.a.s.) ve
diğer elçiler, insanlar üzerinde bir zorba,63 bir bekçi ( koruyucu),64
onların yaptıklarından sorumlu bir vekil65 d eğildir. O’nun görevi,
kendisine indirilen vahyi insanlara tebliğ etmek, onları irşad etmek
ve onları Hakk’a dâvet etmektir.66
Allah’ın elçileri insanları Hak dine dâvet ederler, onlara bir baskı
uygulamazlar, zorlama yapmazlar. Ancak, onlar kendilerine uyanları
irşad ederler, onları Allah’ın hükümleriyle yönetirler, onlara yol
göstermeye ve örnek olmaya devam ederler.
DÂVET VE SANAT
Sanat, dâvânın en sihirli dâvet ve telkin vâsıtasıdır. İnsanlara güzeli
sunmak için güzel bir görünüm içinde güzel unsurları kullanmak
gerekir ki, bu usûllere sanat diyoruz. Sanat rûhundan yoksun
kaba ve çirkin bir dâvet (ki buna dâvet denmez, propaganda denir)
58 13/Ra’d, 14
59 35/Fâtır, 6
60 28/Kasas, 41-42
61 34/Sebe’, 28; 7/A’râf, 158
62 3/Âl-i İmrân, 19
63 88/Ğâşiye, 22
64 4/Nisâ, 80; 42/Şûrâ, 48
65 6/En’âm, 66, 107; 39/Zümer, 4 vd
66 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92, 99; 42/Şûrâ, 48 vd.
30 Dâvet
çağırmak değil, kaçırmaktır. Bu ince telkin edâsından yoksun, yani
sanatsız dâvetçilik, ham softalık ve kaba yobazlık olur.
Sanatın bir gâyesi de gönülle duyduklarımızı başkalarına güzel
bir şekilde ifâde etmektir. Rûhumuzu gönlümüzü açmak, oradaki
huzuru, hazzı, zevki, güzelliği, derdi, çileyi başkalarıyla paylaşmaktır.
“Ballar balını buldum. Kovanım yağma olsun!” demektir. Yani
dâvettir, tebliğdir.
Doğruluk ve güzellik dâvetle, telkinle yayılır. Gerçek sanatın
tüm dalları dâvet vâsıtalarıdır. “Gerçek sanat” diyoruz, çünkü meşrû
olmayan sanat dallarını ve sanatın gayr-ı meşrû kullanılışını tebliğ
kabul etmiyoruz. Meşrû dâvâ, meşrû vâsıtalarla gelir. Neticeye tesir
eden her şey meşrû olamaz. Müslümanlarca bu sanat dalları içinde
tebliğe en müsâit olanlar, en önemli sanat kabul edilir. Hitâbet, edebiyat:
Kur’an’ın ve peygamberlerin sanat yönünün dışa vuruşu. İnsanlar
arasında en güzel dâveti yapan peygamberler en büyük sanatkârlardır.
Edebiyattan sonra da hat, mimarî ve mûsikî, dâvâyı tebliğ
edebildiği oranda makbul sanatlar. Ve diğerleri...
Dâvet demek, müslümanca sanat demektir; ille Kur’an âyetlerinin
veya hadislerin anlamlarını vermek, vaaz ve nasihat demek
değildir. Hayatla ilgili herhangi bir konu İslâmî ölçülere uygun şekilde
müslümanca ele alınır; sözle, sesle, çizgiyle veya başka bir yolla
meşrû ve güzel bir tarzda sunulursa bu sanat olduğu kadar dâvet
de olur. İkisini birbirinden ayıramazsınız. Sanat bir inancın dâvet
ve tebliğidir, ama kuru ve soğuk bir sunma, hiçbir zaman, yapılana
sanat vasfı verdirmez. Sanatkâr yönü herkesçe kabul edilen Mehmed
Âkif’in şekilden ziyâde sunulanın önemli olduğunu belirten bir sözü
vardır: “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.” Sözümüz odun
gibi olacaksa, Yunus Emre’nin dergâha taşıdığı odunlar gibi olsun;
yontulmamış olmasın ki, kalem misâli sanat vesîlesi olsun. Yontulmamış
odun yanmaya yararken, kalem şeklinde yontulan odun insanı
yanmaktan kurtarabilir.
“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel
şekilde mücâdele et.”67 Hikmet ve güzel öğüt sanattır. Sanat da
Rabbin yoluna dâvet için kullanılmalıdır. Kuru kuru tebliğ değildir
istenilen. Rûha nüfuz edici, gönle hitap edici, kalbi fethedici özellik-
67 16/Nahl, 125
Ahmed Kalkan 31
lere sahip olacak; yani sanatlı olacaktır dâvet. Dâvetin sanatlı olması
gibi, büyük sanat eserleri de güzel bir dâvettir. Gayri müslim sanatçıların
meşhur eserleri de propaganda. Mozart, Bethoven, Pascal
gibi Batılı sanatçılar, sadece hıristiyanlığın etkisinde kalmamışlar,
aynı zamanda sanatlarıyla hıristiyanlık propagandası yapmışlardır.
Günümüzde hemen hemen her eve giren medyanın yaptığı, Batılıların
hıristiyanlık, kapitalizm, materyalizm, hümanizm, sosyalizm,
demokrasi, laiklik gibi dinlerinin sanat kılıfı içinde propagandasından
ibârettir denilse hiç abartılmış olmaz. Televizyondaki en
mâsum çocuk programlarından eğlence programlarına, çizgi filmlerden
dizilere kadar her biri, bir dünya görüşünün propagandası,
karşı dünya görüşünün de tenkididir. Gazeteler zaten birer ideoloji
çığırtkanı. Dergilerse ya dâvâ adamlarının ya da dâvâsızlık dâvâsının
organları.
Kâfirler her türlü sanat araçlarıyla çekinmeden açıkça kendi
inançlarının en kesin şekilde propagandasını yaparken, bir insan
hem “müslümanım” diyecek, hem de sanatına inancını aksettirmeyecek.
Olmaz böyle şey. Ne böyle sanat, ne de böyle müslümanlık!68
DÂÎ/DÂVETÇI
Dâî; Dâvet eden, çağıran, bir kimseyi bir şeye sevk ve teşvik
eden kimse demektir. Arapça “deave” fiilinin ism-i fâili olan kelime
bu anlamıyla kullanıldığında, tarih boyunca insanları doğruya,
hakka yöneltmek için Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerin
birer dâî, yani dâvetçi olduğu anlaşılmaktadır. Peygamberlerin insanları
Allah’a çağırdıkları birçok âyetle sâbittir: “(Ey Nebî) de ki:
Benim yolum budur. Ben ve Bana uyanlar bilerek insanları Allah’a
çağırırız.”69; “...Rabbim, doğrusu ben kavmimi gece-gündüz dâvet
ettim...”70 ; “Ey iman edenler, Allah ve Peygamber sizi hayat verecek
şeye (İslâm’a) dâvet ettiği zaman ona uyun.”71 ; “(Mûsâ:) Ben sizi
kurtuluşa (her yönüyle İslâm’ı kabule) dâvet ediyorum (ama) siz beni
ateşe çağırıyorsunuz. Siz beni Allah’ı inkâr etmeye çağırıyorsunuz.
ben ise sizi, güçlü olan, çok bağışlayan Allah’a dâvet ediyorum.”72
68 Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, Denge Y. s. 89-91
69 12/Yûsuf, 108
70 71/Nûh, 5
71 8/Enfâl, 24
72 15/Hıcr, 41-42
32 Dâvet
Peygamberler insanları ebedî kurtuluş sebeplerine, yani Allah’ın
vahdaniyet ve hâkimiyetini kabule çağıran birer dâî oldukları gibi,
ümmetlerinden bu görevi yapanlar da Kur’ân diliyle medhedilmişlerdir:
“...Allah’a çağıran kimseden daha güzel sözlü kim vardır?”73
Aynı kelimeden türeyen duâ da Allah’a yalvarma, Allah’tan dilekte
bulunma, iman neticesi Allah’ı çağırma manalarında kullanılır:
“Rabbinize yalvararak ve gizlice duâ edin.”74 ; “... Benden isteyenin,
duâ ettiğinde duâsını kabul ederim...”75
Allah’a samimiyetle iman edenler, her zaman O’na duâ ederken;
insanların birçoğu darda kaldıkları zaman Allah’a duâ eder, genişliğe
erince hiç duâ etmemiş gibi hayata devam ederler; ya da Allah’a
ortak koşarak başkasına duâ ederler. Bu tür duâlar sahibine fayda
vermediği gibi azgınlıklarını da artırır:
“İnsana bir darlık gelince, yan yatarken, oturur veya ayakta iken
Bize yalvarıp yakarır; Biz darlığını giderince, başına gelen darlıktan
ötürü Bize hiç yalvarmamışa döner...”76 ; “Gemiye bindikleri
zaman, dini yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar, ama Allah
onları karaya çıkararak kurtarınca, kendilerine verdiği nimete nankörlük
ederek O’na hemen eş koşarlar...”77 ; “O gün Allah, “Bana
ortak olduklarını iddia ettiklerinize seslenin” der. Onları çağırırlar,
fakat hiç birisi onların çağrısına gelmez”78 ; “Allah’tan başkasına
yalvarma. Öyle yaparsan şüphesiz zâlimlerden olursun.”79
KUR’ÂN-I KERİM’DE DÂVET
Kur’ân-ı Kerim’de da’vet kelimesi 6 âyette geçmekte olup, aynı
kökten değişik türevleri 205 defa kullanılmıştır. Dâvet ve türevleri,
bu âyetlerde İslâm’a ve İslâmî ilkelerin uygulanmasına çağrı yanında,
Allah’a duâ/yakarış, 80insanların yeniden dirilip mahşerde toplanmaları
için kabirlerinden çağrılmaları81 g ibi değişik mânâlarda
kullanılmıştır.
73 16/Nahl, 33
74 7/A’râf, 55
75 11/Hûd, 186; 19/Meryem, 48; 72/Cinn, 20
76 10/Yûnus, 12
77 29/Ankebût, 65; 39/Zümer, 8
78 18/Kehf, 52; 28/Kasas, 64
79 10/Yûnus, 106 ve 26/Şuarâ, 13, 28/Kasas, 88; Cengiz Yağcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s.
351-353
80 2/Bakara, 186, 10/Yûnus, 89; 13/Ra’d, 14
81 30/Rûm, 25
Ahmed Kalkan 33
Da’vet kelimesi, terim olarak özellikle “İslâm’a ve İslâm esaslarının
uygulanmasına çağrı” anlamna gelir. Kur’ân-ı Kerim’de; İslâm’a
çağrı,82 imana çağrı,83 Allah yoluna çağrı,84 Allah’ın kitabına çağrı,
85 h akka çağrı,86 h ayra çağrı,87 k urtuluşa çağrı,88 h ayat kaynağına
çağrı,89 e senliğe çağrı90 gibi mânâlara gelen ifâdeler, dâvetin
İslâmî inanç ve değerlerin kabul edilip uygulanmasını sağlamayı
hedef alan bir faâliyet olduğunu, dolayısıyla hem gayri müslimlere,
hem de müslümanlara yönelik olabileceğini göstermektedir. Buna
göre tebliğ, irşad, vaaz, nasihat, inzâr, tebşîr, emr-i bi’l-ma’rûf
ve nehy-i ani’l-münker gibi terimler de sözlük anlamları itibarıyla
dâvetten farklı olmakla birlikte, uygulama ve gâyeleri bakımından
aynı veya yakın mânâları ifâde etmektedir. Bu sebeple dâvet ve tebliğ
başta olmak üzere bu kavramlar, sık sık birbirinin yerine
kullanılmıştır.
Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber “Allah’ın dâvetçisi (dâıyallah)”
olarak nitelendirilmiş91 ve ona yüklenen dâvet vazifesi “dâvet
et (üd’u)” emri yanında “tebliğ et (belliğ)”, “hatırlat (zekkir)”, “ikaz
et (enzir)” gibi daha başka kelimelerle de ifade edilmiştir. Ayrıca,
pek çok âyette Hz. Peygamber’in görevinin ancak “belâğ” olduğu
zikredilmektedir.92 Tebliğ ile aynı kökten olan belâğ lafzı, bütün bu
âyetlerde “dâvet” mânâsını ifâde etmekte, öte yandan İslâm dinini
yaymanın yegâne yolunun dâvet ve tebliğ olduğunu göstermektedir.
İslâm’da savaşın “cihad” diye adlandırılması, savaşın gâyesinin insan
öldürüp hükümranlık sağlamak olmayıp, insanları hakka dâvet
etmek, onların inançta ve amelde doğruyu bulmaları için gerekli
yolları açmaya ve engelleri ortadan kaldırmaya çalışmak olduğunu
gösterir. Zira cihadın ilk ve en temel safhası dâvet olup, “i’lâ-yı
kelimetullah”, yani tevhidi yayma vazifesinin yerine getirilmesinde
dâvet imkânının mevcut olması halinde, silâhlı savaşa gerek kalmayacaktır.
Nitekim bizzat Hz. Peygamber’in başlattığı ve sonraki
82 61/Saff, 7
83 57/Hadîd, 8
84 16/Nahl, 125
85 3/Âl-i İmrân, 23
86 13/Ra’d, 14
87 3/Âl-i İmrân, 104
88 40/Mü’min, 41
89 8/Enfâl, 24
90 47/Muhammed, 35
91 46/Ahkaf, 31
92 Meselâ, bk. 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92; 13/Ra’d, 40
34 Dâvet
dönemde devam ettirilen uygulamaya göre, İslâm ordu kumandanlarının
öncelikle düşmanı İslâm’a dâvet etmeleri gerekir.
Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle Hz. Muhammed’in risâletinin
bütün insanlığı kapsadığı93 ve sadece İslâm’ın Allah nezdinde
geçerli din olduğu94 belirtilmiştir. Yine Kur’an’da Hz. Peygamber’in
insanlar üzerinde bir zorba olmadığı95 görevinin irşad, tebliğ ve dâvetten
ibâret bulunduğu,96 esâsen ilke olarak dinde zorlamaya başvurulamayacağı,
gerçek olanla olmayanın birbirinden ayrıldığı,97
bundan sonra artık iman edip etmemenin insanların kendi istemelerine
bağlı bulunduğu98 ifâde edilmiştir. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de
Hz. Peygamber dâî, beşîr, nezîr gibi sıfatlarla nitelendirilerek onun
misyonunun dâvet esasına dayandığı vurgulanmış, özellikle peygamber’in
ve genel olarak müslümanların dâvet çalışmalarında uymaları
gereken başlıca metotları göstermesi bakımından son derece
önem taşıyan bir âyette, “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle
dâvet et; onlarla tartışmanı en güzel bir şekilde sürdür.”99 buyurularak
dâvetin ıslâha yönelik, barışçı metotlarla yapılması öngörülmüştür.
Rasûlullah (s.a.s.), hayatının sonuna kadar inzar görevini eksiksiz
bir şekilde yapmıştır. Bir yandan müşrikleri hak yola dâvet ederek
inanmayanları âhiret azabıyla inzar etmiş, diğer yandan kendisine
inananları, her türlü günaha karşı uyarmıştır. Bu tür uyarılar,
Kur’an’da büyük bir yer tutar.
“Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba,
katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu
halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde
onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a tevekkül et
(dayanıp güven). Çünkü Allah, tevekkül edenleri (kendisine dayanıp
sığınanları) sever.”100
“Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu (Kitabı) mut-
93 Meselâ, bk. 7/A’râf, 158; 34/sebe’, 28
94 bk. 3/Âl-i İmrân, 19, 85
95 88/Ğâşiye, 22
96 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92, 99; 42/Şûrâ, 48
97 2/Bakara, 256
98 18/Kehf, 29
99 16/Nahl, 125
100 3/Âl-i İmrân, 159
Ahmed Kalkan 35
laka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz” diye sağlam
söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az
bir karşılığa değiştiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür!”101
“Onlar (münâfıklar), Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir.
Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında
belîğ/tesirli söz söyle.”102
“Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak, zulme/
haksızlığa uğrayan başka. Allah, her şeyi işitendir, bilendir.”103
“...Birr’de; İyi ve güzel olan şeylerde ve takvâda (yolunuzu Allah’ın
kitabıyla bulmada) yardımlaşın.”104
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki), Allah,
sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçakgönüllü (şefkatli),
kâfirlere karşı azîz, onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar)
Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından
korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın,
dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.”105
“Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan
O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan
koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna hidâyet etmez/
rehberlik yapmaz.”106
“Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde,
onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak ol (meclislerini
terket). Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra
(hemen kalk), o zâlimler topluluğu ile oturma.”107
“Onların Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıklarına (putlarına)
sövmeyin; sonra, onlar da bilmeyerek Allah’a söverler.”108
“(Nûh)... Ben size öğütler veriyorum.”109
“... Size dürüst ve güvenilir öğütler veriyorum.”110
101 3/Âl- İmrân, 187
102 4/Nisâ, 63
103 4/Nisâ, 148
104 5/Mâide, 2
105 5/Mâide, 54
106 5/Mâide, 67
107 6/En’âm, 68; yine bk. 4/Nisâ, 140
108 6/En’âm, 108
109 7 Araf 62
110 7 Araf 68
36 Dâvet
“İçlerinden bir topluluk, ‘Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir
şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dedi.
(Öğüt verenler de) dediler ki: ‘Rabbinize mâzeret (beyan etmek)
için, bir de belki sakınırlar diye (öğüt veriyoruz). Onlar, kendilerine
verilen öğütleri unutunca, Biz de kötülükten men edenleri kurtardık,
zulmedenleri yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir
azap ile yakaladık.”111
“Affetme yolunu tut, iyilik ve güzel davranışla emret, kendini bilmeyen
câhillerden yüz çevir.”112
“...(Şuayb a.s.:) Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size
aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar
ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir.
Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.”113
“Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi? Güzel bir sözü; kökü
(yerde) sâbit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti). O ağaç,
Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah
insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün misali, gövdesi yerden koparılmış,
o yüzden ayakta durma imkânı olmayan pis bir ağaca benzer.
Allah, iman edenleri dünya hayatında da âhirette de değişmeyen
sözle sağlam yolda yürütür. Buna mukabil Allah zâlimleri saptırır.
Allah dilediğini yapar.”114
“Artık sen, sana emrolunanı açıktan açığa bildir ve şirk koşanlardan
yüzçevir.”115
“Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla
en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları
en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.”116
“Rabbim, göğsüme genişlik ver; kolaylaştır işimi. Çöz düğümü
dilimden, ki anlasınlar sözümü.”117
111 7/A’râf, 164-165
112 7/Arâf, 199
113 11/Hûd, 88
114 14/İbrâhim, 24-27
115 15/Hıcr, 94
116 16/Nahl, 125
117 20/Tâhâ, 25-28
Ahmed Kalkan 37
“(Ey Mûsâ, kardeşin Hârun’la beraber) Firavun’a gidin. O,
tuğyân etti/iyice azdı. Ona tatlı ve yumuşak söz söyleyin.”118
“Onlar (mü’minler) ki, yalan şâhitlik etmezler, boş bir şeye rastladıklarında,
vakar ile (oradan) geçip giderler. Kendilerine Rablerinin
âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.”
119
“(Önce) en yakın akrabalarını uyar. Sana uyan mü’minlere (merhamet)
kanadını indir.”120
“... Rabbinin yoluna çağırmaya devam et...”121
“(Lokman, oğluna nasihat ederek şöyle dedi:) ‘Yavrucuğum! Namazı
kıl, ma’rûfu/iyiliği emret, münkerden/kötülükten vazgeçirmeye
çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer
işlerdir.”122
“Onlar Allah’ın gönderdiği emirleri tebliğ edip duyururlar. Allah’tan
korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü
olarak Allah herkese yeter.”123
“Kim izzet ve şeref istiyorsa, (bilsin ki) izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır
(onu dilediğine verir). O’na ancak güzel sözler yükselir
(ulaşır). Onları da Allah’a amel-i sâlih ulaştırır...”124
“Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp, Allah’a yönelenlere müjde vardır.
Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın
hidâyet edip doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar
akıl sahipleridir.”125
“Allah, âyetleri birbirine benzeyen ve mükerreren gelen Kitab’ı
sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların bu
Kitaptan derileri ürperir, sonra hem ciltleri ve hem de kalpleri, Allah’ın
zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın dileyeni onunla
118 20/Tâhâ, 44
119 25/Furkan, 72-73
120 26/Şuarâ, 214-215
121 28 Kasas 87
122 31/Lokman, 17
123 33/Ahzâb, 39
124 35/Fâtır, 10
125 39/Zümer, 17-18
38 Dâvet
doğru yola ilettiği hidâyet rehberidir. Kim de sapıtırsa artık ona yol
gösteren olmaz.”126
“(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben
müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle
kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman
(görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın
bir dost olur.”127
“Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?
Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük nefretle
karşılanan en sevilmeyen bir şeydir.”128
“Kendilerine Tevrat yükletilen sonra onu taşımayanların (Kitab’ın
hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar
taşıyan merkebin durumu gibidir.”129
“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan
ancak iman edip sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı
tavsiye edenler hâriçtir.”130
HADIS-I ŞERIFLERDE DÂVET
Kur’ân-ı Kerim’de olduğu gibi, hadis-i şeriflerde, müslümanlar
içerisinden bir grubun mutlaka bu emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i
ani’l-münker görevini üstlenmesi gerektiği, en hayırlı ümmetin vasıflarının
bu olduğu, iyilikleri emredip affetmeyi prensip haline getirip
câhillerden uzak durulması gerektiği, müslümanların erkek ve
kadın daima bu görevlerine devam edecekleri, önceki toplumlarda
bu görevi yaşamayanlara lânet edildiği ifade edilir. Gerçek ve doğruların
Rabbimizden olduğunu, dileyenin iman edip dileyenin inkâr
ettiğini, emrolunduğumuz İslâmî hüküm ve bilgileri beyinleri çatlatırcasına
duyurmamız gerektiğini, kötülükten sakındıranların kurtulduklarını,
bu işi yapmayan ve kötülüklere batıp gidenlerin azaplandırıldığını,
kötülük gören kimsenin gücü doğrultusunda eliyle,
diliyle değiştirmesi gerektiğini, bunlara gücü yetmeyenin kalbiyle
126 39Zümer, 23
127 41/Fussılet, 33-34
128 61/Saff, 2-3
129 62/Cuma, 5
130 103/Asr, 1-3
Ahmed Kalkan 39
buğzetmesi icap ettiğini, bunun da imanın en zayıf derecesi olduğunu,
cihadın el ile, dil ile, kalp ile olabileceğini, cihad fikri ve şuuru
olmayan kimsede hardal ağırlığı kadar imanın olmadığını hadis-i
şeriflerden öğreniyoruz. Küfür sayılacak bir işi işlemedikleri sürece
müslüman olup İslâmî hükümlerle yöneten idârecileri dinleyip
itaat edeceğimizi, dine uygun olmayan işler yapan idarecilere engel
olmaya çalışanların kurtuluşa ereceklerini, en kötü yöneticilerin insanlara
katı ve kaba davrananlar olduğunu, en faziletli cihadın zâlim
hükümdara karşı hakkı söylemek olduğunu hadisler bize bildirir.
Yine, hadis-i şeriflerde, geminin alt katındakilerin su almak kasdıyla
üsttekileri rahatsız etmemek için geminin tabanına bir delik
açarak bu ihtiyaçlarını gidermelerine üst kattakiler engel olmazlarsa
hepsinin birden boğulacakları, kötülük ve günahlar çoğaldığı vakit
insanların topyekün helâk olacakları, yollarda oturmamak gerektiği,
oturmak mecbûriyeti varsa yolun hakkı olan gözü haramlardan
korumak ve selâm almak, kimseye eziyet etmemek, kötülüklerden
sakındırma vazifesini yerine getirmek icap ettiği, yenilmesi haram
kılınan bir şeyden başka yönlerden istifade edilebileceğini, Allah ve
Rasûlünün iyi dediklerini emretmenin, kötü dediklerinden sakındırmanın
bir vazife olduğu, yapılmadığı takdirde azâbın gerçekleşeceği
açıklanır ve İsrâil oğullarında, dinden sapmanın nasıl ve ne şekilde
olduğu, doğru yolda olduğumuz sürece sapıtanların bize zarar veremeyecekleri
bildirilir.
Emredilmesi ve yasaklanması gereken hususlar herkesin bildiği
ve bilmek mecbûriyetinde olduğu meselelerden ise, bu görevde
tüm müslümanlar ortaktır. Bu işi yaparken de dâvet usûlüne uygun
olarak yapılmalı; kibarlık, hoş muamele, yumuşak davranış esas olmalıdır.
Kötülüğü el ile değiştirmek demek; ona fiilî müdâhalede
bulunmak ve işe el atmak demektir. Şâyet kişinin içinde bulunduğu
durum ve konum, bu şekilde o kötülüğü düzeltmeye kâfi gelmiyorsa
bunu dili ile söyleyerek yapmalı, daha büyük fitnelere sebep olmamalıdır.
Yine bir tehlike yani kargaşa ve fitne olacaksa kalbiyle o
şeyden tiksinsin ve uzak dursun denilmekle dâvet ve ikaz, zaman
ve zemine göre ayarlanmalıdır. Herkesin çoban olduğu, yönetimi ve
idâresini elinde bulundurduğu kimselerden sorumlu olduğu hadisi
de gözden uzak tutulmamalıdır. Aile reisi ev halkına, bir işyeri idaresinde
bulunan oradaki çalışanlara, devleti idare eden de tebaasına
karşı, dâvet konusunda gerekli yükümlülüğü vardır. Bu işi yaparken
de Allah’ın ve Rasûlünün râzı olacağı her vâsıtayı kullanmak da bir
gereklilikdir.
40 Dâvet
“Sizden her kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse
onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle
değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğzetsin,
onu hoş görmeyip kabullenmesin) ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.”
131
“İyiliği emir ve kötülüğü yasaklamaktan ve Allah’ı zikirden başka
insanoğlunun her sözü aleyhinedir.”132
“Cihâdın en faziletlisi, zâlim idarecinin karşısında doğru ve adâletli
sözü, hakkı haykırmaktır.”133
“Bir kimse, başka bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin
(Fâsık veya kâfir demesin). Aksi takdirde, itham edilen arkadaşında
bunlar yoksa, kelime (itham ettiği sıfat) kendine döndürülür.”134
“Bir mü’mine şer olarak, müslüman kardeşine hakaret etmesi
kâfidir.”135
Ebû’l Velid Ubâde İbn-i Sâmit (r.a.) şöyle demiştir: “Biz zorlukta
ve kolaylıkta, sevinçli ve kederli anlarda söz dinlemeye ve boyun
eğmeye ve başkalarının bize tercih edildiği zamanlarda bile ses çıkarmaksızın
itaat etmeye, elimizde bulunan kesin delillere göre açık
küfür sayılan bir şey görmedikçe iş başındakilerin işlerine müdâhale
etmemeye, nerede olursak olalım kimseden çekinmeksizin hakkı
söylemeye Allah yolunda ve Allah’ın rızâsı için hiçbir kınayanın
kınamasından korkmayacağımıza dair Rasûlullah’ın (s.a.s.) siyasî
otoritesini kabul edip bey’at ederek elini sıktık.”136
“Bir mü’min bir mü’min kimseyi kötülemez, lânetlemez, kötü söz
söyleyip çirkin davranışlar ortaya koymaz.” 137
“Kim bir adamı ‘ey kâfir veya ‘ey Allah’ın düşmanı’ diye çağırırsa
ve o kimse de denildiği gibi değilse bu söz söyleyenin kendisine
döner.”138
131 Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
132 İbn Mâce, Fiten 12
133 Ebû Dâvud; Melâhim 17; Tirmizî, Bey’at 37
134 Buhârî, Edeb 44
135 Riyâzu’s-Sâlihîn, III/156
136 Buhârî, Ahkâm 42; Müslim, İman 41
137 Tirmizî, Birr 48
138 Buhârî, Edeb 44; Müslim, İman 112
Ahmed Kalkan 41
Bu hadis-i şerifler müslümana yakışmayan “kâfir” ve “Allah’ın
düşmanı” gibi sözlerin söylenemeyeceğini ve bunun büyük bir günah
olduğunu bildirir. Câhillik yüzünden ve aşırı kindarlık sebebiyle
İslâm düşmanlarına hizmet ettiklerinin farkında olmayan bazı
müslümanlar tarihin her döneminde varolagelmiştir.
Gerçekten müslümanın vazifesi bir Müslüman kardeşini işlediği
bir hatadan dolayı İslâm toplumundan dışlaması değil, onu kardeşçe
ve İslâm âdâbına uygun biçimde uyarıp ikaz etmek, hata ve günahlarından
kurtulmasına vesile olmaktır. Peygamberimiz bizden bu
hassâsiyete riâyet etmemizi istemiş ve böyle bir hata yapan kimseye
o sözün geri döneceğini bilmesi gerektiğini bildirmiştir. Çok tehlikeli
olan bu sözden Müslüman daima kaçınmalı ve uzak durmalıdır.
Bilerek veya bilmeyerek düşmanlara hizmet etmemelidirler.
Câhillik ve bilgisizliğin yanı sıra bir de bilerek tekfirci olmak
vardır ki, bugün yeryüzünde İslâm âleminin durumu meydandadır.
Müslümanların birlik ve beraberlik içinde birbirlerini tevhid inancına
çağırmaları, küfür ve şirke düşmelerini engelleyecek esasları
ortaya koyarak birbirlerini ikaz ve irşadla doğru öğrenme ve İslâmî
eğitim kurumlarını çalıştırmaları ve kardeşlik üzere birbirlerine nasihat
etmeleri ve birbirlerini ikaz ederek düzeltmeleri uygun olur.
“Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak onları koruyanlarla yasaklarını
hiçe sayarak hudûdu çiğneyenlerin durumu aynen şöyledir:
Bir gemideki yerlerini almak üzere bir grup, aralarında kur’a çektiler.
Bunlardan bir kısmı geminin alt katına bir kısmı da üst katına
yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin
yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar hissemize düşen alt
kattan bir delik açsak da, üst katta oturanlara su almak için eziyet
etmemiş olsak, dediler. Eğer üstte oturanlar bu isteklerini yerine getirmek
için alttakileri serbest bırakırlarsa hepsi birlikte batar, helâk
olurlar. Eğer buna engel olurlarsa hem kendileri kurtulur, hem de
onları kurtarmış olurlar.”139
Günümüzde de İslâm adına İslâm’dan tâvizler vererek bazı işler
yapanlar aynen bu hadisteki misalde olduğu gibi gemiyi delmekteler,
fakat diğer müslümanlardan hiçbir tepki ve engelleme de gel-
139 Buhârî, Şirket 6
42 Dâvet
memekte, böyle olduğu için bâtıl ve geçersiz olan şeyler müslümanlar
tarafından müslümanca bir hareket ve tavır gibi görülmekte ve
sergilenmektedir. Bugün hepimizin yapacağı tek iş, İslâm’ı Kur’an
ve sahih sünnetten en güzel şekliyle öğrenip yapılacak ve yapılmayacak
işleri o bilgiler doğrultusunda yapmak veya yapmayıp engel
olmak şeklinde bir tavır ortaya koymak olacaktır. Böylece İslâmî
isim ve imajlar altında gayri İslâmî işler yapılmamış ve İslâm tatmin
vâsıtası olarak kullanılmamış olacaktır. Bugün bâtıl bid’at, hurâfe
ve haram olan pek çok şey İslâmî elbise giydirilerek meşrû imiş gibi
gösterilmekte ve kimse tarafından, hiçbir engelleme olmadığı için
yapılıp gitmekte ve kafalarda meşrû bir iş gibi kalmaktadır. Kitap
ve sünnet gözlüğüyle bakanlar, böyle yapılan pek çok gayrimeşrû
işi, bugün İslâmî isimler altında görebilecektir. Gücümüz yettiğince
bunlara engel olunmalıdır.
Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde iyiler de olduğu halde
felâkete uğrar mıyız?” denildi. Rasûlullah (s.a.s.) de şöyle cevap verdi:
“Kötülükler ve fenâlıklar çoğaldığı vakit evet.”140
“Yollar üzerinde oturmaktan sakınınız” buyurdu. Sahâbîler:
Yâ Rasûlallah, bizim yol ve sokaklarda oturmaktan vazgeçmemiz
mümkün değil, çünkü oralarda lüzumlu işlerimizi konuşuyoruz, dediler.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Mademki vazgeçemiyorsunuz,
mutlaka oturmak zorunda kalıyorsunuz; öyleyse yolun hakkını
veriniz” buyurdular. Bunun üzerine; “yolun hakkı nedir yâ Rasûlallah?”
diye sorulunca; peygamberimiz (s.a.s.): “Harama bakmaktan
gözleri korumak, gelip geçenlere eziyet vermemek, verilen selâmı almak,
İslâm tarafından iyi denilen şeyleri tavsiye edip kötülüklerden
sakındırma vazifesini yerine getirmektir” buyurdular.141
“Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; ya iyilikleri emreder,
kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında üzerinize
bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul
edilmez.”142
“Size ma’rûf getirene (ikram edene), karşılık veriniz.”143
140 Buhârî, Fiten 4; Müslim, Fiten 1
141 Buhârî, Mezâlim 22; Müslim, Libas 114
142 Tirmizi, Fiten 9
143 Nesâî, Edeb 108; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/68
Ahmed Kalkan 43
“İsrâiloğullarının dindeki bozuklukları şöyle başlamıştır. Bir
adam başka birine rastlar ve: ‘Hey arkadaş, Allah’tan kork ve yapmakta
olduğun şeyi terket, zira o işi yapmak sana helâl değildir’
derdi. Ertesi gün aynı işi yaparken tekrar o adamla karşılaşır ve
onu yaptığı kötülükten yasaklamadığı gibi onunla yiyip içmekten ve
birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah, onların
kalplerini birbirine benzetti”. Sonra Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti
okudu: “Allah’tan gelen gerçekleri örtbas etmeye şartlanmış olan
şu İsrâiloğulları Dâvud ve Meryemoğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir.
Bu onların isyan etmeleri ve hak, adâlet sınırlarını aşmalarındandır.
Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye
çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onlardan
birçoğunun Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenlerle dost olduklarını
görebilirsin. Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey
ne kadar kötüdür ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedî
kalacaklardır. Eğer onlar Allah’a ve kendilerine gönderilen peygambere
ve ona indirilen her şeye gerçekten inansalardı; bu Allah’tan
gelen gerçekleri örtbas edenleri dost edinmezlerdi. Ama onların
çoğu İlâhî sınırları aşan kimselerdir.”144 Bu âyeti okuduktan sonra
peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Hayır, Allah’a yemin ederim
ki ya iyiliği emreder kötülüklerden sakındırır, zâlimin elini tutup zulmünden
el çektirir, hakka döndürüp hak üzerinde tutarsınız, ya da
Allah kalplerinizi birbirine benzetir de İsrâiloğullarına lânet ettiği
gibi size de lânet eder.”145
Tirmizî’nin rivâyeti ise şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“İsrâiloğulları günahlara daldıklarında âlimler onları sakındırdılarsa
da onlar izledikleri günahlara devam ettiler. Bu sefer âlimleri
de onlarla birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun
üzerine Allah da onların kalblerini birbirine benzetti de Dâvud ve
Meryem oğlu İsa’nın diliyle onlara lânet etti. Bu, onların isyan etmeleri
ve sınırları aşmaları sebebiyle idi.” Rasûlullah (s.a.s.) dayanmakta
olduğu yerden doğrulup oturdu ve: “Hayır, canımı gücü ve
kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, dil ile yasaklama
yetmez, siz onları hakka boyun eğdirip hak üzere tutmadıkça bu lânetleme
de devam edecektir.”146
144 5/Mâide, 78, 79
145 Müslim, İman, 20
146 Tirmizî, Tefsiru Sûre-i Mâide 6
44 Dâvet
“İnsanlara iyiliği emredip de kendilerini unutanlar cehennem
ateşinde bağırsaklarını sürüklerler. Onlara, ‘siz kimlersiniz?’ diye
sorulur, şu cevabı verirler: ‘Biz, insanlara hayrı emrettiğimiz halde
kendimizi unutan kimseleriz.”147
“Kıyâmet gününde adam gelir, cehenneme atılır. Bağırsakları
karnından dışarıya fırlar. Değirmen merkebinin döndüğü gibi bağırsakları
etrafında döner. Cehennemlikler onun etrafına toplanır,
şöyle derler: ‘Ey filân, sen ma’rûfu emreden, münkerden alıkoyan
bir kimse değil miydin?’ Şöyle der: ‘Evet, öyle idim. Ma’rûfu emreder,
fakat kendim işlemezdim. Münkerden alıkoyar, fakat kendim
işlerdim.”148
“Kıyâmet gününde azâbı insanlar arasında en çetin olacak kimse
Yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı
olacaktır.”149
“Cenâb-ı Hakk’ın Benden önce, ümmetler arasında gönderdiği
her peygamberin ashâbı ve havârileri vardır. Bunlar o peygamberin
sünnetine ittibâ eder, emirlerine uyarlar. Fakat onlardan sonra öyle
nesiller gelir ki yapmadıklarını söyler ve emrolunmadıklarını işlerler.
Kim onlara karşı eliyle mücâhede ederse mü’mindir, kim diliyle
mücâhede ederse mü’mindir. Bunun ötesinde ise zerre kadar iman
yoktur.”150
“Şu muhakkak ki sizin üzerinize birtakım âmirler/yöneticiler tâyin
olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını mâruf ve güzel
göreceksiniz. Kim münker işi çirkin görürse onun günahından
berî (uzak) olur. İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan)
uzak olur. Ancak kim ona râzı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından
kurtulamaz…”151
“Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel,
hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın, sussun!”152
147 Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, I/158
148 Buhârî, Bed’u’l-Halk 10, Fiten, 17, h. no: 46; Müslim, Zühd 7, 51, h. no: 51 (2989); Ahmed bin
Hanbel, Müsned, V/205,206, 207, 209
149 İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
150 Müslim, İman 80; Ahmed bin Hanbel, I/458, 461
151 Müslim, İmâre 63
152 Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s.Sâlihîn, II/120
Ahmed Kalkan 45
“Din nasihattir.” Ashâb sordu: ‘Kim için nasihattir ya Rasûlallah?’
“Allah için, Kitab’ı ve Rasûlü için, müslüman devlet adamları
ve bütün müslümanlar için.”153 (Nasihat, öğüt vermek yanında, ihlâslı/
samimi olmak anlamına da gelir; burada ikinci anlamdadır.)
“Her ma’rûf/iyilik, güzel söz bir sadakadır.”154
“Bir hayırlı işe delâlet eden (vesile olan) kimse için, o hayırlı işi
işleyenin sevâbı gibi mükâfat vardır.”155
“Kim bir hayra ve iyiliğe klavuzluk ederse ona hayrı işleyenin
sevabı kadar sevap vardır.”156
“İnsanları doğru yola çağıran kimseye kendisine uyanların sevabı
gibi sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez.
Başkalarını dalâlete/sapıklığa çağıran kimseye de kendisine
uyanların günahı gibi günah yazılır, ona uyanların günahlarından
da hiçbir şey eksilmez.”157
“İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, açtığı o çığırın sevâbı verileceği
gibi, o yolda gidenlerin sevabı da verilir ve onların sevabından
da hiç bir şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır
açarsa, o kimseye açtığı çığırın günahı yükletildiği gibi, kendisinden
sonra o yoldan gidenlerin günahı da yükletilir. Fakat onların
günahlarından da hiçbir şey noksanlaşmaz.”158
Ebu’l-Abbas Sehl İbn-i Sa’d es-Saidî (r.a.)’den rivâyet edildiğine
göre Hayber gazvesi gününde Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Bu sancağı yarın öyle bir kimseye vereceğim ki Allah, onun eliyle
Hayber’i fetheder. Hem o kimse Allah’ı ve Rasûlünü sever, Allah
ve peygamberi de onu sever.” Bunun üzerine insanlar sancak kime
verilecek diye geceyi konuşarak geçirdiler. Sabah olunca sancağın
kendisine verileceği ümidi ile bütün sahâbîler Rasûlullah’ın (s.a.s.)
huzuruna koştular. Peygamberimiz: “Ali İbn-i Ebî Tâlib nerede?”
diye sordu… Peygamber sancağı ona verdi. Ali: ‘Yâ Rasûlallah! On-
153 Müslim, İman 95; Buhârî, İman 42, Ahkâm 43; Tirmizî, Birr 17; Nesâî, Bey’at 31; Ebû Dâvud,
Edeb 59
154 Müslim, Zekât 16, Ebû Dâvud, Zekât 60; Buhârî, Edebu’l-Müfred, I/245
155 Müslim, İmâre 38; Ebû Dâvud, Edeb 115; Tirmizî, İlm 14
156 Müslim, İmâre 133
157 Müslim, İlim 16; Tirmizî, İlm 15; Ebû Dâvud, Sünnet 6
158 Müslim, Zekât 69
46 Dâvet
lar da bizim gibi mü’min oluncaya kadar mı savaşacağım?’ dedi.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Yavaş ol, sâkin ol. Önce onların
yanına git, onları İslâm’a dâvet et. Uymaları gereken Allah’tan gelen
yükümlülükleri kendilerine bildir. Allah’a yemin ederim ki senin
vâsıtanla Allah’ın bir kimseye hidâyet vermesi, senin için kırmızı develere
sahip olmaktan daha hayırlıdır” buyurdu.159
“Hayırlı söz söyleyip de insanlar arasını düzelten yahut hayır ileten,
yalancı değildir.”160
“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”161
“Öğretiniz ve kolaylaştırınız.” (Bu sözü üç defa söyledi.) “Bir de
öfkelendiğin zaman sus!” (Bunu da iki defa söyledi.)162
“Allah güzeldir, güzelliği sever.”163
“Mü’min dil uzatıcı değildir, lânet okuyucu değildir, kötü iş yapan
değildir, kötü, kaba ve çirkin söz söyleyen değildir.”164
“Halkın seviyesine inin.”165
“Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran
kişi ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın
azâbının gölgesi altındadır.”166
“Kendisi yapmadığı halde insanlara hayrı (iyiliği) öğreten kimse
tıpki insanları aydınlatırken kendisini yakıp tüketen bir kandil gibidir.”
167
Hasan Basri: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sadece
sözlerinle değil.”168 Y ine Hasan Basri’nin diğer bir nasihati: “Mârufu
emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayan-
159 Buhârî, Fezâilü’s-Sahâbe 9, Müslim; Fezâilü’s-Sahâbe 34
160 Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101
161 Buhâri, İlim 11; Müslim, Cihad 5, 6
162 Ahmed bin Hanbel, Müsned Hadis no: 2136, 2556
163 Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10
164 Tirmizî, Birr 48, hadis no: 1978
165 Ebû Dâvûd, Edeb 20
166 Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
167 Tefsir-i Kebir, II/482
168 Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 273
Ahmed Kalkan 47
lardan ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda
ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.”169
Cerir İbn-i Abdullah (r.a.) şöyle demiştir: “Rasûlullah’a (s.a.s.)
namazı her an devam ve duyarlılık üzere kılacağıma, zekâtı hakkıyla
vereceğime ve tüm müslümanlara her zaman nasihatte bulunacağıma
dair anlaşıp siyasî otoritesini kabul edip bey’at etmiştim/elini
sıkmıştım.170
“Sizden biriniz kendisi için arzu edip istediği şeyi din kardeşi
için de arzu edip istemedikçe iman etmiş olmaz.”171
Rasûlüllah (s.a.s.) Abdulkays oğullarından Eşecc’e: “Sende Allah’ın
sevdiği iki özellik vardır: Yumuşak huyluluk ve acele etmeden
sabırla hareket etmek.”172
“Allah kullarına merhametle ve büyük lutfuyla muâmele eder.
Bütün işlerde de kolaylık ve yumuşaklık gösterilmesinden memnun
olur.”173
“Allah, kullarına karşı daima kolay ve yumuşak olanı yapar, onlar
hakkında yumuşak davranır. Her işte ve tüm kişilere karşı yumuşak
davranılmasını sever ve memnun kalır. Katılık ve zorla yapılan
başka işlerde vermediği sevâbı, kolaylık gösterilerek yapılan işlere
verir.”174
“Hangi işte kolaylık ve yumuşaklık varsa, o, işi güzelleştirir. Kolaylık
ve yumuşaklığın kendisinden çekilip çıkarıldığı her iş ise onu
çirkinleştirir.”175
“Yarım hurmayla da olsa (onu sadaka vererek) kendinizi cehennemden
koruyun. Bunu da bulamazsanız güzel ve tatlı sözlerle. Güzel
söz sadakadır.”176
“Yumuşak ve kolaylaştırıcı davranmayan kims, bütün hayırlardan
mahrum kalmış olur.”177
169 Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
170 Buhârî, İman 42; Müslim, İman 97
171 Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71
172 Müslim, İman 25
173 Buhârî, Edeb 35; Müslim, Birr 48
174 Müslim, Birr 77
175 Müslim, Birr 78
176 Buhârî, Edeb 34; Müslim, Zekât 66
177 Müslim, Birr 74
48 Dâvet
“Namazı uzatmak, hutbeyi kısaltmak kişinin dini iyi bilip anlayışlı
olduğunu gösterir. O halde namazı uzunca kıldırıp hutbeyi kısa
kesin.”178
“Sözde ve işte ince eleyip sık dokuyan kimseler helâk oldular”
buyurdu ve bu sözü üç defa tekrarladı.179
Dikkatimiz çekilmek için üç sefer tekrarlanan, dengeli ve ölçülü
olmamızı tavsiye eden bu hadis-i şerife göre, edebiyat parçalamak
için sözde ileri giden, her türlü farz ve nâfile ibâdetlerde başkalarına
farklı davranışlarıyla dikkat çekmek isteyenler, aşırı nezâket ve kibarlık
budalası durumuna düşenler, tüm Müslümanlar arasında yalnızlığa
itilmiş olur. Böylece İslâm cemaati içinde yalnızlığa itilmiş
olmaktan daha büyük bir belâ da düşünülemez. Bu hadisle dinde ve
sosyal hayattaki her türlü aşırılıklardan uzak durularak ne sivrilip ne
de geri kalarak, göze batan insan durumuna düşmemek öğütleniyor.
“Muhakkak ki Allah sığır cinsinin otu yerken ağzında evirip çevirdiği
gibi sözü ağzında evirip çevirerek lugat parçalayan kimselere
buğzeder.”180
Allah her işte samimiyet ve iyi niyeti esas alır. Hava atmak ve
gubuzluk yapmak için konuşmada ağzı evirip çevirmek durumu yasaklanmış
ve kişi sığır gibi büyük baş hayvana benzetilmiştir. Güzel
konuşmakla, yapmacık konuşmayı birbirine karıştırmamalıdır. Konuşurken
kendini farklı gösterme ve bilgiçlik taslama İslâmî edebe
aykırı kabul edilip yasaklanmıştır. Göründüğünden başka tavırlar
sergilemek münâfıklık alâmeti sayılır. Müslümanlar her halinde Allah’ın
rızâsını kazanacak şekilde olmak durumundadır, başka gâye
ve maksatlara ulaşmak için Allah’ın rızâsını terk etmemelidir.
“İçinizden en çok sevdiklerim ve kıyâmet gününde bana en yakın
olacak olanlar güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. Güzel konuşuyor
dedirtmek için uzun uzun ve edebiyat yaparak konuşanlar, sözünü
beğendirmek için avurdunu şişire şişire laf edenler, bilgiçlik taslayarak
lügat parçalayanlar ise hiç sevmediğim ve kıyâmet günü bana
en uzak olan kimselerdir.”181
178 Müslim, Cuma 47
179 Müslim, İlim, 7
180 Ebû Dâvud, Edeb 94; Tirmizî, Edeb 72
181 Tirmizi, Birr 71
Ahmed Kalkan 49
Âişe (r. anhâ) şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.s.) iki şeyden birini
yapma konusunda serbest bırakıldığı zaman günah olmadığı sürece
mutlaka en kolay olanını tercih ederdi. Yapılacak iş günah ise ondan
daima en uzak kalan kendisi olurdu. Allah’ın yasakladığını çiğnemediği
sürece şahsı adına hiç bir şeyden intikam almamış; Allah’ın
yasağı çiğnenmiş ise onun cezasını mutlaka Allah için vermiştir.”182
Ebû Vâil Şakık İbn Seleme (r.a.) şöyle demiştir: İbn Mes’ud (r.a.)
bize perşembe günleri vaaz ederdi. Adamın biri ona: “Ey Abdurrahman,
bize her gün vaaz etmeni istiyoruz” deyince İbn Mes’ud:
“Sizi usandırmamak için her gün vaaz etmiyorum. Ben Rasûlullah’ın
(s.a.s.) bize usanç gelir endişesiyle ara ara vaaz ettiği gibi
ben de size vaazlarımı her gün değil de, böylece haftada bir gün
yapıyorum.”183
DÂVETLE İLGILI 15 TESPIT
1- Dâvetin Hükmü Nedir? Dâvet, farzdır, ümmetin içinden bu görevi
yerine getirenlerin sayı ve kalite olarak yeterli olmaması, farz-ı kifâyeyi
farz-ı ayn derecesine çıkarır.
2- Kim Dâvet Edecek? Mü’min olan herkes, bildiği ve gücü yettiği oranda
dâvet etmek zorundadır.
3- Kimi Dâvet Edeceğiz? Herkesi; dâvete ihtiyacı olan kim olursa olsun,
onu.
4- Neye Dâvet Etmeliyiz? İnsanları ayrıntılara ve ihtilaflı konulara çağırmak
yerine; allah’a dâvet etmeli ve tevhidî esasları öne çıkarmalıdır.
5- Dâvetin Sistemli ve Organizeli Olması: hayra dâvet eden toplum olmalı;
bireysel dâvetlerden daha önemlisi, cemaat/teşkilat organizesiyle sistemli
dâvet çalışmalarıdır.
6- Toplumsal Konum ve Olaylar Hakkında Dâvetin Gerekliliği, Bireysel
Meselelerden; siyasal konular da diğer bütün konulardan daha öncelikli
ve daha zorunludur.
7- Dâvet, Bir Değişimi Hedeflemelidir: Salt yasaklamak yerine alternatif
çözümler göstermek gerekir.
8- Nasıl Dâvet Etmeliyiz? Dâvetin usûlü çok önemlidir.
9- Hangi Araçları Kullanmalıyız? Meşrû araçları meşrû şekilde kullanmak
gerekir. Tekfirci, itham edici, dışlayıcı dil ve tavırlarla dâvet olmaz.
10- Dâvet ve tebliğ çalışması yapacak ve ümmetin vahdetini ve İslâmî
182 Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil 77
183 Buhârî, İlim 11-12
50 Dâvet
değişim ve dönüşümü hedefleyen çalışma mensuplarının sabit değerlerin
etrafında ortak bir kimliği oluşturmaları zaruridir.
11- Dâvet ve İslâmî Mücadele, İktidar Eksenli Değil; Kulluk Eksenlidir.
12- Bâtıl Yollarla Hakka Gidilmez: sistem içi ve demokratik usûllerle
dâvet gerçekleşmez.
13- Nebevî Usûlü Günümüze Uygulamalıyız: peygamberlerimiz, dâvet
konusunda bize en güzel örnektir.
14- Dâvetin Yolunu Tıkayan Düzen: Tâğutî devlet denilen bataklık kurutulmadan
münker ve fesâd sivrisinekleri yok edilemez.
15- Özgürlük ve Serbestlik Anlayışı: s ınırları i lâhî h ududa g öre ç izilmemiş
özgürlük, istediği gibi yaşama serbestliği, dâvetin önünde büyük
engellerdir,
Şimdi, bu maddeleri açıklamaya, Kur’an ve Sünnet istikametinde içini
doldurmaya çalışalım:
1- DÂVETİN HÜKMÜ NEDİR?
Dâvet, farzdır, ümmetin içinden bu görevi yerine getirenlerin sayı
ve kalite olarak yeterli olmaması, farz-ı kifâyeyi farz-ı ayn derecesine
çıkarır. İslâm âlimleri emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkerin
farz-ı kifâye olduğunda ittifak etmişlerdir. Bununla ilgili uygulamalar,
biri İslâmî devletin sorumluluğunda resmî, diğeri müslüman
fertlerin şahsî sorumluluklarına bırakılan gayrı resmî olmak üzere
iki şekilde gelişmiştir. Emir ve nehiy faâliyetlerinin ilk şekli “hisbe”
veya “ihtisab” adı altında kurumlaşmış, kaynaklarda bununla ilgili
hükümler ayrıntılı olarak tesbit edilmiştir.
İnsanları Allah’a dâvet, işin şuurunda olan mü’minlere yüklenen
önemli bir sorumluluktur. “İçinizden, hayra çağıran, iyiliği emredip
kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa
erenlerdir.”184 Bu âyet, Müslümanların içinden hayra dâvet edecek
bir topluluğun çıkmasını emretmektedir. Bu topluluktan olanların
kurtuluşa erenler olduğu belirtiliyor. Bu davetçilerin dışında kalanların
ise kurtuluşa erenlerden olup olmadığı, bahsedilmeye bile gerek
görülmez. İnsanların büyük bir bölümü, diğer insanları Allah’a
gereği gibi iman edip sadece O’na ibâdet/kulluk etmeye dâvet etme-
184 3/Âli İmrân, 104
Ahmed Kalkan 51
nin kendilerine verilmiş bir mes’ûliyet olduğunu, çevrelerindeki kişileri
güzel şekilde dâvet etmenin bir ibâdet olduğunu düşünmezler.
Yani bu sorumluluğun bilincinde değildirler.
“Mü’min erkeklerle mü’min hanımlar birbirlerinin velîleridir
(dostları ve yardımcılarıdır). İyiliği emreder, kötülükten alıkorlar,
namazı dosdoğru kılarlar, zekât verirler, Allah ve Rasûlüne itaat
ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği kimseler bunlardır.
Şüphesiz Allah azizdir, üstün ve güçlüdür, hakîmdir, hüküm ve hikmet
sahibidir.”185 Bu âyetten de anlaşıldığı gibi iman eden her insan,
dünya hayatı boyunca sürekli güzellikleri, yani tevhid ve Allah’a
itaati, güzel ahlâkı anlamakla, bizzat kendisi yaşamakla ve insanlara
da güzellikleri tavsiye edip onları kötülüklerden sakındırmakla
yükümlüdür.
“Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla
en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları
en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.”186 Bu
âyet de, Rabbimizin yoluna insanları hikmet ve güzel öğütle dâvet
etmemizi emretmektedir.
İslâm âlimleri siyasî iktidarların iyiliği yaptırma, kötülüğü engelleme
işlerinde yetersiz kalabileceğini, hatta bazen bizzat yöneticilerin
kötülük ve haksızlığa yol açabileceklerini, bu ilkenin ise,
toplumun selâmeti için konulduğunu, Kur’an ve Sünnette müslümanlardan,
herhangi bir resmî veya gayrı resmî ayrımına gidilmeden
iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalışma ödevini yerine
getirmelerinin istendiğini dikkate alarak, fertlerin emir ve nehiy sorumluluklarının
devam ettiğini düşünmüşlerdir. Buna göre iyi veya
kötü olduğu açıkça bilinen hususlarda her müslüman bu görevini
yapmalıdır.
Ağırlıklı görüşe göre, âlimlerin ihtilâf halinde bulunduğu meseleler,
emir ve nehiy konusu olmaz. Özellikle ictihad alanına giren
konularda emir ve nehiy, yetkili kimselerce yapılmalıdır. Zemahşerî,
“İçinizden hayra çağıran, ma’rûfu emreden ve münkeri nehyeden
bir topluluk bulunsun” meâlindeki âyeti açıklarken, bu görevi,
185 9/Tevbe, 71
186 16/Nahl, 125
52 Dâvet
ancak ma’rûf ve münker ile bu husustaki emir ve nehyin metotları
hakkında bilgi sahibi olanların yerine getirebileceğini, aksi halde
iyiliğin kötülük, kötülüğün de iyilik zannedilmesi gibi hatalara düşülebileceğini
hatırlatır. Bu görüş, ehl-i sünnet âlimlerince de benimsenmiştir.
Ayrıca, hiç kimse, başka birinin gizli hallerini araştırma,
kötü de olsa mahremiyetine vâkıf olup aleniyete dökme hakkına
sahip değildir.
2- KİM DÂVET EDECEK?
Mü’min olan herkes, bildiği ve gücü yettiği oranda dâvet etmek
zorundadır. Bununla birlikte; İslâm âlimlerinin, cemaat ve kanaat
önderlerinin, yazar ve hatiplerin, cami görevlilerinin bu görevi
yapması, terk edilemez, edilince büyük vebali olan bir vecîbedir.
“İçinizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir
topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”187 Bu âyete göre
içimizden böyle bir topluluk çıkacak ve bunlar hayra dâvet edip
emr-i bi’l ma’ruf yapacak. “Sizden kim bir münker (kötülük veya
çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye
gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle
değiştirsin (buğzetsin, onu hoş görmeyip kabullenmesin) ki, bu da
imanın en zayıf derecesidir.”188 Bu hadiste bir kötülüğün değiştirilmesi,
“Sizden biriniz…” denilerek bütün mü’minlere görev olarak
verilmiştir. Emredilmesi ve yasaklanması gereken hususlar herkesin
bildiği ve bilmek mecbûriyetinde olduğu meselelerden ise, bu dâvette
tüm müslümanlar ortaktır.
İslâm nokta-i nazarında ilim, belli bir kesimin tekelinde bir metâ
olarak görülmez. İslâm, başta ruhbanlık olmak üzere, her türlü sınıf
sistemine karşıdır. “Her ilim sahibinin üstünde bir âlimin bulunduğu,
Kur’an’da işaret edilen bir vâkıadır. Mesleği, ilgi alanı ve sorumluluğu
ne olursa olsun, her müslümanın kendi konumunun gerektirdiği
vahyî ilimle donanması icap eder. Her Müslüman bildiğinin
âlimi, bilmediğinin de talebesi olmak zorundadır. Bildiği doğruları
sadece kültür zenginliği olarak üzerinde taşımaz; bildiği doğrularla
amel ederek ilmi hayatına geçirir ve başkalarına da dâvet, tebliğ,
nasihat ve emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar.
187 3/Âli İmrân, 104
188 Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
Ahmed Kalkan 53
Böyle olduğu halde, Müslüman halkın çoğunluğu bu görevlerini
yapmamaktadır. Hele emretmek ve yasaklamak kavramlarına
uygun, yaptırımı olan bir emir ve yasaklama olmamakta ve yine
cihadın en büyüğü ve en faziletlisi kabul edilen zâlim sultana/yöneticiye
hak kelimesini haykırmamak, bataklık büyütülürken tek tek
sinekleri avlamakla sivrisinekle mücadele ettiğini zannedip aldanmak
gibidir.
Bütün mü’minlerin; ilimleri, güçleri ve imkânları oranında
dâvetle yükümlü olmasıyla birlikte, bu dâveti öncelikle âlimler
sürdürmeli ve yönlendirmelidir.
Vahyin önüne geçen, ya da vahiyle sağlaması yapılamayıp ona
ters düşen bilgi ilim değildir. İlim, bütün peygamberlerin ortak mirasıdır.
İlim, söz ve amelin sıhhati için şarttır. Söz ve amel, ancak
ilimle itibar kazanır. İlim, amelden önce gelir. İlim, amelin rehberi
ve mürşidi konumundadır. İlmin amelden önce gelmesinin nedeni,
akîdede hak ve bâtılı, ibâdetlerde sünnet ile bid’ati, ahlâkta güzel
ile çirkini, sözlerde doğru ve yanlışı, ilişkilerde sahih ile müfsidi,
ölçülerde makbul ile makbul olmayanı birbirinden ayırt ediyor oluşudur.
İlim, inançtan bile önce gelir. Neye, nasıl inanacağını bilmeden
sağlam bir akîdenin oluşması mümkün değildir. Şeriatın gaye
ve hedeflerini anlama, dinî hakikatleri kavrama sorunu, ancak ilim
merkezli bir gayret ile elde edilebilir. İlim, her türlü İslâmî çalışmada
şarttır.189 Her ne kadar Yüce Kur’an, anlaşılması kolay; açık
ve berrak hükümler içeriyor olsa da, Kur’an’ın ve Sünnetin hayata
aktarılmasında ihtisas gerektiren ilmî bir disiplinin rolü inkâr edilemez.
Yüce Kitabımız Arapça inmiştir ve Arapça ilmine vâkıf olmak,
âyetlerin hedef ve maksatlarını kuşkusuz daha iyi anlamada
yarar sağlamaktadır.
Yine, sebeb-i nüzul bilgisi, Tefsir ve Hadis Usûlü, hüküm istinbat
etme yolu (Fıkıh Usûlü) gibi alanlar, inkâr edilemeyecek şekilde
Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’i daha derinlikli ve hikmete uygun bir
şekilde anlamamızı kolaylaştırmaktadır. Ancak, bu ilmî disiplinler,
belli birikim gerektiren ihtisas alanlarıdır. Bu ilmî birikimlere sahip
olan “ulemâ”nın, dâvete önderlik, örneklik ve öncülük etmedeki
rolü, hem daha etkin hem daha kuşatıcıdır. Peygamberlerin vârisleri
189 12/Yusuf, 44, 45
54 Dâvet
olarak sorumlulukları bildirilip taltif edilen “ulemâ”, tevhidî gerçekleri,
peygamberlerin topluma ulaştırdığı yol ve yöntemlerle topluma
ulaştırma gayreti içinde olan “ulemâ”dır. İslâmî hareket içinde tevhidî
şuura sahip muttakî âlimlerin yerini alması ve sahip oldukları
ilmî birikimlerini İslâmî hareketin güçlenmesi yolunda dâvet için
harcamaları gerektiği, inkâr edilemez bir gerçektir. Çünkü ilim
adamlarının sahip oldukları ilmî birikimin onları toplumda daha
fazla dikkat ve câzibe merkezi haline getirdiği bilinen bir husustur.
Tarih boyunca ulemânın toplum üzerindeki gücü, özellikle kritik
dönemlerde, bâriz bir şekilde hissedilmiştir. İlim adamlarının
Allah katında sorumlulukları diğerlerine göre çok daha ağırdır.
Hele günümüzde parçalanmışlık içinde bulunan ümmetin bu vahim
tablosu karşısında, tevhid ehli hiçbir âlimin yerinde oturup
durması veya ümmet sorunlarına duyarsız kalması düşünülemez.
Böyle ise, o âlim değildir. İlmî seviye oranında bu mes’ûliyet
artar.
Parçalanmış, zaafa uğramış ümmetin elinden tutup ümmetin kalkınması
ve yeniden yapılanmasında, öncülük yapma görevi, en fazla
ulemâya aittir. Yığınlarla bilgisi olmakla birlikte, bilgisini, öngörülen
sorumluluk içinde kullanmayan ve bu bilinçle hareket etmeyen
ulemâ, büyük bir vebal altında kalacaktır. Dâvetin topluma ulaşmasında
rehberlik görevini üstlenmesi gereken ulemânın, birtakım kısır
veya cüz’î tebliğ faâliyetleriyle kendilerini sınırlandırmaları, onları
bu vebalden kurtaramaz. “Toparlayıcılık” misyonuyla ümmetin
önündeki engelleri kaldırma gayreti, onların eliyle gerçekleşmelidir.
Ancak, yaşadığımız toplumda, anlaşılmaktadır ki, tevhidî duyarlılığa
sahip ilim adamlarının tek başına bu işin altından kalkmaları
imkânsız gibi görünmektedir. Onların birçoğu, birtakım ârızî sebeplerle,
halktan uzak kalmışlar ve toplumun sosyolojik analiz ya
da tahlili, egemen sistemin işleyişi, toplumsal hastalıkların keşfi,
Müslümanların ayağa kalkış yöntemi gibi konularda yeterlilik sahibi
olamadıkları belirginleşmiştir.
Dolayısıyla, ilim adamlarımızın, toplum içinden gelen entelektüel
birikim sahibi, tevhidî şuura sahip aktivist Müslüman öncülere de
ihtiyacı vardır. Her iki birikimin bütünleşmesi, öncü kadro misyonu
açısından, zorunlu ve vazgeçilmez gözükmektedir. Aslında, aydın
Ahmed Kalkan 55
ve hareket adamı aktivist muvahhidlerin belirli oranda da olsa ilim
sahibi olma zorunluluğu gibi; gerçek ulemânın aynı zamanda entelektüel
yetiye sahip, çağı ve insanları her yönüyle tanıyan aydın
kimliğinin de bulunması gerekir.
Diğer bir tâbirle, ümmete öncülük yapacak kadrolar içinde,
ulemâ var olan ilmiyle, diğer aktivist (hareket adamı) Müslümanlar
da var olan tecrübe ve yetenekleriyle yerini almalı ve bu iki tâife,
sorumluluklarının bilincinde ve istişare içinde birbirleriyle bütünleşebilmelidir.
Bununla birlikte her ulemânın hareket ve eylem adamı
olması, her aktivistin de belli oranda ilimle kuşanması gerekir.
Ulemânın rolü ve sorumluluğu İslâm’ın egemen olduğu bir toplumda
farklıdır; İslâm’ın egemen olmayıp demokrasi veya başka bir
ad altında câhiliyyenin hâkim olduğu bir toplumda farklıdır. Küfrün
egemen olduğu bir toplumda, ulemânın, sanki İslâm devletinde
yaşıyormuş gibi davranması, çok ciddi bir zâfiyet, çok
ciddi bir açmazdır. Böyle bir toplumda ulemânın öncelikli ve en
âcil görevi, toplumu İslâm’a doğru dönüştürecek İlâhî yasaları
harekete geçirmek ve dâveti topluma yaymak için örneklik ve
rehberlik yapmasıdır.
Ulemânın ayrıca, İlâhî programa uygun İslâmî çalışmaları ve dâvet
faâliyetlerini denetleme gibi bir görevi de vardır. Dâvet ve tebliğ
çalışmalarının İlâhî maksatlara uygun bir şekilde yapılıp yapılmadığını
kontrol etme, İslâmî çalışmaların ifrat ve tefrite sapmasını engelleme,
dâvetçilerin fevrî ya da usûle aykırı davranmalarını tespit
ve murâkabe etme gibi fonksiyonları da icrâ etmeleri gerekir. Bu
noktada, İslâm hukukunda yerini alan bir kavram olan, “ehl-i hal
ve’l-akd” kurumunun yürütücü işlevlerini muttakî ulemâ üstlenir.
Ulemâ, ümmet içinde var olan her türlü potansiyeli bir harekete,
heyecanlı bir koşturmaya, dâvet için yarışa dönüştürme sorumluluğunu
üstüne almalıdır. Bu kadar hayatî görevlere hâiz olan ulemâ
kadrosunun, dar, cüz’î ve kısıtlı Arapça eğitim faâliyetleriyle kendilerini
sınırlandırması, evlerine, bir medrese veya bir derneğe kendilerini
hapsetmeleri cidden şaşılacak bir durumdur. Bir toplumda
“ulemâ” acziyet içinde ise, diğer Müslümanların halini varın siz düşünün.
Allah, onlara şu âyette, verdiği bilgiyi gizlememeleri konusunda
şiddetle ikaz etmiştir: “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti
56 Dâvet
Biz kitap’ta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler var ya;
işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler
lânet eder. Ancak, tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği
açıklayanlar başkadır; onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çokça
kabul eden ve çokça merhamet edenim.”190
Yahya b. Muaz şöyle diyor: “Âlimler, Muhammed (s.a.s.) ümmetine,
kendi anne ve babalarından daha şefkatlidirler. Çünkü anne
ve babaları onları, dünya ateşinden, âlimler ise âhiret ateşinden korurlar.”
191
Merhametli, vicdanlı, şefkatli, imanlı ve sâlih amel sahibi bir
anne ve baba çocukları için neleri düşünüyor, neleri istiyor, neleri
yapıyorsa, muttakî âlimler, onlardan daha çok şeyleri ümmet için
istiyor ve yapıyorlar... Muvahhid ve mücâhid İslâm ulemâsı, peygamberlerin
vârisleri olduklarının yeterince şuurunda ve idrâkinde
olmalıdır. Onların her biri, ümmete çoban olduklarının ve kendilerine
vâcib/gerekli olan sorumluluklarının farkında olmalıdır...
Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)’nın rivâyetiyle şöyle buyuruyor
Rasûlullah (s.a.s.): “Hepiniz çobansınız ve her biriniz elinizin altındakinden
sorumlusunuz.”192
Bir anne ve babanın evlâdından sorumluluğundan daha çok âlim,
ümmetten sorumludur... Bir anne ve baba nasıl ki, çocuklarının sıhhatinden,
hasta olduğunda tedavisinden ve ameliyatından, eğitim ve
öğretiminden, edeb, terbiye ve güzel ahlâkından, iktisadî hayatından,
meslek ve işinden, ayrıca istikbalinden sorumlu ise, âlim de
ümmet için aynı sorumluluğu taşımalıdır... Çünkü ümmetin genel
velâyeti, muttakî ve mücâhid ulemâdadır... İslâm âlimleri, ümmetin
inancından, İslâm’ı doğru anlayıp yaşamasından, sağlığından, mânevî
hastalıklarının tedavisinden, ekonomisinin helâl üzere devam
etmesinden, yabancı unsurlardan temizlenmesinden, düşman saldırısına
karşı alınacak tavırdan, eğitim ve öğretim, edeb ve güzel
ahlâklı olmasından sorumludurlar... Ama her şeyden önce ümmetin
190 2/Bakara, 159-160
191 Gazâlî, İhyâ, Çev. A. Serdaroğlu, Bedir Y., c. 1, s. 37
192 Buhârî, Kitabu’l-Cuma, B. 11, Hds. 18, Kitabu’l-Ahkâm, B. 1, Hds. 2; Müslim, Kitabu’l-İmâre,
B. 5, Hds. 20; Ebû Dâvud, Kitabu’l-Harac, B. 1, Hds. 2928; Tirmizî, Kitabu’l-Cihad, B. 27, Hds. 1757;
İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B. 108, Hds. 212
Ahmed Kalkan 57
şirk ve hurâfeler batağına saplanmasından, onları yöneten idarecilerin
Allah’ın indirdiği hükümler/kanunlarla ilgili davranışlarından
hesaba çekileceklerdir. Ümmet hayatının Allah’ın hükümlerine ve
Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sünnetine uygun olmasından muttakî ulemâ
sorumludur... Eğer bu konularda herhangi bir noksanlık var ise,
âlimler tarafından tesbit edilip giderilmesine çalışılmalıdır... Her
şeyden önce İslâm ulemâsı hür ve bağımsız olmalıdır... İslâm topraklarını
işgal eden müstekbir egemen tâğutlardan tamamen uzaklaşıp
onlarla ilişkisini kesmiş ve onlarla asla uzlaşmayan, taviz vermeyen
ulemâ ancak çağın problemlerini İslâm ölçülerince çözebilir... Çözülen
problemlerin hayatta uygulanışının örneğini yine muvahhid
ulemânın ortaya koyması icap eder... Eğer bilgi yüklü kişiler, ümmete
rehberlik yapmıyor ve onların dertleriyle ilgilenmiyorlarsa, onlar,
gerçek âlim olamazlar... Âlimler, Allah’tan, gerektiği gibi korktukları
(korkmaları gerektiği) ve kendilerine yüklenen sorumluluğun
idrâkinde oldukları için vazifelerini coşkuyla yerine getirirler...
İmanı sağlam olmayan ve ilmiyle amel etmeyen kişiler, sadece bazı
bilgileri bildiklerinden dolayı âlim sayılamazlar...
3- KİMİ DÂVET EDECEĞİZ?
Herkesi; dâvete ihtiyacı olan kim olursa olsun, onu. Herkesi (Kadın-
erkek, çocuk-ihtiyar, zengin-fakir ayrımı yapamayız. “Bu anlamaz,
bu kendi halinde gariban bir kimsedir, bu Türk’tür, şu Kürt’tür,
bu çingenedir, bu kördür, topaldır, etkisi olmayan bir kimsedir” demek
ve insanlardan bir kısmına dâveti lâyık görmemek kesinlikle
yanlıştır). Ne zaman dâvet etmeliyiz: Her zaman (Sadece ders saatinde,
sadece boş vaktimizde, sadece canımızın istediği bir zamanda
değil). Neredeki insanları? Her yerdekileri.
Dâvet edilecek şahısları tercih ederken, onların zenginliğine,
kültürlü oluşlarına, sosyal statülerine, makam ve mevkilerine göre
öncelik tespit etmek yanlıştır. Kâfir ise muhâtabımız, onu İslâm’a
dâvet edeceğiz; eğer mü’minse ma’rufa, iyi vasfı taşıyan davranışlara
dâvet edeceğiz. Münker denilen kötülükleri terk etmeye çağıracağız.
Ve başkalarını dâvet ederken kendimizi asla unutmayacağız;
öncelikle ve sonralıkla kendimizi de nasihatlerden, dâvet ettiği58
Dâvet
miz hayırdan mahrum bırakmayacağız.
Kendimizi unutmama konusunda 3 şeye vurgu yapmak gerekir.
Birincisi, iyiliği emrederken kendimizi unutmak, akılla bağdaşmaz.
“... Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”
Başkasına iyiliği emrettiği halde, kendisini unutan kimseyi
eleştiren Bakara sûresi 44. âyeti, bu iğneleyici soruyla biter. İyiliği
emrettiği halde kendini unutan insan, akıllı kabul edilmez ve
akıllı olmaya dâvet edilir. Başkalarına iyiliği emretmek, başkalarına
doğruyu göstermek suretiyle onları yararlandırmaktır.
Hâlbuki başkasına yol gösterip de kendisini unutmak ve kendisini
iyilikten, irşaddan mahrum etmek, başkasını selâmete çıkarıp
kendini ateşe atmak demektir ki, bu davranış, akıl açısından
bir çelişki teşkil eder.
İkincisi, insanlara vaaz ve ders vererek ilmini ortaya koyup da
kendisi, kendi emrini, kendi öğüdünü dinlememek, kendini ve ilmini
fiilen yalanlamaktır. Bu, şahsında bir çelişki olduğu gibi, halkı bir
taraftan aydınlatmak isterken, diğer taraftan saptırmaktır ki, bu da
bir çelişkidir; bunda da bir çeşit karıştırmak vardır. Aklı olan ise
böyle çelişkilere düşmez.
Üçüncüsü, söylenen sözün, verilen nasihatin bir kıymeti ve kalplerde
bir tesirinin olması arzu edilir. Boşuna emir, boşuna gevezelik
akıl kârı değildir. Hâlbuki verdiği emir ve öğüdün tersini kendisinin
yapması, onun kıymetini kırmak ve herkesi ondan nefret ettirmektir.
Daha açıkçası, bindiği dalı kesmek, oturduğu evi yıkmaktır ki, bundan
büyük budalalık olmaz.
Kendisi hasta olan bir doktor, aynı hastalıkla ilgili başkasını
tedâvi etmeye kalkmasına, halk, atasözü halinde söylenen sözü
söyler: “Kelin merhemi olsa, başına çalar.” Bu sözü, biraz değiştirerek
konuyla ilgili halkın değerlendirmesi açısından şöyle diyebiliriz:
“Kelin, diğer kellere tavsiye ettiği merhem, faydalı olsaydı, kendi
başına sürer, kendi kelini tedavi ederdi.” Tabii, tavsiye ettiğimiz
hak dâvâ için bu çeşit sözler söyletenlerin, buna fırsat verenlerin ne
kadar büyük vebali olacağı düşünülmelidir. O yüzden “yarım doktor
can yakar, yarım hoca din yıkar” denilmiş; “hocanın dediğini yap,
gittiği yoldan gitme” diye, insanlar birbirine hocaların, söyledikleAhmed
Kalkan 59
riyle uyuşan örnek hayatlarının olmadığını ifade etme gereği duymuştur.
Halkın tümüyle yanıldığını ve bu sözlerde kasıtlı olduğunu
iddia etmek ve İslâm’a sadece sözle dâvet edenleri temize çıkarmak
mümkün mü? “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” “Ele verir öğüdü,
kendi keser söğüdü” bu deyimler de, yine bu tür davranışa duyulan
tepkinin ifadesidir.
Bu konuda cevaplandırılması gerekli bir soru ortaya çıkabilir:
Dâvetin muvaffakiyeti için dâvetçinin her yönüyle İslâmî bir yaşayışa
sahip olması, gerçekten gereklidir. Peki, dâvetçi, bütün bu hususlarda
İslâmî bir anlayış ve yaşayışa sahip olup kemâl buluncaya
kadar bekleyerek tebliğden uzak mı kalmalıdır?
Diyebiliriz ki şayet bu şartı kaçınılmaz görür ve mutlaka ararsak
o zaman İslâm topluluklarında hiç dâvetçi kalmaz ve herkes iyiliği
emir, kötülüğü yasaklamaktan vazgeçerek iman, İslâm ve ihsanda
kemâl bulmak için kabuğuna çekilerek yalnızca nefsiyle uğraşmaya
başlar. Kemâlin hududu ve nihayeti olmadığı için ömür boyu dâvete
hazırlık bitmez ve dâvet hiç başlayamaz. Bir insanın, âlim bile olsa,
tüm mâruf ve birr sıfatına giren iyilikleri yapması ve münker/kötü
olan şeylerin tümünden kendini alıkoyması hemen hemen mümkün
değildir; “hatasız kul olmaz.” O yüzden, şeytanın sağdan yaklaşıp,
“sen kendini tümüyle düzeltmeden iyiliği emredemezsin!” diye vesvese
vermesine müsaade etmemeli; hem kendimize ve hem de çevremize
nasihat edip, iyilikleri emretmeliyiz.
Mükellef olan insan, iki şey ile emredilmiştir: Günahı terk ve
başkasını günah işlemekten alıkoymak. Bu iki görevden birini yapmamak,
diğerini de yapmamayı gerektirmez. “Mâ lâ yüdrakü küllühü,
lâ yütrakü küllühü: Bir şeyin hepsine ulaşılamıyorsa, tamamen
de terkedilmez.” İnsan bir ağaç gibi olmalıdır: Ağaç, bir taraftan her
geçen zaman diliminde köklerini ahtapot kolları gibi her yöne açarak
ve gittikçe derinlere dalarak kendine lâzım olan besin kaynaklarına
müracaat edip kökünü, gövdesini güçlendiriyor. Aynı zamanda
da meyve vermeye devam ediyor. Hatta daha çocukluktan/fidanlıktan
yeni kurtulan genç bir fide iken bile acı da olsa meyve vermeyi
deniyor. Hem güçlenmeye hem de meyve vermeye devam ettiği
müddetçe sadece kendi gücü artmıyor, ortaya koyduğu ürünün,
meyvelerinin tadı da hızla artmaya, olgun ürünler vermeye başlıyor.
60 Dâvet
Demek ki, dikkat etmemiz gereken; başkasına iyiliği emrederken,
kendimizi unutmamamız, kendimize de emretmemizdir; Sadece
başkalarına anlatarak görevimizi yaptığımızı iddia edemeyiz.
Sadece başkalarına anlatmakla yetinenlerin, postacıdan veya taşıdığı
kitaptan yararlanmayan dört ayaklılardan farkı olmayacaktır.
İmam Gazali; bu konuda şu benzetmeleri yapar: “Bildiği ile amel
etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya kitap gibidir; başkasına
kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz. Bileği taşı gibidir; bıçağı
biler, fakat kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat
kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir,
fakat kendisi yanmaktan kurtulamaz.”
4- NEYE DÂVET ETMELİYİZ?
İnsanları Ayrıntılara ve İhtilaflı Konulara Çağırmak Yerine; Allah’a
Dâvet Etmeli ve Tevhidî Esasları Öne Çıkarmalıdır. “Bize gel!”
demeyecek, “Kendine gel!” diyeceğiz. Kişinin kendine gelmesi, günahkârların
içkiye dalması gibi dünyaya, oyun ve eğlenceye dalan
ve sarhoşlar gibi kendini kaybedenlerin sarhoşluklarının gitmesi,
gaflet uykusundan uyanması demektir.
Allah için, Allah’a dâvet etmeliyiz. Kur’an bu konuda şöyle diyor:
“Allah’a dâvet eden, sâlih amel işleyen ve ‘şüphesiz ben müslümanlardanım’
diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?”193 İnsanları
mutlak doğruya, tevhide, İslâm’ın ana esaslarına çağırmalıyız. Kendi
beşerî doğrularımıza, parti veya cemaatimize, dernek veya vakfımıza
değil; insanları Allah’a ve O’nun dinine, O’nun tartışmasız
doğrularına dâvet etmeliyiz. Bugün çoğu dâvetçi, bunu uygulamamaktadır.
Mutlak doğrulara değil; göreceli/ictihâdî/yoruma dayalı
doğrulara çağırmaktadır. Tebliğ zannedilen görüşmelerin bereketsizliğinin
sebeplerinden biri de budur. Özetle; insanları bir cemaate,
derneğe, kuruluşa çağırmayıp Allah’a dâvet etmek gerekir.
Önce tevhid ve imanla ilgili konular gündeme gelmeli. Binanın
inşasına temelden başlanır. Temeli olmayan bir binanın üstüne ibâdet
katı, haramlardan kaçınma katı, güzel ahlâk katı… nasıl inşâ
edilebilir ki? Bina dayanmaz ve göçer. Bina, bu yapıyı temelsiz
193 41/Fussılet, 33
Ahmed Kalkan 61
yapan kimsenin üstüne de göçebilir. Kalkıp da usta şöyle diyemez:
“Ben gereği gibi çalıştım. İkinci kat için, üçüncü kat için çok emek
verdim. “Ne yapalım takdir-i İlâhî böyle imiş” veya “bina dayanmadı,
kabahat binada.”
Dâvet ettiğimiz kimsenin çevrede çok yaygın şirk ve hurâfe
mikroplarından etkilenmediğini nasıl düşünebiliriz? Gördüğümüz
hastalıkların sebebi olan o mikropları temizlemeden o kimsenin
hastalıklarını nasıl tedavi edebiliriz ki? İnsanlar, çoğunluk itibarıyla
Kur’an’ın istediği şekilde iman etmiş değiller. Bilinçsiz ve bilgisiz
de olsa, inancına şirk karışmayan pek kimse bulamıyoruz. Dâvetçi,
sözgelimi namaz veya tesettürden bahsetmiş olsun. Tevhidi özümsemeyen
bir kimse, namaz veya tesettürü kabul eder mi? O dâvet başarılı
olabilir mi? Diyelim ki çok güzel sunuldu, uzun uğraşlardan sonra
muhatap iknâ edildi. Peki, bu durumda ne olmuş olacak? Namaz
kılmayan müşrik, namaz kılan müşrik olacak; tesettürsüz müşrik
kadın, tesettürlü müşrik kimse olacak. Bu durumdan Allah râzı olur
mu? Böyle yapan dâvetçi sevaba girer mi? Dâveti dinleyen kimse,
cennetlik mi olacak? Sözümüzün güzel olması, etkileyici olması ve
bizi İlâhî rızaya ulaştırması için, öncelikle Allah’a dâvet gereklidir.
Bugün insanlara sunulan din; büyük oranda şudur: Beşerî görüşler,
göreceli ve tartışmalı konular, cemaatlerin tartışmalı doğruları,
filân efendi hazretlerinin görüşleri, mezhebî ictihad ve kelâmî
değerlendirmeler, hatta bazen Kur’an’ın bazı emirlerini yasaklayan,
bazı yasaklarını mubah kılan tavırlar... Kur’an’ın önemsediği konular
yerine, hiç yer vermediği konular din adı altında topluma kabul
ettirilmek istenmekte, mesajın başına oturtulmaktadır. Fili farklı
yerlerinden yakalayıp bu parçayı fil diye tanımlama tavrı, basarla
birlikte basîreti, alnındaki gözüyle beraber göğsündeki gözü de
kullanması gereken, gözleri açık ve her dem uyanık bulunması icap
eden müslümanların maalesef tavrı olabiliyor. Dini, bazıları şekilsel
özellikler, bazıları sarık, sakal, cübbe ve çarşaftan ibâret sayarken,
bazıları sadece falan zâtın kitaplarını okuyup açıklamak, bazıları
ise tesbih çekmekten, bazıları sadece cihad veya siyasal yorumlardan,
haftalık ders ve sohbetlere katılmaktan, bazıları dergi çıkarmak
veya radyo imkânlarından ibâret sayabilmektedir. Bundan da daha
fecîsi, Kur’an’ın ısrarla emrettiği halde, bazı müslümanların ısrarla
yasakladığı kimi ibâdetler sözkonusu olabilmekte ve Kur’an’a taban
62 Dâvet
tabana zıt olan bir yasağı, meselâ Kur’ânî bir emrin, farîzanın terkini,
fâiz gibi bir haramın mubahlığını cihad yorumu ve dâru’l-harp
mantığı ile topluma empoze etmektir.
Güzel insan olmamız ve mesajımızın güzel olması için, insanları
başka şeye, tartışmalı teferrruata değil; sadece Allah’a, Allah’ın
mutlak doğrularına, yani hakka dâvet etmemiz ve bunu herhangi bir
hizip adına değil, “müslüman” isim ve sıfatımızla, İslâm’ın hizipler
üstü temel prensipleri adına yapmamız gerekmektedir: “(İnsanları)
Allah’a çağıran, sâlih amel işleyen ve ‘ben müslümanlardanım’
diyenden daha güzel sözlü kim vardır.”194 M üslüman dâvâ adamı,
âyetlerdeki bütüncül çağrıya rağmen; parçacı, hizipçi, cemaatlerinin
yorumunu öne çıkaran bir yaklaşım sergileyerek kınanacak bir
tavra düşebiliyor: “Onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri
de bölük bölük olanlar vardır. (Bunlardan) her fırka, kendi yanındakiyle
sevinmektedir.”195 Bugün kimi cemaat mensubu kişiler, insanlara
Kur’an’ın önceliklediklerini, mutlak hakikatleri, Kur’an’ın
muhkem doğrularını anlatacaklarına, İslâm’ın temel esaslarına dâvet
edeceklerine; kendi tartışılabilecek doğrularına çağırmaktadırlar.
“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin
onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır,
sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.”196
İslâm inançları (Akaid), beşerî görüşlere ve şahsî anlayışlara değil;
vahye dayanır. Kimsenin hevâ ve hevesleri akaidde bağlayıcı
olamaz. İtikadı belirleyen ölçülerin tek kaynağı vahydir. Vahy olduğu
tartışılan veya mânâsı farklı anlaşılmaya müsâit olan hükümler
de akaid için kesin ölçü olamaz. İslâm inanç esasları, delâleti ve
sübûtu kat’î olan vahyin itikadî hükümleridir. Kesin doğru, mutlak
doğru olan hükümler, tüm müslümanların kabul etmek zorunda olduğu
sâdık ve mütevâtir haberlerdir.
Bazı kaypak kavramları, karşımızdaki müslümanın dinle ters
düşmeyecek şekilde farklı anlam yükleyerek onu savunması veya
bazı kurallarını uygulaması hiç dikkate alınmadan, te’vil etme özgürlüğünü
onlara vermeden, kendi anladığımız biçimde küfür olduğuna
hükmetmek, hatta bir adım daha ileriye gidip onlara kâfir
194 41/Fussılet, 33
195 30/Rûm, 32
196 6/En’âm, 159
Ahmed Kalkan 63
demek, göreceli doğrularımızı mutlak hakikat yerine koymak demektir.
Kendisi de şu veya bu ölçüde, ama mutlaka düzenin şu veya
bu kurumundan geçtiği halde, alternatif bulamadığı için o kurumlara
şu veya bu şekilde takılanlara müslüman gözüyle bakmamak... Bu
gibi durumlar, karşısındakine ictihad hakkı vermeden, kendini veya
reisini müctehid ilân etmektir. Hatta, müctehid hata yapabilecek kişi
olduğu halde, kendi cemaat görüşünde, liderinde yanılma ihtimali
kabul etmeyen kişinin bu tavrının ne anlama geldiği, dilin ifâde
etmekten çekindiği fecî bir tavır olmaktadır. “Allah’ı bırakıp bilginlerini
(hahamlarını), râhiplerini rabler edindiler...”197 Adiy bin
Hâtem, Rasûlullah’ın yanına geldiğinde bu âyeti okuyunca, Adiy:
“Yâ Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları
rab ve ilâh edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine
şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar,
onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz
buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir/tapınmadır.”198
Din, özellikle akîde, haram-helâl ölçüsü ve ibâdet hükmündeki
ahkâm, mutlak doğrulara dayanmak durumundadır. Mutlak
doğruyu te’vil edip beşerî yorumları din haline getiren anlayış,
İslâmî anlayış olamaz. Falan hocanın veya filan imamın bir görüşünü,
İslâm’ın olmazsa olmaz bir unsuruymuş gibi din adına
ileri sürmek, bu görüş doğru olsa dahi, çok yanlış bir yaklaşımdır.
Her grubun, İslâm cemaatini kendisinin temsil ettiğini, kendi
dışındakilerin sapma içinde olduğunu zannetmesi, hatta buna
inanıp başkalarına dayatması Dinimiz için problem olmaktadır.
Müslümanların kendi kanaatlerini, üstad, lider ve âlimlerinin
yorumlarını din zannetmeleri, bugünkü ihtilâfların temelini teşkil
ediyor.
Mevcut düzen ve toplum yapısının belvâ-yı âmm (toplumsal belâ)
niteliğindeki dayatmalarına karşı tavır alamayan insanlara alternatif
göster(e)meden onları dinin dışına itmek, Din’i yanlış yorumlamaktır.
Ayağı yere basmayan idealist yaklaşımlar, İslâm’ı, günlük hayatta
uygulanamayacak soyut görüşlerden ve ütopyadan ibâret saymaktır.
“Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı
gittiklerinden ötürü helâk oldular.”199
197 9/Tevbe, 31
198 Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292
199 Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/127, V/318, 330
64 Dâvet
Şu kadar cemaat ve ilim adamının melekleri sevindirecek ve şeytanları
ürkütecek kapsamda hayırlı faâliyetler, ses getirecek tavır ve
eylemler ortaya koyamadıklarının sebebi, biraz da bu usûl, yöntem
hatalarından, dine bakıştaki eksik veya yanlıştan kaynaklanıyor
diye düşünüyorum.
Konumuzla ilgili empati; muhâtaplarımızı, “öteki” insanları,
öteki cemaatleri, onların dünyasından bakarak değerlendirmektir.
Bu yapılamadığı zaman, gerçeğin bir kısmı kaybedilecektir. Nisbî/
göreceli doğruları, beşerî yorumları, Din ve mutlak hakikat gibi
değerlendirmemeli; insanları kendi doğrularımıza, kendi mezhep,
meşrep, metot, dernek, vakıf ve faâliyetlerimize dâvet etmek yerine,
İslâm’ın doğrularına dâvet etmeliyiz. Müslümanlarla ihtilâf edeceğimiz
konulardan ziyade ittifak halindeki konulardan yola çıkarak
asgarî müşterekleri giderek artırmak önemsenmeli, dostluk ve sevginin
giderek samimiyete ve işbirliğine dönüşmesi hedeflenmelidir.
İnsanların olduğu her yerde, kesinlikle ihtilâflar da olacaktır.
İslâm’ın aslî meselelerinde müslümanlar ihtilâf edemez. İlâhî vahyin
müslümanlara seçme muhayyerliği, tasarruf yetkisi, ictihad, yorum
ve tercih hakkı verdiği meselelerle ilgili ihtilâflar, mâkul ve normal
karşılamamız gereken ihtilâflardır. Müslüman cemaatlerle ittifak
ettiğimiz konularda işbirliğine gitmeli, ihtilâf ettiğimiz konularda
birbirimizi mâzur görmeliyiz. “Sadece benim mezhep, cemaat, teşkilât,
metot, lider ve görüşüm hak; diğerleri bâtıl!” demekten sakınıp
kendi doğrularımızın “yanlış ihtimali olan göreceli doğru” olduğunu,
muhâtap mü’minlerin de “doğru ihtimali olan yanlış” görüşleri
olduğunu, empati ile ve göreceli doğruların bir’den fazla olabileceğini
unutmadan olgun mü’mine yakışan şekilde değerlendirebilmeliyiz.
“Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte
Allah’ın hidâyet edip doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar
akıl sahipleridir.”200
5- DÂVETİN SİSTEMLİ VE ORGANİZELİ OLMASI
Topyekûn helâk ve azaptan kurtulmak için içimizden hayra dâvet
eden bir toplum çıkmalıdır. Daha önemlisi, cemaat/teşkilât organizesiyle
sistemli dâvet çalışmaları, bireysel dâvetlerden çok daha
önemlidir.
200 39/Zümer, 18
Ahmed Kalkan 65
Bir dâvetçi, bir yere gidiyor, orada bazı kimselere dâveti ulaştırıyor.
Mümkün, etkili oluyor. Muhâtaplarda ciddi bir özeleştiri
ve hatalarının kabullenmesi ve terk ettikleri bazı amelleri yeniden
yapma açısından olumlu eğilimler oluyor. Ama o konuşmacı oradan
gittikten sonra, o kimselere arada sırada nasihat edip daha önce
oluşan olumlu düşünce ve kararları hayata döken kimseler olmalı.
Yoksa, anlattığınız ve kısmen olumlu etkilediğiniz kimseler, neyi
nasıl yapması gerektiği ve hayatını tümüyle değiştirecek seviyede
kendini yönlendiren bulunmadığı için kaybolup gidiyor, eski câhilî
hatalarına dönüş yapıyor.
Dâvet sistemli olsa, bir cemaat çalışması olarak yapılsa; birinin
kaldığı yerden diğer arkadaşları sistemli olarak dâveti sürdürürler.
Bir anlık heyecanla yetinilmez. Mûsâ (a.s.), kardeşi Hârun’un da
risâleti taşıması ve kendisine yardımcı olmasını Allah’tan istemişti.
Hz. İsa, muhâtaplarının inkârlarını sezince, kendi başına dâvet
sorumluluğunu hakkıyla yerine getiremeyeceğini düşünerek, dâvet
konusunda yardımlaşacağı insanlara ihtiyaç hissetti:
“Allah yolunda yardımcılarım kim?’ dedi. Havârîler, ‘Biziz Allah
yolunun yardımcıları. Allah’a iman ettik. Şahit ol, biz müslümanlarız’
dediler.”201 Tek başına dâvet çalışması yapmak, tek başına çok
katlı bir bina yapmaya kalkmak demektir. Yapılabilir mi, yapılabilir.
Ama hem zaman ve hem kalite yönüyle görev dağılımı ile yapılan
ortak çalışmanın önemini kimse inkâr edemez. Peygamberlerin bile
yardımcıya ihtiyaç duyduğu, Muhammed aleyhisselâm’ın da ensara
ihtiyaç duyduğu dâvet konusunda bireysel hareket edip büyük başarılar
elde etmemiz mümkün değildir.
6- TOPLUMSAL VE SİYASAL KONULARLA İLGİLİ
DÂVET, DİĞER KONULARDAN DAHA ÖNCELİKLİ VE
DAHA ZORUNLUDUR.
Toplumu tümüyle kuşatmış şirk anlayışları, küfür olan ideolojiler,
ateist ve ataist görüşler, İslâm’ın ve Kur’an kavramlarının tahrif
edilmesi; bireysel problemlerden ve isyanlardan çok daha önemlidir.
Kur’an ve sahih sünnet çizgisine ters din anlayışları, itikadî ve
diğer alanlardaki hurâfeler, bid’atler, haksız tekfircilik, demokrasi
201 3/Âl-i İmrân, 52
66 Dâvet
taraftarlığı, laiklik ve düzencilik, geleneksel ve modernist hurâfeler,
mezhepçilik, grup taassubu, ırkçılık gibi halkın çoğunluğuna belirli
oranda da olsa sirayet eden büyük fitne ve veballerdir. Toplum bireylerini
tek tek ifsad eden, aralarındaki güveni ve yardımlaşmayı
yok eden bu toplumsal fesadı, öncelikle nehyedip yasaklamak gerekir.
Dâvet yönüyle örneğimiz olan peygamberlerimiz, tevhide dâvetle
birlikte toplumlarında hangi fesad yaygınsa onu nehyederek
görevlerini yaptılar.
Bireylerin isyanından ziyade, İslâm dışı devletin bu isyan ve tuğyan
ortamını hazırladığını, düzenin düzelmediği müddetçe fertlerin
tümüyle düzelmeyeceğini unutmamak icap ediyor. Dâvetçi, Allah’ın
yardımıyla ve uzun uğraşlar neticesinde bir kimseyi namaza başlatır
veya bir hanımı tesettüre râzı ederken, o süre içinde düzen, kaç bin
kişiyi namazdan ve tesettürden uzaklaştırıyor, bunu değerlendirmek
şarttır. Yani, düzen bataklığı kurutulmadan müfsid sivrisineklerle
mücadele mümkün değildir. Dâvetçi, isyanın temel kaynağı, doğurgan
fesad yuvası, tuğyanın/azgınlığın merkezi olan tâğutî devlete
karşı tavır almadan ve dâvetinde bu konuyu gündeme getirmeden
dâvet yapmış sayılmaz.
7- DÂVET, BİR DEĞİŞİMİ HEDEFLEMELİDİR
Yasaklanan Şeyin Yerine Güzel Alternatifi Gösterilmelidir:
Salt Yasaklamak Yerine Alternatif Çözümler Göstermek Gerekir.
Münker işleyen kimseleri, elindeki basit oyuncakla oynayan
çocuklara benzetmek mümkündür. Meselâ, çocuk, çocukluk edip
eline kendisine zarar verecek bir bıçak alıp onunla oynamaya başladıysa,
onu gören adam, onu zorla almaya çalışır ya da kızarak bağırıp
çağırırsa, büyük ihtimalle çocuk elindekini vermek istemez,
vermemek için koşmaya başlar ve bıçağı bu usûlle almaya çalışan
kimse, istemeden de olsa çocuğa zarar verebilir. Böyle yapmaktansa,
çocuğun hoşlanacağı zararsız ve güzel bir şey, meselâ bir şeker
çocuğa gösterilirse, çocuk kendiliğinden elindeki bıçağı atacak ve
şekere koşacaktır. Dâvetçi de, münker işleyen çocuk akıllı kimselere
böyle davranabilmeli ki, netice alabilsin ve kimse zarar görmesin.
Yasaklardaki câzibe, fıtrî câzip bir şeyle değiştirilmeli, önündeki
Ahmed Kalkan 67
engeller kaldırılan fıtrat, güzeli seçip tercih edebilecektir. Tattırmak
gerekiyor. Muhâtap; örnek alınacak güzel yaşayışları, yapılması gerekenleri
yapanları görmek istiyor, tebliğcinin sözünün eri olmasını
bekliyor.
Meşhur hadisi tekrar hatırlayalım: “Sizden her kim bir münker
(kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin...” 202 Bu
hadiste “münkerin eleştirilmesi” veya “kaldırılması” değil; değiştirilmesi
emredilmektedir. Kötülüğü kaldırıp yerine iyisini yerleştirme,
yani alternatif sunma. Bu özellik, çoğu zaman göz ardı edilir.
Sadece kötülük eleştirilir, yasaklanır. Hâlbuki hayat boşluk kabul
etmez. Alternatif gösterilmeyince kötülüğün kaldırılması çok zordur;
bu zorluk aşılsa bile başka bir kötülük onun yerini alabilecektir.
Hayatta uygulanamayacak soyut görüşlerden ve ütopyadan ibâret
saymaktır. “Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde
aşırı gittiklerinden ötürü helâk oldular.”203
Şu kadar cemaat ve ilim adamının melekleri sevindirecek ve şeytanları
ürkütecek kapsamda hayırlı faâliyetler, ses getirecek tavır ve
eylemler ortaya koyamadıklarının sebebi, biraz da bu usûl, yöntem
hatalarından, dine bakıştaki eksik veya yanlıştan kaynaklanıyor
diye düşünüyorum.
Konumuzla ilgili empati; muhâtaplarımızı, “öteki” insanları,
öteki cemaatleri, onların dünyasından bakarak değerlendirmektir.
Bu yapılamadığı zaman, gerçeğin bir kısmı kaybedilecektir. Nisbî/
göreceli doğruları, beşerî yorumları, Din ve mutlak hakikat gibi
değerlendirmemeli; insanları kendi doğrularımıza, kendi mezhep,
meşrep, metot, dernek, vakıf ve faâliyetlerimize dâvet etmek yerine,
İslâm’ın doğrularına dâvet etmeliyiz. Müslümanlarla ihtilâf edeceğimiz
konulardan ziyade ittifak halindeki konulardan yola çıkarak
asgarî müşterekleri giderek artırmak önemsenmeli, dostluk ve sevginin
giderek samimiyete ve işbirliğine dönüşmesi hedeflenmelidir.
İnsanların olduğu her yerde, kesinlikle ihtilâflar da olacaktır.
İslâm’ın aslî meselelerinde müslümanlar ihtilâf edemez. İlâhî vahyin
müslümanlara seçme muhayyerliği, tasarruf yetkisi, ictihad, yorum
ve tercih hakkı verdiği meselelerle ilgili ihtilâflar, mâkul ve normal
karşılamamız gereken ihtilâflardır. Müslüman cemaatlerle ittifak
202 Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
203 Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/127, V/318, 330
68 Dâvet
ettiğimiz konularda işbirliğine gitmeli, ihtilâf ettiğimiz konularda
birbirimizi mâzur görmeliyiz. “Sadece benim mezhep, cemaat, teşkilât,
metot, lider ve görüşüm hak; diğerleri bâtıl!” demekten sakınıp
kendi doğrularımızın “yanlış ihtimali olan göreceli doğru” olduğunu,
muhâtap mü’minlerin de “doğru ihtimali olan yanlış” görüşleri
olduğunu, empati ile ve göreceli doğruların bir’den fazla olabileceğini
unutmadan olgun mü’mine yakışan şekilde değerlendirebilmeliyiz.
“Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte
Allah’ın hidâyet edip doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar
akıl sahipleridir.”204
8- NASIL DÂVET ETMELİYİZ?
Dâvetin Usûlü Çok Önemlidir. Bir amaca ulaşmak için bir şeyi
bazı ilkelere ve bir düzene göre söyleme, yapma tarzı, davranış biçimi
olarak bilinen metod, Arabça’da usûl kelimesiyle ifade edilmektedir.
Düşünceyi belirli bir sonuca vardırması gereken, bunu yaparken
tutulması gereken yolların tümüne, bütününe verilen isimdir.
Metodda hem tanımlanabilen, hem de zihinsel işlemlerde düzenli
surette izlenen bir yön vardır. Fransızca olan bu kelimenin ifade ettiği
mânâyı Arapça’da usûl kelimesi karşılamaktadır.
Burada bizim asıl konumuz Rabbânî Metod olarak yaygın şekilde
kullanılan kavramdır. Aksi ispatlanıncaya kadar uyulması gereken
ana kurallar mânâsındaki Usûl’ün Rabbimize, terbiyecimize ait
olanına verilen Rabbânî metod ismi, kullananlar tarafından özellikle
İslâm’ı iktidar etmede kullanılması gereken yöntemleri açıklayıcı
olarak kullanılmaktadırlar.
Metod, tealluk ettiği şeyin tabiatına uygun olarak sonuca varılmak
için takip edilmesi zorunlu yoldur. Örneğin suyu buharlaştırmak
için takip edilmesi gerekli yol, onu ısıtmaktır. Isıtmaz, mevcut
sıcakllığını korur veya daha da soğutursanız su buharlaşmaz, yani
istenilen buharlaştırma sonucu, elde edilemez. Metod öyle birşeydir
ki, onun gereğini yapmazsanız ondan umulan sonuca ulaşamazsınız.
Böyle olunca da metod, olmazsa olmaz cinsinden bir şeydir.
204 39/Zümer, 18
Ahmed Kalkan 69
Bir düşüncenin, bir dünya görüşünün düşünceden hayat tarzına
geçişi için uyulması zorunlu yol için metod veya Arabçası ile usûl
kelimesinin kullanıyoruz. Nitekim usûl kelimesi bu niteliği nedeniyle
bir diğer alanda da aynı anlamda kullanılmaktadır: Birinin
soyundan geldiği kimseler; anne veya baba tarafından atalar mânâsında
da kullanılan usûlün buradaki mânâsından da rahatlıkla görülebilmektedir
ki ataları olmadan nasıl insanın kendisi olmazsa, illâ
ki anne ve babası, anne ve babasının anne ve babasının bulunması
kendisinin bulunması için olmazsa olmaz şeyler ise ve bu sebeple
‘olmazsa olmaz’ şeyler için usûl (metod) kelimesi kullanılıyorsa,
fikrî, siyasî, ilmî hususlarda da aynı mânâda kullanılmaktadır. Metodun
bu özelliği unutulmamalıdır.
Dâvet Usûlü olarak şu hususlara dikkat etmeliyiz:
Allah’a dâvet: insanları bir cemaate, derneğe, kuruluşa çağırmayıp
Allah’a dâvet etmek gerekir.
Sâlih amel sahibi olmak,
“Ben müslümanlardanım” demek,
İlâhî vahye dayanmak,
Tevhidi her konuda önceliklemek,
Hayırlı ve faydalı şeyler konuşmak,
Aksi gerekmediği müddetçe sevindirici, müjdeleyici sözler söylemeli,
Muhâtabın seviyesine ve psikolojik durumuna uygun konuşmalı,
Kınayıcı değil, özendirici ve teşvik edici olmalı,
Yaşayışında ve dâvetinde net ve tâvizsiz olmalı,
Sözü, delile dayanmalı,
Durumun, ortamın gerektirdiğine uygun konuşmak,
Sade ve anlaşılır konuşmak,
Dili düzgün, kurallarına uygun ve güzel şekilde kullanmak,
Kötülüğü en güzel bir tavırla önlemek,
Düşmanı yakın bir dosta dönüştürme çabası,
Müslümanlar arasından isim vererek şahıslara ve cemaatlere saldırmaktan
kaçınmak,
Sabırlı ve hayırlı olmak,
Hikmet sahibi olmak, hikmetli sözlerle Rabbin yoluna çağırmak,
Mev’ıza-i hasene (güzel öğüt) ile hitap etmek,
Münakaşadan kaçınmak; eğer mecbur olunursa, en güzel şekilde
münâkaşa ve mücâdele etmek,
Alternatif sunmak,
70 Dâvet
Hayırlı bir şeyi iyi tanıtıp sevdirince, şerli husus terk ediliverecek;
hak gelince bâtıl yok olacaktır. Bu hakikati unutmayıp kendini motive
etmek, moralini sağlam tutmak,
Ma’rufu emretmek ve münkere karşı çıkmak adına, ihtilâflı konuları
veya çok önemli olmayan teferruatla ilgili hususları öne çıkarmamak,
Kötülüğü, elle, dille ve kalple değiştirmeye çalışmak,
“Kötülüğü el ile değiştirmek” imanı kuvvetli olan ve gücü yeten her
dâvetçi için hedef kabul edilmelidir,
Kötülüğe bazen sadece kalple karşı çıkıp ona buğz etmekle yetinilecektir,
Sorumlu olduklarına karşı yönetici olmak,
Zâlim yöneticiye hakkı haykırmak,
Dâvet ve tebliğin, toplumun her kesimine götürülmesi gerekir,
Toplumda bazı özellikleriyle öne çıkan başkan, âlim, cemaat ve
kanaat önderlerinin tevhidi ve vahdeti fazla önemsemeyen tavırları,
isteksizlikleri de, dâvetçilerin düzeltmeye çalışacakları önemli
problemler arasındadır,
Dâvet ederken karşımızdaki kişinin inancını, davranışlarını, konuşmalarını
bilerek, onun kültür ve anlayışına uygun bir dâvet gerçekleştirmek,
en son söylenecek sözü en başta söylemek gibi, muhâtabın
kaldıramayacağı üst derece sorumluluk isteyen konuları uygun
zamana ertelemek,
Kızıp bağırarak bir sonuç alınamayacağını, tartışmaların hayırla neticelenme
ihtimalinin pek olmadığını dâvetçi unutmamalıdır,
Kendi görüşüne ve grubuna dâvet etmemelidir,
Liderlerin bey’at ve ahit almaya kendilerini yetkili görmeleri bugünkü
şartlarda büyük yanlışlıktır,
Ilımlı İslâm anlayışına, ulusal simge ve kutsalların kabulüne dâvet,
câhiliyye dâvetidir, bunlardan kaçınmak gerekir,
Ayağına gidilen, beklenen, ulaşılamayan değil; bekleyen, arayan,
koşturan olmak icap eder. Farklı kesimden Müslümanlar ve cemaatler
arası ziyaretleşmek de dâvetçi için önemlidir,
Diğer cemaatlerden adam çalıyor görüntüsü vermemek gerekir,
Dâvetçi, ahlâkî zaaflarıyla bilinen kimse olmamalıdır,
Misyonerler gibi, dâvet uğruna zillete râzı olmak yanlıştır,
Ahmed Kalkan 71
Başkasının cennete girmesi için bile olsa, kendisini cehenneme götürecek
yola girmek büyük yanlıştır,
İnsan, nerede olursa olsun hakkı haykırmak, doğruyu söylemek zorundadır.
Bu, sadece dâvetçilerin değil; bütün mü’minlerin şiarı olmalıdır,
En münasip biçimde, ihtiyaçlara cevap verecek, problemlere çözüm
getirecek şekilde dâveti gerçekleştirmek,
Etkili, gönüllere tesir edecek şekilde dâvet edebilmek,
Kendisine dâvetin yeni ulaştığı kimselere yumuşak bir üslûpla hitap
etmek; dâvet ulaştığı halde İslâm’a düşmanlığı artan kimselere ise
hak ettikleri usûlü öne çıkartıp üslûbu sertleştirmek gerekir,
İnsanlara güzel, sanatlı, etkili söz söylemek icap eder; böylece söz
daha faydalı ve tesirli olur,
Sözlerin en güzeli olan Kitap’ta “en güzel söz” diye tanımlanan
“dâvet”in, O Kitap’taki usûllerini bilip onları uygulamaya çalışmak
lâzımdır,
Rasûlullah’ı güzel söz konusunda da örnek almalıyız. Ahlâkı Kur’an
olan Hz. Peygamber dâvette de ideal üslûbun örneğiydi,
Dâvetçi, Kur’anî dâvet üslûbunda muhâtabın dikkatini dağıtacak
yersiz ayrıntılara girmemelidir.
Hak ve bâtılı karıştırmadan, net bir şekilde hakkı tavsiye etmek;
tâviz vermeden, çekinip korkmadan, sözü yuvarlamadan insanları
hakka dâvet etmek gerekir,
Dâvetçi, muhâtabın mâzisini sorgularken, geleceğe hazırlayıp cennete
aday haline getirmeye çalışmalı; bunun için de içinde yaşanılan
günü Allah’a teslim olunan hidâyete boyun eğinilen zamana çevirmeye
gayret etmelidir,
Dâvetçinin konuşması anlaşılır ve sade olması yanında; dâvetçi, imkân
nispetinde söz sanatlarına da yer vermeli, edebî konuşmasını da
bilmelidir,
Bir insanın konuşma hakkından söz edebilmesi için, dinleme sorumluluğunu
yerine getirmesi şarttır,
Dâvet edilecek şahısları tercih ederken; onların zenginliğine, kültürlü
oluşlarına, sosyal statülerine, makam ve mevkilerine göre öncelik
tespit etmek yanlıştır,
Kimleri dâvet etmek zorundayız? Herkesi. Ne zaman dâvet etmeliyiz?
Her zaman. Neredeki insanları? Her yerdeki insanları,
72 Dâvet
Dini olduğu kadar, konuştuğumuz dili de iyi bilmek ve düzgün kullanmak,
dâvette başarılı olmak için şarttır,
Sözü, bıktıracak şekilde uzun tutmamak gerekir,
Beden dili ve ses tonu uygun olmalıdır,
Kibir ve gurura kapılmamalı, dâvetin başarısını ve sevabını yok etmemelidir.
9- HANGİ ARAÇLARI KULLANMALIYIZ?
Meşrû Araçları, Meşrû Şekilde Kullanmak Gerekir. Kullanabileceğimiz
Araçlar Olarak; Afiş, Mektup, Tebrik Kartı, Broşür, Risale,
Çocuk Kitapları, Kitap, Gazete, Dergi, Hutbe, Vaaz, Seminer, Konferans,
Sohbet, Radyo, Televizyon, Video, Bilgisayar, İnternet, Cep
Telefonu Gibi Araçları Sayabiliriz. Kalemi, bilgisayar klavyesini de
araç olarak sayabilir, bu araçlarla oluşan makale, mesaj, mail, yorum
gibi mesaj içeren tüm yazıları da ilâve edebiliriz. Bunların tümüne
“meşru araç” etiketi yapıştıracak kadar meşruiyeti ve bu araçları tanımıyor
değiliz. Bu tür araçların meşru araç olup olmaması, kullanan
insana göre değişen bir husustur. “Radyo, cep telefonu, internet
dâvet için tümüyle meşru değildir” dediğimizde kişinin kendi konuşması
meşru bir araç mıdır, diye sorulan soruya cevap vermekte
zorlanırız. Bazılarının konuşmasıyla genel olarak insanları şerre dâvet
etmesini, insanları diliyle etkileyip nice fesada sebep olmasını
nasıl açıklarız? O zaman dili de mi meşru araç kabul etmeyeceğiz?
Dili doğru kullanmak kişiyi cennete, meşru ölçüleri önemsemeden
haramlarda kullanmak nasıl cehenneme sebep oluyorsa, diğer
araçların fonksiyonu da benzer kabul edilebilir. İnsanın dilini veya
cinsel organını haramlarda kullanma ihtimali var diye nasıl kesip
atması istenmiyorsa ve bunlarla imtihan olunuyorsa diğer araçları da
bunlara benzetebiliriz. İnsanın, nasıl dilini meşru ölçüler içinde kullanması
gerekiyorsa, diğer araçlar da öyledir. Öyledir de; ateşten, bıçaktan
yararlanırken nasıl dikkat etmek zorunda isek, bazı araçların
da bizi ateşten daha fazla yakma riski taşıdığını, bıçaktan daha fazla
yaralayabileceğini unutmamalıyız. Ateşle ve bıçakla küçük çocuklarımızın
oynamasına izin vermediğimiz ve belirli yaşın altındaki
çocukların elinde kibrit veya bıçak bulunmasına yasak koyduğumuz
gibi, belirli beden yaşına veya olgunluk yaşına girmemiş kimselere
de bazı yasaklar konulmalı değil mi? Hele, bu araç ateş değil, bomba
Ahmed Kalkan 73
ise veya bıçak yerine otomatik silâh ise, bu aracın kullanılmasına
nasıl sınırlar konulması gerekiyor ve her insanın bunlara sahip olup
istediği gibi kullanması nasıl uygun görülmüyorsa; internetin, akıllı
denilen aklı çelen akılsız telefonların ve benzeri araçların kullanılması
da aynı dikkatin gösterilmesini gerektirir. Sinemayı olağanüstü
etkisine rağmen bugünkü şartlarla meşru araç olarak kullanmanın
“mümkün değil!” denilecek kadar zor olduğunu, tiyatronun ona
yakın zorluklar içerdiğini, televizyon ve internetin meşru şekilde
kullanılmasının da dâvâ adamına has takvâ özellikleri istediğini
unutmamalıyız. Unutmayalım; sanal dünyada da Biri bizi görüyor.
İnandığımız Allah Teâlâ, sanal âlemlerin de Rabbidir.
Ayrıca, Batıdan gelen her türlü aracın yan etkisi olduğu, özellikle
uyuşturucu ilaçların bazı insanda yan etkisinin hastalığın kendisinden
daha zararlı olduğunu unutmamalıyız. İlaçlardaki yan etkiden
daha fazla insanları uyutan ve uyuşturan, aynı zamanda ifsad eden
araçlar konusunda da, bizim ilkelerimiz anlamında prospektüsü
okuyup ona göre ondan yararlanmamız gerekir. Biz o prospektüsten
onu nasıl, ne zaman ve ne kadar kullanabileceğimizi öğrenip ona
göre uygulamalıyız. Kur’an’da içki ve kumar için söylenen tarzda
“günahları faydalarından daha büyük”205 ö lçüsü, bazı a raçlar ve
bazı insanlar için başka alanlara da taşınmasını gerektirir.
İnsanlarla yüz yüze konuşmak, onlara canlı olarak anlatmak, çok
daha insanî, sıcak ve bereketli bir usûldür. Canlı yüz yüze dâvette
beden dili ve sâlih ameller de devreye gireceğinden daha etkili olur.
Avını avlamak için örümceğin kendi ördüğü ağının içine kendini
hapsetmesi gibi, dâvetçi de kendini sanal âlemin ağları içine hapsetmemesi,
kafasının örümcekleşmemesi için şarttır. İncecik örümcek
ağı, gözünde ve gönlünde nur olmayanların hakikati, Peygamber’i
görmelerine engel olduğu gibi, internet ağları da nice insanı gözünün
önündeki gerçekleri görmesine engel olur. Şairin dediği gibi;
“Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim / Gaflet ile görmez kuyuyu
reh-güzerinde.” Bugünkü dille söylersek: “Birçok acemi müneccim
(gökbilimci) gökte yıldız ararken gaflete dalarak yolundaki
kuyuyu görmez.”
Yine, dâvet için de olsa kullanamayacağımız araçlar içinde; sövmek,
ağır ithamlarda bulunmak, hakaret etmek, tekfir etmek de
vardır. Kur’an, hangi gerekçe ile olursa olsun, sövmeyi yasaklıyor:
205 2/Bakara, 219
74 Dâvet
“Onların, Allah’ı bırakıp taptıkları kimselere sövmeyin, sonra onlar
da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a söverler. Böylece her ümmete
yaptıklarını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri ancak Rablerinedir.
O, yapmakta olduklarını kendilerine bildirecektir.”206 Sövmek, her
türlü hakareti de içerir.
Dil aracını nasıl kullanmamamızı örneklerle açıklayan Rabbimiz,
dilimizi nasıl kullanmamız gerektiğini de Kitab’nda bildirmiştir:
“İnsanlara güzel söz söyleyin.”207;
“Ve kul li ıbâdî yekûlu’lletî hiye ahsen: Kullarıma söyle; Sözün
en güzelini konuşsunlar.” 208 Güzel söz; gönül alan, onur kırmayan,
hak ve doğruyu gösteren sözlerdir.
Yine, aksi gerekmediği müddetçe sevindirici, müjdeleyici sözler
söylemekle mükellefiz:
“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”209
“Tatlı bir çift söz (muhâtaba verilmiş) bir sadakadır.”210
“Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba,
katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu
halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde
onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven.
Çünkü Allah, kendisine sığınanları sever.” 211
“Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla
en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları
en iyi bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.”212
“Allah onların kalplerinde olanı bilir. Onlara aldırma, onlara
öğüt ver ve onların içlerine işleyecek güzel söz söyle!” 213
206 6/En’âm, 108
207 2/Bakara, 83
208 17/İsrâ, 53
209 Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 3722
210 Keşfu’l Hafâ, hadis no: 1947
211 /Âl-i İmrân, 159
212 16/Nahl, 125
213 4/Nisâ, 63
Ahmed Kalkan 75
10- DÂVET ÇALIŞMASI YAPACAKLARIN ORTAK BİR
KİMLİK OLUŞTURMALARI ZARURİDİR
Dâvet ve tebliğ çalışması yapacak ve ümmetin vahdetini ve
İslâmî değişim ve dönüşümü hedefleyen çalışma mensuplarının
sabit değerlerin etrafında ortak bir kimlik oluşturmaları zaruridir.
Ortak kimlik oluşmazsa, bir inanç etrafında düşünce, duygu ve
eylemleriyle, şuurlu bireyleri aynı istikamete ve hedefe yöneltmeleri
imkân dışıdır. Hepimizin bildiği gibi kimlik, inanç ve tavırlardan
meydana gelmektedir. Dolayısıyla ortak bir kimlik demek, yaşadığımız
hayatla ilgili önemli ve esas meselelerde ortak bir inanca ve
ortak bir tavra sahip olmamız demektir. Hele kalıcı, uzun soluklu ve
toplumun tüm katmanlarına inmeyi hedefleyen bir çalışma grubunun
ana omurgayı oluşturan aynı inanç ve düşünce eksenine sahip
olması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Müslümanlar olarak karşılaştığımız
tüm meselelerde bizlere ortak bir inanç ve ortak bir tavır
verebilecek yegâne Kitap, hiç kuşkusuz ki Kur’ân-ı Kerim’dir. Yüce
Kur’ân’ın âyetlerinin tekrarlı, akışkan ve temel bir eksen etrafında
oldukça farklı temalara projektörünü tutan ve aydınlatan yapısına
dikkat etmek gerekir. Her sûresi kendi içinde bir bütün, ama diğer
sûreler içinde zenginleşerek daha üst bir ilkesel bütünlüğe ulaşan bir
uyum ve sistem oluşturmaktadır. Esasen nüzul sırasına göre inen
sûreler ardışık okunduğunda birbirini gittikçe tamamlayan anlam
örgüleri içinde bireyden tüm insanlığa doğru giden bir sürecin yapılanmasını
bağrında taşıdığını görmek mümkündür. Kur’an, sadece
arzın bir parçasında değil, tüm yeryüzünde var olmayı kendi bağlılarına
bir hedef olarak sunmaktadır. “Andolsun Zikir’den (Tevrat’tan)
sonra Zebur’da da: ‘Yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır’ diye
yazmıştık.”214 ; “Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve Din yalnız Allah’ın
dini oluncaya kadar savaşın.” 215
İslâmî kimlik iddiasında olan insanların düşünce, inanç ve eylemlerini
İslâmî ilkeler belirlemelidir. İslâmî ilke denince, kaynağı
(veya referansı) vahy olan değişmez değerleri kastediyoruz. Topyekûn
İslâmî bir dâvet için, İslâmî bir kimlik içinde Kur’anî ilkeler
öncelenmelidir. Ancak bu ilkesel temelde yükselen bir var olma çabası,
“İslâmî mücadele” olma hakkını kazanır.
214 21/Enbiyâ, 105
215 8/Enfâl, 39
76 Dâvet
İslâm dâvetini yüklenenler, temel konularda ölçü beraberliğine
sahip olmalı, bu ölçü beraberliği istikametinde her açıdan gelişerek
ümmet bütünlüğüne doğru yol almalıdırlar. Kur’an ve Yüce Peygamber’in
pratiği (sünneti); inanç, düşünce ve eylem alanında ilke
ve yol göstermek üzere önümüzde durmaktadır. İslâm’ın çağrısı, sırf
insanın düşüncesine hitap etmez. O aynı zamanda pratik hareketi
de yönlendirir. İslâm’ın sosyal, siyasal ve ekonomik programlarının
pratize edilmesi bu açıdan bir zorunluluktur. İslâm’ın her önermeye
ilişkin bir düşüncesi, her probleme ilişkin bir çözümü ve her mücadelede
kesin bir tavrı vardır. İslâm’ın hayata hâkim olmasına dönük
gayretlerin çok yönlü olarak sürdürülmesi ve pratik hayata ilişkin
çözümler üretmesi oldukça gerekli bir durumdur.
Yüce Allah’ın toplumsal dönüşümü başlatmak için elçiler göndermesinin
hikmeti iyi anlaşılmalıdır. Elçiler, sâlih önderler ve öncüler
Hakkı somut bir şekilde, net olarak ortaya koyarlar. Bununla bâtılın
rengi de netleşir, Hak ile bâtıl ayrışır. Toplumun bütün katmanlarında
Hakkın ve bâtılın birbirine karışmadan net olarak ortaya konulması,
Allah’ın kitabında defaatle söz konusu ettiği muradına uygun
bir durumdur. Elçiler toplumun tercihlerini net olarak yapabilmeleri
için Hakkı bâtıla karşı en güzel bir şekilde temsil etmişlerdir. Bu
temsiliyet gereklidir; zira toplum tercihini bilinçli olarak, Haktan ya
da bâtıldan yana yapabilsin.
“Fakat Allah mukadder bir emri yerine getirmek için o yapılmıştı
ki, helâk olan apaçık bir delil ile helâk olsun, yaşayan da açık bir
delil ile yaşasın. Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, bilendir.”216
“(Kur’an) diri olanları uyarıp korkutmak ve küfre sapanların
üzerine sözün hak olması için (indirilmiştir).” 217
Bütün bu ve benzeri âyetler, vahyin, toplumun gündemine girerek
toplumun bütün katmanlarında ayrıştırıcı bir çizgi haline gelmesini
öngörüyor. Böylelikle safları hak ve bâtıl diye bölen iki taraf
oluşsun. Bu iki tarafın birini hak ve hak ehli, diğerini ise bâtıl ve
bâtıl ehli oluştursun. Bu iki taraf birbiriyle mücadele etsin, herkes
bilerek tercihini yapsın. Bilerek cenneti ve cehennemi seçsin. Bütün
bunların gerçekleşmesi için öncelikle topluma dâvet tümüyle yayılmalı,
herkese İslâm dâveti açık ve anlaşılır bir şekilde ulaşmalıdır.
216 8/Enfâl, 42
217 36/Yâsin, 70
Ahmed Kalkan 77
Kur’an’da konuyla ilgili âyetler, vahyin, toplumun gündemine bütün
ağırlığıyla girmesini ve o toplumda ses getiren ve kesin hatlarla
ayrılmış iki taraf, iki cephe oluşturan bir ayrıştırıcı çizgi olmasını
gerekli kılmaktadır. Peki, vahyin, toplumun gündemine oturması
için nasıl bir süreç, nasıl bir yöntem işleyecektir? Kimler, nasıl bu
işi yapacaktır? Evvel emirde bu dâveti topluma taşıyacak bir kadronun
varlığı zaruridir. Bu kadro, hakkın şahitliğini yapacak, her
türlü zorluğa karşı direnecek, sabredecek ve yine vahyin ölçüleri
ışığında kararlı adımlarla yoluna devam edecektir. Risâlet tarihine
baktığımızda, tüm risâlet önderlerinin insanlara ulaştırmaya çalıştıkları
tevhidî gerçeklere önce kendilerinin tam anlamıyla teslim olduklarını
ve daha sonra da bu gerçekleri toplumlarına duyurmaya
çalıştıklarını görürüz.
“O’nun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben Müslümanların
ilkiyim.”218
“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin ondan başka ilâhınız yoktur.”
219
Bu tevhidî gerçekler uğrunda risâlet önderleri, maddî ve mânevî
her türlü fedâkârlıkları yapmışlar ve bu gerçekleri, kendilerinden
sonra gelecek tevhid erlerine miras bırakmışlardır. “Âlimler, peygamberlerin
vârisleridir.”220 Peygamberin vârisi olmak, her şeyden
önce; tevhidî gerçekleri, onun topluma ulaştırdığı yol ve yöntemlerle
topluma ulaştırmaktır. Burada “gerçek” âlim, peygamber gibi, tevhidî
gerçekleri topluma ulaştırmak için harekete geçen, gece-gündüz
demeden çalışan, insanlara dâveti duyurmak için onların ayağına
defalarca giden, toplum içinde değersiz kabul edilen insanlarla
görüşmekten çekinmeyen, dâvâ yolunda malını, canını, her şeyini
ortaya koyan kimsedir. Hz. Peygamber (s.a.s.), yaşadığı dönemin tâğutlarının
(mele’ ve mütref takımın) baskı, şiddet ve zulmüne rağmen
zerre kadar dâvâsının ilkelerinden taviz vermediği gibi, aynı
zorba sistemin kendisine yaptığı ödül vaadlerinin hiçbirine de itibar
etmemiştir. İşte böyle bir peygambere bir âlim vâris olmak istiyorsa,
sadece Onun bıraktığı ilme değil, hiçbir şeyden çekinmeden, o ilmin
topluma götürülmesi misyonuna yani hakkını vererek dâvet çalışmasına
da vâris olmalıdır. Kişilerin toplumsal statülerine bakmadan
218 6/En’âm, 163
219 7/A’râf, 59, 65, 73, 85; 11/Hûd, 50, 61, 84…
220 Ebû Dâvud, İlim 1; Tirmizî, İlim 19; Buhârî, İlim 10; İbn Mâce, Mukaddime 17
78 Dâvet
hemen herkese dâveti ulaştırmaya çalışan, bunun için çarşı-pazar
gezip herkesin kapısını çalan, gerektiğinde şehir şehir dolaşarak
tanıdık-tanımadık herkese hakkı tebliğ eden ve hemen her insanın
kendi seviyesine göre dâvet yapan risâlet önderleri… Onlar nerede;
topluma tepeden bakan, bırakın insanların ayağına gitmeyi, kendi
ayaklarına gelen kimselere dahi doğru dürüst tevhidî gerçekleri anlatamayan,
bunun sorumluluğunu bildiği halde kimi endişelerinden
ve korkularından dolayı hakikatleri gizleyen, ümmetin paramparça
olduğu bir dönemde yeniden ümmet oluşturma bilinciyle kılını
kıpırdatmayan “âlim” görünümlü kimseler nerede? O halde, peygambere
vâris olan gerçek âlim, onun misyonuna bütünüyle sahip
çıkıp dâvet görevini kuşanan ve hayatını da bu uğurda ortaya koyan
ilim sahibi kimsedir. “Onlar ki, Allah’ın gönderdiği emirleri tebliğ
ederler, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar.
Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter.”221
Toplumun gündemine vahyin, tevhidî gerçeklerin girerek ayrıştırıcı
bir çizgi haline gelmesi için, sistemli bir şekilde koşturan,
insanları coşturan, ama boş durmayan kaliteli dâvetçilere ihtiyaç
vardır. Tevhidin gündeme girmesi demek, toplumun bütün katmanlarında
tevhidî gerçeklerin yankı bulması demektir. Bu öyle bir yankıya
yol açmalıdır ki, sadece belli bir kesim üzerinde değil, halk
yığınlarının hemen her kesiminin dikkat kesildiği, çarşıda, pazarda,
evde, işyerinde, her yerde tevhidî gerçeklerin konuşulduğu, gündem
yapıldığı bir çerçevede kendini göstermelidir. Yaşadığımız toplumda,
böylesine bir tevhidî dâvetin toplumun gündeminde olduğunu
sananlar, ciddi bir yanılgı ve aldanış içerisindedirler. Zira, bugüne
kadar ne tevhidî gerçekleri topluma taşıyacak sağlam dâvetçilerden
oluşan bir kadro oluşmuştur, ne de bu toplum tevhidî gerçeklerle
yüzleşmiştir. Toplumun karşısında gördüğü İslâm mesajı, daha çok
resmî çerçevede sunulan İslâm(!)dır. Diğer İslâm adına konuşanlar
ve seslerini duyuranlar da, tâğutî rejimi ürkütmeden, yer yer onlarla
uzlaşarak orta bir yol bulmaya çalışan, hakla-bâtılı birbirine karıştıran,
İslâmî gerçekleri yer yer saptırarak halkın gündemini teferruat
cinsinden meselelerle meşgul etmeyi hizmet kabul edenlerdir. Kısacası,
yaşadığımız toplum, Hz. Peygamber’in temsiliyeti ile ortaya
koyduğu tevhidî duruş bilinci ile yüzleşmiş değildir. Onlara bu
tevhidî gerçekleri taşımakla sorumlu Müslümanların kendi halleri
221 33/Ahzâb, 39
Ahmed Kalkan 79
de içler acısıdır. Zaman içinde tevhidî duyarlılık taşıyan bir kısım
Müslümanların, bir oraya bir buraya savrulmaları, bırakın topluma
dâveti götürecek bir misyon başlatmayı; kendilerinin dâvete muhtaç
bir hale gelmeleri, olayın diğer bir trajik yönüdür. Bundan da öte,
hareket halinde olan, tevhidî duruş bilincine sahip pek çok müslümanın,
muvahhidlerin vahdetini sağlayıp onları harekete geçirecek
zihinsel olarak bir “ümmet” oluşturmadan ziyade, içinde bulundukları
konumu, kliği, ya da grubu güçlendirmeye çalışmaları, daha da
trajik bir durum göstermektedir. Bunlar, şu anda ümmetin içinde
bulunduğu durumu doğru teşhis edememekte, kuşatıcı bir varoluş
mücadelesi başlatmak yerine, resmî otoritenin öngördüğü sınırlar
içinde kalıp lokal, mevziî karakterde, sadece kültürel ya da eğitimle
sınırlı alanlarda var olmak istemektedirler. Her biri kendi fildişi kulesinde,
kendine göre İslâm’a tâlip olma projesini oluşturan fert veya
grupların, bu özel kulelerinden inip Kur’an ve Sünnetin öngördüğü
ölçülerde, kuşatıcı bir var olma ya da ümmet olma projesini öncelemeleri,
hayatî bir öneme sahiptir. Bunun için de dâveti hayatın her
alanına yayarak insanları etkilemeli; onlar tarafından etkilenmekten
de böylece kurtulunmalıdır.
“Ve topluca Allah’ın ipine sarılın; tefrikaya düşmeyin.”222
“Onlar ki Kur’an’ı bölük bölük ettiler. Senin Rabbin hakkı için
Biz onların hepsine mutlaka soracağız.”223
“Ve işte bu sizin ümmetiniz, tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim.
Artık hep Benden ittika edip sakının. Ne var ki insanlar kendi
aralarındaki emirlerini (işlerini, yönetimlerini) parça parça böldüler
(gruplar halinde kendi aralarında parçalandılar). Her grup,
kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip övünerek böbürlenmektedir.”
224
“Dinlerini tefrikaya düşürüp de grup grup olanlar var ya, senin
onlarla hiçbir alâkan yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. O, kendilerine
ne yaptıklarını haber verir.”225
Bütün bu ve benzeri âyetler, Yüce Rabbimiz’in nasıl bir ümmet is-
222 3/Âl-i İmrân, 103
223 15/Hicr, 91, 92
224 23/Mü’minûn, 52, 5
225 6/En’âm, 159
80 Dâvet
tediğini çok net olarak ortaya koymaktadır. Bu ümmet, güçleri oraya
buraya dağılmış ve parçalanmışlık içinde, egemen kâfir güçlere yem
olmamalı; izzetli bir kimlik ile yeryüzünde tüm insanlığa şahitlik
eden, mazlum mustaz’aflara yardıma koşan, adâletin temsilciliğini
yapan vasat bir ümmet olmalıdır. Birbiriyle çekişme içinde, dağınık
gruplar halinde, var olan potansiyel gücünü parçalara ayıran bir topluluk
haline gelmemiz, Rabbimiz tarafından asla istenmemektedir.
“Allah’a ve Peygamberine itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin.
Yoksa, korkuya kapılıp gücünüzü (rüzgârınızı, devletinizi) kaybedersiniz.”
226
“Kâfirler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer (Allah’ın emirlerini yerine
getirmezseniz, sırt sırta) vermezseniz, yeryüzünde bir fitne ve
büyük bir fesat olur.”227
“Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık ki, siz insanlara karşı hakikatin
şahitleri olasınız.”228
İlâhî dâvete, ümmetin var oluş birlikteliğine yönelen en büyük
tehlike, ihtilafın hiç bitmeyeceği meselelere insanları çekmek, etrafında
olup biten sıcak çekişmeleri gündemde tutmak, bu meselelerdeki
tutumlarından dolayı insanları tasnif etmek ve özel velâyet
bağları oluşturup bu bağın içindekileri mü’min, dışındakileri kâfir
saymaktır. İttifak edilen kat’î delillerde odaklanarak bir ümmet
oluşturmak yerine, ihtilaf edilen zannî naslar etrafında yoğunlaşmak,
Kur’an’ın öngördüğü “tek bir ümmet” hedefini en çok sekteye
uğratan bir neden olarak karşımızda durmaktadır. Bugün İslâm dünyasında
İslâm dâvetçileri ile laik dâvetçiler arasındaki çatışma; kat’i
naslar etrafında, akîdenin kat’iliği, şartların kat’iliği, düşüncenin
kat’iliği etrafında geçmektedir. Füruatlarla örülü mezhep, kanaat,
yol ya da yöntemlerle oluşturulan ayrılıkçı grup ya da klikler, tek bir
ümmet’e doğru gidişin önünde en önemli engel olarak durmaktadır.
Yani, ümmetin var olan potansiyel gücü, ayrıntı konularda oluşturulan
yol ve gruplarla boğulup gitmekte ve harcanmaktadır. Esasen, temel
vahyî esas ve ilkeler etrafında kurulacak bir birliktelik, şu anda
var olan çöküntü ve yıkıntıyı ortadan kaldıracak güçtedir. Ayrıntı
226 8/Enfâl, 46
227 8/Enfâl, 73
228 2/Bakara, 143
Ahmed Kalkan 81
konularda var olan farklılıklar, ümmetin üniter yapısını bozmadığı
sürece teşvik edilir ve hatta bunlar, var olan potansiyelimizi zenginleştirici
bir nitelik bile kazanır. Ümmetin akîde, düşünce, şuur
ve pratik olarak birliğini somutlaştıran naslar, ön plana çıkartılmalıdır.
Bu nasların projektörlüğünde, yoruma açık diğer nasların yol
açabileceği görüş farklılıklarının giderilebileceği bir usûl üzerinde
de hemfikir olunmalıdır. Bu şarttır; zira, ancak tefrikaya giden yolu
tıkayacak bir ana usûl üzerinde hemfikir olanlar, aralarındaki ihtilafı
giderebilirler.
İslâm, uyumlu, tutkun ve dayanışma içinde hareket eden bir toplum
(ümmet) oluşturur. Akîde bağıyla bir araya gelen, ırk, renk, vatan,
ülke ve sınıf ayrımı yapmayan bu toplumun temel dinamikleri
(harekete geçiren özellikleri) kardeşlik, yardımlaşma, eşitlik, adâlet,
hakkı ve sabrı tavsiye etme, iyiliği yayma, kötülüğe karşı mücâdele
etmedir. Zina, fuhuş, hırsızlık, haksızlık, fâiz... gibi kötü ahlâk ve
çirkin geleneklerin ortadan kaldırıldığı, insanların yeme içme, barınma
ve cinsel oburluklarının engellendiği erdemli, iffetli bir toplum
oluşturur. Küfrün tek millet olduğu gibi; bütün müslümanlar
da, birbirlerini ancak kardeş kabul eden tek bir millettir.
İlâhî davete, ümmetin var oluş birlikteliğine yönelen en büyük
tehlike, ihtilafın hiç bitmeyeceği meselelere insanları çekmek, etrafında
olup biten sıcak çekişmeleri gündemde tutmak, bu meselelerdeki
tutumlarından dolayı insanları tasnif etmek ve özel velâyet
bağları oluşturup bu bağın içindekileri mü’min, dışındakileri kâfir
saymaktır. İcmâ edilen kat’î delillerde odaklanarak bir ümmet oluşturmak
yerine, ihtilaf edilen zannî naslar etrafında yoğunlaşmak,
Kur’an’ın öngördüğü “tek bir ümmet” hedefini en çok sekteye uğratan
bir neden olarak karşımızda durmaktadır. Bugün İslâm dünyasında
İslâm davetçileri ile laik davetçiler arasındaki çatışma; kat’i
naslar etrafında, akîdenin kat’iliği, şartların kat’iliği, düşüncenin
kat’iliği etrafında geçmektedir. Füruatlarla örülü mezhep, kanaat,
yol ya da yöntemlerle oluşturulan ayrılıkçı grup ya da klikler, tek bir
ümmet’e doğru gidişin önünde en önemli engel olarak durmaktadır.
Yani, ümmetin var olan potansiyel gücü, ayrıntı konularda oluşturulan
yol ve mezheplerle boğulup gitmekte ve harcanmaktadır. Esasen,
temel vahyî esas ve ilkeler etrafında kurulacak bir birliktelik,
şu anda var olan çöküntü ve yıkıntıyı ortadan kaldıracak güçtedir.
Ayrıntı konularda var olan farklılıklar, ümmetin üniter yapısını bozmadığı
sürece teşvik edilir ve hatta bunlar, var olan potansiyelimi82
Dâvet
zi zenginleştirici bir nitelik bile kazanır. Ümmetin akîde, düşünce,
şuur ve pratik olarak birliğini somutlaştıran naslar, ön plana çıkartılmalıdır.
Bu nasların projektörlüğünde, yoruma açık diğer nasların
yol açabileceği görüş farklılıklarının giderilebileceği bir usûl üzerinde
de hemfikir olunmalıdır. Bu şarttır; zira, ancak tefrikaya giden
yolu tıkayacak bir ana usûl üzerinde hemfikir olanlar, aralarındaki
ihtilafı giderebilirler.
İslâm, uyumlu, tutkun ve dayanışma içinde hareket eden bir toplum
(ümmet) oluşturur. Akîde bağıyla bir araya gelen, ırk, renk, vatan,
ülke ve sınıf ayrımı yapmayan bu toplumun temel dinamikleri
(harekete geçiren özellikleri) kardeşlik, yardımlaşma, eşitlik, adâlet,
hakkı ve sabrı tavsiye etme, iyiliği yayma, kötülüğe karşı mücâdele
etmedir. Zina, fuhuş, hırsızlık, haksızlık, fâiz... gibi kötü ahlâk ve
çirkin geleneklerin ortadan kaldırıldığı, insanların yeme içme, barınma
ve cinsel oburluklarının engellendiği erdemli, iffetli bir toplum
oluşturur. Küfrün tek millet olduğu gibi; bütün müslümanlar da,
birbirlerini ancak kardeş kabul eden tek bir millettir.
11- DÂVET VE İSLÂMÎ MÜCADELE, İKTİDAR EKSENLİ
DEĞİL; KULLUK EKSENLİDİR.
Öncelikle ifade etmeliyiz ki, tevhidî mücadele iktidar eksenli değil,
kulluk eksenli bir mücadeledir. Amaç, tevhidî bilince ulaşmış
ve vahyin şâhidliğini yapan dâvetçilerle insanları, yalnız Allah’a
kul olmaya çağırmak, kula kulluktan kurtulmalarına, zincirlerinden
boşanmalarına ve çevrelerine örülmüş duvarları yıkarak içine
gömüldükleri zindanların karanlıklarından Kur’an’ın aydınlığına
çıkmalarına ve sonuçta iki dünyada da saadete ulaşmalarına vesile
olmaktır. İmtihan dünyası olan Allah’ın arzında Allah’ın kullarına
adâletle hükmedileceği bir vasat oluşturmak ve böylece Allah’a
kulluk ve hilâfet sorumluluğunu yerine getirerek Allah’ın rızâsını
kazanmaktır. İslâm devleti kurmak ve iktidar olmak ise, bu süreçte
kulluk bütünü içinde yer alan ve ancak gerekli şartlar oluştuğunda
tahakkuk edecek bir aşamadan ibarettir. O halde, bütüncül ibâdî
sorumluluğun içindeki bir parçayı, ancak toplumsal tevhidî dönüşüm
sonucunda gerçekleşebilecek (böyle bir dönüşüm olmadıkça
da hiç ulaşılamayabilecek) bir aşamayı, İslâmî mücadelenin temel
ekseni haline getirmek, kulluğu parçalamak ve dini, siyasî iktidar
Ahmed Kalkan 83
mücadelesine indirgeyerek ideolojileştirmek, dünyevîleştirmek, sekülerleştirmek
sonucunu doğuracaktır. Hâlbuki tevhid dini, bireysel
ve toplumsal bütün hayat alanlarını câhiliye kirinden arındırıp
vahiyle ıslah ve inşa etmeyi, ‘rucz’dan arınmış İslâmî dâvetçilerin
şâhidlik ve dâvetiyle insanın kula kulluktan kurtulup yalnız Allah’a
kul olmayı başararak Allah’ın rızâsını kazanmasını ve böylece kurtuluşa
ermesini hedeflemektedir. Bu mücadele sonunda, toplum tevhidî
dâvete icâbet ederek özündeki câhilî değer ve ölçüleri tevhidî
olanla değiştirdiğinde, Allah’ın vaadi ve yasası gereğince, Allah o
topluma, lâyık olduğu tevhidî adâlet sistemini takdir ederek, İslâmî
iktidarı da nasip edecektir. Siyasal sistemde değişim sağlayabilmek
için öncelikle o istikamette bir sosyal değişimi gerçekleştirmek gerekmektedir.
Allah’ın hangi tür bir siyasal sistem değişikliğini takdir
etmesini istiyorsak, öncelikle o nitelikte bir toplumsal değişimi sağlamak
üzere harekete geçmemiz gerekmektedir.
O halde, tevhidî dâvet ve şâhidliği gerçekleştirerek, vahyi sosyalleştirme
ve adâlet mücadelesi vererek hayatı ve toplumu dönüştürmeye
ve zulmü geriletmeye çalışmak, câhiliye toplumuna alternatif
Kur’an nesli ya da Kur’an cemaati/toplumu oluşturma stratejisini
takip etmek, aslında sonuçta içinde İslâmî iktidara ulaşmayı ve sistemi
İslâmî sisteme dönüştürmeyi de hedefleyen topyekûn bir mücadeleyi
ifade etmektedir. Daha ilk baştan itibaren, tevhidî dâvete
icâbet edenlerin örgütlenerek câhiliye toplumuna alternatif bir
yapı olarak Kur’an neslini ya da Kur’an toplumunu oluşturmaları,
öncelikle kendi çapında İslâmî bir otoriteyi üretmek ve bir gün
tevhidî ümmetin oluşturulmasıyla ulaşılacak İslâmî iktidarın da
ilk nüvesini oluşturmak anlamına gelmektedir. Ancak bu mücadele,
kulluk ve âhiret eksenli hayat tasavvuru içinde Kur’an’la büyük
ve kapsamlı bir cihadı ifade etmektedir. Yanlış olan, şartlar oluştuğunda
İslâmî iktidara da yol açabilecek bu kapsamlı ve kuşatıcı
mücadeleyi, aceleci tutumlarla ve dünyevî beklentilerle siyasî iktidar
mücadelesine indirgemektir. İktidar eksenli mücadele faşist ve
demokratik beşerî sistemlerin yöntemidir. Kimi Müslümanlar da bu
tür sistemlerden etkilenerek, dünyevî beklentiler, hesaplar ve kimi
endişelerle şiddeti esas alan darbeci ya da silahlı mücadeleyle bir
an önce iktidarı ele geçirmeyi veya laik demokratik sistemlerle uzlaşıp
bütünleşerek gayri İslâmî ilke ve ölçüleri benimseyerek seçimle
bir an önce iktidar olmayı hedefleyen eğilimlere kapılabiliyorlar.
84 Dâvet
Bir toplum, özündekini vahiyle, vahyin ölçüleriyle değiştirip,
doğru istikamette bir arınmayı ve yeniden inşâyı gerçekleştirip, âdil
bir sistemle yönetilmeye müstahak olana kadar bu çürüme, yozlaşma,
kokuşmuşluk ve şirk düzeni sona ermeyecektir. Çünkü toplum
müstahak olmasa böyle bir sistem geçerli olmaz. Bu sebeple, önce
toplum olarak kendimizi değiştirmemiz gerekiyor. Özümüzdekini
fıtrî ve vahyî değerler istikametinde değiştirip insan haklarına gerçekten
saygılı, insanî ve hukukun üstünlüğünün gözetildiği âdil bir
sisteme müstahak olmadığımız sürece, bu sistem devam edecektir.
O halde biz, kendi gündemimizle uğraşmalıyız. Artık, sistemin içerisindeki
birtakım araçlarla oyalanmayı bırakmalıyız. Hükümete kim
gelirse gelsin iktidar oligarşidir. Hangi parti gelirse gelsin, İslâmî
kurallar değil; Atatürk’ün ilkeleri, câhiliyyenin hükmü, tâğutların
hevâlarının gösterdiği beşerî görüşler kuraldır, kanundur, anayasadır.
Hangi parti hükümeti kurarsa kursun; toplum, tevhidî değişim
geçirerek İslâmî sistemle, adâletle yönetilmeyi hak etmedikçe, görece
bir özgürleşme sağlansa bile şirk sistemiyle ve zulümle yönetilmeye
devam edecektir. O halde biz Müslümanlar, sistem içi bâtıl
yolarda vakit kaybetmekten, görece özgürleşme adına ilkelerimize,
taktik çıkar hesaplarıyla stratejik tevhidî mücadelemize aykırı istikamette
oyalanmaktan kurtulup sistemi değiştirecek kendi yolumuza,
sırât-ı müstakîme, özgün gündemimize kilitlenmeliyiz. Allah’ın
yolunda, dosdoğru bir duruş ve yürüyüşle, İslâmî kimlik ve ilkelerin
belirleyiciliğinde, onurlu bir şahsiyeti ve İslâmî kimliği dosdoğru
temsil eden doğru bir şahitliği gerçekleştirmeliyiz. Dönüştürmeyi
hedeflediğimiz toplumun câhilî eylemlerine katılma ve laik partilere
oy verme oyalamasından sakınmalı, her şartta insanlığı karanlıklardan
ve zulümden kurtarıp aydınlığa ve adâlete kavuşturacak sahici
alternatif olma vasfımızı korumalı, kirlenmeden, flûlaşmadan, bulandırmadan
tevhidî netliğimizi ölüme kadar ısrarla sürdürmeliyiz.
Her şeye rağmen, bu tür sapma ve savrulmalara prim vermeyen
ilkeli bir mücadele ve kirlenmemiş onurlu bir örneklikle, sahih
bir din anlayışını ve doğru bir mücadele yöntemini, tevhidî geleneğin
bugüne ait bir halkası halinde oluşturup gelecek nesillere
emanet olarak bırakmaya dair çok samimi, çok ciddi, aynı zamanda
ısrarlı ve istikrarlı bir çaba göstermeliyiz. Bu uzun soluklu ve
başka nesillere de geçerek devam edecek tevhidî yolculukta, Kur’an
neslinin öncülüğünde, vahyin ölçüleri ile ümmeti yeniden inşâ etAhmed
Kalkan 85
mek, bizim en temel programımızdır. Bu program, asla şaşmadan ve
şaşırılmadan devam ettirilmesi gereken, kulluk ve âhiret bilincinin
yönlendiriciliğinde ihlâsla sürdürülmesi gereken bir programdır.
Bizim projemiz, Allah’ın toplumsal yasası gereğince, içinde yaşadığımız
topluma karşı sorumluluklarımızı yerine getirmeye, Rasûlün
şahitliğinde ve ilk Kur’an nesli örnekliğinde bugünün Kur’an neslini
yetiştirmeye ve bu neslin öncülüğünde toplumun özündekini tevhidi
istikamette değiştirmesine vesile olmaya yönelik bir projedir. Bu
projenin en temel gereği, Ra’d sûresi 11. âyette beyan edilen Allah’ın
sosyal yasasının işleyişinde üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmektir.
Kur’an’ın mesajını, kendimizden başlayarak, önce kendi
ahlâkımızda örnekleyip şahitliğini üstlenerek diğer insanlara da taşıyıp,
tebliğ, dâvet ve eğitim faaliyetlerimizle ve “emr-i bi’l maruf,
nehy-i an’il münker” yükümlülüğünün gereğini yaparak, halkımızın
da özündekini tevhidî istikamette değiştirmesine vesile olmak üzere
yaygınlaştırmaktır. Rabbimiz, toplumları, halkları kendi kaderleri
üzerinde söz sahibi kılarak şereflendirmiştir. Hiçbir sistem insanlara
böyle etkin bir rol vermemektedir. Bütün beşerî sistemler bir avuç
egemenin zorbalığı altında toplumları edilgenleştirmekte, baskıyla
yönlendirmekte ve toplumlar sürü haline getirilmektedir. Toplumlar
kaderleri üzerinde söz sahibi olmaktan çıkarılmaktadırlar. Yaratıcımız
ise bütün insanların, bütün halkların, bütün toplumların kendi
kaderleri üzerinde, özgür irâdeleriyle söz sahibi olmalarını sağlayacak
bir yasa koymuş ve bu yasaya göre toplumlar tercihleriyle hangi
duruma lâyık olurlarsa o durumu onlar için takdir edeceğini hükme
bağlamıştır.
Allah’ın bu alanla ilgili değişmez sosyal yasası Kur’an’da açıkça
ifade edilmiştir: “...Bir toplum özündekini değiştirip (bozmadıkça)
Allah da o toplumun (siyasî) durumunu değiştirmez (bozmaz)...”229
Bu yasa iyileşme yönünde de aynı şekilde işler ve bir toplum özündeki
bozulmayı ıslah edip iyiye, güzele müstehak hale gelmedikçe
de, Allah o topluma iyi olan sistemi takdir etmez. “…Bir kavim
(toplum), kendinde (nefsinde) olanı değiştirinceye kadar Allah,
ona nimet olarak bağışladığını değiştirici değildir...”230 Şüphesiz
Allah hiçbir topluma zulmedici değildir. Bir toplum nasılsa öyle
yönetilecektir. Bir toplum neye müstahak olursa, Allah da o toplum
229 Rad Suresi, 11.
230 Enfal Suresi, 53
86 Dâvet
için, lâyık olduğu o şeyi takdir edeceğini vaad etmektedir. Verdiği
bir nimeti de o toplum özündekini değiştirmedikçe değiştirmez. Allah’ın
bu yasası, aslında insanlara şeref bahşeden, toplumları kendi
kaderleri üzerinde söz sahibi kılarak onurlandıran bir yasadır. Bir
toplum, nasıl bir sistemle, nasıl bir yönetim tarzı ile yönetilmek, nasıl
bir siyasî ve sosyal düzenle idare edilmek istiyorsa, özündekini
o istikamette değiştirmek üzere harekete geçmesi, bireysel ve toplumsal
irâdeyi seferber ederek buna uygun bir değişimi, dönüşümü
gerçekleştirmesi gerekmektedir.
Rabbimiz toplumsal değişim yasasıyla sanki şunu demektedir:
“Nasıl yönetilmek istiyorsanız öyle olun, siz nasıl olursanız Ben
size o yönetimi/sistemi takdir edeceğim. Nasıl yönetilmek, nasıl
bir sistemle idare edilmek istiyorsanız, özünüzde var olanı o sistemin
değer ve ölçülerine doğru değiştirin/dönüştürün, Ben de
size o sistemi takdir ederim. Ama bu tercihinizin hesabını âhirette
vereceksiniz.” Allah bu yasası gereğince, bir nevi şunu söylemektedir;
“İslâm’la, Allah’ın hükmüyle, adâletle yönetilmek istiyorsanız,
o zaman da Kur’an ölçüleriyle, tevhidî istikamette özünüzdekini değiştirin
ki, Ben size İslâm’ı takdir edeyim.” Yani İslâm bir toplumu
yönetecekse, toplum, Allah’ın hükümleriyle (adâletle) hükmedilen
bir toplum haline gelecekse, bunun yolu sadece bu yasadan, yani
özündekini tevhidî istikamette değiştirmesinden geçmektedir. Başka
bir yol ve yöntem yoktur. Bütün peygamberlerin uygulaması da işte
bu yasa ve yöntem dâhilinde cereyan etmiştir.
Bir ülke dışarıdan bir saldırıya uğramışsa, işgale muhâtap olmuşsa,
Afganistan, Irak, Çeçenistan ve Filistin’de olduğu gibi, tabii
ki o zaman, o bölgenin onurlu insanlarına ve Müslümanlarına, tevhidî
dâvet ve eğitim çabaları yanında, bu zâlim emperyalist güçlere
karşı silahlı mücadele de kaçınılmaz bir sorumluluk haline gelir.
Ancak bir toplum kendi özündekini yüzyıllar süren süreçte değiştirip
bozduğu için gayri İslâmî bir sisteme ulaşmışsa, o toplum, zor ve
şiddet kullanılarak değil; merhametle, güzel ve hikmetli bir üslupla
yapılacak kurtarıcı ve tavizsiz bir dâvetin, tebliğin, âdil şâhidliğin ve
eğitimin öne çıkarılmasıyla ıslah edilebilir. Bozulmuş, şirke bulaşmış
olan toplum, net ve açık bir dâvetin yaygınlaştırılması sûretiyle, bu
sefer de özündekini vahyin ölçüleriyle değiştirmesine vesile olunarak
İslâmî bir toplum haline dönüştürülebilir. Hiçbir Peygamber, içinde
Ahmed Kalkan 87
yaşadığı toplumu zor kullanarak, silaha ve şiddete başvurarak ya da
dağa çıkıp toplumuna saldırarak değiştirmeye kalkışmamıştır. Bu
tür darbeci, silahla, baskıyla egemen olma yöntemi, komünist, faşist
ve Kemalist, dünyacı ve iktidar eksenli beşerî sistemlerin tercihidir.
İslâmî sistem ise, kulluk ve âhiret eksenli olduğu için, dünyayı da
insanların kendilerini özgürce gerçekleştirecekleri bir imtihan alanı
olarak gördüğünden, insanları tevhidî dâvetin karşısında özgürce
tercih yapabilecekleri bir adâlet ve özgürlük vasatına kavuşturmayı
ve gönüllü değişimi esas alır. Bu sebeple peygamberler ve tevhid yolunun
dâvetçileri, egemen şirk yönetimlerinden, “Allah’ın yardımı
ne zaman?” diyecek hale gelene kadar darlandıkları büyük eziyetler,
zulümler, işkenceler, ekonomik ve sosyal boykotlar gördükleri
halde, toplumun içinde kalmaya, muhâtap oldukları zulmü de ifşâ
ederek, bu mazlumiyet zemininde topluma vahyin şahitliğini yapmaya,
kurtarıcı ve karanlıklardan aydınlığa çıkarıcı mesajı topluma
taşımaya ısrarla devam etmişlerdir.
Allah’ın sosyal yasasının işleyişi sonucunda, bir toplumun şirke
dayalı zulüm sistemini ya da İslâmî adâlet sistemini hak etmesi
halinde Allah’ın takdiriyle gelecek bu sistemlerin değişimi de, yine
aynı yasa gereğince, belki de yüzyıllara sâri bir tersine toplumsal
değişim yaşanması sonucunda yine ancak Allah’ın takdiriyle gerçekleşecektir.
Yani öyle 4 yılda bir yapılan seçimlerle sistemler değişmez,
ancak aynı sistem içinde görev yapacak yöneticiler değişir.
Ancak zâlimlerin güce dayalı şiddet yöntemiyle ele geçirdikleri toplumlar
üzerindeki zorba hâkimiyetlerinin, söz konusu yasanın işleyişiyle
değil de ârızî bir zorbalıkla sağlandığı için, uzun ömürlü olması
da mümkün değildir. Ancak bunun için de, mazlumların zâlimlere
karşı pasif durmayıp kıyam etmeleri, gasp edilen ülke ve haklarını
almak için harekete geçmeleri ve bu konuda sorumluluklarını yerine
getirmeleri gerekecektir.231
231 Mehmet Pamak, “Siyasal Sistem Değişimi Sosyal Değişimin Sonucudur”, Haksözhaber,
19.03.2009
88 Dâvet
12- BÂTIL YOLLARLA HAKKA GİDİLMEZ: SİSTEM İÇİ
VE DEMOKRATİK USÛLLERLE DÂVET VE OLUMLU
DEĞİŞİM DÖNÜŞÜM GERÇEKLEŞMEZ.
Hükümetler seçimle, devletler inkılâpla değişir. Demokrat bireyler,
halkın yönetimini tercih etse de; Müslüman bir kimse, Hakk’ın
yönetiminden başka yönetim kabul edemez. Demokrasi, sadece hükümetleri
seçer, değiştirir. Müslüman ise, düzeni seçer, değiştirir.
Bir Müslüman, gayrı İslâmî bir düzeni kimin yöneteceği ile uğraşmaz.
O inkılâbî tavırla düzeni nasıl değiştirip yerine İslâmî bir yönetim
getireceğinin planlarını yapar, uygulamaya çalışır.
Özellikle Türkiye gibi yerlerde bir parti, oyların % 80’ininden
fazlasını bile alsa, demokratik yollarla İslâm’a doğru sağlam bir
adım atamaz. Başta Silahlı Kuvvetler, farklı güç odakları, derin
devlet, reelpolitik, bürokratik oligarşi, medya ve para babaları, kimi
sivil toplum kuruluşları, Amerika ve Batı dünyası, demokrasi gemisinin
rotasını en küçük bir ihtimalle İslâm limanına doğru çekilme
eğilimine her yolu kullanarak engel olurlar.
Tepeden inme veya demokratik yollarla başa geçip devlet imkânlarıyla
halka din dayatma, Nebevî metot ve Kur’ânî usûl değildir.
Peygamberimiz’e (dâvâsından vazgeçmesi şartıyla) Mekke müşriklerinin
krallık ve demokrasiye benzer şekilde bir-iki sene onun,
bir-iki sene de kendilerinin halkı yönetmesini teklif etmişlerdi. Peygamberimiz
bu kolay, ama dâvâsından vazgeçme tavrı (takıyyesi,
görünümü) içeren tekliflere karşı nasıl bir tavır takındı, hepimiz
biliyoruz: “Bir elime Güneş’i, diğer elime Ay’ı verseniz, vallahi dâvamdan
vazgeçmem!”
Demokrasi denilince, halkın yönetime katılmasından hemen
sonra, ilk akla gelen sloganlar “insan hakları ve özgürlükler”dir. Bu
parlak sözlerin hangi insanların hakkını ve ne tür bir özgürlüğü kast
ettiği üzerinde pek durulmaz. Hâlbuki her hakkın bir sorumluluğu
ve her özgürlüğün bir sınırı vardır. Demokrasilerde bunlar da kaypaktır.
Müslümanlar için, Allah’a, kendisine ve topluma karşı sorumluluk
önceliklidir. Kulluk, İlâhî sorumluluk, Allah’ın emirleri,
dâvet, tebliğ ve âhiretle ilgili konularda demokrasinin görüşü; halkın;
yönlendirilen, manipüle edilen, çeşitli müdâhalelerle fıtratı bozulan
halkın inancı ve görüşüdür. Hakkın rızası, O’nun hükümleri,
emir ve yasaklarının hiçmi hiç önemi yoktur.
Ahmed Kalkan 89
Demokrasilerde mü’min-kâfir ayrımı ve ayrıcalığı ne teorik ne
pratik olarak sözkonusudur. Halk, vatandaş birbiriyle her konuda eşit
kabul edilir. Din ve ahlâk ayrımı gözetilmeyen vatandaş arasındaki
eşitlik, elbette doğru ve adâletli değildir. Cennetlikle cehennemlik,
âlimle câhil, Allah’ın askeri ile tâğutun askeri ancak demokrasi terazisinde
birbirine eşit çıkartılır. Bu durumun, İslâm’ın ilkeleri ve
müslümanlar açısından doğurgan bir problem olduğunu hemen herkes
kabul eder. Eğer “mü’min-kâfir ayrımı uygulamada çokça yapılıyor”
diyenler varsa, kesinlikle mü’minlere olumsuz ayrımcılık
yapıldığından bahsedeceklerdir.
Hükmün Allah’a âit olması, aynen mülkün Allah’a ait olması gibidir.
Nasıl mal-mülk, gerçek mâlik olan Allah’a aittir; mü’min kendisine
emânet olarak verilmiş malı Allah’ın emri ve izniyle meşrû
şekilde kullanır. Aynen onun gibi, mutlak hüküm sahibi Allah’tır.232
Bey’atle seçilmiş, mü’min yönetici, O’nun izniyle, O’nun indirdiği
hükümlerle ve sınırlı şekilde hükmeder. Yönetim, Allah’ın hükmünü
adâletle uyguluyorsa İlâhî hâkimiyet gerçekleşir. Aksi takdirde hükmedilen
ilkelerin sahipleri ve hükmedenler ilâhlık iddiâsında bulunmuş
zâlim, fâsık ve kâfir olurlar. Bu değerlendirmeler doğrultusunda
“demokrasi; mâbedi, dokunulmaz tabuları, kitabı, ibâdeti, kutsal
(tanrısı ve yarı tanrıları olan) bir dindir” sözü doğru bir ifadedir.
Kutsal mâbed/tapınak olarak meclis; kutsal kitap olarak Anayasa;
inancın şiarı ve dine giriş ifâdesi olarak “egemenlik/hâkimiyet kayıtsız
şartsız ulusundur” zikri; duâ olarak İstiklâl marşı, tapınma ve
âyin olarak hazırola geçme; ilke ve doktrinlerine kesin iman edilip
hiç eleştirilemeyecek tabu ve tanrısal güç olarak “Ulu Atatürk”; kutsal
ve tanrısal özellikte yarı tanrılar olarak meclis başkanı, başbakan
ve cumhurbaşkanından oluşan teslis; haram-helâl olarak meclis tarafından
belirlenen beşerî yasaların suç sayıp saymadığı şeyler; kutsal
bey’at akdi ve problemleri çözecek hakem şeklinde kabul edilen
kutsal oy ve mübârek sandık; kullar ise vatandaş şeklinde kabuller
ve uygulamalar, demokrasi dininin şartları, esasları kabul edilmektedir.
Kur’an, Mekke’de Peygamberimiz zamanındaki müşriklerin dininden
bahseder.233 Hâlbuki onların adı bilinen hiçbir dinleri yoktu.
232 12/Yûsuf, 40
233 109/Kâfirûn, 1-6
90 Dâvet
Fakat; felsefesi, ideolojisi, dünya görüşü ve yaşam biçimi, yönetim
tarzı olan her şeyin, Kur’an terminolojisinde adı “din”dir. Demokrasi
bâtıl bir din olarak kabul edilince, aynı zamanda demokrasiyi de
kabul eden müslümanlar iki dinli sayılabilir.
İslâm’ın ilkeleri ve müslümanların insanî hakları gündeme gelince,
demokrasi helvadan put olur ve acıkan sahipleri onu yemekten
çekinmez. Mısır’da cumhurbaşkanı olarak seçilen Mursi’nin askerî
darbe ile devrilmesi, Filistin’de % 75 civarında oy alan İsmail Heniye’ye
bir gün bile başbakanlık yaptırılmaması, Cezayir’de İslâmî
Selâmet Cephesinin demokratik yolla iktidara giderken askerî darbeyle
önünün kesilmesi, yaşadığımız coğrafyada kaç kez partilerin
kapatılması ve parti kapatılmasının demoklesin kılıcı gibi korku
salmaya devam etmesi bunun örnekleri değil midir? Aslında bu
durum, temelde yadırganacak bir husus değildir. Her yönetim, her
rejim kendini yıkmak isteyenlere karşı kendini korur. Ve dünyanın
hiçbir yerinde ve tarihin hiçbir döneminde demokratik usullerle İslamî
değişim ve dönüşüm gerçekleşmemiştir. Ama, İslâm’a kapalı
olan, Müslümanların, dinleri için kendini kullanmalarına her yasağı
koyan demokrasi, müslümanları kullanmaya can atmaktadır.
Dini siyasete âlet etmek elbette çirkin tavırdır. Aynı zamanda bir
müslümanın, dinini Allah rızâsı dışında başka bir amaca hizmet için
âlet etmesi büyük bir günahtır. Olsa olsa, siyaset dine âlet edilebilir,
ama fincancı katırlar çabuk huylanıp kolay ürktükleri için, siyasetin
en küçük unsurunun bile dine hizmet ederek ona âlet edilmemesi
için en küçük tâviz bile vermemekteler. Böyle olduğu halde, şâyet bu
konuda tâviz verdiklerini düşünsek bile, gayr-ı meşrû düzenler İslâm’a
âlet ve araç olamaz. Şarapla abdest alınmaz. Bâtıl yollarla hakka
gidilmez. Şerle hayra ulaşılmaz, haram parayla hayır yapılmaz.
Küfre âit bir vâsıtayla İslâm’a, şeytana âit bir atla cennete gidilmez.
Gâvurun atına binen onun kılıcını sallar. Batılı kâfirlerin demokrasi
adlı cephesinde yer alıp parti atına binen kimse, bu atın içi, Truva atı
gibi müslümanı mahvedecek askerle dolu olduğunu görmüyorsa hem
kalp gözü, hem kafa gözü kapalı demektir. Bâtıl, başka bir bâtılla değil,
ancak Hak’la zâil olur; “Hak gelince bâtıl yok olur”234 buyrulduğuna
göre, İslâmî faâliyetleri demokrasi adlı şemsiye altına almaya
çalışmak, hakkı getirme adı altında bâtıla batma sayılmaz mı?
234 17/İsrâ, 81
Ahmed Kalkan 91
İslâm’da öncelik insana hizmette değildir. Müslüman da olsa insana
yardım ikinci planda kalır; tevhide, dine, dâvâya, kulluğa, şirkin
her çeşidinden bireyleri ve toplumu kurtarmaya, cihada öncelik
verilir İslâm’da. Allah’ın hakkı her şeyden önce gelir. Demokrasilerde
öncelik tâğuta ve tâğutî kurum ve şahsiyetleredir.
“Halka hizmet, Hakka hizmettir.” Öyle mi acaba? Hakk’a nasıl
kulluk yapılacağı iki temel kaynakta belirtilmiştir. Kim demiş,
hangi âyette, hangi hadiste geçer bu halk-hak eşitliği? Bu söz doğru
olsa, Amerika’da veya Avrupa’da hem de rüşvete, adam kayırmaya
yönelmeden halkına hizmet eden kâfir yöneticiler Hakka daha
çok hizmet eden mücâhidler olmaz mıydı? Peygamberler, öncelikle
insanların mideleriyle, yollarıyla, içinde yaşadıkları devletlerin ekonomileriyle,
İslâm dışı devleti güçlendirmeyle uğraşmış değillerdi.
Kur’an, Peygamberlerin (dolayısıyla O’nların izinden giden şuurlu
müslümanların) temel görevinin Hakk’a kulluk olduğunu, bütün insanlığın
Allah’a kulluk ve ibâdet için yaratıldığını belirtir.
Eğer hak, çoğunluğun tâbi olmasıyla, bâtıl da ona uyanların az
sayıda olmasıyla belirlenirse peygamberlerin durumu nasıl açıklanabilir?
Hayra dâvet edip iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran,
insanları ıslah etmeye çalışan dâvâ adamlarının görevlerine gerek
kalır mı? Demokrasi doğruları tespit ediyorsa, takvâ sahibi sâlih
kimseler, vahye tâbi olup İlâhî emirler doğrultusunda hareket edeceklerine,
insanların çoğunluğuna uyup ona göre hareket etsinler,
Allah da râzı olur denilemez. Kur’an tam tersini söylüyor çünkü:
“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan
saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan
başka söz de söylemezler.”235
Sentez; iki ayrı şeyin birleşip yeni bir şey oluşturmasıdır. “İslâm
Sosyalizmi”, “İslâm Kapitalizmi” elbette olmaz. Olursa, bu senteze
hâlâ İslâm denilemez. Eksi ile artının toplamının eksi olduğu gibi;
Hakla bâtıl birbirine karıştırılınca çıkan şey de bâtıl olur. “Laik
müslüman”, “komünist müslüman”, “Atatürkçü Müslüman” olmadığı
gibi, “müslüman demokrat” da, “İslâm demokrasisi” de olmaz.
Müslümanın demokratikleşip demokrasiyi savunur hale gelmesi,
“tâğut, İslâm Devleti, Hakkın hâkimiyeti, Allah’ın indirdiğiyle
235 6/En’âm, 116
92 Dâvet
hükmetmek, İslâm şeriatı” gibi kavramları gündeminden çıkartması
demektir.
Müslümanları sistem içine almak, onları düzene uygun, Amerika’yı
rahatsız etmeyecek ve Türk Standartlarına uyan evcilleştirilmiş,
yumuşatılmış bir müslümanlık(!) anlayışına çekmek için
demokrasi dayatılıyor. Demokrasi hakkında demokratik bir tartışmaya
bile niçin cısss! deniliyor? Hele, alternatif olarak İslâm Devlet
sisteminin gündeme getirilmesine ve bunun için faaliyet yapılmasına
izin verilmiyorsa, bu demokrasi denilen şeyin hak ve özgürlük
açısından bir aldatmaca olduğu kabul edilmelidir.
“Câmiye, okula ve kışlaya siyâset girmemelidir.” Niye? Kötü olduğu,
oralara yakışmadığı için mi? Kışlaya gerçekten girmiyor mu
dersiniz, yoksa oralardan dışarıya çıkamıyor mu? Orada rengini alan
politika, dışarıya o renkle çıkıyor. Ordunun siyasete müdâhale etmediğini,
balans ayarları yapmadığını, lüzum gördüklerinde ihtilal
yapıp partileri kapatmadığını, başbakanın asılmadığını bile kimse
iddia edemez. Ya kırmızı kitaba, brifinglere ne demeli, kim demeli,
nasıl demeli? Mili Güvenlik Kurulunun fonksiyonu, atanmışların
seçilmişleri yönlendirmesi demokrasi salatasıyla nasıl bağdaşıyor,
bağdaşıyorsa bu, nasıl halkın yönetimi oluyor? 15 Temmuz’la birlikte
askerlerin burnu sürtüldü. Pek sesleri çıkmıyor. Ama unutmayalım;
bugüne kadar bütün darbeler askerler tarafından yapılmıştır.
Güçleri yettiği anda, yine denemeyeceklerini kimse garanti edemez.
“Câmiye siyaset girmesin!” Bu sözde samimi değiller. Laikliğin
T.C.’deki uygulaması gibi, din devlete karışamaz, ama devlet dine
istediği kadar ve istediği şekilde karışır. Merkezden gönderilen hutbelerle
câmilerde siyasî mesajlar verilmesi, devlete bağlılıktan, vergilerden,
devlet politikalarından bahsedilmesi, gayrı İslâmî devlet
için dualar edilmesi, Atatürk’ten, onun bayramlarından övgü ile söz
edilmesi dini siyasete âlet etmenin en çirkincesidir ve bütün bunlar
düzen ve düzene uyan Diyanet görevlileri tarafından ibadet bilinciyle
yerine getirilmektedir.
“Câmiye siyaset girmesin!” diyenler, seçim sandığını câmilere
koymaktan çekinmiyorlar. Kimi şehir câmilerinde oy vermek için
câmilere ayakkabı ile girilir, caminin, yani Allah’ın evinin kutsallığı
çiğnenir. Bunlar devlet eliyle câmiye siyasetin sokulmasının ayrı bir
Ahmed Kalkan 93
örneğidir. Tâğutların seçimi, tâğutları reddeden dinin mâbedlerinde
yapılıyor. Bu, mâbedlere zulümdür. Mâbedlerimiz de işgal altında.
Mahallesindeki mescidlerin işgalini kaldıramadan büyük mescidlerimizi,
Aksâ ve Haram Mescidini işgalden nasıl kurtarır bu ümmet?
Müslüman için amacın doğru ve güzel olması gerektiği gibi, bu
hedefe ulaştıracak araçların da doğru ve güzel olması gerekir. Meşrû
olmayan araçlarla meşrû hedeflere gidilemediğini, gidilemeyeceğini
unutmamak gerekiyor. Bunun yanında araçlar amaçlaştırılarak,
aracın insanı istikametinden saptırma riskinin de büyük olduğu bir
gerçek.
Demokrasi, (Ferazdak’ın Kûfe’liler için dediği gibi) gönlü İslâm’dan,
ameli ve dili mevcut düzenden yana insanlar mı oluşturdu?
Bu doğruysa, bu karakterin İslâm’a ve demokrasiye katkı ve zararları
nelerdir? Özü ile sözü, içi ile dışı bir olmayan demokrasi ve düzen
münâfığı tiplerden kime ve ne gibi hayır beklenebilir?
13- NEBEVÎ USÛLÜ GÜNÜMÜZE UYGULAMALIYIZ:
PEYGAMBERLERİMİZ, DÂVET KONUSUNDA BİZE EN
GÜZEL ÖRNEKTİR.
Peygamberlere İman, Onları Örnek ve Önder Kabul Edip
Onlara İtaat Etmek İçindir: Peygamberlerin en büyük ve en
önemli görevleri, insanların, hakkında ihtilâfa düşerek kendi imkânlarıyla
hakkı bulamayacakları alanlarda ihtilâflarını çözümleyici
hükümler getirmeleridir: “İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet)
idi. Bu durumda iken Allah, müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri
gönderdi. beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri
şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları
hak olarak indirdi.”236 İşte bunun için Yüce Allah, her bir kavim
için bir nezîr/uyarıcı göndermiştir.237 Peygamberlere iman, onların
çağrısını kabul etmek, onların izinden gitmek, “olsa da olur, olmasa
da” kabilinden insanların tercihine bırakılmış bir tutum değildir.
İnsanlar, peygamberlere iman etmekle, onların izinden gitmekle yükümlüdürler.
Aksini yaptıkları takdirde her peygamberden ümmeti
236 2/Bakara, 213
237 35/Fâtır, 24
94 Dâvet
hakkında şâhitlik etmesi de istenecek ve bu şehâdet, onların kesinleşmiş
ceza ve azaplarını daha bir pekiştirici anlam taşıyacaktır.
“Allah yolunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti. Babanız İbrahim’in
dininde olduğu gibi, dinde size zorluk yüklemedi. Sizi daha önceden
ve bunda (Kur’an’da) ‘müslümanlar’ diye adlandırdı ki Peygamber
size şâhit olsun; siz de insanlar üzerine şâhitlik edesiniz. O halde
namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güvenin. O’dur sizin
Mevlânız. O, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.”238 Böylece
peygamberler, ümmetlerine karşı, peygamberlere iman edenler de
diğer insanlara karşı şâhitlik edecek ve hakkında şehâdet ettikleri
kimselerin peygamberlerin gösterdikleri yoldan gidip gitmedikleri
hususunda beyanda bulunacaklar; ya da bulunmaları istenecektir.
Peygamberlere uymakla yükümlü olmanın yanında, insanın
başka sorumlulukları da vardır: Peygamberlerin mesajını yaymak,
bu mesajı insanlar arasında uygulanan yegâne din ve şeriat haline
getirmek yolunda, peygamberî metod istikametinde cihad etmek,
gereken gayreti gösterip hakkıyla mücadele vermek.
Peygamberlerin gösterdiği yoldan başka yolda gitmenin, dünya
hayatında sayılamayacak kadar çok olumsuz sonucu ve cezasından
ayrı olarak, âhirette de büyük bir cezası vardır. Bu ceza o kadar
büyük olacaktır ki, kâfirler dünyada iken peygamberlerin izinden
gitmediklerinden, kendilerinden farklı hiçbir meziyetleri olmayan,
haktan uzak sapık önderlere uyduklarından dolayı, -faydasını göremeyecekleri
bir zamanda- pişman olacaklar ve pişmanlıklarını dile
getireceklerdir. Bu durumu Yüce Rabbimiz şöyle tablolaştırmaktadır:
“...O gün kâfirlere çok zordur. O günde zâlim, ellerini ısırıp:
‘Keşke peygamberle birlikte yol almış olsaydım!’ der. ‘Eyvah bana,
keşke filanı dost edinmeseydim. Andolsun ki o, bana geldikten sonra
beni haktan saptırdı.’ Şeytan insanı yardımsız ve zelil bırakandır.”239
İşte bu dünyada şeytanın ardından giderek peygamberlerin yolunu
terk edenler, âhirette bu dünyada iken uydukları kimselerden uzaklaşmak
isteyecekler; böylelikle azaptan kurtulmayı deneyeceklerdir.
Ancak bunun da kendilerine bir faydası olmayacaktır.240
Allah, insanlara insan olarak, kendi aralarından peygamberler
göndermiş ve onların yolundan gitmelerini, peygamberlerine her
238 22/Hacc, 78
239 25/Furkan, 26-29
240 Bk. 2/Bakara, 165-167
Ahmed Kalkan 95
hususta itaat etmelerini emretmiştir. Peygamberlerin izinden gitmeyenlere
uymak, ya da onların izinden gidilmeyen hallerde baştakilere,
ileri gelenlere itaat, Allah’ın yolundan sapmak için gösterilecek
geçerli bir mâzeret değildir. Yüce Rabbimiz, peygamberlerin yolundan
sapmak için gösterilecek hiçbir mâzereti kabul etmeyecektir. .
Kur’an şöyle der: “Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan
sonra peygambere karşı çıkar, mü’minlerin yolundan başkasına
uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız.
Orası ne kötü bir varış yeridir.”241 Peygamberlerin getirdikleri yola
aykırı yol izleyenlere itaat, -kim olursa olsunlar- meşrû bir itaat değil;
“Allah’a isyan olan yerde (kula) itaat yoktur. İtaat ancak meşrû
olanda gerekir.”242 şeklindeki nebevî düstur ile ve “mârufu emredip
münkeri nehyetmek” ilkesi gereğince böylelerini hizaya getirmek
gerekir; Onların sapıklıklarının peşinden gitmek değil. Peygamberlerin
dışında, uyulan kimsenin büyük yanılgılara düştüğü önemli
bir husustur. Uyulan kimselerin peygamberlerin yolundan gitmemeleri
halinde kimlikleri, sıfatları, nitelikleri, makamları, yakınlıkları
ne olursa olsun, uyanlara âhirette hiçbir fayda sağlayamayacakları,
ebedî azaptan kurtaramayacakları herkes tarafından gayet açık ve
net bir şekilde bilinmelidir. “Yüzleri ateşte (bir taraftan bir tarafa)
çevrileceği o günde diyeceklerdir ki: ‘Ne olaydı, biz Allah’a ve
Rasûl’e itaat etseydik!’ Ve diyecekler ki: ‘Rabbimiz, gerçekten biz
başkanlarımıza, efendilerimize itaat ettik de, onlar da bizi saptırdılar.
Rabbimiz, onlara azaptan iki kat ver ve onları en büyük lânet
ile lânetle!”243
İşte âhirette durum böyle olacaktır; peygamberlerden başkalarının
yolunu izleyenler için. Dünyada her iki tür önderliğin ve bu
önderliğe tâbi olmanın farklı sonuçları olduğu gibi; âhirette de aynı
farklılık sözkonusu olacaktır; hatta daha da geniş boyutlarda...
Gerçekten akıl sahibi olanlar, peygamberlerden başkalarının yolundan
gitmeyi düşünmek, akıllarının en ücra köşesinden geçirmek
şöyle dursun; bu hayırlı ve biricik doğru yoldan gitmeyenleri gafletlerinden
uyandırmak için peygamberlerin açtıkları yolda, gösterdikleri
istikamette ve onların metoduyla mücadele eder, cihad ederler...
241 4/Nisâ, 115
242 Buhârî, Âhâd 1; Müslim, İmâre 39-40
243 33/Ahzâb, 66-68 ve yine bk. 7/A’râf, 38
96 Dâvet
Peygamberlerin ve son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirmiş
olduğu şeriate aykırı bir hüküm ya da hükümleri, düzen ya da
düzenleri, kurum ya da kurumları, değer ya da değerleri alternatif
olarak göstermek, kabul etmek, onlara çağırmak; bunlar insanlara
hükmetmekte iseler, bunları kabul edip rızâ göstermek, red ve inkâr
etmemek, onlara gereken tepkiyi göstermemek; bütün bunlar peygamberin
getirdiği şeriatı reddetmek anlamına geleceğinden, iman
ile bağdaşmaz. Yani, böyle bir tutum, anlayış ve davranış küfürdür.
Çünkü İslâm’ın ve Kur’an’ın üzerinde hassasiyetle durduğu “peygamberlere
iman” ilkesine ve kelime-i şehâdetin ikinci bölümü olan
“Muhammed’in (s.a.s.) Allah’ın Rasûlü” olduğunu kabul ve ikrar
etmeye aykırıdır.
Peygamberlere iman, onlara karşı belli bir edeple edeplenmeyi de
gerektirir. Onların dâvetlerini kabul etmek, onların izinden gitmek,
uymakla yükümlü olduğumuz bütün hususlarda, yani kendilerine
indirilen Kitab’ın hayata nasıl geçirileceğiyle ilgili tüm uygulamalarda
onlara uymak, bu edebin en önemli yanıdır.
Peygamber Efendimiz’e karşı -hayatta iken- ümmet fertleri seslerini
yükseltmemekle244 yükümlü oldukları gibi, vefatından sonra da
kayıtsız şartsız ona uyarak, hükmüne teslim olarak, önüne geçmemekle
yükümlüdürler.245 H içbir zaman kendilerini ona tercih edemezler.
O kendilerine öz canlarından daha yakındır. Onun zevceleri,
mü’minlerin anneleridir.246 Bu bakımdan onun hanımları, mü’minler
için bir kadının saygı ve ihtiram noktasının en zirvesindedirler.
Mü’min bir kimsenin onlara annelik nazarından başka türlü bakması
mümkün değildir.247
Mü’minin Allah’ın peygamberlerine ve özellikle de son peygamber
Hz. Muhammed Mustafâ’ya (s.a.s.) karşı konumu şudur: Onun
peygamber olduğuna katıksız, şeksiz, şüphesiz tam bir tasdikin
yanında; getirdiği Kitaba ve onun hayata tatbik edilme biçimi olan
sünnete uymanın gerekli olduğunu kabul etmeli; dünyada hidâyet
üzere olmanın, âhirette de vaad olunan cennete girmenin onun Allah’tan
getirdiği dine, dosdoğru yola tâbi olmakla mümkün olaca-
244 49/Hucurât, 2
245 49/Hucurât, 1
246 33/Ahzâb, 6
247 33/Ahzâb, 53
Ahmed Kalkan 97
ğına tam bir yakîn ile inanmalı ve bunu amelî hayatında da ortaya
koymalıdır. Onun dışında hiçbir yol gösterici ve önder aramamalı;
kendisini, kendisine emir verenleri ve emri ve sorumluluğu altındakileri
hep onun gösterdiği yol ile, getirdiği şeriat ile, uyguladığı
sünnet ile ölçüp değerlendirmelidir. Kendisinde ve çevresinde bu
ölçülere aykırı gördüklerini ilk fırsatta ve en güzel yolla düzeltme
yoluna gitmelidir.248
Peygamberler, İnsanları Allah’a Dâvet İçin Gönderilmişlerdir:
İnsanoğlunun dünyaya gönderilmesindeki asıl gâye, Kur’an’ın
da bize bildirdiği gibi, Yaratıcı’sını tanıyıp O’na hakkıyla kulluk
etmektir. “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler
diye yarattım.”249 İşte peygamberlerin gönderiliş sebeplerinin
başında, bu kulluğun nasıl yapılacağı, en açık bir şekilde insanlara
öğretmek gelmektedir. Aslında Allah’a inanmak, her doğan insanın
fıtratında var olan bir gerçektir.250 Her insan, fıtratında, kendinden
yüce, güçlü ve kuvvetli birine inanmayı ihtiyaç olarak hisseder.
Bazıları bu yüce varlığı, “tabiat güçleri” olarak algılarken, diğer
bazıları, kendi elleriyle yapıp taptıkları “put” olarak telakki eder.
Gönderilen her peygamber, kendi kavmini bu yüce gerçeğe dâvet etmiş,
onlara, inanılması ve itaat edilmesi gerekli olan tek Zât’ı (İlâhı)
bildirmiştir. “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona;
‘Benden başka ilâh yoktur; o halde Bana kulluk edin’ diye vahyetmiş
olmayalım.”251 ; “Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin, tâğuttan sakının’
diye (emretmeleri için) her kavme bir peygamber gönderdik.”252
Tarih de açıkça ortaya koymuştur ki, insan, tek başına doğru bir
şekilde Yaratıcı’sını tanıyamamakta, O’na kulluk yollarını bilememektedir.
Gönderilen peygamberler arasındaki devrede bile insan,
pek çok bâtıl ve hurâfelere tapmış, herhangi bir fayda ve zararı olmayan
putlara, cansız varlıklara, yıldızlara vs. ibâdet etmiştir. Gönderilen
her peygamber, ümmetini Allah’a dâvet etmiş, bu konuda büyük
gayretler sarfetmiş, onlara gerçek Mâbud’u anlatmıştır. Bütün
peygamberler, hayatları boyunca bunun mücadelesini vermiştir. Hz.
Nûh’un 950 sene gece-gündüz, gizli-açık bir şekilde, bütün yolları
248 M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, s. 59-91
249 51/Zâriyât, 56
250 Buhâri, Cenâiz 92; Ebû Dâvud, Sünnet 17; Tirmizî, Kader 5
251 21/Enbiyâ, 25
252 16/Nahl, 36
98 Dâvet
deneyerek kavmini hidâyete çağırdığını, ancak toplumun buna yanaşmadığını253
örnek verebiliriz.
Peygamberler Allah’ın Emirlerini Tebliğ Ederler: Peygamberlerin
gönderiliş amaçlarından bir diğeri, dini tebliğdir. Eğer onlar
gelmeseydi biz, ibâdete ait meseleleri bilemez, Allah’ın emir ve yasaklarını
hiçbir zaman alamaz ve sorumluluklarımızı kavrayamazdık.
Namaz, oruç, zekât, hac gibi görevlerimizi; şirk, içki, kumar,
zina, ihtikâr/karaborsa ve faiz gibi haramları bilemezdik. Bütün
bunları ve bunlara benzer birçok meseleleri peygamberler vasıtasıyla
öğrenmiş bulunuyoruz.
Hayat ve medeniyetle beraber insan düşüncesinin de ilerlediği
öne sürülür. Asırlar içerisinde ve nesiller boyunca insanda meydana
gelen değişikliğe rağmen, ilk insanla bugünkü insan, insan olma bakımından
müşterek, hatta aynı mâhiyete sahiptir. İlk insanlarla günümüz
insanının ortak ihtiyaçları ve ortak kaderleri vardır. İnsanda
değişmeyen bu ihtiyaçların çözümü için, insanlığın ebedî kurallara
bağlanması ve öyle tanzim edilmesi bir zarûrettir. Bu ihtiyacın, durmadan
değişen ve olgunlaştığı kabul edilen akıl ve ilim yoluyla değil;
mutlak ve ebedî esaslara sahip olan din yoluyla tanzim edilmesi
gerekmektedir.
İlâhî emir ve yasaklari insanlara ulaştıracak bir insana ihtiyacın
varlığı inkâr edilemez. Ve aynı zamanda bu elçinin bir insan olması
da gereklidir. Allah da bu elçileri insanlardan seçmiştir. Seçilen
bu peygamberler, bu yüce görevi tamamen yerine getirmiş, hiçbiri
insanları Allah’a dâvetten geri kalmamışlardır. “O peygamberler
ki Allah’ın emirlerini insanlara tebliğ ederler, Allah’tan korkarlar
ve O’ndan başka kimseden korkmazlar.”254 ; “Ey Rasül! Rabbinden
sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış
olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah,
kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez.” 255
Peygamberler İnsanları Doğru Yola Dâvet Ederler: İnsan,
kendisinde bulunan birtakım özelliklerden dolayı, zaman zaman
“sırât-ı müstakim” dediğimiz, doğru yoldan sapabilir. Ancak ona, bu
253 29/Ankebût, 14; 71/Nûh, 9, 21
254 33/Ahzâb, 39
255 5/Mâide, 67
Ahmed Kalkan 99
sapmasını haber vererek, onun yeniden fıtratına dönmesine, iyilikleri
yakalayıp onları işlemesine yardımcı olacak birtakım uyarıcılar
gelmiştir. İşte bunlar, Allah’ın kendilerini seçip görevlendirdiği peygamberlerdir.
Evet, gelen her peygamber, etrafındaki insanları uyarmış,
yanlış yolların kötülüğünü izah etmiş, onları sırât-ı müstakime
yönlendirmeye çalışmıştır. “Elif Lâm Râ. (Bu Kur’an,) Rablerinin
izniyle insanları karanlıklardan nûra/aydınlığa, yani her şeye gâlip
(ve) övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz
bir kitaptır.”256
Peygamberler İnsanları Tevhide Çağırmışlardır: Bütün
peygamberlerin tebliğ ettiği din olan İslâm’da temel nokta, tevhid
bayrağı altından toplanmaktır. Bunun da esası, kelime-i tevhiddir.
“...Yalnız Allah’a kulluk edelim ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayalım...”
257 Bütün peygamberlere baktığımızda, hepsinin temel
gayelerinin, insanları Allah’ın varlığına ve birliğine çağırdıklarını
görürüz. Her peygamber, çevresindekilere şunları söylemiştir: “Ey
kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur.”258
Bütün peygamberlerin dâvetlerindeki esas tema, temel vurgu,
insanları sadece Allah’a kulluğa ve O’na inanıp teslim olmaya yöneliktir.
“Andolsun Biz, her ümmet/millet içinde; ‘Allah’a kulluk edin;
tâğuttan (ona itaatten) kaçının’ diyen bir rasül gönderdik.”259 Bunlardaki
söz birliği ve hepsinin tevhid hakikatiyle gelmesi de, yine
peygamberlik kurumuna ait bir özelliktir. Onun içindir ki, Allah Rasülü:
“Ben ve benden evvel gelen bütün peygamberlerin söylediği en
faziletli söz: ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke lehû”(Bir tek olan
ve hiç ortağı bulunmayan Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur) sözü
veya bu anlama gelen sözdür.”260 buyurmuştur.
Peygamberlerimizin Hedef ve Gâyeleri Açıktır: B ütün p eygamberler,
insanların fıtratlarına uygun bir şekilde hareket eder,
onlara akıllarının alabileceği sadelikte hitap ederlerdi. Çünkü dâvetçinin,
konuşmalarında, sohbetlerinde sözünün muhâtapları tarafından
anlaşılır netlikte ve sadelikte olması gerekir. Aksi takdirde
256 14/İbrahim, 1
257 3/Âl-i İmrân, 64
258 5/Mâide, 72, 117; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85...
259 16/Nahl, 36
260 Muvattâ, Kur’an 32, Hacc 246
100 Dâvet
dediği anlaşılmaz, sözleri hedefini bulamaz. “(Ey peygamber!) Sen,
insanları Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en
güzel şekilde mücadele et.”261
İnsanlar, çoğu hususta birbirinden farklıdır. Zekâ ve ilimleri
farklı olduğu gibi, karakter ve duyguları da farklıdır. Ayrıca düşünce
ve tasavvurlarında farklı oldukları gibi, eğilim ve yönelişlerinde
de farklılık gösterirler. Bütün bu farklılıklar, dâvet ve dâvetçilerin,
onları etkileyecek ve karakterlerine münasip düşecek bir şekilde dâvet
ve tebliğ yapmalarını mecburi kılmaktadır. Bu noktayı çok iyi
bir şekilde bilen peygamberler, gayet açık ve net bir şekilde, aktaracakları
şeyleri aktarmış, insanların anlamakta güçlük çekecekleri
bir metottan uzak durmuşlardır. Tekellüfe/zorluğa girilmemiş,262 en
kolay ve açık deliller ileri sürülmüş,263 anlatılacak şeylerde bir kapalılık
bırakılmamıştır.264
İNSANIN, KENDINE YAPILANLARI AFFETMESI
İnsanları affetmek, güzel ahlâk sahibi mü’minlere yakışan bir tavırdır.
Kur’an, mü’minlerin affedici olmalarını tavsiye eder. Kur’an,
affedenleri Allah’ın sevdiğini haber verir.265 İ slâm’a göre bir kötülüğün
cezası/karşılığı yine onun kadarıdır. Fazlaya kaçmak helâl
değildir. Ancak hak sahibi bu hakkını bağışlarsa, bu bir fazilettir.
Kur’an bağışlamayı tavsiye etmektedir. İslâm hukukunda, bir yanağına
tokat vurana öbürünü çevirmek (zulme râzı olmak) hoş görülmediği
gibi, intikam peşine düşmek de tavsiye edilmez. Haksızlığa
uğrayan, hakkını kullanmaz da sabreder ve bağışlarsa bu güzeldir.266
Kur’an mü’minlerin özelliklerini sayarken, onları, affedici ve
öfkelendikleri zaman kızgınlıklarını yenen kimseler olarak tanıtmaktadır.
267 Af ahlâkı, şüphesiz ki takvâ’ya (Allah’tan korkup
sakınmaya) daha yakındır. Bu tutum, olgun müslümanların belirgin
özelliğidir.268 Olgun mü’minlerin bir özelliği de muhsin/ihsân
261 16/Nahl, 125
262 38/Sâd, 86
263 2/Bakara, 258
264 12/Yûsuf, 108
265 24/Nûr, 22; 2/Bakara, 178, 237
266 2/Bakara, 178
267 3/Âl-i İmrân, 134
268 2/Bakara, 237
Ahmed Kalkan 101
sahibi, yani sürekli iyilik eden ve güzel davranış sergileyen kimse
olmalarıdır; Af ahlâkı da bunun bir parçasıdır. Mü’minler bu güzel
davranışları sürdürürlerse, yani ihsân eder, sabır gösterir ve affedici
olurlarsa; düşmanlıklar dostluğa; kargaşalar, kavgalar, kaoslar barışa
dönüşebilir.269
Aslında ideal olan şey, kişinin hata etmemesidir. Fakat, peygamberler
hariç, herkes hata edebilir/eder. Peygamberler bile zelle denilen
küçük hatalardan uzak değillerdir; çünkü onlar da bizim gibi
bir beşer/insandır. İnsanlar hata etmede eşittir. İnsanlar arasında bu
konuda fark, hatanın çeşidi ve oranıdır. Her insanın bazı zaaf noktaları
vardır ve genellikle insan, hatayı o zayıf noktalarında işler. Hata
ettiğimizde kendimizi daha çabuk ve kolay affederiz ve kendimize
bu konuda anlayış gösterilmesini bekleriz. Kendimize gösterdiğimiz
bu anlayışı, diğer insanlara da göstermek zorundayız. Mü’min,
kendisi için istediği şeyi, başka mü’min kardeşi için de istemek zorundadır.
DÂVETÇI AÇISINDAN AF VE MÜSÂMAHA
Muhâtabına şefkat ve merhametinin bir özelliği olmak üzere dâvetçi,
şahsına yöneltilen hücum ve hakaretleri, eziyet ve mihnetleri,
eline fırsat geçtiği zaman intikam almaya kalkmadan affetmeli, seviyesiz
ve cahilce yapılan itiraz, itham, zulüm, cefâ veya talep ve
isteklere karşı müsâmahakâr bir ruhla muâmelede bulunmalıdır.
Bütün bu nâhoş tavır ve fiilleri işleyerek suçlu duruma düşen bir
kimse, dâvetçi tarafından mutlaka cezalandırılmayı beklerken hiç
ummadığı bir şekilde afla karşılaşıverdiği zaman onda bu muâmele,
psikolojik bir tesir icrâ ederek âdeta bir ruh inkılâbı meydana getirir
ve muhatap, dâvetçiye en büyük düşman iken, birdenbire dâvetçinin
en samimi bağlısı ve yardımcısı olabilir. Dâvet binasının temellerinin
hangi taşlarla döşeneceğini bildiren Kerim Kitabımızda şöyle
buyrulur: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir
tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan
kimse, sanki yakın bir dost olur.” 270
O halde Cenâb-ı Hak’ın, Rasûlüne emrettiği üzere, hiyâneti sâbit
olanların bile suçunu bağışlayarak müsâmahalı davranmak,271 İslâmî
dâvetin metodlarından biridir.
269 41/Fussilet, 33-34
270 41/Fussılet, 33-34
271 5/Mâide, 13
102 Dâvet
Günümüz dâvetçisi, Rasûlullah’ın yolundan giderek nefsî kin
ve düşmanlıklarını, grupçu görüş ve ayrılıklarını bir tarafa atarak
muhâtabını, şâyet varsa işlediği suçlarından dolayı affetmesini bilmelidir.
Allah, müttakî mü’minlerden öfkelerini yutmalarını ve affedici
olmalarını istiyor. Muhâtaplarımıza düşmanca tavır takınmamalı
ve onlara güzel sözler söylemeli, yumuşak üslûpla hakkı tebliğ
etmeliyiz. Ancak zâlimlere kızmalı, onların zulümlerini bırakmalarına
vesile olacak yolları bulmaya çalışıp onları bu kötülükten kurtararak
onların hidâyetini/kurtuluşunu istediğimizi belli etmeliyiz.
Kişilere değil; kötülüklere düşman olmalı, günahkârı değil, günahı
kınamalıyız. Kişiye nefis müdafaası yaptıracak kötü sözlerden
ve muhâtabın şahsiyetini rencide edecek tavırlardan kaçınmalıyız.
Muhâtabımızın en son yıkacağımız putu, nefis putu olmalıdır,
Bütün bu metotların hassâsiyet ve titizlikle uygulanması, tamamıyla
adam kazanma ve kazanılan adamı kaybetmeme gayretinden
ileri gelmektedir. İslâm’ın insana verdiği değeri bilmeyen yoktur.
Cenâb-ı Hak’ın, diğer mahlûkatı emir ve hizmetine verdiği insanoğlunun
hidâyeti için çalışmak, dâvetçinin vazifesidir ve bu uğurda
yaptığı çalışmalar vesilesiyle Allah’ın tek bir kişiye hidâyet nasip
edivermesi, dâvetçi için çok büyük değer ifade eder. Hz. Peygamber’in
Hayber Gazvesi esnasında Hz. Ali’ye söylediği gibi, bir müslüman
için onun vasıtasıyla tek bir kişiye Allah’ın hidâyet vermesi;
kızıl cins deve sürülerine sahip olmasından272 ve bir vesile ile ifade
buyurdukları gibi, üzerine güneş doğan her şeyden daha kıymetli ve
daha hayırlıdır.
Bu ölçü göz önünde bulundurulursa Hz. Peygamber’in her karşılaştığı
insanın iman etmesini sağlamak için her meşrû çare ve her
metoda başvurarak fevkalâde gayret sarf etmesindeki hikmet, gâyet
güzel anlaşılır. Hakem bin Keysân esir edilmiş ve Rasûlullah’a getirilmişti.
Hz. Peygamber, ona İslâm’ı arz etti, fakat o kabul etmedi.
Rasûlullah onu yine dâvet etti ve uzun müddet teklifini tekrarladı. O
kadar ki Hz. Ömer dayanamadı ve “Yâ Rasûlallah, ne diye bununla
uğraşıp duruyorsun?! Vallahi, bu kesinlikle müslüman olmaz. Bırak
da şunun boynunu vurayım, canını cehenneme yollayayım” dedi.
Fakat Hz. Peygamber buna kulak asmadı ve Hakem’i İslâm’a dâvete
devam etti. Nihâyet o müslüman olunca Rasûl-i Ekrem, ashâbına
272 Buhâri, Cihad 102
Ahmed Kalkan 103
döndü ve “biraz önce size uysaydım onu öldürecektim ve o cehennemlik
olacaktı!” buyurdular. Hz. Ömer’in ifadesiyle bundan sonra
Hakem, ihlâslı bir müslüman olmuş ve Allah yolunda cihadlara katılmıştır.”
273
HOŞGÖRÜ VE MÜSÂMAHA
Hoşgörü, Batı dillerinde Latince kökenli “tolerans”la ifade edilir.
Sabretmek, katlanmak, dayanmak anlamlarına gelir. Arap dilinde
bunun karşılığı “müsâmaha”dır. Kur’an’da hiç geçmeyen bu kelime,
sünnette genellikle alışverişte kolaylık gösterme bahsinde geçer. Bu
tür hoşgörü hadislerinin en ünlüsü: “İsmah, yüsmah lek = Hoşgörülü
ol ki, hoş görülesin.”274 hadisidir.
İnsanlar arası ilişkilerde hoşgörü, hayatı kolaylaştırır ve yaşanabilir
kılar. Çünkü insan, sürekli hata yapabilen bir yapıdadır. İnsanların
hata ve kusurlarını hoş gören biri, yalnızca başkalarından da
kendisi için hoşgörü bekleme hakkını kazanmış olmuyor, bununla
birlikte hayatı katlanılabilir kılarak yaşamın işkenceye dönüşmesini
önlüyor demektir. Ne ki, insanlar, başkalarının kendilerine karşı
yaptıkları hata ve kusurları hoş görme hak ve yetkisine sahiptir. Bir
başkasına karşı yapılan haksızlığı hoş görmekten söz etmek gülünç
olur.275
Hoşgörü: Gücenmeyi gerektiren bir tutum, ya da davranış karşısında
tepki göstermeme, tahammül gösterme halidir. Batıda mezhepler
arası çatışmaya karşı çıkmak, ya da bilim-din tartışmalarında
baskıya karşı kullanılan bir kavramdır.
İnsanların farklı umut ve korkulara sahip olması, farklı ön kabullerinden
yola çıkmaları sebebiyle, kaynak, amaç ve yöntem farklılıklarından
her zaman uzlaşma sağlamaları mümkün gözükmemektedir.
Bu nedenle de birbirlerine karşı hoşgörü ile yaklaşmak
zorundadırlar. Hoşgörünün sağlıklı bir şekilde kullanılabilmesi için,
ileri sürülen iddianın kaynağının, bu iddiaya sahip kişinin amacının
ve kaynakla amaç arasındaki mantıksal sürecin aklî delilleri olması
gerekmektedir. Yanlış bir hoşgörü anlayışı, hem hoşgörü sahibi için,
273 Ahmed Önkal, Rasûlullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, s. 339-343
274 Ahmed bin Hanbel, Müsned, 1/248
275 Mustafa İslâmoğlu, Yürek Fethi, Denge Yay., s. 159
104 Dâvet
hem de hoşgörüye sığınan kişiler için felâketlere kapı aralayabilir ve
kötü alışkanlıklara neden olabilir.
İslâm toplumlarında hoşgörünün ahlâkî bir temeli vardır. Bununla
birlikte, safdilliğe varan bir davranış biçimi de olmamasına özen
gösterilir. Hoşgörü sahibi, sadece yanlışa göz yummakla yetinmemeli,
doğru olanı göstermeli ve aynı yanlışın tekrarlanmaması için
gayret göstermelidir. Aksi halde göz yumma, giderek sabrı taşıran
noktalara ulaşabilir ve başlangıçtaki hoşgörü, daha sonrası için bir
birikim oluşturabilir. İyi niyet kavramı ile yakın ilişkisi olan hoşgörü,
toplumsal barış ve uzlaşma açısından da büyük önem taşır.276
Müsâmaha: Semâhat kelimesinden gelir. Hoş görürlük, kusurlara
göz yummak, aldırış etmemek demektir. Ama bu göz yumulan kusurların
İslâm’ın temel esaslarına ve temel insan haklarına karşı olmaması
ve toplumu ifsad edecek davranışın dışında olması gerekir.
Müsâmahadan, beşerî hataların anlayışla karşılanıp, hata sahibini
incitmeden kusurunu tamir etmek veya onun kendisini düzeltmesine
imkân vermek anlaşılmalıdır. Vahyin temel doğruları dışındaki
karşıt görüşlere saygılı olmak, başkalarının da bakış açılarını hesaba
katmak, ictihâdî görüşlerine gereken değer ve önemi vermek, İslâmî
müsâmaha ile ilgili gerekliliktir. Müslüman bireylerin birbirleriyle
ve cemaatlerin diğer cemaatlerle İslâm’ın kesin hükme bağlamadığı
ictihada açık hükümlerde ve teferruatla ilgili farklılıklarda takip etmesi
gereken anlayış ve tavır şu olmalıdır: “İttifak ettiğimiz hususlarda
yardımlaşır, ihtilaf ettiğimiz hususlarda da birbirimizi mâzur
görürüz.”
“Sen affı tercih et, ma’rûfu (iyiliği) emret ve câhillerden yüz çevir.”
277 Kişiye düşen, hatalarını görüp tevbe ederek günahta ısrar
etmeyip vazgeçmektir. Bir müslüman kardeşi de, bu hataları müsâmaha
ile karşılayıp, tatlı bir yolla emr-i bi’l mâruf ve nehy-i ani’l
münker yapmalıdır. Her çeşit hatalar karşısında hatayı işleyene ve
onu gören kardeşine düşen hareket tarzı bu olsa gerektir. Cenâb-ı
Hak’ın bizim için açtığı imtihanı kazanıp hataları maddî ve mânevî
terakkîlerin vasıtası kılmanın yolu budur.
276 Abdurrahman Dilipak, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Yay., c. 2, s. 182
277 7/A’râf, 199
Ahmed Kalkan 105
Hakikat böyle olduğu halde, kendi grubundan veya hizbinden,
kendi parti ya da cemaatinden olmadığından dolayı müslümana
cephe almak elbette yanlıştır. Yine, farklı metodla hareket etmek
veya tâlî meselelerde -dinen câiz olduğu halde- kendisi gibi düşünmemek
kusurundan(!) dolayı müslümanları itham edip bölünmelere
ve düşmanlıklara sebep olmak, müslüman kardeşine iman ve İslâm
gibi, Allah’ın her şeyden üstün tuttuğu iki vasfı bir tarafa atıp âdi
taşlar hükmünde olan beşerî kusurları sebebiyle müslüman kardeşini
mahkûm etmek büyük bir yanlıştır. Cenâb-ı Hak’ın “Mü’minler
ancak kardeştirler”278 hükmüne ehemmiyet vermeyerek, yine
Kur’an’ın ifadesiyle “ölmüş kardeşinin etini yemek”279 i ğrenç b ir
cürüm olan gıybete tevessül etmek, gerçekten büyük bir cinâyettir.
Bu öyle bir cinâyet ki, Cenâb-ı Hak’ın, “Bir de öyle bir fitneden sakının
ki, o (geldiği vakit) yalnız içinizde zulmedenlere isabet etmez
(iyilere de kötülere de isâbet eder). Bilin ki Allah’ın azâbı çok şiddetlidir.”
280 âyetiyle haber verdiği musibet ve fitneye hak kazandırır.281
Yeni müslüman olmuş ve İslâm’ın yüce ahlâk esaslarını bütün
varlığı ile benimseyip olgunlaşma fırsatını henüz bulamamış bedevîlerin
(çölde yaşayan ve medenî hayatın dışında kalmış kültürsüz
insanlar) kaba ve haşin davranışları olurdu. İçinde yaşadıkları iklim
ve medenî imkânlardan uzak hayat şartları, onları biraz da böyle olmaya
âdeta zorlardı. Bir defasında Efendimiz Mescid-i Nebevîde ashâbı
ile oturmuş konuşuyorlardı. Bedevînin biri içeri girdi. İki rekât
namaz kıldıktan sonra ellerini kaldırıp: “Allah’ım! Bana ve Muhammed’e
rahmet et! Başka kimseye de bizimle beraber rahmet etme!”
diye dua etti. Bunu duyan peygamberimiz: “Pek geniş olan İlâhî rahmete
sınır çektin!” buyurarak bedevînin hatasını düzeltmeye çalıştı.
Bu bedevî, biraz sonra kalkıp Mescid’in bir tarafına giderek abdest
bozmaya başlayınca, şaşkınlıklar içinde kalan sahâbiler bağrıştılar.
Hz. Peygamber (s.a.s.) işe müdâhale ederek şöyle buyurdu: “Bırakın
(işini görsün). Sonra bevlinin üzerine bir kova su dökün; zira
siz güçlük değil, kolaylık göstermek üzere gönderildiniz.”282 Sonra
bedevîyi yanına çağırarak ona dedi ki: “Bu mescidler ne bevil, ne de
başka pislik içindir. Bunlar, Allah’ı anmak, namaz kılmak ve Kur’an
278 49/Hucurât, 10
279 49/Hucurât, 12
280 8/Enfâl, 25
281 İbrahim Canan, Sulh Çizgisi, T.Ö.V. Yay., s. 104-105
282 Buhâri, Vudû, 58, Edeb 35, 80; Müslim, Tahâret 98-100; Ebû Dâvud, Tahâret 136; Tirmizî,
Tahâret 112)
106 Dâvet
okumak için yapılmıştır.” İnsana öyle geliyor ki, sahâbelerden çok
Hz. Peygamber’in hiddetlenmesi, kendi mübârek mescidinin mâruz
kaldığı böyle bir hakaret karşısında asıl onun öfkelenmesi gerekirdi.
Fakat Rasûl-i Ekrem düşünüyor ki, bedevî bu işi kasten ve hakaret
olsun diye yapmamıştır. Cehâleti sebebiyle böyle davranmıştır. Şu
halde ona kızıp bağırmak, azarlamak doğru bir hareket olmazdı.
Bir başka seferinde Rasûlullah, Mescid-i Nebevî’den çıkarken
bedevînin biri geldi. Rasûl-i Ekrem’in elbisesini şiddetle çektikten
sonra: “Develerimi buğday ile yükle! Çünkü sendeki mal ne senin,
ne de babanın malıdır!” dedi. Bu ânî ve şiddetli çekiş sebebiyle Efendimiz’in
üzerindeki sert yakalı ridâsı (gömleği) boynunu kızartmıştı.
Bedevînin bu yaptığı, muhakkak ki çok kaba ve görgüsüzce bir
davranıştı. Efendimiz buna üzülmüştü. Bedevîye dönerek: “Önce
beni incittiğinden dolayı özür beyan et; sonra ben de senin istediğine
bakarım” dedi. Bedevî : “Özür dilemeyeceğim!” diye karşılık
verdi ve bu sözleri birkaç defa daha tekrarladı. Hâlbuki Peygamberimiz,
bedevîye bir ahlâk dersi vermek istemişti. Fakat beriki hiç oralı
olmuyordu. Hz. Peygamber, bedevînin sözüne ehemmiyet vermedi.
Ashâbından birine dönerek: “Bu adam için şu develerin birine arpa,
diğerine hurma yükle!” diye emredip yoluna devam etti.283
Hoşgörülü olmak, büyük gönüllerin işidir. Kendinden emin,
yaptığının doğruluğundan şüphe etmeyen ve İlâhî hikmet gereği,
insanoğlunun çeşitli hazımsızlık ve zaaflarla ma’lûl olduğunu bilen
asil insanlar, hoşgörü sahibi olabilir. Rasûl-i Ekrem Efendimiz,
olgunluğun yüce doruğunda bulunduğu için şahsına karşı yapılan
kabalıkları tebessümle karşılamış, yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoş
görmüştür. Müslümanların da karınca kararınca, O’nun yolunda olması,
O’na benzemeye çalışması, canlarını sıkan bazı davranışları
hoş görmeye gayret etmesi, O’na bağlılıklarının gereğidir.
Tarih boyunca müslümanlar, her konuda olduğu gibi, kişisel hataları
bağışlama, gayr-i müslimleri inançlarıyla baş başa bırakıp onlara
karşı müsamahakâr davranma âlicenaplığını İslâm’a, İslâm’ın
insana ve inanç hürriyetine verdiği değere borçludurlar. İslâmiyet’in
hiçbir dine nasip olmayan büyük bir süratle yayılmasının en mühim
sebeplerinden birini, bu yüce dinin diğer bütün dinlerden daha
283 Ebû Dâvud, Edeb 1
Ahmed Kalkan 107
müsâmahakâr ve âlicenap oluşunda aramak lâzımdır. Bu sebepledir
ki, bazı hıristiyanlar, dinî müsâmahanın ne demek olduğunu müslümanlardan
öğrenmiş olmalarını kendileri açısından çok elem verici
bulurlar.284
AF VE MÜSÂMAHANIN YOZLAŞTIRILMASI
Af ve müsâmahanın yozlaştırılması birkaç yönden olabilir. a- Allah’ın
affediciliğini istismar edip, günahları önemsememe, b- Dinî
esaslardan fedakârlık yapıp, Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri ve kimseleri
hoş görme, c- Zâlimleri ve tâğutları hoş görme, d- Başkasının
suçunu bağışlama yetkisini kendinde görme. Bunları kısaca açıklayalım:
Allah’ın affediciliğini istismar edip, günahları önemsememe:
Allah’ın rahmeti elbette ki çok geniştir. Ancak, O’nun engin rahmeti
yanında, azâbı da çok çetindir. Allah’ın rahmetinden ümit kesilmemelidir.
Çünkü O’nun rahmetinden ancak kâfirler ümit keserler.285
Fakat, Allah’ın rahmetine güvenip de günahlara dalmak mü’minlere
yakışmayan dengesizliktir. Mü’min için uygun olan, umutla korku
arası yaşamak, takvâya sarılıp günahlardan cehenneme düşüyor gibi
sakınmaktır.
“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın
evlâdı, ne evlâdın babası için bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin.
Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi
aldatmasın ve ğarûr olan şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi
kandırmasın.” 286
Şeytanın en önemli hilelerinden biri, insana kendini tümüyle temize
çıkartıp, suçlarını itiraf ettirmemesidir. Böylece insan, nefsini
avukat gibi müdafaa eder. Şeytanı dinleyen nefis, kusurunu görmek
istemez; görse de yüzlerce te’vil ile kılıf bulur. Ayıbını göremediği
için insan, suçunu itiraf etmez, istiğfar etmez ve şeytana maskara
olur. Ancak nefsini itham eden kusurunu görür. Kusurunu itiraf etmemek,
büyük bir noksanlıktır. Kusurunu görse, o kusur, kusurluktan
çıkar; insan hatalarını itiraf edince, tevbe eder ve affa müstahak
olur.
284 M. Yaşar Kandemir, Örneklerle İslâm Ahlâkı, Nesil Yay., s. 285-286
285 12/Yûsuf, 87
286 31/Lokman, 33
108 Dâvet
Dinî esaslardan fedakârlık yapıp, Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri
ve kimseleri hoş görme: Tolerans diye de ifade edilen hoşgörürlüğü,
dinî esaslardan fedâkârlık etme şeklinde anlamak doğru
değildir. Zira buna kimsenin selâhiyeti yoktur. Din, Allah’ın dini,
o esasın yerine getirilmesini isteyen de Allah’tır. İslâm’ın ruhuna
tamamen aykırı hareket edip de, müslümanların kendine karşı toleranslı
davranmasını isteyen kimsenin bu arzusu, ahlâkî bir hareket
değildir. Yapılan bir kötülük veya ayıp, şâyet toplumu ilgilendiriyorsa,
onu hoş görmeye, affetmeye çalışma hakkı kimseye verilmemiştir.
Müsâmaha/tolerans sözüyle, birinin şahsî hatasını yüzüne vurup
utandırmadan, başkalarının yanında onu mahcup etmeden, sabır ve
anlayışla kusurunu telâfi etmesine imkân vermek anlaşılmalıdır.287
Nitekim Hz. Âişe vâlidemiz, Efendimiz’in müsâmahasını anlatırken,
şahsî hiçbir meselesinden, uğradığı zararlardan dolayı kimseleri
incitmediğini, kimseden intikam almaya kalkmadığını belirttikten
sonra der ki: “Allah’a ait bir hak ayaklar altında çiğnenirse,
onu hiç affetmez, hemen o kimseden Allah adına intikam alırdı.”288
Zâlimleri ve tâğutları hoş görüp affetme: İnsanların her görüş ve
anlayışına, sapıklık ve Hakka isyanlarına hoşgörü ile yaklaşmak,
müsâmaha ve hoşgörü kavramını yozlaştırmak olduğu gibi; temel
doğruları, İlâhî gerçekleri önemsememek ve Hakkı oyuncak haline
getirmek demektir. Allah’ın hor gördüğünü hiç bir müslümanın hoş
görmeye hakkı yoktur. Kâfirlerin belirli ölçülere uyarak kendi dinlerini
serbestçe yaşamasına müsaade etmek, onları zorla dinlerini değiştirmeye
çalışmamak ayrı bir şeydir; zâlim ve tâğutlara, insanları
Allah’ın dininden uzaklaştırmaya çalışanlara hoşgörülü davranmak
ayrı. Hiçbir müslüman, zâlimlere ve tâğutlara tavır almayıp onlarla
uzlaşamaz, onlara müsamaha ile bakamaz, onları hoş göremez. Ne
onları affeder, ne de onlardan af diler.
Müslüman, Allah’ın emirlerine teslim olan demektir. Allah’ın dininin
düşmanlarını, zâlim ve tâğutları kendine dost bilmez ve onlardan
af dilemez. Özellikle küfür ahkâmının galip olduğu beldelerde,
bu hususa âzamî dikkat gerekir.289
287 M. Yaşar Kandemir, a.g.e., s. 284
288 Müslim, Fedâil 79
289 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 36
Ahmed Kalkan 109
14- TEVHİDE İMANLA BİRLİKTE TÂĞUTU İNKÂR,
DİNİN ESASIDIR.
Dâvetçiler, Dâvetin ve Müslümanca Yaşamanın Yolunu Tıkayan
Düzene Karşı Mü’minleri Bilinçlendirmek Zorundadır. Tâğutî
devlet denilen bataklık kurutulmadan müfsid sivrisinekler yok
edilemez. Dünyamız, hâlâ câhiliyeyi yaşıyor. “Müslümanım” diyen
insanların bile çoğu câhiliye hükmünü istiyorlar ve ondan râzılar. 21.
Asırda da hâlâ bazı Firavunlar, yani ulusal tâğutlar putlaştırılmaktadır.
Bazı ülkelerde, ulusal önder kabul edilenlere kelimenin tam
anlamıyla tapıldığı sözkonusudur. Özgürlük ve çağdaşlık iddiasına
rağmen, önderlere inanmayanlara da zorla bu taptırmalar dayatılır.
İnsanlar, okullarda kendi dinlerini doğru şekilde öğrenemezler, tam
tersine dinlerine düşman şekilde yetiştirilirler. Okulların bilgiden de
önce gelen esas amacı, müşrik vatandaş yetiştirmektir. Şirk düzenlerinde
bütün (resmî) kurumlar tevhid anlayışına zarar verecek tarzda
uygulamalar içerir.
Kur’an’da iki tür yönetici var. Birisi “ülü’l-emr”290 , d iğeri “ tâğut”.
291 Evet, biri, hoşlanmadığımız durumlarda bile itaat etmek
zorunda olduğumuz, Allah’ın indirdiğiyle hükmeden bizden olan
yönetici, yani ‘ülü’l-emr’; diğeri, hiçbir halde itaat edemeyeceğimiz,
onun iyi taraflarını bile övemeyeceğimiz kötülük odağı, şeytanın siyasal
versiyonu ‘tâğut’. İşte bu ikinci tip yöneticiyi inkâr etmemiz,
iman için şart koşuluyor.292 G üne kâfirlere ültimatomla başlamamız
Peygamberimizin sünneti: Her sabah ilk işimiz namaz kılmak.
Sabah namazının ilk kıldığımız sünnetinin ilk rekâtında Fâtiha’dan
sonra ‘Kâfirûn’ sûresi okumak sünnettir. Bu sûrede “De ki: ‘Ey kâfirler!
Tapmam sizin taptıklarınıza’ Sizin dininiz size, benim dinim
bana!”293 emrinin muhâtabı oluyor ve böyle yapacağımızı zımnen
ilan ediyoruz. Günümüzü de benzer bilinçle kapatıyoruz: Gece, en
son kıldığımız namaz yatsıdan sonra vitir namazı. Onun da en son
rekâtında okuduğumuz kunut duası. Bu duada ‘ve nahlau ve netrukü
men yefcuruk’ diye Allah’a söz veriyoruz. Yani diyoruz ki:
‘(Ey Allah’ım!) Biz Sana isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan) kişiyi
(yönetimden, liderlikten) hal’ edip alaşağı ederiz, onu kendi haline
terk ederiz.’ Nahlau (hal’ ederiz) derken kullandığımız hal’ kelimesi,
‘ehl-i hal’ ve’l-akd’ denilen yöneticiyi azletme ve yeni bir yönetici
290 Bk. 4/Nisâ, 59
291 Bk. 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17
292 Bk. 4/Nisâ, 60; 2/Bakara, 256
293 109/Kâfirûn, 1, 2, 6
110 Dâvet
atama konusunda ehil olan şahısların yaptığı iştir. “Yöneticiyi makamından
indirmeye, alaşağı etmeye” “hal’ etme” denir. Ve netrukü:
Terk ederiz, onu yardım(cı)sız bırakır, onunla ilişkilerimizi keseriz,
ona destek olmayız, onu inkâr ederiz. İşte, bizim namazımız bile tâğutlara
bir ültimatom ve onlara karşı nasıl tavır takınacağımıza dair
namaz gibi bir ibadetin içinde Allah’a bir ahid ve söz verme, günlük
hayatımızda bir siyasî bilinçtir.
Bir devlet yönetenlerin durumu ile sıradan insanlar arasında
Kur’an çok ciddi ayrım yapar. Dolayısıyla bu konu direkt itikadî
bir alandır. Yoruma açık değildir. Yorum, sadece “tâğut”un kimleri
kapsadığı konusunda olabilir. Bu konuda da Kur’an’da “tâğut” kelimesinin
geçtiği sekiz âyet ve Kur’an’ın bu konulardaki diğer âyetleri
ışığında değerlendirme yapma zarûreti vardır. Mü’min, sevdiğini
Allah için sever, buğzettiğine de Allah için buğzeder. Allah’ın sevmemizi
istediklerini seven mü’min, inkâr ve reddetmemizi emrettiği
kimselere karşı sevgi besleyemez. Tâğutların tâğut olduklarını kabul
ettiği halde, onları inkâr ve reddetmeyen ve hele oy vererek destekleyen
kimseler de Kur’an’da tâğutların inkâr ve reddedilmesini iman
için şart gören âyetler294 ışığında değerlendirilmelidir. Bununla birlikte
Kur’an’ın emrettiği “tâğutları inkâr ve redd”in anlaşılması için
“tâğut”un kim olduğu “tâğut” kavramının kimleri kapsadığı konusuna
ilmî açıklamalar getirmek kalıyor.
Cenâb-ı Allah, kullarını bilme, düşünme ve akletme yetenekleriyle
donatmış ve ayrıca onlara iyiyi, güzeli ve doğruyu gösteren
peygamberler göndermiştir: “Biz her ümmete; ‘Allah’a kulluk/ibâdet
edin ve tâğutlardan sakının’ diye tebliğat yapması için bir peygamber
gönderdik. 295Görülüyor ki tevhid inancı, akîdenin esasıdır. Şeriatın
tümü onun için indirilmiş, bütün peygamberler, hep o inanca
çağırmışlardır. Bu temel akîdeye dayalı olan İslâm dininin ana hedefi,
insanları şirkten, tâğutlardan ve küfürden kurtararak Allah’ın
birliğine inandırmak, kalplerde bu rûhu yeşertmek, Allah’ın bir tekliği
fikrini yerleştirmektir.
“Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, İslâm dininin temel rüknü olduğuna
göre Tevhid olmadan İslâm dininden de bahsetmek mümkün
olmaz. Bu yüzden İslâm’da şer’î ilimlerin temeli ve aslı kabul
294 4/Nisâ, 60; 2/Bakara, 256 vb.
295 16/Nahl, 36
Ahmed Kalkan 111
edilen Tevhidin ilk olarak açıklanması, tebliğ edilmesi ve beyan
olunması gerekmektedir: “Senden önce gönderdiğimiz her peygambere;
‘Benden başka ilâh yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”
296 Aslında Kur’ân-ı Kerim, tevhidin, yani “Lâ ilâhe illâllah”ın
mânâsını açıklamak üzere gönderilmiştir. Bu itibarla o en önemli
vurgu olarak şirki ve benzerlerini kesin bir dille reddediyor.
Tevhid akîdesinin, küçük bir şüpheye yer bırakmadan, saf ve katıksız
bir şekilde yerleşmediği bir kalpte hakiki imandan bahsetmek
mümkün değildir. Gerçek bir iman için de Allah’a imandan önce
tâğutları tanımamak, onları reddetmek gerekir: “Kim tâğutu inkâr
eder ve Allah’a iman ederse, şüphesiz kopması mümkün olmayan
sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.”297 Elmalılı
Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde bu âyetle ilgili
şunları söylemektedir: “Muvahhid mü’min olmak için, Allah’a imandan
evvel küfre tevbe etmek şarttır ve bu tevbenin şartı da tâğutları
asla tanımamaya azmeylemektir. Bu sûretle ‘Kim tâğutu inkâr edip
de Allah’a iman ederse’ âyeti ‘Lâ ilâhe illâllah’ kelime-i tevhidinin
bir tefsiri demektir.”298 Kur’an’a göre Allah’a iman etmekle, tâğutu
reddetmek aynı kapıya çıkar. Yani tâğut reddedilmedikçe Allah’a
iman tamamlanmış olmaz. Her ikisine iman, her ikisini kabul, hiçbir
zaman bir arada bulunamaz. Allah’a iman etmek; aynı zamanda
tâğuta tâbi olmamak demektir.299
Mü’min olmanın, Allah’ı kabul etmenin anlamı, tevhid akîdesinin
net olarak, saf, arı ve duru olarak insan kalbine yerleşmesi ve
buna bağlı olarak insan hayatında, yani pratikte tezâhür etmesidir.
Buna Allah’ın insan hayatına hükmetmesi de diyebiliriz. İnsanın
Allah’tan gayrı bütün sahte ilâhları reddetmesi, sadece Allah’ın kopmak
bilmeyen sağlam kulpuna yapışarak, diğer bütün iplerin kesilmesi...
İşte Tevhidin rûhu budur.
Tevhid, mü’minin hayat metodudur. Diğer İslâmî bütün rükünler
bu genel prensibe bağlıdır. Bu itibarla tevhid kavramı, yani “Lâ ilâhe
illâllah” prensibi İslâm’da bütün anlayış ve yaşayış biçimlerinin
kaynağını teşkil eder. Diğer bütün rükünler, prensipler ve fikirler bu
296 21/Enbiyâ, 25
297 2/Bakara, 256
298 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. 2/871
299 Mevdûdi, İslâm’da Hükümet, s. 245
112 Dâvet
yüce kavramın etrafında örülür. İnsan, tevhid akîdesi konusunda net
bir düşünceyi kazanıp bir karara varmadıkça, bu konuda sâbit bir
görüşe ulaşmadıkça, diğer İslâmî hiçbir konuda sağlıklı bir sonuca
ulaşamaz. Her zaman olduğu gibi, teknolojinin, materyalist ve kapitalist
felsefelerin, beşerî ideolojilerin göz boyadığı ve kafa bulandırdığı
günümüzde, bizi bu kargaşa ve zillet bataklığından kurtaracak
yegâne prensip tevhid akîdesidir. Tıpkı İslâm’ın ilk dönemlerinde
olduğu gibi...
O halde bize düşen, tevhid akîdesini aslından öğrenmek ve yeniden
ona dönmektir. Ancak bu şekilde câhiliyyenin bataklığından
kurtulabilir ve yeniden dünya toplumları arasındaki izzetimizi kazanabiliriz.
Kur’an Allah Teâlâ’nın varlığını isbat etmeyi değil; O’nun
sıfatlarını konu edinmiştir. Bu âyetlerde özellikle Tevhid, yani Allah’ın
bir tekliği üzerinde durularak Allah’ın şerîki ve benzeri olmadığı
ifâde edilmiştir. Kur’an’a göre Tevhidin asıl mânâsı; Allah’ın
birliğine, dengi ve ortağı olmadığına insanların iman etmesidir.
TÂĞUT KIMDIR?
Tâğut, kelime olarak haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık
gösteren ve her sapıklığın başı gibi anlamlara gelir; Istılahta ise
Allah’a isyan eden anlamında kullanılır. Allah’ın indirdiği hükümlere
alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan
her varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put, şeytan veya bunların
dışında herhangi bir şey olması farketmez. Kur’ân-ı Kerim’de: “Andolsun
ki, biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan kaçının’
diye (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.” 300 İnsanlar,
sadece Allah’a kul olma, yalnız O’na ibâdet etme hususunda
istisnasız uyarılmışlardır. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar;
kâfirler ise tâğut yolunda savaşırlar.”301 Y ani i nsanlar y a A llah’a
ibâdet edecekler veya tâğuta kul olacaklardır; bu iki yolun dışında
üçüncü bir hal yoktur.
Kur’ân-ı Kerim’de: “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen
kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz
mısın? Onlar tâğutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine
300 16/Nahl, 36
301 4/Nisâ, 76
Ahmed Kalkan 113
boyun eğmek) istiyorlar. Hâlbuki tâğutu inkâr etmekle (tekfir etmek,
lanetlemekle) emrolunmuşlardır.”302 buyrulmaktadır. Kur’an’daki
bütün bu âyetleri dikkate alarak şu hususu belirtmekte fayda vardır:
Tâğutun hükümlerine râzı olanlar ve boyun eğenler, kâfirlerdir.
Nitekim İbn Kesir, bu hususta şunları kaydediyor: “Bu âyet-i
kerimede303 Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ve diğer peygamberlere iman
ettiklerini söylemekle beraber, ihtilâf ettikleri hususlarda, Allah’ın
kitabından ve Peygamber’in sünnetinden kaçınıp, insanların kendi
akıllarına göre (beşerî kanunlarla) hüküm vermesini isteyen kişinin
iman iddiasını Allah reddetmektedir.”304
Bugün dünyada; vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun
rızâsına göre kurulduğu iddia olunan bütün demokratik sistemler,
Allah’ın hükümlerine mukabil ve onların yerine geçmek üzere hükümler
icad etmektedir. Dolayısıyla bütün demokratik sistemler, bu
noktada “tâğutî” özellikler taşırlar. Bu, bir anlamda bütün ideolojik
sistemler için de geçerlidir. Daha genel bir ifade ile, İslâm’ın dışındaki
bütün sistemler tâğutîdir. Tâğutların hükümlerine göre yönetilen
bütün yerlerde yaşayan mü’minlerin, Allah’ın indirdiği hükümlerin
galip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır. Şurası unutulmamalıdır
ki, tâğutun hükümlerine “evet” diyenler, Allah’ın dinine
“hayır” demiş, küfretmiş durumundadırlar. Bunu ister bilerek, ister
bilmeyerek yapsınlar durum asla değişmez. Çünkü bütün peygamberlerin
insanlara; “Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan kaçının”305
diye tebliğat yaptıkları âyetlerle sâbittir. Tâğutun hükümlerini inkâr
etmeyen ve tâğutî güçlerle mücâdele vermeyen kimse, ne kadar âlim
olursa olsun, “müsteşrik” çizgisini asla geçemez.306
Tâğut, Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen
addır. Şeytana da bu yüzden tâğut denmiştir. Tâğut, hakka, hakikate
ve imana karşı gelen, Allah’ın kulları için çizdiği nizamı ve sınırları
aşan her şeyi ifade eder. Tâğut, bir şahıs olabileceği gibi, Allah nizamından
alınmamış her türlü sistem, Allah’a bağlanmayan her çeşit
fikir, düşünce, âdet ve alışkanlık da olabilir. Kim bütün bunları ne
şekilde olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a iman edip bağlanır,
sadece Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul eder ve tüm yaşantısını
302 4/Nisâ, 60
303 4/Nisâ, 60
304 İbn Kesir, Tefsir, 1/519
305 16/Nahl, 36
306 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılab Y., s. 316-317
114 Dâvet
buna göre düzenlerse, sağlam bir kulpa bağlanmış, yani kurtulmuş
olur.307 Tâğutu reddetmeden iman eksiktir, yarımdır; böyle bir iman
geçerli olmaz. Bu durum, aynen müşriklerin Allah’a inanması gibidir.
Tâğut, Allah’a ibâdetten alıkoyan, Allah’a giden yolu tıkayan,
dini Allah’a has kılmayı, Allah ve Rasûlü’ne tâbi olmayı önleyendir.
Bu, cinnî ve insî şeytan olabileceği gibi, ağaç, beton, tunç, taş, mezar,
inek, para, ateş, âdet ve sistem de olabilir. Günümüzdeki medya
araçlarının çoğunu da bu kavramın içine koyabiliriz.
Anlaşılmaktadır ki, Hakk’ı çiğneyen, Allah’la hudut yarışına kalkışan,
Allah’ın koyduğu hüküm, sınır ve ölçüleri dikkate almayan,
bunlara uymayan, Allah’a rağmen yeni hüküm, kural, sınır ve ölçüler
ihdas etmeye kalkışan, Hakkı gasp edip haddi aşan her şey
ve herkes tağuttur. Tüm bu sayılanlar, canlı cansız Allah’ın yerine
ikame edilen veya Allah’a eş koşularak, kendilerine itaat, ibâdet ve
kulluk yapılanlar tâğut kavramı içine girmekle beraber; tâğut daha
ziyade, irâdesiyle Allah’ın kullarını Allah’tan başkalarına itaate çağıran
gerçek veya tüzel kişiler olabilir. Çünkü tâğut’un önemli bâriz
vasfı, tuğyan etmek, isyan etmek sûretiyle Allah’ın koyduğu hudut ve
ölçüleri aşarak, hevâsına göre davranan, aklını, hevâsını ilâhlaştırarak
koyduğu kanun, kural, ilke, model ve ideolojilerle kendi hayatını
ve diğer insanların hayatını idare etmeye kalkan ve insanlardan
bu beşerî kanun ve modellere tâbi olmalarını isteyen irâde sahibi
müessese veya kişi olmasıdır.
Aslında putlara tapmak da tâğutlara tapmak da sonuçta hevâya
tapmanın bir sonucudur. İrâdesi olmayan putların arkasında, onlara
tapmaya yönlendiren ve böylece rant ve güç devşiren tâğutlar
yer alır. Tâğutlar gerçek ya da tüzel kişi olarak İlâhî otoriteye baş
kaldıran irâdeli varlıklar iken, putlar o tâğutlara tâbi irâdesiz nesnelerdir.
Meselâ sağlığında, irâdesiyle ve zorbalıkla vahye aykırı
hükümler, kurallar, ilkeler ve “devrim kanunları” dayatan tâğutlar,
öldükten sonra bu tuğyan irâdeleri ortadan kalkmakta, bu sefer
onların sağlığında dayattıkları tâğutî ilke ve rejimleri sürdürerek
Allah’ın kullarına zorbalıkla tahakküm edenler tâğut rolünü üstlenirken
onlar ise artık, kendilerine tâzim edilen, kabirleri ziyaret edilerek
dileklerde bulunulan, kendilerinden medet umularak tapılan
irâdesiz putlar haline dönüşürler.
307 2/Bakara, 256
Ahmed Kalkan 115
Vahye uymayan bütün beşerî felsefe, ideoloji, fikir ve modeller,
insanların dünyadaki bireysel ve toplumsal hayatlarını düzenleyen
bir kurallar bütünü, bir hayat nizamı önerdikleri ve hayata hâkim
kılmaya çalıştıkları için tâğuttur. Bu bağlamda modern seküler sapkın
paradigmanın ürünü olan laiklik, demokrasi, liberalizm, kapitalizm,
sosyalizm, ulusalcılık, sağcılık, solculuk ve Kemalizm gibi
ideoloji ve modellerin hepsi tâğutlaşmayı ifade ederler. Hatta Kilisenin,
Ruhbanın, Allah’ın hükmü yerine kendi uydurduklarını din
diye topluma dayattıkları için, Ruhbanın hevâsının ilâhlaştırılması
anlamına gelen “teokrasi” de tâğutî bir sistemdir. Hepsi İlâhî vahye
dayalı sahih bilgiye, yani ilme aykırı olup bazı insanların veya insan
gruplarının hevâ ve zannının ürünüdür.
Bu bakımdan, özellikle bugün İslâm topraklarında, emperyalist
Batı devletlerinin işbirlikçisi kadrolarca kurulup müslüman halklara
baskı ve zor kullanılarak dayatılan aşiret devletleri veya ulus
devletler tağuttur. Bu devletlerin tercih ettikleri Batıcı modeller, beşerî
kanunlar ve bu kanunları yapan ve uygulayan kadrolar ve müesseseler
de tâğuttur. Allah’ın hükmünü, şeriatını, Allah’ın koyduğu
hüküm, hudut ve ölçüleri esas almayıp tuğyan eden, beşerî akıl, irâde
ve hevânın tercihi olan kanun, ilke, model ve ideolojileri hayatı
düzenlemenin esası kabul eden ve Allah’ın kullarını bunlara çağıran
veya zorlayan herkes ve her şey tâğuttur.308
Mevdûdi’ye göre tâğut kelimesi, sözlük anlamıyla, sınırları aşan
herkes için kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a isyan eden, Allah’ın
kullarının hâkimi olduğunu iddia eden ve onları kendi kulu
olmaya zorlayan kimse için kullanır. Eğer bir kimse Allah’a isyan
eder ve O’nun kullarını kendisine boyun eğmeye zorlarsa, o zaman
tâğuttur. Böyle bir kimse; şeytan, râhip, dinî veya politik lider, kral
veya bir devlet olabilir. Bu nedenle bir kimse tâğutu reddetmedikçe
Allah’a inanmış sayılamaz. Tâğutun, tekil ve çoğul anlamı birlikte
kullanılır. Çünkü Allah’ı inkâr eden kimse, sadece bir tek değil;
binlerce tâğutun kölesi olur.309 Tâğut, ilâhî olmayan hükümlere göre
kararlar veren otorite demektir. Tâğut kelimesiyle, aynı zamanda,
Allah’ı tek hâkim/egemen ve Rasûlü’nü nihâî otorite olarak tanımayan
hüküm sistemleri de kastedilir.310
308 Mehmet Pamak, Tağutu Reddetmek ve Laik Partileşme Sınavı, Ma’ruf Y., s. 44-46
309 Mevdûdi, Tefhimü’l- Kur’an, İnsan Y., c. 1, s. 202
310 Mevdûdi, a.g.e. c. 1, s. 375
116 Dâvet
Seyyid Kutub da tâğutu şu şekilde tanımlar: Allah’ın emri dışındaki
her çeşit sistem, Allah’ın şeriatına dayanmayan her türlü nizam
tâğuttur. Tâğut, Allah’ın şeriatından başka bütün idare şekilleridir.
Zira insan, ülûhiyet özelliklerinden birisini kendisine mal edip,
adâletin ve hakkın ta kendisi olan şeriatın hudutlarını aşarak kendi
egemenliğini ileri sürerse tuğyân etmiş ve kendi haddini aşmış
demektir. Böyle bir şey, tuğyândır ve böyle iddialar ileri sürenler
tâğî denilen haddini aşmış âsilerdir. Bunlara inananlar, bunlara tâbi
olanlar şirk içerisindedirler, küfür içerisindedirler.311
Yusuf el-Karadavi’ye göre, Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler,
rejimler, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar tâğuttur.
Tâğut, kulun haddi tecavüz ederek, ibâdet ettiği, tâbi olduğu ve itaat
ettiği şeydir. Her kavmin tâğutu, kendisine hüküm götürdükleri, huzurunda
muhakemeleştikleri, ibâdet ettikleri, tâbi oldukları, yalnız
Allah’a itaat edilmesi gerektiği yerde itaat ettikleri kimse veya varlıklardır.
Bunların ve bunlarla ilişkisi olan insanların durumlarını
düşündüğümüz zaman, insanların çoğunu Allah’a ibâdet ve itaatten
yüz çevirmiş, tâğutlara ibâdet ve itaat eder halde görürüz.312
Nisa, 76. âyetine göre tâğut; Allah’a karşı olanların, uğruna
savaştığı şey, nesne, insan, dâvâ, ideoloji olarak anlaşılmaktadır.
Tâğut, itaatte Allah’a ortak koşulan her şeydir. Kendisine kayıtsız
şartsız itaat edilecek tek merci Allah’tır. O’nun dışındakilere O’ndan
dolayı itaat edilir. Bu tür itaatler, meşrûiyetini Allah’tan alırlar.
Kur’an, Allah’tan başkasına itaati, tâğuta itaat ve ibâdet olarak nitelemektedir.
313 İtaat edilen şey, Allah’ın hükümlerine aykırı olursa,
itaat tâğuta itaatin ta kendisi olmaktadır.314
Bütün bu açıklamalar çerçevesinde tâğut, her türlü azgınlık, sapkınlık,
aşırılık ve bâtıl inanç ve davranışları sembolize eder. Tâğut,
tuğyânı yaşayan ve yaşatmaya çalışan kişi ve güçtür.
Tâğut, her devirde Firavun ruhlu kişilerle, onların yardakçıları
olan grubun genel adı, cins ismidir. Her devirde birden çok tâğut
bulunur. Tâğutların, kabile çapında, millet çapında olanları yanında
bölgesel ve enternasyonal olanları da bulunacaktır. Bunlar, birbirlerinden
habersiz olabilecekleri gibi, organize de olabilirler. Hatta, İb-
311 Seyyid Kutub, Fi Zılali’l Kur’an, Hikmet Y., c. 3, s. 269
312 Yusuf el-Karadavî, Tevhidin Hakikati, Saff Y., s. 57
313 16/Nahl, 36
314 4/Nisâ, 60
Ahmed Kalkan 117
lisler parlamentosu (hizbu’ş-şeytan, evliyâu’ş-şeytan) gibi birlikler,
beraberlikler vücuda getirebilirler. Tâğutlar, aralarında hiyerarşik
bir düzen kurabilir, paralellik veya entegrasyona gidebilirler. Böyle
olunca tâğutî sistemler, parlamentolar, prensipler geliştirilebilir. Meselâ,
Muhammed İkbal, emperyalist batılıların oluşturdukları sömürü
düzeninin temsilcilerinin vücut verdikleri organizasyonu, İblisler
parlamentosu diye anmıştır. Aynen bunun gibi tâğutlar parlamentosu
deyimini de kullanabiliriz. Kur’an, bu noktada evliyâu’t-tâğut (tâğutun
dostları, görev arkadaşları, destekçileri) deyimini kullanıyor.315
15- ÖZGÜRLÜK VE SERBESTLİK ANLAYIŞI
Sınırları İlâhî hudûda göre çizilmemiş özgürlük, istediği gibi yaşama
serbestliği, dâvetin önünde büyük engeldir. Her çeşit haram,
fahşâ ve münker için özgürlük vardır. Sanırsınız ki, memleketteki
demokrasi ve özgürlük sadece bu kesim için vardır; müslümanların
müslümanca faâliyetlerine ve hele de münkerlere karşı çıkma görevlerine
işlemez bu özgürlük; onlar için düşünce suçu, ayrımcılık,
dini istismar ve benzeri yasalar devreye sokulur. Bütün bunların
kaynağı olan düzene lâf ettirilmez. Yani, Nasreddin Hoca ile ilgili
fıkrada anlatıldığı gibi; taşlar bağlanmış, itler salıverilmiştir özgür
ve demokratik(!) ülkelerde. Müslümana Müslümanca sokağa çıkma
özgürlüğü yoktur. Ama, münker işlemek isteyenlere devletin tüm
imkânları hazırdır.
Ortalama insan, kendisine müdâhale edilip Allah’ın emrinin hatırlatılmasını
özgürlüğüne saldırı olarak görür ve buna kapılarını kapatırken,
başkalarına da iyiliği emretme gibi görevleri doğru görmez
ve yanlış gördüğü için yerine getirmez. Günümüz câhiliye toplumu,
özgürlük anlayışını hevâları istikametinde yorumlayıp herkesin
yaptığının kendine göre doğru olduğunu düşünür veya her koyunun
kendi bacağından asılacağına, başkasının yaptığından diğer insanların
sorumlu olmadığına inanırlar. Onlar bilirler ki, bir insana eleştiri
yapmak, ona öğüt vermek, yaptığı yanlışı bırakıp en doğru ve en
güzel olana uymasını söylemek, aslında çok zor bir iştir ve bedel
istemektedir. Ama, unuturlar ki, kötülüklere seyirci kalmanın, dâvet
görevini terk etmenin âhiretteki bedeli çok daha büyüktür.
315 2/Bakara, 257; Kur’an’ın Temel Kavramları, 562
118 Dâvet
EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER
Emr-i bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l-Münker; İyiliği emretme ve
kötülüğü yasaklayıp ondan alıkoyma demektir.
Ma’rûf, şeriatın emrettiği; münker de, şeriatın yasakladığı şey
demektir. Başka bir deyimle Kur’an ve sünnete uygun düşen şeye
ma’rûf; Allah’ın râzı olmadığı, inkâr edilmiş, haram ve günah olan
şeye de münker denilir.316
Yani ma’rûfu emretmek, iman ve itaate çağırmak; münkerden
nehyetmek de, küfür ve Allah’a başkaldırmaya karşı durmaktır.317
Kur’ân-ı Kerîm’de, “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf
ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden)
bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”318 b uyurulmaktadır.
Bu âyetle ma’rûfun emredilmesi ve münkerden menedilmesi
işi bütün İslâm ümmetine farz kılınmıştır. İslâm ulemâsı bu
görevi ümmet içinden bir grubun yapmasıyla diğerlerinden sorumluluğun
kalkacağını, ancak hiç kimsenin yapmaması halinde bütün
müslümanların sorumlu ve günahkâr olacağını söylemiştir.319
Başka bir âyet-i kerîmede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Siz,
insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; çünkü
emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman
edersiniz.”320
Mü’minler, dünyadaki en hayırlı toplumdur ve iyiliği emreden,
kötülükten alıkoyan en güzel ahlâkla yetişmiş bir ümmettir. Bu toplumun
korunması için bu âyetlerle dinin en önemli ilkeleri olan iyiliğe,
doğruluğa, güzelliğe çağırmak emredilmiştir. Hz. Peygamber
(s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle
değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle (onun kötülüğünü söyleyerek)
değiştirsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle (ona buğzederek)
değiştirsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.’’321
316 Râğıb el-İsfahânı, el-Müfredât, s.505; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV, 2357-2358; V,
3118
317 Kadı Beydâvî, Envârü’t-Tenzîl, 2/232
318 3/Âl-i İmrân, 104
319 Elmalılı, a.g.e., II/1155
320 3/Âl-i İmrân, 110
321 Müslim, İman 78; Tirmizî Fiten 1I; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
Ahmed Kalkan 119
Ma’rûfu emretmek, münkerden alıkoymak sorumluluğunun ağır
bir yük olduğunu Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu buyruğu ortaya koymaktadır:
“Bana hayat bahşeden Allah’a andolsun ki, siz ya iyiliği
emreder, kötülükten alıkoyarsınız ya da Allah kendi katından sizin
üzerinize bir azap gönderir. O zaman duâ edersiniz, fakat duânız
kabul edilmez.”322 Şu âyet de ibretle düşünmeyi gerektirmektedir:
“...Onlar, (İsrâiloğulları) birbirlerine hiçbir münkeri yasaklamadılar.
Yapmakta oldukları şey gerçekten ne kötüydü...”323 Yine başka
âyetlerde müşriklerin dışında, mü’minlerin karşısında münkeri emreden,
ma’rûfu yasaklayan, böylelikle Allah’ın emir ve yasaklarına
karşı çıkarak emredilenin tam tersini yapan münâfıklar da zikredilir.
324
Hz. Peygamber’in çeşitli buyruklarında müslümanların her birinin
birer çoban olduğu, elleri altındakilerden sorumlu bulunduğu,
mü’minler arasında canlı ve sürekli bir toplumsal birliktelik ve beraberliğin
olması, dâima zayıfın hakkının güçlüden alınmasından
yana tavır takınılması, cihadın en faziletlisinin zâlim bir devlet başkanına
karşı hak bir söz söylemek olduğu belirtilmektedir.
Bir toplumda ma’rûfu emreden, kötülükten menedenler olmazsa
giderek münker olan işler birer kural haline, bir yaşama biçimi haline
gelirler. Şeytanlar hak ile bâtılı karıştırır, doğruyu bozarlar; insanlara
Allah’ı unuttururlar. Böyle bir toplumda müslümanın tavrını
yine âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şu
hadislerinde bulmak mümkündür:
“Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki;
ya iyilikleri emreder, kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size
yakında üzerinize bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz
de duânız kabul edilmez.”325
Ma’rûfun emredilmeyip, münkerden alıkonulmayan toplumların
nasıl helâk edildiği, nasıl Allah’ın azâbının onları kuşattığı Kur’ân-ı
Kerîm’de birçok yerde zikredilmektedir.326 İslâm bilginleri, bir şeyden
korkarak kötülüğe engel olmamanın âdeta o kötülüğü kabul etmek
ve ona katılmak anlamına geldiğini; asıl faydası olan korkunun
Allah’tan korkmak olduğunu; iyiliği emretmek ve kötülüğü engelle-
322 Ebû Dâvûd, Melâhim 16; Tirmizî, Fiten 9; Ahmed bin Hanbel, V/388
323 5/Mâide, 78-79
324 bk. 9/Tevbe, 67
325 Tirmizi, Fiten 9
326 Meselâ bk. 7/A’râf, 163 vd.
120 Dâvet
mek görevinin eceli yaklaştırmadığını ve rızkı kesmediğini; ancak
göz göre göre tâkat dışı belâya atılmanın da câiz olmadığını söylemişlerdir.
327
İnsanlar için en hayırlı topluluk olan İslâm ümmetinin bireyleri,
birbirlerinin bütün dertleriyle ilgilenen kişilerden meydana gelir.
Hâlbuki diğer bütün dinlerde iyilik ve kötülük her ferdin kendi sorunudur.
Ma’rûfu emretmek, münkerden alıkoymak görevini İslâm ümmeti
içinden öncelikle âlim olanlar üstlenir; yoksa bu iş câhillere
bırakılmaz. Çünkü câhiller her şeyi altüst edebilirler, kavram ve değer
kargaşasına yolaçarlar. Görevin yerine getirilmesinde ana ilke
her müslümanın âhirette hesap vereceğini bilmesi şuurudur. Toplumlar
genelde ikiye ayrılırlar: Ma’rûf toplumlar, münker toplumlar.
Münker toplumlar oluşmuş veya oluşmakta iken, müslümanların
ma’siyete, münkere, tâğuta karşı tavır almaları farzdır.328 Yani müslümanların
her münker toplumunu ma’rûf toplum, İslâm hükümlerinin
yaşandığı toplum haline getirmeleri farz kılınmıştır. Çağdaş demokratik
laik toplumlar dini sadece Allah’la kul arasında bir mesele
olarak görürler ve İslâm’ın ma’rûf - münker ilkesinin sadece ahlâkî
bir mesele olduğunu iddiâ ederler. Hâlbuki hayatın bütün yönlerini
Allah ve Rasûlunün emir ve yasakları doğrultusunda yaşamak
ve münker toplumları İslâmî toplum haline dönüştürmekle görevli
olan müslümanların bu durumuyla demokratik ilkeler birbirine
hem karşıt, hem de çelişiktir. Bu sebeple müslümanların her zaman
ma’rûfu emretmeleri, münkerden sakındırmaları mümkün olmaz;
karşılarına münker toplumun emir ve yasakları çıkarılır. İşte bu
noktada müslümanlar için şu buyruk geçerlidir: “Ey iman edenler
siz kendinize bakın; hidâyette/doğru yolda iseniz dalâlette olanlar/
sapıtanlar size zarar veremezler”329 Çağdaş toplumla, müslümanın
çelişkisi, benimseyemeyeceği ve uzlaşamayacağı bir çevre içinde
baskı içinde yaşaması, Müslümanın ancak İslâmî bir devlet içinde
İslâmî görevlerini tam yerine getiren huzurlu bir kimse olarak yaşayabileceğinden,
İslâmî bir devleti gerçekleştirmeye çalışması ve
insanları buna dâveti, önemli bir görevdir. Bu dâvetin temel yöntemi
de Rasûlullah’ın sünnetidir. “Size peygamber neyi verdiyse onu alın
(benimseyin)...”330
327 Kenzü’l Ummâl, II/141 vd.
328 Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/144
329 5/Mâide, 105
330 59/Haşr, 7
Ahmed Kalkan 121
Gerçek ma’rûf-münker görevi, en başta insanın kendisinden
başlayarak yapılır.331 Bazı insanlar her devirde, Rasûle itaati tavsiye
ederler, kendileri itaat etmezler; sadakayı emrederler, kendileri
vermezler. İşte şu âyet-i kerimede onlar uyarılmaktadır: “İyiliği
emrediyor da kendinizi unutuyor musunuz? Bir de Kitap okuyorsunuz
ha! Hiç mi aklınızı kullanmıyorsunuz?”332
Rabbin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağırmak, insanlarla en
güzel şekilde tartışmak, azgınlara bile yumuşak söz söylemek de
emredilmiştir.333
Sonuçta ma’rûfun emredilmesi, münkerin yasaklanması meselesi,
sadece bir fetvâ olayı değil; aile, hukuk, siyaset ve ekonominin
her zaman içiçe geçmiş bir şekilde şeriatın gerekleri doğrultusunda
savunulması ve yaşanması demektir. Bu, sistemli bir dâvet çalışmasını
gerektirir. İslâm’ın ilk yayılışı da böyle olmuştur. İslâm’ın
hâkim olmadığı düzenlerde, ehl-i kitab’a karşı veya müşriklere ve
diğer gayri İslâmî zümrelere karşı tek geçerli dâvet metodu Rasûlullah’ın
sünnetidir. Bu görevi ancak Rasûlullah’ın sünneti doğrultusunda
icrâ edebiliriz. Yoksa basit bir ahlâkçı, bir vâiz, hattâ bir
muhtesib (emr-i bi’l-ma’rufla ilgili hisbe teşkilâtında görevli) gibi
davranarak değil. “Dirilerin ölüsü” olarak kalmak isteyen, yani
eliyle, diliyle ve kalbiyle toplumdaki münkeri kötülemeyen kimse
ne kadar kötüdür... Tevrat’ta: “Kişi iyiliği emr, kötülüğü yasakladığı
takdirde kavminin nezdinde derecesi kötüleşir” denilerek İslâmî
hareket ve ahlâk saptırılmış, dinin esası tahrif edilmiştir. O sebeple
Allah katında din olarak yalnız İslâm geçerlidir.
Öte yandan, İslâm toplumlarında ise ma’rûfun emredilmesi,
münkerin yasaklanmasında ictihada giren konularda uyarıcılık yapılmaz.
Meselâ Hanefiler, unutularak besmelesiz kesilen hayvanın
etini yiyen bir Şâfiîye, “Bu yediğin haramdır” şeklinde bir uyarıda
bulunamaz; zira bunlar Şâfiî’ye göre helâldir. İşte emri bi’l-mâ’rûf
nehyi ani’l-münkeri herkesin yapamamasından kasıt budur. Ancak,
herkesin bildiği büyük-küçük günahlar ve dinin kesin yasakladıkları
hakkında herkes bu görevi yerine getirir.334 F akat Ş âfiîler,
331 Bk. 2/Bakara, 44
332 2/Bakara, 44
333 16/Nahl, 125; 20/Tâhâ, 43
334 İmam Gazâli, İhyâ-u Ulûmi’d-Din, Emri Bi’l-Mâ’ruf ve Nehyi Ani’l-Münker bölümü
122 Dâvet
besmelesiz kesilen hayvanların etini yemek isteyen Hanefilere ikazda
bulunabilir. Gerek Allah hakları, gerekse kul hakları olsun bütün
ma’rûf ve münkerlerde önce sözlü, sonra fiilî uygulama esastır.
Mu’tezile ise kul hakkıyla ilgili olmayan meselelerde sözle veya fiille
uyarıcılığı kabul ederken; bunu da ancak imamın yapabileceğini,
fertlerin karışamayacağını savunmuştur.
Enes b. Mâlik’ten rivâyet edilen bir hadiste şöyle bir hüküm bulunmaktadır:
“Biz Allah’ın Rasûlune ‘Ey Allah’ın Rasûlü, biz iyiyi
tamamen işlemedikçe emredemez miyiz? Kötülükten tamamen
sakınmadıkça menedemez miyiz?’ diye sorduk. Rasûlullah (s.a.s.)
şöyle buyurdu: “Siz iyiliğin tamamını işlemeseniz dahi iyiliği emrediniz.
Siz kötülüğün tamamından sakınmasanız dahi kötülükten sakındırın.”
335 H z. Lokman’ın oğluna öğüdü her zaman ve mekânda
uyarıcının hâlini beyan eder: “Yavrum, namazı gereği üzere kıl; iyiliği
emret ve fenâlıktan alıkoy. Bu hususta sana isabet edecek eziyete
katlan. Çünkü bunlar kesin olarak farz kılınan işlerdir.”336
MA’RÛF NEDİR?
‘Ma’ruf’, ‘arafe’ fiilinden türemiştir ve ‘ma’rifet’ kavramıyla
yakından ilgilidir. ‘Arafe’; herhangi bir şeyi görünümüne bakarak
duyularla kavramak demektir. Ma’rifet ve irfan, bir şeyi derinden
derine düşünerek idrâk etmek, anlamak olduğuna göre, ‘ma’rûf’;
derinlemesine düşünen aklın ve İslâm’ın (şeriatın) güzel gördüğü,
güzelliği anlaşılıp kabul edilmiş fiil, söz ve davranışlardır.
İslâm şeriatı, söz ve davranışların bir kısmını güzel, bir kısmını
kötü saymıştır. Çirkin olan şeyleri haram, güzel olan şeyleri ise helâl
(mubah) olarak değerlendirmiştir. Gerçek ‘ma’rifet’ ehli kimseler,
neyin çirkin neyin güzel olduğunu o şeylere ait özelliklere bakarak
tanıyabilirler. Çünkü onlar ‘selim akıl’ sahibidirler. Ancak, insan aklının
bütün ma’rûf olan şeyleri mutlak mânâda kavraması mümkün
olmadığı için Kur’an, neyin iyi neyin kötü olduğunu haber vermiştir.
‘Ma’rûf’ diye bilinen güzel davranışlar ve fiiller, insanlar arasında
uzun süre yaşayarak ‘örf/urf’ haline gelirler. İyi düşünen akıl
335 Taberânî
336 31/Lokman, 17; Sait Kızılırmak, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 98-99
Ahmed Kalkan 123
sahipleri, iyi ve güzel davranışları tanırlar ve onları yaşatırlar. Bu
yüzden peygamberler halk arasında yaşayan güzel ‘örfleri’ olduğu
gibi bırakmışlar, kaldırmamışlardır. İslâm hukukunda ‘örf’ bir delildir.
Ancak, dinin esaslarına, hükümlerine ters düşen örfler delil
olmaz; onlarla da mücadele edilir.
İşte ‘ma’rûf’, böylesine iyiliği ve güzelliği bilinen, tecrübe edilen,
faydası görülen, akıllı insanlarca hoş görülen söz, davranış ve
geleneklerin tümüdür. Bu bir anlamda Hak kavramının bir başka
ifadesidir. Ma’rûf, yalnızca bir ahlâk kavramı değildir. Yani yalnızca
davranışları nitelendirmek için kullanılmaz. Peygamberlerin insanları
dâvet ettiği hidâyet, aynı zamanda ‘ma’rûf’ olan bir şeydir.
Peygamberlerin insanları sakındırdıkları dalâlet ise aynı zamanda
bir ‘münker’dir.
Ma’rûf ve onun zıddı olan münker insan hayatının her sahasını
kapsar. Ma’rûf, Peygamberimizin uygulamasını emrettiği, şeriatın
ve selim aklın ölçülerine uygun, hayatın her alanını kuşatan Allah’ın
rızâsıdır. Münker ise bunun tam zıddıdır. Birçok İslâm âlimi
‘ma’rûf’u, İslâm’ın emrettikleri, münkeri ise, Allah’ı inkâr ve O’nun
yasakladıkları şeklinde anlamışlardır. Ma’rûfa uymak; Allah’a itaat
ve O’nun emirlerine uymak; münker de bunun karşıtıdır.
İslâm’ın getirdiği şeriat; her emri, ilkesi ve prensibiyle ma’rûf,
ona aykırı her türlü anlayış, fiil, gelenek ve yönetim tarzı münkerdir.
Bu gibi tanımlar ma’rûfun genel tanımı içerisindedir. Şüphesiz Hak
din olan İslâm her açıdan ma’rûftur. Onun ilkeleri, prensipleri, haram
ve helâl ölçüleri güzeldir. Ancak, ma’rûf kavramı bir değişkenlik
anlamını da içerisine almaktadır. İnsanların toplum hayatında,
zamanın akışı içerisinde güzel gördükleri, ‘örf’ haline getirdikleri
fiiller ve davranışlar, İslâm’a da aykırı değilse, din onu tavsiye ediyor.
Hatta birçok problemin çözümünde ona başvurulması gerektiğini
öğütlüyor. Kur’an, bu şekilde birçok davranış biçimi hakkında
belli bir ölçü koymamış ve bunları ‘ma’rûfla yapın’ demiştir. Meselâ
babaların çocuklarını bakıp yetiştirmeleri ‘ma’rûf’a uygun olarak
istenir. Buradaki ‘ma’rûf’ elbette zamanın şartlarına, içinde bulunulan
duruma ve eldeki imkânlara uygun olan demektir.
Ma’rûfun değişmezleri veya evrensel ilkeleri vahiy tarafından
verilir; ancak detay ve alt ayrımlar akla, zamanın gelişimine bıra124
Dâvet
kılır. İnsan zihni ve aklı gayret göstererek akla ve İslâm’ın ilkelerine
aykırı olmayan ma’rûfları bulmaya çalışacaktır. Kur’ân-ı Kerim,
‘ma’rûf’un emredilmesini istemektedir. “Sizden, hayra çağıran,
ma’rufu emreden ve münkerden sakındıran bir topluluk bulunsun.
Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”337
İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet (topluluk) ma’rufu emredenlerdir.
338 M ü’min e rkekler ve m ü’min k adınlar b irbirlerinin
velisidirler (dostudurlar). O yüzden onlar birbirlerine ma’rûfu emrederler.
339 İ yi insanlar yeryüzünde iktidar sahibi olurlarsa; iyiliği
(ma’rufu) emrederler, münkerden sakındırırlar.340 P eygamberimiz
buyuruyor ki: “Nefsimi elinde tutan Zât’a (Allah’a) yemin olsun ki,
ya ma’rufu emreder ve münkerden sakındırırsınız veya Allah’ın kendi
katından genel bir belâ göndermesi yakındır. O zaman yalvar yakar
olursunuz da duânız kabul edilmez.”341
Şüphesiz ki ma’rûfu emretmek; amacına göre, uygun bir ortamda,
uygun bir yöntemle, en güzel bir şekilde ve sonuç almak üzere
yapılmalıdır.342
Arapça’da “aklın ve dinin hoş gördüğü şey, ihsan, iyilik” anlamına
gelen ma’rûf kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 30’a yakın yerde
kullanılmıştır. Bu kavramın mâhiyetini Kur’ân-ı Kerim, bize, apaçık
bir biçimde bildirir. Nitekim; “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i
bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü
men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”343
; “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz;
emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman
edersiniz. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi
olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu fâsıktır/
yoldan çıkmışlardır.”344 ; “(Onlar) ellerindeki Tevrat ve İncil’de
yazılı bulacakları ümmî nebi olan O Rasûl’e uyanlardır. O kendilerine
ma’rûfu emrediyor, onları kötülükten nehyediyor, onlara temiz
337 3/Âl-i İmrân, 104
338 3/Âl-i İmrân, 110
339 9/Tevbe, 71
340 22/Hacc, 41
341 Tirmizî, Fiten 9, Hadis no: 2169
342 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 384-385
343 3/Âl-i İmrân, 104
344 3/Âl-i İmrân, 110
Ahmed Kalkan 125
şeyleri helâl, murdar şeyleri de haram kılıyor. Üzerlerindeki ağır
yüklerini, sırtlarındaki zincirleri indiriyor. İşte, O’na iman edenler,
O’nu tazim edenler, O’na yardım edenler ve O’nunla birlikte indirilen
Nur’a tâbi olanlar var ya, onlar selâmete erenlerin ta kendileridir.”
345 anlamındaki âyet-i kerimeler, birarada alındığında, ma’rûfu
tanımamıza imkân sağlayıcı bir aydınlık getirmektedir. Buna göre
ma’rûf, insanlara peygamberler eliyle getirilen ve her peygamberin
gelişiyle birlikte bir bölümü de değişebilen, insanları birleştirici ve
ateşten kurtarıcı günlük uygulamalar bütünüdür. Öyle ki, inanmış
olmak bile (burada kitap ehli anılarak belirtiliyor), ancak ma’rûfa
uymak ve onu emretmekle mümkün görünüyor. Gerçekten de, Tevbe
suresinin 71 ve 112. âyetlerinde mü’minlere has davranışlar olarak
namaz, zekât, Allah ve Rasûlüne itaat, tevbe, ibâdet, hamd, seyahat,
rükû ve secdeyle birlikte ma’rûfun emredilmesi ve kötülüğün
nehyi de zikredilmekte; Hz. Lokman’ın oğluna olan nasihatındaysa,
bu uygulama namazla birlikte anılmaktadır.346
A’râf sûresinin 199. âyetinde kolaylığı tutma ve câhillerden yüz
çevirmeyle birlikte anılan ma’rûfu emretmek, “Eğer kendilerine
yeryüzünde bir iktidar verirsek, onlar, namazı dosdoğru kılar, zekâtı
verir, ma’rûfu emreder, kötülükten nehyederler; bütün işler Allah’a
dönecektir.” 347anlamındaki âyette hâkimiyet durumundaki üç temel
uygulamadan biri olarak anılacak ölçüde önem taşımaktadır.
Nitekim, Allah’ın Rasûlü de, İslâm dininin sekiz esası olarak,
“Şirk/ortak koşmaksızın Allah’a ibâdet, namaz, zekât, oruç, hac,
ma’rûfu emredip münkerden nehyetmek ve cihad”ı sayar (bu, Bezzâr
rivâyeti olup; Hâkim, sekizinci sırada cihad yerine “ev halkına
selâm”ı zikreder) ve bunlardan birini terkedenin dininin bir parçasını
terketmiş, hüsranda olmuş ve tümünü bırakanın da İslâm’a sırt
dönmüş olacağı haberini verir.348 “Küçüğümüze şefkat, büyüğümüze
saygı göstermeyen, ma’rûfu emretmeyen ve kötülükten sakındırmayan
bizden değildir” buyrularak konunun önemi vurgulanır.
Ma’rûfun emir ve kötülüğün nehiy görevinin terk edilmesinin duâların
kabulüne engel olacağı,349 bunun Yüce Allah’ın cezâ gönder-
345 7/A’râf, 157
346 31/Lokman, 17
347 22/Hacc, 41
348 el-Münzirî, Terğîb ve Terhîb, Terc. A. Muhtar Büyükçınar, A. Arpa, D. Pusmaz, A. Yücel İyiliği
Emir ve Kötülükten Nehiy Bölümü 28 Sayılı Hadis; Tirmizi’de, Birr ve Sıla 13
349 İbn Mâce, Fiten 20
126 Dâvet
mesine yol açacağı350 h ususları da, yine Peygamberimizin bildirdikleri
arasındadır.
Ma’rûfun emri ve münkerin nehyi, farzlar arasında zikredilmiş
ve özellikle Mu’tezile olaya çok büyük bir önem atfederek, onu, dinin
beş esası arasına almıştır. Şu var ki, sünnilikte gerek ma’rûf
ve gerekse münkerin şer’an öğretilmiş ve tasrih edilmiş olmasının
gerektiğine inanılırken; Mu’tezile, belirleyici öğenin akıl olduğu görüşünde
bulunmuş;351 Şia ise, belirlemenin hem şer’an, hem aklen
olabileceği kanaatini öne sürmüştür.352
MÜNKER NEDIR?
Münker, ‘nekr’ kökünden türemiş bir kavramdır. ‘Nekr’ sözlükte,
tanımamak, tanınmazlığa itmek demektir. Bunun da aslı, kalbin
tasavvur edemediği (anlamadığı, hayal edemediği) şeyi reddetmesidir.
Dil ile bir şeyi inkâr etmektir ki, bunun anlamı kalbiyle o şeyi
reddetmek demektir. Yahut da kalp ile bir şeyin özelliği bilinir ama
dil ile inkâr edilir, bilmezlikten gelinir. Buna yalancılık da denilir.
“Onlar, Allah’ın nimetini bilmektedirler. Sonra da o nimetlere münkir
olmaktadırlar (inkâr etmektedirler); onların çoğu küfre sapanlardır.”
353 âyetinde bu anlamdadır. ‘Münker’, tanınmayan, inkâr
edilen, çirkin, akla uymayan, reddedilen şey demektir. İslâm literatüründe
‘münker’, iyi ve güzel olan şeyleri görmezlikten gelme,
tanımama tutumudur. Din dilinde bazı hareketlerin ‘münker’ diye
nitelendirilmesi, onların din tarafından tanınmaması, kabul edilmemesi
demektir.
Münker, sağlam aklın çirkin dediği veya güzel olup olmadığı
konusunda şüphe duyduğu fiillerdir. Daha kısa bir tanımla şöyle
söylenebilir: İslâm’ın ve akl-ı selimin (sağlam aklın) hoş görmediği
şeydir. Aynı kökten gelen inkâr, ‘irfan’ın karşıtıdır. Münkerin karşıtı
ise ‘ma’rûf’tur. ‘Ma’rûf’ nasıl ki, sağlam aklın ve şeriatın (İslâm’ın)
güzel saydığı şey ise, ‘münker’ de tam bunun zıddıdır. Bu açıdan,
İslâm’ın haram ve mekruh dediği bütün hükümler münker kapsamına
girmektedir.
350 Tirmizi, Fiten, 9
351 N. Çağatay, İ A. Çubukçu, İslâm Mezhepleri Tarihi, 112
352 Kâşif’ul-Gıta, Caferî Mezhebi, terc. A. Gölpınarlı, 69; Zübeyr Yetik, Şamil İslâm Ansiklopedisi,
c. 2, s. 98-99
353 16/Nahl, 83
Ahmed Kalkan 127
Kur’an’da münker olan davranışların ve fiillerin daha kötülerini
belirtmek için de ‘fahşâ’ kelimesi kullanılır. Allah, Kur’an’da kâfirler
hakkında ‘münkirler’ sözünü kullanıyor. Kâfirler, Peygamberleri
ve onlarla gelen vahyi tanımazlıktan gelip inkâr edenlerdir. Gelen
vahyin ve âyetlerin Allah’a ait olduğunu tanımak istememektedirler.
354
KUR’ÂN-I KERIM’DE EMR-I BI’L-MA’RUF
Kur’ân-ı Kerim’de, ma’rûf kelimesi toplam 39 yerde geçer. Münker
kelimesi ise 18 yerde kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de, ma’rûf ve
münker kelimeleri, dokuz âyette “ma’rûfu emretme ve münkeri nehyetme”
anlamına gelen ifâde kalıplarıyla geçmektedir. Bu âyetlerde
hangi davranışların ma’rûf, hangilerinin münker olduğu belirtilip
bir tahsis yoluna gidilmemesi, ma’rûfun dinin yapılmasını gerekli
gördüğü veya tavsiye ettiği, münkerin de bunların zıddı olan söz ve
davranışların tamamını kapsadığını göstermektedir. İslâmî kaynaklar,
iyiliğin hâkim kılınması ve yaygınlaştırılması, kötülüğün önlenmesi,
bu şekilde faziletli bir toplumun oluşturulması ve yaşatılması
için gösterilen faâliyeti, Kur’an ve hadislerdeki kullanıma uygun
olarak emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker şeklinde formülleştirmişler,
Kitap, Sünnet ve icmâa dayanarak bu faâliyetin farz olduğunda
birleşmişlerdir.
“Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker
yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun.
İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”355
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz;
emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman
edersiniz. Ehl-i kitap da iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi
olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu fâsıktır/
yoldan çıkmıştır.”356
“Mü’min erkekler ve mü’mine hanımlar; birbirlerinin velîsi/yakını
ve dostlarıdır. Hep birbirlerine ma’rûfu emrederler ve münkerden
nehyederler (iyi ve doğru olanın yapılmasını emrederler, kötü ve zararlı
olanın yapılmasına engel olurlar).”357
“İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa
354 23/Mü’minûn, 69
355 3/Âl-i İmrân, 104
356 3/Âl-i İmrân, 110
357 9/Tevbe, 71
128 Dâvet
diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı
aşmalarıdır. Onlar, işledikleri münkerden/kötülükten, birbirini vazgeçirmeye
çalışmazlardı. Andolsun, yaptıkları ne kötüdür!”358
“Ehline/âilene namazı emret; kendin de ona sabır ile devam
et!...”359
“(Lokman, oğluna nasihat ederek şöyle dedi:) ‘Yavrucuğum! Namazı
kıl, ma’rûfu/iyiliği emret, münkerden/kötülükten vazgeçirmeye
çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer
işlerdir.”360
“(Sizden olduklarına dair yemin eden) Münâfık erkekler ve
münâfık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Çünkü onlar
münkeri/kötülüğü emreder, ma’rûftan/iyilikten alıkorlar (siz ise iyiliği
emreder, kötülükten alıkorsunuz) ve onlar ellerini sıkı tutarlar
(Allah için infak edip harcamak husûsunda cimrilik gösterirler). Allah’ı
unuttular, Allah da onları unuttu. Çünkü münâfıklar fâsıkların
ta kendileridir.”361
“İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Bir de
Kitap okuyorsunuz ha! Hiç mi aklınızı kullanmıyorsunuz?”362
HADIS-I ŞERIFLERDE EMR-I BI’L MA’RUF VE NEHY-I
ANI’L MÜNKER
Kur’ân-ı Kerim’de olduğu gibi, hadis-i şeriflerde, müslümanlar
içerisinden bir grubun mutlaka bu emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i
ani’l-münker görevini üstlenmesi gerektiği, en hayırlı ümmetin vasıflarının
bu olduğu, iyilikleri emredip affetmeyi prensip haline getirip
câhillerden uzak durulması gerektiği, müslümanların erkek ve
kadın daima bu görevlerine devam edecekleri, önceki toplumlarda
bu görevi yaşamayanlara lânet edildiği ifade edilir. Hakkın ve doğruların
Rabbimizden olduğunu, dileyenin iman edip dileyenin inkâr
ettiğini, emrolunduğumuz İslâmî hüküm ve bilgileri beyinleri çatlatırcasına
duyurmamız gerektiğini, kötülükten sakındıranların kur-
358 5/Maide, 78-79
359 20/Tâhâ, 132
360 31/Lokman, 17
361 9/Tevbe, 67
362 2/Bakara, 44
Ahmed Kalkan 129
tulduklarını, bu işi yapmayan ve kötülüklere batıp gidenlerin azaplandırıldığını,
kötülük gören kimsenin gücü doğrultusunda eliyle,
diliyle değiştirmesi gerektiğini, bunlara gücü yetmeyenin kalbiyle
buğzetmesi icap ettiğini, bunun da imanın en zayıf derecesi olduğunu,
cihadın el ile, dil ile, kalp ile olabileceğini, cihad fikri ve şuuru
olmayan kimsede hardal ağırlığı kadar imanın olmadığını hadis-i
şeriflerden öğreniyoruz. Küfür sayılacak bir işi işlemedikleri sürece
müslüman olup İslâmî hükümlerle yöneten idârecileri dinleyip
itaat edeceğimizi, dine uygun olmayan işler yapan idarecilere engel
olmaya çalışanların kurtuluşa ereceklerini, en kötü yöneticilerin insanlara
katı ve kaba davrananlar olduğunu, en faziletli cihadın zâlim
hükümdara karşı hakkı söylemek olduğunu hadisler bize bildirir.
Yine, hadis-i şeriflerde, geminin alt katındakilerin su almak kasdıyla
üsttekileri rahatsız etmemek için geminin tabanına bir delik
açarak bu ihtiyaçlarını gidermelerine üst kattakiler engel olmazlarsa
hepsinin birden boğulacakları, kötülük ve günahlar çoğaldığı vakit
insanların topyekün helâk olacakları, yollarda oturmamak gerektiği,
oturmak mecbûriyeti varsa yolun hakkı olan gözü haramlardan
korumak ve selâm almak, kimseye eziyet etmemek, kötülüklerden
sakındırma vazifesini yerine getirmek icap ettiği, yenilmesi haram
kılınan bir şeyden başka yönlerden istifade edilebileceğini, Allah ve
Rasûlünün iyi dediklerini emretmenin, kötü dediklerinden sakındırmanın
bir vazife olduğu, yapılmadığı takdirde azâbın gerçekleşeceği
açıklanır ve İsrâil oğullarında, dinden sapmanın nasıl ve ne şekilde
olduğu, doğru yolda olduğumuz sürece sapıtanların bize zarar veremeyecekleri
bildirilir.
Emredilmesi ve yasaklanması gereken hususlar herkesin bildiği
ve bilmek mecbûriyetinde olduğu meselelerden ise, bu görevde
tüm müslümanlar ortaktır. Bu işi yaparken de dâvet usûlüne uygun
olarak yapılmalı; kibarlık, hoş muamele, yumuşak davranış esas olmalıdır.
Kötülüğü el ile değiştirmek demek; ona fiilî müdâhalede
bulunmak ve işe el atmak demektir. Şâyet kişinin içinde bulunduğu
durum ve konum, bu şekilde o kötülüğü düzeltmeye kâfi gelmiyorsa
bunu dili ile söyleyerek yapmalı, daha büyük fitnelere sebep olmamalıdır.
Yine bir tehlike yani kargaşa ve fitne olacaksa kalbiyle o
şeyden tiksinsin ve uzak dursun denilmekle dâvet ve ikaz, zaman
ve zemine göre ayarlanmalıdır. Herkesin çoban olduğu, yönetimi ve
idâresini elinde bulundurduğu kimselerden sorumlu olduğu hadisi
130 Dâvet
de gözden uzak tutulmamalıdır. Aile reisi ev halkına, bir işyeri idaresinde
bulunan oradaki çalışanlara, devleti idare eden de tebaasına
karşı, dâvet konusunda gerekli yükümlülüğü vardır. Bu işi yaparken
de Allah’ın ve Rasûlünün râzı olacağı her vâsıtayı kullanmak da bir
gereklilikdir.
“Sizden her kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse
onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle
değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğzetsin,
onu hoş görmeyip kabullenmesin) ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.”
363
“Cihâdın en faziletlisi, zâlim idarecinin karşısında doğru ve adâletli
sözü, hakkı haykırmaktır.”364
“Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak onları koruyanlarla yasaklarını
hiçe sayarak hudûdu çiğneyenlerin durumu aynen şöyledir:
Bir gemideki yerlerini almak üzere bir grup, aralarında kur’a çektiler.
Bunlardan bir kısmı geminin alt katına bir kısmı da üst katına
yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin
yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar hissemize düşen alt
kattan bir delik açsak da, üst katta oturanlara su almak için eziyet
etmemiş olsak, dediler. Eğer üstte oturanlar bu isteklerini yerine getirmek
için alttakileri serbest bırakırlarsa hepsi birlikte batar, helâk
olurlar. Eğer buna engel olurlarsa hem kendileri kurtulur, hem de
onları kurtarmış olurlar.”365
Günümüzde de İslâm adına İslâm’dan tâvizler vererek bazı işler
yapanlar aynen bu hadisteki misalde olduğu gibi gemiyi delmekteler,
fakat diğer müslümanlardan hiçbir tepki ve engelleme de gelmemekte,
böyle olduğu için bâtıl ve geçersiz olan şeyler müslümanlar
tarafından müslümanca bir hareket ve tavır gibi görülmekte ve
sergilenmektedir. Bugün hepimizin yapacağı tek iş, İslâm’ı Kur’an
ve sahih sünnetten en güzel şekliyle öğrenip yapılacak ve yapılmayacak
işleri o bilgiler doğrultusunda yapmak veya yapmayıp engel
olmak şeklinde bir tavır ortaya koymak olacaktır. Böylece İslâmî
isim ve imajlar altında gayri İslâmî işler yapılmamış ve İslâm tatmin
vâsıtası olarak kullanılmamış olacaktır. Bugün bâtıl bid’at, hurâfe
363 Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
364 Ebû Dâvud; Melâhim 17; Tirmizî, Bey’at 37
365 Buhârî, Şirket 6
Ahmed Kalkan 131
ve haram olan pek çok şey İslâmî elbise giydirilerek meşrû imiş gibi
gösterilmekte ve kimse tarafından, hiçbir engelleme olmadığı için
yapılıp gitmekte ve kafalarda meşrû bir iş gibi kalmaktadır. Kitap
ve sünnet gözlüğüyle bakanlar, böyle yapılan pek çok gayrimeşrû
işi, bugün İslâmî isimler altında görebilecektir. Gücümüz yettiğince
bunlara engel olunmalıdır.
Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde iyiler de olduğu halde
felâkete uğrar mıyız?” denildi. Rasûlullah (s.a.s.) de şöyle cevap verdi:
“Kötülükler ve fenâlıklar çoğaldığı vakit evet.” 366
“Yollar üzerinde oturmaktan sakınınız” buyurdu. Sahâbîler:
Yâ Rasûlallah, bizim yol ve sokaklarda oturmaktan vazgeçmemiz
mümkün değil, çünkü oralarda lüzumlu işlerimizi konuşuyoruz, dediler.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Mademki vazgeçemiyorsunuz,
mutlaka oturmak zorunda kalıyorsunuz; öyleyse yolun hakkını
veriniz” buyurdular. Bunun üzerine; “yolun hakkı nedir yâ Rasûlallah?”
diye sorulunca; peygamberimiz (s.a.s.): “Harama bakmaktan
gözleri korumak, gelip geçenlere eziyet vermemek, verilen selâmı almak,
İslâm tarafından iyi denilen şeyleri tavsiye edip kötülüklerden
sakındırma vazifesini yerine getirmektir” buyurdular.367
“İsrâiloğullarının dindeki bozuklukları şöyle başlamıştır. Bir
adam başka birine rastlar ve: ‘Hey arkadaş, Allah’tan kork ve yapmakta
olduğun şeyi terket, zira o işi yapmak sana helâl değildir’
derdi. Ertesi gün aynı işi yaparken tekrar o adamla karşılaşır ve
onu yaptığı kötülükten yasaklamadığı gibi onunla yiyip içmekten ve
birlikte olmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah, onların
kalplerini birbirine benzetti”. Sonra Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti
okudu: “Allah’tan gelen hakikatleri örtbas etmeye şartlanmış olan
şu İsrâiloğulları Dâvud ve Meryemoğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir.
Bu onların isyan etmeleri ve hak, adâlet sınırlarını aşmalarındandır.
Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye
çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onlardan
birçoğunun Allah’tan gelen hakikatleri örtbas edenlerle dost olduklarını
görebilirsin. Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey
ne kadar kötüdür ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedî
kalacaklardır. Eğer onlar Allah’a ve kendilerine gönderilen peygambere
ve ona indirilen her şeye gerçekten inansalardı; bu Allah’tan
gelen hakikatleri örtbas edenleri dost edinmezlerdi. Ama onların
366 Buhârî, Fiten 4; Müslim, Fiten 1
367 Buhârî, Mezâlim 22; Müslim, Libas 114
132 Dâvet
çoğu İlâhî sınırları aşan kimselerdir.”368 Bu âyeti okuduktan sonra
peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Hayır, Allah’a yemin ederim
ki ya iyiliği emreder kötülüklerden sakındırır, zâlimin elini tutup zulmünden
el çektirir, hakka döndürüp hak üzerinde tutarsınız, ya da
Allah kalplerinizi birbirine benzetir de İsrâiloğullarına lânet ettiği
gibi size de lânet eder.”369
Tirmizî’nin rivâyeti ise şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“İsrâiloğulları günahlara daldıklarında âlimler onları sakındırdılarsa
da onlar izledikleri günahlara devam ettiler. Bu sefer âlimleri
de onlarla birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun
üzerine Allah da onların kalplerini birbirine benzetti de Dâvud ve
Meryem oğlu İsa’nın diliyle onlara lânet etti. Bu, onların isyan etmeleri
ve sınırları aşmaları sebebiyle idi.” Rasûlullah (s.a.s.) dayanmakta
olduğu yerden doğrulup oturdu ve: “Hayır, canımı gücü ve
kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, dil ile yasaklama
yetmez, siz onları hakka boyun eğdirip hak üzere tutmadıkça bu lânetleme
de devam edecektir.” 370
“İnsanlara iyiliği emredip de kendilerini unutanlar cehennem
ateşinde bağırsaklarını sürüklerler. Onlara, ‘siz kimlersiniz?’ diye
sorulur, şu cevabı verirler: ‘Biz, insanlara hayrı emrettiğimiz halde
kendimizi unutan kimseleriz.”371
“Kıyâmet gününde adam gelir, cehenneme atılır. Bağırsakları
karnından dışarıya fırlar. Değirmen merkebinin döndüğü gibi bağırsakları
etrafında döner. Cehennemlikler onun etrafına toplanır,
şöyle derler: ‘Ey filân, sen ma’rûfu emreden, münkerden alıkoyan
bir kimse değil miydin?’ Şöyle der: ‘Evet, öyle idim. Ma’rûfu emreder,
fakat kendim işlemezdim. Münkerden alıkoyar, fakat kendim
işlerdim.” 372
“Kıyâmet gününde azâbı insanlar arasında en çetin olacak kimse
Yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı
olacaktır.”373
368 5/Mâide, 78-81
369 Ebû Dâvud, Melâhim 17
370 Tirmizî, Tefsiru Sûre-i Mâide 6
371 Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, I/158
372 Buhârî, Bed’u’l-Halk 10, Fiten, 17, h. no: 46; Müslim, Zühd 7, 51, h. no: 51 (2989); Ahmed bin
Hanbel, Müsned, V/205,206, 207, 209
373 İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
Ahmed Kalkan 133
“Cenâb-ı Hakk’ın Benden önce, ümmetler arasında gönderdiği
her peygamberin ashâbı ve havârileri vardır. Bunlar o peygamberin
sünnetine ittibâ eder, emirlerine uyarlar. Fakat onlardan sonra öyle
nesiller gelir ki yapmadıklarını söyler ve emrolunmadıklarını işlerler.
Kim onlara karşı eliyle mücâhede ederse mü’mindir, kim diliyle
mücâhede ederse mü’mindir. Bunun ötesinde ise zerre kadar iman
yoktur.”374
“Şu muhakkak ki sizin üzerinize birtakım âmirler/yöneticiler tâyin
olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını mâruf ve güzel
göreceksiniz. Kim münker işi çirkin görürse onun günahından berî
(uzak) olur. İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan) uzak
olur. Ancak kim ona râzı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından
kurtulamaz…”375
“Her ma’rûf/iyilik, güzel söz bir sadakadır.”376
“Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran
kişi ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın
azâbının gölgesi altındadır.”377
“Kendisi yapmadığı halde insanlara hayrı (iyiliği) öğreten kimse
tıpki insanları aydınlatırken kendisini yakıp tüketen bir kandil gibidir.”
378
“Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; ya iyilikleri emreder,
kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında üzerinize
bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul
edilmez.”379
Hasan Basri: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sadece
sözlerinle değil.” Yine Hasan Basri’nin diğer bir nasihati: “Mârufu
emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan
ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda
ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.”
374 İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
375 Müslim, İmâre 63
376 Müslim, Zekât 16, Ebû Dâvud, Zekât 60; Buhârî, Edebu’l-Müfred, I/245
377 Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
378 Tefsir-i Kebir, II/482
379 Tirmizi, Fiten 9
134 Dâvet
DİN, MÜNKERLERİ HOŞ GÖRMEZ
Münker olan fiilleri ve işleri ne Din hoş görmektedir, ne de iyi
düşünebilen akıl. Münkerleri, sağlam bir kamu vicdanı da hoş görmez.
İnsanlara şer kazandıran, onları günaha sürükleyen her davranış
bir münkerdir. Bir toplumun sağlıklı ve mutlu olmasının ölçüsü,
o toplumda ma’rûfların fazla, münkerlerin az olmasıdır. Ma’rûf
üzerinde olan toplumlar ‘hayr’dadırlar. Münkerleri işlemeye devam
eden kişiler ve toplumlar da ‘şer’dedirler.
Kişi ‘münker’e karşı devamlı dikkatli olmalıdır. Bir insan münkeri
işlemeye devam ederse, onu bir kural, terkedilmesi zor bir âdet
haline getirir. İnsan, şeytanın aldatmalarıyla yüzyüze geldiği için,
her an ‘münker’e sapabilir. Bu bakımdan insanın, devamlı ‘ma’ruf’
işlerle meşgul olması, toplumda herkesin münkerlerle mücâdele etmesi
gerekir.
Kur’an, “Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o size hep münkeri
emreder”380 diyor. Münkerden sakınmanın en iyi yollarından
biri de namazı dosdoğru kılmaktır. “...Çünkü namaz münkerden ve
fahşâdan alıkor.”381 Münkerle mücâdele İslâm’ın önemli emirlerinden
birisidir. Mü’min olan kimseler, devamlı iyiliği (ma’rufu) emreder,
kötülükten (münkerden) sakındırırlar.382 Ş u âyette Allah (c.c.)
mü’minleri her türlü münkerden sakındırıyor: “Şüphe yok ki Allah,
adâleti, ihsanı, yakınlara infak etmeyi emreder, fahşâdan (çirkin
utanmazlıklardan), münker ve zorbalıktan sizi sakındırır. Size öğüt
vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz.”383 Münkerden alıkoymak,
toplumda İslâmî ahlâkın kökleşmesi, insanların güzelliklere
kavuşması ve çirkinlikleri terk etmesi, kötülüklerin azalması
için son derece önemlidir. Bir toplumda münker işlemek âdet (bir
anlamda örf) haline gelmişse, o toplum artık sağlıklı düşünemiyor,
hasta demektir. Bundan dolayı müslümanlardan bir cemaat, en güzel
yöntemleri kullanarak münker olan işlerle mücadele etmelidir.
Münker, hadis ilminde de kullanılan bir terimdir. ‘Münker hadis’,
zayıf bir râvinin güvenilir (sika) râvilerin rivâyetine zıt olarak
rivâyet ettiği hadistir. Yani, tek kanaldan gelen hadis, ya metninde
380 24/Nûr, 21
381 29/Ankebût, 45
382 3/Âl-i Imran, 104, 110, 114; 9/Tevbe, 71; 22/Hacc, 41
383 16/Nahl, 90
Ahmed Kalkan 135
(sözlerinde) ya da senedinde (râviler zincirinde) sağlam râvilerin rivâyetine
zıddır. Böyle bir hadis elbette zayıf bir hadistir ve güvenilmez.
Münker, aynı zamanda hadislerde adı geçen bir meleğin adıdır.
Ölü mezara konulduğu zaman iki melek gelir ve ölüye diniyle ilgili
sorular sorar. Bir başka hadiste ise, ölü kabre konulduğu zaman
adları ‘Münker ve Nekir’ denilen iki melek gelip ona diniyle ilgili
sorular soracaktır. Bunlara ‘Münker ve Nekir’ denilmesinin sebebi,
ikisinin de bilmediğimiz, tanımadığımız bir şekilde olmaları sebebiyledir.
(Allahu a’lem).
Tanınmayan, yabancı, akla aykırı, kötü; İslâm şerîatının yasakladığı
ve selîm aklın çirkin gördüğü her şey anlamına gelen münker,
İslâm’da yasaklanan haram ve mekruh fiilleri kapsamına alır. “İnkâr
edilen, karşı çıkılan, reddedilen” anlamlarına gelir. Münkerin zıddı
olan marûf ise; ihsan, iyilik, aklın ve dinin hoş gördüğü şey demektir.
Kur’an-ı Kerim’de münkerin daha kötü ve çirkin olan kısmı için
“fahşâ” terimi kullanılır. Fahşâ; çirkinlikler, zina gibi şehvetle ilgili
aşırı günahlar demektir. Türkçede “fuhşiyât” bu anlamı ifade eder.
Bunlar insanların en çirkin halleridir.
İnsanoğlu ne zaman münkeri nehyetmeyi bırakırsa, Allah’ın şu
âyette buyurduğu gibi, münkeri emretmeye başlarlar. “Kim, şeytanın
adımlarına uyarsa, şüphesiz o fuhşiyâtı ve münkeri emreder.”384
Kur’an, Allah’ın münkeri nehyettiğini açık bir dille belirtir:
“Şüphesiz Allah adâleti, ihsanı, yakın hısımlara sılayı ve muhtaç oldukları
şeyleri onlara vermeyi emreder. Fuhşiyâtı, (Kur’an ve Sünnette
karşı çıkılan) münkeri ve serkeşliği nehyeder. Üzerinde düşünüp,
amel etmeniz için size bu şekilde öğüt verir.”385
Hz. Ebû Bekir okuduğu bir hutbede, şu âyet-i kerîmenin yanlış
yorumlandığını söyler: “Ey iman edenler! Kendinizi ıslâh etmeniz
üzerinize bir borçtur. Siz düzelip doğru yolda bulunduktan sonra yolunu
şaşıranlar (dalâlettekiler) size zarar vermez.”386 H âlbuki ben
Rasûlüllah’tan şunları dinledim: “Günahlar işleyen bir kavmin için-
384 24/Nûr, 21
385 16/Nahl, 90
386 5/Mâide, 105
136 Dâvet
de o günahları yasaklayan güç ve kuvvette bulunan bir kimse varsa,
buna rağmen yasaklamazsa, Cenâb-ı Hakk’ın nezdinden gelecek ve
bütün onları kapsayacak bir azabın gelmesi pek yakındır.”387
İslâm, toplumunun sağlıklı bir yapıya kavuşup bu halinin devamını
sağlamak için “iyiliği emir ve kötülükten nehiy” esasını getirmiştir.
Bir İslâm toplumunda, müslüman, daima iyi, güzel ve hayırlı
olan işlerin yanındadır. Kötü, çirkin ve zararlı olan işlerin de tabii
olarak karşısında bulunur. Böylece, İslâm toplumunda kendiliğinden
iyilikler güç bulur ve yayılır. Kötülükler ise güçlenme imkânı
bulamaz.
Mü’minlerin nitelikleri bir âyette şöyle belirlenir: “İman eden
erkek ve kadınlar birbirinin dostudurlar. Onlar iyiliği emreder, kötülükten
ise nehyederler. Namazı kılarlar, zekâtı verirler. İşte Allah,
onlara rahmet edecektir.”388 Başka bir âyette, tarihte İsrâiloğullarının,
işlemekte oldukları kötülüklerden birbirlerini vazgeçirmeye
çalışmamaları, isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri yüzünden lânete
uğradıkları bildirilir.389
Kötülüğe engel olmada izlenecek yolu Rasûlüllah (s.a.s.) şöyle
belirlemiştir: “Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle
değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle onun kötü olduğunu söylesin.
Buna da gücü yetmezse kalbiyle o işi kötü görsün. Bu sonuncusu,
imanın en zayıf derecesidir.” 390
İSLÂM TOPLUMUNDA BİR KÖTÜLÜĞE KARŞI GELMEYİ
GEREKTİREN ŞARTLAR
Bir münkere/kötülüğe karşı çıkmak için bazı şartlar gerekir.
Bunlar:
1) Fiil gerçekten kötü olmalıdır. Bunun ölçüsü ise, iş ve hareketin
İslâm nazarında sakıncalı ve kötü olmasıdır. Münker terimi, ma’siyet
teriminden daha kapsamlıdır. Şöyle ki; bir kimse, bir çocuğun
veya akıl hastasının içki içtiğini görse, buna engel olmaya çalışması
gerekir. Yine bir akıl hastası başka bir akıl hastası ile cinsel ilişki
387 İmam Gazâlî, İhyâû Ulümi’d-Dîn, Terc. Ali Arslan, İstanbul 1972, V, 325, 326
388 9/Tevbe, 71
389 5/Mâide, 78, 79
390 Müslim, İman, 20
Ahmed Kalkan 137
halinde görülse men edilir. Hâlbuki bu fiiller çocuk veya akıl hastası
için ma’siyet değildir. Münker, büyük günahlara has bir terim de
değildir. Bu yüzden, umûmî banyoda avret yerini açmak, kimsenin
bulunmadığı yerde yabancı bir kadınla yalnız kalmak veya ona ısrarla
bakmak gibi küçük günahların hepsi de münkerdir.
2) Kötülüğün bir araştırma ve tecessüs olmaksızın açık olması
gerekir. Evinde herhangi bir günahı gizlice işleyen ve kapısını kapalı
tutan bir kimsenin ma’siyetini öğrenmek için gizlice gözetlemek
ve baskın yapmak câiz olmadığı gibi, başkalarının günahlarını anlatmak
da câiz değildir.
Hz. Ömer, devlet başkanlığı sırasında, bir evden gelen sesler
üzerine, duvara tırmanıp içeri bakmış ve ev sahibini kötü bir durumda
görmüştü. Onu bu kötülükten menetmek isteyince ev sahibi
şöyle dedi: Ey mü’minlerin emiri! Eğer ben bir yönden Allah’a isyan
etmişsem, sen üç yönden Allah’a isyan etmiş bulunuyorsun. Hz.
Ömer “onlar nelerdir?” diye sorunca şu cevabı verir: Allah Teâlâ,
“Tecessüs etmeyin.”391 buyurmuştur. Hâlbuki sen tecessüs ettin.
Allah Teâlâ “İyilik, evlere arkalarından girmek değildir.”392 buyurmuşken,
sen duvardan girdin. Yine Cenab-ı Hak, “Ey iman edenler!
Kendi ev ve odalarınızdan başka evlere, sahipleriyle alışkanlık sağlayıp
izin almadan ve selâm vermeden girmeyin.”393 buyuruyor.
Bu savunma karşısında Hz. Ömer, ceza uygulamamış, ancak tevbe
etmeyi şart koşmuştur. Bu yüzden Hz. Ömer minberde hutbe okurken
ashâb-ı kiramla istişâre amacıyla, devlet başkanı veya hâkimin,
münkeri bizzat görmesi halinde, şâhit aramaksızın ceza uygulayıp
uygulayamayacağını sormuş, Hz. Ali, böyle bir durumda da iki âdil
şahidin gerekli olduğuna işaret etmiştir.394
3) Münkerin ictihada dayalı bir kötülük olmaması gerekir. İctihada
dayalı bir konuda uyarıcılık yapılamaz. Meselâ; Hanefi mezhebinden
olan bir kimse, “keler” veya “sırtlan” eti yahut besmelesiz
kesilen bir hayvanın etini yiyen bir Şâfiî’ye; “Sen niçin bunları yiyorsun?
Bunlar haramdır” diye müdâhale edemez. Çünkü bu sayılanlar
Şâfiîlere göre helâldir. Yine, Şâfiî mezhebine mensup bir kim-
391 49/Hucurât, 12
392 2/Bakara, 189
393 24/Nûr, 27
394 Gazâlî, a.g.e., V, 390, 391
138 Dâvet
senin zevi’l-erham denilen hala, teyze, dayı ve ana cihetinden amca
gibi hısımların mirasını yiyen veya komşuluk şüf’asıyla aldığı bir
evde oturan bir Hanefîye karşı uyarıcılık yapma yetkisi bulunmaz.
KÖTÜLÜĞE ENGEL OLMANIN DERECELERİ
1) Kötülüğü târif edip tanıtmak. Kişi bazen bilgisizlik yüzünden
kötü şeyleri yapmaya yönelir. Hâlbuki o kötülüğün niteliğini bilse
yapmayacaktı. Bu nedenle kötülüğü, azarlamadan iyilikle anlatmak
gerekir. Çünkü kötülüğü anlatmakta, ayıbı açıklamak ve muhâtabın
kalbine ezâ vermek vardır. Bu aşamada uyarı şöyle olabilir: “İnsanoğlu
dünyaya bilgin olarak gelmez. Şüphesiz hepimiz bilgisiz kimselerdik.
Bilenler bize doğruyu ve nasıl hareket edeceğimizi öğrettiler”
denilebilir. Çünkü müslümanı incitmek câiz değildir. Kanı, kan
veya idrarla yıkayan kimse akıllılardan sayılmaz. Bir kimse, kötülükten
menediyorum diyerek, mü’minlere ezâ ederse, daha büyük
kötülük yapmış olur.
2) İyilikle nasihat ve Allah’ın azâbıyla korkutma gerekir. Bu şekilde
öğüt verme, yasak olduğunu bildiği halde içki, kumar, zulüm,
yalan, müslümanların gıybeti gibi kötü söz ve fiilleri işleyen kimselere
yönelik olur. Burada da incitmeden ve iyilikle anlatım yoluna
gidilir.
3) Ağır sözlerle uyarmaktır. Bu metot, irşad ve nasihatla alay
eden ve kötülükte ısrar belirtileri görülen kimselere karşı uygulanır.
İbrâhim’in (a.s.) puta tapanlara karşı kullandığı şu üslûp buna örnek
gösterilebilir: “Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz
putlarınıza! Siz hiç düşünüp aklınızı kullanmaz mısınız?”395
İrşad sırasında ağır söz kullanılması gerekirse şu iki hususu gözetmek
gerekir:
a) Sert üslûbun kullanılmasına, iyilikle muâmeleden sonuç alınamaması
ve zarûret bulunması hallerinde başvurulur.
b) Bu üslûpla da doğru konuşmak, sözü uzatmamak ve ihtiyaç
kadar konuşmak gereklidir.
4) Kötülükleri güç kullanarak engellemek. İçkinin dökülmesi
ve haram şeyin telef edilmesi gibi toplum fertleri için yalnız; kişiyi
395 21/Enbiyâ, 67
Ahmed Kalkan 139
kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmak görevi vardır. Kişi bundan
daha ileri gidemez. Güç kullanarak kötülüğü engellemek ve gerektiğinde
suç işleyenlere ta’zîr veya had cezalarını uygulamak,
görevlilere ve yöneticilere aittir. Meselâ; şarabı dökmek ve haramı
telef etmek, dövmek ve hapsetmek gibi fiiller gerçekte yönetici ve
görevlilere aittir.396
Dâvet konusunda şiddete, yaptırıma dayalı bir aşama olamaz.
Her seferinde güzel ve hikmetli bir üslupla kalpleri fethetmeyi hedefler.
Ancak dâvete icâbet yerine düşmanlaşma oluşup muhâtaplar
savaşçı kâfirlere dönüşürse işte o zaman savaş açanlara karşı
şiddet gündeme gelir. Yoksa düşman bile olsalar dâvetin muhâtapları
savaşa başvurmadıkları sürece el ile müdâhale yapılamaz.
Mekke dönemi şartlarında ise, karşı taraf şiddete başvurduğunda
bile şiddetle cevap yoktur. Her şartta, güzelllikle ve hikmetle dâvette
ısrar vardır. İslâm toplumunda münker işleyenlere karşı sergilenecek
tutum ise farklıdır. Orada toplumu ifsâda yönelik kötü
bir ameli toplum içinde gerçekleştirmek ve yaygınlaştırmak söz
konusudur. Allah İslâmî iktidara, cemaate ve fert olarak Müslümana
münkerden nehyetmek görevini yüklemiştir.
MÜNKERI NEHYETME ILE İLGILI 6 TESPIT
1- Günümüzde Emir ve Nehy Yok; Rica ve Tavsiye Var: Ma’rufun
Emredilmesi ve Münkerin Yasaklanması Yerine; Ma’ruf Sadece
Rica Ediliyor; Münkerin de Sadece Yapılmaması Tavsiye
Ediliyor.
2- Elle Müdâhale: Bazı Durumlarda Kötülüğe Elle Müdâhale
Edip Zorla da Olsa Kötülüğü Engellemek Gerekir.
3- Dille Müdâhale,
4- Kalple Müdâhale:
5- Kötülük, Kalple Nasıl Değiştirilir?
6- Kalple Buğz Bile Yapmayanların, Özellikle Münkere Destek
Olanların İmanı?!
Bu maddeleri açıklayalım:
396 Gazâlî, Zübdetü İhyâ-i Ulûmiddin, (Terc. Ali Özek), İstanbul 1969, s. 286 vd.; Hamdi
Döndüren, Şamil İsl Ans, c. 4, s. 360-362
140 Dâvet
GÜNÜMÜZDE EMİR VE NEHY YOK;
RİCA VE TAVSİYE VAR
1- Günümüzde İyilikler Emredilmiyor, Kötülükler Yasaklanmıyor;
Ancak Bu Konuda Tavsiye ve Rica Ediliyor: Ma’rufun
emredilmesi ve münkerin yasaklanması yerine; ma’ruf sadece rica
ediliyor; münkerin de sadece yapılmaması tavsiye ediliyor. Müslümanlar
ve dâvetçiler, bugün öyle bir modern fitne ile karşı karşıya
ki, bırakın herhangi bir müslümana iyiliği emretmeyi veya bir kötülüğü
yasaklamayı, kendi çocuğuna veya eşine bile herhangi bir
şeyi emredemiyor, yasak koyamıyor. Baba çocuğuna, koca karısına,
hoca talebesine, patron işçisine, âmir memuruna… söz geçiremiyor.
Özgürlük diye bir türkü var; bu türkünün nakaratları hep hevâ
kavramıyla dillendiriliyor. Canının istediğini yapmak istiyor günün
insanı. Kimsenin kendisine karışmasına tahammülü yok. İman ettiğini
söylediği halde, Allah’ı karıştırmak istemiyor kendi hayatına.
“Allah bunu emretti veya yasakladı” da diyemiyorsunuz; daha doğrusu
karşınızdaki dedirtmiyor.
Birçok güçlüğü, terslenmeyi, suçlanmayı göze alıp emr-i bi’l
ma’ruf yapınca, “duyduk ve uyduk” diyeceğine, itirazlar ediyor,
“niye, niçin” soruları, “sana ne?” şeklinde küstahlığa dönüşüyor. Sizin
ilmî cevabınıza, yerli yersiz itirazlarıyla, hatta hazır kalıp ifadelerle
saldırı şeklinde, muhâtabınız sizi tersleyecek, kendi özgürlük
putuna toz kondurmayacaktır.
Siz de bu durumu bildiğiniz için, dinin tavsiye ettiği kibar ve
hikmetli sözün tümüyle dışına çıkıp altına inerek “şu tavsiye ediliyor
diye hatırlatsam acaba nasıl karşılarsınız…” gibi net olmayan,
tam da anlaşılmayan kuşdili kullanmaya kalkıyorsunuz. Terslenmeyi
göze alarak, belki “şunu yapsanız iyi olur” diyebiliyorsunuz.
Ama, ma’rufu emredemiyorsunuz; emretmiş olsanız yaptırımınız
da olmalı. Emir, bir işin yapılması veya yapılmamasını net bir şekilde
isteyen söze denir. İstenilen şey yerine getirilmezse uygulanacak
bir cezası olan kesin sözdür emir. O yüzden “emir demiri keser”
denilir; yani yapılacak iş ne kadar zor olsa da, emredildikten sonra
yapmaktan başka çare yoktur. Hele Allah’ın emri olunca, bu hatırlatılan,
akan sular durmalıdır. Emir, kulluğu bile belirler. “Emir kulu”
olduklarını söyler devletin memuru olduğu için Allah’a itaat edemeyen
zavallılar. “Ne yapayım, ben emir kuluyum” der; siz de “ben de
Ahmed Kalkan 141
Allah’ın kuluyum” deme ihtiyacı duyarsınız. Kendisine maaş veren
yerde çalıştığı için onun kulu, ondan emir aldığı için “emir kulu” olmayı
kabullenen kimse, “elhamdu lillâh Müslümanım” dediği halde,
Allah’ın emrini önemsemez, sadece kendini yaratanın kulu olmak
yerine, maaş ve emir veren kimsenin kulluğunu benimser. Maaş veren
kim olursa olsun, o her türlü emir verebilir, bu kimseye de ona
kul olmak düşer! Hâlbuki Kur’an şöyle diyor: “Bilesiniz ki yaratmak
da emretmek de O’na (Allah’a) mahsustur.”397
2- ELLE MÜDÂHALE
Bazı durumlarda kötülüğe elle müdâhale edip kötülüğü zorla da
olsa engellemek gerekir. “Sizden kim bir münker (kötülük veya çirkin
bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin...”398 Bu hadiste net olarak
görüldüğü gibi, gücün yetmesiyle bağlantılı olarak asıl olan elle kötülüğe
engel olmaktır. El, güç kullanılarak engel olmayı ifade eder.
Eğer bir kimse, bir Müslümana, bir topluluğa veya İslâm devletine
bir zarar vermek istiyorsa; kişi ile haram olan fiil arasına bir ayrılık
ve uzaklık konulabilir. Meselâ, o kişi içki içmekten, fâiz yemekten
gerekli imkânları ortadan kaldırma yoluyla men edilebilir. Örneğin,
o anda önünde bulunan içki bardağını kırmakla veya buna benzer
bir yolla onu o işten alıkoymaya gidilebilir. Tv.de, bilgisayarda, internette
uygun olmayan bir program seyrediyorsa, kapat düğmesine
basılabilir.
Münkerden alıkoymak ve ma’rufu gerçekleştirmek için şiddet,
güç, zor ve kuvvetten yararlanmak, muhtesib için bazen kaçınılmaz
olur.
Gerektiğinde, kişilerin yaralanmasına ve ölümüne sebep olmayacak
güç ve zordan yararlanmak muhtesib, şartlar onu gerktiyorsa
ölçülü olarak kullanbilecektir. Ancak, bu konuda çok dikkatli ve
hassas olmak, kaş yaparken göz çıkarmamak, fitneye sebep olmamak
gerekir. Ancak, nefsi, malı ve aileyi savunma ile, İslâm’ı ve
Müslümanları müdâfaa etme konusunda gerektiğinde sertliğin dozu
artabilir.
Güçten yararlanma merhalesi olan bu merhalenin dereceleri daha
397 7/A’râf, 54
398 Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
142 Dâvet
da yukarıya çıkmaktadır. Meselâ, günahkâr bir kimsenin silâhı veya
günah işlemesine yol açan bir başka imkânı elinden alınabilir veya
tard edilebilir, sürülebilir, dövülebilir, sıkıntı verilebilir. Bir başka
merhalede bu tür fesatçı gruba karşı cihad ve savaş ilân edilebilir.
Bütün bu yollarla haram olan fiilin ve günahın işlenmesinin önüne
geçilebilir.
Şayet onun günahının önüne geçmek ve onu günah işlemekten
engellemek, sadece insanın o günahı işlemesi konusunda veya o günahın
işlenmesinde kullanılan ya da yararlanılan malzemeler noktasında
haksız bir tasarrufa girmek şeklinde bir yolla mümkün ise,
câiz olur, hatta vacip/gerekli olur. Bu yolda zora başvurmak, güç ve
kuvvetten yararlanmak, günahkâr kişinin bulunduğu ortamdan atılması,
içkisinin dökülmesi, günahkâr kimsenin elindeki bıçak, silâh
veya benzeri şeyin elinden alınması, yayın ve benzeri ifsad edici
ve sapıklığa sürükleyici iletişimlerin engellenmesi, Müslümanların
huzur ve güvenliğini sarsıcı faaliyetleri engellemek gibi konuların
tümü buna dâhildir.
Şayet günahkâr şahsın engellenmesi, onun mülkünde tasarruf etmekten
başka bir şekilde mümkün değilse, örneğin, zorla evine girmek,
evindeki eşyalarına el koymak ve arabasını elinden almak gibi
bir durum söz konusu olacaksa, burada üç durum sözkonusu olur:
Birinci Durum: Nehyedilmesi sözkonusu olan münker fiilin
Yüce Allah’ın hiçbir durumda onun işlenmesine râzı olmayacağı bir
münker fiil olursa, örneğin, haksız yere bir kimsenin öldürülmesi
veya yeryüzünde fesat çıkarılması gibi fiiller bunun yapılmasını
gerekli kılar. Fuhşun yaygınlaştırılması, uyuşturucu maddelerin
kullanılmasına yol açılması gibi ahlâkî fesadın işlenilmesi ve ayrıca
İslâm’a zıt olan düşünceler ileri sürmek ve yaymak, Müslümanlara
karşı kin ve düşmanlık besleme veya İslâm devletine ve kurumlarına
karşı düşmanlık gibi siyasî ve fikrî fesat tohumlarının ekilmesi
bu tür konulardandır. Müslüman topluluktan herhangi bir kesimin
maslahat ve menfaatlerine zarar verme ve Allah’ın hiçbir şartta onların
işlenmesine râzı olmadığı diğer münker fiiller gibi amelî fesadın
oluşması da bu gruba girer. Bu tür konularda münker ameli işleyen
kişi veya onu işlemeye yönelten kimse ve ayrıca onun malları
konusunda gerekli tasarruflar yapılabilir ve bu vesileyle onu fesadı
işlemekten alıkoymak mümkündür.
Ahmed Kalkan 143
İkinci Durum: Nehiy konusu olan münker fiil, şeriat açısından
münkerden nehyetme neticesinde vuku bulacak tasarruftan daha
önemli olmalıdır. Meselâ, eğer Müslüman bir kadını tecavüzkâr bir
adamın elinden kurtarmak, sözkonusu adamın evinin kapısının kırılmasını
veya darbe almasını ya da ellerinin ve ayaklarının bağlanmasını
gerektirecekse, bu durumda o kişinin ve malının tasarruf
altına alınması câizdir. Çünkü adamın kendine ve malına verilecek
bu gibi zararlar, Müslüman kadının başına gelebilecek daha büyük
zararlardan onu korumaktadır.
Üçüncü Durum: Münkerin birinci türden olmadığı ve aynı
şekilde münkerden nehyin onun gereği olduğu tasarruftan daha
önemli olmadığı durumdur. Meselâ, bir kişinin kendi evinde Müslümanların
gıybetini yapmaktan, onlara küfür ve hakaret etmekten
engellenmesi, o kişinin evinin kapısının kırılmasını, onun şahsının,
eşyasının ve malının zarar görmesini gerektirecekse, bu durumda
tasarrufta bulunmak, o şahsa veya malına zarar vermek câiz değildir.
Bu konudaki genel kaide, İslâm hâkimi açısından ehemmin (en
önemli olanın) ölçülüp belirlenmesi ve ehemmin mühim olana (en
önemlinin önemli olana) tercih edilmesidir. Bir kısım meselelerin
mutlak öneme sahip olduğu, bir başka kısım meselenin de nisbî öneme
sahip olduğunu bilmek şarttır.
Şayet münker olan ameli engellemek günahkâr kişinin zarar görmesine
yol açacaksa, meselâ kendi malı olan içki bardağının kırılması
veya silâhının bozulması ya da elinin kırılması gibi bir durum
meydana gelecekse, bu zararın meydana gelmesi nehiy hareketinin
bir gereği ve münkerin ölüne geçilmesi neticesinde vuku bulduğu
için o kişi tarafından emir ve nehiyde bulunan kişiye yönelik bir
harekette bulunulamaz ve onun zararının karşılanması da gerekmez.
Şayet emir ve nehiy esnâsında günahkâr kişi tarafından emr-i
bi’l ma’rufta bulunan kişiye yönelik herhangi bir zarar meydana gelecekse,
kusur etmiş olur ve onun karşılığını ödemek zorundadır.
Ama, eğer günahı engellemek, günahkâr olan kişiye herhangi bir
zarar vermeyi veya onun bir kısım malını ortadan kaldırmayı gerektirmeyecekse,
bununla birlikte emr-i bi’l ma’ruf yapan kişi, meselâ
birisini içki içmekten men etmek için onun içkisini dökmesi yeterliyse
ve muhtesib bununla yetinmeyip haddi aşarak onun bardağını
da kırıyor veya o günahkara eziyet ediyorsa ya da eğer silâhı elinden
almak yetmesine rağmen dâvetçi onu yaralıyor veya öldürüyorsa ya
da eğer günahkârın kolunun kıvrılması suretiyle amaç hâsıl olacağı
144 Dâvet
halde buna rağmen el kırılıncaya kadar kıvrılıyorsa; eğer bir kişi
elleri ve ayakları bağlanarak münkerden alıkonabiliyorsa, ama buna
rağmen ilâve olarak bir de bu kişi dövülüyor veya işkenceye uğratılıyorsa,
bu tür haddi aşan konularda emr-i bi’l ma’rufta bulunan
davetçi, günahkâr olmuş olur ve o da cezasını görmelidir.
Şayet şer’î hedef, kişinin dövülmesinden ve işkence ve eziyet
edilmesinden başka bir şekilde gerçekleşmiyorsa, zâhiren insanın
böyle hareket etmesi câizdir. Daha kolay ve daha mümkün olan işten
başlanmalıdır. Bir kimseye fizikî olarak eziyet vermek için mutlaka
İslâm’ı ve hayatı çok iyi bilen uzman bir âlime danışılıp ondan
izin alınması en uygun olan yoldur. Bazen hak ettiği kabul edilen
bir kimseye bir ceza verirken, çok sayıda müslümanın daha büyük
zarara uğramasına istemeden de olsa sebep olunabiliyor. Bunları iyi
hesaplamak gerekir. Aksi takdirde yukarıdaki uygulamalar câiz olmaz.
Münkerden alıkoyma esnâsında bir kişinin veya kişilerin yaralanması
veya öldürülmesi sözkonusu olabilecekse bu durumda yetki
sahibi olan İslâmî otoriteden, uzman âlimlerden izin alınması şarttır.
Şu durumlar, bundan müstesnâdır:
a- İnsanın kendisini, ailesini ve malını koruma pozisyonunda
olduğu bir durumda,
b- İslâm’ı ve Müslümanları müdâfaa etme ve zâlim güçlerin
sultası ve saldırısına mukavemet etme durumunda. Bu konularda
her mükellef şahsa herhangi bir şarta bağlı kalmaksızın müdâfaa
etmek farz bir görevdir.
İslâmî Devletin hâkimiyeti altında olan bölgelerde muhtesiblerin
bu konuda belirlenmiş olan kanunlara riâyet etmesi vâciptir. Darp,
hapis, eziyet etme, yaralama, öldürme gibi yolla münker amelin
önüne geçmek için hareket etmeden önce, yetkili kurum ve şahıslarla
iletişim kurması gerekir.
Eğer emr-i bi’l ma’ruf yapan kişi, şer’î hükümlere göre hareket
ederse ve fiilden daha önemli olan bir fesâdın gerçekleşmemesinden
eminse ve gerektiği yerde yetkili âlim veya İslâm devleti varsa
yetkililerden izin aldığı halde, onun hareketi kişi veya kişilerin mallarına
veya canlarına herhangi bir zarara sebep olursa, bundan dolayı
bu muhtesib günahkâr olmaz ve sözkonusu zararın karşılığını
ödemesi gerekmez. Ayrıca ona kısas da uygulanmaz. Karşı taraftan
o kimseye bir zarar gelirse, o zarar veren kimse günah işlemiş olur,
karşılığını da ödemelidir ve kısasa tâbidir.399
399 Ali Korani, Toplumsal Yozlaşmaya Engel Olmak, İhtar Y.
Ahmed Kalkan 145
3- DİLLE MÜDÂHALE
Sözlü (veya Yazılı) Emir ve Nehiy. Bu durum, sözlü ve yazılı
merhalelerin tümünü kapsamaktadır. Bunun da değişik dereceleri
vardır. Vaaz, irşad, konuşma, yumuşak ve açık bir dille yapılan konuşmalarla
başlar ve daha sonra, münker fiil tekrarlandığında değişik
derecelerle şiddetlenir ve mümkün ki, karşınızdaki insanın sizin
sert tavrınıza karşılık başlatacağı münakaşaya, mücadeleye varacak
şekilde tavır sertleşebilir.
Kuşkusuz sorulacağız her yaptığımızdan ve söylediklerimizden;
ya da yapmamız gerektiği halde yapmadıklarımızdan, söylememiz
gerektiği halde söylemediklerimizden. Kur’an şöyle buyurur: “Sağında
ve solunda birer melek, onu gözetlemekte ve söylediği her
sözü yazmaktadır.”400
Konuşmalar; yumuşak, tatlı, yalın, doğal ve sade olmalı. Bağırıp
çağırmanın gereği yok. Rabbimiz, Lokman’ın oğluna tavsiyesini
şöyle anlatıyor: “Yürüyüşünde mûtedil ve mütevâzı ol. Sesini alçalt.
Unutma ki, seslerin en çirkini (avaz avaz bağıran) eşeklerin sesidir.”
401
Kötülüğü en güzel bir tavırla önlemek, mev’ıza-i hasene (güzel
öğüt) ile hitab etmek, en güzel şekilde münâkaşa ve mücâdele etmek,
düşmanı yakın bir dosta dönüştürme çabası, sabırlı ve hayırlı olmak;
tahammülü engin, hayır yönüyle zengin olmak, hikmet sahibi olmak,
hikmetli sözlerle Rabbin yoluna çağırmak, yumuşak huylu ve
merhametli olmak öncelikle uyulması gereken usullerdendir. Düşmanı
yakın bir dost haline getirecek bir dâvet usûlü icap ederken;
maalesef gereksiz yere sözü tartışmaya, tartışmayı da ağız kavgasına
dönüştürmeyi çok iyi biliyor dâvete soyunanlarımız. Böylece,
dostunu veya dost adayını düşmana dönüştürme gayretini, kalkıp
bir de övünerek başkalarına anlatmasına dur diyen de çıkmıyor.
Nehy-i ani’l münker yapan dâvâ insanı veya muhtesib, bu konuda
dilin ve yazının imkânlarından gücü nisbette yararlanacak, gerektiğinde
başka davetçilerden yararlanacak, ona havale edecek, dilindeki
tatlılığı, yanlışta ısrar eden kimseye karşı giderek basamak basamak
sertleştirebilecektir. Ama hiçbir aşamada, hakarete ve özellikle
400 50/Kaf, 17-18
401 31/Lokman, 19
146 Dâvet
sövmeye müracaat etmeyecektir.402 Ma’rufu emretmek ve münkeri
nehyetmek, haram fiillerle ve uygun olmayan sözlerle birlikte yapılamaz.
Ama nehyedilmeye konu olan münker fiil, Allah nezdinde
yapılmasına asla izin verilmeyen büyük bir vebal ise, suçun büyüklüğüne
uygun şekilde sert ifadelerle o suçun büyüklüğü belirtilebilir,
o kötü davranış veya büyük günahın çirkinliği net anlaşılsın ve o
kişi düzelsin diye ağır ifadeler kullanılabilir.
Ma’rufu emretmek ve özellikle münkeri nehyetmek, bazen eli
kullanmayı gerektirebilir, güç kullanmak gerekebilir. Ama, dâvet ve
tebliğ, kaba kuvvete yer vermeyen, hikmet ve güzel öğüdü merkeze
alan bir çabadır. İkisi birbirine karıştırılmamalıdır. Tatlı ve yumuşak
tarzda yapılması esas olan dâvet ve tebliğde üslûp da duruma göre,
sertlik hâkim olur. Bilmeyen, kendisine henüz dâvet ulaştırılmayan
kimseye, Firavun cinsinden birisi bile olsa ona tatlı dille, yumuşak
üslûpla tebliğ götürülür: “(Ey Mûsâ, kardeşin Hârun’la beraber) Firavun’a
gidin. O, tuğyân etti/iyice azdı. Ona tatlı ve yumuşak söz
söyleyin.”403 Ama, onun tebliğ kendisine ulaştıktan sonra bilinçli
şekilde Allah’ın diniyle mücadele etmeyi seçtiğinde hâlâ yumuşaklık
ve kibarlık sürdürülmez. Bırakın Firavun gibi zâlim tâğutlara,
İbrâhim (a.s.) tebliğ ettiği halde putları bırakmayan babasına bile
üslûbu değişmiştir artık: İbrâhim’in, babası için af dilemesi, sadece
ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki, onun Allah’ın düşmanı
olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı…”404 A rtık ü slûp
suçlayan bir üslûptur. Tebliğ edilmiştir ve tebliğe açık şekilde tavır
alıp Allah’ın dinine düşmanlığı tercih ettiği durumda, ona karşı
yumuşaklık sürdürülmez. Müslümanca tavrın, müslümanca üslûbun
ölçüsü bellidir: Kâfirlere karşı tâvizsiz ve çetin, kendi aralarında
merhametli,405 mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere
karşı onurlu ve zorlu.406
Bütün bu tavırlar da sadece üslûp ve tavırda sertleşmeyle ve
Mümtehine sûresindeki gibi artık buğzun ve beraatin ilânıyla sınırlıdır:
“İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir
örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp
402 6/En’âm, 108
403 20/Tâhâ, 44
404 9/Tevbe, 113-114
405 48/Fetih, 29
406 5/Mâide, 54
Ahmed Kalkan 147
taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya
kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret
belirmiştir” demişlerdi…”407 Şiddet ve “el ile” müdâhale ise, dâvet
ve tebliğin hiçbir safhasında gündeme gelmez. “De ki: ‘Hak, Rabbinizdendir.
Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin…”408 Ancak,
kâfirler savaşa başvurduklarında, Mekke şartları geçmişse ve
mü’minlerin gücü yeterli ise işte o zaman karşı şiddete başvurulur.
“İbrâhim, babası Âzer’e: ‘Birtakım putları tanrılar mı ediniyorsun?
Doğrusu ben seni de, kavmini de apaçık bir dalâlet/sapıklık
içinde görüyorum’ demişti.”409 ; “Babacığım! Şeytana kulluk etme!
Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah’a âsi oldu.”410 ; “Babacığım!
Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını olmandan
korkuyorum.”411 Babasının tercihi netleştikçe, İbrahim’in
de masajındaki netlik, üslûptaki sertliği gerektiriyor.
Kindar kâfirlere karşı nasıl bir üslûp kullanılması gerektiği
Kur’an’da şöyle belirtilir: “…Onlar, sizinle karşılaştıklarında
‘inandık’ derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden
dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: ‘Kininizde
(kahrolup) geberin!’ Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla
bilmektedir.”412
Allah’ın çirkin gösterdiğine “güzel” hükmü vermek, onu tasvip
eder şekilde bir üslûp kullanmak bir mü’mine yakışmaz. İmanı
sevdiren Allah olduğu gibi; küfrü, fıskı ve isyanı da çirkin gösteren
yine Allah’tır: “…Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize
sindirmiş/süslemiştir. Küfrü, fıskı ve isyânı da size çirkin göstermiştir.
İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” 413
Allah Kimleri Sevmez? Allah, kâfirleri, Allah’a ve Rasûlüne
itaat etmeyenleri sevmediği gibi414; zâlimleri ,415 müstekbirleri,416
407 60/Mümtehıne, 4
408 18/Kehf, 29
409 6/En’âm, 74
410 19/Meryem, 44
411 19/Meryem, 45
412 3/Âl-i İmrân, 119
413 49/Hucurât, 7
414 3/Âl-i İmrân, 32; 30/Rûm, 45
415 3/Âl-i İmrân, 57, 140; 42/Şûrâ, 40
416 16/Nahl, 23
148 Dâvet
yani büyüklük taslayanları,417 haddi/sınırı aşanları,418 aşırı gidenleri,
419 fesâdı/bozgunculuğu v e bozguncuları,420 hâin günahkârları,
421 şımarıkları,422 kendini beğenip böbürlenen kimseleri,423 isrâf
edenleri424 günahlarda ısrar eden nankörleri, fâizle uğraşanları425
sevmediğini belirtir. Allah’ın sevmediklerini bizim mü’min olarak
sevmemiz veya seviyor gibi bir üslûpla onlara hitap etmemiz elbette
bize yakışmaz. Allah’ın alçalttıklarını üslûbuyla yükseltmeye çalışanların
kendileri Allah yanında alçalır.
Allah’ın, dua etmeyenlere ve faiz yiyenlere karşı eleştiri üslûbu
da dikkat çekicidir: “De ki: Duânız olmasaydı, Rabbim size niye
değer verecekti ki!?”426 Faiz yiyenlere karşı üslûp yine hayli enteresandır:
“Faiz yiyenler, (mahşer günü kabirlerinden) ancak şeytan
çarpmış kimsenin kalktığı gibi (perişan bir halde) kalkacaklardır.
Bunun sebebi, ‘ticaret de tıpkı faiz gibidir’ demeleridir… Kim yeniden
faizciliğe dönerse, işte onlar cehennem halkıdır ve ebediyen
orada kalacaklardır.”427 “…Allah’tan korkup sakının da, kalan faiz
alacaklarınızdan vazgeçin. Şayet bunu yapmayacak olursanız, Allah’a
ve Peygamberine karşı savaş açtığınızı bilmiş olun…”428
“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz,
hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz
ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlünden
ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah (toplumsal
çöküş ve felâketinize dair) emrini getirinceye kadar bekleyin...”
429 ; “Peygamber, mü’minlere, canlarından daha evlâdır/ileridir.”
430 Bu (ve buna benzer birçok) âyetlerin izahı sadedinde Ekrem
Rasûl de şöyle buyurur: “Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her
şeyden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.”431 ; “Kul beni âilesinden,
malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman
etmiş olmaz.”432 ; “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için
417 5/Mâide, 87; 7/A’râf, 55
418 2/Bakara, 190
419 2/Bakara, 205
420 5/Mâide, 64; 28/Kasas, 77
421 4/Nisâ, 107; 22/Hacc, 38; 8/Enfâl, 58
422 28/Kasas, 76
423 4/Nisâ, 36; 31/Lokman, 18; 57/Hadîd, 23
424 6/En’âm, 141, 7/A’râf, 31
425 2/Bakara, 276
426 25/Furkan, 77
427 2/Bakara, 275
428 2/Bakara, 278-279
429 9/Tevbe, 24
430 33/Ahzâb, 6
431 Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
432 Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce, Mukaddime 9;
Ahmed Kalkan 149
dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah
için nefret duyup buğzetmektir.”433 ; “Kişi, dostunun dini üzeredir;
insan kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin!”434 “Sizden biriniz
kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe
(gerçek anlamda) iman etmiş olmaz.”435 T üm bu hadis rivayetlerindeki
üslûba dikkat edersek, sevgi veya bir davranışı imanla
eşdeğerde tutan bir üslûp kullanıldığı dikkatimizi çeker. Demek ki,
herkese hoşgörü ile bakmak, Kur’an ve Sünnet çizgisinin reddettiği
bir problemdir. Demek ki, herkese aynı tatlılık ve yumuşaklıkla hitap
etmek doğru bir üslûp değildir.
O çok merhametli ve çok tatlı üslûba sahip olan, önderimiz Rasûlullah’ın
sünnetinde; sadece kâfirlere değil, ciddi bir günah işleyen
mü’minlere karşı da sert üslûpla uyarı vardır: Bilâl-i Habeşî’ye (r.a.)
‘siyah kadının oğlu’ diyerek hakaret eden Ebû Zer’e Peygamberimiz:
“Onu annesinin renginden dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki
sende hâlâ câhiliyye ahlâkı var.”436 demişti. Yine ırkçılık yapanlara‘
bizden değildir’ der.437
Kendilerine dâvet ve tebliğ ulaştığı halde, Allah’a, O’nun peygamberine
tavır alan topluma karşı da tavır ve üslûp sertleşir: “İbrâhim’de
ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir
örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden ve Allah’ı
bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz/reddediyoruz. Siz
bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli
bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.’…”438 Çağdaş putperestliğe,
Kur’an’ın örnek gösterdiği İbrahimî içerik ve üslûpla tavır almayan,
İbrahimî tavrı bile bile terk edip sözgelimi anıtkabir tazimine
hoşgörü ile bakanlara karşı biz nasıl bir üslûpla hitap
etmeliyiz? Yukarıdan beri Kur’an’ın hem örnek olarak, hem
örnek göstererek ve hem de emir ve yasak içeren ifadeleriyle bu
sorunun cevabının netliğe kavuştuğunu düşünüyorum. Konuyu
perçinlemek açısından tekrar vurgulayalım: Kendilerine henüz
dâvet ve tebliğ ulaşmamış câhil insana karşı tebliğ üslûbu ile,
İslâm’ı bilen ve bile bile tavır alan kimselere karşı üslûp farklı
olmalıdır. Örneğimiz Hz. İbrâhim, son derece ağır başlı, yumu-
Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
433 Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
434 Tirmizî, Zühd 45 hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
435 Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19, 33; İbn Mâce,
Mukaddime 9
436 Buhârî, İman 22
437 Müslim, İmâre, 53 hadis no: 1848; Buhârî, Cenâiz 39
438 60/Mümtehıne, 4
150 Dâvet
şak huylu, yufka yürekliydi.439 Buna rağmen, bile bile putlara
sevgi ve saygı besleyenlere karşı, onların Allah indinde hiçbir
mazeretleri kalmayacak şekilde bilgilenmeleri oranında üslûbu
çok daha sertleşiyordu: “Biz babalarımızı bunlara tapar kimseler
bulduk.’ diyen kavmine karşı: ‘Doğrusu, siz de, babalarınız da açık
bir sapıklık içindesiniz’ dedi.”440 ; “İbrâhim: ‘Öyleyse’ dedi, ‘Allah’ı
bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak
mısınız? Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere!
Siz aklınızı kullanmaz mısınız?”441 Ve üslûp konusu da dâhil,
İbrahim’i kimler örnek almak zorundadır; Kur’an’a kulak verelim:
“İnsanların İbrâhim’e en yakın olanı, ona uyanlar, şu Peygamber
(Muhammed) ve iman edenlerdir. Allah mü’minlerin velîsi/dostudur.”
442
Kur’an, üslûp özelliği olarak, kendilerine dâvet ulaşmış insanların
bilinçli olarak putlara tapmayı savunmaları durumunda onlara
nasıl bir üslûpla hitap edilmesi konusunda örnekler verir: “Doğrusu
Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidâyete erenleri
de en iyi bilen O’dur. O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun
eğme! Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana
yumuşak davransınlar. Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur
arayıp kınayan, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen,
mütecâviz, günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan
sonra bir de soysuzlukla damgalanmış (düzene ve bu saptırıcı düzenin
yöneticileri olan tâğutlardan ve saptırıcı) kimselerden hiçbirine,
mal ve oğulları (gücü ve destekleyicileri) vardır diye, sakın boyun
eğme. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları!’
der. Biz yakında onun burnuna damga vuracağız (gururunu kırıp
rezil edeceğiz).”443 K ur’an, tâğutlara küfretmeyi, (inkâr ve nankörlük
etmeyi) iman için şart koşar.444 Kur’an müşriklere “neces (pislik)”
445 der; onları hayvanlardan daha aşağıda446 a şağılık varlıklar
olduklarını ifade eder; Kur’an üslûbu budur.
“(Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece
çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer.
439 9/Tevbe, 114; 11/Hûd, 75
440 21/Enbiyâ, 53-54
441 21/Enbiyâ, 66-67
442 3/Âl-i İmrân, 68
443 68/Kalem, 8-16
444 2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 60
445 9/Tevbe, 28
446 7/A’râf, 179
Ahmed Kalkan 151
Çünkü onlar, sağırdır, dilsizdir, kördür; bundan dolayı akıl erdirmezler,
düşünmezler447.” ; “Allah katında, yerde hareket edenlerin en
şerlisi (kötüsü) akıl erdirmez sağırlar ve dilsizler (düşünmeyen, hakkı
duyup söylemeyenler)dir.” 448 “O (Allah), aklını kullanmayanları
pisliğe mahkûm eder.”449 ; “iman etmeyenleri de.”450 Puta tapma ve
şirk konusunda üslûp, bu suçların çirkinliğine zıt düşmemelidir.
Hak kendisine belli olduktan sonra, putperestliği veya şirki hâlâ
savunan kimseye, yumuşak ve tatlı bir üslûp kullanmak doğru
değildir, Kur’ânî değildir. Yoksa, putperestliğe ve şirke gereği
gibi karşı çıkılmamış, bu suçların büyüklüğü kabul edilmemiş
olur. Bu tutum, bu tavır, bu üslûp baştan sona adâlettir. Adâlet,
hak edene hak ettiğini hak ettiği ölçüde vermektir. Hak ettiği
ölçü, Hakk’ın belirlediği ölçüdür.
Kur’an; iman ettiğini iddia eden toplumun putperest eğilimlerine
karşı nebevî tavrın nasıl net ve sert olduğunu Hz. Mûsâ ve
İsrailoğulları örneğiyle gözlerimizin önüne serer. Put yapmaya ve
yaptıkları puta tapmaya kalkan kavmine karşı ve onları durduramayan
kardeşi peygamber Hz. Harun’a karşı Hz. Mûsâ’nın tavrına bir
bakalım, Allah için nasıl buğz etmektedir:
“Mûsâ’nın ardından kavmi, zînet takımlarından, böğüren bir
buzağı heykelini (yapıp tanrı) edindiler.”451 O nlar b uzağıya t apınırken
Hârun (a.s.) onların yanında bulunuyordu. Ne var ki onları
bu kötü ve çirkin sapıklıktan alıkoyamadı. “Mûsâ, kızgın ve üzgün
bir halde kavmine dönünce: ‘Benden sonra arkamdan ne kötü işler
yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?’ dedi.
(Tevrat’ın yazılı olduğu) levhaları yere attı ve kardeşinin (Hârun’un)
başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi,) ‘Annemin
oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi.
Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zâlim
kavimle beraber tutma!’ dedi.”452
Mûsa (a.s.) şiddetli bir şekilde öfkelendi. Çünkü kavmi kendisinden
sonra Tevhid’i bırakıp şirke düşmüştü. Allah’ı bırakıp buzağıya
ibadet etmeye başlamışlardı. Bunun üzerine Hz. Mûsa levhaları
atıp kardeşinin başından tutarak kendine doğru çekti. Bu hareket,
447 2/Bakara, 171
448 8/Enfâl, 22
449 10/Yûnus, 100
450 6/En’âm, 125
451 7/A’râf, 148
452 7/A’râf, 150
152 Dâvet
Hz. Mûsa’nın kapıldığı infialin şiddetini ifade ediyor. Attığı bu levhalarda
Rabbi’nin kelimeleri vardı. Atamazdı onları, ama kızınca
kendisini kaybetti.453 A nlaşılıyor k i H z. Mûsa, a sıl d in olan Tevhid’in
ihlâli karşısında esas meseleyi şiddet ve öncelikle halletmek
için tafsilâta ait olan, muhtevâ olarak insanlara hidâyet ve rahmet
prensiplerini içeren levhaları muvakkaten (geçici bir süreyle) bir tarafa
bırakmış ve ilk iş olarak Tevhid’e taalluk eden büyük bir ihtilâl
karşısında ahkâm ve amellerle uğraşmanın yanlış olacağı kanaatine
varmıştır. Tevhid olmadan şeriat da olmazdı çünkü. Çünkü Allah,
şirk günahını affetmemekle beraber,454 şirk koşanların amellerinin
de boşa gideceğini açıkça beyan etmiştir.455 Zira şirk, iyi işleri yok
eden çok çirkin bir günahtır. Bu gerçeğin farkında olan Hz. Mûsa da
kavminin öncelikle i’tikadını düzeltmeyi, daha sonra da bu sağlam
i’tikad/inanç ve düşünce gereği amel etmelerini sağlamayı amaç
edinmiştir. Zaten bütün peygamberler aynı noktadan, yani “iman”-
dan başlamışlardır işe. İnsanların kafalarındaki câhiliyye tortularını,
küfür pisliklerini ve şirk artıklarını temizledikten sonra amele
taalluk eden konulardan bahsetmişlerdir.
Demek ki, buzağı putu meselesi Mûsâ’nın (a.s.) Tevhid mücadelesinde
büyük karşı ihtilâl/devrim, Elmalılı merhumun deyimiyle
Tevhid’in ihlâli; tevhidin ihtilâli/karşı devrimiydi. Ancak Hz. Mûsa,
gerek kendi döneminde ve gerekse de kendisinden sonraki bütün dönemlerde
şirke karşı mücadele verecek Tevhid erlerine bir örnek, bir
numûne-i imtisal olarak bu vahim olay karşısında teferruatla kendisini
oyalamadı, şirkin üzerine gitti ve kavmini öncelikle bu kötü
durumdan kurtarma yolunu seçti. Bu yüzden levhaları muvakkaten
(geçici kısa bir süre) bir kenara bıraktı. Yeniden kendi kavmini tevhid
dinine dâvet etmeye başladı.
Hz. Mûsâ’nın bir başka peygamber olan kardeşi Harun’un sakalını
asılması, başını tutup çekmesi, kavmine kızması ve Sâmirî’ye
büyük bir ceza vermesi, Kur’an’da eleştirilmeden (dolayısıyla tasvip
edilerek) anlatılır. Ama yine Kur’an, bu peygamberin kardeşi
ile Firavun’a tebliğ için gittiğinde yumuşak üslûpla konuşmalarını
emrediyordu.456 Henüz kendisine net bir şekilde tevhidi hakikatler
tebliğ edilmeyen kişilere Firavun özelliklerini taşısa bile, yumuşak
üslûpla anlatılıp yumuşak davranılmasını emreden Kur’an, tevhidi
453 S. Kutub, Fî Zılâl, 6/265
454 4/Nisâ, 48; 5/Mâide, 72
455 6/En’âm, 88; 7/A’râf, 147
456 20/Tâhâ, 44
Ahmed Kalkan 153
bildikleri halde putperestlik eğilimi içinde olanlara ve onları kötülükten
uzaklaştırmaya çalışmayanlara karşı çok net ve sert tavır
gösterir.457 Hele, iman etmiş insanları puta tapmaya teşvik eden
Sâmirî gibi karakterleri tümüyle toplum dışına atmak, onu kovup
sürmek, beddua edip âhiret azâbından kurtulamayacağını haykırmak458
Kur’an’ın onayından geçmiş bir tavrın, peygamberî üslûbun
bir özelliğidir.
Sadece putperest müşrikler için değildir bu üslûp. Şirk ve
puta tapma konusu başlı başına üslûbu sertleştiren en önemli
problemdir. Şirke ve putperestliğe sert tavır, bunu savunanlara
da sert tavrı gerektirir ve bu net tavır ve sert üslûp tevhide sahip
çıkmanın, Kur’an üslûbuna riayet etmenin zaruri bir gereğidir.
Muhâtabın âlim veya dâvâ adamı olması üslûbu yumuşatmaya
sebep değildir; peygamber olsa bile azapla uyarılır. Hz. Peygamber’e
bile, faraza şirk koşmuş olsa, Allah’ın nasıl tavır alacağı net
bir üslûpla beyan edilir: “Bir başka şeyi bize isnad etmen için, sana
vahyettiğimizden seni ayırmaya çabalıyorlar. İşte o zaman seni candan
dost edinirler. Sana sebat vermeseydik, andolsun ki, az da olsa
onlara meyledecektin. O takdirde sana, hayatın da ölümün de kat kat
azabını tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.”459 ;
“Eğer (Peygamber) Bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, Elbette
onu kuvvetle yakalardık; Sonra can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık).
Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız.”460 ; “Andolsun sana
da senden önceki peygamberlere de (şu husus) vahyolunmuştur: Andolsun
ki, Allah’a şirk koşarsan, amellerin şüphesiz boşa gider ve
hüsranda kalanlardan olursun.”461
İnsan, tartışmayı seven bir varlıktır. Daha çok yüz yüze tartışırken,
bazen de yazı ile kendisini veya inancını savunurken, muhâtabının
kışkırtıcı sözlerinden dolayı duygularını kontrol edemeyip
öfkelenir ve bu gadabı, konuşmasının ve yazısının üslûbuna hâkim
olur. Kişi, öfkesi icabı bir şeyler yapmaya kalkarsa, çoğunlukla mâkul
ve meşrû bir şey yapamaz. Öfkesi geçince pişman olacağı şeyler
457 5/Mâide, 78-80
458 20/Tâhâ, 97
459 17/İsrâ, 73-75
460 69/Haakka, 44-47
461 39/Zümer, 65
154 Dâvet
yapabilir. Öyleyse Rasûlullah, kişinin öfkeliyken bir şeylerle oyalanmasını
veya öfkesi doğrultusunda faâliyetten kaçınmasını sağlamaya
çalışır. Rasûlullah’ın öfkesini yenen insanı, kuvvetçe insanların
en güçlüsü olarak ilân etmesi gösteriyor ki, duyguların kontrolü
ve nefsin terbiyesi, hasım veya rakiple yapılacak mücadeleden daha
zor ve belki daha faziletlidir.
Öfkenin bizzat kendisinin yasaklanması düşünülemez. Çünkü
öfke, fıtrî/doğal bir haldir; insan karakterinden yok edilemez. Bu
yasaktan maksat, aynı zamanda öfke gibi duygularımızı bastıracak
alışkanlıklar kazanmak, ruh terbiyesine önem vermek demektir.
Yine, öfkeyi ortaya çıkaran en büyük kaynak kibirdir. Çünkü insanın
arzu ettiği bir şeye muhâlefetten kibir ortaya çıkar; kibir de onu
öfkeye atar. Bu durumda, mütevâzı olan kimseden nefsi savunma
duygusu çabuk geçeceği için, kibirlenmeyen kimse, öfkenin şerrinden
selâmette kalır.
Sadece gazap değil; fıtratımıza verilen bütün duygular, yok edilemez;
zaten yok edilmiş olsa, insanın dengesi sarsılır, o duyguların
hayırlı istikamette ve ölçülü olarak kullanılmasından doğacak dünyevî
ve uhrevî güzellikler iptal edilmiş olur. O yüzden “öfkelenme!”,
“inat etme!” demek, “fıtratını değiştir!” emrinde bulunmak gibi,
yapılması mümkün olmayan bir şeydir. Bu değerlendirmeye göre,
hadis-i şeriflerdeki “gazaplanma!” emri, “meşrû olmayan konularda
ve aşırı şekilde öfkelenme!” anlamındadır. Böylece, bu fıtrî duyguları,
sadece “hayırda kullanma” tavsiye edilmiş olmaktadır. Her
uzvun ve her duygunun meşrû ve ölçülü bir kullanma yönü vardır.
Allah’ın yarattığı ve ihsan ettiği özellik ve nimetler, insana zulüm
olsun diye değil; rahmet ve sınav aracı olarak verilmiştir. Özellikle
tasavvufî yaklaşımda “nefsi öldürmek” tâbiriyle, olumsuz kabul
edilen duyguların tümüyle yok edilmesi ısrarla tavsiye edilir. Bu,
hem imkânsız, hem de yanlış bir yaklaşımdır. Yapılacak iş, onları
yok etmeye çalışmak değil; hayır yolunda ve ölçülü bir tarzda kullanmaktır.
Öfke konusunda, nefsin isyanlarına öfkelenip terbiyesine
çalışmak; küfür, zulüm ve fesat sergileyenlere öfkelenip İslâm’ın hâkimiyeti
için gayret göstermek en mâkul yoldur. Ölçü bellidir: Allah
için sevmek, Allah için öfkelenip buğz etmek.
Rasûlullah (s.a.s.), şahsını ilgilendiren meselelerde sabredip
Ahmed Kalkan 155
öfke göstermediği halde; dini ilgilendiren konularda öfkesini
izhar etmiştir. Bu hususta birçok örnek verilebilir. Bunlardan biri,
şu hadis-i şeriftir: İbn Mes’ûd anlatıyor: “Bir adam gelerek Rasûlullah’a:
‘Ben sabah namazına falanca (imam) yüzünden gelemiyorum,
çünkü namazı fazla uzatıyor’ dedi. Ben, Rasûlullah’ın o günkü
kadar öfkelendiğini hiçmi hiç görmedim. Gazapla şöyle dedi: “Ey
insanlar! Sizden bazıları nefret ettiricidir. Hanginiz halka namaz
kıldırırsa, kısa tutsun; zira cemaatte hasta var, yaşlı var ve ihtiyaç
sahibi vardır.”462 A llah Rasûlü’nün bu şekilde Allah için öfkelendiği
olaylar çoktur. Kur’ân-ı Kerim’de bazı peygamberlerin de Allah
için öfkelendiği belirtilir. Meselâ, Mûsâ’nın (a.s.), kendisi Tur’da
iken, kavminin altından buzağı heykeli yapıp bu puta tapmalarından
dolayı gazaplandığını, hatta kızgınlığından Tevrat levhalarını yere
attığını ve kardeşi Hârun’un (a.s.) başını ve sakalını çekip asıldığını
Kur’an haber vermektedir.463 Y ine, b u olay ü zerine k avmine ç ok
gazaplı/öfkeli ve üzgün bir şekilde döndüğünü ve onlara kızarak nasihat
ettiğini, bunun Allah’ın gazabını, dünyada da alçaklığı istemek
olduğunu açıkladığını, Kur’an bize bildirir.464 Demek ki, öfke yasağı
mutlak bir yasak değildir; bu fıtrî özelliğin kullanılması gereken
durumlar vardır.
Adâletin tam olarak yerine getirilmesi için, hem öfke ve kibir
gibi haksızlığa yol açabilecek duyguların etkisinden sıyrılmanın,
hem de âcizlik ve aldırmazlık şeklindeki tutumlardan uzak durmanın
gerekliliği de bilinmeli ve ona göre davranmalıdır.
Her fıtrî duygu gibi, gazabın da hedefi İslâm’ın gösterdiği istikamette
olmalıdır. Yine tüm duygular gibi ölçülü, dengeli olmalı,
ifrat ve tefritten uzaklaşılmalıdır. Yersiz gazap veya haddi aşan ifrat
noktasındaki gazap yerilmiştir. Gazap, fıtrî bir duygu olduğundan,
hiç gazaplanmayan kimse, dininin, dâvâsının ve şahsının onurunu
koruyacak ve düşmanlara tepki gösterecek cihadı gerçekleştiremez.
Ilımlı bir gazap duygusu, fazilet sayılır. Ölçülü bir öfke duygusu,
“şecaat” veya “hamiyet” diye adlandırılır. İnsanın onurunu, haklarını
ve değerlerini korumak için hamiyet ve şecaat sahibi olması
gereklidir. Gazap gücünün ifratına tehevvür (saldırganlık), tefritine
de cübn (korkaklık) denilir.
462 İ. Canan, Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 12/300
463 7/A’râf, 150
464 20/Tâhâ, 86
156 Dâvet
Öfke, dili, özellikle üslûbu da olumsuz etkiler. Aklı başında bir
kimsenin söylemekten hayâ edeceği, öfkesi geçince pişman olacağı
kötü, kaba ve çirkin sözlerin söylenmesi çoğunlukla öfkenin eseridir.
Tabii, öfkenin bütün bu zararları, dünyevî ve ölçüsüz öfke hakkındadır;
yani, kontrollü ve Allah için, meşrû hedefe yönelik öfke
rezilet değil, bir fazilettir. Meşrû öfkedir Hz. Mûsâ’yı Hz. Mûsâ yapan,
Ömer’i Ömer yapan.
Sözün en güzelini, eksiksiz bütün güzel vasıflara sahip mutlak
güzel olan Allah söylemiştir. O’nun güzel kitabından daha güzel söz
söylenmiş değildir.465 Herkes kendini hesaba çekmeli. Nelerle meşgul
olduğuna bakmalı. En doğru, en güzel söz olan Allah’ın Kitabını
mı daha çok okuyup anlamaya çalışıyor ve üzerinde düşünüyor;
yoksa romanlar, gazeteler, televizyonlar, filmler, dizi dizi diziler mi
vaktini daha çok alıp kendisini yönlendiriyor? Üslûbu, hangi kitabın
etkisinde? Kur’an kavramlarını ne kadar tahriften koruyup Kur’ânî
anlamıyla değerlendirerek hayata o pencereden bakıyor?
Sözün en güzelini okumak, anlamak, yaşamak ve topluma hâkim
kılmaya çalışmak, onu anlatmak, onunla konuşmak, dilimizi ve
hayatımızı O’nunla süslemek güzelleştirecektir bizi. Üslûbumuzu
güzelleştirmenin yolu da en doğruları en güzel üslûpla açıklayan o
en güzel kitapla mümkündür.
Yaşadığı güzel ahlâk, o insanın en etkili ve güvenilir sözcüsü durumundadır.
Başta şirk ve büyük günah olmak üzere her çeşit haramın
çirkinliklerinden uzaklaşıp Kur’an’a uyarak ibâdet ve kulluğun,
dilin ve üslûbun güzelliklerine hicret etmek ne güzel!
Her olaya karşı olduğu gibi, her insana da aynı üslûbu kullanmak,
aynı neticeyi sağlamaz. Fiilin önemine göre ve şahsın kültür
ve konumuna göre en etkili şekilde ve en alt düzeyde ve en hafif
bir yolla düzeltmenin yoluna gidilmelidir. Müslümanların kendi
cemaatlerinden birisi, önemli bir münker işlerse, eğer onu tümüyle
kaybetme ihtimali varsa, onunla ilişkileri tümüyle kesmeyerek onu
kaybetmemek önemlidir. Bazıları bağı ve ilişkiyi kısmen veya tü-
465 39/Zümer, 23
Ahmed Kalkan 157
müyle koparsa bile, yakınlarından bazısı onun tümüyle kaybolmasına
ve safını değiştirmesine giden yola engel olmalı, ona sahip çıkıp
tekrar kazanmaya çalışmalı, pişmanlık duyup tevbe etmesine vesile
olmaya gayret etmelidir.
Eğer münkeri engellemek ve ma’rufu ikame etmek, yetkili veya
etkili bir zâlimden yardım almayı gerektiriyorsa, bu hareket câizdir.
Aynı şekilde münkerin giderilmesi ve ma’rufun işlenmesi için zâlim
kişiden yardım almak, zâlimin sözkonusu işte Allah’ın koymuş
olduğu sınırı aşıp haddi tecavüzde bulunmaması şartıyla gereklidir.
4- KALPLE MÜDÂHALE
Kötülüğe seyirci kalmayı, hem kötülük yapanın ve hem de o kötülüğe
muhatap olanların zararına tepkisiz kalarak yardımcı olmayı
dinimiz onaylamaz. Merhamet ve toplumu ıslah etme bilinci bunu
gerektirir. Yapılan münkere karşı sessiz kalmayı büyük suç sayan
İslâm, dâvetçi mü’minlerin kötülüğü yasaklayıp men etmelerinin
güçlü bir iman ve otorite gücüne sahip olmaya bağlı olarak öncelikle
elle değiştirmeyi tavsiye eder. Müslim’in rivayet ettiği, konumuzla
ilgili meşhur hadisi hatırlayalım: “Sizden kim bir münker (kötülük
veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle değiştirsin…”466 “İstitâa, yani
gücü ve her türlü imkân ve ortamı uygun olan kimseden, imkânı ve
gücü orta dereceden olanı ve sonra da güç, imkân ve ortam yönüyle
hayli sınırlı olanlar sıralanmıştır.
5- KALPLE KÖTÜLÜK NASIL DEĞİŞTİRİLİR?
Mâlum, Müslim’in rivayet ettiği o meşhur hadiste, “… buna da
gücü yetmeyen kalbiyle (kötülüğü değiştirsin)” deniliyordu. Bir
münker, kalple nasıl değiştirilir? “Kalb” kelimesi, bilindiği gibi
değişen anlamı taşır. Değişen ve değiştiren. Kalb, önce sahibini
değiştirir. Kalbe giren iman, diğer organlara da etki eder. İmanla
dopdolu olan kalp, vücutta hapis hayatı yaşamaz, yaşayamaz. Kalp,
beden ülkesinin başkentidir. Orada kimin hükmü geçerli ise, diğer
vilayetlerde de aynı hüküm geçerli olunur. “Dikkat edin! Vücutta
öyle bir et parçası vardır ki, o doğru/düzgün olursa bütün vücut da
466 Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
158 Dâvet
doğru/düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin!
O, kalptir.”467 Vücudumuzdaki yürek denilen kalp, bütün organlara
kan ulaştırdığı gibi; gönül denilen kalp de bütün organlara imanını
yansıtır. Kalp, içinde olanlar doğrultusunda, diğer organları kendine
benzetir. Kalp yeni iman ediyorsa, bir şeyin doğruluğuna veya yanlışlığına
inanmışsa eğer, bunun diğer organlara yansımaması mümkün
değildir. Yani, kalp değişince diğer organları da değiştirir.
Kalpteki iman gerçekten kuvvetli ise; Şuayb’ın (a.s.) namazının
diğer insanların putlarını ve sömürülerini terketmeye çağırdığı gibi
başkalarının kötülüklerine de müdâhale eder: “Ey Şu’ayb! Babalarımızın
taptığını yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk
etmemizi sana namazın mı emrediyor. Oysa sen gerçekten yumuşak
huylu ve aklı başında bir adamsın.”468 K albi k ullanmasını bilsek,
bizi tümüyle değiştirdiği gibi, kötülükleri yapanları da değiştirir.
Allah’a isyan edecek kadar alçalan bir kimsenin tavrına karşı, iman
dolu bir kalp öyle bir galeyana gelir ki... Tepkisini, nefretini gözüne,
yüzüne yansıtır. Titrer, heyecanı dışarıya taşar. Kalp birini çokça seviyorsa,
aşk gönle girmişse, nasıl belli olur ve sevdiği kimseyi bile,
bakışlarıyla ve tavırlarıyla etkilerse, kalpteki iman ve dâvâ şuuru
da aynen böyle karşısındakine etki eder. Kalp değişince sahibini de
başkasını da değiştirir. Haksız yere babasını öldüren bir kimseyi gören
kimse, o zâlime eliyle ve diliyle haddini bildirmeye gücü yetmiyorsa,
kalbini nasıl kullanır, nefretini nasıl gösterir, karşısındakine
nasıl tavır alır, muhâtabı bu tavırdan az da olsa etkilenir. Dâvâ adamı
davetçinin gönlü, Allah için sevdiğini ve Allah için buğzettiğini
ispatlayacak şekilde neler yapmaz ki…
6- KÖTÜLÜĞE KARŞI KALPLE BUĞZ BİLE
YAPMAYANLARIN İMANI?!
Konuyla ilgili Müslim’in rivayet ettiği hadisteki ifadeyi ele alalım:
“…kalbiyle değiştirsin (buğzetsin, onu hoş görmeyip kabullenmesin)
ki, bu da imanın en zayıf derecesidir.” Öyle zayıf derecesidir
ki, bir başka rivayette şöyle açıklanır: “Bundan sonrasında (kalp ile
buğz terk edilirse) hardal tanesi kadar bile iman yoktur.” Demek
ki, bir mü’min, bir münkeri en azından kalple değiştirmeye çalışa-
467 Buharî, İman 39
468 1/Hûd, 87
Ahmed Kalkan 159
cak, pasif de olsa bir direniş içinde olacak, kalbinde o münkere karşı
buğz ve nefret taşıyacaktır. Bu, imanın sınır çizgisidir. En zayıf
mü’minin tavrı budur. Bundan sonrası, çok cılız ve zoraki bir sevmemeden
başlayıp desteklemeye kadar varan çizgi… Bir mü’minin
çizgisi değildir. Bir mü’min, bir münkeri gördüğü halde, ona tepkisiz
kalmamalıdır. Tepkisiz kalır ve kalben de nefret etmezse, hele
münkeri destekliyor, alkışlıyor ise… Bir de bu desteklediği tâğutlar
ve şirk düzeni ise, bu apaçık küfürdür. Bu, münkerden râzı olmak
demektir. Kalple değiştirme, en azından o münkerin bulunduğu yeri
terk etmeyi gerektirir. Münkerin işlendiği yerde oturmak, o münkeri
onaylamak anlamına gelir. “Oysa Allah size Kitap’ta (Kur’an’da)
“Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz
zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, onlarla oturmayın,
aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz” diye hüküm indirmiştir.
Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.”
469
İslâm devletinde; münkerleri devlet, ya muhtesib denilen görevliler
eliyle veya bu konularda İslâm’ın hükümlerini ve kötülüklerin
hangi boyutta ve nasıl bir kötülük olduğunu ve nasıl engel olunacağını
iyi bilen Müslümanlarca kanunla, güçle, elle kötülüğe engel
olmanın ilk görev olduğu, güçlü bir imanın bunu gerektirdiği esastır.
Kötülükleri engelleme konusunda, zor kullanmanın özel şartları olduğunu
belirtmek gerekir. Bundan da öte, münker ve fesat işleyen
ve bunu başkalarına da yayanlara karşı özel olarak silâhlı mücâdelenin
câiz olup olmadığı hususunda görüş ayrılığı vardır. Özellikle
bu son meseleyle ilgili tartışmalar hicrî birinci asırdan itibaren gelişen
şartların etkisiyle, zulüm ve haksızlık yapan devlet adamlarını
münkerden uzaklaştırıp ma’rûfa yöneltmek için silâha başvurulup
vurulmayacağı noktasında yoğunlaşmıştır.
Merhum Mehmed Âkif’in mısralarıyla:
“Adam aldırma da geç git diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, Hakkı tutar kaldırırım.
Biri dînime saldırdımı, hattâ boğarım!
-Boğamazsın ki!
-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.”
Hayra kılavuz olmak; söz, iş, işaret ve her türlü şekilde olabilir.
Şerre, kötülüğe, sapıklığa kılavuzluk da yine her türlü şekilde ola-
469 4/Nisâ, 140
160 Dâvet
bilir. Bugün basın, yayın, TV. kanallarıyla bunun açık örneklerini
görüyoruz.
Kur’an ve peygamberimizin sahih sünneti insanlığı hayra, iyiliğe,
dünya ve âhiret saâdetine çağırır. Tüm şeytanî güçler ise insanlığı
sapıklığa kötülüğe ve bozguncu olmaya çağırırlar. Biz müslümanlar
olarak hangi konumda olursak olalım, âlim, âbid, işçi, işveren,
hoca, talebe, fakir, zengin daima insanların iyiliğine ve hayırlarına
koşmak durumundayız. Bu konuda bize Kur’an’ın nice âyetleri emir
vermekte ve yapacağımız işi târif etmektedir.
“Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki ya iyilikleri emreder,
kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında üzerinize
bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul
edilmez.”470
“Allah tarafından benden önce gönderilen her peygamberin kendi
sünnetine uyan ve emrine sarılan samimi ve seçkin çevresi vardı.
Sonra bunların yerlerine öyleleri geçti ki onlar yapmadıklarını
söyleyen ve emrolunmadıklarını yapan kimseler oldular. Böyle kimselerle
eliyle cihad eden mü’mindir, diliyle cihad eden mü’mindir,
kalbiyle cihad eden de mü’mindir. Bu kadarını yapmayanda ise artık
hardal tanesi ağırlığı kadar bile iman yoktur.”471
Bu hadiste de, her peygamberin kendilerini dine dâvet ettikleri
insanların hepsinin, bir olmadığını öğreniyoruz. Bazısının bizzat
o peygamber gibi yaşamayı prensip edinen ve onun gibi olan kimselerden,
çoğunluğunun da Meryem sûresinde472 b elirtildiği g ibi
Allah ve Peygamberler tarafından istenmeyen insanlar olduklarını;
bunların düzeltilmesi için elleriyle, dileriyle ve kalpleriyle çaba sarfedenlere
mü’min denilebileceğini, değilse hardal tanesi kadar bile
imanın olmadığını öğreniyoruz. Bu hadiste cihadın el, dil ve kalple
olabileceği de bizlere öğretilmiş oluyor. Şeriatın emirlerine uymayanlarla
yapılan mücâdele cihad sayılır. Dinin haram, günah, yasak
kabul ettiğini kabul etmeyenin imanı yok hükmündedir. Bugün hem
müslümanım deyip hem de müslümanca yaşamayan; müslümanlık,
hayatlarında gözükmeyen kimseleri her türlü vâsıta ve imkânlarla
düzeltmeye çalışmak da müslümanların görevleri cümlesindedir.
470 Bak. 7/A’râf 157; 9/Tevbe, 71; 31/Lokman, 17; 3/Âl-i İmran, 110; 16/Nahl, 90
471 Tirmizi, Fiten 9
472 19/Meryem, 59
Ahmed Kalkan 161
Bu son hadis-i şeriften anlıyoruz ki, tebliğle iman arasında çok
sıkı bir münâsebet vardır. Bir münkerin işlendiğine şâhit olduğu
halde o münkere tepki göstermeyen kimsede hardal tanesi kadar
iman kalmayacağı belirtiliyor. Buna rağmen, tepki göstermeyen,
hatta o münkerden hoşlanan, münker sahibini alkışlayıp destekleyen
insanların durumu ne olacak? En çirkin münkerler, televizyon
kanallarından film adına, eğlence adına sunulur, izleyiciler alıştırılır.
Beyaz cam; cinâyetleri, gayrı meşrû ilişkileri, fuhşu sevdirmeye,
hiç değilse tepkisiz seyrettirmeye hazırlar izleyicileri, münkerlerin
propagandasını yapar, halkı tepkisizliğe alıştırır. Sonra, insanlar
çevrelerinde, sokaklarında, işyerlerinde gördükleri münkerlere de
tepki göstermez olur.
İntihar eden birini görüp de onu vazgeçirmeye çalışmamak, sobaya
elini değen çocuğunu bu işten engellememek, zehirli bir böcek
karşımızdaki insanın üzerinde gezerken gördüğümüz halde ona haber
vermemek, söndürmek için imkânlarımız olduğu halde yangına
seyirci kalmak, ölümcül bir hastalığın ilacını bildiğimiz halde hastalıktan
kıvranan kimseye haber vermemek, elimizde yakacağımız
mum, kandil veya daha büyük ışık saçan araç olduğu ve onu yakmaya
çalışmamız gerektiği halde sadece karanlıktan şikâyet etmek ne
ise, dâvet ve tebliğ görevini yerine getirmekte ihmalkâr davranmak
aynı şeydir.
Dâvâ adamı misyonuna sahip müslüman gençliğin çoğu, bugün
moralsizlik, bereketsizlik ve tıkanıklık yaşıyorsa, bunun sebeplerinden
biri, zihnî gıdaları fıtrî şekilde boşaltamadığıdır. Cemaat çalışmalarından,
ev sohbetlerinden ve kitap-dergi gibi yayın organlarından
beslenip tıka-basa doldurduğu kafası mânevî ur gibi şişmiş,
besin zehirlenmesine değilse bile kabızlığa uğramıştır. Bunun çözümü,
uygun şekilde boşaltma, yani dâvet ve tebliğdir. Mânevî ve zihnî
gıdaları, maddî gıdâlara benzetebiliriz. Ne kadar kaliteli yiyecekler
de olsa, midesini doldurduğu yiyecekleri uygun yollarla dışarıya
boşaltamayan kimsenin büyük ıstıraplara yol açan hastalığı, aynen
fikrî gıdalar için de sözkonusudur. Bunun çözümü, dâvet çalışmalarıyla
olacaktır. İnsanlar, dâvâ için; ölmüşleri diriltmeye, hastaları
iyileştirmeye çalışmak gibi ulvî ve bereketli çalışmalara yeterli zaman
ayırmıyorsa, ya çevresindeki müslümanlarla uğraşacak, eleştiri
162 Dâvet
diyerek saldırıp insanları harcayacak, ya da kendini harcayıp hastalıklı
hale gelecektir. Kendi hastalığını gözde büyütmemenin yolu,
doktorluk yapmaktan geçer. Tebliğ gibi hayırlı meşgale olmayınca,
hayat boşluk kabul etmeyeceğinden, şerli ve zararlı uğraşılar insanı
kuşatacaktır.
İslâm dışı dâvâ adamlarının, beşeri ideoloji taraftarları, futbol fanatikleri,
eğlence tutsağı olanların veya tâğut yolunda savaşçıların
bâtıl yolda gösterdikleri fedâkârlık kadar Allah’ın dini için gayret
göstermiyorsak, şu âyeti düşünmeliyiz: “İnsanlardan bazıları, Allah’tan
başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah’ı
sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise
(onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azâbı gördükleri
zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve
Allah’ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.”
473İman eden mü’minlerin Allah’a olan sevgileri, başkalarının herhangi
bir şeyi sevdiğinden daha fazla olması gerektiği halde, bir
futbol fanatiğinin takımını sevdiği ve onun için fedâkârlığı, ya da
bir ırkçı veya komünistin dâvâsı için ölümü göze alması karşısında;
bizim, dâvâmız için yaptıklarımızın hiç de yeterli olmadığını söylemek
mümkündür. Kâfirler kadar bile, inandığı dâvâda fedâkârlık
göstermeyen uyuşuk ve korkak, dünyevîleşmiş, bahaneleri mâzeret
diye sunan müslümanlar, imanlarını yoklamalı, yeniden İslâm’a
dönmenin yolunu aramalıdır.
DÂVET VE TEBLIĞI, DEVLET DAIRESI HALINE GETIRILEN
CÂMILERE HAPSETMEK
Kur’ân-ı Kerim, hadisler ve ilk İslâm kaynaklarında bugün câmi
diye isimlendirilen ibâdet edilen yerler karşılığında mescid kelimesi
geçmektedir. Secde yeri demek olan mescid, müslümanların
cemaatle ibâdet ettikleri yer olduğu gibi, aynı zamanda, özellikle
Rasûlullah devrinde, sosyal faâliyetlerin her çeşidinin odak noktası,
çeşitli hizmetlerin görüldüğü ana merkezdir, üstür. Kavram olarak;
içerisinde Allah’a ibâdet etmek üzere yapılan bütün yapılara verilen
addır. Hicrî IV. Milâdî X. yüzyılın başlarından bu güne “câmi” kelimesi,
mescid anlamında kullanılmaya başlanmıştır.
473 2/Bakara, 165
Ahmed Kalkan 163
Laik düzenlerde topluma yön veren tüm kurumlar, beşerî diktaların
tekelindedir. Sokakları, meydanları, okulları, mahkemeleri,
meclisleri... dinin düzenlemesine müsâade etmeyen demokratik, laik
ve dine saygılı(!), ama irticâya amansız düşman rejimler, câmilerde
bile dinin tümüyle hâkim olmasını istemezler. Tümüyle Allah’a ait
ve O’nun için olması gereken mescidler, tâğûtî düzenlerde “Allah’ın
evi”nden ziyade “devlet dairesi”ne benzerler.
İslâm’da câmiler sadece namaz kılınıp “dağılınan” yerler değil;
kendisinde devamlı “toplanılan” mekânlardı. “Câmi”, kelimesi, bilindiği
gibi “toplayan” demektir; İnsanları açtığı bağrında toplayıp
cemaat haline getiren yerdir câmi. Câmi, aynı zamanda bir kıyam
merkezi, savaş yeri, istişâre meclisi, devletin idare edildiği mekân,
yönetenlerle yönetilenlerin yüz yüze görüşüp dertleştikleri, hesaplaştıkları
mahal, bir okul, kimsesizler yurdu, bir huzur evi...dir.
Kalp, insanın merkezi; Kâbe, arzın merkezi, yeryüzü mescidinin
temsilcisi sayılır. Başta namaz olmak üzere her çeşit ferdî ve sosyal
ibâdetin, eğitim ve kültürün, değişik sanatların ve çeşitli güzelliklerin
de etrafa halka halka yayıldığı bir merkez vardır müslümanların
medeniyetlerinde. Bu güzellik merkezleri câmilerdir.
DEVLETIN EMRINDE DIYANET, DIYANETIN EMRINDE
CAMILER VE CEMAAT
İslâm’ın hâkim olmadığı sistemlerde, din devletsiz; devlet de dinsiz
konumdadır. İslâm’ın istediği gibi bir din topluma ve sisteme hâkim
değilse, devletin istediği bir din (dinin tahrif edilen şekli) ortaya
çıkacaktır. Değişik ifadeyle ya dinin devleti, ya da devletin dini.
İslâm’a göre insan, yeryüzünün halîfesidir. Allah, insanı yeryüzünde
meşrû icrâatta bulunması için, yani Allah’a kulluk için yaratmıştır.
Bu anlamda halifelik; sadece namaz kılma, oruç tutma, zekât
verme, hacca gitme gibi ibâdetleri yerine getirmekle sınırlı olmayıp,
her hususta Allah’ın rızâsına uygun hareket edilmesini zorunlu
kılar. Yani, Kur’an’ın hayat ve hüküm kitabı kabul edilerek tatbik
edilmesi gerekir.
Kur’an’da bu gerçek, apaçık belirtildiği halde, müslümanların
164 Dâvet
yaşadığı ülkelerdeki rejimler, “din”i kendi kontrolleri altına almak,
dinin emir ve yasaklarından kendilerini soyutlamak; devletin dinsiz
olmadığını göstermek için “Diyânet” teşkilât kurdular. Bu kurum
vâsıtasıyla halka belli konularda serbestlik verilirken, “hak din”in
temel/asıl konularından haberdar edilmemesine özen gösterdiler.
CÂMININ MÜSLÜMANIN HAYATINDAKI YERI
Kâinattaki varlıkların hepsi ister istemez Allah’a secde ederler.
474 Evren, tüm varlıklar için bir mesciddir. İnsanlardan bazıları
da inanarak ve isteyerek secde ederler. Kendi tercihiyle secde eden
insana Allah (c.c.), sünnetullaha uymak zorunda olup secde eden
kâinatı, tüm yeryüzünü mescid yapmıştır. “Yeryüzü bana mescid
kılındı...”475
Yeryüzünde ilk inşâ edilen mescid, Mescid-i Haram’dır.476 Peygamberimiz,
daha Medine’ye gelmeden Kubâ Mescidini, Medine’ye
gelince de ilk iş olarak Mescid-i Nebevî’yi yaptırdı. Medine mescidinden
sonra Peygamberden örnek alan müslümanlar gittikleri her
yere mescidler, câmiiler yapmışlardır. Onları din hayatının vazgeçilmez
temeli olarak kabul etmişlerdir. Çünkü müslümanları eğiten
mescidler olduğu gibi, dinlerini sağlıklı bir şekilde yaşamalarına
yardımcı olan da oralardır. “Allah’ın en çok sevdiği yerler mescidlerdir.
Allah’ın en fazla nefret ettiği yerler de çarşı ve pazarlardır.”477
Mescidlerin süslenmesi, gösterişli olması önemli olmadığı gibi,
doğru da değildir. Önemli olan, oralara temiz giyimli, takvâ ahlâkı
üzere ve cemaat şuuruyla gidebilmek, mescidlerde dirilebilmektir.
Günümüzde mescitlerin aşırı süslenmesi, buna rağmen cemaatin yeterli
İslâmî şuura sahip olmaması gerçekten acıdır. Peygamberimiz
(s.a.s.) mescidlerin süslenmesini hoş karşılamamaktadır.478 Mescidler,
takvâ üzerine kurulur ve insanlar orada arınmaya çalışırlarsa
gerçek fonksiyonlarını yaparlar. Gösteriş ve övünme için veya Allah’ın
rızâsı dışında başka bir gâye için yapılan mescidlerden hayır
gelmez. Hele hele müslümanların arasını açmak için (nifak için) yapılan
mescidler ‘dırar’ (zararlı) mescididir.479
474 13/Ra’d, 15; 16/Nahl, 49
475 Nesâî, Mesâcid 42, hadis no: 2, 56
476 3/Âl-i İmrân, 69
477 Müslim, Mesâcid 288, hadis no: 671
478 İbn Mâce, Mesâcid 2, hadis no: 739-741
479 9/Tevbe, 107-108
Ahmed Kalkan 165
Mescidler müslümanlar için birer merkez durumundadırlar. Hem
ibâdet yerleri, hem toplanma, hem de eğitim yerleridir. Mescidler
günün her saatinde bu işlevlerini yapmalıdır. Müslümanların hayatı
ile mescid arasında sıkı bir bağ vardır. Yüce Peygamber lisânıyla
gönlü mescide bağlı olan gençler övülmüş, cemaatle namaz teşvik
edilmiş, cemaatle kılınan namaz yirmi yedi derece üstün tutulmuştur.
Orada yüksek sesle konuşmak, alışveriş yapmak doğru değildir.
Ancak bu demek değildir ki oralarda sadece belli konuşmalar yapılır,
müslümanların dünya işleriyle ilgili konuşulmaz. Şüphesiz müslümanların
bir araya gelme yeri olan mescidlerde müslümanların sorunlarından
konuşulmaksızın söz açmak mümkün değildir. Dünya
kelâmı konuşmadan, ibâdet de eksik olacaktır; âhirete ancak dünya
kapısından geçilebileceği için, dünya kelâmının hayırlıları, hayırlı
yerlerde daha çok konuşulacaktır.
Müslüman toplumu ve onlardaki İslâmî hayatı ve şuuru mescidler
ayakta tutar. Mescidler bu görevlerini yapamaz duruma gelince,
sıradan birer bina durumuna veya tarihî eser konumuna düşerler.
Bugün bazı ülkelerdeki mescidler, devlet kurumu gibi, resmî daire
şeklinde işlev görmekte, oradaki tüm faâliyetler, tâğûtî rejimler
tarafından ücretli köleler eliyle ve resmî kanunlarla belirlenen
esaslarla yönlendirilmektedir. Özellikle Avrupa ülkelerindeki Türklerin
açtığı mescidler ya belli bir hizbin (grubun), yahut bir siyasî
rejimin elindedir. Herkes elinde tuttuğu mescidi kendi anlayışının,
kendi ideolojisinin propaganda yeri olarak kullanabiliyor. “Falancıların
mescidi, filancıların mescidi” deniyor. Hâlbuki Kur’an’a göre,
mescidler sadece Allah’ındır, Allah içindir; orada sadece O’na çağrı
yapılır.480
Gayrı müslimlerin eline geçen İslâm topraklarındaki mescidlerin
pek çoğu yakılıp yıkıldı veya amaçları dışında kullanılır oldu.
Onlardan geriye ya birer enkaz, ya da hazin hâtıralar kaldı. Bize düşen
görev camiileri, mescidleri amacına uygun kullanmak, görünür
veya görünmez işgalle, amacından saptırılan mescidleri kurtarmak
ve mescidleri hayatımızın merkezine yerleştirip kurtulmaktır.
Kur’an’da mescidlerin Allah için yapılan binalar olduğu vurgu-
480 72/Cinn, 18
166 Dâvet
lanarak, kullanılışında da sadece Allah’a ibâdete tahsis edilmesi
gerektiği belirtilmiştir. Hıristiyanlar kiliselerinde, yahûdiler de havralarında
Allah’a şirk koşup O’ndan başkasına da duâ edip yalvararak,
başkasını imdada çağırarak mâbedlerini puthaneye çevirdikleri
gibi, mü’minlerin de mescidlerde böyle yapmamaları kesin bir dille
ihtar edilir: “Mescidler, şüphesiz Allah’ındır. O halde, Allah ile birlikte
başkasını/başkasına çağırmayın, başka kimseye duâ edip yalvarmayın
(ve kulluk etmeyin).” 481Bu âyetteki “mescidler” kelimesi
şu şekillerde tefsir edilmiştir: 1) Namaz kılmak için binâ edilmiş
yerler, câmiler, 2) Namaz ve ibâdet yalnız câmilere ve belli yerlere
hasredilmiş olmadığından, bütün yeryüzü, 3) Bütün mescidlerin
kıblesi olduğundan, “Mescid-i Harâm”, 4) Secde ederken yere temas
eden organlar. Dolayısıyla, Mescid-i Haram ve içinde namaz kılınan
bütün câmi ve mescidler Allah’ın olduğu gibi, tüm yeryüzü mescidi
de, insanların yaratıcısı önünde kulluk ve şükür simgesi olarak
secde ettiği organları da Allah’ındır; Allah için ve Allah yolunda
kullanılmalıdır.
Mescid inşâ etme, îmar, tamir ve koruma hakkının sadece
mü’minlerin, imanını eylemleriyle isbat eden, namazı ikame
edip zekâtını veren ve Allah’tan başkasından korkmayan müttakî
mü’minlerin hakkı olduğu, böyle şerefli bir görevi ancak böyle şerefli
insanların yapabileceği Kur’an’da ifade edilir.482 Allah’a şirk
koşanların, şirklerini itiraf eden veya davranışlarıyla bunu kabullenenlerin
Allah’ın mescidlerini imar ve inşâ etmeye, hakları ve yetkileri
yoktur; onların pis ellerini ve haram paralarını böyle mübârek
yere bulaştırmaları yakışık almaz ve buna izin verilmemelidir.483
Bu iki âyet, aynı zamanda mescide taraftar olup olmamayı, imanla
küfrü ayıran bir alâmet olarak gösteriyor şeklinde de değerlendirilebilir.
Mescidin îmarı ile ilgili ifade, mescidlerin fizikî imarları
gibi, aynı zamanda cemaate katılarak mânevî îmar ve hayatiyetine
katkıda bulunmayı, bir iman ve takvâ alâmeti olarak görmemizi de
gerektirir.
Allah’ın mescidlerinde ve yeryüzü mescidinde Allah’ın zikredilmesine,
O’nun hatırlanıp hatırlatılmasına engel olanlardan, maddî
ve mânevî yönden mescidleri harâb edenlerden daha büyük zâlim
481 72/Cinn, 18
482 9/Tevbe, 18
483 9/Tevbe, 17
Ahmed Kalkan 167
olmaz. En büyük zulüm, kişileri Allah’dan alıkoymaktır.484 B âzı
âlimler, Hz. Peygamber’in, “yeryüzü bana mescid kılındı” hadisini
delil göstererek ibâdet edilen tüm yerlerin mescid olduğunu,
“Allah’ın mescidlerinde O’nun adının zikredilip anılmasına engel
olan ve mescidlerin harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?!...”
485 âyetini de “Allah’ın dinine muhâlefet edenden daha zâlim
kime olabilir?” şeklinde açıklar (Lisânü’l-Arab, “scd” md.). Sadece
Allah’a ibâdet edilmesi486 gereken yeryüzü mescidinde Allah’a açıkça
isyan edilmesi ve sadece Allah’a kulluk yapmak isteyenlere engeller
çıkarılması, işkenceden daha büyük zulüm, insanın en doğal
haklarına tecâvüzdür.
MESCIDLERIN GERÇEK İŞLEVLERINE ENGEL OLANLAR,
EN BÜYÜK ZÂLIMLERDIR
“Allah’ın mescidlerinde O’nun adının zikredilip anılmasına engel
olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?!
Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir (Başka
türlü girmeye hakları yoktur). Bunlar için dünyada rezillik, âhirette
de büyük azap vardır.”487
Allah’ın mescidlerini, içlerinde Allah’ın isminin zikredilmesinden
men eden ve o mescidlerin maddeten ve mânen harap olmasına,
yıkılmasına, terkedilmiş kalmasına veya mescidlikten çıkarılmasına
çalışandan daha zâlim kim vardır?! Böyle zâlimlerin cennet ile ne
ilişkileri vardır? Her şeyin hakkı, onun lâyık olduğu yere konmasıdır.
Zulüm de bir şeyi, kendi yerinden başka yere koymaktır. Demek
ki, bir şey lâyık olduğu yerinden, ne kadar uzaklaştırılırsa, o kadar
haksızlık, o kadar zulüm yapılmış olur ve o şey, ne kadar yüce ve ne
kadar kutsal ise zulüm de o ölçüde aşırı gitmiş olur. Nitekim Allah’a
şirk koşmak, en büyük zulümdür. Allah’ın mescidlerini, içlerinde
Allah denilmekten, Allah’ın hükümlerinin açıklanmasından men
etmek ve oraların harap olmalarına çalışmak da hem Allah’ın, hem
mescidlerin, hem de insanların hakkına son derece tecâvüz demektir.
Mescidlerin maddeten veya mânen harap olmalarına çalışmak,
484 2/Bakara, 114
485 2/Bakara, 114
486 1/Fâtiha, 5
487 2/Bakara, 114
168 Dâvet
zulümlerin en büyüğüdür ve bunu yapabilen zâlimler, hiçbir zulümden
çekinmez, her türlü haksızlığı yapar, tüm şerlere kapı açarlar.
Mescidleri/câmileri tahrip etme konusunda yarış yapan kişiden
daha zâlimi yoktur deniliyor bu âyette. “Mescid” denilince cemaat
halinde namaz kılınan yer anlaşıldığı gibi; hadis-i şerifte “Yeryüzü
bana mescid kılındı” 488ifadesini de hatırlıyoruz. Yani yeryüzünde
Allah’ın adının anılmasını engelleyen, Allah’ın hükümlerinin uygulanmasını
istemeyen, yeryüzünde fesat ve bozgunculuk çıkaran
kişiden daha zâlim kimse yoktur anlamına da gelir.
Câmilerde, mânâsını anlamadan Allah’ın adını anmaya veya bir
adı da zikir olan Kur’an’ı yüzünden okumaya kimsenin karışmadığını
görüyoruz. Fakat, bunu bir de mânâsını anlayarak ve günlük
hayattaki değerlendirmeleriyle söylenildiğinde, mesciddeki bu
zikir karşısına “büyük zâlimler” çıkacaktır. İnsanın ibâdetlerine ve
ibâdet niteliği taşıyan tüm çalışma, toplanma, eğitim, teşkilatlanma
gibi alanlarda insanın dokunulmazlığına saldırı, büyük bir zulümdür.
Yüce Allah, müslümanların bu zulme ve zâlimlere karşı kuvvet
kullanmalarını istemiştir. Onların câmilere (ve câmi gibi ibâdet
faâliyetinde bulunulan dernek, vakıf, kurs ve okullarına) korku ve
endişe içinde girmeleri dışında girişlerini yasaklamıştır. Yani, onların
güçlerini yok etmeyi, onları zayıf düşürmeyi, toplumda Allah’ın
zikri karşısında hareket ederken endişe ile hareket edecek konuma
düşürülmelerini istemiştir. Artık orada onlardan biri câmiye (ve
câmi gibi müslümanların özel kurumlarına) girdiğinde korku içinde
ve ürperti içinde girebilmelidir. Sonra, Yüce Allah onlara hem dünyada,
hem de âhirette rezil olacaklarını bildirmekte ve onları böylece
tehdit etmektedir. Zira hem dünya ve hem âhiretin tüm gücü
Allah’ındır. İzzet ve şeref, Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir.
Zâlim ve azgın tasarrufları sebebiyle onların dünyada zillete, horlanmışlığa
ve zaafa mâruz kalacaklarını, âhirette ise zâlimler için
hazırlanan dehşetli azâba çarptırılacaklarını haber vermiştir.
Ne şekilde olursa olsun, mescidlerde Allah’ın adının anılmasını,
dininin tüm kapsamıyla anlatılmasını önleyen ve mescidlerin tüm
fonksiyonlarını yerine getirmesine engel olandan daha zâlim kimse
yoktur.
488 Nesâî, Mesâcid 42, hadis no: 2, 56
Ahmed Kalkan 169
“...Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir
(Başka türlü girmeye hakları yoktur)...”489 Yani, “ibâdet yerleri
böyle günahkâr kimselerin elinde olmamalıdır; aksine, Allah’tan
korkanların yönetiminde olmalıdır. Müslümanların kontrolünde,
Allah’ın dininin topluca ikamesi için hareket merkezi olan mescid,
müslümanların kontrolünden çıktığı zaman müslümanlar için en büyük
tehlikelerden biri olacaktır. Çünkü mescid, müslümanların buluştukları,
dertleştikleri, yardımlaştıkları, kendi meseleleri ile ilgili
kararlar aldıkları, kâfirlere karşı stateji belirledikleri bir sığınak, bir
kale, İslâm devletinin bir yönetim yeridir. Allah’la beraber oldukları,
Allah’ın emirlerine imza attıkları bir yerdir. Câmilerin birçok
fonksiyonu yanında, en önemli ve olmazsa olmaz özelliği müslümanların
kontrolünde olmasıdır. Câminin müslümanların kontrolünde
olması demek, orada müslümanların sadece namaz kılmaları
demek değildir. Câmide okunan hutbenin sadece Allah’ın hâkimiyetini
tescil yönünde okunması, Allah düşmanlarına karşı alınması
gereken tavrın takınılması, müslümanlar üzerindeki oyunların bozulması
ve daha önemlisi, Allah’ın dinine gerçekten inanan, Allah’a
hiçbir şeyi şirk koşmayan, tâğûtî rejimi kuvvetlendirmek için insanlara
telkinde bulunmayan, zâlimlere tavır alınması gerektiğini gösteren
samimi müslümanlar tarafından idare edilmesidir.
Bir mescidin “Dırar” olmasının temel sebebi, taşının, halısının,
binasının kâfir eliyle yapılması değildir. Sözgelimi, Ayasofya gibi
nice mescidler, ilk yapılışlarında tümüyle farklı şekilde ve başka
niyetlerle yapılmış olsalar da, müslümanların kontrolünde gerçek
mescid halinde kullanılmasında hiçbir sakınca görülmemiştir.
“Dırar” denilmesinin asıl sebebi, Allah’ın dininden başka din icad
edenlerin mü’minler için tuzak kurmak, onları birbirine düşürmek,
aralarına tefrika sokmak ve Allah’ın dinini hükümsüz bırakmaktır.
Yani, İslâm’a ve müslümanlara zarar vermektir.490
Mescidin gerçek anlamda işlev üstlenmesi için, kuruluşunun
Allah rızâsı ve takvâ üzere olması ve arınmayı biricik gâye edinen
insanların orada toplanması gerekmektedir.491 R iyâ, g österiş
ve dünyevî çıkar için yapılan mescidlerden hayır gelmez.
489 2/Bakara, 114
490 9/Tevbe, 107
491 9/Tevbe, 108
170 Dâvet
Böyle mescidlerde toplananların gâyesi Allah’a varmak için
arınma olmaz.
YERYÜZÜ MESCIDI
Tüm yaratıklar secde halinde olduğu için, bütün kâinat bir
mesciddir. Teshîrî secde için varlıklara evrenin mescid olduğu gibi,
ihtiyârî secde sahibi mü’min insan için de yeryüzünün tamamı mesciddir.
“Benim için yeryüzü temiz ve mescid kılındı. Kime namaz
vakti gelirse, bulunduğu yerde namazını kılar.”
492
Allah, gerçekten iman edip sâlih amellerde bulunan mü’minleri,
şirkten uzak kalmaları şartıyla yeryüzünde iktidar sahibi yapacağını
vaad etmiştir.493 B u vasıftaki mü’minler, yeryüzünün vârisleridir.
Allah, onlardan yeryüzünü mescid edinerek kendilerine verilen miraslarına
sahip çıkmalarını istemektedir.494
O yüzden mü’minler yeryüzü mescidindeki her çeşit şirk ve küfür
ögelerine tavır almalı, bütün yeryüzünden fitneyi kaldırmak için
her çeşit yolla savaş vermeli,495 Allah’ın hâkimiyetinin tüm yeryüzü
mescidinde geçerli olması için tüm imkânlarıyla gayret etmelidir.
Mü’minler, hem çevrelerindeki “mescid” adındaki mâbedlerine sahip
çıkmalı ve hem de tüm yeryüzü mescidine “mescid” özellikleri
kazandırarak sahip çıkmalı, mescidlerdeki putları devirmelidir.
Birer pislik496 olan müşrikler yeryüzü mescidini işgal ettiklerinden,
tüm putlar ve putçulardan, tâğut ve zâlimlerden mescidlerimizi kurtarmadığımız
sürece köleliğimiz devam edecektir.
En kutsal yerlerini müşriklere teslim eden kimselerin kafalarının
ve gönüllerinin de hür olduğu, evlerinde ve işyerlerinde, sokaklarında
ve caddelerinde özgürce İslâm’ı yaşayabilecekleri düşünülemez.
Hayatın ibâdet haline gelebilmesi için, ortamın mescid halinde olması
lâzımdır. Mescidlerin de insanı kurtarması için takvâ mescidi
olması ve dırar mescidine en küçük çapta benzememesi gerekiyor.
492 Müslim, Mesâcid 3, hadis no: 521; Buhârî, Salât 56, hadis no: 84
493 24/Nûr, 55
494 28/Kasas, 5-6
495 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
496 9/Tevbe, 28
Ahmed Kalkan 171
CÂMILERIMIZIN YENIDEN İHYÂSI
Câmilerimizin dışı kâfirleri, içi şuurlu mü’minleri yakıyor.
Mü’minlerin problemlerini halledecek mekânın, çağımızdaki şuursuz
mü’minlerin sebep veya en azından seyirci olduğu problemler
saymakla bitmiyor. İmamların maaşlarının kaynağı ve veriliş sebebi,
câmilerin ve imamların özgür olup olmadığı gibi hayatî sorunlar...
Eskiden câmilerin onarım, tâmir ve günlük masrafları ve
imamların maaşları başta olmak üzere, câmi kursları, cemaatin
yetişmesi için gerekli harcamalar, müslüman zenginler tarafından
oluşturulmuş özel vakıflar/akarlar sayesinde yürütülüyordu. Yani,
ne laik düzenlerin ve ne de fert olarak bir müslüman şahsın maaş
veya yardımı ile kendisine bağlayıp kendi zihniyetine göre hizmet
beklentisi olmuyodu. Câmi içindeki hizmet ve faâliyetler, tüzel kişilik
olarak cemaatler ve vakıflar eliyle, Kur’an’da belirtilen câmiyi
îmar etme hakkı olanlar497 tarafından yapılmayınca, devletin emrinde
namaz kıldırma memurları, laik düzenden sadece maaş almıyor,
emir de alıyorlar. Eski vakıfların tümüne el koyan T.C. yeni
vakfiyelere (câmi bahçesine yapılan binalara) de el koyuyor. Müslümanlar
da, câmi ve çevresine binalar ve yatırımlar yaparak, farkında
olmadan devlete çalışmış oluyor.
Sayılamayacak kadar çok vakıf mallarına el koyan, şimdiki câmi
çevresinde yapılanlara da sahip çıkan Vakıflar Genel Müdürlüğü, bu
paraların bir kısmı ile Vakıflar Bankası kurmuş, diğerleri de devlet
kurumlarına ve vakıfla hiç ilgisi olmayan kişi ve kuruluşlara dağıtılmıştır.
Câmileri cemaatlerin, İslâmî sivil toplum kuruluşlarının yönetmesi,
Dine özgürlük ve laiklik gereği olduğu halde, böyle olmuyor.
Eskiden olduğu gibi, köylü veya mahalle sâkinleri imamlara maaş
versin demek de problemi temelden çözmüyor; o zaman eskiden
köylerde, köy imamlarına karşı bakıştaki müşkiller hortlayacaktır:
Hocaların çok yemesi, halkın eline bakması...
Mescidlerden yola çıkılarak, oradan İslâm’ın öğrenilip yaşanması,
hâkim olması halka halka yayılarak toplumu hükmü altına alması
gerektiği halde; bugünkü mescidler, aslî görevlerinin çoğunu yerine
getirmemektedir. Tâğutlar ve onların rejimleri, çeşitli bas-
497 9/Tevbe, 17-18
172 Dâvet
kı ve dayatmalarıyla İslâm dünyasındaki mescidlerin çoğunu
mahkûm etmiş, hapishaneye çevirmiştir.
Câmiler, müslümanların her çeşit ibâdet, buluşma ve görüşme,
önemli meselelerini müzâkere etme, dinin emir veya tavsiye ettiği
birtakım hizmetleri gerçekleştirmek üzere faâliyetlerde bulunma
yerleridir. Bu kutsal mekânları laik devletin kontrol altına alması
ve işlevlerini de yalnızca namaz ibâdetinden ibaret kılması;
dine, sünnete, hukuka aykırıdır. Câmilerde yapılan vaazların
ve hutbelerin devlet tarafından kontrolü, hele devlet tarafından
hazırlanıp papağan yerine konanların eline tutuşturulması, kesinlikle
din özgürlüğüne müdâhale anlamı taşır.
Câmiler ilk kuruluşundaki örnek uygulamaya göre birden fazla
iş ve ihtiyaç için kullanılırdı. Câminin fonksiyonları bölümünde bu
konu yeterince ifade edildi. Eğer biri çıkar da “bunlar tarîhîdir, o
günkü ihtiyaç ve imkânsızlıklara bağlıdır, bugün bu işler için ayrı
mekânlar ve kurumlar vardır” diyecek olursa, kendisine şu cevap
verilir: Bunlar doğru olabilir, ancak, bu tarihî uygulama iki şeye kesin
delildir: 1- Câmiler yalnızca namaz kılmak için değildir. 2- Müslümanların
din işleri, dünya işlerinden ayrı değildir; din ile dünya
iç içedir. Kur’an ve Sünnet, hem din hayatını hem de dünya hayatını
düzenlemek, yönlendirmek, yönetmek için gönderilmiştir.
İyi niyetli halk tarafından büyük fedâkârlıklarla yapılan câmilere
Diyânet hemen el koyar. Maksat, orada kendisinin anlattığı devletin
dininden farklı bir dinin anlatılmasına, yaşanmasına engel olmaktır.
Câmiler, Diyanet eliyle devlet dairesi haline gelmiştir; İmamlar
da namaz kıldırma memuru. İşgal edilen bu mekânlar, mü’minler
için zararlı mıdır (Dırar mescidi midir), tartışılmalı ama, devlet için
öylesine faydalı yerlerdir ki, devlet bu yerlerin kendi kontrolünde
olmak şartıyla sayılarının artmasından memnun bile oluyor. Haftada
bir gün, o kadar insana Cuma günü anlatacağı mesajları neden
fırsat bilmesin? O kadar insan zorla toplanmaya çalışılsa bu kadar
başarılı olunmaz.
Bu konuda Abdurrahman Dilipak’a kulak verelim: “Şimdi modern
din adamı adına, Kemalist imam görüntüsü altında İslâm’a
ve müslümanlara karşı bir tehdit odağı oluşturulmak isteniyor.
İslâm’da din adamı, ruhban sınıfı yok, ama bu düzen içinde
bunlar var. Bu tip insanlar, sadece Cuma namazında imama ihtiAhmed
Kalkan 173
yaç duyuyor olsa gerekir. Ömürleri boyunca İslâm’a ve müslümanlara
saldırdıktan sonra, bir maaş karşılığı susturulmuş imamların
öncülüğünde, ne olur ne olmaz, yarın âhirette belki lâzım olur diye,
biraz da -hâşâ- Allah’ı kandırmak istercesine müslümanların kendileri
hakkında iyi şahitlik yapmasını isterler. Müslüman mezarlığına
gömülmek, garip bir tutkudur onlar için. Bu iş için, fazla baş ağrıtmayan,
ölülerin arkasından kırkıncı günlerinde şen şakrak mevlitler
okuyacak bir aydın imama ihtiyaçları vardır.
Câmilerimizin sosyal mimarisini kaybettik. Câmi, eski hali ile
hayatı kuşatan bir mekândı. İbâdet, bizim dinimizde kapsamlı bir
kavramdır. Günümüzdeki şekliyle câmiler, dinin hapsedildiği, ya
da hapsedilmek istendiği hapishaneler gibidir... İmamlar da bu
hapishanelerin gardiyanları. Kimileri, buraya gelen insanları
avlayarak onları din adına uyuşturarak kendi çıkarları yönünde
kullanmak istemektedirler. Ucuz bir oy deposu, ucuz bir fedâiler
mangası!
Câmiler, şimdi sadece beş vakit namazın cemaatle kılındığı mescidlerdir.
Câmi günlük hayattaki ekonomik, sosyal, kültürel fonksiyonunu
büyük ölçüde yitirdi. Câmiler birbirinin dertleri ile
dertlenmeyen, hatta birbirini tanımayan yaşlı insanların gelip
gittikleri bir yer haline getirilmek istenmektedir. Cemaat imamın,
imam cemaatin jurnalcisi olacaktır! Ne müthiş bir komplo.
Namaz dışında câmilerin kapısına artık kilit vuruluyor. Câmi,
müslümanların meşveret yeri olmaktan çıktı. Hutbeler ve vaazlar sivil
karakterli, dinin özünden alınan ilhamlarla günün problemlerine
çözüm getiren şeyler değil. Çoğu câmide okunan hutbe ve vaazları
bir başka şekli ile bir kilise papazının ya da budist bir râhibin
vaazlarında duyabilirsiniz. On emir”den ibaret ya da hıristiyanlaştırılmış,
sadece kişisel ahlâka indirgenmiş bir din.
Câmi, ilk zamanlarda siyasî, sosyal, kültürel bir merkezdi. Giderek
İslâmî yapı içinde mimarî bir üslûp kazanarak kurumlaştı.
Şifâhâneleri, aş evleri, medresesi, öğrencilerin ve gariplerin barınacağı
bir yer, buluşma ve müşâvere yeri, kütüphanesi ve vakfiyeleri
ile hayatın en can alıcı noktalarında yer alırdı. Câmi her şeydi.
Bugün ise, bütün bu boyutlarından yalıtılmış, tek boyutlu soluk bir
renktir sadece. Şükürler olsun ki, bu durum giderek pozitif yönde
değişmekte, câmi yeniden aslî yapısına doğru bir evrim süreci içinde
bulunmaktadır.
174 Dâvet
Câminin siyasî merkezlerin güdümünde rûhâniyetini yitirmesiyle,
müslümanlar câmi dışında bizzat hayatın içinde örgütlenmeye,
câminin fonksiyonunu kendi evlerine, işlerine, sosyal
hayatlarına, kültür dünyalarına taşıma gayretine girmişlerdir.
Şunda kuşku yok ki, câmilerin biraz daha dejenere edilmesi ile,
bu dejenerasyona teslim olan mekânlar ve kişiler İslâm toplumundan
tecrit edilecek ve dırar mescidi kavramı yeniden uyanacaktır.
İmamlara bunca maaşı niye veriyorlar dersiniz? Çok sevdikleri
için, dine imana hizmet olsun diye mi? Yoo, onlara maaş verenler,
onların ellerine kendi bildirilerini tutuşturup okutmak için...
Bunda da çok başarılı değiller. Ama yine de güçlü bir oto sansür, oto
kontrol mekanizması var.
İmamlık bir meslektir artık. İmam-Hatip okulları, Meslek liseleri
değil mi? Bir İmam-Hatip öğretmenine soruyorsunuz: “Hangi
derse giriyorsunuz?” Cevap veriyor: “Meslek dersleri öğretmeniyim.”
Sormak gerek: “Müslümanlık ne zamandan beri meslek oldu,
ya da din?! O kardeşimize kızmamak gerek. Bu işin raconu böyle.
Resmî yazışmalarda İmam-Hatip Lisesi bir meslek okulu; ama sıra
maaş ödemeye gelince, normal lise statüsünde ödüyorlar. Ne kurtarsak
kâr hesabı. Tam iki yüzlü bir politika. İmam-Hatip Liselerinde
kız öğrencilerin başlarını örtmeleri resmen yasak. Tabii, Heybeliada
papaz okulu talebelerine güçleri yetmez, hınçlarını bizimkilerden
alıyorlar. Niye örgütlediler İmam-Hatip okullarını? Aydın din adamı
yetiştirmek için. Ölülerini yıkayıp Allah önünde kendileri hakkında
yalancı şahitlik yapsınlar diye. Ama, olmadı... Tutmadı.
Sanırım câmide bizim görevimiz kısa sûreleri çabuk çabuk okuyarak
işimizi bitirip câmiden ayrılmak olmamalı. İmamların görevi
namaz kıldırmakla bitmiyor, eğer arkalarında cemaat var ise... Şöyle
yapmamız gerekirdi: Özellikle câmilerin anlamı da burada gizlidir.
İmamlar, bilen insanlar olarak Kur’an’dan öyle âyetler seçerek okumalılar
ki, müslümanlar o günün çokça konuşulup tartışılan meselesini
Kur’anî gözle görüp anlayabilsinler. Hz. Peygamber zamanında
bu, temelde böyle idi. Çünkü âyetler, olaylar üzerine nâzil oluyor,
Peygamberimiz onu okuyor ve sonra onu açıklıyordu. Biz de bugün
yeniden olayların üzerine sanki Kur’an yeniden nâzil oluyormuş
gibi namazda onları okumalıyız.
Evet, evet... Namazda okumamız gereken âyetler, o günün üzerinde
tartıştığımız, konuştuğumuz ya da sorumluluk alanımıza giren
Ahmed Kalkan 175
şeyler olmalı. Müslümanlar bunu evrensel bir bildirinin ardından,
yaklaşık iki milyar müslümanın mânevî huzuru ile Allah’ın evinde
ve O’nun önünde namaz öncesi, sonrası okuyup açıklamalıdır. Böylece
namaz, müslümanın sorumluluklarını kuşandığı bir mekân olacak.
Müslümanlar günde beş defa Allah’ın evinden mânevî nitelikli
dünyevî görevlerle ve bilgilerle donanmış olarak bir cemaat bilinci
ile ayrılmış olacaklardır. Cemaat olmanın anlamı da budur. Katılan,
karşı çıkan, konuşan ve sorumluluk yüklenen bir insan.
Tartışıp durduğumuz şey fâiz mi, zulüm mü, başörtüsü mü, haksızlıklar
mı? Küfür mü, ahlâksızlık mı? Kur’an’ın hükmünü okur
imam efendi ve namazdan sonra da oturur konuşuruz. Allah’ın hükmü
üzerinde. Sorun ve çözüm yolları üzerinde düşünür, görüşlerimizi
koyarız. Tartışmayız; ittifak etmişsek birlikte, ihtilâf etmişsek
meşrû zeminde birbirimizi mâzur görerek herkes Allah’a vereceği
hesabına göre sorumluluklarımızı kuşanırız. Ve namaz; donanma,
namazlar arası zamanlar eylem vaktidir bizim için. Ve ibâdetimiz
süreklidir. Sorumluluk şuuru ile hareket eden bir insan, âdeta bütün
zaman namazdadır. Kıyamdadır, rükûdadır ve secdededir. Her yer
mesciddir onun için.
İşte öyle olmasın diye, “câmilerde dünya kelâmı edilmez” diyorlar.
Oysa din bu dünya içindir. Ve bizim dinimiz dünyayı ve hayatı
kuşatır. Câmi, müslümanların cem’ olup toplandığı, namazda okudukları
âyetleri Peygamberî bir metotla sorumluluğa dönüştürme
mekânıdır.”498
Din ıstılahında imam “devlet başkanı” demektir. Din ve dünyayı
ayrı düşünen inanç sonucu devletin başındakilere değil de sadece
câmide namaz kıldıranlara bu isim münhasır olmuştur. Hâlbuki
imam “otorite” demektir. Devletin başı, hem idarî işlerde, hem de
dinin diğer sahalarında en üst makamdaki zat demektir. Cumâ’yı
o, ya da onun vekili kıldırır. Onun adına hutbe okunur. Böyle iken
bugün imam, beşinci sınıf devlet memuru sayılmaktadır.
İmam ve müezzine “din görevlisi” demek çok sakıncalıdır. Dinimizin
bu şekilde görevlendirdiği birileri yoktur. İslâm’da kim daha
ehil ise, o kişi müslümanların önüne geçer, imam olur ve namaz kıldırır.
Namaz dışında da bu kimseler, cemaatin her türlü işinde istişâ-
498 Abdurrahman Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, İşaret/Ferşat Y. s. 33-35, 48-49
176 Dâvet
re edeceği, sözünü dinleyeceği selâhiyetli kimselerdir. İmam, devletin
memuru statüsünde değil; halkın ve cemaatin içerisinde ilmiyle,
ahlâkıyla, irfânıyla sivrilmiş örnek alınacak şahıs demektir. Aynı
zamanda o Peygamber’in vekilidir/olmalıdır. Mihrap, Peygamberin
hakkıdır. Hz. Peygamber’den sonra ise O’nun vekillerine emânet
edilmiştir. İmam olan şahısların bu sorumluluğu takdir edebilecek
ve taşıyabilecek kabiliyet ve kapasitede olmaları gerektiği gibi, cemaatin
de imamı, Peygamber’in vekili mevkiinde görüp ona itaat
ve saygıyı elden bırakmaması gerekmektedir. İmamı, sadece namaz
için görevlendirilmiş bir “namaz kıldırma memuru” gibi görmek din
ile devlet, din ile dünya işlerini birbirinden ayrı gören laik bir anlayışın
ürünüdür. Bu anlayış ile namazın gerçek mânâsına erebilmek,
hiç de mümkün olmayacaktır.
Mihrâbın ve bu mevkînin hakkını verebilecek gerçek imamlar
yetiştirmek, bu ümmetin boynuna borçtur. Ümmetin kurtuluşu, ancak,
ehil âlimler ve imamların yetiştirilmesiyle gerçekleşecektir.
Cenâze ve mevlit peşinden koşmayan, nikâh ve hatim paralarına tenezzül
etmeyen ehl-i Kur’an, hamele-i Kur’an imam ve müezzinler
tasavvur ettiğimiz takdirde ve bunun tedbirlerini aldığımız zaman
din ve dindara bakış da bugünkü halinden çok farklı olacaktır.
Namaz kılanların imamlığa geçecek kişiyi seçmeleri haklarıdır.
Mescit ehli, devamlı namaz kıldıracak kişiyi kendileri seçer. Eğer
ihtilâf ederlerse, çoğunluğun seçtiği namazı kıldırır. Kişinin, cemaat
istemediği takdirde imamlığa yeltenmesi doğru değildir. “Üç
kişinin namazları kabul olmaz. Bunlardan birisi, cemaat istemediği
halde imamlık yapmak isteyen kişidir...”499 ; “Üç kişi vardır ki,
namazları kulaklarını aşmaz: Kerih gördükleri halde bir cemaate
imamlık yapan kişi...” 500
İmamlık, cemaatle namazda bir esastır. İmam olacak kişi, namaz
kılanların rızâsı esasına göre seçilir. Namaz imamlığı, “din adamları”
denilen bir gruba tahsis edilen dinî bir makam değildir. Herhangi
bir müslüman bu vazifeyi üstlenebilir. Ancak, kişinin ehliyetli olup
olmadığı esas alınarak ona en lâyık olan tesbit edilmelidir.
Bu imamlık anlayışı, bütün işlerinde bir idârecinin bulunmasının
gerekliliğini ilham eder. Bu kişiler tavsiye ve nasihatlerle onu
499 Ebû Dâvud, Salât 63
500 Tirmizî
Ahmed Kalkan 177
korurlar. Yine onlar, tâbi olanlarına Allah’a itaat konusunda insanlara
uydukları güzel bir örnek olurlar. Müslümanlar, siyasî, sosyal
ve cihadla ilgili işlerinde imamlığı/yöneticiliği ihmal ettiği takdirde
bütün işlerinde aksamalar ortaya çıkacaktır. Çünkü zulmü önlemek,
adâleti yaymak, dinî vecîbeleri yerine getirmek, Allah yolunda cihad
gibi bütün faâliyetler (ahkâm ve muâmelât) durur. Dinde sadece
fertle ilgili farzlar kalır. Namaz için imam seçimindeki prensip neyse,
imam/yönetici seçimindeki prensip de odur.
Sahâbe de konuyu böyle değerlendirmiş, son zamanki hastalığında
Hz. Ebûbekir’i namaz imamlığına geçiren Peygamberimiz’in
bu uygulamasından yola çıkarak, yönetici anlamındaki imamlık
konusunda da Peygamber’in onu işaret ettiği sonucu çıkarmış ve o
şekilde uygulamıştır. Yönetici anlamındaki imam da, namaz imamlığında
olduğu gibi, cemaatin/toplumun rızâsı (bey’ati) ve onlarla
müşâvere ile seçilir. İnsanlar bu konuda ihtilâfa düşerlerse hak sahibi,
müslüman cumhurun/çoğunluğun seçtiği/bey’at ettiği kişidir.
Bir müslüman seçildiği zaman, artık ona, namaz imamına uyulduğu
gibi uyulur. Namaz imamı yanılınca, imamın arkasındakiler,
nasıl ve hangi usûlle imamı düzeltiyorlarsa, aynı şekilde imam/
halîfe yanıldığı, yanlış davranışlarda bulunduğu zaman düzeltilmesi
gerekir. Meselâ imam, namazın rekâtlarını ziyâde ederse ona uyulmaz;
tesbih ve tekbir gibi bir usûlle hatırlatılır, doğru olana sevkedilir.
Hz. Ömer de devlet başkanı iken Cuma namazı kıldırdığında
hutbede cemaate soruyordu: “Ben Haktan ayrılırsam ne yaparsınız?”
Cemaatten ses yükseliyordu: “Kılıçlarımızla düzeltiriz.” Hz.
Ömer: “Bana bu şuurda cemaaat verdiği için Allah’a hamd u senâlar
olsun!” diye şükrediyordu.
Cemaatle namaz, yöneticiler için de bir eğitim ve genel yönetim
sahasında sâlih gâyeler için bir enerjidir. Cemaatle/toplumla istişâre
etmek, onların hesap sormalarına karşı hesap vermek, onlara nasihat
etmek, onların tercih ve eleştirilerine kulak vermek için halife
anlamındaki imamın, namaz imamlığını da yapması gerekli görülmüştür.
Zaten namaz, mü’minin hayatında prototiptir. Mü’minlerin
her işi, her şeyi namaza benzemeli, namazdaki gibi ibâdet bilinciyle
yerine getirilmelidir.
İmam, namaz için tâyin edilen vakitten geç kaldığı zaman bek178
Dâvet
lenmez. Cemaat, onun yerine namaz kıldıracak başka bir kişiyi öne
geçirir. Hz. Peygamber, namaza çıkmakta gecikince sahâbe böyle
yapardı.501
Müslümanın gördüğü her cemaatte, kendisine diğer sosyal ilişkilerde
ve özellikle İslâmî devletin yöneticisiyle (imamla) ilişkileri
açısından bir eğitim ve bütünlük vardır. Meselâ, namazda, imamın
hemen arkasında ehliyetli (muttakî ve ilim sahibi) kişiler vardır/olmalıdır.
İmam hata yaptığı zaman ona hatırlatır, âyetleri karıştırdığı
zaman onu düzeltirler. İmamlık makamı boş kaldığı zaman, imam
bir özürden dolayı devam edemeyeceğinde onlar bu görevi üstlenirler.
“Benim arkamda sizden, akıllı ve yanlışları düzeltme gücüne sahip
olanlar dursun.” 502 Bu durum, büyük imamlık için de geçerlidir.
Namaz, müslümanlara, yöneticilerinin etrafını sâlih, ilim sahibi ve
ehil kimselerle çevirmeyi öğretir. Onlar danışma meclisini, istişâre
heyetini oluştururlar. İmamlarını nasihatleriyle yönlendirir, genel işlerde
onu vekil kılarlar, yanıldıklarında onu hemen düzeltirler.
Neredeyse imâmet-i suğrâ (namaz imamlığı) ile, imâmet-i kübrâ
(devlet başkanlığı)nın hükümleri aynıdır. Bu durum, dinin tekâmülüne
ve hayatın bütün safhalarındaki hükümlerinin muntazamlığına
ve her işin ibâdet olmasına delildir. Bu, onun tek kaynağı olmasındandır;
dünya ile âhiretin, din ile hayatın bir bütün kabul edilip ayrılmaması
ile ilgilidir. Din, müslümanın hayatının bütününe hitap
eder. Onda hayatın özel ve genel değerleriyle ibâdet ve hükümleri
arasında ayrılık yoktur. Dinin eğitim anlayışı, insanı her yönüyle
kuşatır, kendisini, ortağı olmayan tek bir Allah’a teslim etmek, namazın
ve diğer ibâdetlerin, hayatın ve ölümün; âlemlerin Rabbı olan
Allah’a âit olması için tek metodda şekillenir.503
İmam denilince, sözlük anlamına da uygun olarak, çevresine
önderlik ve öncülük eden kimse anlaşılır. Bunun için imamın, hem
namaz ibâdetinin, hem de her türlü hayırlı hizmetin yerine getirilmesinde
toplumuna önderlik etmesi, ilim ve ahlâkıyla, söz ve davranışlarıyla
insanların takdirini kazanması beklenir. Tabii, her şeyden
önce, imâmet-i kübrâ için olduğu gibi, namaz imamının da müslüman
olması gerekir. Bazılarının, “bu da mevzû mu edilir, tabii ki
imamların hepsi müslümandır” diyecekleri büyük ihtimaldir. Ama
günümüzde imamlarda aranacak ilk şart, onların her çeşit şirkten
501 Ebû Dâvud
502 Müslim
503 Bkz. Hasan Turâbî, Namaz, Risale Y. s. 141-148
Ahmed Kalkan 179
arınmış, sadece Allah’tan korkan muvahhid birer müslüman olmalarıdır.
İmamlar ve cemaatler, gereği gibi muvahhid mü’min olsalar,
nihâi tercihlerini Allah’tan ve âhiretten yana yapsalar, her şey bir
başka olacaktır.
Mü’minlerin imamı/lideri, ancak mü’minlerden olur. Herhangi
bir kâfirin mü’minlere yönetici olma hakkı yoktur. “Allah kâfirlere
mü’minler üzerine asla velâyet hakkı tanımamıştır.”504 Ü mmetin
ekserisi, müslüman olduğu halde fâsık veya zâlim olan birisinin
de imam ve yönetici olma hakkına sahip olmadığı görüşündedir.
Bu anlayış, Kur’an’da “imam” ve “itaat” kavramıyla ilgili âyetler
değerlendirildiğinde tercih etmek zorunda olduğumuz bir tavırdır.
Kur’an’da kâfirlerin, ancak kâfirlere imam olduğu, kendisine uyanları
ateşe/cehenneme ulaştıracağı ifade edilir.505 Fâsık ve zâlimlerin
de, ancak kendileri gibi imamları olacaktır. Çünkü insanlar nasıl
iseler, öyle idarecilere/imamlara müstahak olacak ve o şekilde yönetileceklerdir.
İslâm kültüründe ve tarihimizde “imam”, sıfatının devlet başkanına
verilen ad olduğu, devlet başkanlarının aynı zamanda imamlık
yaptığını biliyoruz. Şimdi, fıkra ve karikatür kahramanı, gerici, yobaz
gibi damgalara aday, toplumda ağırlığı olmayan biri konumunda.
İlköğretim yaşlarındaki çocuklara sorun bakalım, içlerinden hiç,
“ben, büyüyünce imam olacağım!” diyen çıkacak mı?
“Müftü” fetva veren demektir. Bugün fetva için müftülere danışan
var mı, hiç sanmam. Onlar personel işlerine bakan müdür/âmir
konumundalar, resmi formaliteleri yerine getirmeye, biraz da devlet
ile vatandaşı kaynaştırmaya çalışan insanlar olarak gözükmektedir.
Diyanet teşkilâtı, çok boyutlu kanayan ve kokuşan bir yara ve ameliyatsız
çözümü mümkün olmayan bir yapı...
Hutbe konuları... (spor, milli bayramlar, ağaç yetiştirme, veremle
savaş, trafik vb. devletin ihtiyaç duyduğu durumlarda hangi konu
gerekiyorsa...) Ve lânetlik suçun bazı câmilerde işlenmediğini kimse
iddia edemez: Hakkı gizlemek, hatta çarpıtmak, hakla bâtılı karıştırmak;
yani dilsiz şeytanlık.
504 4/Nisâ, 141
505 28/Kasas, 41; 17/İsrâ, 71
180 Dâvet
DIYANETIN HUTBELERINDEN KÜÇÜK BIRER KESIT
1973’te basılan, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından “Hutbeler”
adlı kitaptaki hutbe konularından bazıları şunlar: “Hâkimiyet
Milletindir”, “Hürriyet ve Adâlet Sevgisi”, “Yurt Sevgisi ve Vatana
Bağlılık”, “Vatan Sevgisi”, “Askerlik Sevgisi”, “Dinimiz Kaçakçılığın
Her Çeşidini Yasaklamıştır”, “Millî ve Dinî An’anelerimize
Bağlı Kalalım”, “Ormanların Korunması ve Ağaç Yetiştirilmesi”,
“Dinimizin Zenaat ve Tekniğe Verdiği Önem”.
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından, 1981 yılında basılan ve
kapağında “Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılı Dolayısıyla” diye not
düşülmüş, câmilerde İmam-Hatiplik yapanlara hutbe olarak yararlanmaları
için hazırlanan “İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler” adlı
kitaptan birkaç konu/hutbe başlığını sayalım: “Yurtta ve Cihanda
Sulh”, “Türk Devleti, Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bir Bütündür”,
“Türklük ve Müslümanlık”, “Çalışmak Bir İbâdettir”, “Vatan ve
Millet Sevgisi”, “Askerlik ve Yurt Savunması”, “Cumhuriyet Fazilettir”,
“Milli Hâkimiyet Bayramı”, “Çanakkale Zaferi”, “30 Ağustos
Zaferi”, “Vergi Vermek Çok Önemli Bir Vatandaşlık Görevidir”,
“Ağaç ve Orman Sevgisi”, “Yerli Malı Kullanalım”, “Kaçakçılık ve
Karaborsacılık”, “Anarşi, Terör ve Bozgunculuk”, “Turizmin Önemi”.
Cuma, bayram ve teravih namazları öncesi yapılan vaazlar, canlılığını
yitirdi. Her iki anlamda “canlı” değil öğüt ve nasihatler. Meslek
anlayışıyla ve görev icabı yapılması yönüyle canlı ve heyecanlı,
diriltici içerik ve üslûp tutturulamadığı gibi; çoğu câmide canlı bir
konuşmacı yok kürsülerde, sayılı birkaç câmide bir vâizin konuşması,
kablo ile sadece ses olarak diğer câmilere ulaşıyor; telefon dinler
gibi, uzaktan kumandalı şekilde vaazlar icrâ ediliyor. Böylece bir
taşla çok kuş vurulduğu düşünülüyor, ama vaazlar da kuşa benzetiliyor.
Resmî yetkililer, birkaç resmî vâizi seçerek, onları kontrol
altında tutarak yönlendirmeyi daha kolay görüyor olmalı. Yarın
imamlar da vâizler gibi cansız ve sanal olursa şaşırmayın. Bir câmiden,
hatta sadece Ankara’dan tek bir merkezden imam tekbir getirir,
bulunduğu câmide sesi elektronik aygıtlarla duyan cemaat, o komuta
uyarak rükûya ve secdeye gidebilir. “Olmaz, olmaz!” demeyin; burası
Türkiye; olmaz olmaz! Bunun ilk adımı olarak, bazı şehirlerde
uygulanan ve kısa zamanda bütün câmilerde tatbik edilecek olan bir
ilçe veya şehirdeki tüm câmi minârelerinden canlı okunan ezanların
Ahmed Kalkan 181
yerine, tek bir yerden okunup kablo ile diğer minarelere gönderilen
ezan seslerini hepiniz bilirsiniz.
İslâm hâkimiyetinde her yer, üzerinde namaz kılınabilecek temizlikte
olacağı, yani mescide benzeyeceği gibi, küfrün egemenliğindeki
günümüzde de her yer tapınaklara benziyor. Müzikholler,
stadlar, borsalar, bankalar, nice kurumlar, kanallar, sokaklar, çarşılar...
mâbed değil de nedir? Oradaki insanlar, ibâdet halinde değiller
mi dersiniz? Günümüz insanı, çok kıbleli, çok mâbedli, çok imamlı
(önderli) ve çok dinli. Câmi, hayatımızın merkezi ve her şeyimiz câmiye
uygun olmadıkça bu problemler azalmayacak, aksine gittikçe
artacaktır. Hâlbuki; “Minâreler süngü, kubbeler miğfer; / Câmiler
kışla, mü’minler asker!” olmalı.
Câmilerimizle ilgili (bu gidişle devlet kuramadan çözümü mümkün
değil denebilecek) büyük problemlerle birlikte, müslüman gençlerin
câmilerden mahrum kalmalarının da birçok sakıncası olduğunu
kabul etmek zorundayız. O yüzden alternatif camiler bulmamız
veya oluşturmamız gerekmektedir, hem de gecikmeden. Şuurlu
genç müslümanlarla câmi arasındaki ilişki, bebekle anne arasındaki
bağ gibidir. İkisinin birbirinden koparılması her ikisinin de perişan
olmasına sebep olacaktır; biri diğeri olmadan sağlıklı şekilde yaşayamaz.
Câmiler, tevhidî düşünen gençler olmaksızın mânen harap
olacağı/olduğu gibi; câmilerden koparılan gençler de öksüz kalacak,
temel ihtiyacı olan “mescid anası”nın sütünden, onun kucaklayan
ilgi, sevgi ve şefkatinden mahrum olacaktır.
Medine İslâm devleti ile başlayan mescid/câmi, cemaatleşme
ve devletleşmede önemli roller üstlenmiştir. Gelecekteki İslâm inkılâbı,
câmilerin yeniden kazanılması ile, halkın inancını bilmesi,
ona sahip çıkması ve liyâkatini yükseltmesi ile mümkün olacaktır.
Câmilerine sahip çıkamayan insanların hangi değerlerine sahiplik
yapabilecekleri düşünülmelidir. İslâm’ı sosyal ve siyasal hayata hâkim
kılma mücâdelesinde, İslâmî değişim ve dönüşüm projesi için
en doğal müttefiklerimiz olması gereken imam ve cemaatle uzlaşamayacak
hale gelmişsek, mesajımızı onlara ulaştıramıyorsak, bunun
suçlusu olarak cemaati itham etmekten önce, câmileri devlet dairesi
haline getiren düzenin sorgulanması gerekmektedir. Câmiler gibi
büyük imkânı kullanmadan İslâmî hareketin halka benimsetilmesi
182 Dâvet
ve köklü değişikliğin başarılı olması çok zordur.
Câmide dirilmek için câmileri diriltmek gerekiyor. Önce câmilerimizi
kurtaralım, o câmiler bizi kurtaracaktır.
DÂVETLE İLGİLİ DİĞER KAVRAMLAR;
TEBLIĞ
Zaman, yer ve nitelik açısından amaca ulaşma, sona varma,
nihâyete erme, resmî bir yazıyı, kararı halka veya ilgililere duyurma,
bildiri, beyanname, mesaj, bir dini başkalarına anlatma ve yayılmasına
çalışma. “Be-le-ğa” fiilinden “tef’îl” bâbında masdardır.
Çoğulu “teblîğât”tır. Tebliğ, Kur’an’da “belâğ” kelimesi ile aynı anlamda
kullanılmıştır. Tebliğ masdar, belâğ ise isim olarak onküsur
yerde geçmektedirler. Bu kelimelerin ifâde ettiği İlâhî mesajın sahibi
Yüce Allah, aracı ve vâsıtası Hz. Muhammed (s.a.s.), muhâtabı
ise, insandır.
Tebliğ, peygamberlerin sıfatlarından ve onların gerçek vazifelerindendir.
Bu gerçeği ifâde eden bir ayetin meâli şöyledir: “Ey elçi,
Rabbinden sana indirileni tebliğ et/duyur. Eğer bunu yapmazsan,
O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur.”506
Bu görev yalnız Hz. Muhammed’e (s.a.s.) verilmemiş, diğer peygamberlere
de verilmiştir.507
Tebliğ vazifesini yapan peygamberler, bu vazifelerinde zorlayıcı
herhangi bir yola başvurmamışlar, sadece tebliğ vazifelerini yerine
getirmişler ve sonucu Allah’a bırakmışlardır: “Peygambere düşen,
sadece tebliğ yapmaktır.”508
Allah’tan aldıkları mesajları, muhâtabı olan insanlara tebliğ etmekle
görevli olan peygamberler, bu yolda çeşitli sıkıntılara katlanmışlar
ve en güzel sabır örneğini göstermişlerdir. “(Önce) en yakın
akrabanı uyar.”509 âyeti nâzil olunca, Hz. Muhammed (s.a.s.) ilk
tebliği, evinde topladığı Abdülmuttaliboğullarına yaptı. Daha sonra
Safa tepesine çıkarak halka seslendi ve halk O’nun etrafında toplan-
506 5/Mâide, 67
507 7/A ‘râf, 62, 68, 79, 93; 46/Ahkaf, 23
508 5/Mâide, 99; Bu konu ile ilgili olarak bk. 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92; 13/Ra’d, 40; 16/Nahl, 35,
82; 24/Nûr, 54; 29/Ankebût, 18; 36/Yâsîn, 17; 42/Şûrâ, 48; 64/Teğâbûn, 12
509 26/Şuarâ, 214
Ahmed Kalkan 183
dı. Onlara, “Şu dağın arkasında düşman var desem, bana inanır mısınız?”
diye sorunca, halk, “Evet, sana inanırız. Çünkü senden yalan
duymadık” cevabını verdi. “Öyle ise size şiddetli bir azâbı haber
veriyorum” deyince, amcası Ebû Leheb hakaret ifâde eden sözler
sarfederek, onu susturdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.)’in
tebliğini engellemeye çalışan Ebû Leheb ve hanımı hakkında Tebbet
sûresi nâzil oldu.510
Peygamberler, tebliğ vazifelerini yerine getirirken, çeşitli sıkıntılarla
karşılaşmışlardır. Ama hiç bir zaman yollarından sapmamışlar
ve dâvâlarında tâviz vermemişlerdir. Hayatları bu hususta ibretli
olaylarla doludur. Bu şekilde sabırla davranarak tebliğde bulunmak,
insanları hikmetli sözler ve güzel öğütlerle Allah’ın yoluna dâvet
etmek Allah’ın, Kur’an’a kulak veren her mü’mine İlâhî bir emridir:
“Sen (insanları) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütlerle çağır ve
onlarla en güzel şekilde mücâdele et.”511
Bu âyette söz konusu olan “hikmet” ve “güzel öğüt”, tebliğ ile
ilgilenen insanlar için çok önemlidir. Hikmet, kişinin tebliğ sırasında
dikkatli ve basiretli olması, bunu körü körüne yapmamasıdır.
Hikmet, hitabedilen kişinin zihin, yetenek ve şartlarını gözönünde
bulundurulmasını ve mesajın bunlara uygun bir şekilde iletilmesini
gerektirir. “Güzel öğüt” ise, kişinin muhâtabını sadece mantıkî ikna
metotlarıyla değil, aynı zamanda duygularını cezbederek de inandırmaya
çalışmasıdır. Bu âyette geçen “Onlarla en güzel şekilde
mücadele et” emri de, tebliğ vazifesini ciddi bir şekilde yerine getirmeyi
taleb etmektedir. Buna göre tebliğci, tatlı bir dile sahip olmalı,
tebliğde soylu bir davranış göstermeli, cezbedici, akla ve mantığa
uygun fikirleri öne sürmeli ve muhâtabını en güzel şekilde iknâ etmeye
çalışmalıdır.512
Rabbimiz dâvetçi mü’minlere şöyle emrediyor: “Söylediklerine
sabret ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl!”513
Dâvete muhatap olanların, özellikle müşriklerin sözlerle verdikleri
eziyetlere sabret. Çünkü Allah onlara karşı senin yardımcındır.
Onlardan şimdilik uzaklaş, eziyet, hakaret ve sövmekle onlara kar-
510 Abdülfettah el-Kâdî, Esbâbü’n-Nüzûl, Beyrut, (t.y.) s. 251
511 16/Nahl, 125
512 el-Kurtubî, el-Câmiu l’i-Ahkâmi’l-Kur’ân, Kahire 1967, X, 200; er-Razî, et-Tefsiru’l-Kebir, Mısır
1937, XX, 138 v.d.; ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1977, III, 167
513 70/Müzzemmil, 10
184 Dâvet
şılık verme. Rabbin bu konuda sana ve iman edenlere yardım edecek
ve onlara galip geleceksiniz. Zafer yakındır. Sabırlı olun, imanınızdan
asla taviz vermeyin.
Âyette geçen “Hecr-i cemîl” yani güzel uzaklaşma, azarlama
olmadan, sövme ve eziyet olmadan uzaklaşmadır. Yüce Allah mealen
şöyle buyurmuştur: “Ayetlerimiz hakkında konuşmaya dalanları
gördüğünde, onlardan uzak ol.”514 D aha s onra R asûlullah’a
kâfirlerle harb ve öldürme emri verilmiştir. Bundaki hikmet şudur:
Mü’minler Mekke’de iken az ve zayıf idiler. Geceleyin ibâdet ederek
güçlüklere alışmaları emredildi ki, bu rûhî eğitimle kendilerini
düşmanlarla mücadeleye hazırlasınlar ve sayıları artsın da azgınlık
ve taşkınlığa karşı durabilsinler. Bu aşamaya gelmeden önce sabretmek
ve sadece dil ile dâvet etmekle yetinmek gerekir.
Bu âyette Peygamberimizin ve mü’minlerin sabretmeye yöneltildiği
görülüyor. Sabır, İslâmî mücadelede anahtar kavramlardandır.
Sabır, bu dâvâyı omuzlayacak kimselerin azığı, cephanesi, kalkanı,
silahı, sığınağı ve korunağıdır. Sabır cihaddır. Sabır, tarih içinde
“belâlara boyun eğerek geri çekilme” şeklinde bir anlam kaymasına
uğramıştır. Sabrı pasiflik ve zillet olarak kabul edip uygulayan
yaklaşımın Kur’an’daki sabır kavramını tahrif ettiğini kabul etmek
zorundayız.
Sabır kavramı, lügat manasında çoğunlukla bir şeylere tahammül
edip dayanmak anlamını içerir. İlginç olan bu kavramın vâkıaya
göre farklı anlamlara gelebilmesi ve hepsinde de o duruma
karşı direnç kazanmayı sağlayacak şeylere karşılık gelmesidir. Musibet
anında umutsuzluğa düşmemek, savaşta korkmamak, sıkıntılı
zamanlarda gönül ferahlığı göstererek o sıkıntının geçmesine dek
sabretmek gibi. Hepsinden önemlisi de, kişinin kendini şeriatın
gerektirdiği şeylere vakfedebilmesi, selim aklın gereklerini yerine
getirebilmesi, hayatını bunlara göre programlayabilmesidir. Sabır,
dinin emirlerini yerine getirirken, içimizden ve dışımızdan gelen
engellere karşı direnç göstermek, geri adım atmamaktır.
Kötülüğe kötülükle karşılık vermemeli dâvetçi mü’min. O, korktuğu,
âciz olduğu için değil; misyonu/ödevi ge¬rektirdiği için düşmanlarının
haksız sözlerine, sataşmalarına katlanmayı bilecektir.
514 6/En’âm, 68
Ahmed Kalkan 185
Onun, bu tür saldırganlardan “uygun bir şekilde uzaklaşması” da
fiziksel anlamda uzaklaşmaktan çok, onlarla tartışma ve çatışmaya
girişmekten, güzel olmayan karşılık vermekten, onların putlarına
sövmekten kaçınmak515 şeklinde anlaşılmalıdır.
“Onlardan güzel bir şekilde ayrıl!”516 İ nsanî ilişkileri düzenleyip
mü’minlerin câhillere karşı nasıl davranması gerektiğini öğretiyor
Rabbimiz. Dâvetçilerin dâvâlarını tebliğ ederken dikkat etmeleri
istenen önemli bir ahlâkî tavırdır, tartışma ortamına girmemek.
Tartışma ile bir yere varılmaz. Güzel bir örneklik,517 g üzel söz,518
hikmetli ve güzel bir tebliğ, güzel bir öğüt519 ve fayda etmeyince
güzel bir ayrılış.520 E ğer ille t artışma ortamına çekilmişsek g üzel
bir mücadele Allah için Allah’ı anlatırken nefisler girmemeli devreye.
Köprüleri atmamaya çalışmalı, bir dahaki görüşmeye giden yolu
kendi elimizle, dilimizle tıkamamalıyız.
Kur’an, İlâhî mesajın insanlara ulaştırılması açısından büyük
önem taşıyan tebliği “büyük cihad (cihad-ı ekber)” olarak tanımlar:
“Kâfirlere boyun eğme ve bununla (bu Kur’an ile) onlara karşı
büyük cihâd et.”521 Bu âyetteki “büyük cihâd”, İslâm dâvâsı yolunda
elden geleni yapmak, bu dâvâ için bütün imkân ve kaynakları
seferber etmek ve Allah’ın adını yüceltmek için dâvet ve tebliğde
bulunmak demektir. Gerçekten de tebliğ sûretiyle cihadda bulunmak,
düşmana karşı silahla cihadda bulunmaktan daha büyük ve
daha üstündür.522
Tebliğ ile meşgul olanlar, insanlar arasında ayrım yapmadan,
genç ihtiyar, kadın erkek, herkese tebliğde bulunmalıdır. Ölüm döşeğinde
olan insana bile, İslâm tebliğ edilmelidir. Çünkü o, iman
ettikten sonra vefât ederse, âhireti kurtarılmış olur. Her hususta olduğu
gibi, bu hususta da en güzel örnek, Hz. Muhammed’dir (s.a.s.).
Ebû Tâlib’in ölüm zamanı gelince, Rasûlullah (s.a.s.) onun yanına
geldi. Orada Ebû Cehil ve Abdullah b. Ebî Ümeyye de vardı. Hz.
Peygamber (s.a.s.) Ebû Tâlib’e: “Ey amcacığım, ‘Lâ ilâhe illâllah’
515 6/En’âm, 108
516 73/Müzzemmil, 10
517 41/Fussılet, 33; 11/Hûd, 88; 2/Bakara, 44
518 2/Bakara, 83; 17/İsrâ, 53
519 16/Nahl, 125
520 73/Müzzemmil, 10
521 25/Furkan, 52
522 ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1977, IV, 125; el-Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl ve Esraru’t-Te’vîl,
Mısır 1955, II, 73; er-Razî, et-Tefsiru’l-Kebir, Mısır 1937, XXIV, 100
186 Dâvet
de, bununla Allah katında sana şehâdet edeyim” buyurdu. Ebû Cehil:
“Yâ Ebâ Tâlib, Abdülmuttalib’in dininden vaz mı geçeceksin?”
dedi. Rasûlullah (s.a.s.) amcasına tebliğde bulunmaya devam etti.
Fakat Ebû Tâlib, ona son söz olarak Abdülmuttalib’in dini üzerinde
olduğunu söyledi ve ‘Lâ ilâhe illâllah’ demekten çekindi. O zaman
Hz. Muhammed (s.a.s.): “Allah beni men etmediği müddetçe, senin
için duâ edeceğim” dedi. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu: “Akraba
bile olsalar, cehennemin halkı oldukları belli olduktan sonra (Allah’a)
şirk/ortak koşanlar için mağfiret dilemek; peygamberin de,
iman edenlerin de yapacağı bir iş değildir.”523 Ebû Tâlib hakkında
da: “(Ey Muhammed), Sen, sevdiğini hidâyete erdiremezsizn/doğru
yola iletemezsin, fakat Allah, dilediğini doğru yola iletir. O, yola gelecek
olanları daha iyi bilir.”524 âyeti nâzil oldu.525
Ayrıca Kur’an, Allah’ın en büyük düşmanlarına bile tebliğin götürülmesini
emreder. Hem de onları kırmadan, ezmeden, lânetlemeden
ve onlara öfkelenmeden bu vazifenin yerine getirilmesi gerektiğini
vurgular: “(Ey Mûsâ ve Hârun!) Firavun’a gidin, çünkü o
azmıştır. Ona yumuşak ve tatlı bir sözle tebliğde bulunun. Belki öğüt
alır veya Allah’tan korkar.”526 Yüce Allah, Firavun’un imân etmeyeceğini
elbette biliyordu. Ama yine ona tebliğin yapılmasını emretmişti.
Bunda çeşitli hikmetler vardır. İman eden insanların tebliğ
vazifelerini yerine getirmeleri ve kendisine tebliğin ulaşmadığı hiç
kimsenin kalmaması gerekir. Bu durum, tebliğcileri de mes’ûliyetten
kurtarır. Nitekim Yüce Allah başka bir âyette, Hz. Mûsâ ve ona
bağlı olanların tebliğe ısrarla devam etmelerini faydasız gören bazı
insanlardan söz ederken, şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “İçlerinden
bir topluluk, ‘Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde
azâba uğratacağı bir kavme hâlâ ne diye tebliğde bulunuyorsunuz?’
dediler. Tebliğe devam edenler şu cevabı verdiler: ‘Rabbinize mâzeret
beyan edelim diye bir de sakınırlar ümidiyle (öğüt veriyoruz).” 527
Bu durum, tebliğcinin görevini savsaklamadığına delil olur, Rabbine
sunacağı bir mâzereti olur ve kendisine tebliğ yapılanın “ben
bunu bilmiyordum” şeklinde mazerette bulunmasını engeller.528
Merhum müfessir Elmalılı, bu âyeti açıklarken şunları ifade etmiş-
523 9/Tevbe, 113
524 28/Kasas, 56
525 Müslim, iman, 9; Muhammed b. İshâk b. Yesar, Sîretu İbn İshâk, Konya 1980, 222
526 20/Tâhâ, 43, 44
527 7/A’râf, 164
528 ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Mısır (t.y), IV, 34
Ahmed Kalkan 187
tir: “Tebliğ vazifesini yerine getirmek, herkese son nefesine varıncaya
kadar bir nevi farzdır. Bununla beraber, dünyada hiçbir hususta
ümitsizliğe düşmek câiz değildir. Her ne kadar günahkâr olurlarsa
olsunlar, insanların tevbe ve takvâsını arzu ve ümit etmek de bir
vazifedir. İnsanlığın hali sürekli değişmededir ve kader sırrı meydana
gelişinden önce bilinmez. Ne bilirsiniz, bu güne kadar hiç söz
dinlemeyen bu insanlar belki yarın dinleyiverir ve sakınmaya başlar,
bütün bütün sakınmazsa, belki biraz sakınır ve bu sâyede azâbı
hafifler. Her halde (her durumda) tebliğde bulunup öğüt vermek,
tebliği terk etmekten evlâdır. Tebliği bütünüyle terk etmekte ise, hiç
bir ümit yoktur. Hiç bir mukavemete mâruz kalmayan fenalık daha
süratle yayılır. Herhangi bir fenalığın aslını silmek mümkün olmasa
da, hızını azaltmaya çalışmak da göz ardı edilmemelidir.529
Hz. Peygamber (s.a.s.) vedâ hutbesinde İslâm’ın temel prensiplerini
tebliğ ettiği zaman, sık sık hazır olanlara: “Tebliğ vazifemi yaptım
mı?” diye sormuştu. Onlardan olumlu cevap alınca, “Allah’ım,
sen benim tebliğ vazifemi yaptığıma şahid ol!” diyerek, bu kutsal
vazifeyi yerine getirmenin sevincini yaşamıştır.530
Peygamber ve O’nun yolunda yürüyenlerin en önemli görevi,
Hakk’ı tebliğdir. Her Müslüman bu konuda görevlidir. Mü’minlerin
bu husustaki görevlerini yerine getirmeleri farzdır. İslâm; sürtüşme,
tartışma, bölünme ve parçalanma dini değildir. Onun ruhunda
ve mayasında ancak Allah’a kul olmanın derin mânâsı, birbirimize
kardeş olmanın yüksek anlamı yatmaktadır. Kula kul olma basiretsizliğini
dinimiz şiddetle eleştirip en büyük suç sayar. Günümüzün
tebliğ metodu bu doğrultuda geliştirilmelidir. İslâm dininde tebliğ,
belli bir sınıfın değil, iman eden bütün insanların vazifesidir. İslâm’da
sınıf ayrımı yoktur. Her kişi, kendi bilgi ve kültür seviyesine
göre, başkalarına tebliğde bulunup onları şuurlandırmaya çalışmak
mecburiyetindedir.
Yüce Allah’ın, Kur’an-ı Kerim’de üzerinde önemle durduğu “dâvet”
ve “Emr bi’l-Ma’ruf ve Nehy ani’l-Münker” de, tebliğe yakın ve
onunla iç içe olan konulardır.
Hz. Muhammed (s.a.s.), Allah rızâsı için yapılmayan her şeyin
bâtıl ve faydasız olduğunu haber vermiştir.531 Buna göre tebliğ de,
529 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1971, IV, 2313
530 Ahmed Zeki Safve, Cemheretu Hutubi’l-Arab, Mısır 1962, 1, 157
531 Tirmizî, Hudûd, 24, Fiten, 59, Zühd, 21; İbn Mace, Hudûd, 12, Zühd, 21
188 Dâvet
Allah rızâsı için yapılmalıdır. Herhangi bir maddî veya mânevî menfaat
niyeti ile yapılan tebliğin hiç bir faydası olmaz. Yüce Allah da
Kur’ân-ı Kerim’de, tebliğin herhangi bir karşılık beklemeden, Allah
rızâsı için yapılmasını ve bu şekilde yapılan tebliği dinlemenin gerektiğini
açıklamıştır.532
Her şeyi Allah rızâsı için yapan, gâye olarak O’nun rızâsını seçen
ve bu yolda tebliğ vazifesini de bilinçli bir şekilde yerine getiren
bir toplum, mutluluğun sırrına erer. Kur’an, insanlara tebliğ edilmek
üzere indirilmiştir. Hz. Muhammed (s.a.s), bu yolda her türlü sıkıntıya
göğüs gererek, gereği gibi bu vazifeyi yerine getirdi. O’nun ümmetinin
de, bu vazifeyi sadece Allah rızâsı için ve hakkıyla yerine
getirmesi gerekir.533
‘Tebliğ’ kelimesi, bu şekliyle Kur’an’da fiil halinde ve diğer türevleri
olarak sık sık kullanılmaktadır. Bir çocuğun reşid olma yaşına
ulaşması ‘büluğ’ çağına ulaştı, ‘büluğa’ erdi şeklinde söylenir.534
Bu yaş güç ve kuvvete ulaşma, kişinin kendi işini kendi görebileceği
yaşa varma zamanıdır. Peygamber için kullanıldığı zaman onların
kırk yaşına ulaşmaları kast edilir.535
Aynı fiil yer bakımından bir mekâna ulaşma, varma anlamında,
536 z aman olarak belli bir sürenin sonuna ulaşma anlamında,537
yaşlanma, ömrün sonuna gelme mânâsında,538 belli bir amaca ulaşma,
539 bir şeyin bir yere, bir duruma ulaşması anlamında540 k ullanılmaktadır.
Aynı kökten gelen ‘belîğ’ kelimesi, en açık en etkileyici,
maksada en uygun, noksansız ve güzel söz demektir.541
‘Belâğat’ güzel söz söyleme sanatıdır ki, karşıdaki kimsenin durumuna
göre, tam yerinde, düzgün ve etkileyici, maksada en uygun
söz söyleme sanatı demektir. Kur’an, en üstün ‘fasâhat’ (az sözle
çok şey anlatma) ve belâğat sanatına sahiptir, bu bakımdan benzeri
olmayan bir mûcizedir.
532 36/Yâsin, 21
533 Nureddin Turgay, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 141-143
534
535 46/Ahkaf, 15
536 18/Kehf, 86, 90, 93; 17/İsrâ, 37; 48/Fetih, 25
537 2/Bakara/231, 232, 234; 6/En’âm, 124
538 19/Meryem, 8; 3/Âl-i İmrân, 40; 22/Hacc, 5; 40/Mü’min, 67
539 18/Kehf, 61
540 33/Ahzâb, 10; 56/Vâkıa, 83; 75/ Kıyâme, 26
541 4/Nisâ, 63
Ahmed Kalkan 189
Tebliğ, Kur’an’da, Allah’ın vahyinin insanlara ulaştırılması anlamında
kullanılmaktadır. Bunun masdarı olan ‘belâğ’ ise ulaştırma,
ulaştırı demektir. Kur’an’da ‘tebliğ’ kelimesi fiil halinde, ‘belâğ’ ise
masdar olarak geçmektedir. Tebliğ edilmesi gereken şey Allah’ın
vahyidir ve bu vahyin sahibi de Allah’tır. Bütün nebîler bu faaliyette
bir aracıdırlar. Onlar, kendilerine vahyedilen şeyi çevrelerindeki insanlara
aktarmak ve ulaştırmakla sorumludurlar. Tebliğin muhâtabı,
tebliğ ulaştırılması gerekenler bütün insanlardır.
Tebliğ görevi, aynı zamanda bütün peygamberlerin bir sıfatıdır.
Onlar, Allah’tan aldıkları vahyi, hiçbir ilâve yapmadan, hiçbir şey
çıkarmadan, en güzel bir şekilde insanlara ulaştırırlar. Kur’an şöyle
diyor: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni duyur (tebliğ
et). Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun.
Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfir olan bir
topluluğu hidâyete eriştirmez.”542
Peygamberlerin Tebliğ Görevi: Aynı görev diğer peygamberlere
de verilmiştir. Meselâ Nûh (a.s.) kavmine diyor ki: “Size Rabbimin
risâletini (İlâhî mesajı) tebliğ ediyorum. Ayrıca size öğüt veriyorum
ve sizin bilmediklerinizi Allah’tan biliyorum.” 543 Aynı ifadeyi Hz.
Hûd (a.s.) da, Sâlih (a.s.) de, Şuayb (a.s.) da söylemişlerdi.544 Bütün
peygamberler bu görevi hakkıyla yerine getirmişlerdir.545
Tebliğ ile görevli bütün nebîler, kendileri en güzel örnek olmak
üzere, her türlü zor şartlara, zorba ve azgınların alay ve zulümlerine;
insanların yüz çevirmelerine karşı direndiler, geri adım atmadılar.
İslâm düşmanlarının kendilerine sıkıntı vermelerine, eziyet ve baskının
her çeşidini denemelerine rağmen; peygamberler hiç geri adım
atmadılar ve bu görevlerine devam ettiler. Onlar, tebliğ faaliyetlerinde
yılmadılar, usanmadılar. Kendilerine karşı çıkanların tehdit ve
baskılarına aldırmadılar. Tarihin kaydettiği en büyük zorbalara ve
zâlim sistemlere karşı çekinmeden mücadele ettiler. Her türlü güzel
ve uygun metodu kullanarak, Allah’tan uzaklaşıp günahkâr olan insanlara
ulaşmaya çalıştılar. Yorgunluklara, sıkıntılara, eziyetlere da-
542 5/Mâide, 67
543 7/A’râf, 62
544 7/A’raf,/68, 79, 93
545 33/Ahzâb, 39
190 Dâvet
yandılar, hatta kimileri bu uğurda canlarını bile verdiler. Sözleriyle
ve ahlâklarıyla insanlara hidâyet yolunu gösterdiler. Onları şirkin ve
isyanın öldürücü etkisinden kurtarmaya çalıştılar.
Bütün zor şartlara rağmen tebliğ görevini sürdüren peygamberlerin
vazifesi yalnızca vahyi, İlâhi mesaji insanlara ulaştırmaktı.
Onlar, metodun en güzelini ve etkilisini, davranışın en mükemmelini,
takvânın en üstününü göstererek, insanlara Allah’ın mesajını
ulaştırdılar. Onların görevi bu idi. Yani onlar, tebliğ ettikleri şeylere
insanları zorla inandırmaya kalkan veya zorla itaat ettiren kimseler
değildi. Onlar insanlar üzerinde bir bekçi veya bir vekil değillerdi.546
Şu âyet bunu daha net bir şekilde ifade etmektedir:
“Artık sen öğüt verip hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici, hatırlatıcısın.
Onlara zor ve baskı kullanacak değilsin. Ancak kim yüz
çevirir ve küfre saparsa; işte Allah, onu en büyük azap ile azaplandırır.”
547
Peygamberlerin bütün gayretlerine, hatırlatıp öğüt vermelerine,
uyarıp korkutmalarına rağmen, insanlar yine de yüz çevirip iman
etmezlerse, peygamberlere düşen apaçık bir belâğ’dır (tebliğdir).
Kur’an bu gerçeği sık sık vurgulamaktadır. “…Eğer teslim oldularsa,
gerçekten hidâyete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık
sana düşen ‘belağ-duyurup bildirmedir (tebliğdir). Allah kullarını
hakkıyla görendir.” 548
Merhamet sahibi Allah tarafından insanlara rahmet olarak gönderilen
İâhî vahy, yine merhamet sahibi elçiler eliyle insanlara, yumuşaklık,
hoşgörü, fedâkârlık, sabır, dayanma ahlâkıyla ulaştırıldı.
Elçiler bu noktada kimseye baskı yapmaya, kimseyi zorlamaya kalkmadılar.
Zaten böyle bir şey tebliğ faâliyetine terstir. Ancak, onların
tebliğine engel olunursa o zaman da nebîler Allah’ın izniyle o engel
olanlarla en güzel mücadeleyi yapmışlardır. Bu noktada inkârcıların
baskılarına boyun eğmek yoktur.549 Şunu da hatırlatmak gerekir ki,
peygamberler yalnızca vahyi açıklayıp bırakan birer postacı değillerdir.
Belki onlar, kendilerine tebliğ edildiği halde inanmayanlara
karışmazlar. Ancak, inkârcılar, tebliğe engel olurlarsa ve müslümanlara
zarar vermeye kalkışırlarsa peygamberler onlarla cihad ederler.
546 6/En’âm, 107; 42/Şûrâ, 48
547 88/Ğâşiye, 21-24
548 3/Âl-i İmrân, 20; Ayrıca bk. 5/Mâide, 92, 99; 13/Ra’d, 40;. 36/ Yasin/17; 64/Teğâbün, 12 vd.
549 25/Furkan, 52
Ahmed Kalkan 191
Onlar ayrıca kendilerine inanan mü’minlerle beraber bir İslâm ümmeti
(toplumu) kurarlar ve o toplumu Allah’ın gönderdiği hükümlerle
yönetirler ve her açıdan insanlara örnek olurlar.
Tebliğ, vahyin mesajını insanlara ulaştırmaktır dedik. Bu görev
öncelikli olarak seçilmiş elçilerin görevidir. Onlar bu görevi en uygun
bir metodla, amaca en uygun bir yolla yaptılar. Hatta en katı
yürekli, zâlim ve zorba, hidâyete gelme ihtimali olmayanlara bile
tebliğ edilmesi Kur’an’ın bir emridir. Kur’an bu konuda güzel bir
örnek veriyor: “İkiniz (Mûsâ ve Hârun) Firavuna gidin, çünkü o,
azmış bulunmaktadır. Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt
alıp düşünür ya da içi titrer, korkar.”550
Böylelerine tebliğ etmek anlamsız değildir. Bu, tebliğin hedefi
bakımından yapılması gereken bir şeydir. En azından tebliğ eden
görevini yapmış, tebliğ edilenin de bir mâzereti, bahanesi kalmamış
olur. Ayrıca inkârcı ve günahkâr insanların tevbe etmelerini,
iyi insan olmalarını arzu ve ümit etmek son derece güzeldir. Hz.
Mûsâ’nın ısrarlı tebliğ faaliyetlerini anlamayanlara verilen cevap
bunu açıklamaktadır: “…Rabbinize karşı bir özür için ve bir ihtimal
sakınabilirler, diye, dediler.” 551
Tebliğ Görevi: Tebliğ faaliyetinin nasıl yapılacağı konusunda
peygamberler en güzel örnektir. Kur’an, peygamberimize bunun
nasıl yapılacağını özlü bir şekilde haber veriyor: “Rabbinin yoluna
hikmetle ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel bir biçimde
mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidâyete
ereni de bilendir.”552
Dâvet ile tebliğ hemen hemen aynı şeylerdir. Birisi dâveti, çağırmayı
ifade eder, diğeri ise vahyi ulaştırmayı, duyurmayı anlatır.
Hikmetle tebliğ, dikkatli olmak, karşıdaki kişinin durumuna göre
hareket etmek, en güzel bir tavrı takınmak, ısındırıcı olmak, etkileyici
bir metod kullanmak demektir. Güzel öğüt, vahyin müjdeleri ve
uyarıları ile olur. Öğüt yalnızca sözle değil, fiil ve davranışlarla da
yerine getirilir. Davranışların bazen sözden daha etkileyici olduğu
açıktır.
550 20/Tâhâ, 43-44
551 7/A’râf, 164
552 16/Nahl, 125
192 Dâvet
En güzel mücâdele, tebliğ yönteminin en güzel, en mantıklı, en
inandırıcı, en çekici ve en iknâ edici olmasını anlattığı gibi, tebliğe
engel olucu unsurlarla en güzel mücâdeleyi de göstermektedir. Tebliğci,
vahyin mesajını herkese ulaştırma uğruna en güzel araçları, en
uygun bir biçimde kullanacak ve insanların İlâhî vahiyle tanışmalarını
sağlayacaktır. Bu metodu bütün peygamberler uyguladığı gibi,
dinin tebliğcisi her mü’min de uygulamalıdır. Unutulmamalıdır ki,
her mü’min İslâm’ı yaşamaktan sorumlu olduğu gibi, İslâm’ı temsil
etmekten de sorumludur. O, Müslümanca güzel yaşayışıyla ve takvâ
sahibi özellikleriyle, beden dili, hâl dili de Din’e bir dâvet gibi
olmalıdır.
Bütün ibâdetler Allah rızâsı için olduğu gibi, tebliğ ve dâvet faaliyeti
de Allah rızâsı için olmalıdır.553 İslâmî tebliğin hedefi toprak
kazanmak, dünyalık kazançlara ulaşmak, ya da birtakım makamlara
ve saltanatlara ulaşmak değildir. Onun gayesi geçici dünya hayatının
lezzetini elde etmek olamaz. Tebliğin amacı, insanların gönüllerini
fethetmektir. Kalpleri hakka, hidâyete ve İslâm’ın aydınlığına
(Kur’an’ın nuruna) açmaktır. Gönülleri sahte sevgilerin, aldatıcı tutkuların,
oyalayıcı heveslerin işgalinden kurtarmaya kapı açmaktır.
Kalplerin kirini, pasını yıkamak; ağır ve lüzumsuz yüklerden onları
kurtarmaktır. Kalpleri fıtratla buluşturmak, onları gerçek sevgiye
ve gerçekten en fazla sevilmesi gereken zâta bağlanmaya dâvettir.
Gönüllerin fethi, kalplerin İslâm’a açılması, toprakların ve coğrafyaların
fethinden çok önemlidir. Çünkü gönüllerin İslâm nuruna kavuşması
mekânların da bu nurla tanışması demektir.
Peygamberimiz buyuruyor ki: “İnsanları dine dâvet edin, müjdeleyin,
nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Uyumlu olun,
geçimsiz olmayın.”554
VAAZ
Vaaz; İyiliğe sevk için söylenen söz, nasihat, öğüt, bir kimseye,
kalbini yumuşatacak sûrette sevap ve ikaba dair söz söylemeye, nasihat
etmeye, bu yolda söylenilen söze denir. İnsanların dinî yönden
aydınlatılması, onların ibâdetlerini eksiksiz ve yanlışsız yapabilmelerini
sağlayacak ilmihâl bilgilerinin verilmesini de amaçlayan vaa-
553 36/Yâsin, 21
554 Müslim, Cihad 3, Hadis no: 1733; Buhârî, Meğâzî 60, İcâre 8; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 679
Ahmed Kalkan 193
zın, insanlık kadar eski bir geçmişe sahip olduğu söylenebilir. Hâlen
mensup ve müntesibi bulunan dinlerin (Hak, muharref, bâtıl) hayatiyetlerini
sürdürme vâsıtalarından biri de hiç şüphesiz vaaz yoludur.
Vaaz, hutbe gibi zorunlu olmamakla birlikte son derece önemlidir
ve Müslümanlar için bir görevdir. Çünkü insanları iyiliğe dâvet
edip, kötülükten sakındırmak Müslümanlara farz-ı kifâyedir.
Vaaz aslında bir şeyi öğretmek maksadıyla değil, telkîn gayesiyle
yapılır. Genellikle, cemaatın bildiği şeyleri tesirli bir üslûpla anlatıp
onları doğru yola çekmeyi, kötülüklerden uzaklaştırmayı hedef alır.
İslâmiyet, irşad ve tebliğ görevini bütün Müslümanlara yüklediği
için, eskiden kendisinde ilmî yetenek görenler halka vaaz ederler ve
İslâm’ı anlatırlardı. Ancak, zamanla insanların dînî ilimlere fazla
ilgi göstermemeleri yüzünden irşad görevini yürütebilecekler azalmış
veya eksik bilgileriyle cemaatin karşısına çıkıp onlara yanlış
bilgiler verenler görülmüştür. Türkiye’de vaaz görevi, sadece Diyanet
İşleri Başkanlığı’nca özellikle cami ve mescidlerde yerine getirilmektedir.
Başkanlık 2.7.1965 tarihinde kabul edilen 633 sayılı Kuruluş
ve Görevleri Kanunu ile bu görevi üstlenmiş bulunmaktadır.
Adı geçen kanunun 17. maddesi vaaz ve irşad konusuna ayrılmıştır.
Yine Başkanlığın, Merkez ve Taşra Teşkilâtı Çalışma Yönergesi, 4.
Bölümü camilerde yapılacak vaaz ve irşad görevini düzenlemiş bulunmaktadır.
Bu Yönerge’nin 26. maddesi Vaaz ve İrşad Kurulu’nun
teşekkülünü 29. maddesi Vaaz ve İrşad ekiplerinin kurulmasını, 31.
maddesi Vaazın hazırlanmasında uyulacak şartları, 32. maddesi de
Vaaz Edilirken Uyulacak Şartları tesbit etmiş bulunmaktadır. Yapılan
bu düzenlemeler ile vaazların devletin resmî ideolojisi çerçevesinde
hareket etmeleri ve insanlara İslâm’ın gerçek boyutlarıyla
anlatılmasının engellenmesi hedeflenmiştir.555
NASIHAT
‘Nasihat’, ‘nush’ kökünden türemiştir. ‘Nush’ sözlükte, bir kimsenin
düzelmesini sağlayan sözü veya fiili araştırmak, bir şeyi saflaştırmak
(yabancı maddelerden ayırmak), dikiş dikmek, samimi
olmak anlamlarına gelir. Terim olarak ‘nush’, öğüt ve akıl verme,
yol gösterme demektir. Aynı kökten gelen ‘nâsuh’, halis, saf, samimi
555 Osman Cilacı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 281-282
194 Dâvet
demektir ki, Kur’an’da halis tevbenin bir sıfatı olarak kullanılmaktadır.
556
‘Nasihat’, nush ile benzer anlama gelmekle beraber, aynı zamanda
iyi ve faydalı olana bir çağrı, kötü ve zararlı olandan arındırmaya
bir teşviktir. ‘Nasihat’, aslında İslâmî dâvetin bir parçasıdır. İnsanları
Allah’a ve O’na kulluk yapmaya dâvet edenler, bir anlamda onlara
‘nasihat’ ediyorlar demektir. ‘Nasihat’, insanları doğru yola, kişiye
faydalı olan şeylere, zararlı olanlardan kaçınmaya, yaratıcı önünde
samimi olmaya bir çağrıdır.
Peygamberler, görevli olarak geldikleri toplumlara ‘nasihat’ etmişler,
yani onlara Allah’ın emrine dâvet etmişlerdir. Hz. Nuh (as)
kavmine şöyle diyordu: “Size Rabbimin risaletini (peygamberliği)
tebliğ ediyorum. (Ayrıca) size nasihat ediyor ve sizin bilmediklerini
ben Allah’tan biliyorum.”557 Aynı şeyi Hz. Hud (as) da söylüyor ve
kavmi için bir ‘nasihatçıöğüt verici’ olduğunu belirtiyordu. 558Yine
Hûd (as) azmış bir kavme kendi nasihatının (dâvetinin) fayda vermeyeceğini
söylüyor.559
Hz. Sâlih’in (a.s.) durumu da bundan farklı değildi. Allah (cc) Semud
kavmine Hz. Salih’i peygamber olarak gönderdi. Onlar Hz. Salih’i
dinlemedikleri gibi, O’na ve O’nun dâvetine karşı kibirlendiler
ve meydan okudular. Allah (c.c.) da onları toptan cezalandırdı. Bunun
üzerine Hz. Salih onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: “Ey kavmin,
andolsun, size Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size nasihat
ettim. Ama siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz.”560 Kendilerine ‘nasihat’
edip Hakka dâvet ettiği halde yüz çevirdikleri için cezalandırılan
kavmine Hz. Şuayb benzeri şeyleri söylüyordu ve küfre sapan
bir kavim için artık üzülmenin gereksiz olduğunu ilave ediyordu.561
Nasihat, aynı zamanda iyiliğini istemek anlamına da gelmektedir.
Öğüt vermek, akıl ve yol göstermek de, bir kişi hakkında iyilik istemektir.
562 ‘Nasihat’ bir âyette de öğüt vermekle beraber bakımını
üslenmek, eğitmek, yetiştirmek anlamında kullanılmaktadır.563
556 66/Tahrim, 8
557 7/A’raf, 62
558 7/A’raf, 68
559 11/Hûd, 34
560 7/A’raf, 79
561 7/A’raf, 93
562 12/Yusuf, 11; 28/Kasas, 20
563 28/Kasas, 12
Ahmed Kalkan 195
Olumsuz Anlamıyla Nasihat: Yol gösterme, akıl verme, iyiliği
isteme anlamındaki ‘nasihat’ bazen yanlışa, günaha, isyana yönelik
olabilir. Kendi yaptıklarını doğru zanneden, inandığı bâtıl’ı en doğru
yol kabul eden, hatta Allah’ın emrine aykırı davranmayı iyilik
sanan kötü niyetli niceleri, başkalarına bu anlamda ‘nasihat’ ederler,
onları kendi yanlışlarına ve hatalarına dâvet ederler. Nitekim şeytan
Hz. Adem ile eşini, sonsuza kadar Cennet’te kalmaları için yasak
meyveden yeme konusunda kandırdı ve sonra da ‘ben sizin için bir
nasihatçıyım, öğüt verenlerdenim’ diye yemin etti.564
Din Nasihattır: Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Din nasihattir.”
Sahabeler: kimim için Ya Rasûlallah? diye sorunca; “Allah
için, O’nun Kitabı için, Rasûlü için, mü’min yöneticiler (imamlar) ve
bütün müslümanlar için.”565 buyurdular.
Bu hadisteki nasihat kelimesine “ihlâs” anlamı vermenin daha
doğru olduğunu düşünmekle birlikte; İslâm bilginleri bu hadisteki
‘nasihat’ın şu anlamlara gelebileceğini söylemişlerdir:
Allah için nasihat: O’na inanmak, O’na şirk koşmamak, bütün
üstün (kemâl) sıfatların O’na ait olduğunu kabul etmek, noksan sıfatlardan
O’nu tenzih etmek (O’ndan uzak düşünmek), O’nun için
sevip O’nun için buğzetmek, O’na her konuda itaat etmek, O’nun nimetlerine
şükretmek, O’nun dostlarına dost, düşmanlarına düşman
olmak, O’na imana ve ibâdete insanları teşvik etmek.
Rasûlüllah için nasihat: O’nun peygamberliğini doğrulamak,
getirdiği şeylere iman etmek, emir ve yasaklarına uymak, Sünnetini
izlemek, O’nun dâvetini yaymak, getirdiği şeriati tebliğ etmek,
O’nun ahlâkıyla ahlâklanmak, ehl-i beytini sevmek, O’nun sünnetine
bid’at sokmaya çalışanlarla mücadele etmek.
Kitab için nasihat: O’nun İlâhî kitap olduğunu kabul etmek,
O’na saygı göstermek, O’nu sürekli okumak ve hükümleriyle amel
etmek, hükümlerini iyice öğrenmek ve başkalarına öğretmek, O’nu
başkalarına ulaştırmak, insanları O’nun ahlâkına dâvet etmek.
Müslüman yöneticiler için nasihat: Onlara karşı gelmemek,
Hak olan işlerde onlara yardım etmek, yanlışlarını güzel bir yolla
564 7/A’raf, 20-21
565 Müslim, İman 95, Hadis no: 55; Ebû Dâvud, Edeb 67, Hadis no: 4944; Dârimî, Rikak 41, Hadis
no: 2757; Buhârî, İman 43
196 Dâvet
düzeltmeye çalışmak, bilmedikleri konularda onları uyarmak.
Müslümanlar için nasihat: Din ve dünya işlerinde onları irşad
etmek-yol göstermek, onların hakkını korumak, dinden bilmediklerini
öğretmek, ayıplarını örtmek, yardımda bulunmak, şefkatli
davranmak, emr-i bi’l ma’ruf, nehy-i ani’l münker yapmak, İslâm’ın
ahlâkıyla ahlâklanmalarını teşvik etmektir.
Ebû Süleymen el-Hattâbî demiştir ki: “Âyet ve hadislerde geçen
nasihat, kendisi için yapılan ve samimiyet gösterilen kimse için hayır
düşünüldüğünü ifade eden bir kelimedir. Nasihata tek bir mana
vermek, doğru ve mümkün değildir. Nasihatın sözlük mânâsı, ihlas
ve samimiyettir.” 566Mü’minler, gerektiği yerde, güzel bir metodla
birbirlerine nasihat ederler, öğüt verirler, doğru yolu gösterirler, onların
iyiliği için çalışırlar, özellikle çocuklarına ve dini yeni yaşamaya
başlayanlara nasihatın en güzelini yaparlar.567
İRŞÂD
‘İrşad’ kavramının kökü ‘rüşd’ kelimesidir. ‘Rüşd’; doğru yolda
olmak, doğru yolu bulmak, doğru düşünmek, doğruyu yanlıştan
ayırt etme gücüne sahip olmak demektir. Rüşd, ‘ğayy’ın, yani sapıtmanın,
azmanın karşıtıdır. 568İrşad ise, yol gösterme, doğru yolu
gösterme, uyarma, Allah yoluna iletme demektir.
İnsanları irşad ederek doğru yolu gösteren şeye veya kişiye ‘mürşid’
denir. İnsanlara hidayeti, yani dosdoğru yolu gösteren, onların
bu yola girmesinin imkânlarını hazırlayan Allah (cc) ‘er-Reşid’dir,
yani insanları ‘irşad’ edendir, hidâyeti gösterendir.569
İrşad; insanları dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşmaları için
onları hak yola, hidayet yoluna çağırıp, salih amel işlemelerini, iyi
ahlâka sahip olmalarını tavsiye etmek, onları ma’rûfa (iyi olan şeylere)
dâvet etmek, onları münker (kötü) olan şeylerden sakındırmak
demektir. Bu anlamda hem müslümanları hem de gayri müslimleri
‘irşad’ etmek mümkündür. Gayri müslimleri irşad, onların Hak din
566 nak. Hucciyyetü’s Sünne, s: 71
567 Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 485-487
568 2/Bakara, 256
569 11/Hûd, 87
Ahmed Kalkan 197
olan İslâm’a dâvet edilmesi ve onların müslüman olmasının sağlanmasıdır.
Müslümanları irşad ise, onları imanlarının gereği olan salih
amel işlemeye dâvet, onları günahtan sakındırmak ve güzel insanlar
olmaya dâvettir.
İrşad kavramı ile, dâvet ve ‘emr-i bi’l ma’ruf- nehy-i ani’l Münker’
emirleri arasında bir bağlantı vardır. Ma’ruf olanı (iyilikleri)
insanlara ulaştırmak, onları ma’rufa yöneltmek; onları münkerden
(kötü olan şeylerden) sakındırmak müslümanların birbirlerine karşı
görevidir. Bu görev farz ibâdetlerdendir. Elbette böylesine güzel
bir görevi öncelikli olarak İslâm’ı daha iyi yaşayan insanlar, takva
sahipleri ve âlimler yapacaklar. Günahların içerisinde olan bir kimsenin,
başkasını günahtan sakındırması kolay değildir.
Kur’an-ı Kerim, müslümanlar arasından bir grubun insanları
‘hayra’ dâvet etmek üzere çalışmalarını emrediyor.570 İşte bu irşad
görevidir. İrşad faaliyeti güzel anlatma, sevdirme, ısındırma, ikna
etme, inandırma gibi en hoş yöntemlerle olmalı. İster gayri müslimleri
İslâm’a dâvet etmek üzere çalışılsın, ister müslümanları uyarmak
üzere uğraşılsın; yöntemin çok güzel ve tabii olması gerekir.
İnançlar ve düşünceler kitleler tarafından ne zorla benimsenir ne
de kısa zamanda kabul edilir. O inançlara bağlı kişiler, başkalarına
inandıkları doğruları en güzel bir biçimde anlatır ve onları ikna
ederler. Yanlıştan vazgeçirmenin yolu da budur. Suçlara karşı verilen
cezalar bazen iyi sonuç vermemektedir. Ancak insan suç işleme
duygusundan uzaklaşırsa, suçlar azalır. Bunu en güzel şekilde yapmanın
yolu da irşaddır.
‘İrşad’, faâliyeti bir ibâdettir. Bu hem müslümanların dinlerini
daha iyi yaşamalarını sağlayacak bir yoldur, hem de cehennem adayı
gayri müslimlerin kurtuluşuna sebep olabilecek bir çalışmadır. Bütün
peygamberler kendi çağlarının irşad edicileridir, mürşidleridir.
Hz. Muhammed (s.a.s.) kıyâmete kadar gelecek olan insanların en
mükemmel ve en son mürşididir.
Kur’ân-ı Kerim, kitap olarak bütün insanları irşad eden en canlı
mürşiddir. İnsanları irşad etmek, onların dünya ve âhiret mutlulukları
için çalışmak, çabalamak demektir. Bu görevi en başta âlimler
ve takva sahibi güzel müslümanlar yerine getirir. Peygamberimiz,
570 3/Âl-i İmrân, 104
198 Dâvet
kendisi insanları irşad ettiği gibi, kendinden sonra gelen bâtıl yol
sahiplerinin irşad edilmesi için, sözlerinin ve Kur’an’ın o insanlara
ulaştırılmasını söylüyordu.
İrşad ibâdeti belli bir takım kişilerin tekelinde değildir. İrşad,
yalnızca ‘izinli, yetkili falanca âlimin yetkisindedir, bu işi başkası
bilmez’ anlayışı yanlıştır. Bazı âlimler kendilerine ait bazı yöntemlerle
yanlış yolda olanları İslâmî hayata dâvet edebilirler. Bu güzel
bir şeydir. Ama bu demek değildir ki bu gibi hayra dâvet faaliyeti,
bazı törenlerle, bazı isimlerle, çok özel metodlarla yapılacak. Müslüman
gücü yettiği ve dili döndüğü kadar, ailesinde ve çevresindeki
insanlara ‘mürşid’ olmaya çalışabilir.
Toplulukların bazen başkana, lidere, imama ihtiyaçları olduğu
gibi irşad edici mürşidlere de ihtiyacı vardır. Bildiklerini hayatlarına
uygulayan âlimler ve güzel insanlar bu işi daha güzel yaparlar. İrşad
edicilerin rehberi şu âyet olmalı: “Ey Peygamber! İnsanları Rabbinin
yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle dâvet et. Onlarla en güzel bir
şekilde mücadele et…”571
İNZÂR/UYARI
İnzâr; adakta bulunma anlamına gelen “ne-ze-ra” kökünden türemiş
bir kavramdır. “İnzar”ın kelime anlamı, bir şeyin sonucundaki
tehlikeyi haber verip sakındırmak, uyarmak, tenbih, ikaz, ihtar,
dikkatini çekmek, korku verip uyanık kılmak demektir. İnzar, korkulu
bir şeyden sakındırmak için uyarmak, yani, “ileride şu fenalık
var, sakın!” diye doğru yolu göstermektir. Sevinç haberi vererek
müjdelemek demek olan “tebşir” in zıddıdır. İnzar kelimesinin
“korkutmak”la ilgisi varsa da, Türkçe’de bir kelime ile ifade etmek
gerektiğinde “uyarı” diye tercüme edilmesinin daha uygun olduğunu
görüyoruz.
İnzar işini yapan, yani bir tehlikeyi haber vererek başkasını uyaran
kimse ya da nesneye “nezîr” veya “münzir” denir. Nitekim,
kabile çatışmalarının yoğun olduğu câhiliyye döneminde, baskına
gelen düşmanları görerek kabilesini bundan haberdar eden kimseye
“nezîr” denmiştir. Avı uyardığı için, yayın tınlama sesine ve ölümün
uzak olmadığını hatırlatan uyarıyı yaptığı için, ağarmış olan saça da
“nezîr” tabiri kullanılmıştır.
571 16/Nahl, 125; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 305-307
Ahmed Kalkan 199
KUR’AN’DA İNZÂR
Kur’ân-ı Kerim’de inzâr kelimesi, türevleriyle birlikte 130 yerde
geçer.
İnzar/uyarma görevi, yalnız Allah’ın ülûhiyetine inanan bir eylemin
toplumsal anlamda başlamasıdır. İnzar (uyarma), hayatî önemi
olan bir haberin dost-yabancı demeden herkese açıkça duyurulmasıdır.
Kavramda, gizlilik yerine açıklık öne çıkar. Dolayısıyla
muhataplar sınırlı değildir; uyarı görevinin iletilmesi tüm insanlara
yöneliktir. Uyarıda önemli olan tevhiddir, Allah’ın ülûhiyetidir.
“(İnsanları) uyarın ki, Ben’den başka ilâh yoktur.”572 “Bu, insanlar
için bir tebliğdir, bununla uyarılsınlar ve bilsinler ki ‘O, tek bir
ilahtır ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar.”573 “Bu Kur’an
bana, sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyedildi.”574 “İnsanları,
onlara azabın geldiği gün ile uyar.” 575
Kur’ânî bir kavram olarak “inzâr”, Cenâb-ı Allah’ın, peygamberleri
aracılığıyla kullarını uyarması, onları kötü akibetten sakındırmasıdır.
“İnzâr” görevini ifa etmeleri sebebiyle peygamberlere de
“nezîr” ve “münzir” denir. Âlemlerin Rabbi olması hasebiyle kullarını
en iyi tanıyan ve onlara nasıl hitab edilmesi gerektiğini en iyi bilen
Allah Teâlâ, insanlık tarihi boyunca, hak yoldan saparak şirk ve
inkâr bataklığına saplanan kavimleri “inzâr” etmeleri için, zaman
zaman “nezîr”ler göndermiş ve bunların uyarılarına kulak asmayanları,
kendilerinden sonrakilere ibret olacak şekilde cezalandırmıştır.
“Âd kavminin kardeşini an ki, o, Ahkaf’da kavmini uyarmıştı.
Kendinden önce ve sonra uyarıcılar gelmiş olan kavmine; ‘Allah’tan
başkasına kulluk etmeyin. Ben, sizin, büyük bir günün azabına uğramanızdan
korkuyorum’ demişti.”576 K ur’an’da ç oğunlukla i nzar
kelimesi ile ifade edilen uyarı, bazen cehennem azabı ve bazen de
eski kavimlerin başlarına gelen helâk hatırlatılarak yapılır. “Görmedin
mi, Rabbin ne yaptı Âd kavmine; ülkelerde benzeri yaratılmamış
olan İrem’e; vâdilerde kayaları yontan Semûd’a; kazıklar sahibi
Fir’avn’a! Öyle ki, hepsi ülkelerinde azgınlık ederek fesadı yaymışlardı.
Bunun için Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı.”577
Rasûlullah (s.a.s.)’in İslâm’ı tebliğ için risalet görevine ilk defa
572 16/Nahl, 2
573 14/İbrahim, 52
574 6/En’âm, 19
575 14/İbrahim, 44
576 46/Ahkaf, 21
577 89/Fecr, 6-14
200 Dâvet
“inzar”la başlamış olduğunu da Kur’an’dan öğreniyoruz: “Ey örtüye
bürünen! Kalk, inzâr et.”578 Bu emirden sonra, Peygamberimiz
(s.a.s.) “inzar” görevine başlamış ve “Sen ilk olarak en yakın hısımlarını/
akrabalarını inzâr et”579 emri uyarınca, önce yakın hısımlarını
uyarmıştır. Rivâyete göre “En yakın hısımlarını uyar” âyeti nâzil
olunca, Hz. Peygamber, Safâ tepesine çıkıp çevresindekı insanları
çağırmıştı. Halkın toplandığını gören Allah elçisi; “Ey Abdülmuttalib
oğulları! Ey Fihr oğulları! Ey Lüeyy oğulları! ‘Şu dağın arkasında
size saldırmak isteyen bir süvari birliği var’ desem, beni tasdik
eder misiniz?” diye sorar. Onlar da “evet” derler. Bunun üzerine;
“Ben sizi önünüzdeki azapla uyaran bir nezîrim.” der. Ebû Leheb:
“Bundan böyle hüsranda olasın!” diye beddua eder.580
Bundan sonra Rasûlullah (s.a.s.), hayatının sonuna kadar inzar
görevini eksiksiz bir şekilde yapmıştır. Bir yandan müşrikleri hak
yola dâvet ederek inanmayanları âhiret azabıyla inzar etmiş, diğer
yandan kendisine inananları, her türlü günaha karşı uyarmıştır. Bu
tür inzarlar, Kur’an’da büyük bir yer tutar:
“Ey ehl-i kitab! Peygamberlerin arası kesildiğinde, size açıklayıp
duran elçimiz gelmiştir. Tâ ki; ‘bize ne müjdeci, ne de uyarıcı
gelmedi’, demeyesiniz. İşte size hem müjdeci hem de uyarıcı gelmiştir.
Allah her şeye kaadirdir.”581
“Eğer yüz çevirirlerse de ki; ‘İşte sizi Âd ve Semûd’u çarpan
yıldırım gibi bir azapla inzar ettim.”582
“Sizi, yakın gelecekteki azapla uyardık. O gün kişi, elleriyle sunduğuna
bakar. Kâfir de; ‘keşke toprak olsaydım’ der.”583
Tüm bunlara rağmen, inkârcılar ve inanmak istemeyenler yine
de inanmaz, karanlığı aydınlığa tercih ederler. “Kâfirleri inzâr etsen
de etmesen de birdir, inanmazlar.”584 “Göklerde ve yerde bulunanlara
bir bakın!’ de. Ama inanmayacak bir millete âyetler ve inzarlar
578 74/Müddessir, 1-2
579 26/Şuarâ, 214
580 Buhâri, Tefsir Sure 111/1-2
581 5/Mâide, 19
582 41/Fussılet, 13
583 78/Nebe’, 40
584 2/Bakara, 6
Ahmed Kalkan 201
fayda vermez.”585 “Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir,
inanmazlar. Sen, ancak zikre (Kur’an’a) uyan ve görmeden Rahman’dan
korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret
ve güzel bir mükâfatla müjdele.”586
MÜ’MINLERIN UYARILMASI
“Sen, ancak görmeden Rab’lerinden korkanları ve namaz kılanları
uyarırsın.”587
“Sen ancak zikre (Kur’an’a) uyan ve görmeden Rahmân’dan
korkan kimseleri uyarabilirsin. İşte böylesini mağfiret ve güzel bir
mükâfatla müjdele.”588
“Kulları içinden ancak bilginler, Allah’tan korkar.”589
“Sen ancak, huşu sahibi, Allah’tan korkanları uyarırsın.”590
Kur’ân-ı Kerim, huşû sahibi, Allah’tan korkan kimseler için bir
öğüttür.591
Allah’a iman edenler, kâfirlerin uyarılmasından farklı inzar ediliyor:
“Rablerine toplanacaklarından korkanları Kur’an’la uyar.
Ondan başka ne bir dost ne de bir şefaatçileri vardır. Umulur ki
sakınırlar.”592
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar
olan ateşten koruyun. Onun başında iri gövdeli, sert tabiatlı,
Allah’ın kendilerine emrettiği şeylere karşı gelmeyen ve emredileni
yapan melekler vardır.”593
“Bir de öyle bir fitneden sakınınız ki, içinizden yalnızca zulmedenlere
isabet etmez. Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.”594
“Öyle bir günden sakınınız ki, o günde kimse, kimse için bir şey
585 10/Yûnus, 101
586 36/Yâsin, 10-11
587 35/Fâtır, 18
588 36/Yâsin, 11
589 35/Fâtır, 28
590 79/Nâziât, 45
591 20/Tâhâ, 3
592 6/En’âm, 51
593 66/Tahrim,
594 8/Enfâl, 25
202 Dâvet
ödeyemez, şefaati kabul edilmez, fidye alınmaz ve onlara yardım da
edilmez.”595
Gerçekten iman edenler için, ayrıca herhangi bir dünyevî cezaya
gerek kalmaksızın, her türlü kötülüğe karşı caydırıcı olarak bu “inzar”/
uyarılar yeterlidir.
“Hiç şüphesiz kâfirleri ha korkutmuşsun, ha korkutmamışsın;
onlara göre birdir. Onlar iman etmezler.”596 Bu âyette geçen inzarın
kalpleri mühürlü kâfirlerin inzar edilmesinin faydasızlığı o kâfirler
içindir. Âyette “Senin korkutmanla korkutmaman birdir” denmiyor.
Eğer tebliğin tesirsiz kalırsa tereddüt etme, şüpheye düşme! Hata,
senin tebliğ ettiğin nur gibi âyetlerde değil; o âyetlere gözlerini yumanlardadır.
Güneşli havada gözlerini yumarak giderken kanala
veya çukura düşen kişi kabahati güneşe bulamaz. Gözlerini kapayan
kişi için güneşin doğmasıyla batması aynıdır, farketmez. Sen,
insanların yollarının cehennem çukuruna doğru gittiğini, düşerlerse
çıkamayacaklarını onlara söyle, o yoldan onları çevirmeye çalış,
cennete giden yola gitsinler. Bu küfür yolunda yürürlerse ailelerde
iffet, insanlarda merhamet, mahkemelerde adâlet, toplumda huzur
kalmaz.
Senin bu korkutmalarına rağmen ateş çukuruna doğru koşuyorlarsa
bu onların yaptıkları kötülükler nedeniyle Allah’ın onların
akıllarını, kulaklarını, gözlerini kapatmasındandır. Allah, Yâsin sûresinin
10. âyetinde bu âyetin bir kısmını tekrarladıktan sonra 11.
âyette Kur’an’a uyan Rahmân’a iman eden kişilerin uyarıya kulak
vereceklerini haber verir.
Günümüzde “ben Allah’tan korkmam, Allah varsa beni çarpsın”
diyen kâfirler, ormanlar kralı aslan’ın yelesine konup sonra da “hani
aslan, neredeyse karşıma çıksın, ben aslandan korkmam” diyen sinek
gibidirler. Aslandan korkmak için ceylan olmak lâzım. Aslan
hakkında bilgisi olmayan ondan korkmaz. İki yaşındaki çocuk korkmadan
elektrik cereyanına elini uzatırsa bu onun cesaretine işaret etmez,
cehâletine işaret eder. “Allah’tan ancak âlim kulları korkar.”597
Uyarıların, sert ve katı olması gerekmez. Bilakis yumuşak uyarılar
ve tavırlar, daha etkili ve güçlü olabilir. Cenab-ı Hak, “Fir’avn’a
595 2/Bakara, 48
596 2/Bakara, 6
597 35/Fâtır, 28; Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 90-91
Ahmed Kalkan 203
gidin, çünkü o azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya
korkar.”598 b uyurarak, d ikkatimizi b u n oktaya ç ekmektedir. K orkulacak
tek varlık ise, ancak Allah’tır. Mü’minler, uyarı görevlerini
yerine getirirlerken, kendilerini kınayacak kişilerden korkmayacaklardır.
599 “Onlar ki, Allah’ın gönderdiği emirleri tebliğ ederler/
duyururlar; Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar.
Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter.”600 U yarı, öncelikle
akrabaya,601 sonra yakın çevreden yayılarak bütün insanlara
olacaktır.602
UYARININ FAYDA ETMEDIĞI KÂFIRLER
Âyette geçen kâfirlerden maksat, küfrün kalplerinde kök saldığı
için iman yeteneğini yitirecek noktaya gelmiş inatçı inkârcılardır;
yoksa genel kapsamıyla herhangi bir küfür içinde olan tüm kâfirler
değildir. İnanmak istemeyen, tüm alıcılarını kapatanlar, hidâyet için
gerekli yolları ve arayışları terkedenleri uyarıp uyarmamak, onlar
için aynıdır, farketmez. Yoksa, âyette, bütün kâfirler için uyarı fayda
vermez denilmiyor. Kâfirlerden, İslâm dâvetini başından beri karşısına
alan, kalplerini hakka, düşünmeye, yani İslâm’a kapatanlar;
reddetmek bile olsa, bilinçli olarak reddetmeye yanaşmayanlar kimselerdir.
Bunlar, tutumunda ısrar eden, inatçı bir tavır takınanlardır.
Ne kendisinin, ne de başkasının takınılan tavrın doğruluğu veya
yanlışlığı konusunda herhangi bir düşünce deneyimine veya pratik
bir diyaloga girmesine müsaade etmeyen kesimdir. Hemen bundan
sonra gelen âyette açıklandığı üzere, kendi tavır ve davranışları yüzünden
kalpleri mühürlenen, gözlerinde perde olan insanlardır. İşte
teşvik ve ikazın, korkutmanın fayda vermediği grup budur. Bunlar,
Allah’ın âyetlerini dinlemeye, çağrıldıkları şeyi düşünmeye hazır
değillerdir. Basiretlerini kullanmaya, Allah’ın yüceliğini takdir etmelerini
isteyen etrafını kuşatmış koca kâinat kitabının âyetlerini
okumaya, evreni ibretle incelemeye hazır değillerdir.
Buna rağmen bu tür insanlara dâvetin götürülmesi gerekmediği
gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır. Zaten hangi kâfirlerin bu kategoriye
girdiği de kesin olarak bilinemez. Bu sebeple tebliğ ve dâvet,
herkese yapılmak durumundadır. Nitekim biz, peygamber’in bu
598 20/Tâhâ, 44
599 Bk. 5/Mâide, 54
600 33/Ahzâb, 39
601 26/Şuarâ, 214
602 14/İbrahim, 44; 10/Yûnus, 2
204 Dâvet
grubun hidâyete gelmesi için birçok defa, değişik vasıtalar ve yöntemler
kullanarak insanüstü bir gayretle çabaladığını, karşılaştığı
nankörlük, inkâr, psikolojik ve mânevî komplekslere rağmen bu çabasından
geri durmadığını biliyoruz. Peygamber, İslâm’ın ana ilkelerinden
hareketle dâvet eylemini gerçekleştiriyor, bu yolda her çeşit
meşrû vasıtaya başvuruyordu. Hz. Peygamber, bütün insanların, bu
arada yukarıda özellikleri belirtilen inatçı inkârcıların da imana
gelmesi ve hidâyete tabi olmasını hırsla istiyordu. Allah, rasûlünü
teskin etmek için, onun tebliğ görevini yaptıktan sonra, hidâyetin
peygamberin elinde olmadığını hatırlatarak neticenin olumsuz olduğuna
üzülmemesi gerektiğini bildirmek için bu âyetleri indiriyordu.
İbn Kesir, bu âyetin bunun üzerine indiğini Abdullah İbn Abbas’tan
rivâyet eder.603 ‘Öyleyse Ey Peygamber, sen kendini mahvedecek
şekilde onların uğrunda hebâ etme. Kendilerine hakkı tebliğ et; yüz
çevirirlerse onlar için üzülme. Yüz çevirmeleri seni mahvetmesin,
ümitsizliğe de düşürmesin. Senin için ancak tebliğ vardır. Hesap
bize âittir. Ve sen ancak bir uyarıcısın’ anlamında söyleniyordu: “O
kâfirleri uyarsan da uyarmasan da (azap ile) onları korkutsan da
korkutmasan da müsavidir; çünkü onlar iman etmezler.”604
Peygamberimiz, risâlet görevini yapmak için, kalkması ve uyarması/
korkutması605 gerekiyordu. Uyarıya, yakınlarından, yakın akrabalarından
başlaması606 gerekiyordu. “Ey peygamber! Rabbinden
sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış
olursun.” 607emrini tüm içtenliği ve tüm kapsamıyla yerine
getiriyordu. Ama Peygamber’in tüm insanları ateşten kurtarmak
için, kendini harap edecek şekilde çabası, dünyevî açıdan somut bir
sonuç getirmemiş, başarılı netice sağlamamıştır. Çünkü karşısındaki
toplum, tavır ve tutumlarıyla, kalp ve duyularıyla düşünmeye ve
inanmaya karşı kendilerini kilitliyor; kendilerini büyüklük taslama
çıkmazına atıyorlardı. Bu yüzden, uyarının kendilerine fayda etmeyeceğini
bildiren âyetler, peygamber’in onlara karşı konumunu
belirliyordu. Artık Peygamber, sonuçsuz kalacağını kesin bildiği
bir çağrıyla zamanını harcamamalı, bu alandaki enerji ve çabasını
başka bir tarafa aktarmalıdır. Dâvâsını, gönlünü bu mesaja kapatma-
603 İbn Kesir, Çağrı Y. 2/180
604 2/Bakara, 6
605 74/Müddessir, 2
606 26/Şuarâ, 214
607 5/Mâide, 67
Ahmed Kalkan 205
yan başka insanlara yönelmelidir. Kalplerini imana açan, gözlerini
sırât-ı müstakime diken ve faydalı sözlere kulak veren başka topluluklara
çağrıda bulunmalıdır.
ÇAĞDAŞ DÂVETÇININ/UYARICININ, İNZARIN FAYDA
EDIP ETMEDIĞIYLE İLGILI KONUM TESPITI
Bugünkü insanın, dünkü insandan farkı olmadığı gibi, çağdaş
küfrün durumu ve sapıklığı da, dünkü küfrün durumuyla aynıdır.
Küfrün genel karakteri, kâfir toplulukların ana özellikleri değişmemiştir.
Buna göre müslümanın, içinde yaşadığı toplumları bilinçli
bir şekilde incelemesi gerekir. Orada yaşayan insan tiplerinden hangisine
girdiklerini belirlemesi gerekmektedir. Ortam ve tebliğ tavrını
vahyin ışığı altında belirleyerek, Peygamber dönemindeki muhataplarla
kendi muhataplarını kıyaslayarak durum tesbiti yapmalıdır.
Bu tesbitten sonra artık o insanlara karşı Kur’anî bir tavır koymalıdır.
Eğer, karşı karşıya bulunduğu topluluklar, düşünce ve eylem
olarak inatçı bir tutum takınıyor, akletmek ve görmek istemiyorlarsa
onlarla diyaloga geçmek, boşuna harcanan bir enerji olabilir. Petrol
çıkmayacağı belli olan yere sondaj zahmet ve israfına defalarca girmemeli;
petrol çıkma ihtimali yüksek olan yerlere sondaj salmalı,
çıkan petrolleri rafine ederek arındırma görevini ihmal etmemelidir.
Tabii, insanların dâvete duyarsız olup olmadıklarını, kalp ve diğer
alıcılarını kapatıp kapatmadıklarını tespit etmek için; yeterli, verimli,
kapsamlı bir şekilde, usûl ve metodlara riâyet edilerek gerçek
dinin gerçek şekilde tebliğinin ulaştırılmasının şart olduğu unutulmamalıdır.
Yani, doğru bir şekilde uyarı yapılmadan muhatapları
damgalandırmak yanlış olur; bunun bilincinde ve bu aşamalardan
sonra muhatapları tasnif etme gereğini dâvetçi müslüman aklından
çıkarmamalıdır. Eğer muhatap kitle, düşünce yoluyla akide meselelerine,
hatta hayatla ilgili konulara yatkın değillerse, akıllarını kullanmak
istemiyorlarsa, doğrudan bir diyaloga hazır değillerse, müslüman,
onlarla iman arasındaki engeli, var olan psikolojik duvarı
yıkmak için başka yollar aramalıdır. Ondan sonra, insan ve düşünce
önündeki, iman ve müslümanca anlayış ve hayat önündeki engelleri
yok ettikten sonra onlarla yeniden bir diyaloga girmeyi denemelidir.
Kâfirlerin hakka karşı tutumları, onlara tebliğ yapmamıza engel
değildir. Âyette “kâfirleri uyarsan da uyarmasan da onlar için eşittir”
denilir; “senin için birdir” denilmez. Yani, hem peygamber, hem
206 Dâvet
peygamberin vârisi olan tebliğciler, kâfirlere uyarı görevini yapmak
zorundadır; kâfirleri uyarıp uyarmamaları kendileri açısından aynı
değildir. Zâten biz, onların kalplerinin mühürlü olup olmadığını da
bilemeyiz. Fir’avn’a, Ebû Cehil’e bile hem de defalarca tebliğ edilmesi
peygamberlerin görevleri arasındaydı. Tabii ki, onlar kadar
küfürde azgın bile olsalar, günümüzdeki keferelere de İslâm tebliğ
edilmelidir. Fakat bu tebliğler insanların hidâyetine sebep olmayabilir.
Bu sonuca üzülmememiz, yılgınlığa, ümitsizliğe kapılmamamız
gerekir. Çünkü bunlar hakkı ve kurtuluşu istemeyen gruptan
olabilir.
BÜTÜN TOPLUMLAR PEYGAMBER ARACILIĞIYLA
UYARILMIŞTIR
Yaptıkları hangi davranışın gelecekte kendileri için fayda, hangisinin
zarar getireceği, toplumlar tarafından kesin bir şekilde bilinemez.
Toplumun nelere muhtaç olduğu, ihtiyaçlarının hayvanlara
ilham edildiği gibi edilseydi, o zaman insan türü olmazdı. Ya arı
ve karınca gibi bir başka hayvan türü veya melekler gibi olurlardı.
Oysa insanlar imtihan olunmaktadır ve Allah, dikkat edeceği şeyleri
onlara bildirmektedir. “Kısa ve doğru yolu Allah gösterir.”608
“Bize yollarımızı göstermişken neden Allah’a dayanmayalım?”609
“Biz ona yolu gösterdik.” 610
Toplumların, tercih ve seçimlerinde dikkat edecekleri fayda ve
zararın ölçüsü, ilahî yasalardır. Bu yasalara bakarak; hangi şeylerin
kendileri için iyi, hangilerinin kötü olduğunu öğrenip hareket edeceklerdir.
Bu nedenle Allah, her topluma yasalarını açıklayan elçiler
göndermiştir. “Her toplumun bir yol göstericisi vardır.”611 ; “Her
toplum içinde mutlaka bir uyarıcı geçmiştir.”612 ; “Andolsun biz her
toplum içinde Allah’a kulluk edin, tâğuta kulluktan kaçının diye bir
peygamber gönderdik.”613 ; “Andolsun s enden ö nce, e vvelki ( toplum)
ların kolları içine de elçiler gönderdik”614 B u elçiler, Allah’ın
yasalarına uyulmasını isteyerek emredilen davranışlardaki güzellikleri
ve yasaklanan çirkinlikleri açıklarlar. Yaptıkları davranışla-
608 16/Nahl, 9
609 14/İbrahim, 12
610 76/İnsan, 3
611 13/Ra’d, 7
612 35/Fâtır, 24
613 16/Nahl, 36
614 15/Hıcr, 10
Ahmed Kalkan 207
rın sonunda nasıl bir karşılık göreceklerini toplumlarına bildirirler.
Eğer, elçiler gönderilmeseydi helâk edilenler Allah’a: “Bize önce
bir elçi gönderseydin inanırdık, senin âyetlerine uyardık. Neden bizi
hiç uyarmadan cezalandırdın?” deyebilirlerdi. İşte, kimsenin Allah’a
karşı bahanesi kalmasın diye Allah elçiler göndermiştir. “Kendi elleriyle
yaptıkları (günahları) yüzünden başlarına bir felaket geldiği
zaman: ‘Ey Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de âyetlerine uyup
mü’minlerden olsaydık’, diyecek olmasalardı (seni göndermezdik.
Bu bahanelerine fırsat vermemek için seni gönderdik).”615 ; “Bunları
müjdeleyici ve uyarıcı elçiler olarak (gönderdik) ki, elçiler geldikten
sonra insanların Allah’a karşı bahaneleri kalmasın.”616 ; “Ey kitap
ehli, elçilerin arasının kesildiği, bir boşluk meydana geldiği sırada
size elçimiz geldi, size gerçekleri açıklıyor ki, (yarın kıyamette:)
‘bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi’ demeyesiniz. İşte size müjdeleyici
ve uyarıcı geldi.”617
Nitekim, Allah’a ortak koşanlar böyle söylediklerinde Allah, elçiler
gönderdiğini belirterek, bu iddialarını reddetmiştir: “Şirk koşanlar:
‘Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka bir şeye
tapmazdık ve O’nsuz hiçbir şeyi haram kılmazdık’ dediler. Onlardan
öncekiler de böyle yapmıştı. Elçilere düşen, yalnız açıkça tebliğ etmek
değil midir? Andolsun Biz, her toplum içinde, Allah’a kulluk
edin, tâğut(a kulluk etmek)ten kaçının diye bir elçi gönderdik.”618
Kur’an yirmi beş elçiden bahseder: Âdem, İdris, Nuh, Hûd, Sâlih,
İbrahim, Lût, İshak, İsmail, Yakub, Yusuf, Eyyub, Şuayb, Mûsâ,
Hârun, Yunus, Dâvud, Süleyman, İlyas, Elyasa, Yahya, Zekeriyyâ,
Zülkifl, İsa ve Muhammed (s.a.s.). Bütün elçiler bunlardan ibâret değildir.
“Andolsun Biz, senden önce de elçiler gönderdik. Onlardan
kimini sana anlattık, kimini de anlatmadık.”619 âyeti, Kur’an’da adı
zikredilmeyen elçilerin de olduğunu söyler.
En son gönderilen elçi, Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Kur’an bize
ondan sonra elçi gönderilmeyeceğini söyler: “Allah’ın elçisi ve peygamberlerin
sonuncusudur.”620 İslâm’dan sonra etkili ve kapsamlı
bir dinî hareketin olmaması bu sözü kuvvetlendirir. Öte yandan yeni
bir elçiye gerek de yoktur. Kur’an’a baktığımızda bir peygamberin
dört şey için gönderildiği görülür:
615 28/Kasas, 47; 20/Tâhâ, 134
616 4/Nisâ, 165
617 5/Mâide, 19
618 16/Nahl, 35-36
619 40/Mü’min, 78
620 33/Ahzab, 40
208 Dâvet
Daha önce kendilerine herhangi bir peygamberin gönderilmediği
topluma gönderilir.
Bir önceki elçinin talimatı unutulmuş, tahrif edilmiş, gösterdiği
yolun takip edilmesi mümkün değilse yeni elçi gönderilir.
Önceki elçilerin vaaz, telkin ve talimatlarının tamamlanması,
toplumun içinde yeteri kadar tevhidî ve nebevî mesajı taşıyanların
bulunmaması gibi sebeplerle Allah yeni bir elçi gönderir.
Bir elçiye yardımcı olmak için, yeni elçi gönderilir.
Bu durumlar gözden geçirildiğinde, Hz. Muhammed’den (s.a.s.)
sonra, yeni bir peygamber gönderilmesine ihtiyaç olmadığı görülür.
Zira o, yeryüzündeki bütün toplumlara gönderilmiştir. Getirdiği
mesaj (Kur’an) korunmuştur. Getirdiği mesajda tamamlanacak herhangi
bir şey yoktur. Yardımcıya da ihtiyacı yoktur. Olsaydı, yaşadığı
zamanda gönderilirdi.621
Diğer taraftan, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) son peygamber olması
ve Kur’an’ın en son vahiy olması, müslüman olduğunu ileri sürenlere,
açıkça çok ciddi bir sorumluluk yüklemektedir. Mesajın, onu
duymayanlara iletilmesi, peygamberden sonra müslümanların görevidir.
ELÇI GÖNDERILMEYEN, UYARI YAPILMAYAN
TOPLUMLAR HELÂK EDILMEZLER
Evren, harika güzelliği ve âhengi ile bir yaratıcıya işaret ederek,
insanların fıtratlarında mevcut olan yaratıcıyı kabul etme duygusunu
harekete geçirir. İnsanların akılları da iyilik ve kötülük arasında
bir ayırım yapabilir. Ancak, bunlar (fıtrat ve akıl), çeşitli nedenlerle
fonksiyonlarını yerine getirmeyebilirler. Evrene serpiştirilmiş âyetlere
(iman delillerine) dikkat edilmeyebilir. İnsanların sağlam fıtratları,
saptırıcı faktörlere maruz kalabilir. Cinlerden ve insanlardan
olan şeytanlar, insanların bünyelerinde yer alan zaaf noktalarına dayanarak,
onları saptırır. Akıl, insanı, arzu ve isteklerin, zaafların ve
şehevî ihtirasların baskısı altında bırakabilir.
İnsanların fıtratlarının ve akıllarının evrende yer alan âyetleri,
621 Mevdûdi, Tefhimü’l Kur’an, insan Y., c. 4, s. 480-481
Ahmed Kalkan 209
yani hidâyet delillerini ve iman belirtilerini araştırıp hayatlarını dayandıracakları
bir sistemi belirlemesi, sonuçta hak ve doğruluk üzere
bulunmayı gerçekleştirmesi mümkün görülmediğinden, sorumlu
kabul edilmesi ona yapılmış bir haksızlık olarak değerlendirilebilir.
Fıtratlar ve akıllar sapabildiğinden, onlara fonksiyonlarını hatırlatan
bir uyarıcı gerekir. Uyarıcı olmadan fıtratların ve akılların insanları
doğruya götürememesi nedeniyle, onları cezalandırmanın zulüm
olduğu söylenebilir.
Allah insanların fıtratlarını dıştan gelen sis tabakasının etkisinden,
yozlaşmadan, sapıklıktan kurtarmak, aklını arzu ve isteklerin,
zaafların ve şehevî ihtirasların baskısından kurtarmak amacıyla onlara
peygamber göndermeden, âyetlerini açıklamadan sorumlu tutmayı
dilememiştir.622 “Biz hiçbir kenti helâk etmedik ki, onun uyarıcıları
olmasın (helâk etmeden önce mutlaka uyarıcı gönderdik.)
(Uyarıcılar) uyarırlardı. Biz zulmedici değildik.”623 ; “Bu böyledir.
Çünkü Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile helâk edici değildir.”
624 ; “Biz elçi göndermedikçe azap edecek değiliz.”625
Âyetlerden Allah’ın elçi göndermediği birtakım toplumlar bulunabileceği
anlaşılmamalıdır. Aksine, âyetler şunu vurgulamaktadır:
Eğer Allah elçi gönderip uyarmadan kentleri helâk etseydi,
o kentlerin halkına zulmettiği değerlendirmesi yapılabilirdi. Allah
ise zulümden münezzehtir. Bundan dolayı elçiler gönderir, insanları
uyarır, onlara hak yola gelmeleri için fırsat verir, süre tanır, yola
gelip gelmeyeceklerine bakar. Bütün bunlara rağmen yola gelmezlerse,
o zaman cezayı hak ederler. “Ey cin ve insan topluluğu, içinizden
size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınıza dair
sizi uyaran elçiler gelmedi mi? ‘Kendi aleyhimize şahidiz’ dediler.
Dünya hayatı onları aldattı ve kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik
ettiler.”626 Âyet, insan ve cin topluluklarına elçi gönderildiğini
vurguluyor. Aksi takdirde insanların cezalandırılması âdil kabul
edilmeyebilir. Çünkü bu durumda insanlar, doğru yola uymalarını
gerektiren bilginin kendilerine ulaşmadığı, bu nedenle de cezalandırılmamaları
gerektiği özrünü (veya bahanesini) ileri sürebilirler.
622 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y., c. 3, s. 675
623 26/Şuarâ, 208-209
624 6/En’âm, 131
625 17/İsrâ, 15
626 6/En’âm, 130
210 Dâvet
“Dediler ki: ‘Rabbinden bize bir âyet (mûcize) getirmeli değil mi?’
Onlara önceki kitaplarda bulunan delil gelmedi mi? Şâyet onları
ondan önce bir azap ile helâk etseydik: ‘Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin
de, böyle alçak ve rezil olmadan önce senin âyetlerine
uysaydık’ derlerdi.”627
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) de, kendilerinin ve atalarının
uyarılmadığı bir topluma gönderilmiştir. “Babaları uyarılmamış,
bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman
için (seni gönderdik).” 628Ancak, Peygamberimiz’in uyarısı,
bütün insanlığı da içine alır. O’ndan sonra uyarıcı gelmeyeceği için,
bütün toplumlar O’nun mesajını kendilerine hidâyet kaynağı kabul
edip, rehber edinmelidirler. Şu da bir gerçek ki, O’nun mesajının bütün
insanlara eksiksiz bir şekilde açıklanması, O’ndan sonraki müslümanların
görevidir. Bu yapılmadan, O’nun dâvetini hiç işitmemiş,
işitse bile, kasıtlı bir tarzda saptırılmış olarak işiten toplumların
helâk olmalarını beklemek, sünnetullahın anlaşılmaması demektir.
Zira toplumların helâki ile ilgili sünnetullahın hükmü çerçevesine,
dâvetle karşılaşan ve uyarılan toplumlar girer: “Çünkü Rabbin, halkı
habersiz iken ülkeleri zulüm ile helâk edici değildir.”629
Artık yeni Rasul ve vahiy gönderilmeyeceğine göre, geçmiş toplumlardaki
şartlar oluşsa bile toplumsal helâkin olması mümkün
olmasa gerek, artık böyle bir toplumsal/kitlesel helâk, ancak kıyametle
gerçekleşecektir. O yüzden Kur’an, eski ümmetleri helâkla
tehdit edip korkuturken; Muhammed ümmetini sadece kıyâmetin
dehşetiyle korkutmaktadır.
HISBE TEŞKILÂTI VE MUHTESIB
Hisbe; İslâm devletinde iyiliği emr ve kötülüğü nehyetmek için
kurulmuş teşkilatın adıdır. İslâm dünyasında, Hz. Peygamber devrinden
itibâren varlığı bilinen hisbe, 630kelime olarak birçok mânaya
gelmektedir. Özellikle değişik bâb ve harf-i cerlerle kullanıldığı
627 20/Tâhâ, 133, 134
628 36/Yâsin, 6
629 6/En’âm, 131; Nuri Tok, Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Toplumlar, 47
630 Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, Kitabu’l-Emval, Mısır 1968, s. 711; İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ,
Kahire 1358, III,192.
Ahmed Kalkan 211
zaman bu manâları daha da çoğalmaktadır.631 B u açıdan bakıldığı
zaman kelime “saymak”, “zannetmek”, “haseb sahibi olmak”, “kifâyet”,
“değer”, “ecir”, “sevab”, hüsn-i tedbir” gibi mânalar almaktadır.
Ayrıca, “bir fiilin ecrini sadece Allah’tan taleb etmek” mânasına
da gelmektedir. İslâm dünyasının önemli bir müessesesi olan hisbe,
bir terim olarak kullanıldığı zaman ma’rûfu (iyiliği) emr; işleyen
görüldüğü zaman münkeri (kötülüğü) yasaklama”632 şeklinde
tarif edilmiştir. Bu tariften başka benzer daha birçok tarif olmakla
birlikte hepsinde müşterek olan temel, “iyiliği emr, kötülüğü nehy”
prensibidir.
İkinci halife Hz. Ömer (r.a.) zamanında tam teşkilatlı bir müessese
haline gelen hisbenin temeli, Kur’an-ı Kerîm’deki “el-emr
bi’l-marif ve’nnehy ani’l münker” âyetine dayanmaktadır. Temeli,
böyle bir âyete dayanan hisbenin değil sadece Hz. Ömer; bütün ashab
tarafından uygulanmış olması gerekir. Bununla beraber bu müessesenin
Hz. Ömer’e nisbet edilmesinin sebepleri, hisbe ile ilgili
bazı eserlerde açıklanmış bulunmaktadır.633 Ancak bu sebepler
dikkate alınmasa bile diğer pek çok müessesede olduğu gibi hisbe
teşkilatının da bu dönemde müessese olarak ortaya çıkmış olması
normal karşılanmalıdır.
İyilikleri emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmek gâyesiyle
kurulan bu müessesenin başında bulunan muhtesib, dinin hoş
karşılamayıp çirkin gördüğü her türlü kötülüğü (münkeri) ortadan
kaldırmaya çalışırdı. Gerçi İslâm’da, iyiliğin emredilmesi ve kötülüklerden
sakınılmasına nezâret etme, bütün müslümanların yerine
getirmesi gereken ortak bir vazifedir.634 Ancak diğer bazı emirlerde
olduğu gibi, bunun da bir grup müslüman tarafından ifâ edilmesi
diğerlerini de sorumluluktan kurtarır. İşte bunun bir sonucu olarak
İslâm müesseseleri arasından, bu vazifeyi yüklenen “İhtisâb müessesesi”
doğdu.
Günümüzde görev ve yetkileri tek müessesede toplanamayacak
kadar çok olan hisbe teşkilatının dayandığı esaslardan bir bölümü
İslâm hukukuna, bir bölümü de İslâm Devlet başkanının takdir alanına
girer.635 Bu bakımdan müessesenin başında bulunan muhtesib,
cemiyet huzurunun sağlanmasında önemli derecede rol oynayan bir
631 Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Yusuf Ziya Kavakçı, Hisbe Teşkilatı, Ankara 1975, s. 11-13
632 Mâverdî, el-Ahkâmu’s-Sultaniyye, Beyrut 1978, s. 240
633 bk. Mansur b. Seyyid Ali, Nisâbu’l-İhtisâb, İsparta Halil Hamit Paşa Küt. Yaz. vr. 90-91
634 3/Âl-i İmrân, 110-114; 9/Tevbe, 71
635 Hacr Halîfe (Kâtib Çelebi), Keşfu’z-Zünûn an Esâmi’l-Kütüp ve’l-Fünûn, nşr. Ş. Yalıkaya-Kilisli
Rifat Bilge, İstanbul 1941, I,15
212 Dâvet
görevlidir diyebiliriz.
İslâm’ın ortaya çıkışından bir müddet sonra belirli hâle gelen
hisbe görevi, zamanla tarihte kurulan bütün müslüman devletler de
önemli derecede fonksiyonu bulunan bir müessese haline gelmiştir.
Hak ve hukuk mefhumları, İslâm’ın temel unsurlarındandır. Binaenaleyh,
cemiyet hayatındaki münasebetlerin, bu prensiplerin ışığı
altında cereyan etmesi gerekir. İslâm hukukuna göre haklar, insan
hakkı ve Allah hakkı olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan hakları sadece
kişiyi ilgilendirdiği gibi, uygulaması da yine kendisini ilgilendirir.
Buna karşılık, hiç bir kimsenin hakkına dokunulmayarak yalnız Allah’a
ait bir hakka tecavüz edilmiş olursa, suçlunun cezası, hakkullah
hükmüne girer. Bu durumda her mü’min, suçluyu Allah rızâsı
için yakalayıp lâyık olduğu cezaya uğratması (ta’zir) için hâkimin
huzuruna çıkarmak hakkına sahiptir. Böyle bir takibata “da’va’l-hisbe”
denir. Demek oluyor ki, muhtesibin vazifesi nerede ve ne şekilde
olursa olsun, gördüğü münkeri (kötülüğü) bertaraf etmektir636 diyebiliriz.
Başlangıçta hisbe teşkilâtı, İslâm toplumunda iyilikleri emretmek
ve kötülüklerden vazgeçirmek637 sûretiyle ictimaî huzuru sağlayan
dinî bir müessese olarak ortaya çıkmıştı. Bu müessesenin teşkilinden
itibaren farklı ve çok yönlü vazifeleri yüklenmiş olduğuna daha
önce kısaca temas edilmişti.
Bu kadar geniş yetkilere sahip bir teşkilâtın tarihteki bütün müslüman
devletlerde bulunması tabiî karşılanmalıdır. Zira bu daha
önce de belirtildiği gibi hem Kur’ân’ın emri, hem de bizzat Hz.
Peygamber’in uygulaması ile müslümanlara bir miras olarak intikal
etmişti. Hatta muhtesib olmanın şartlarından biri olan “erkek
olma” prensibinden söz edilmesine rağmen, Hz. Peygamberin Medine
çarşısı üzerine Hz. Ömer’in hısımlarından olan Şifa binti Abdullah
adındaki kadını görevlendirdiğini biliyoruz.638 K eza bu kadın,
Hz. Ömer’in halifeliğinde de aynı vazifeyi yerine getirmiştir. Bu
bakımdan bütün İslâm ülkeleri bu müesseseyi geliştirmeye gayret
636 Müslim, İmân 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İmân 171
637 22/Hacc, 41
638 İbn Abdi’l-Berr, el-İstiâb fî Ma’rifeti’l-Ashâb, Mısır 1328, IV, 341
Ahmed Kalkan 213
etmişlerdir. Biz bu teşkilâtın önemli gelişmeler gösterdiği Osmânlı
devletindeki kuruluşunu kısaca anlatacağız.
İslâm devlet teşkilâtının geniş kadrosu içinde yer alan ve muhtesib
diye isimlendirilen bu görevliyi Osmanlılar da genellikle aynı
şekilde isimlendirmişlerdir. Osmanlı Devleti’nde ihtisâb vazifesini
yapmakla görevli bir yetkilinin resmen bu vazifeye ne zaman getirildiği
kesin olarak tesbit edilememektedir. Bununla beraber Osman
Gazi (1281-1324) zamanına ait bir rivayet bu vazifenin Osmanlılardaki
başlangıcı hakkında bazı ipuçları vermektedir.
Gerçekten, bütün müslüman devletlerde olduğu gibi, Osmanlılarda
da bilhassa dinî emir ve yasaklara nezaret ile ahlâk ve ananelerin
nesilden nesile bozulmadan intikalini temin konusunda her zaman
titizlik gösterilmiş olmalıdır. Zira çirkin ve gayr-i ahlâkî hareket ve
davranışlar karşısında sükût edilemeyeceği prensibi, Osmanlı cemiyetinde
de aktif ictimaî bir kontrolü sağlamış olmalıdır.
Daha önce de belirtildiği gibi Osmanlı toplumunda ilk muhtesibin
ne zaman tayin edildiğine dair kesin bir bilgi bulunmamaktadır.
Vesikalar, ilk defa Sultan I. Murad’ın hicrî 787 (1385) tarihli vakfiyesinde
hem idareci hem de şahid olarak bir muhtesibin isminden
bahsetmektedirler. Bundan başka Evliya Çelebi’deki bir kayda göre
Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra, şehrin ticarî,
iktisadî ve buna paralel olarak ictimaî nizamını sağlamak ve diğer
hizmetleri görmek için, tayin edilen hakimlerden (idarecilerden) sekizincisinin
ihtisâb Ağası olduğu anlaşılmaktadır. Keza bu kayıtta
ihtisâb ağasının vazifelerine de şöyle temas edilmektedir: “Bütün
san’at ehline hükmedip tazir ve cezalandırma, alışverişlerinde hile
edenleri tekdir ve tevbihe me’mur.”639
Gerçekten, Osmanlı dönemi şehir hayatında hisbe teşkilâtı, vazgeçilmez
bir unsur olarak görünmektedir. Zira toplum hayatında
özellikle şehir yaşayışını sağlam temellere oturtmak ve kurulu sosyal
düzeni korumak, en önemli meselelerden biriydi. Bunun yanındâ
zarurî günlük ihtiyaç maddelerinin halkın eline uygun ve ucuz bir
şekilde geçmesini sağlamak da gerekiyordu. Bu maksatla esnaf ve
diğer ticaret erbabının kontrol altında tutulması icab ediyordu. Pek
639 Evliya Çelebi, Seyahatnâme, İstanbul 1314, I, 120
214 Dâvet
çok vesika ve kanunnâmede değişik şehirlerin hisbe işi ve muhtesibinden
sözedilmektedir. Hatta Osman Nuri’ye göre kadısı bulunan
her kaza merkezinin bir muhtesibi de bulunmaktadır.640
Bilindiği üzere Osmanlı devlet teşkilâtında köklü değişiklikler
Sultan II. Mahmud Han (1808-1839) zamanında yapıldı. 1242 (1826)
yılında Yeniçeriliğin ortadan kaldırılmasından sonra şehir idaresinde
daha geniş yetkilerle kontrolü sağlayacak yeni bir idarî sistemin
kurulması gerektiğinden, başlangıçta muhtesib, ihtisâb ağası, ihtisâb
emini gibi ünvanlarla hisbe teşkilâtını idare eden kimse 1242
tarihli nizamnâme ile “ihtisap nazırı” ünvanını almıştı. Yeni bir ünvanla
“İhtisâb Nezâreti” yeniden kurulan müessese, Sadrazamlığa
bağlandı.641 Bilâhere 2 Zilkade 1271 (16 Ağustos 1854) tarihindeki
resmî bir tebliğ ile İstanbul’da Şehremaneti kurularak İhtisâb Nezaretine
son verildi.
İslâm dünyasında çok geniş yetkilere sahip kılan bu müessesenin,
başında bulunacak olan kimsenin çok iyi bir şekilde seçilmesi
gerekiyordu. Zira onun vazife ve yetkileri bunu gerektiriyordu.
Dövme, hapsetme gibi cezaları da verebilen bu görevlinin diğer insanlardan
ayrılan bazı özelliklerinin bulunması gerekiyordu.
Teşkilâtın başında bulunan şahıs birçok yardımcı da kullanıyordu.
Değişik mesleklere mensub kimseler arasından seçilen bu yardımcılara
“ârif”, “emin”, “gulam”, “avn”, “huddam-ı ihtisâb”, “terazicibaşı”,
“koloğlanları” gibi isimler verilmektedir. Keza bunların
da çok dürüst insanlar arasından seçilmesi gerekli idi.
Hatta Osmanlılarda herhangi bir yolsuzluk yapmalarına engel
olmak için bunlar kendi aralarında birbirlerine kefil sayılmışlardı.
Buna dayanarak devlet herhangi bir yolsuzluk halinde onların mallarına
el koyabilmekte idi.642
MUHTESIB
Muhtesib; İslâm dünyasında, iyilikleri emretmek ve kötülüklerden
vazgeçirmek “el-emr bi’l-ma’rûf ve’n-nehy ani’l münker”e
gayesiyle kurulan teşkilâtın başında bulunan görevliye denilirdi.
Muhtesib, tarihte kurulmuş bulunan bütün müslüman devletlerde bu
isimle, bazen da “İhtasâb emini” veya 1242 (1826) yılından itibâren
640 Mecelle-i Umur-ı Belediye, İstanbul 1922, I, 327
641 Kazıcı, a.g.e. s. 34-35
642 Ziya Kazıcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 443-444
Ahmed Kalkan 215
Osmanlılarda “İhtisâb Ağası” gibi isimlerle de anılmaktadır.
Muhtesib, İslâm’ın hoş karşılamayıp çirkin gördüğü her türlü
kötülüğü (münkeri) ortadan kaldırmaya çalışırdı. Gerçi İslâm’da,
iyiliğin emr edilmesi ve kötülüklerden sakınılmasına nezâret etme,
bütün müslümanların yerine getirmesi gereken müşterek bir vazifedir.
643 Ancak diğer bazı emirlerde olduğu gibi bunun da öneminden
dolayı bir grup müslüman tarafından yerine getirilmesi, diğerlerini
de sorumluluktan kurtarır. Bu nedenle İslâm kurumları arasından,
bu görevi yüklenen yeni bir kurum doğdu ki bu, “İhtisâb” veya “Hisbe”
den başka bir şey değildi. İslâm âleminde, Hz. Peygamber devrinde
ortaya çıkan hisbe müessesesinin644 başında bulunan muhtesibin
vazifelerini günümüzde yalnız bir müessesede toplamak mümkün
değildir.
Gerçekten, iyiliklerin yapılmasını emretmek ve kötülüklerin işlenmesini
önlemek maksadıyla kurulan ihtisab müessesesinin başında
bulunan muhtesib, şeriata uygun hareket edilmesini sağlardı.645
O, müslümanların yaşadığı bölgelerde, cuma namazları için câmiye
gitmelerine dikkat eder, sayıları kırkı aşan topluluklarda cemaat
teşkilâtının kurulmasını sağlardı. Ramazan ayında alenen oruç yiyenler,
içki içip sarhoş olanlar, iddet beklenmeden evlenen kadınlar
hep ona hesap vermek zorunda idiler. O, velâyetle bu vazifeye
getirildiği için geniş bir tazir salâhiyetine de sahiptir. Bu bakımdan,
okulları teftiş eder, öğrencileri haddinden fazla döven öğretmenleri
cezalandırır, düşmanın eline geçtiği zaman işine yarayabilecek her
türlü harp malzemesinin satışını yasaklar. Muhtesib, aynı zamanda,
çarşıların nizam ve intizamını sağlamaya, ölçü ve tartıları kontrol
etmeye, şeriatla alay edenleri takibe, komşu hakkında tecavüzü önlemeye,
zimmî (İslâm devletinin idaresinde yaşayan gayri müslim
vatandaş)lere ait binaların müslümanlarınkinden daha yüksek yapılmamasına
dikkat etmeye kadar varan646 yetkilere sahiptir.
Gerek yukarıda sayılan bir kısım vazifeleri, gerekse daha sonra
643 3/Âl-i İmrân, 110-114; 9/Tevbe, 71
644 Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, Kitâbu’l-Emvâl, Mısır 1968, s. 711; İbn Sa’d, et-Tabakatu’l-Kübrâ,
Kahire 1358, III,192; İbn Abdi’l-Berr, el-İstiâb fi Ma’rifeti’l-Ashâb, Mısır 1328, IV, 341.
645 R. Levy, “Muhtesib” İA, VIII, 532
646 Hasan İbrahim Hasan, Tarihu’l İslâm, Kahire 1964, I, 489; bk. Kazıcı, a.g.e., s. 14-16
216 Dâvet
temas edilecek görev ve yetkilerini kullanırken, muhtesibin izlemesi
gereken bazı metodlar bulunmaktadır. Binaenaleyh, onun mevki ve
taziri, işlenen fiile göre hafiften şiddetliye doğru şöyle bir sıra izler:
MUHTESIBIN İZLEYECEĞI METODLAR
a) Bilmek, haberdar olmak: Bundan maksad, münkerin işlenmesinden
haberdar olunmasıdır. Bunun da meşrû bir şekilde olması gerekir.
Tecessüs yasaktır,
b) Bildirmek: İşlenen münkerin sebebi bazan bilgisizlik olabilir.
Binaenaleyh, bilmediği için emri ve yasakları çiğneyen ve dinî talimata
aykırı hareket eden kimselere, bilmedikleri konular uygun bir
usûl ve metodla anlatılır,
c) Öğüt vermek: Doğru yolu göstermek ve Allah korkusunu hatırlatmak
suretiyle münkerin işlenmesini önlemeye çalışmak,
d) Tekdir etmek: Münkeri işleyen, iyi ve tatlı sözden anlamaz
öğüt ile alay etmeye kalkışırsa bu yola başvurulur,
e) El ile müdâhale edip düzeltmek: İçkiyi dökmek, oyun aletlerini
kırmak; gasb edilmiş araziden gasbı çekip çıkarmak. Muhtesib buraya
kadar anlatılan işleri yaparken herhangi bir izne muhtaç değildir.
Fakat, bunlardan sonraki durumlarda mutlaka izin gerekmektedir,
f) Sopa ile tehdit: Dövmek veya başka türlü cezalandırmakla tehdit
etmek,
g) Sopa atmak: Yukarıda belirtilen çare ve usûller münkeri önlemek
için kâfi gelmez ve sopalamak gerekli olursa bu da uygulanır,
h) Silâh kullanmak: Bu, son çaredir. Nâdiren başvurulur. Daha
çok karşı tarafın silâh kullanması buna sebep olur.647
Muhtesib, bütün bu işleri yaparken iki şeye sahip olmalıdır. Bunlardan
biri bilgi, diğeri de kudrettir. Gerçekten, neyin helâl neyin
de haram olduğunu bilmeyen, Şerîat ahkâmına hakkıyla vakıf ol-
647 Bu maddelerin geniş açıklaması için bk. Taşköprüzâde İsameddin Ahmed Efendi, Mevzuatu’l-
Ulüm, Trc. Kemaleddin Mehmed Efendi, İstanbul 1313, II, 570; Haydarîzâde İbrahim, “Emr bi’l-ma’rûf
ve Nehy ani’l-Münker” Sebilürreşâd 1336 XV/370, 109
Ahmed Kalkan 217
mayan bir kimsenin muhtesib olması düşünülemez. Ayrıca kudret,
cesaret ve yaptırım gücü bulunmayan bir kimsenin muhtesib olması
da düşünülemez. Çünkü muhtesibin vazifelerinden bir kısmı anında
müdahaleyi gerektiren cinstendir. Demek oluyor ki, muhtesibin vazifesi,
nerede ve ne şekilde olursa olsun gördüğü münkeri (kötülüğü)
bertaraf etmektir.648
Daha önce de temas edildiği gibi Hz. Peygamber zamanından
itibaren varlığı bilinen hisbe müessesesinin, İslâm tarihinin daha
sonraki dönemlerinde önemli bir yer işgal ettiği bilinmektedir.649
İslâm’ın ilk devirlerinden itibaren geniş yetkilerle mücehhez kılınan
muhtesibin bu vazifelerini yalnız bir müessesede toplamanın
mümkün olmadığını daha önce kaydedilmişti. Muhtesib başlangıçta,
İslâm toplumunda sosyal huzuru sağlayan dinî bir görevli hüviyetini
taşımakla beraber, daha sonraları farklı vazifeleri de yüklenmiştir.
Taşköprüzâde, muhtesibin bazı vazifelerini şu şekilde sıralar.
MUHTESIBIN GÖREVLERI
a. Câmilerle ilgili olanlar: Namazda taksir edenler (namazı kısaltan,
eksik ve kusurlu kılanlar), kıraatta lahn eyleyenler (şarkı makamıyla
Kur’an okuyanlar), vakitlere riâyet etmeyenler, halka Allah’ın
rahmetinin geniş olduğunu söyleyerek devamlı ümit veren hatipler
muhtesib tarafından engel olunurlar.
b. Pazarlarla ilgili olanlar: Eşyanın kusurunu saklayıp satan, yalan
söyleyen ve haram eşya bulunduranlara da engel olur.
c. Yollarla ilgili olanlar: Binalarla yolu daraltanlar, yol üzerine
yük koyanlar ve yolları kirletenler de muhtesibe hesab vermek zorundadırlar.
d. Hamamlarla ilgili olanlar: Hamamlarda keşf-i avret ve masaja
engel olur; (Osmanlı dönemi için), gayri müslimler ile müslümanlara
verilen peştamalların farklı olmasına dikkat eder.
648 Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesaî, İman 17
649 Yusuf Ziya Kavakçı, Hisbe Teşkilâtı, Ankara 1975, s. 51-52
218 Dâvet
e. Âmme ile ilgili olanlar: Kendi evi dururken, başka yerlere
gidip ora halkını irşad etmeye çalışan kişiler de muhtesib tarafından
oradan alınıp kendi memleketlerine gönderilirler. Zira, kişinin evi,
yakınları ve mahallesi, onun uzak ve başka yerlere gitmesine mani
olur.650
Osmanlılarda, kadı’nın yardımcısı olarak vazife gören muhtesibin,
yukarıda belirtilen bazı yetkilerine ilâveten XV ve XVI. asır
İhtisâb kanunnâmelerinde bunlarla ilgili daha geniş bilgiler vardır.
Hatta bu kanunnâmelerden biri olan “İstanbul İhtisâb Kanunnâmesi”
nde; “fi’l-cümle bu zikr olunandan gayrı her ne kim Allah Teâlâ
yaratmıştır, mecmuını, muhtesib görüp gözetse gerektir” denilerek
muhtesibin ne kadar yetki ve sorumluluk sahibi olduğu belirtilmek
istenir. Bu kanunnâmelerden ve 14 Aralık 1479 tarihli Edirne şehrine
İhtisâb Ağası tayini ile ilgili bir hükümden anlaşıldığına göre
muhtesibin vazifelerini genel olarak üç grupta toplamak mümkündür:
1. Ekonomik ve sosyal hayatla ilgili olanlar,
2. İbâdetle ilgili olanlar,
3. Adlî hayatla ilgili olanlar.
Osmanlılarda kadısı bulunan her şehirde (kaza) mutlaka bir de
muhtesib bulunmaktadır. Toplumda meydana gelen olaylar ve işlenen
fiiller ya iyilik veya kötülük olacağına göre; muhtesib, hiç bir
davranışın dışında kalamayacaktır. Bu bakımdan muhtesib olarak
devlet tarafından seçilecek olan kimsenin çok iyi, bilgili, ahlâklı,
rüşvete tevessül etmeyen, Allah’tan korkan kimseler arasından seçilmesi
icab etmektedir. Osmanlı döneminde iktisadî vazifesi de
ağırlık kazanan bu görevlinin, halkla fazla haşır neşir olmaması için,
görev süresi bir yıl ile kayıtlanmıştır. Binâenaleyh vazifeye başlamasından
bir sene sonra muhtesib derhal vazifeden ayrılır; Yerine bir
başkası seçilir. Gerçekten önemli bir vazife icra eden bu yetkilinin
diğer insanlardan ayrılan bazı özelliklerinin bulunması gerekmektedir.
Müslümanları devamlı kontrol altında bulunduran bir kimse
olarak onun aşağıdaki sıfatları taşıması gerekmektedir.
MUHTESIBIN ÖZELLIKLERI
a. Müslüman olmak: Müslüman olmayan kimseler bu vazifeyi
650 Mevzuatu’l-Ulûm, II, 576-77
Ahmed Kalkan 219
yapamazlar. Zira bu, dinî bir vazifedir. Bunun için dinin aslını inkâr
eden ve müslüman olmayan bir kimse bu vazifeye tayin edilemez.
b. Mükellefiyet: Muhtesib olmanın şartlarından biri de mükellefiyettir.
Bu çağa gelmemiş birinin bu vazifeye getirilmesi devlet
otoritesini sarsacak bir durumdur. Bu bakımdan çocuk yaşta birinin
muhtesib olarak tayini mümkün değildir.
c. Erkek olmak: Her ne kadar Hz. Peygamber zamanında, Hz.
Ömer’in akrabalarından biri olan Şifa binti Abdullah adında bir kadın
bu vazifeye getirilmiş ise de, bunun istisna olduğu belirtilerek,
güç ve kuvvet isteyen bir konuda kadınların vazifelendirilmesi hoş
karşılanmamaktadır.
d. Adâlet: Muhtesibte bulunması gereken sıfatlardan biri de adâlettir.
Muhtesibin herkese karşı âdil davranması gerekir.
e. İzin: Muhtesibin vazifesini icra ederken hafiften şiddetliye
doğru bir metod takip etmesi gerekir. Bunun için, sadece tarif, va’z
ve nasihat gibi konularda izne gerek olmadığı açıktır. Ancak münkeri
ortadan kaldırma, dövme ve hatta haps etme gibi konularda devletin
izninin bulunması gerekir.
f. Kudret: Muhtesib, gördüğü münkeri ortadan kaldırmaya güç
sahibi olacaktır. Âciz olan bir kimse bu vazifeyi yapamaz. O, ancak
kalben buğz eder.
g. İlim: Muhtesib olacak kimsede bulunması gereken sıfatlardan
biri de âlimliktir. Onun, sadece dinî emir ve nehiyleri bilmesi de
yetmez. O, kendisini ilgilendiren ekonomik konularda da bilgi sahibi
olmalıdır.
h. İlmiyle âmil olmak: Muhtesib ilmiyle âmil olmalı ve bildiği
şeyleri önce kendi nefsinde tatbik etmelidir.
i. Allah rızâsı: Muhtesib her türlü fiil, söz ve davranışlarında
Allah rızâsını gözetmeli, iyi niyet sahibi olmalı, riya ve gösterişten
uzak durmalıdır.
k. Takvâ sahibi olmak: Onun takva sahibi olması istenir. Zira,
bildikleri ile amel etme, büyük ölçüde buna bağlıdır.
220 Dâvet
l. İyi ahlâk: Bazı kimselerin, kötülüklerden alıkonulması hususunda
ilim ve takva yeterli gelmeyebilir. Böyle durumlarda acele
etmeksizin yumuşak davranmak gerekir. Bu da iyi ahlâk ile mümkündür.
Görüldüğü gibi, İslâm dünyasında Hz. Peygamberle ortaya çıkan
ve iyiliklerin yapılmasını, kötülüklerin ise yasaklanmasını sağlamaya
çalışan hisbe müessesesinin başında bulunan muhtesib, büyük bir
hizmeti yerine getiriyordu. O, bu hizmeti yerine getirirken birçok
yardımcı da kullanırdı.651
İhtilâflı meseleler, emir ve nehiy konusu olmaz.652 Ö zellikle ictihâd
alanına giren konularda emir ve nehiy, yetkili kimselerce yapılmalıdır.
Zemahşerî, “İçinizden hayra çağıran, ma’rûfu emreden
ve münkeri nehyeden bir topluluk bulunsun”653 meâlindeki âyeti
açıklarken, bu görevi, ancak ma’rûf ve münker ile bu husustaki emir
ve nehyin metotları hakkında bilgi sahibi olanların yerine getirebileceğini,
aksi halde iyiliğin kötülük, kötülüğün de iyilik zannedilmesi
gibi hatalara düşülebileceğini hatırlatır.654 Bu görüş, ehl-i sünnet
âlimlerince de benimsenmiştir. Ayrıca, hiç kimse, başka birinin gizli
hallerini araştırma, kötü de olsa mahremiyetine vâkıf olup aleniyete
dökme hakkına sahip değildir.
TOPLUMUN ÖNDERLERI TOPLUMDAN SORUMLUDUR
Toplumların inanıp inanmamasında, başlarında bulunan liderlerinin
büyük etkisi vardır. Toplumda yüksek makam sahibı insanlar
lider olurlar ve insanların çoğu; iyi de olsa, kötü de olsa bu liderlere
uyarlar. Bu nedenle onların kötü amelleri kendileriyle sınırlı kalmaz,
bilakis bir topluluğun bozulmasına sebep olur. İyi amelleri de kendileriyle
sınırlı kalmaz ve birçok insanın da kurtuluşuna vesile olur.
İşte bu nedenle, yani hem kendi günahları, hem de başkalarını doğru
yoldan saptırmaları yüzünden cezalandırılırlar. İyi amel işlediklerinde
de, sadece kendi işledikleri iyi amelleri nedeniyle değil; iyiye
651 Ziya Kazıcı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 265-266
652 Nevevî, Şerhu Müslim, II/231
653 3/Âl-i İmrân, 104
654 Keşşaf Tefsiri, I/452
Ahmed Kalkan 221
yönelttikleri diğer insanlar nedeniyle de mükâfatlandırılırlar.655
“Rabbimiz bunlar bizi saptırdılar. Bunlara bir kat daha ateşten
azap ver!”656 ; “Rabbimiz, bunu bizim önümüze kim getirdiyse, onun
ateşteki azabını bir kat daha artır!’ dediler.”657 ; “Ey peygamber kadınları!
Sizden kim açık bir edepsizlik yaparsa, onun azabı iki kat
yapılır. Bu Allah’a göre kolaydır. Fakat sizden kim Allah ve elçisine
itaate devam eder ve iyi işler yaparsa, ona da ödülünü iki kat veririz
ve onun için bol bir rızık hazırlarız. Ey peygamber kadınları! Siz
herhangi bir kadın gibi değilsiniz.”658 Çünkü peygamber hanımları,
diğer kadınlara örnektir. Onların ufak hatası, başkalarının tamamen
yolu şaşırmalarına neden olur.
Kur’an, kıyamet günü olacakları tasvir ederken, toplumları saptıran
liderler ve onlara uyanlar arasında geçen tartışmaları da anlatır:
“Kıyamet koptuğu günde ‘Firavun ve ailesini azabın en çetinine sokun!’
(denilir). Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, müstaz’aflar
(zayıf bırakılanlar, ezilenler), müstekbirlere (büyüklük taslayanlara,
sömürenlere) dediler ki: ‘Biz size uymuştuk. Şimdi siz şu ateşin
ufak bir parçasını bizden savabilir misiniz?”659 ; “Zayıf düşürülenler,
büyüklük taslayanları: ‘Siz olmasaydınız elbette biz iman eden
insanlardan olurduk’ diyorlardı. Büyüklük taslayanlar da zayıf düşürülenlere
dediler ki: ‘Bize hidâyet geldiği zaman sizi ondan biz
mi çevirdik? Hayır, zaten siz kendiniz suç işliyordunuz. Zayıf düşürülenler,
büyüklük taslayanlara: ‘Hayır, gece gündüz dolap (kurar,
kötülük aşılardınız). Allah’a nankörlük etmemizi, O’na eşler koşmamızı
emrederdiniz’ dediler.”660 ; “Rabbimiz, azdırdıklarımız şunlar.
Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık.”661
Toplumun önde gelenleri, insanların ilahî mesajı kabul etmemeleri
için, her türlü yola başvururlar. Güçlü olduklarından, insanların
çoğu onlardan korkar ve elçiye ilgi göstermezler. Böylece gerçekler
gizlenmiş olur: “Ve her yolun başında oturup da tehdit ederek (insanları)
Allah yolundan çevirmeye ve o (Allah yolu)nu eğriltmeye
çalışmayın.”662 ; “Kavmin inkâr eden ileri gelenleri dediler ki; ‘Eğer
655 Mevdûdi, Tefhimü’l Kur’an, insan Y., c. 4, s.410
656 7/A’raf, 38
657 38/Sâd, 61
658 33/Ahzab, 30-32
659 40/Mü’min, 46-47
660 34/Sebe’, 31-33
661 28/Kasas, 63
662 7/A’râf, 86
222 Dâvet
Şuayb’a uyarsanız, muhakkak siz ziyana uğrarsınız.”663 ; “Fir’avun
ve adamlarının, kendilerine kötülük yapmasından korktukları için
kavminin içinde Mûsâ’ya yalnız (genç) bir kuşaktan başkası inanmadı.
Çünkü Firavun, yeryüzünde çok büyüklenen ve çok aşırı gidenlerdendi.”
664 ; “Hahamlardan ve râhiplerden birçoğu, insanların
mallarını haksızlıkla yerler ve (insanları) Allah yolundan çevirirler.”
665
Oysa bu liderlerin, toplumun ıslahı için çalışmaları gerekirdi.
Ayrıca toplumda bulunan ve gerçekleri görebilen insanların da
toplumu gittiği kötü yoldan çevirmeleri için çalışmaları gerekirdi:
“Sizden önceki nesillerde akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde
bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi?”666 ; “Baksana
şunlara, Allah’ın nimetini nankörlüğe çevirdiler, kavimlerini
de helâk yurduna kondurdular.”667 ; “Rabbânîler (din adamları) ve
hahamların, onları günah söz söylemekten ve haram yemekten men
etmeleri gerekmez miydi? Yaptıkları şey ne kötüdür.”668
Bu son âyet, toplumların mânevî önderleri olan din adamlarının
da toplumun geleceğinden sorumlu olduğunu göstermektedir. İbn
Kesir’e göre, Rabbânîlerden maksat, onların aralarında yetki sahibi
olan bilginlerdir. Bunlar, toplumda kötülüklerin yayılması karşısında
suskun durmamalı, yaptıkları şeylerin kötülükleri hakkında
insanları ikaz etmelidirler. Allah’ın âyetlerini insanlara en açık bir
şekilde anlatmalı, bunu yaparken de hiçbir şeyden çekinmemelidirler.
Hidâyetin ve mânevî gücün kaynağı olması beklenen âlimlerin
bozulması, bir toplumun bozulmasındaki son adımdır. Bunların
bozulmasının takip ettiği tabii yol, hakikati ya egemen güçlerin ve
zenginlerin isteklerine taviz vererek değiştirmeleri şeklinde olur;
ya da genel olarak toplumun inatçı arzuları (hevâları) ile uzlaşmaya
götüren hafif anlayışla olur. Her iki durumda da din adamları önce
baskı altında kalır ve taviz verirler, (işte her şey, bu tâvizle başlayarak)
sonunda anlayışları hafifleşir, şuurları kararmaya başlar; ya
para veya yaranmak, ya da her ikisini de elde edebilmek için, uzlaşmaya
giderler.669
663 7/A’râf, 90
664 10/Yûnus, 83
665 9/Tevbe, 34
666 11/Hûd, 116
667 14/İbrahim, 28
668 5/Mâide, 63
669 2/Bakara, 48
Ahmed Kalkan 223
Kur’an, dini iyi bilenlerin çeşitli nedenlerle gerçeklerin üzerini
örtmelerini ve âyetleri tahrif etmelerini ağır bir dille kınamaktadır.
“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gözardı edip saklayanlar ve
onun değerini az bir şeye satanlar; onların yedikleri karınlarında
ateşten başka bir şey değildir. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz
ve onları arındırmaz. Ve onlar için acıklı bir azap vardır.” ;670
“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, Biz Kitapta insanlara açıkça
belirttikten sonra gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah lânet
eder, hem de tüm lânet edebilenler lânet ederler.”671 ; “Allah, kendilerine
kitap verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
gizlemeyeceksiniz’ diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü sırtlarının
ardına attılar ve ona karşılık birkaç para aldılar. Ne kötü şey
satın alıyorlar!”672 ; “Onlardan bir grup var ki, Kitap’ta olmayan bir
şeyi siz, Kitap’ta sanasınız diye, dillerini Kitap’la eğip büker (sözlerini
Kitabın sözü imiş gibi göstermek için dillerini bükerek okur,
onları Kitabın sözlerine benzetmeye çalışır)lar ve ‘Allah’ın katındandır’
derler. Oysa o, Allah katından değildir. Bile bile Allah’a karşı
yalan söylerler.”673
DÂVETIN GEREKLILIĞI, İLK SÛRELERDE BILE
VURGULANIR
1. OKU!: İlk âyet ve dâvet için ilk adım: “Yaratan Rabbinin adıyla
oku.”674
Bu emir, Hz. Peygamber’in ve iman eden bütün insanların ilk
görevinin Allah’ı tanımak ve O’nun ismiyle okumaya başlamak olduğunu
bildirir. Öncelikle iman edip sâlih amel işleyerek yaşaması
ve hemen devamında insanları dâvet edeceği dini tanımak, sağlam
ilimle donanmak emredilmiştir. Ve okumaya, kendini dâvetçi olarak
yetiştirmeye “besmele” ile başlanmalı, Allah’ın ismiyle ve izniyle
dâvetin altyapısını oluşturmaya adım atılmalıdır.
İlk vahyin “oku” emriyle başlaması ve bu emrin beş kısa âyet
içinde iki defa tekrar edilmesi, okumanın insan hayatında ne kadar
670 2/Bakara, 174
671 2/Bakara, 159
672 3/Âl-i İmran, 187
673 3/Âl-i İmran, 78
674 96/Alâk, 1
224 Dâvet
önemli olduğunu göstermektedir. Kur’an’da hiçbir gereksiz tekrarın
olmadığını, her tekrar kabul edilen kelimenin ya ayrı bir mânâya
veya önemli bir nüans ve açılıma yönelik olduğunu değerlendirdiğimizde;
birinci emrin Yaratanı, ikinci emrin ise kalem karînesiyle
yaratılanları tanımaya (okumaya) işaret olduğu da anlaşılır. Kur’an,
insanın öteki canlılar arasındaki yerini belirlerken ona Allah’ın tüm
isimleri öğrettiğini ve bu öğrenme özelliği ile diğer yaratıklardan
ayrıldığını ifade eder. “Oku” emrinin tekrarından, okuma yeteneğinin
tekrar ile oluşacağına bir hatırlatma olduğu ve tekrar tekrar
okunması istendiği gibi, başkalarına tebliğ ve yazdırmak için okumak
üzere ikinci bir emir de olabilir. Ayrıca, insan ancak tekrarlayarak
okumayı öğrenebilir.
2. YAZ!: Nüzul sırasına göre ikinci sûrenin adı bile dâvetle ilgilidir.
Kalem sûresi, kaleme ve satır satır yazdıklarına yemin edilerek
başlar. Yaz; yani dâveti başkalarına duyur. Yaz; yani mesajı ilan et.
3- KALK! Üçüncü sûre, Müzzemmil suresi de kalk der, kalk
borusu çalar. Dâvetçi, uyanık insandır, vaktini fazla uykuya bile
veremez, onun görevi büyüktür. Kalk! Bürünmeyi ve örtünmeyi bırak,
biraz uyuduktan sonra geceleyin ayağa kalk! Şimdi artık rahat
yatma zamanı geçmiştir. Büyük bir yük yüklendin, bu işin sorumluluğu
başkadır. Birâzı müstesnâ geceyi kıyamda ve namaz kılarak
geçir, gece namazı kılmaya ve gece saatlerce Rabbine ibâdet etmeye
gayret et, geceni Ku’an’la ve namazla ihyâ et, yalnız küçük bir bölümünü
uyuyarak geçir ki, o yüce ve güç göreve, Rabbinin dâvetini
insanlara ulaştırmaya ve onlara İslâm dinini tebliğ edip açıklamaya
hazırlanasın. Müşriklerin alay, hakaret ve yalanlamalarına hatta
ölüm tehditlerine ve suikastlara karşı sabırlı ve dayanıklı olasın.
Gevşemeyesin, azimli ve kararlı olasın.
Kalk, seni bekleyen büyük görev için, senin tarafından sırtlanmak
üzere hazırlanan ağır yükün altına girmek için ayağa kalk.
Çalışmak, yorulmak, sıkıntı çekmek ve eziyetlere katlanmak için
ayağa kalk. Kalk, uyku ve istirahat zamanı geride kaldı. Kalk, bu
görev için hazırlan, onun gerektirdiği eğitimden geç.
4- UYAR! Dördüncü sure olan Müddessir suresi “Ey örtüsüne
bürünen Kalk ve uyar diye başlıyor. Yatağından azimli ve kararlı
bir şekilde kalk, işe başla. Artık senin için uyku vakti geçmiştir.
Tüm insanlara İslâm’ı tebliğ et. İman etmedikleri takdirde daha önAhmed
Kalkan 225
ceki azgın kavimlerin helâk olduklarını hatırlat ve esas olarak cehennemde
Allah’ın azabına uğramakla onları korkut. İman edenleri
cennetle müjdele, inkâr edenleri ise cehennem azabıyla korkut. Sözlü,
yazılı uyarıda bulun.
İlk sûre olan Alâk suresinde hidâyetin yolunun takvâyı emretmekle
ilgisi sadedinde şöyle deniyor: “Ne dersin, o, hidâyet üzere,
doğru yolda ise veya takvâyı emrediyorsa!”675
Yukarıda belirttiğim gibi; nüzul sırasına göre ilk üç sûrenin
ilk kelimelerinde Rabbimiz dâvetçiler için birer kelimelik en
önemli mesaları veriyordu: Oku, Yaz, Kalk ve Uyar! Dördüncü
sûre olan Müddessir sûresinin ilk ayetlerinde de beş madde halinde
dâvetçi olmak için yapılacak şeyler sayılıyor:
1- RABBİNİN YÜCELEĞİNİ DUYUR: Orijinali Allahu Ekber
yani Allah en büyüktür de. İnsan, Allah’ı fikri ve fiili ile yüceltir,
yoksa kuru kuruya Allahu Ekber demekle olmaz. O halde burada
dikkat çekilen doğru düşünme ve yapmadır.
2- TEMİZLE GİYSİNİ: Fiziki görünüm ve imaj düzgünlüğü,
temsil yeteneğinin olması, başkalarını etkileme ve ikna etmede
önemli bir öğedir. İyi giyinmek, güzel konuşmak, tebessüm etmek
ve bunları ortama göre ayarlamak örneğin gideceğin yere göre giyinmek
insanları etkiler.
3- UZAKLAŞTIR KENDİNDEN PİSLİĞİ: Ruczdan hicret et,
akidevî ve ahlâkî pisliklerden uzaklaş, arın! Bu güvenilir ve inanılır
olmaktır. Toplumda yüz kızartıcı işlere bulaşmak güvenilirliği ve
inanılırlığı zedeleyecektir.
4- ÇOK BULARAK BAŞA KAKMA YAPTIĞIN İYİLİĞİ: Burada
sorun çözme tekniği vardır. İyiliği dile getirmek problemi halletmek
yerine daha karmaşık hale getirebilir. Çünkü burada bencillik
devreye girer. Hâlbuki bencillik yerine senciliği seçmek sonuca
ulaşmada daha etkili olacaktır. Aynı zamanda bu ayet bize esnekliği
de öğütlemektedir. Çünkü başa kakmada katılık vardır. Katılık ise
soğukluğu doğurur. Onun için Allah, Peygambere hitaben şöyle buyurmuştur.
“Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak
davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, giderlerdi.
Öyleyse onlar(ın kusurların)dan geç, onlar için mağfiret
675 96/Alâk, 11-12
226 Dâvet
dile. İşini onlara danış, karar verince de Allah’a dayan; çünkü Allâh
kendine dayanıp güvenenleri sever.”676
5- VE YALNIZ RABBİN İÇİN DAYANIKLI KIL BENLİĞİNİ:
Bu son madde sabır ve metaneti, kuvvetli sinir yapısına sahip olmayı
salık verdiği gibi yapılan işte samimiyeti ön planda tutmayı, Allah
rızası için iş yapmayı da öğütlemektedir.
İslâm’ın, insanlığın hastalıklarına şifa olacak yüce hakikatlerinin
yazılı olduğu reçeteyi sunacak dâvetçilerin bu niteliklere sahip
olması mesajın muhataplarınca doğru algılanması ve uygulanması
açısından da önem arz etmektedir.677
OLUMSUZ DEĞIŞIM
Gelişme, ilerleme, güzelleşme anlamında kullandığımız “değişim”,
günümüzde daha çok olumsuz anlamlar içeriyor. Artık değişim
denilince yozlaşma, bozulma akla geliyor. Değişim günümüz
dünyasında Müslüman geçinenler açısından dünyevîleşmeyi ifade
ediyor.
İnancımızı tanıtıp sevdiremediğimizden diğer mahalleye bilinçli-
bilinçsiz taşınan kayıp çocuklarımızı konu dışı tutarsak; bizim
mahallenin durumu, bu konuda da içler acısıdır. Giderek sağcılaşıp
muhafazakârlaşan, uzlaşmacı, pragmatist, liberal bir çizgiye doğru
devamlı bir kırılma yaşanan, satılan salyangoza karşı çıkılmadığı
gibi alıcısının bol olduğu bir mahalle… “Lâ”sı olmayan bir inanç
yaygınlaştırılıyor; teslimiyeti, itaati ve olumlu anlamda (yani, Allah’a
isyan edenlere) isyanı olmayan, düzene uygun bir din dayatılıyor.
Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle, onların düzenleriyle
uzlaşan, tâğutların râzı olduğu yapay müslümanlık(!) hâkim kılınmak
isteniyor. Bu kırılma yeterli düzeye gelmiş olmalı ki, düzene
pasif destek veren mahallemizin insanları, oy sandığının içinde kaybolmayı
cihad olarak tanımlıyorlar.
Aslında bir Kur’an insanı muvahhid mü’mini; demokrasi, düzen,
Amerika, ılımlı İslâm anlayışının nefse hoş gelen uzlaşmacı çizgisi
676 3/Âl-i İmrân, 159
677 E. Osman Kaan
Ahmed Kalkan 227
veya başka hiçbir şey değiştiremez. O bir kez değişmiştir; tevhidi
öğrenmiş ve inanmıştır, Kur’an’a uymuş ve her şeyiyle değişmiştir.
Bir daha değişmeyecek hale gelmiştir.
Hani kıssa şeklinde anlatılır: Muvahhid bir mü’minle dini de
dünyayı da doğru anlamamış bir Mevlevî dervişi karşılaşmışlar.
Dervişe sormuş bizimki: “Siz ne yaparsınız?” diye. O da yaptıkları
semâ denilen derviş dansını kast ederek cevaplamış: “Biz ‘Allah’
der, döneriz. Peki, ya siz ne yaparsınız?” Muvahhid mü’min cevap
vermiş: “Biz bir defa ‘Allah’ dedikmi, bir daha dönmeyiz!”
Mü’min, “Allah” dedimi, bir daha dönmez, dönüşmez, dönüştürülemez.
O gerçeği bulmuştur. Başkaları ona, İslâm’ın vaad etmediği
hangi güzel şeyi vaad edebilir ki?! O, güç kaynağını bilir; Allah’tan
başka güç ve kuvvet tanımaz. O rızık kaynağını bilir; O’ndan başka
Rezzak’ın varlığını kabul etmez. O malın-mülkün esas sahibini bilir
ve inanır ki, mülkün sahibi mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır,
dilediğini onurlu-şerefli kılar, dilediğini zelil eder.
O bilir ki, düzenin cenneti yoktur; nimetleri sanaldır, tadı sahtedir,
vaadleri kandırmacadan ibarettir. Onun yararı çok azdır, azın
azı. “Metâun kalîl”; az bir yarar, yalancı menfaat
Muvahhid mü’min bilir ki, iman kazandırır; hem dünyada, hem
âhirette. Allah, sadece Kendi yolunda olanlara hayatı kolaylaştıracak,
güzel bir hayat verecek, kalp mutmainliği ihsan edecektir. Âhiret
açısından zaten o kazançlıdır.
BİZİM HAPSİMİZ HALVET, SÜRGÜNÜMÜZ SEYAHAT,
KATLİMİZ ŞEHÂDETTİR!
Moğolların taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmadığı bir
dönemde değerli bir ilim adamına hâkim ceza olarak tek kişilik hücrede
hapis cezası verince ilim adamı sevinmiş.
Hâkim: – Hayrola niye seviniyorsun? diye sormuş.
İlim adamı: – Bugüne kadar ilim okumaktan ve okutmaktan nafile
ibadetlere zaman ayıramamıştım. Şimdi hücrede bu ibadetleri
228 Dâvet
yaparım.
Hâkim: – Hayır sana sürgün cezası veriyorum, demiş.
İlim adamı: – Bu şehirden başka şehir görmemiştim iyi olur. Başka
şehirler de görürüm.
Hâkim, idamına karar verince adam daha çok sevinmiş ve
“Mü’minin arzusu şehit olmaktır,” deyince hâkim “serbest bırakın”
demiş.
İlim adamı: – Bizim hapsimiz halvet, sürgünümüz seyahat, katlimiz
şehadet. Biz cennetimizi göğsümüzde taşırız. Biz nereye gidersek
cennetimizle gideriz, demiş.
Hevâcı/Hazcı Anlayışla Dünyevileşme: Bu benmerkezci bir anlayıştır.
Söz konusu anlayışta haz veren her şey iyi, hazzın alınmadığı
ve acı veren her şey de kötüdür. Yaşamın amacı hazdır, kötüden
yani acı verenden uzak durmak gerekir. Aynı zamanda gerçek haz
sürekli olandır. Fuhşa yönelmek, insanın kutsanması ve bireyselleşmesi,
aile-toplum yapılarının ortadan kaldırılması, değişik sapkın
inançlar ve dünyevi bütün pislikler, haz almak adına yapılan davranışlardır.
Haddâd Âdil, hazcılığı şöyle tarif eder: “Haz, atını son
süratle süren bir atlının elindeki kamçı gibidir, eğer o kamçıyı fazla
kullanırsanız (yani hazzı serbest bırakırsanız), o kamçıyı yiyen
at çatlarcasına koşmaya başlar ve bir zaman sonra kendisine zarar
verir. Eğer kamçıyı tekrar kararında kullanırsanız at yavaşlar ve sakinleşir,
böylece kendisine zarar vermeden yoluna devam eder. Oysa
Kur’an’ın “Hiç sıkıntı çekmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?”
678 ayetinde de belirtildiği gibi, bir mü’min için sıkıntı çekmek
onun yeryüzündeki imtihanıdır ve bu kaçınılmazdır. Müslümanlar
musibetlere dayanırlar ve “Allah içiniz, yine O’na döndürüleceğiz.”
679 bilinciyle başlarına gelene sabrederler. Doğrusu her zaman
nefsimize iyi gelenin peşinden gitmek yerine, hayırlı olandan yana
tavır sergilemek önemlidir. Çünkü İslâm, hazzı değil, hayırlı olanı
tavsiye eder.680
Müslümanın tatili de, eğlencesi de olur; fakat bu ancak Müslümanca
olabilir. Nefsimizin de bizim üzerimizde hakkı vardır. O
hakkı fıtrî özellikler çerçevesinde yerine getirmek gerekir. Mesele
tatil yapıp yapmamak meselesi değil, tatili nasıl yapacağımız meselesidir.
678 2/Bakara, 214
679 2/Bakara, 156
680 Gulam Ali Haddad Âdil, Çıplaklık Kültürü/Kültürel Çıplaklık
Ahmed Kalkan 229
Biz ve çocuklarımız tatili nasıl değerlendirmeliyiz? Mesela tatilde,
müfredatı önceden tespit edilmiş, planlı, programlı dersler
yapılabilir, kitap okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde inanç
ve ahlâk eğitimleri öncelikli olmalıdır. Tatilde eğer aile bu eğitimi
veremiyorsa, çocuklarına İslâm’ı, tevhidi, cahiliye kurumlarındaki
şirk ve küfrü güncel boyutlarıyla anlatacak hayırlı insanlara müracaat
etmelidirler. Yaz sıcağında sahillerde veya Batı tarzı hayatı
özendiren lüks otellerde tatil değil; İlâhî rahmetten bizi uzaklaştırmayacak
ortamlarda yapılmalıdır.
Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd b. Küleyb el-Ensârî (ö. 49/669), Hicret
sırasında Hz. Peygamber’i (s.a.s.) Medine’de evine misafir eden ve
Türkiye’de “Eyüp Sultan” unvanıyla anılan sahâbîdir.
Sağlıklı olan herkesin Allah yolunda savaşa katılması gerektiğine
inanan Ebû Eyyûb el-Ensârî, “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye
atmayınız.”681 mealindeki âyette sözü edilen tehlikeyi savaşa gitmeyip
işiyle gücüyle meşgul olmak şeklinde açıklardı. Bu sebeple
ihtiyarlık döneminde bile her yıl bir savaşta bulunmaya gayret etti.
Katıldığı seferlerin sonuncusu Müslümanların ilk İstanbul kuşatması
oldu.
Müslümanlar açısından “boş kalmak, işlevsiz olmak” anlamında
“tatil”, sığınak değil; ancak şeytânî bir tuzaktır. “Boş zaman”
kavramı, “tatil” kavramı gibi, modern çağın zihnimize ve oradan
da tüm organlarımıza bulaştırdığı bir virüstür. İslâm’da “boş vakit”
kavramına yer yoktur. Çünkü dinimiz, her anımızdan hesaba çekileceğimiz
bilinciyle zamanımızı hep dolu dolu geçirmemizi ister.
Kur’an’ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında âhirete
iman gelir. İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine teslim olmaları
ancak bu iman ile mümkündür. Bunun için âhiret konusunun
en fazla işlendiği sureler Mekkî surelerdir. Bunun böyle olması kaçınılmazdı.
Çünkü müşrik, kâfir, ya da putçu her ne olursa olsun,
insanların her tür şirk, küfür ve câhiliyye düşüncesinden temizlenmeleri
ve hayatlarının bütününde İslâm’ı kendilerine bir yaşam biçimi
edinmeleri, bu iman ile mümkündür. Her şeyden önce Allah’a
681 2/Bakara, 195
230 Dâvet
ve bu dünyadan sonra gelecek ebedî âhiret hayatına inanmayan bir
insanın, yeryüzünde şeytanın oyunlarına karşı sebat etmesi, canı ve
malı pahasına mustaz’afların haklarını savunup zâlimlere karşı durması
beklenemez. Bu insanlar, yaşadıkları hayat gereği, tüccarca bir
felsefeyi kendilerine rehber edinmişlerdir. Yaptıkları her tür iyilik
ya da yardımın karşılığını bu dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle
almak isterler. Oysa İslâm, müslümanlara böyle bir şey va’detmez.
Aksine insan, akidesi için sadece malını ve dünyevî zevklerini değil,
canını bile feda etse, bunun karşılığını yalnızca âlemlerin Rabbi
olan Allah’tan beklemek zorundadır. Allah’a teslimiyet, dünyevî
zevk, rahat ve menfaatlerden ferâgat anlamına geldiğine göre sağlam
bir âhiret inancı, mü’minde olmazsa olmaz bir özellik demektir.
Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî düşünce
ve yaşayışlardan uzak durması, imkân haricindedir. Bu yüzden
Kur’an, her konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru yolu
takip etmiş ve yeryüzünde Allah’ın hilafetini yüklenecek ve İlâhî
adâletini arz üzerinde tesis edecek insanları haramlardan, çirkinliklerden
uzaklaştırmadan önce, yakîn bir âhiret (ceza-mükâfat) inancına
dâvet etmiştir. Nitekim Mekke’de de böyle olmuş ve namaz,
oruç, hac, içki, zina gibi konularla ilgili hükümler gelmeden önce bu
inancın sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini,
dünyevî ve hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği
her şeye hükmetmek istemesi her yerde fesadı artırmıştır. Bunun
sonucu olarak, İslâm’dan uzak anlayış ve yaşayış; insandan tabiata,
felsefeden bilime, dinden siyasete hemen hemen her şeyin dengesini
altüst etmiştir. İşin garibi, modern insan, bu altüst olmuş dengenin
hâlâ en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği daha da iyi olacağını
söylüyor. Bu dengenin bozulması sonucu adâletin arz üzerindeki
tesisi de ortadan kalkmıştır.
Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek
ve zevklerini ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt
edebilen insandır. İnsan, en çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek
müebbet hapisteki bir idam mahkûmu gibi gününü bekliyor. Ölüm
olmasa, belki bazı zevklerin kıymeti olabilir; ama ölüm var, ruh ve
ego ise sonsuzluk ve yarınlarda mutluluk istiyor. Bir çelişki doğuyor.
Temel çatışma denilen bu durumdan kurtulmak için insan, sonunu,
yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya çalışmak için eğlenceAhmed
Kalkan 231
ye, içki ve uyuşturucuya, futbol-müzik-tv. seyretmek gibi avutucuya
yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya
çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel,
daha hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir
çatışma, gerçek müslüman için sözkonusu değildir.
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size
göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla
Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için
daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi
zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel
meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka
bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri
(bunlarla) müjdele.”682
Bütün bunlara rağmen; bizim mahallenin insanlarının, özellikle
28 Şubattan bu yana, bırakın olumlu gelişme içinde ilerleyip koşmaları;
yerinde saymaları, dünkü çizgilerini korumaları bile takdir
edilecek özellik oldu. Sayıları 167 000’i geçen, bunların yaklaşık
yarısının İslâm’a ve Müslümanlara hizmete yönelik olduğu söylenen
dernek ve vakıflar, hele büyüdükçe zemini daha kayganlaşıyor;
içindekileri merkeze, demokrasiye, muhâfazakârlığa, ılımlı İslâm
anlayışına doğru savuruyor. Artık “tekbir” sloganları yerine “tedbir”
çağrıları yapılıyor, bazıları “tehdit” şeklinde algılamasın diye
“tevhid” gündeme bile getirilmiyor. Artık en fazla tüketilen kavramlar;
maslahat, zaruret, ehven-i şer, hılfu’l-fudul, eman vb. İnsanımız
artık ümmetin nasıl gâlip geleceğinden bahsetmiyor bile; hâlâ
Rumların gâlibiyetine alkış tutuyor. Görmek istemiyor ki, Rumlar
artık müslümanım diyenleri yanına alarak Müslümanlarla savaşıyor.
Allah’ın dinine yardım etmeyince, Allah’ın yardımından ve
O’nun ayakları sağlam tutup kaydırmaması müjdesinden de mahrum
oluyor insanlık.683 “Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı
istikamet üzere sâbit kıl (Bize cesaret ver ki tutunalım), kâfir kavme
karşı bize yardım et!”684 demesi gereken insanımız, “Rabbimiz, bize
aceleyi (dünyayı) ver, biz korkmayı tercih ediyoruz, ayaklarımızı
sâbit kılma, çünkü biz bâtıla doğru değişip geri adım atmak istiyo-
682 61/Saff, 10-13
683 47/Muhammed, 7
684 2/Bakara, 250
232 Dâvet
ruz, kâfirlere karşı çıkmak istemiyoruz, onlara benzeyip onlar gibi
olmak istiyoruz, onlarla bizi karşı karşıya getirme!” diye fiilî olarak
duâ ettiği müddetçe, her halde (her durumda) İlâhî yardım gelmez.
İnsanımızın çoğu şaşkınlığı ve sapkınlığı hidâyete tercih ediyor.
Arayış içinde bile değil. Doğru ile eğriyi ayırt edemiyor.
Hakla bâtılı karıştırmayı seviyor. Kitabın, doğru ile eğri arasında
bir ölçü, bir furkan olduğunu685 ç oktan unutmuş. “Ey iman
edenler! Eğer Allah’tan (hakkıyla) ittika eder (şirk ve isyandan)
sakınırsanız; O, sizin için furkan kılar (hakla bâtılı, doğru ile yanlışı
ayırt edecek özellik ihsan eder).”686 müjdesi, yalancı politikacıların
bâtıl çağrılarının gürültüsüyle duyulmaz olmuş.
Müslümanların önemli bir kısmı, gerçek anlamıyla iman etmediği,
imanlarına zulüm karıştırdığı veya en azından imanın tadına
varacak bir kaliteye erişemediği için, İsrailoğullarının gittiği yoldan
giderek dünyevîleşmiş ve yozlaşmış durumda. Adı konulmamış irtidadı,
gerisin geriye cahiliyyeye dönüşü yaşıyor nice insanımız.
Tâğutî düzen ve câhiliyye toplumu insanı nasıl değiştirip dönüştürüyor?
Dünyaya gelişigüzel bir bakış bile yeterli (Zaten hep gelişi
de gidişi de güzel olmalı bakışlarımızın ve davranışlarımızın). Batılı
kâfirlere, hıristiyan ve özellikle de yahudilere ait Kur’an’da beyan
edilen olumsuz özelliklerin çoğu, bugün “müslümanım” diyenlerde
hiç eksiksiz bulunmaktadır. Dolayısıyla hıristiyan ve yahudilere
verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar, mü’min geçinenlerden onları
örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu, İlâhî adâletin gereğidir.
Lânete, gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/damgaları
da... Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar, toplum için de
geçerlidir. Toplumların, devlet ve rejimlerin, lânetli ve sapık yolu
izledikleri zaman, helâkleri ve cezaları, tarihtekinden farklı olmayacaktır.
Sünnetullah’ta (Allah’ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik
olmaz. Saâdeti asra taşımak ve sahâbeleşmek mümkün olduğu
gibi, İsrâil’leşmek de mümkündür. Bu tercih; mutluluk veya felâketi,
cennet veya azâbı seçmektir. Dışımızdaki kâfirden daha tehlikeli
olan, içimizdeki küfür ve kâfirdir, yahûdileşmedir; inanç, ahlâk
ve yaşayış tarzı olarak gâvurlaşmadır; içimizdeki tâğutlar ve onlara
destek olan anlayıştır.
685 2/Bakara, 185; 25/Furkan, 1
686 8/Enfâl, 29
Ahmed Kalkan 233
“Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet üzere/
doğru yolda olunca, dalâlette olan kimseler size zarar veremez.”687
“Allah, mü’minlerin dostudur, onları karanlıklardan nura (aydınlığa)
çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur. O,
onları nurdan (aydınlıktan) alıp karanlığa götürür.”688
“Bir toplum, kendini değiştirinceye kadar Allah onlarda bulananı
değiştirmez.”689
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (O’nun dinine) yardım ederseniz,
Allah da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar.”690
“Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten
iman etmişseniz, üstün gelecek olan, en yüce olan sizsiniz.”691
“Ey iman edenler, iman edin!”692
Gönüllerdeki gâvurluğa savaş ilân edip içimizdeki işgali kaldırmadan,
dıştakine tavır almak mümkün değildir. Kalp ve kafamızdaki,
el ve dilimizdeki şirktir, küfürdür, tuğyandır dünyamızı perişan,
âhiretimizi zindan edecek olan.
İki milyara yakın kalabalığın yeniden tek bir İslâm ailesi şeklinde
ümmet olması için, müslümanım diyenlerin her şeyden önce
yeniden imanını; içinde yaşadığı sosyal, ekonomik ve siyasal yapıyı
gözden geçirmesi gerekmekte, köklü değişikliklere ve değiştirmelere
aday olması icap etmektedir. Bunun için de başlanacak yer: Şirkin
izâlesidir, tevhidin ikamesidir.
Sonra canlı Kur’an adayları yetiştirmek, iman-amel bütünlüğüne
ermek, takvâ ve ahlâkî erdemlerle örnekliğe önem vermektir. İşte bu
özelliklere sahip olan ümmetin içinde tüm ümmeti ve İslâm’ı temsil
edebilecek öncü insanların, nasıl cihad edilmesini bilen ilim sahibi,
muttakî ve ahlâklı mücâhidlerin cihadı, kapıları açacak ve Allah’ın
687 4/Nisâ, 105
688 2/Bakara, 257
689 13/Ra’d, 11
690 47/Muhammed, 7
691 3/Âl-i İmrân, 139
692 4/Nisâ, 136
234 Dâvet
yardımına muhatap olunacaktır. Allah, ancak bu aşamalardan geçmiş,
kendi dinine yardım edenlere yardım edecektir. Ve Allah’ın
yardımına lâyık olmadan böylesi büyük işleri başarmak ve hatta girişmek
mümkün değildir.
Ümmetin ekserisinin evleri ve işyerleri, çocukları ve gençleri,
okulları ve sokakları işgal edildiği halde farkında bile değiller. Ümmetin
fertlerinin çoğu işgalcilerine tutkun, hayran ve yardımcı durumda.
Ümmet, dostunu düşmanını tanımıyor, işgalin ne olduğunu
bilmiyor. Gardiyanına âşık oluyor, cellâdını ölesiye (öldürülesiye)
seviyor. Aman Allah’ım, nasıl olur, şehid kanları bile bu durumu
değiştiremiyor. “Her yer Kerbelâ” denir ya, bugün “her yer Filistin!”
Her yer işgal altında. Zulmün en büyüğü, bedenlere yapılan
değil; kafa ve gönüllere yapılandır. Dünyasını yok etmekten daha
büyük zulüm, insanın âhiretini mahvetmektir. Kur’an öyle diyor:
“…Allah’a şirk koşma! Şüphesiz şirk, gerçekten en büyük zulümdür.”
693Yardım edilmesi istenilen cephelerden daha feci olanı, bu
ülkedeki insanların durumu. Onlar hiç olmazsa düşmanlarını tanıyorlar
ve atacak taş bulduklarında taşlıyorlar, onlara tavır alıyorlar.
Ölüyorlar (ölümsüzleşiyorlar) ve kurtuluyorlar. Buradaki işgal sonucu
ölenlerinse âhireti mahvoluyor. Biz, insanların suçsuz yere ölmemesi
için mücadele etmeyi önemseriz, ama çevremizdeki insanların
âhiretlerinin mahvolmaması için gayretleri daha öne çıkartırız.
Önceliğimiz, insanların bedenleri değil, ruhları olmalı; Dünyaları
değil, âhiretleri… İnsanların öncelikle karınlarını değil, gönüllerini
doyurmalıyız.
Beyinlerini ve gönüllerini, yaşadıkları çevredeki topraklarını ve
hatta mescidlerini her çeşit işgalden arındıramayanlar, uzaklaştıkları
mübârek yerleri ve büyük mescidlerini hiç kurtaramazlar. Her
tarafımızı kuşatmış şirk ve küfre, tuğyan ve isyâna savaş ilân edip
içimizdeki işgali kaldırmadan, dıştakine tavır almak mümkün değildir.
İlâhî yardım olmadan hiçbir netice alamaz, felâha ve zafere eremez
mü’minler. Görevlerinden kaçan, tâğutlardan korkan, beşerî
ideolojiler peşinde koşan, gündelik işlerden dâvâya vakit ayıramayan,
kâfirleri dost ve velî kabul eden dünyevîleşmiş müslümanlar
693 31/Lokman, 13
Ahmed Kalkan 235
bunca zulüm, vahşet, işgal ve şirkin dayatması karşısında kendilerine
gelmezler ve Allah’ın ipine topyekûn sarılmazlarsa, İlâhî yardıma
nasıl ulaşılır?
İlâhî yardımdan, rahmeti yağdıracak özelliklerden uzak yaşamayı
tercih etmenin bir sonucudur bu rezilce hayat, câhilce câhiliyye
yaşayışı ve tuğyanla yönetilme. Kadın-erkek mü’minlerin birbirlerini
velî kabul ederek birbirlerine iyiliği emredip gördükleri kötülükten
sakındırmaları, namazı kılıp zekâtı vermeleri, Allah ve Rasûlüne
itaat etmeleri, âhirette güzel meskenlere ve cennete ulaştıracağı gibi,
Allah’ın rızasına ve dünyada Allah’ın rahmetine de sebep olacaktır.
694 Kur’an’a tâbi olup uymak ve Allah’tan korkmak, (şirk başta
olmak üzere günahlardan sakınmak) insanı Allah’ın rahmetine ulaştıracak;
695 tüm (muvahhid) mü’minleri kardeş kabul edip aralarını
düzeltmek İlâhî rahmeti harekete geçirecektir.696
Allah, kullarına zerre kadar zulmetmez. İnsanın başına gelenler,
kendi elleriyle yaptıkları yüzündendir. Bugünkü zillet de insanın
tercihidir. İnsan hayrı da şerri de kendisi çağırır. “İnsan, hayrı istediği
gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.”697 Allah’ın gösterdiği
kıbleyi, istikameti, hidâyeti, izzeti, nimeti, kitabı terk edip rezilliği
isteyen topluma Allah onu da verir. İnsan hürdür; dilerse cehenneme
giden yolu tercih edebilir.
“…Bir kavim/toplum kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah
onların durumlarını değiştirmez…”698 Ayet, Allah’a itaatkâr bir kavmin
nimet ve hayır istikametinden699 masiyet yönünde700 tercihte
bulunarak kendini olumsuza doğru değiştirdikleri701 takdirde Allah’ın
da o kavmi (olumsuz yönde) değiştireceğini ortaya koymaktadır.
Yine ayetteki “mâ bi kavm” ifadesi, değişebilirlik özelliğine
sahip toplumsal yapı anlamına gelmektedir. Buna göre toplumsal
yapıda meydana gelen değişim, o toplumda yaşayan bireylerde de
bir değişiklik meydana getirmektedir. Ve yine tersine bir süreç ola-
694 9/Tevbe, 71-72
695 6/En’âm, 155
696 49/Hucurât, 10
697 17/İsrâ, 11
698 13/Ra’d, 11
699 Ebu Hayan el- Endülüsi, El-Bahru’l-Muhit, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1992, C.6, s.363
700 İbn Cerir-et Taberi, Cami’ul Beyan, Darul Fikr, Beyrut, 1999, C.8, s.159; Muhammed el- Emin
bin Muhammed el- Muhtar, Edvau’l Beyan, Mektebetu İbn Teymiyye, Kahire, 1992, s.86.
701 İbn Kesir, Tefsiru-l Kuran’il Azim, Meüessetü Kurtuba,Kahire, 2000, C.8, s.119
236 Dâvet
rak insanlarda meydana gelen değişmelerin de, toplumsal yapıda bir
değişikliğe yol açtığından aynı şekilde söz etmek mümkündür.
Nefiste yani iç âleminde olanı değiştirmek, takvâyı bırakıp Allah’ın
âyetlerini terk edip hevâya tâbi olmaktır. İşte Enfal 53 ile Ra’d
11. âyetlerde yer alan enfüs kavramı, “şahsiyet, kimlik, kişilik, karakter”
mânâlarına gelmektedir. Demek ki toplumları olumsuz yönde
değiştiren, yani Allah tarafından değiştirilmelerine neden olan
dinamik, kimlik bunalımıdır.
Her toplum kendi kültürünü oluştururken, halkına da bir kimlik
kazandırır. Bu kimliği değiştirmeye kalktıkları an, toplumların
kimliği de buna bağlı olarak değişecektir.
Halkın, Allah’ın bizi yücelere tırmandırmak için gökten uzattığı
ipe yapışıp yükselmeyi değil de, Allah’tan uzaklaştıracak ve alçaltacak
özelliklere yapıştığından kendi seçiminin cezasını çekmektedir.
Kâfirlerin azgınlığı ve çokluğu değildir bu durumun sebebi; insanımızın
kendi intiharıdır: “Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize
bakın. Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca, dalâlette olan kimseler
size zarar veremez.”702 Ayaklarının sırat-ı müstakim üzere sâbit kalmasını
isteyen ve Allah’ın yardımını arzulayan kimsenin Allah’ın
dinine yardım etmesi gerekiyor.703
Kur’ân-ı Kerim, toplumların yıkılış biçimlerini ve kötü sonlarını
ortaya koyduğu gibi; onları, bu noktaya getiren sebepleri de açıkça
beyan eder. Bu nedenlere ilişkin şu örnekler verilebilir: Zulüm, baskı,
haksızlık ve günahlar;704 lüks, israf, fısk ve bozgunculuk içinde
olmak;705 cinsel sapıklık, aşırılık ve yol kesmek;706 g ünah, zulüm,
refah ve zevke dalma.707
Zaten Allah’a itaatsizlik, nimetlerine nankörlük dünyada da cezasız
kalmaz: “Bu ülkenin halkı, Allah’ın nimetlerine nankörlük etti.
Bu yüzden Allah onlara, yaptıklarına karşılık, korku ve açlık elbise-
702 4/Nisâ, 105
703 bk. 47/Muhammed, 7
704 7/A’râf, 5
705 17/İsrâ, 16
706 29/Ankebût, 28-29
707 6/En’âm, 44
Ahmed Kalkan 237
sini/ıstırabını tattırdı.”708 Kitabın (Kur’an’ın) bir kısmına inanıp bir
kısmına inanmamanın da âhiretteki büyük cezadan önceki karşılığı,
dünya hayatında rezil olmaktır.709 Hz. Peygamber’in emrine muhâlefet
de; fitne/belâ ya da acıklı bir azâbı getirir.710 Önde gelenlerin
ve sâlihlerin fesâdı önlememeleri711 ve ekonomik dengesizlik, vurgun
ve soygunlar da dünyevî azâbın ve helâkin sebeplerindendir.712
Dinini sevenler İslâm dışı düzeni savunamazlar. Dindar geçinenler
muhâfazakâr olamazlar. Muhâfaza edilmesi değil; mücâdele
edilmesi gerekli yıkılası câhiliyye ve küfür düzeniyle çevrilmişiz
çünkü. Hak Din, câhiliye düzenini muhâfaza etmeyi (muhâfazakârlığı)
değil; câhiliyeyle inkılâbî mücadeleyi esas alır. Böyle olduğu
halde, inkılâpçı tevhid dinini, muhâfazakâr bir din diye insanlara
sunan tahrifatçı zihniyet, kendini olumsuz değiştirdiği gibi, dini de
tahrif edip değiştirme eğilimindedir.
Tüm peygamberler tâğutlarla mücadeleyi öne çıkaran713 ve önce
fertleri İslâmlaştırarak içinde yaşadıkları câhiliyeyi, tevhidî istikamete
doğru olumlu tarzda değiştirmeye çalışan korkusuz önderlerdir.
Ulemâ ve ümerânın gaflet veya dalâletlerinden kaynaklanan uyarı,
yönlendirme ve tavsiyenin (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker)
yetersizliği, hatta tümden terk edilmesinin bu cinâyetlerin sergilenmesinde
büyük katkısı vardır.
Ve… hayra doğru değişip değiştirmeyeni değiştirirler. Çevresini
olumlu anlamda değiştirmeye çalışmayan kimse, çevrenin olumsuz
değişiminden payını alır. Neyin, hangi şeylerin değişmemesi gerektiğini,
ayağımızın hangi çizgide sâbit kalmasını iyi bilip tespit etmek
gerekiyor öncelikle. Değişim, dönüşüm derken, olumsuz değişimin
kıskacında tükürdüğünü yalayan, gerisin geriye haktan dönen
insanlarımızı hatırlamak gerekiyor. Pergelin sabit ayağında hiçbir
kayma olmadan diğer ayağını belli sistem içinde açarak halkayı büyütmeye
çalışmak; yapılması gereken bu.
708 16/Nahl, 112
709 2/Bakara, 85
710 24/Nûr, 63
711 11/Hûd, 116
712 11/Hûd, 84-86
713 16/Nahl, 36
238 Dâvet
Zafer önce gönüllerde ve kafalarda kazanılır. Gönüllerindeki,
zihinlerindeki, hayatlarındaki işgallere karşı direnenler, er-geç zafere
ulaşacaktır. Kurtulamayan kurtaramaz. Kendini fethedemeyen
hiçbir şeyi fethedemez. Olumlu şekilde hayat boyu değişmeye çalışmayan,
başkalarını değiştiremez. Gönül kapısını tevhid anahtarıyla
açabilen kimsenin önünde ise, nice kapalı kapılar kolayca açılacaktır.
Allah nazarında en üstün olan kişi, gönlünü, bileğini ve kafasını
birlikte güçlendiren ve bu dengeli gücü Allah yolunda kullanabilen,
kendi güzel değişimini toplumu değiştirme yolunda kullanan kimsedir.
Öyleyse haydi yeniden iman etmeye, bir daha değişmemek
üzere yeniden Kur’an’la değişmeye. Güzele doğru değişip değiştirmeye.
İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih;
ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız:
Ya nefsimiz veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya
dâvâ. Ya fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini
Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!
Ahmed Kalkan 239
KONUYLA İLGİLİ GENİŞ BİLGİ ALINABİLECEK
KAYNAKLAR
1. Ailede Çocuğun Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, İFAV Y.
2. Allah Erinin Yolu, Adil Akkoyunlu, Vahdet Y.
3. Allah’a Dâvette Peygamberlerin Metodu 1-2, M. Surur b. Naif Zeynelâbidin, Guraba Y.
4. Ansiklopedik Kur’an Kavramları ve Güncel Yansımaları, Ahmed Kalkan, 10
cilt, Kalemder Y., Emr-i Bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i Ani’l-Münker (3/104, 109) 156;
Güzel Söz (83) 77; Hakkı Gizlemek (42) 51; İnsanlara İyiliği Emredip Kendini
Unutmak (44) 54; İnzâr (6) 23; Kabalık-Yumuşaklık ve Katı Yüreklilik (3/159) 159;
Kıssa (11/Hûd, 100; 12/Yûsuf, 3) 190; Kolaylık/Yüsr (185) 123; Lakab (Gıybet,
Alay, Lakab, Sûi Zan) (49/Hucurât, 11-12 (204); Sanat ve Allah’ın Sanatı (27/Neml,
88) 200; Sıdk/Doğruluk (177) 118.
5. Bedenin Dili, Zuhal Baltaş, Acar Baltaş,
6. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y.
7. Bir Eğitimci Olarak Hz. Muhammed ve Eğitim Metodları, A. Ebu Ğudde, Umran Y./Yasin Y.
8. Buhari ve Müslim’den İslâm Dâvetçilerine Öğütler, Seyfullah el-Muvahhid, Hak Y.
9. Bütün Yönleriyle Hitabet, Nejat Muallimoğlu,
10. Çağdaş Dâvetin Problemleri, Fethi Yeken, İlim Y.
11. Çocuk Eğitiminde Peygamberimizin Metodu, Abdülbâsit M. Seyyid, Beka Y.
12. Çocuklar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
13. Dâvâ Erlerine Mesaj ve Metod “Teşkilatçılık”, Ahmet Akgül, Doğuş Y.
14. Dâvet Yolu Üzerine Sorular, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
15. Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Ravza Y.
16. Dâvet Yolunda Dökülenler, Fethi Yeken, Seçkin Y. / Ravza Y
17. Dâvet Yolunda Duâlar, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
18. Dâvet Yolunda Hazırlık, Fethi Yeken, Ravza Y. ,
19. Dâvet Yolunda Örneklik, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
20. Dâvet Yolunda Temel Meseleler, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
21. Dâvet, Şevki Saka, Seha Neşriyat
22. Davetçi Öğrencinin El Kitabı, Naşit Tutar, Dua Y.
23. Dâvetçiyiz Yargılayıcı Değil, Hasan el-Hudaybî, İnkılab Y.
24. Dâvetin Başlangıç Noktası, Muhammed Ahmed Raşid, Madve Y.
25. Davetin Esasları ve Davetçinin Ahlâkı, Celal Çelik, Çıra Y.
26. Dâvetin Esasları, Gençliğin Meseleleri, Hasan el-Benna, Esra Y.
27. Diksiyon Etkili Konuşma Teknikleri, Rana Elik, Akis Kitap Y.
28. Dil Belası, Konuşma Sanatı, Ragıp Güzel, Çelik Y.
29. Dil Zekâsı İletişim Sihirbazlığı, M. Abdullah Yılmaz, Akis Kitap Y.
30. Din Dili, Turan Koç, Rey Y.
31. Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, TDV Y.
32. Din Görevlisi Rehberi, Hayrettin Karaman ve heyet, DİB Y.
33. Dinde İletişim Dili, İsa Kayaalp, Nesil Y.
34. Dinî Hitabet, Çeşitleri, İlkeleri, Örnekleri, İ. Lütfi Çakan, İFAV Y.
35. Dinî Hitabet, Çeşitleri, İlkeleri, Örnekleri, İ. Lütfi Çakan, İFAV Y.
36. Doğru ve Güzel Konuşma, Birol Vural, Hayat Y.
37. Edebiyata Müslümanca Bakmak, Selim Çoraklı, Birleşik Y.
38. Edebiyata Müslümanca Bakmak, Selim Çoraklı, Birleşik Y.
240 Dâvet
39. Edebiyatta Üslûp ve Problemleri, Şerif Aktaş, Akçağ Y.
40. Edebiyatta Üslûp ve Problemleri, Şerif Aktaş, Akçağ Y.
41. Ellinci Yılında Müslüman Kardeşler Hareketi, Said Havva, Uysal Kitabevi Y.
42. Elmalılı Tefsirinde Kur’ânî Terimler ve Deyimler, M. Yaşar Soyalan, Ağaç Y. s. 210, 238
43. Emr-i Bilmaruf Nehyi Anil Münker, Ali Korani, İhtar Y.
44. Emr-i Ma’ruf Nehy-i Münker, Celalüddin el-Umerî, İnsan Y.
45. Ferdî Davet Fıkhı, Seyyid Muhammed Nuh, Ravza Y.
46. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 64-72, 113-123
47. Fussılet Sûresi Işığında Dâvetçinin Eğitimi, Hamid bin Nâsır bin Abdurrahman
el-Ammar, Trc. M. Ali Kara, Karınca Y. s. 231-236
48. Güzel Konuşma Sanatı, Mehmet Kaplan, Nesil Basım Yayım
49. Güzel Konuşma ve Yazma Sanatı, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
50. Güzel Konuşma, Cevdet Tellioğlu, Timaş Y.
51. Güzel Konuşmanın Anahtarı, İlyas Albayrak, Remzi Kitabevi
52. İslâm’a Dâvet, Muhammed Ebû Zehra, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
53. Hadislerde İyiliği Emredip Kötülüğe Engel Olmak, İbn Ebi’d-Dünya, Ocak Y.
54. Hak Yolda Yürürken, Mustafa Meşhur, Fecr Y.
55. Hakkı Tavsiye Metod ve Vâsıtaları, İsmail Lütfi Çakan, Büşra Y. / Rağbet Y.
56. Hatiplik Sanatı, J. Brun-Ros, Remzi Kitabevi
57. Hisbe Teşkilâtı, Yusuf Ziya Kavakçı
58. Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y./İhya Y.
59. Hitabet ve İrşad Güzel Konuşma ve İnsanları Etkileme Yolları Abd Çetin, Aksa Y.
60. Hitabet ve İrşad Güzel Konuşma ve İnsanları Etkileme Yolları Abdurrahman Çetin, Aksa Y.
61. Hitabet, Nejat Muallimoğlu, Avcıol Basım Yayım
62. Hizmet İnsanı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
63. Hz. Muhammed ve Öğretim Metodu, Abdulfettah Ebû Gudde, Yasin Y.
64. Hz. Peygamber ve İlim, Işığın Çağrısı, Yusuf el-Karadavî, Şule Y.
65. İhtilaflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Karadavî, İlke Y.
66. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 3, s. 245-365
67. İletişim ve Dil, İsa Kayaalp, T. Diyanet Vakfı Y.
68. İletişim ve Dil, İsa Kayaalp, T. Diyanet Vakfı Y.
69. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. 237-240
70. İnsan İlişkilerinde 4x4’lük İletişim, Oğuz Saygın, Hayat Y.
71. İslâm Dâvetçilerine Eğitim Rehberi, Hişam et-Tâlib, Girişim Y.
72. İslâm Davetçilerine Notlar, Abdulvehhab Ekinci, Yöntem Y.
73. İslâm Dâvetçilerine Notlar, Fethi Yeken, Hayra Hizmet Vakfı Y.
74. İslam Davetçilerine, Abdullah Nasıh Ulvan, Bengisu Y.
75. İslâm Dâvetçilerine, Mevdudi, Dünya Y.
76. İslâm Dâvetçilerinin Vasıfları, Muhammed Sabbağ, Bahar Y.
77. İslâm Dâvetçisine Notlar, Fethi Yeken, İlim Y.
78. İslam Davetçisinin El Kitabı, Abdullah el-Hâtır, Beka Y.
79. İslâm Dâvetinin Esasları I, II, Abdülkerim Zeydan, Risale Y.
80. İslâm Hukukunda Örf, Mehmet Şener,
81. İslâm Nizamı, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y. c. 3, s. 85-96, 331-342
82. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, A. Mustafa Nevin, İz Y.
83. İslâm Terbiye Metodu, Muhammed Kutub, Hisar Y.
84. İslâm’a Davet Metodu, Mahmud Abdullatif İveda, Köklü Değişim Y.
Ahmed Kalkan 241
85. İslâm’a Dâvet Metodu, Said Ramazan el-Bûti, Madve Y.
86.İslâm’a Dâvet, Gereklilik ve Yöntem Üzerine, Muhammed Ebû Zehra, Birleşik Dağ. Kit. Ank.
87. İslâm’a Dâvet, Muhammed Ebû Zehra, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
88. İslâm’a Dâvet, Türkân Namlı, Salah Bilici Kitabevi Y.
89. İslâm’a Davette 55 Esas, Uğur Pekcan, Meva Kitap Y.
90. İslâm’a Nasıl Dâvet Edelim? Fethi Yeken, İlim Y. / Ravza Y.
91. İslâm’da Aile Eğitimi 1-2, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
92. İslâm’da Dâvet, Hakkı Tebliğde Metod, Hekimoğlu İsmail, Yeni Asya Y.
93. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Cabir Alevânî, Risale Y.
94. İslâm’da İrşad, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
95. İslâm’ın Genç Dâvetçilerine, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
96. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 91-94, 384-385; 452-454
97. İslâmî Çalışma Metodu, Mustafa Tahhan, Risale Y.
98. İslâmî Daveti Taşımanın Zorunlulukları ve Sıfatları, M. AbdulLatif Uveyda, Kök. Değ. Y.
99. İslâmî Eğitim ve Psikolojik Temelleri, Ömer Özyılmaz, Pınar Y.
100. İslâmî Kavramlar, Mevdudi, s. 27-30
101. İyiliği Emretmek, Kötülükten Alıkoymak, İbn Teymiyye, İhya Y.
102. Kadınlar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
103. Kalk ve Korkut, Ali Esen, Ribat Neşriyat
104. Kızlar İçin İrşad, Halit Çelik, Selâmet Y.
105. Kim Güzel Konuşmak İstemez ki? Ahmet Şahin Akbulut, Ensar Y.
106. Konuşma Eğitimi, Sandy Linver, Star Yaprak Y.
107. Konuşma Eğitimi, Suat Taşer, Papirus Y.
108. Konuşma Sanatı Dil Belâsı, Ragıp Güzel, Çelik Y.
109. Konuşma, Yavuz Özdem, Atika Y.
110. Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. s. 299-304
111. Kur’an ve Sünnette Emr-i Ma’ruf Nehy-i Münker, Celalüddin el-Umerî, İnsan Y.
112. Kur’an ve Tebliğ, Muhsin Kıraatî, Kevser Y.
113. Kur’an’a Göre Din Eğitiminde Rehberlik, Düşün Y.
114. Kur’an’a Göre Dinde Zorlama ve Şiddet Sorunu, Abdurrahman Ateş, Beyan Y.
115. Kur’an’da Beden Dili, Necati Kara, Bilge Y.
116. Kur’an’da Dâvet Metodu, S. Hüseyin Fadlullah, Seçkin Y.
117. Kur’an’da Edebî Tasvir, Seyyid Kutub, Çizgi Y.
118. Kur’an’da Edebî Veche, Safvet Senih, Nil A.Ş.
119. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç
120. Kur’an’da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
121. Kur’an’da Tartışma Metotları, Zahir B. Awad el-Elmaî, Pınar Y.
122. Kur’an’da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Mehmet Şanver, Pınar Y.
123. Kur’an’ın Hz. Peygamber’i Eğitmesi, Murat Kayacan, Ekin Y.
124. Kur’ân-ı Kerim ve İletişim, Abdurrahman Kasapoğlu, Nursan Y.
125. Kur’an-ı Kerim’de Ma’rûf ve Münker, Ömer Dumlu, Ravza Y.
126. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 453-463, 22-24; c. 20, s. 80-90
127. Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, F. Yıldız, İşaret Y. s. 25-28, 107-111, 151
128. Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 165-188
129. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 97-108
130. Kur’an’da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Mehmet Şanver, Pınar Y.
131. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 282-290
242 Dâvet
132. Kur’ân-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y. s. 170-171
133. Kur’an’ın Temel Kavramları, Yeni Boyut Y. s. 353-354, 380-382, 572-579, 77-84
134. Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılab Y. s. 105-106, 157-158
135. Lisan ve İnsan, Yusuf Alan, T.Ö.V. Y.
136. Meşhur Sözler Antolojisi, Ahmet Seven, Seha Neşriyat
137. Musâhiblik, Haydar Kaya, Engin Y.
138. Münkerden Sakındırma Yolu, Abdülhamid Bilali, Buruc Y.
139. Müslümanın Sanat Anlayışı, Ahmed Kalkan, Rağbet Y.
140. Nasıl Davet Edelim?, Muhammed Kutub, Beka Y.
141. Nebevî Hareket Metodu 1-2, Münir Muhammed Gadban, Nehir Y.
142. Nebevî Tebliğ, Ubeyd Küçüker, Seçkin Y.
143. Nebevî Yöntem, Abdusselâm Yasin, Beka Y.
144. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 158-160
145. Osmanlılarda İhtisab Müessesesi, Ziya Kazıcı, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
146. Önce Söz Vardı, Erol Göka ve heyet, Ankara
147. Özlü Sözler Antolojisi, Yakup Sarı, Ravza Y.
148. Özlü ve Güzel Sözler, Şerif Öktürk, Toker Y.
149. Peygamber Efendimiz’in Hitabeti, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y.
150. Peygamberimiz Nasıl Eleştirirdi? Muhammed Salih el-Müneccid, Polen Y.
151. Peygamberimizin İnsan Kazanma Metodu, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
152. Peygamberimizin Tebliğ Metotları 1-2, İbrahim Canan, Nesil Y.
153. Rasulullah’a Göre Aile ve Okulda Çocuk Terbiyesi, İbrahim Canan, Yeni Asya Y.
154. Rasülüllah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, Ahmed Önkal, Esra Y. / Kitap Dünyası Y.
155. Resulullah’ın Hayatı ve Metodu, Fıkhu’s-Sîre 1-2, Münir Gadban, Risale Y.
156. Sanat Bilinci, Ahmed Kalkan, Denge Y. s. 89-91
157. Sapmalara Karşı Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
158. Sevgi Eğitimi, Veysel Sönmez, Anı Y.
159. Sevgi Peygamberi ve Yetişkin Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, Rağbet Y.
160. Söz Söyleme ve İş Başarma Sanatı, Dale Carnegie, Timaş Y.
161. Söz ve Diksiyon, Nüzhet Şenbay, Yapı Kredi Y.
162. Söz, Haydar Murat Hepsev, Söz Kitap Y.
163. Sözlü ve Yazılı Kültür: Sözün Teknolojileşmesi, Walter J. Ong, Metis Y.
164. Sözün Özü (Kelâm-ı İlâhî’nin Tabiatına Dair), Dücane Cündioğlu, Tibyan Y.
165. Sünnetullah’ta Dâvet Metodu ve Evrensel Mesaj, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
166. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 351-353 (Dâî); 371-372 (Dâvet);
c. 2, s. 98-99 (Emr-i Bi’l-Ma’rûf ve Nehy-i Ani’l-Münker); c. 4, s. 64-65 (Ma’rûf);
360-362 (Münker); c. 6, s. 141-143 (Tebliğ) ; c. 2, s. 443-444 (Hisbe Teşkilâtı); c. 4,
s. 265-266 (Muhtesib).
167. T. D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 11, s. 138-141 (Emr-i Bi’l-Ma’ruf); c. 9, s. 16-19 (Da’vet)
168. Tebliğ ve İrşad Çalışmaları, M. Esad Coşan, Seha Neşriyat
169. Tebliğ, İsmail Çetin, Dilara Y.
170. Tecrübeler Işığında İslam Daveti, Ahmet Münir, Dua Y.
171. Tenbihu’l Gâfilin, Ebû lleys Semerkandi, Bedir Y. s. 221-248
172. Türkçe Diksiyon, Raif Özben, İnkılap Kitabevi
173. Türkçe Diksiyon, Raif Özben, İnkılap Kitabevi
174. Türkiye’de Vâizlik (Tarihçesi ve Problemleri), Mehmet Faruk Bayraktar, İFAV Y.
175. Üyelik ve Liderlik Açısından Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
Ahmed Kalkan 243
176. Va’z Edebiyatında Hadisler, Mahmut Yeşil, T. Diyanet Vakfı Y.
177. Yanlışları ve Doğrularıyla Güzel Konuşma, Ülkü Giray, Bilgi Y.
178. Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 142-152, 189-209
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…