Aşırı Sevgi, Sevilen Şeyi Putlaştırmaya Götürür!

 

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ

حُباًّ لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۙ وَاَنَّ اللّٰهَ

 شَد۪يدُ الْعَذَابِ

 "İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah'tan başkasını O'na endâd edinir; Allah'ı sever gibi onları severler. İman edenlerde ise, Allah sevgisi daha fazladır." [1]

 

Endâdı (Bir Şeyi) Allah'ı Sever Gibi Sevmek: Şüphesiz ki mü'minler, Allah'ı sevdikleri kadar hiçbir şeyi sevmezler. Ne kendilerini, ne de başkalarını. Ne şahısları, ne değerleri, ne alametleri, ne de insanları peşine takan şu dünya kıymetlerinden birisini. Allah sevgisi, en büyük sevgidir. Her türlü kayıt ve ölçülerin üstünde, mutlak bir sevgi. Başkalarına karşı besledikleri bütün sevgilerin üstünde Allah sevgisi. Âyetteki sevgi tabiri; doğru ve yerinde bir ifade olduğu kadar da güzel bir tabirdir. Hakiki mü'minle Allah arasındaki bağlılık, sevgi bağlılığıdır. Kalpten bağlanmak. Bu bağ; ruhta meydana gelen bir cezbeyle, dostluk ve yakınlık bağıdır. Sevimli ve parlak muhabbet duygusuyla sıkıca bağlanmış vicdan bağı... [2]

Âyette geçen "Endâd edindiklerini Allah'ı sever gibi severler" ifadesinin anlamı, "onlara itaat ve saygı duyma hususunda" demektir. Mü'minin Allah'ı sevmesi konusunda başka âyetlerde de açıklık vardır. "Allah onları, onlar da Allah'ı severler."[3] âyetinde olduğu gibi. Yine bir bedevî, Hz. Peygamber'e gelerek, "Ey Allah'ın Rasûlü, kıyamet ne zaman?" diye sordu. Bunun üzerine Rasûlüllah, "Onun için ne hazırladın?" dedi. Bedevî de: "Çok namazım ve orucum yok; ne var ki ben, Allah'ı ve Rasûlünü seviyorum" dedi. Bunun üzerine de Peygamberimiz (s.a.s.): "El-mer'ü mea men ehabbe (Kişi sevdiği ile beraberdir.)" [4] buyurdular. Bunu müteakiben Enes (r.a.) şöyle dedi: "İslâm'dan sonra, müslümanların bu hadisle sevindikleri kadar, başka herhangi bir şeyle sevindiklerini görmedim." [5]    

Yaratılana değil, yaratana kulluk ve İbâdet etmek zorundayız. O'nun emir ve yasaklarına uygun hareket etmeli; O'nun emir ve yasaklarına ters düşen bütün emir ve yasakları reddetmeliyiz. Hürriyetimizi korumalı, özgür olmalıyız. Bizim gibi yaratılanların emir ve yasaklarını Allah'ın emir ve yasaklarına tercih ederek insandan ilâh türetemeyiz. Biliyoruz ki, bu üretilen ilâhlar yok olacak, ölecektir. Ölenden ilâh olmaz.                      

Hâlbuki müşrikler, ilâhlarını severler. Allah'tan başka filan adamı ilâh ediniyorlar. Onu seviyorlar. Ne gibi? Allah'ı sevdiği gibi. Yani bu kimseler Allah'a da iman ediyorlar. Allah'a inandıkları gibi Allah'ı seviyorlar da. Ama filanı da sevsek olmaz mı diyorlar. Allah ile Allah'ın kanunlarına zıt kanun koyan kişiyi ilâhlaştırıyor, ikisini beraber seviyorlar. Mü'minlere gelince, mü'minlerin ise Allah'a olan sevgileri daha şiddetlidir. Onların putlarını sevdiklerinden daha fazla severler müslümanlar Allah'ı.

Bu âyetin yaptığı kıyas/karşılaştırma ile düşündüğümüzde, günümüzde iman konusunda ne kadar geçerli not alabileceğimizin muhasebesini yapmalıyız. "Şu kâfir grubun veya şu bâtıl dâvâ adamının gayret ve mücâdelesini müslümanlar da yapsa..." diyoruz. Adam, kendisi gibi bir insanın koymuş olduğu kuralların insanlar üzerinde hâkim olması için malını veriyor, canını veriyor. Müslüman da diyor ki: "Bizim de imanımız ve gayretimiz, şu imansızınki kadar olsaydı." Bu âyette Rabbimiz öyle demiyor. Sizin Allah'a olan sevginiz, onların putlarına olan sevgisinden daha şiddetlidir diyor. Eğer şiddetli değilse, imanımızdan şüphe etmemiz veya zayıf olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Allah sevgisinden sonra Peygamber Efendimiz'i sevmemiz gerekiyor. Bir hadis-i şerifte öyle buyruluyor: "Bir kişi, beni anne ve babasından daha fazla sevmedikçe iman etmiş olmaz."[6] Rasûlüllah'ı Rabbimiz'den sonra sevmek zorundayız. Kul olduğunu hiç unutmadan sevmeliyiz. Sevmek adına  -hâşâ- Hıristiyanların Hz. İsa'yı sevdiği gibi de olmayacaktır sevgimiz.

Kâfirlerin kendi liderleri, kendi yöneticileri, kendi kanun koyucuları yolunda verdikleri mücâdeleye denk mücâdele vermeyeceğiz. Bu âyete göre[7] onların verdiği mücâdeleden daha üstün bir mücâdele verirsek, ancak müslüman olduğumuzu ispatlayabiliriz. [8] 

Allah'ın itaat edilmesini yasakladığı kimselere veya Allah'ın hükümlerine düşman olan kimselerin veya düzenlerin emir, yasak ve arzularına itaat etmek, Allah'a isyan olduğu gibi; aynı zamanda Allah'a karşı endâd tutmaktır. Şüphe yok ki, böyle yapmak, gerek Allah'ı inkâr ederek olsun ve gerekse olmasın, ilâhlık mânâsında onları Allah'a endâd / ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı, bu şirki açıktan yaparlar. Firavunlara, Nemrutlara yapıldığı gibi onlara açıktan açığa ilâh, ma'bud adını vermekten çekinmezler. Onlara "rabbimiz, tanrımız" derler. Diğer bir kısmı da, açığa vurmadan aynı muameleyi yaparlar. Onları, Allah'ı sever gibi severler, onları nimet sahibi olarak tanırlar. Onların sevgisini, hareketlerinin başı kabul ederler. Allah'a yapılacak şeyleri onlara yaparlar. Allah rızâsını düşünmeden onların rızâlarını elde etmeye çalışırlar. Allah'a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.

Bu âyet[9] gösteriyor ki, ilâhlık mânâsında son derece sevgi, bir esastır. Ve ma'bud, en yüksek seviyede sevilen şeydir. Böyle son derece sevilen şeyler, ne olursa olsun, ma'bud ve endâd edinilmiş olur. Sevginin sonucu ise itaattir. Bunun için, ma'buda son derece itaat edilir. Her insanın tuttuğu yolda hareket başlangıcı, onun ma'bududur. İnsanlar tarafından böyle sevgiyle ma'bud mertebesi verilerek Allah'a endâd / denk tutulan şeyler, o kadar çeşitlidir ki, bir taştan, bir maden parçasından, bir ottan, bir ağaçtan tutun da gök cisimlerine, ruhlara, meleklere kadar çıkar. Bununla beraber "onları severler" ifadesindeki akıl sahiplerine ait olan "hüm (onlar)" zamiri, bunların özellikle akıllılar kısmını açıkça ifade etmektedir.

Bunun içindir ki, tefsirciler, "denk, benzer" mânâlarına gelen "endâd"ı  "Allah'a isyanda itaat ettikleri liderleri, başkanları ve büyükleri"  diye açıklamışlardır. Bu zamir, tağlib yoluyla putları da kapsamına alması takdirinde bile bu anlam açıktır.

Gerçekten servet, büyüklük, kuvvet, makam, itibar, güzellik gibi herhangi bir ümide sebep sayılan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar, liderler gibi insanları, Allah'ı sever gibi seven ve onlar uğrunda her şeyi göze alan nice kimseler vardır ki bu, endâd ve şirk konusunun putperestlik esasını, insanlığın en büyük yarasını teşkil eder. Edebiyatta, romanda, şiir ve şarkılarda bu tür şirk o kadar ileri gitmiştir ki sevgililer ilâh seviyesine çıkartılmıştır. En ufak bir işi övmek için, yaratma kudreti yakıştırılmış, sanatçılar, futbolcular açıkça veya üstü kapalı şekilde tanrılaştırılmıştır. Yeryüzündeki insanlık kavgaları, bütün bu çeşitli ve birbirine zıt olan endâdın mücâdelesi yüzündendir. Bilimlerin, fenlerin, sanatların gelişmesi buna çare bulamaz; bilakis hepsi, bu şirk ocağını yakmak için gaz ve benzin yerine bu kavramları/endâdı kullanır. İslâm dışı düzenler de şirk ve endâd için çok rahat ortam oluştururlar ve beslerler. Bunlar, biz de müslümanız deseler bile, gerçekte ne Allah tanır, ne peygamber. Her birinin gönlünde zaman zaman bir veya birkaç mahlûk yer tutmuştur. Onları Allah'ı sever gibi severler, onlara ma'bud muamelesi yaparlar. Onlara itaat etmek için Allah'a isyan ederler. "Onları, Allah'ı sever gibi severler." İfadesi, bütün bunları tasvir etmektedir. Buna velileri ve peygamberleri ma'bud derecesine çıkaranlar da dâhildir.

Bunun için Allah'ın velileri, peygamberleri ve melekleri gibi sevgili kullarını severken âyet-i kerimenin kapsamını iyi düşünmeli; sevgilerini, Allah sevgisi derecesine vardırmaktan kaçınmalıdır. Çünkü Allah için sevmekle, Allah'ı sever gibi sevmek arasındaki farkı bilmek gerekir. Allah'ı sevenler, Allah yolundaki O'nun sevgili kullarını da severler. Fakat Allah'ı sever gibi değil, Allah için severler ve bu sevgi ile Allah yolunda onlara uyarlar. "(Ey Muhammed!) De ki: Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin."[10] Buna göre, Allah'ın sevdiği kullarını sevmek ve onlara uymak, günah ve şirk değildir. Tersine Allah sevgisine delil olur. Fakat bu sevgi, hiçbir zaman Allah sevgisi gibi olmamalıdır. Velileri, peygamberleri veya onların ruhlarını ya da melekleri bir ilâhlık payı vererek sevmek, onları severken Allah'ı ve Allah'ın emirlerini unutmak, onlar adına kurban kesmek, âyin yapmak, onlardan direkt duâ şeklinde bir şeyler istemek, onlardan medet ve imdat beklemek... "Onları, Allah'ı sever gibi severler." ifadesinin tam anlamıyla şirk ve küfürdür. Ayrıca böyle yapmak onlardan uzaklaşmaktır. Çünkü onlar, ancak Allah'ı sevmişlerdir. Ölü veya diri, cansız veya canlı putlara bağlanıp, hurafelere boğulan, uydurma masalları ve efsaneleri din edinen, mezarlara ve ölülere tapınan insanların sayısı gittikçe artmaktadır; câhiliyye sistemi yürürlükte olduğu müddetçe de artacaktır. Bir de vahdet-i vücud adı altında gizlenen bir ateist felsefe vardır ki, din ve ahlâk adına ilmî ve hikemî şekilde en büyük zarar, bundan gelmiştir.

Kısaca, başkanlarını ve büyüklerini, Allah'ı sever gibi sevenler ve onların, Allah'ın emrine uymayan emirlerine itaat ederek Allah'a isyan edenler, bunları Allah'a eş ve ortak edinmiş olurlar ki, bütün putperestliğin esası ve endâd konusu, bu tarz muhabbet beslemektedir. Bunlar, itaat ettikleri kimseleri Allah için değil; Allah gibi severler. "İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise çok daha fazladır." Mü'min olanların Allah'a sevgisi, Allah için sevmesi, her şeyden çok ve o müşriklerin tapındıkları endâda, eş ve benzerlere, hatta varsa Allah'a sevgilerinden daha çok ve daha kuvvetlidir. Çünkü mü'minler, ancak Allah'a yalvarırlar. Müşrikler ise pek sıkıştıkları ve muhtaç oldukları zaman Allah'ı hatırlarlar, ihtiyaçları kalmayınca da edindikleri eşlere uyarlar. Bundan dolayı, mü'minin gerek rahatlık zamanında ve gerekse sıkıntı anında, gerek darlıkta ve gerekse genişlikte Allah'a olan sevgisi devamlıdır.

Kâfir ve müşrik ise bazen rabbinden yüz çevirir, tutar bir puta tapar, sonra ondan daha güzel bir şey gördüğü zaman onu bırakır, buna tapar. Sonra ondan daha güzel bir şey gördükleri zaman onu da bırakır, başkasına tapar. Hatta Bahile kabilesinin yaptığı gibi acıktıkları zaman ma'budlarını yedikleri olur. (Sözgelimi, özgürlüğe, demokrasiye taparcasına sarılanların menfaatleri veya İslâm düşmanlıkları gereği bu putlarını yedikleri çok görülmüştür.) Bu şekilde sevgi besledikleri şeyi ve ma'budlarını değiştirir giderler. Bunun için onların, mü'minler gibi devamlı bir sevgileri olmaz. Mü'minler, tek Allah'a inandıkları için bütün sevgileri, bizzat Allah'ta toplanır. Allah'ın yarattıklarına olan sevgileri de bu başlangıç noktasından dağılır. Yani sevdiklerini ancak Allah için, Allah rızâsı için severler. Müşrikler ve kâfirler ise bir ma'budun veya bir putun karşılığında diğer ma'budları ve putları da doğrudan doğruya sevdikleri ve bütün sevgilerini Allah sevgisiyle, Allah rızâsıyla ölçmedikleri için sevgileri dağınık ve parçalanmıştır. Şüphe yok ki dağınık ve değişen sevgiler, toplu ve sabit sevgiye göre bir hiç demektir. 

Bunun için mü'min bir halk topluluğuna sahip olan ve sırf Allah için sevilen başkanlar, kendilerine uyulan insanlar, ne kadar mutludurlar. Şüphe yok ki bu bahtiyarlığa kavuşmak da hakkıyla tek Allah'a inanan bir mü'min olmaya, her şeyden, hatta kendinden önce Allah'ı sevip, Allah'ın kullarına da Allah için muamele etmeye ve Allah için sevgi dağıtmaya bağlıdır. Başka türlü aşırı gidenler veya ihmal edenler, zulümden kurtulamazlar. Allah'a karşı başkalarını endâd, yani eş ve ortak tutmak, onları Allah'ı sever gibi sevmek ve Allah'a karşılık onları bizzat kendilerine uyulacak varlıklar edinerek emirlerine itaat etmek, özellikle Allah'ın hakkı olan ilâhlık sıfatına ve ma'budluğuna başkalarını da ortak etmek, en büyük zulümdür. "Şüphe yok ki şirk, büyük bir zulümdür."[11] Bunu yapanlar son derece zâlimdirler. Çünkü göklerin ve yerin yaratıcısı, kâinat saltanatının mutlak hâkimi olan Allah Teâlâ'nın hakkına tecavüz etmek cür'etinde bulunanlar, hangi zulümden sakınırlar? Allah'ın kullarına, âciz yaratıklarına ne yapmak istemezler? [12]  

Bu âyet,[13] açıkça gösteriyor ki, ulûhiyetin en önemli özelliklerinden biri, muhabbettir, sevilmektir. Bundan dolayıdır ki, Kur'an ve İslâm ıstılahında / teriminolojisinde insan, daha çok "kul" vasfıyla anılır. Kulluk, kendisine kul olunan varlığa karşı beslenen, en ileri sevgi derecesini ifade eder. "Abd" kelimesinin bu anlamı, câhiliyye devri Araplarında da mevcut idi. Dünyevî mertebeler içinde risâlet en üstün mertebe olduğu halde, Rasûl, kulluğu ile övünürdü. Şehâdet kelimesinde de biz O'nun önce kul olduğunu, sonra Rasûl vasfını zikrederiz. Mezkür âyet gösteriyor ki, Allah'tan başka herhangi bir şeyi veya kimseyi, Allah'ı severcesine seven, Allah'ın emir ve nehiylerine uyar gibi bu sevginin gereklerini yerine getiren kimse, Allah'tan başka endâd, yani nidler, nazirler edinmiş demektir. Bu, muhabbette niddir. Bâtıl tanrılara, tapanlarının gerçek bir sevgi taşıdıklarını 2/Bakara, 95 ve 29/Ankebût, 25 âyetleri bildirir. Mü'min, Allah'ı; halis, katışıksız, sabit ve en ileri derecede sevmelidir.

"Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın."[14] Demek ki, Allah'a inanan nezdinde onu sevmek, asıl fıtratı teşkil eder. Fıtratta olan bu sevgiye hitap olunarak, Allah'ın da kendilerini sevmesi için uymaları gereken yola, böylece irşad olunuyorlar. Öte yandan bu âyette "sevmek ve bağışlamak" kavramlarının münasebete konulmasından anlaşılıyor ki, Allah'ın mağfireti de, kula olan muhabbetinden ileri gelir. Normal olarak sevmeyen bağışlamaz.

Kur'an, kimi özellikleri imanın gereği sayar ki, bunlar ister istemez sevgiyi tazammun eder. Bunlardan biri "rızâ"dır. Rızâ, şunları gerektirir: Kul için en sevdiği varlık, Allah olacaktır. Çünkü bütün öbür şeyleri sevip sevmemesini belirleyen kıstas, Allah'ın onları sevip sevmemesidir. Ayrıca kul, Allah'ından bütün fiilleri, isimleri ve sıfatlarıyla râzı olacaktır: Rab, müdebbir, emredici, yasaklayıcı, Vekîl, Velî vb. olarak. Bunlar da, kendiliğinden O'nu sevmesini gerektirecektir.

Allah ve Rasûlü'ne karşı çıkanlara, babaları ve evlatları bile olsa, mü'minler sevgi beslemezler.[15] Buralarda insanın doğal olarak en çok seveceği varlıklar (baba, çocuk, zevce, mal, yakın akrabalar, yer-yurt), Allah sevgisi ile karşı karşıya konulmakta, eğer Allah'ın rızâsı başka yerde bulunuyorsa, Allah'a sadâkatın baskın gelmesi istenmektedir. Bunlara olan sevgiyi belirleyen, Allah'a olan sevgidir, O'nun rızâsıdır. Bu âyetler kulun, Allah'a sevgi besleyebileceğini göstermekle kalmaz, o sevginin ne derece ileri olduğunu da gösterir. [16] 

"Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah'a ve Rasûlüne karşı çıkanlara sevgi beslediklerini göremezsin."[17] Sevgi, kullanırken çok dikkat edilmesi ve ancak Allah'a, Peygamberine ve İslâm Düzeninin bağlılarına tahsis edilmesi gereken pek yüce bir hayat sermayesidir. İnançsızlara, müşrik ve münafıklara, bizi Allah'ın yolundan alıkoyan nesnelere israf edilmemesi gereken kıymetli varlığımızdır sevgi. Kur'an ve sünnet, Allah ve Rasûlünün mutlak olarak, öncelikli şekilde ve en büyük tarzda sevilmesini emretmiştir. Bunun dışındakileri severken, ancak ve ancak Allah'ın ve Peygamberinin sevilmesini istediklerinin sevilebileceğini açıklar. "Rahmeti bütün canlıları kuşatan (Allah) iman eden ve güzel ameller yapanlar için (kalplerde) sevgi yaratacaktır."[18]; "Amellerin en faziletlisi/değerlisi, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek/nefret duymaktır." [19] İmansız sevgiye ulaşılamaz ve sevgisiz de iman olgunlaşamaz. Hz. Peygamberimiz, "imanın tadını bulmayı (birinci derecede) Allah ve Rasûlü'nü her şeyden çok sevmeye" bağlamıştır.[20];  "(Ancak) Allah için seven, Allah için buğz eden / nefret duyan, Allah için veren ve Allah için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle erdirmiş, olgunlaştırmıştır." [21]

“Ey iman edenler! Yahudilerle, hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır.  İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır.”[22]; “Ey iman edenler! Ne sizden önce kitap verilenlerden dininizi oyuncak ve eğlence yerine tutanları, ne de diğer kâfirleri dost edinmeyin. Eğer gerçek mü’minlerden iseniz Allah’tan korkunuz.”[23]; “De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, sizce Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, Allah’ın hükmü gelinceye kadar bekleyin. Allah,  fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez.”[24]

İnsanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi, Allah’ı, göklerin hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları ve varlıkları yaratan olarak kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak istemiyor, yerin egemenliğini başka tanrılara veriyorlar. “Allah, yeryüzünde (o da beşerî kanunlara, ilke ve yönetmeliklere uygun olmak şartıyla) sadece -o da sınırlı şekilde- câmilere karışabilir, oraya hâkim olabilir. Üniversite dahil okullara, mahkemelere, meclislere, çarşı ve pazarlara, cadde ve sokaklara, kıyafet ve kanunlara, sosyal hayatı düzenleyen anlayışlara karışamaz.” Bu anlayış ve uygulamalar, şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği olduğu halde, üzerinde ittifak edilen en belirgin anlamıyla “dinin devlete, devletin dine karışmaması” demek olan “laiklik” gereği ve dayatması olarak sadece vicdana hâkim olmasına karışıl(a)mayan Allah'ı dünya işlerine karıştırmak istemiyorlar, buralarda egemen başka güçler (tanrılar) kabul ediyorlarsa, buna herhalde tevhid ve İslâm adı verilemez. Bu anlamda laikliğin çağdaş değil, temeli çok eskilere dayanan bir şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve eski Arap câhiliyyesinin de Allah’ı (hak dini) dünya ve devlet işlerine karıştırmak istemediklerini, Peygamberimiz’le bunun için mücâdele ettiklerini biliyoruz. Demek ki şirk cephesinde yeni hiçbir şey yok; sadece eski câhiliyyenin modern görünüm ve söylemleri var; tek millet olan müşrikler, ilkel atalarını taklit etmekten başka bir şey yapıyor değiller.

İnsanlar, demokrasi ve özgürlük putlarının da etkisiyle, hevâlarını hiçbir sınır tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad ve ahlâksızlıklara, içki, kumar ve zina evlerine dinin müdâhale edip yasak koymasını istemiyorsa, konu şirk kavramıyla ilgilidir. Tüm sosyal, siyasal, kamusal ve hukukî alanlara Allah’ın dışında başka tanrıların egemenliği egemen güçler tarafından isteniyor, dayatılıyor ve halk tarafından buna rızâ gösteriliyorsa, bunların tümü, şirkin dışında birşeyle izah edilemez.          

Câhiliyye Arapları, yaratıcı olarak sadece Allah’ı kesin bir şekilde kabul ediyorlardı.[25] Modern câhiliyye insanı ise, Allah'a bu kadar bile inanmıyor; ne olduğunu ve hangi vasıflara sahip olduğunu düşünmeden doğa/tabiat ve tesadüfe yaratıcılık atfediyor. Tabiatı ilâhlaştırarak çocukları, çiçekleri, güzellikleri doğanın armağanı olarak kabul ediyor. Bazen de bu “tabiat tanrısı”na kendisini ve hemcinslerini ortak koşuyor, kendisinin veya başka insanların yaratıcılıklarından bahsediyor.

 Tüm bunların yanında, her dönemde görülebilen şirk unsurlarını da katarsanız, muvahhid insanın, istisnalar dışında niye yetişmediği, huzursuzluk ve zilletin niye artarak devam ettiğinin temel sebebi daha iyi teşhis edilecektir. 

Yalnız, burada unutulmaması gereken önemli bir husus var: Allah'a ortak koşan birisinin, şirk koştuğu şey için, “bu da bir ilâhtır” , “ben buna da tapıyorum” demesi veya böyle düşünmesi de, olayın şirk olması için şart değildir. Şirk, öncelikle kalpte yer eder, sonra düşünce ve hareketlere yansır. Şirkin temeli, Allah’tan başka herhangi bir şeyi Allah'a tercih etmektir.

Hızır olarak adlandırılan ölümsüz zannedilen zat, gerçekte hayatta olmayan bir kimsedir. Yine Hızır gibi bazı İlâhî vasıflara sahip olduğu zannedilen “evliyâ”nın, tanrılaştırılıp bunların her yerde hazır ve nâzır olduğuna, insanları gözetlediğine, bazen koruyup yardım ettiğine inanılır. Dünyanın varlık sebebinin bu gibi zatlar olduğu kabul edilir. Müslümanım diyen nice insan, Allah’ın dünyayı ve özellikle yaşanılan coğrafyaları onların yüzü suyu hürmetine ayakta tuttuğunu, yoksa çoktan helâk edeceğini kabul edip dillendirir. Bu tür inançların gerçekle de, temel hakikat olan tevhidle de hiçbir ilgisi yoktur. Tümüyle bâtıl itikatlardır. Allah, dünyayı kendi irâdesiyle ayakta tutmaktadır. O’nun irâdesine engel olacak veya onu değiştirecek hiçbir zat olamaz. Allah, dünyanın ve evrenin işleyişi ile ilgili kanunlar koymuş, hikmetler belirlemiştir. Evren bu İlâhî kanunlarla ayakta durur. Allah’ın otoritesinde ve tasarrufunda hiçbir kimsenin ortaklığı yoktur. Dolayısıyla Allah’tan başkasına, sanki bir güce sahipmiş gibi duâ etmek şirktir. Ölülerlerden medet ummak câhiliyye sapıklıklarındandır. Muvahhid bir mü’min, bunlardan kesinlikle uzak durmalıdır. O, yalnızca Rabbinden dilekte bulunmalı, O’na yönelmeli ve O’na duâ etmelidir.  

 

Her Çeşit Putperestliğin ve Şirkin Zararları

İman ve tevhid fıtrattandır. Fert olarak insan, doğuştan fıtrat üzere (imana ve tevhide müsait şekilde) doğduğu gibi, ilk din de (câhiliyye eğitiminde kasıtlı olarak tersi söylenmesine rağmen) tevhid dinidir; ilk insan, tevhidî mesaja sahip bir peygamberdir. Şirk, hastalıktır, bünyeye sonradan giren bir mikroptur, bir ârızâdır, bir anormalliktir. Şirk, öncelikle kalbin hastalığıdır, müşrikler de ölümcül hastadırlar ([26]), onların duyu organları da ârızâlı ve görev yapamaz durumdadır ([27]). Onlar, akıllarını da kullanmayan hayvandan aşağı insan müsveddeleri,[28] birer pisliktirler.[29] Bir küçük kibrit çöpü koca ormanı yakıp mahvettiği gibi, şirk de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu veya yanan kibrit çöpünü önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına duyarsız kalmak, hiç akılla bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir. Şirkin olduğu yerde, kargaşa, fezat, fesat, kavga, anarşı, düzensizlik ve huzursuzluk vardır. “Eğer yerde ve gökte, Allah’tan başka ilâhlar/tanrılar bulunsaydı, yer ve gök (bunların nizamı), kesinlikle bozulup gitmişti.”[30] Kâinatta nizam ve âhenk olduğuna göre, tevhidî özellik vardır.

 

Güneşler, gezegenler ve büyük yıldızlar gibi makro âlemden atom ve hücrenin içyapılarına kadar mikro âleme, bitkiler âleminden hayvanlar âlemine kadar tüm evrende tevhidin eseri gözükmektedir. Yeryüzünün halifesi olarak yaratılan insanın tevhidden yüzçevirmesi, çevresiyle uyumsuzluğa sebep olduğu gibi, halifelik misyonu açısından da bir ihânettir. Hayatlarını din ve dünya diye ayıran, Sezar ve Tanrı diye iki ilâh kabul eden, devletine dini karıştırmak istemeyen, laiklik gibi çok tanrılı anlayışa sahip olan, Kur’an tâbiriyle dinlerini parçalayan müşriklerin kendileri de parça parça, grup gruptur ve her grup, kendi yanındakiyle övünür durur.[31] Şirkin bu çirkin tablosu yanında; Tevhid ile vahdet kelimeleri aynı kökten gelir. Biri, “birlemek”, diğeri “birlik” veya “birleşmek” demektir. Tevhide inanan her ırktan, her yapıdan insan “ümmet” bilincine sahip olacak, birbirlerini ancak kardeş[32] kabul edecektir. Aynı Allah'a gerçekten iman edenler, yekvücut olacaklar, aynı nizamın parçasını oluşturacaklar, güç ve imkân birliği oluşturacaklardır. Şirkin sayısız zararlarını ana başlıklar halinde şöyle özetleyip sayabiliriz:

  • Şirk, fıtrattaki nuru söndürür.
  • Arınmış nefsi yok eder.
  • İzzeti öldürüp yerine zilleti, köleliği getirir. İnsanlık için bir hakarettir.
  • Vahdeti, insanların birliğini parçalar.
  • Amelleri boşa çıkarır.
  • İnsanın ebediyyen cehennemden kalmasına sebep olur.
  • Şirk, bütün hurâfelerin yuvasıdır.
  • Büyük bir zulümdür.
  • Şirk, bütün yanlış korkuların, fobilerin kaynağıdır.
  • İnsan dinamizmini hareketsiz bırakır.

 

Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Bütün zararlarından daha önemli olan, şirkin insanı ebedî cehennemlik yapmasıdır. Allah, şirk inancı ile âhirete gelenleri asla affetmeyecektir. "Sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki 'eğer şirk koşarsan, şüphesiz bütün amellerin boşa gider ve hüsrâna uğrayanlardan olursun."[33]; "Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah'a şirk koşan kimse büyük bir günah ile iftira etmiş olur. Kim Allah'a şirk/eş koşarsa büsbütün sapıtmıştır."[34]

Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.

Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan ve tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın, yalnız Allah’a İbâdet edildiği ve sadece O’na uyulduğu sürece mümkün olmadığını bilirler. Çünkü, Allah’ın dini adâleti emreder ve bütün insanları eşit olarak görür. Faziletler doğuştan değil; sonradan kazanılan iman, takvâ, cihad ve ilim sâyesindedir. Şirk ise nefsini ilâh edinenlerin, insanları kendilerine kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar, kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk düzenini isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları taptırarak, aslında kendilerine taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insanların insanlara kulluk ettiği düzenin adıdır.

Müşrikler, bazı şeyleri ilâh haline getirdikten sonra bazıları doğrudan o ilâhlara tanrı diye, bazıları da ‘bizi Allah’a götürecekler’ diye tapınmaya başladılar. Hâlbuki Allah (c.c.) bütün insanlara, sizi ben yarattım ve rızkınızı da ben veriyorum. Öyleyse ibâdeti yalnızca Bana yapın.’ diye buyurmaktadır.[35] Şirk dini üzerinde olanlar, hem Allah’ın dışında birtakım ilâhlara ibâdet ederler, hem de o ilâhlar adına kurallar (şeriatlar) uydurup onu din haline getirirler. Allah ise onların bu tutumunu kesin bir şekilde kınamakta ve reddetmektedir.[36] Allah’a başka şeyleri ‘şerik-ortak’ koşanlar, aslında gerçek anlamda bir ilâh bulmuş ve gerçekten ona ibâdet ediyor değildir. Onların bu yaptığı bir ‘zan’ (sanı)dır, bir avunmadır.[37] Yarın hesap günü şefaatçi olacakları zannedilen bütün ‘şerikler-ortaklar’ müşriklerin yanında olmayacaklar, onlara yardım edemeyeceklerdir. [38]

 

[1] 2/Bakara, 165

[2] Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l-Kur'an, c. 1, s. 319-320

[3] 5/Mâide, 54

[4] Buhârî, Edeb 96, Ahkâm 10; Müslim, Birr 165

[5] Fahreddin Râzî, Tefsir-i Kebir, c. 4, s. 183

[6] Buhârî, İman 8; Müslim, İman 69

[7] 2/Bakara, 165

[8] Mahmut Toptaş, Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, c. 1, s. 324 vd.

[9] 2/Bakara, 165

[10] 3/Âl-i İmran, 31

[11] 31/Lokman, 13

[12] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 1, s. 472 vd.

[13] 2/Bakara, 165

[14] 3/Âl-i İmran, 31

[15] bkz. 58/Mücâdele, 22; 9/Tevbe, 24

[16] Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, s. 159 vd.

[17] 58/Mücâdele, 22

[18] 19/Meryem, 96

[19] Ebû Dâvud, Sünnet 3

[20] Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10

[21] Et-Tâc, c. 5, s. 78

[22] 5/Mâide, 51

[23] 5/Mâide, 57

[24] 9/Tevbe, 24

[25] 29/Ankebût, 61, 63; 31/Lokman, 25; 39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9, 87

[26] 2/Bakara, 10

[27] 2/Bakara, 18, 7/A’râf, 179

[28] 7/A’râf, 179

[29] 9/Tevbe, 28

[30] 21/Enbiyâ, 22

[31] 30/Rûm, 31-32

[32] 49/Hucurât, 10

[33] 39/Zümer, 65

[34] 4/Nisâ, 48 ve 116

[35] 4/Nisâ, 36

[36] 42/Şûrâ, 21

[37] 10/Yûnus, 66

[38] 6/En’âm, 94

TEVHİDİ ESAS ALAN ALLAH’IN DİNİ İLE DEVLETİN YÖNLENDİRDİĞİ HALK DİNİ ARASINDA KARŞILAŞTIRMA

وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

“Hakka bâtılı karıştırmayın, hakkı bâtıl ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki) siz (gerçeği) biliyorsunuz.” [1]

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُٓوا ا۪يمَانَهُمْ بِظُلْمٍ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْاَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ۟

“İman edip de inançlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” [2]

Hakla bâtıl savaşı günümüzde Hakla Hak maskesi takmış bâtıl arasında cereyan ediyor. Bâtıl, savaşını kalleşçe sürdürüyor. Erkekçe bâtıl kimliğiyle Hakkın karşısına çıkmaya cesaret edemediğinden, maske takarak, hak elbisesi içinde bizden biri imiş gibi çıkıyor, ama bizi arkadan vuruyor. En zayıf ânımızı kolluyor, en zayıf yerimizden vuruyor. Dine karşı din. Canavar kurt, koyun postuna bürünerek koyun sürüsünün içine dalıyor, nice koyun, sürü psikolojisiyle katiline sevgi besliyor. En kötüsü de şu: Koyunu kurttan çoban korur. Ya çoban kurt olursa o sürünün hali ne olur? Dicle kenarında kurttan koyunu koruyacağım diyenler, kırmızı başlıklı kıza pusu kurmuşsa, kim kimi kimden koruyacak? Yine, yiyeceği kokmaktan tuz korur. Tuz kokarsa o yiyeceğin hali ne olur? Bu girişten sonra, iki din arasında karşılaştırmaya geçebiliriz.

Allah’ın râzı olduğu tevhid dini olan İslâm dininde; “Lâ ilâhe illâllah” (Allah’tan başka ilâh yoktur) esası, mü’minlerin inancını ve yaşama biçimini oluşturur. Devletin yönlendirdiği halk dininde; lâ bilinci yoktur. Reddedilmesi gereken sahte ilâh olarak nelerin bulunduğu belli değildir, hatta çağdaş sahte ilâh olarak reddedilen hemen hiçbir şey yoktur. İlâh olarak neler kabul edilmez ki…

Tevhid dininde; Allah’tan başka (yerde, gökte, devlette, mecliste) hiçbir ilâh yoktur. Tahrif edilmiş dinde ise; Allah, göklerin ilâhıdır, yağmuru yağdırır, rızık verir, yaratıcıdır; ama kamusal alana, yönetime, meclise, eğitime… karışmaz.

Allah’ın İslâm adını verdiği dinin merkezinde, hayatın merkezinde Allah vardır. Devletin yönlendirdiği dinde ise; hayatın merkezinde devlet vardır, vatan vardır, para ve eşya vardır, refah ve rahat vardır.

Hak dinde Allah; zâtında, sıfatlarında, fiillerinde bir Tek’tir. Halk dininde ise Allah’a ait sıfatlar karizmatik devlet adamlarına, şeyhlere, kanaat önderlerine de verilir.

Kur’an’la hududu çizilen dinde; Hüküm/Egemenlik sadece Allah’ındır. Hak maskesi takan hakla bâtılın karıştığı dinde; Hüküm/egemenlik halkındır, milletindir (denilse de aslında Atatürk’ündür, paranındır, parti başkanlarınındır, medyanındır, Amerika’nındır).

Allah’ın dininde en iyi idare şekli Peygamberimizin oluşturduğu Medine İslam Devleti modelidir. Devlet dininin en iyi idare şekli demokratik laik cumhuriyet rejimidir.

Allah’ın bildirdiği dinde anayasa ve yasalar Allah’ın kitabı Kur’an hükümlerinden alınır. En azından Kur’an’a ters düşmez. Devletin uzlaştığı dinde, Kur’an’a ters düşmesine bakılmaksızın anayasa ve yasalar, mecliste parmak hesabıyla hevâ yoluyla oluşturulur. Atatürk ilkelerine ters düşmez.

Allah’ın dininde Allah’ın kitabı ve Rasülünün sünneti esastır. Devlet dininde ise demokrasi ve laiklik esastır.

Hiçbir beşerin müdahalesi olmayan vahiy dini İslâm’da lider, önder, izi takip edilen örnek şahsiyet Allah’ın rasûlüdür. Geleneğin ve devletin müdahale ettiği dinde ise, şeyhler, parti başkanları, tâğutlar, atalar, putlar ve putlaştırılanlardır.

Bütün peygamberlerimizin dini olan aziz dinimize göre insan, yalnız Allah’ın kuludur. Kalabalıkların dinine göre insan devletin kuludur, koltuğun kuludur, paranın, sanatçının, futbolcunun, hevânın kuludur.

Kur’an’daki dinde; Allah’a hakkıyla iman eden kişilerin kimliği “Müslim/Müslüman”dır. Kur’an’a göre bu ismi onlara Allah vermiştir. İslâm’ın tahrif edilmiş şeklinde ise; Türk, Kürt, vatandaş, millet, halk, falan partili gibi kimliklerle insanlar kendini tanıtır ve bunlarla övünür.

İndirilmiş dinde; Farzları, haramları (emirleri ve yasakları) Allah belirler. Uydurulmuş dinde; Yasaları ve yasakları, neyin serbest (câiz) olup neyin yasak olduğunu devlet, meclis belirler.

Devletlerin de Rabbi olan Allah’ın dininde; Kur’an Allah’ın kitabıdır; Ona itaat edilmelidir. Allah’ı rab kabul etmeyenlerin dinine göre; Anayasa ve yasalara herkes uyup itaat etmelidir. Tâğut demek şeytan demektir. Bugünkü yöneticiler tâğut değil ülü’l-emrdir. İtaat de vaciptir. Devleti de Atatürk kurmuştur. Atatürk ilkeleri kutsaldır, onlara ters düşülmemelidir.

Put kıran İbrahim’in de dini olan İslâm dininde putlar, heykeller yıkılır; putlarla ve putçularla mücadele edilir. Müslüman geçinen Nemrutların dininde ise heykeller yapılır; putlara ve putçulara karşı çıkanlar cezalandırılır.

Aziz din İslâm’a göre; Herkes, peygamber bile Allah’a, O’nun vahyine uymak zorundadır. Mevcut din anlayışına göre; Herkes devlete, kanunlara, halkın çoğunluğuna, halkın tercihlerine uymak mecburiyetindedir. Yoksa, demokrasi çarpar.

Tevhidi esas alan dine göre; hiçbir şey ve hiçbir kimse Allah’a şirk koşulmaz. Tâğutlarla, uzlaşan dine göre; Atatürk, meclis, devlet, demokrasi, heykeller, futbolcular, sanatçılar da kendilerinde ilâhî özellik bulunan yüce değerlerdir.

Hâlis din olan İslâm’a göre; Allah kuddüs’tür, Kutsal olan yalnız O’dur. Sadece Allah yolunda ve Allah için ölen şehittir. Devletin rengine giren dine göre; Vatan, bayrak, devlet, marş, heykel kutsaldır; bunlar uğrunda ölenler de kutsal şehitlerdir. Demokrasi şehidinden, vatan şehidinden, görev şehidinden bahsedilir. Namazsız, inançsız kimseler de olsa bütün subay ve askerler ölürse şehit olurlar, polisler de öyle. Bunlara bu şehitlik payesini devlet vermiştir; bunlar devlet şehididir.

Allah’ın dininde; Cehennemden, Allah’ın azâbından korkulup sakınılır. Hacı Baba dininde; Devletten, hapisten, açlıktan, depremden korkulur.

İslâm Dininde; Gaye Allah’ı razı etmektir. Cennet ümidi ve beklentisi esastır. Adı İslâm olan her şeyin meşru görüldüğü halk dininde; Üst makamların gözüne girme, dünyevî beklentiler, iyi bir vatandaş olmak önemlidir.

Atma ve katmalardan berî olan İslâm dinine göre; En üst derece sevgi, bağlanma ve tâzim, sadece Allah’a gösterilir. Kıyâm, rükû ve her çeşit ibâdetle Allah’ın huzurunda durularak O’na saygımızı, kulluğumuzu gösterip O’na yaklaşılır. Hakla bâtılın karıştırıldığı dinde ise; Özellikle bayram kabul edilen günlerde, Cuma ve Pazartesi okullarda bayrak törenlerinde heykelin karşısında kıyama benzer saygı duruşu gibi tapınmalar, saygı duruşu, anıtkabirdeki uygulamalar, heykelleri şehirlerin meydanlarına dikme, resmini resmî dairelere asmayı mecbur etmekle tâğutlara yaklaşılır.

Şirki en büyük günah sayan hak dinde; Tâğutları reddedip inkâr etmek esastır. Şirki önemsemeyen mevcut dine göre; Özellikle okullarda ve politikacıların nutuklarında tâğutları sevmek ibadettir. Tâğutları sevmeyenleri sevmemek esastır. Tâğutları, hele oy verip seçtikleri kendi tâğutlarını kabul edip ona ters düşenleri dışlamak veya ceza vermek esastır.

Fıtrat dini olan İslâm’a göre; Hayatın amacı, yaratılış, idealler; tümüyle Allah için olmalıdır. Bâtıla her türlü desteği veren dine göre; Hayatta başarılı olmak, kariyer yapmak, zengin olmak çok önemlidir. Dinle ilgili bir çalışma varsa, dinin özüyle ve tevhidle bağlantılı olmayan ayrıntı cinsindendir.

Kur’an’da ve Sünnette esasları bildirilen dine göre; Allah ve O’nun dini, her şeyimize karışır. Diyanet Teşkilatlarının da içini doldurduğu din anlayışına göre; Ülkede demokrasi ve özgürlük var, kimseye karışılmaz. Allah yönetime, okullara, kıyafetlere karışamaz. Laiklik gereği, din devlete karışamaz, ama devlet dine Diyanet yoluyla karışır.

Allah’ın râzı olduğu tek hak din olan dinimize göre; Allah hüküm verdiğinde başka seçeneğimiz olmaz. Allah’ın hükmüne teslimiyet gerekir. İçine çağdaş hurafeler katılmış, aslı Hak olan, şimdi hakla bâtıl karışımı olan dine göre; Tâğutî kanunlar insanın aleyhine haksız karar bile verse, “şeriatın kestiği parmak acımaz” denir. Allah devlete zeval vermesin denilir. Sofra duasında bile devletin devamından yana dua edilir. Hutbelerde bile İslam dışı düzene, devlete dua edilir.

Kâinatın yaratıcısı Rabbimizin dinine göre; Ölülerden bir şey beklenmez. Onlar artık kendilerine bile fayda veremeyecek durumdadır. Atatürk’ün de râzı olduğu din anlayışına göre; Anıtkabir defterine yazılanlara orada yatandan cevap yazması beklenmese, Atatürk çarpar denilmese de; yatırlardan, türbelerden çok şey beklenir. Vatan için ölenlerden de şefaat istenir.

İslâm adlı insanlık dinine göre; Gaybı, geleceği sadece Allah bilir. Devletin şekil verdiği dine göre; halkın 2023 için hayali beklentileri, laik ve demokratların şeriat getireceği, fallar ve burçlar…

Tevhid dininde; Yemin, sadece Allah adına yapılabilir. Çünkü şâhit tutulacak en büyük zat O’dur ve O her şeyi görür ve bilir. Kalabalıkların dininde ise; Kimde ne kadar var olduğu düşünülmeden namus ve şeref üzerine yemin edilir.

Saf ve katıksız din olan Rabbimizin gönderdiği dine göre; Eğitim, Rab olan Allah’ın eğitim kurallarını merkeze alan ve insanları Rabbimizin eğitim sistemine ve müfredatına göre yetiştirmektir. Demokrasiden ve Batıdan etkilenenlerin dinine göre; Batı tarzı eğitim esastır. Eğitime vahiy karıştırılmaz. Okullarda Atatürk’e şirk koşmak suçtur. Her konuda en büyük odur. Onun heykellerine tapmadan okul başlamaz, onun resminin olmadığı sınıfta eğitim olmaz. Atatürk ilkelerine göre eğitim müfredatı oluşturulur.

Razzâku’l âlem olan Rabbimizin bildirdiği dine göre: Rızkı veren Allah’tır. Helâl rızık talebidir, helâl yoldan kazanmaktır önemli olan. İmtihanımızı kazanmamız için haram rızka meyletmemek gerekir. Resmî din anlayışına göre; Kapitalist sistemde her yol, hatta her yolsuzluk paraya çıkar. Paranın dini imanı yoktur. Din iman varsa, bankaya mecburen konulduğu için varsa dini imanı zaten kalmaz. Paranı dini olur mu bilinmez ama üzerinde Atatürk’ün resmi olmayan para olmaz. Haram unutulmuş bir kelimedir, suç olmasın da; önemli olan odur. Banka tapınaktır, çek koçanları kutsal kitap, para da ilâh. Yalan-dolan, hile-aldatma haram olsa da nasıl olsa suç değildir.

Dinin sahibi’ne göre; Sevgi, korku ve ümit sadece Allah’a yöneliktir. Mevcut din anlayışına göre; Sevgi denilince karşı cins ve aşk akla gelir. Korku denilince kimsenin aklına cehennem gelmez. Ümitler hep dünyaya yöneliktir. Bu üçünü birden Allah’ın dışındakilere atfeden mü’min olamazmış, kimin umurunda?

Dosdoğru din olan İslâm’a göre; Velâ ve berâ (Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek) dinin önemli hususlarındandır. Piyasa dinine göre; Allah’ın düşmanları dost ve müttefik kabul edilir. Avrupa Birliği hâlâ önemsenir. Tâğutlar ve zâlimlere hayran olunur. Tâğutlara karşı çıkıp devletin İslamlaşmasını isteyen ve cihadı öne çıkartanlara ise “sapık!” diye ad verilir.

Tek Hak din olan İslâm’a göre; Elfâz-ı küfür ve ef’âli küfür, kaçınılması gereken en önemli yasaklardandır. Üretilmiş din halini alan din anlayışına sahip olanlar, nedir bu dedikleriniz? Karın doyuruyor mu bu ifadeler, sen ona bak, diyebilirler.

Kur’an’ın yön verdiği dine göre, Din, Allah’ın dinidir. Hiç kimse ona bir şey ilave edemez. Mü’minler “semi’nâ ve eta’nâ / duyduk ve itaat ettik” derler. Eski ve yeni Anayasalarla sınırları çizilen din anlayışına göre Din, devletin dinidir. Diyanet de devletin kurumudur. Diyanet, istediği (devletin istediği) gibi fetva verir, televizyon müftüleri de istediği kolaylığı getirir. Din halkın dinidir. Atalarından ve Ata’sından ne gördüyse ona tâbi olur halk. Ve halkla devlet din konusunda kaynaşmış, uzlaşmıştır. Böyle saça böyle tarak.

Rabbim, Hakkı Hak olarak bilip Hakk’a tâbi olanlardan eyle. Bâtılı bâtıl olarak tanıyıp bâtıldan sakınmamızı nasip eyle. Hakka bâtılı karıştıran zihniyetten bizi uzak tut, o karışımdan bizi muhâfaza eyle! Yüzüne maske geçirip bizim gibi göründüğü için dost bildiğimiz, ama Senin dostun olmayanların şerrinden bizi koru Allah’ım.

 

[1]  2/Bakara, 42

[2]  6/En’âm, 82

 

Perşembe, 25 Şubat 2021 07:31

6.HUTBE: GÜNLÜK HAYATTA ŞİRK

Yazan

Günlük Hayatta Şirk

 

Âyet:

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْماً عَظ۪يماً

“Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.” [1] 

 Kur’an’ın, üzerinde en çok durduğu ve en fazla önem verdiği konu; tevhidin ikamesi, şirkin izâlesidir. Yani Allah’a tevhidî ölçüler içinde iman etmek ve O’na hiçbir şeyi şirk koşmama konusudur.

Buna rağmen, bugün camilerde şirkten, putperestlikten hemen hiç bahsedilmez. Okullardaki Din Kültürü derslerinde bu konular hiç gündeme gelmez. Abdesti bozan konular işlendiği kadar bile, imanı bozan konular işlenmez.

İnsanımız da, kanserden sakındığı kadar şirkten sakınmaz, depremden veya aç kalmaktan korktuğu kadar bile Cehennemden korkmaz. Hâlbuki şirk, kana giren öldürücü bir mikroptan daha beterdir. Mikrop en fazla insanın dünyasını yok eder. Ama şirk mikrobu, dünya huzuru ile birlikte esas âhireti mahveder. Tevhid; fıtrattır, sıhhattir; huzur, nizam ve selâmettir. Şirk ise, bozulma, hastalık, fesat, kaos ve ârızadır.

Bir küçük kibrit çöpünün, koca ormanı yakıp mahvettiği gibi, şirk de amelleri mahveder, bir mikrobu veya kibrit çöpünü önemsemeyip tehlikesiz görmenin zararlı neticelerini düşünen insanlar; maalesef şirkin, küfrün, putlara saygı duruşunun zararlarını hesaba katmıyor.

 

Şirk Nedir?

Lügat olarak şirk: Ortaklık, ortak koşmak demektir; mülk ve saltanatta ortaklık anlamına gelir. Istılahta şirk; Allah’a zâtında, sıfatlarında veya fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak, herhangi bir varlığı ma’bud (ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadîm, bâkî gibi sıfatlarına başka varlıkların da sahip olabileceğine inanmak şirktir. Kısacası, Allah’ın ilâhlık vasıflarından herhangi birini Allah’tan başkasına vermek şirktir. Şirk küfürdür, müşrik aynı zamanda kâfirdir.

Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı, çok sevip saydığı maddî-mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre  makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir.

Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Allah, şirk inancı ile âhirete gelenleri asla affetmeyecektir. 

“Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.” [2] 

İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde, cehâlet ve düzenin/ortamın câhilî yapısından dolayı -Allah muhâfaza etsin- kolaylıkla şirke düşebilir. Mü’min olmak, çok zor değildir; esas önemli olan, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı çevrelerde mü’min kalmak ve müslüman olarak ölmektir.

Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş Firavunlar ile, onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani Bel’amlar ve sömürüye ortak olan, bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzâde Karun’lar, yani zengin elit tabaka ve bu üç kesime bağlanan, onlara itaat eden, onların koyduğu kanunlarla  -Allah’ın hükümlerine aykırı olmasına rağmen- yaşayan halk yığınlarından meydana gelir.

 

Şirk İçin Bazı Örnekler

Eski câhiliyye dönemindeki putlara tapmak yanında, onların şirklerinden çok daha fazla ve çok daha yaygın şirk çeşitleri toplumu kuşatmış durumdadır. Kur’an’ın hükümlerini ve akîdevî esasları bildiği halde, nasıl oluyor da, dâvetçiler ve dâvetçi olması gereken tevhid ehli Müslümanlar, başta şirk bataklığı olan düzene karşı ve şirk anlayışlarının tümüne karşı tavır almıyorlar, bunları önemsiz gibi görüyorlar… Her gün farklı alanlarda farklı versiyonları çıkıp kitle imha silâhı şeklinde insanımızın dünya huzuru yanında âhiretini de tümüyle mahvedecek şekilde şirk virüsleri tüm halka bulaşıyor. Bundan daha önemli bir problem olmadığı halde, şuurlu geçinen Müslümanlar, nelerle uğraşıyor ve nelere karşı çıkıyor? Yasama, yürütme, yargı, eğitim, ekonomi alanlarındaki şirk unsurlarını gündeme getirmek, çok uzun bir listeye sebep olacaktır. Bu alanların dışında, devamlı artan çeşitleri ve tüm insanlara bulaşma eğilimi gösteren yaygınlığı ile, günümüzde ve yaşadığımız ülkede ne tür şirk çeşitleri var, sadece başlıklarıyla bir görelim:

a) Allah’ın Sıfatları Konusunda Şirke Düşmek. Allah’ın isim, sıfat ve fiillerinden herhangi birini inkâr etmek veya başkasını bu hususlarda ortak görmek, O’nu gereği gibi tanımamak. Sadece Allah’a ait olan bazı sıfat ve özellikleri, Allah’la birlikte veya O’ndan bağımsız olarak başkasına vermek. Bunun sonucu olarak, Allah’a herhangi bir eksiklik izâfe edilir veya ortak koşulur, ki bu tevhidi bozar.[3] “Allah beni unuttu”, “Bu muska olmasa, ben bu 12/Yûsuf, 40; 9/Tevbe, 31küfür lafızlarıdır, tevhidle bağdaşmaz.

b) Hâkimiyet Şirki; Allah’ın indirdiği emirlerle hükmetmemek, Allah ve Rasûlü’nün hükmünü kabul etmemek. Allah’tan başkasını mutlak kanun koyucu kabul etmek, İslâm dışı kanunları ve kanun koyucuları benimseyip kabullenmek de insanı şirke sokar. Allah’ın hükümlerini bir tarafa bırakıp gönül rızâsı ile tâğutların hükümlerini uygulamak veya severek onlara tâbi olmak insanı tevhidden uzaklaştırır. [4]

c) Allah’tan başkasına emretme, yasaklama, helâl ve haram kılma, kanun koyma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller tevhidi bozar, insanı şirke sokar. [5]

d) Kur’an’ın hak-bâtıl, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin... gibi ölçülerini kabul etmeyerek başka ölçü ve kıstasları benimsemek, şirktir. Bir kimse, benimsediği bu İslâm dışı ölçüleri koyanları, Allah’ın dışında hüküm ve kanun koyucu olarak kabul ederse, onu Allah’a şirk koşuyor demektir. Bu ölçü veya hükümleri koyan, kişinin kendisi, yani hevâsı, babası, ataları, patronu, çevresi, içinde yaşadığı toplum, çeşitli ideoloji ve felsefelerin kurucuları ve uygulayıcıları, devlet veya devlet adamları... olabilir. Allah’ın itaat edilip uyulmasına izin vermediği kimselerin görüşlerini veya İslâm’ın çizdiği yoldan farklı bir yolu benimseyen, beşerî düzen ve yasaları İlâhî nizama tercih eden kimse şirke girmiş demektir. [6]

e) Allah’tan Başka İlâh Kabul Etmek: İlâh; kendisine kulluk edilen, yönelinen, kendisinden korkulan, aynı zamanda sevilen, sayılan, kâinatın idaresini elinde tutan zât demektir. İlâh, her şeyi görür, bilir, dilediğini yapmaya gücü yeter. Allah’tan başka bir zâtın da her şeyi gördüğünü, bildiğini ve tabiatta veya yaratıklar üzerinde dilediği gibi tasarruflarda bulunduğunu zannetmek şirktir. [7]

f) Allah’tan Başka Rabler Edinmek: Rab kelimesinin anlamı: Eğiten, yetiştiren, yönlendiren, terbiye eden, hükmeden, idare edendir. Allah’tan başka rab edinmek şirktir. Allah’tan başka rab olarak benimsenen sâlih bir insan, hatta peygamber bile olsa bu durum, yine açık bir şirk olur.[8] İnsanların Allah’tan başka rab edinmeleri nasıl olur? Allah’ın gönderdiği Kur’an’ı bir tarafa bırakarak, üstün ve büyük bildikleri zâtlara yönelip onların her dediğini kabul eden, her hükmüne iman eden kimseler, onların Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram, yani yasak; haram kıldıklarını da helâl yani serbest kabul eden görüşlerine uyan kimseler onları rab edinmiş olurlar. [9]

g) Allah ile insanlar arasında, ibâdetleri Allah’a çıkaran ve aracılık/arabuluculuk yapan varlıklar olduğuna inanmak: Allah’ın buyruklarını insanlara ulaştıran peygamberlerden başka, Allah ile insanlar arasında bu anlamda aracılar yoktur. Kul ile Allah arasına ibâdet yönüyle hiç kimse giremez. Allah, kulun ibâdetini, duâsını işitir ve onu görür. Allah, kuluna şah damarından daha yakındır. [1

h) Velî/Dost Edinme Şekliyle Şirk; Mü’minleri Bırakıp Kâfir ve Münâfıkları Velî/Dost ve yönetici Edinmek: [11]

i) Herhangi Bir İbâdet Şekliyle, Özellikle Duâ Hususunda Şirke Girmek, İbâdeti Allah’tan başkasına yapmak. Allah’tan başkasına secde etmek, Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına duâ etmek gibi fiiller tevhidi bozar. [12]

k) Allah ve Rasûlü’nden Geldiği Kesinlikle Sâbit Olan Nasslara, Hükümlere Bir Bütün Olarak Tümüne İnanmamak: Kim Kur’an’ın hükümlerinden birini geçersiz sayıyor veya ona inanmıyorsa o kişi Allah’a ortak koşmuş olur. [13]

l) Kur’an’la, Sünnetle, Dinle, Peygamberle Alay Etmek, Onlara Hakaret Etmek: [14]

m) Allah’tan Başkasına Tevekkül Etmek, Mutlak İtimad ve Güven Duymak: “Mü’min iseniz Allah’a tevekkül ediniz...” [15]

n) Sevgi, Hürmet ve Bağlılık Yönüyle Şirk. Bir İnsanı veya Nesneyi, İdeolojiyi Aşırı Şekilde Sevip Putlaştırmak: Devleti, devletin kurucusunu, devlet başkanını, vatanı, bayrağı, demokrasiyi, laikliği din gibi yüceltmek, uğrunda canını verecek kadar aşırı şekilde sevmek şirktir. “(İbrahim onlara) dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet/sevgi uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...” [16]

o) Allah’tan Başkasının da Gaybî Yollarla Fayda ve Zarar Verebileceğine İnanmak: [17]

Gaybî yollarla, yani arada hiçbir vâsıta olmadan, mûcizevî bir şekilde yapılan yardıma, böyle bir güce ancak İlâh sahiptir. İlâh ise yalnızca Allah’tır. Allah’tan başka hiçbir varlık hiçbir sûrette gaybî yollarla hiç kimseye fayda da zarar da veremez. Böyle bir güce peygamber de sahip değildir.

p) Allah’ın Âyetlerinden Yüz Çevirmek: [18]

Kur’an’dan, Allah’ın âyetlerinden yüz çevirmek, onları önemsemeden hayatına yön vermek, yaşadığı hayatı Kur’an’a uymayan bir tarzda sürdürmek de şirktir. Çünkü insan ancak Allah’ın âyetlerini yaşadığı sürece Allah’a kulluk eder. Allah’ın âyetlerinden uzak olduğu zaman Allah’a kulluktan da uzaklaşır. Ya hevâsının, heveslerinin kulu olur, ya da uyduğu lider ve büyüklerinin kulu olur.

“Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar. Rabbine yalvar ve sakın müşriklerden olma!” [19]

“Şu hevâ ve hevesini kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü?” [20]

“Âyetlerimiz size okunmadı mı? Fakat siz, büyüklük tasladınız ve suçlu bir kavim oldunuz.” [21]

“...Âyetlerimizi tanımayıp yalanlayanlar ise, işte onlar cehennem ateşinin dostlarıdır ve orada ebedî kalacaklardır.” [22]

r) İtaat ve İttibâ Yoluyla Şirk. Tâğutların Hükmünü Allah’ın Hükmüne Tercih Etmek, İslâm’ın Yaşanıp Kur’an’ın Hâkim Olmasını İstememek, Rasûlullah’ın Örnek ve Önder Olduğunu Kabullenmemek, [23]

“Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar).” [24]

“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.” [25]

s) Kötülüğü Hoş Karşılayıp Yayılmasına Seyirci Kalmak, Kötülüğü Emretmek[26] “Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik ederler. Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu (Onları terketti, hidâyet ve yardımını kesti)! Çünkü münâfıklar fâsıkların ta kendileridir.” [27]

t) Korku Yönüyle Şirk: Allah’tan başkasından Allah’tan korkar gibi korkmak, Allah’ın korkmayın dediklerinden korkmak, [28]

u) Cibt ve Tâğuta da İnanmak:[29] Cibt: Asılsız ve bâtıl olan hurâfeler, Allah’tan başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir. Cibt; büyücülük, müneccimlik, gaybdan/gelecekten haber verme, kehânet gibi şeylere denir. Tâğut ise: Allah’ın çizdiği sınırları aşan, sapmış, azgın kimseler; Allah’ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki anlayış, düzen, sembol, put veya şahıslardır. Bunlar, Allah’ın Kitabında olmayan hususları ve Kitab’a aykırı olan hükümleri ve kanunları insanlara Allah’ın kanunları gibi sunarlar. Câhil kimseler de bunlara aldanıp inanırlar. Böylece imanlarını boşa çıkarırlar.

v) Tasarruf ve Hulûl Yoluyla Şirk (Allah adına yeryüzünde tasarruf yapmak, yağmuru yağdırmak, kalpten geçeni bilmek; Allah’ın bir eşyaya veya bir insana hulûl edip onun şeklinde zuhur ettiğine inanmak)

y) Kur’an’ın Zâhirî Mânâsına Ters Düşen Bâtınî Anlamlarının Olduğunu, Bunları da Ancak İlham Aracılığıyla Az Sayıda İnsanların Bilebileceğini İddia Etmek,

z) Tevhid Ehli Bir Mü’mini Haksız Yere Tekfir Edip Katlini Helâl Saymak.

 

Tâğutlara Tapma Yönüyle Şirk; Resmî ve Siyasal Şirk

Dünyamız, hâlâ câhiliyeyi yaşıyor. “Müslümanım” diyen insanların bile çoğu câhiliye hükmünü istiyorlar ve ondan râzılar. 21. Asırda da hâlâ bazı Firavunlar, yani ulusal tâğutlar putlaştırılmaktadır. Bazı ülkelerde, Ortadoğu’da, diğer ülkelerde, meselâ Çin’de ulusal önder kabul edilenlere kelimenin tam anlamıyla tapıldığı sözkonusudur. Özgürlük va çağdaşlık iddiasına rağmen, önderlere inanmayanlara da zorla bu taptırmalar dayatılır. İnsanlar, okullarda kendi dinlerini doğru şekilde öğrenemezler, tam tersine dinlerine düşman şekilde yetiştirilirler. Okulların bilgiden de önce gelen esas amacı, müşrik vatandaş yetiştirmektir. Şirk düzenlerinde bütün (resmî) kurumlar tevhid anlayışına zarar verecek şekildedir.

Allah’a, O’nun dinine, hükümlerine dil uzatılabilir, ama diri veya ölü olsun ideolojinin tanrısı kabul edilen tâğuta, Mao’ya dil uzatılamaz; o kesinlikle eleştirilemez, mâsum kabul edilir. Devlet törenleri olarak topluma dayatılan bu dinin farzlarını hiçbir vatandaşın terk etmesine müsâmaha ile bakılmaz. Çin’de tüm resmî uygulamalar Mao’yu putlaştırmaya dayanır. İslâm’ı değil, düzeni temsil eden ulusal marş okunurken hiç kimse oturamaz, hatta kımıldayamaz. Ezan ya da Kur’an okunurken bir müslümanın gösterdiği saygıdan daha fazlası, hatta o ülkede Müslümanlardan bile istenir. Çin gibi ülkelerde belirli günlerde yetkililer ve etkililer, tanrılaştırılan kişinin, Mao’nun tapınağına, anıt mezarına giderek orada âyin ve ibâdet etmek ve o ulusal tanrıya dilekçe yazıp ona bazı problemleri şikâyet etmek zorundadırlar. Yesin diye olsa gerek, adına çelenk denilen otlar koymaları gerekir. Putlara ve putlaştırılan kimseye karşı saygı duruşu denilen âyinler özellikle Çin’deki tüm okullarda okutulan öğrencilere mecburen uygulattırılır. Çocuğunu böyle bir okula göndermeme hakkını da ebeveyne vermez özgürlükçü Çin.

Mao’nun heykelleri ve fotoğrafları meydanları ve kamusal alanları, resmî kurumları doldurur. Hele okullar, bir tapınak durumundadır. Bu heykel ve resimlere bile en küçük saygısızlık büyük çapta ceza sebebi olur. Okullarda bu büyük tâğutun kahramanlıkları, meselâ Mao’nun vatanı nasıl kurtardığı, hayat hikâyesi, ilk sınıftan üniversite son sınıfa kadar “Siyer” okutulur gibi, hatta daha coşkulu ve uzun şekilde tekrar tekrar okutturulur. Her öğrenci, hatta her vatandaş Mao’ya hayran olmak zorunda bırakılır. Bayramlarda ve özel günlerde puta tapmanın çok yönlü görüntüleri her yerde sergilenir. Mao devrimini ve ilkelerini kimse eleştiremez. Kim ve hangi parti iktidarda olursa olsun Mao her dönem hem de tek başına iktidardadır ve iktidarına ortak/şirk kabul etmez. Bu ülkede egemenlik kayıtsız şartsız Mao’nundur.

Çin’de din devletinden bahsedilmese de, devlet dininin egemenliğinden rahatlıkla söz edilebilir. Aslında Çin, bir din devletidir.[102] Yasamaya, yargıya, eğitim kurumlarına ve başta Çin silâhlı kuvvetleri olmak üzere her türden resmî kurumlara bakıldığında bunu kabullenmek zorunluluğu vardır. Maoculuk dini, tek dindir ve kimse Mao’ya hiçbir şeyi ortak koşamaz.

Evet, dini reddettiği veya en azından devlet rejimi olarak dini önemsemediği, hatta özellikle İslâm dinine düşman olduğu düşünülen Çin rejimi, aslında Maoist bir teokrasidir. Mao ülkede kızıl devrim yaptığı gündenberi ülkenin en büyük dehâsı ve önderi kabul edildiği için her Çin vatandaşının onu sevmek ve ilkelerine itaat etmek zorunda olduğunu Çin rejimi, din yaklaşımı içinde tartışmasız kabul eder ve ettirir. Çin devletinin anayasasında, Allah, Peygamber, Kur’an, İslâm gibi kelimeleri bulamazsınız. Bunun yerine sadece Mao’ya ve onun devrimlerine, ilkelerine atıfta bulunulur. Devletin bu mutlak sevgisi ve bağlılığı, bir tapınmanın göstergesi kabul edilebilir.

Müslümanın “Allahu Ekber” (Allah’tır en büyük, O’nun dışında başka büyük yoktur) inancına rağmen; Çin’de devletin uygulamalarına bakılınca resmî sloganın “En büyük Mao, başka büyük yok!” olduğu görülür. Çin rejimi, Mao sevgisinden daha büyük sevgi olmaması gerektiğini, onun ilkelerinin tartışılmaz doğru olduğunu bir akîde ve davranış biçimi olarak ilân eder ve çeşitli âyinlerle bu tavır, tüm eğitim kurumlarında öğrencilere ve tüm vatandaşlara uygulattırılmaya çalışılır. Kimse Mao’yu eleştiremez, heykellerine ve fotoğraflarına yan gözle bakamaz.  

 Çin’de câmiler bile bu tâğutların emrinde ve hizmetindedir. Kur’an’ın ahkâm âyetleri hutbe ve vaazlarda hiç konu edilmez. Mao başta olmak üzere tâğutlara duâlar yaptırılır. Bayram kabul edilen vatanın, Çin’in İslâm’dan kurtuluş günlerinde tâğutların övgüsü hutbelerin temel konusudur. Câmiler devlet kurumu, imamlar da devlet memurudur Çin’de; Evet Çin böyledir…

 

Siyasal Şirk

Siyasal şirk anlayışı da bilimsel kılıflarla takdim edilir. En iyi sistem, milyonlarca yıllık tecrübe sonunda cumhuriyet ve demokrasi olarak adlandırılır. Hakk’ın değil; halkın egemenliğine, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi alternatif bile kabul etmeyen bu câhiliyye düzenlerini neredeyse tüm insanlar canla başla savunur. Faşist, kapitalist veya sosyalist olsun her farklı grup, gerçek demokrasinin kendi savundukları ideoloji ve düzen anlayışında olduğunu iddia ederlerken, kendini müslüman sayan nice insan da bu orkestraya katılır.

Devlet yönetiminde İslâm’a, şeriate, Kur’an inancına ve hükümlerine yer yoktur, eğitim ve sosyal hayat, laik ve Kemalist esaslarla düzenlenmek zorundadır. Din anlayışı, din eğitimi ve din kurumları da laik düzenlemeye tâbidir. Dinlerin ortaya çıkışı, din eğitimi veren laik din eğitimi kurumlarında da doğal olarak şirk esasına dayandırılır. İlk din İslâm, ilk insan ilk peygamber, ilk peygamber Hz. Âdem değildir bu şirk anlayışında; insan, önce tabiata, totemlere tapmış, sonra çok tanrılı dinleri icad etmiş, çok sonraları da tek tanrılı din anlayışı oluşturmuştur...  

Modern câhiliyenin sosyal ve siyasal şirk anlayışı gereği devlet, din esaslarına -en küçük çapta bile- dayandırılamaz. Tüm kurum ve kurallarıyla şirkin dışına çıkılamaz bu devlet anlayışında. Halk da sosyal hayatta, kamu alanında tevhidî inancını sergileyemez, muvahhid bir şekilde yaşayamaz. Ama demokrasi vardır; halk şirk arasında istediği tercihi özgürce yapabilir, istediği tâğutu rab olarak seçebilir.         

İnsanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi, Allah’ı, göklerin hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları ve varlıkları yaratan olarak kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak istemiyor, yerin egemenliğini başka tanrılara veriyorlar. “Allah, yeryüzünde (o da beşerî kanunlara, ilke ve yönetmeliklere uygun olmak şartıyla) sadece -o da sınırlı şekilde- câmilere karışabilir, oraya hâkim olabilir. Üniversite dâhil okullara, mahkemelere, meclislere, çarşı ve pazarlara, cadde ve sokaklara, kıyafet ve kanunlara, sosyal hayatı düzenleyen anlayışlara karışamaz.” Bu anlayış ve uygulamalar, şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği olduğu halde, üzerinde ittifak edilen en belirgin anlamıyla “dinin devlete, devletin dine karışmaması” demek olan “laiklik” gereği ve dayatması olarak sadece vicdana hâkim olmasına karışıl(a)mayan Allah’ı dünya işlerine karıştırmak istemiyorlar, buralarda egemen başka güçler (tanrılar) kabul ediyorlarsa, buna herhalde tevhid ve İslâm adı verilemez. Bu anlamda laikliğin çağdaş değil, temeli çok eskilere dayanan bir şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve eski Arap câhiliyesinin de Allah’ı (hak dini) dünya ve devlet işlerine karıştırmak istemediklerini, Peygamberimiz’le bunun için mücâdele ettiklerini biliyoruz. Demek ki şirk cephesinde yeni hiçbir şey yok; sadece eski câhiliyenin modern görünüm ve söylemleri var; tek millet olan müşrikler, ilkel atalarını taklit etmekten başka bir şey yapıyor değiller.

İnsanlar, demokrasi ve özgürlük putlarının da etkisiyle, hevâlarını hiçbir sınır tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad ve ahlâksızlıklara, içki, kumar ve zina evlerine dinin müdâhale edip yasak koymasını istemiyorsa, konu şirk kavramıyla ilgilidir. Tüm sosyal, siyasal, kamusal ve hukukî alanlara Allah’ın dışında başka tanrıların egemenliği egemen güçler tarafından isteniyor, dayatılıyor ve halk tarafından buna rızâ gösteriliyorsa, bunların tümü, şirkin dışında bir şeyle izah edilemez.        

Câhiliyye Arapları, yaratıcı olarak sadece Allah’ı kesin bir şekilde kabul ediyorlardı.[30] Modern câhiliyye insanı ise, Allah’a bu kadar bile inanmıyor; ne olduğunu ve hangi vasıflara sahip olduğunu düşünmeden doğa/tabiat ve tesadüfe yaratıcılık atfediyor. Tabiatı ilâhlaştırarak çocukları, çiçekleri, güzellikleri doğanın armağanı olarak kabul ediyor.  Bazen de bu “tabiat tanrısı”na kendisini ve hemcinslerini ortak koşuyor, kendisinin veya başka insanların yaratıcılıklarından bahsediyor.

Tüm bunların yanında, her dönemde görülebilen şirk unsurlarını da katarsanız, muvahhid insanın, istisnâlar dışında niye yetişmediği, huzursuzluk ve zilletin niye artarak devam ettiğinin temel sebebi daha iyi teşhis edilecektir.

Yalnız, burada unutulmaması gereken önemli bir husus var: Allah’a ortak koşan birisinin, şirk koştuğu şey için, “bu da bir ilâhtır”, “ben buna da tapıyorum” demesi veya böyle düşünmesi de, olayın şirk olması için şart değildir. Şirk, öncelikle kalpte yer eder, sonra düşünce ve hareketlere yansır. Şirkin temeli, Allah’tan başka herhangi bir şeyi Allah’a tercih etmektir.

Hızır olarak adlandırılan ölümsüz zannedilen zât, gerçekte hayatta olmayan bir kimsedir. Yine Hızır gibi bazı ilâhî vasıflara sahip olduğu zannedilen “evliyâ”nın, tanrılaştırılıp bunların her yerde hazır ve nâzır olduğuna, insanları gözetlediğine, bazen koruyup yardım ettiğine inanılır. Dünyanın varlık sebebinin bu gibi zâtlar olduğu kabul edilir. “Müslümanım” diyen nice insan, Allah’ın dünyayı ve özellikle yaşanılan coğrafyaları onların yüzü suyu hürmetine ayakta tuttuğunu, yoksa çoktan helâk edeceğini kabul edip dillendirir. Bu tür inançların gerçekle de, temel hakikat olan tevhidle de hiçbir ilgisi yoktur. Tümüyle bâtıl itikatlardır. Allah, dünyayı kendi irâdesiyle ayakta tutmaktadır. O’nun irâdesine engel olacak veya onu değiştirecek hiçbir zât olamaz. Allah, dünyanın ve evrenin işleyişi ile ilgili kanunlar koymuş, hikmetler belirlemiştir. Evren bu İlâhî kanunlarla ayakta durur. Allah’ın otoritesinde ve tasarrufunda hiçbir kimsenin ortaklığı yoktur. Dolayısıyla Allah’tan başkasına, sanki bir güce sahipmiş gibi duâ etmek şirktir. Ölülerlerden medet ummak câhiliye sapıklıklarındandır. Muvahhid bir mü’min, bu çirkin inançlardan kesinlikle uzak durmalıdır. O, yalnızca Rabbinden dilekte bulunmalı, O’na yönelmeli ve O’na duâ etmelidir.   

 

[1]  4/Nisâ, 48

[2]  4/Nisâ, 48

[3]  7/A’râf, 180

[4]  5/Mâide, 44; 12/Yûsuf, 40; 42/Şûrâ, 21; 4/Nisâ, 65; 4/Nisâ, 59; 33/Ahzâb, 36

[5]  12/Yûsuf, 40; 9/Tevbe, 31

[6]  33/Ahzâb, 36

[7]  Bak. 6/En’âm, 19; 27/Neml, 63; 41/Fussılet, 6

[8]  9/Tevbe, 31; 3/Âl-i İmrân, 64; 12/Yûsuf, 39; 18/Kehf, 110

[9]  Bak. 9/Tevbe, 31. âyetin izahı olarak Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hds no: 3292

[10]  6/En’âm, 51; 2/Bakara, 186

[11]  4/Nisâ, 45; 9/Tevbe, 116; 5/Mâide, 51, 57; 2/Bakara, 186, 257; 3/Âl-i İmran, 100; 6/En’âm, 14; 18/Kehf, 102; 36/Yâsin, 74-75

[12]  6/En’âm, 162; 1/Fâtiha, 5; 26/Şuarâ, 213; 46/Ahkaf, 5; 7/A’râf, 97, 194; 2/Bakara, 255

[13]2/Bakara, 85; 30/Rûm, 31-32; 9/Tevbe, 65-66; 4/Nisâ, 140

[14]  9/Tevbe, 65-66; 4/Nisâ, 140

[15]  5/Mâide, 23; 9/Tevbe, 51; 36/Yâsin, 74-75

[16]  29/Ankebût, 8, 25; 2/Bakara, 165

[17]  7/A’râf, 188; 5/Mâide, 76

[18]  28/Kasas, 87; 45/Câsiye, 23, 31; 2/Bakara, 39

[19]  28/Kasas, 87

[20] 25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23

[21]  45/Câsiye, 31

[22]  2/Bakara, 39

[23]42/Şûrâ, 21; 9/Tevbe, 31; 4/Nisâ, 65, 59; 33/Ahzâb, 36

[24]42/Şûrâ, 21

[25]  9/Tevbe, 31; Ve Bak. 4/Nisâ, 65, 59; 33/Ahzâb, 36

[26]  9/Tevbe, 67; 5/Mâide, 78-79

[27]  9/Tevbe, 67

[28]  16/Nahl, 51-52; 3/Âl-i İmrân, 175; 11/Hûd, 54; 39/Zümer, 36

[29]  4/Nisâ, 60; 4/Nisâ, 51-52

[30]  Bak. 29/Ankebût, 61, 63; 31/Lokman, 25; 39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9, 87

Perşembe, 25 Şubat 2021 07:25

5.HUTBE: SALİH AMELİN FAYDALARI

Yazan

Sâlih Amelin Faydaları

Âyet:

لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ

“(Allah,) iman eden ve sâlih amel işleyenleri mükâfatlandıracaktır. Onlar için mağfiret ve güzel bir rızık vardır.”[1]

مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُم بِأَحْسَنِ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ

“İman etmiş olarak, kadın – erkek kim sâlih amel işlerse ona güzel bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını, yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.”[2]

Hadis:

“Allah, sizin ceset ve sûretlerinize değil; kalplerinize ve amellerinize bakar” [3]                                   

 

a- Güzel Bir Gelecek ve Mutluluk

Kur’ân-ı Kerim’de, iman edip sâlih amel işleyenleri güzel bir gelecek ve mutluluğun beklediği ifade edilerek şöyle buyrulmaktadır:

“İman eden ve sâlih amel işleyenler için güzel bir gelecek ve mutluluk (tûbâ) vardır.”[4]

Âyette ifade edilen güzel bir gelecek ve mutluluğun, iman edip sâlih amel işleyenlerin olacağı belirtilmektedir. Çünkü iman etmek ve bu imanın gerektirdiği şekilde güzel davranışlarda bulunmak, helâl ve haram kavramlarını en ince noktasına kadar düşünüp, bu doğrultuda hareket etmek, mü’min için umulan, ama oldukça da zor başarılan davranışlardandır. İşte kim bunları yerine getirirse, Allah böylelerine mutluluk ve güzel gelecek vaad etmektedir ki, Allah’ın verdiği sözden dönmeyeceği açık bir şekilde beyan edilerek şöyle buyrulmaktadır:

Bu, Allah’ın vadidir. Allah, vadinden caymaz.”[5] Ra’d sûresi 29. âyette geçen “tûbâ” kelimesinin, nimet, gıpta etmek, sevinç ve göz aydınlığı, güzellik, hayır, keramet, cennet, cennette bir ağaç anlamlarına geldiği rivâyet edilmektedir.

 

b- Güzel Bir Hayat

Kur’ân-ı Kerim’de ister kadın, isterse erkek olsun, mü’min olarak sâlih amel işleyene güzel bir hayat vaad edilmekte ve şöyle buyrulmaktadır:

“İman etmiş olarak, kadın – erkek kim sâlih amel işlerse ona güzel bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını, yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.”[6]

Âyette ifade edilen güzel bir hayatın bu dünyada mı, yoksa âhirette mi olacağı konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktadır. İbn Abbas ve Dahhâk’e göre vaad edilen bu hayat, bu dünyada; Katâde, Mücahid ve İbn Zeyd’e göre âhirette ve Süddî’ye göre de kabirde olacaktır.[7] “Güzel bir hayat”la ne kast edildiği konusunda da çeşitli görüşler vardır. Kurtubi, bunları helal rızık, kanaat, Allah’ın rızasını kazandıran tâatleri yapmak, saâdet, cennetteki hayat şeklinde sıralar.

Âhiret hayatı, ebedî saadet ve mutluluğu ifade etmekle beraber, sâlih bir mü’min, sâlih ameliyle ve şahsiyetli bir kişiliği ile bu dünyada da mutlu bir hayat sürebilir. Çünkü davranışlarında samimi, doğru, âdil ve temiz olanlar, diğer İnsanlara oranla bu dünyada da çok daha iyi bir hayat yaşarlar. Çünkü onlar, kusursuz kişilikleriyle, bu özelliklere sahip olmayanların görmediği saygı, şeref ve güven içinde yaşarlar. Başarı kazanmak için kötü yollar deneyenlerin elde edemediği temiz ve göze çarpan bir başarı kazanırlar. Dünya hayatındaki güzel yaşayış, âhiretteki mükâfatı eksiltmez, onların zevaline yol açmaz. Bahşedilecek güzel bir hayatın, sadece âhirete tahsis edilmeyeceği kanaatindeyiz. Çünkü mü’min, sâlih amelle, kendisi ve çevresiyle hoş bir atmosfer içinde yaşama imkânını bulabilir. Fakat önemli olan bu yaşantıyı kendisine sağlayacak iman ve bu imanın gerektirdiği sâlih ameli işlemektir. Kadın olsun, erkek olsun bu güzel hayata ulaşabilmek için İnsanların Allah’a iman etmekle beraber, Allah’ın kitabına ve rasulünün sünnetine tâbi olarak sâlih ameller işlemeleri gerekmektedir.

 

c- Bol Rızık ve Mağfiret

Kur’ân-ı Kerim’de, iman eden ve sâlih amel işleyenlerin bağışlanıp bol ve güzel bir rızıkla rızıklandırılacağı belirtilmekte ve şöyle buyrulmaktadır:

“(Allah,) iman eden ve sâlih amel işleyenleri  mükâfatlandıracaktır. Onlar için mağfiret ve güzel bir rızık vardır.”[8]

Âyette geçen mağfiret, imanın mükâfatı; rızk-ı kerîm ise, sâlih amelin ödülüdür. Başka bir âyette ise:

“İman eden ve sâlih amel işleyenlere mağfiret ve bol rızık vardır.”[9] buyrularak, bunlara nail olmak için iman ve amel-i sâlihin gerekli olduğu vurgulanmaktadır. Bazı âyetlerde ise, iman eden ve sâlih amel işleyenlerin, büyük mükâfatla birlikte mağfiret edilecekleri belirtilmektedir. [10]

Bütün bu âyetler, iman eden ve bu inancına bağlı olarak sâlih amel işleyenlerin affedileceğini, bunlarla da kalmayıp gerek bu dünyada ve gerekse âhirette yaptıklarının karşılıklarını göreceklerini göstermektedir. Çünkü Allah, ğafur ve rahimdir. Nitekim Allah, tevbe eden, durumunu ıslah eden/düzelten, ıslah işinde çalışanı bağışlayacağını ve ona aynı zamanda merhamet edeceğini de beyan etmektedir. [11]

Kur’an, tevbe eden, iman eden ve sâlih amel işlemek sûretiyle hidâyete ulaşan İnsanı bağışlayacağını zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Ve Ben, tevbe eden, iman eden ve sâlih amel işleyen, sonra da hidâyete ulaşan kimseye karşı elbette çok bağışlayıcıyımdır.”[12] Bu âyete göre bağışlanma için dört husus gerekmektedir. Bunlar:

Tevbe: İsyan, itaatsizlik ve küfürden sakınmak ve vazgeçmek,

İman: Allah’a, Rasûl’üne, Kitab’a ve âhiret gününe samimiyetle inanmak,

Sâlih amel: Allah ve Rasul’ünün emirlerine uygun işler yapmak,

Hidâyet: Sebatla doğru yolu takip etmek ve yanlış yola sapmaktan sakınmak.

Sayılan bu hususlara, doğrudan ve dolaylı olarak Kur’an’ın hemen her yerinde rastlamak mümkündür.

“Ancak sabredenler ve sâlih amel işleyenlere gelince, işte onlar için mağfiret ve büyük ecir vardır.”[13] Bu âyette de, bağışlanma ve büyük mükâfata nail olma, sabretmeye ve sâlih amel işlemeye bağlanmaktadır. Başka bir âyette ise, amellerin ıslah edilip günahların bağışlanması, Allah’tan korkmaya ve doğru söz söylemeye bağlanmakta ve:

“Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki (Allah) amellerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın.” [14] buyrulmaktadır.                     

                          

d- Tevbelerinin Kabul Görmesi

Kur’ân-ı Kerim’de sâlih ve muslih İnsanların tevbelerinin kabul edileceği beyan edilerek şöyle buyrulur:

“Rabbiniz içlerinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz, sâlih İnsanlar olursanız, şüphesiz ki O, tevbe edenleri bağışlar.”[15]

Bu âyette Allah, mağfiretini sâlih bir İnsan olma ve tevbe edip O’na itaat etme şartına bağlamaktadır ki, böyle bir İnsanın da Allah’a iman eden ve sâlih amel işleyen birisi olduğu da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Başka bir âyette ise, bir kötülük yapıp, sonra durumlarını düzeltenlerin de tevbelerinin kabul göreceği beyan edilmektedir.[16] Kısaca geçmişi tamamen tasfiye etme, günahlardan vazgeçip pişmanlık duyma anlamını ifade eden tevbe, iman da dâhil olmak üzere, her şeyden önce gelmektedir. Nitekim âyetlerde bunu görmekteyiz.[17] Çünkü tevbe, gerçek iman etmenin bir teminatı durumundadır. Çünkü tevbe, bu durumda olan bir şahsın, ayrılmaz vasfıdır. Hatta diyebiliriz ki, tevbe, mü’minlerin en önde gelen vasıflarından biridir. [18]

Bir âyette ise, tevbe ve sâlih amel, Allah’a gereği gibi yönelmenin şartı durumundadır. “Kim tevbe eder ve sâlih amel işlerse, o, gereği gibi Allah’a yönelmiş olur.”[19]

Bu âyet, aynı zamanda tevbe edip kendilerini düzeltenler için bir müjdedir. Zira bu âyette, tabir câizse “genel af” ilan edilmektedir.

 

e- Kötülüklerinin Örtülmesi ve İyiliklere Tebdili

İçerisinde sâlih amel ifadesinin geçtiği âyetlerden bazılarında, iman eden ve sâlih amel işleyenlerin kötülüklerinin örtüleceği ve iyiliklere tebdil edileceği vurgulanmaktadır. Bunlardan birinde şöyle buyrulmaktadır:

“Ancak kim tevbe eder, iman edip sâlih amel işlerse, işte onların kötülükleri iyiliklerle değiştirilir.”[20]

İlgili âyetlerden anlaşıldığına göre, kötülüklerin örtülüp iyiliklere tebdil edilmesinde bazı şartlar söz konusudur. Bunlar da, genel anlamda tevbe, iman ve sâlih amel olarak ifade edilmektedir.

 

f- Sevginin Oluşması

Kur’ân-ı Kerim’de iman edip sâlih amel işleyenlere, Rahman’ın bir sevgi yaratacağı belirtilerek şöyle buyrulur:

“İman eden ve sâlih amel işleyenler (var ya), Rahman onlara bir sevgi yaratacak.”[21]

Âyette ifade edilen sevginin yaratılmasını Hz. Peygamberimiz’in şöyle izah ettiği rivâyet edilmektedir:

“Allah bir kulunu sevdiği zaman Cebrâil’e der ki: ‘Ben falanı sevdim, sen de sev.’ Cebrâil de göktekilere aynı şekilde nida eder. Sonra onun için yeryüzünde bir sevgi yerleşmiş olur. İşte Allah’ın “iman eden ve sâlih ameller işleyenler (var ya), Rahman onlara bir sevgi yaratacak” âyeti bunu ifade eder.” [22]

Allah’ın muhsinleri/iyilik yapanları,[23] Allah’tan tam anlamı ile sakınanları / müttakîleri,[24] sabredenleri,[25] adâletli davrananları,[26] Allah’a tevekkül edenleri,[27] çok tevbe edenleri,[28] temizlenenleri[29] seveceği  zikredilirken; zâlimleri,[30] haddi aşanları,[31] fesâdı ve fesad çıkaranları,[32] kâfirleri,[33] kibirlenenleri,[34] günahkârları,[35] israf edenleri,[36] hâinleri,[37] nankörleri[38] de sevmeyeceği belirtilir.

Allah’ın kulunu sevmesi demek, ona nimetlerini sunması demektir. Kulun Allah’ı sevmesi ise, O’na yakın olmayı arzu etmesi, istemesi demektir. Böylece kul, daima kendini kontrol etmeyi hissedecek demektir. Çünkü Allah’ın sevgisini kaybetmek istemeyecektir. Bundan dolayı da kulun Allah’a sevgisi kuvvetlenecek ve âyette işaret edilen boyuta ulaşacak demektir ki, âyette şöyle buyrulur: “... Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise daha kuvvetlidir.”[39] Allah sevgisini kazanmak için O’na iman ve bu imanın gerektiği şekilde sâlih amel gerekmektedir.

 

g- İnsanların En Hayırlıları Olmak

Kur’ân-ı Kerim’de iman eden ve sâlih amel işleyenlerin mahlûkatın en hayırlıları olacağı ifade edilerek şöyle buyrulur:

“İman eden ve sâlih amel işleyenler mahlûkatın en hayırlılarıdır.”[40]

Bu âyette geçen “beriyye” kelimesinin genel bir mânâ arzedeceği gibi, kendi asırlarında yaşayan mahlûkatın en hayırlısı anlamını ifade edeceği beyan edilmektedir. Gerçekten İnsan, “en güzel bir şekilde yaratılmış” olup, şeklen mahlûkatın en mükemmeli olduğu gibi, akıl sayesinde de onların en üstünüdür. Fakat İnsan, bu mükemmelliğin nereden kaynaklandığını unuttuğundan dolayı, kendisini yaratan, öldüren ve sonra yine diriltecek olan Allah’ı unutmuş ve böylece “nankör” durumuna düşmüştür.[41] Dolayısıyla mahlûkatın en şerlisi olmuştur. Ancak, onu bu durumdan kurtaracak yol da yine Allah tarafından gösterilmiştir ki, bu da genel anlamda iman ve sâlih amel olup, İnsan bu sayede yaratıkların en hayırlısı konumuna gelmiştir.

 

h- Dinamizm Kazanmaları

İman edip sâlih amel işlemek, İnsanı dinamizme sevkeder. Çünkü iman ve sâlih amel, bir noktada, mü’minin boş işlerle meşgul olmasını engeller. Çünkü mü’minler âyetlerde de ifade edildiği gibi  

“... Faydasız bir şeye rastladıkları zaman, yüz çevirip vakarla geçerler. Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı kör ve sağır davranmazlar.” [42]

İnsanın sabahın erken saatlerinden, gecenin belirli bir vaktine kadar Rabbi ile baş başa kalması, bir sâlih ameldir ve bunu İnsana ancak inancı yaptırabilir. Yani kılacağı beş vakit namaz, mü’minin Rabbi ile başbaşa kalmasını sağlayacaktır ki, namazın sâlih amellerin en üstünü olduğu belirgindir. Namaz, özellikle cemaatle kılındığında mü’minin hem kendisine ve hem de çevresine karşı sorumlu ve uyanık olmasını sağlayacaktır. Böylece mü’min sâlih ve muslih (aktif bir İnsan) olma yolunda gayret gösterecek demektir. Ramazan’da oruç tutan bir mü’min, toplumdaki yoksulları düşünür. Bu durum, mü’mini dinamik tutarak onun devamlı çalışmasını sağlayacak ve yine çevresinde fakir ve yoksul olanlara sadaka ve zekât yoluyla yardıma koşacaktır ki, bunlar da sâlih amelin birer göstergeleridir. Psikolojik açıdan ibâdetlerin İnsan ruhu üzerinde etkisinin olduğu ve İnsanı huzur ve sükûna kavuşturduğu bilinmektedir. Günlük ibâdetlerini yerine getiren bir mü’min, Allah’a karşı görevini yapmanın rahatlığı yanında, kendini de yenilemiş ve dinamik bir hayata kavuşmuş olacaktır. Böylece mü’minler, Allah’ın bütün İnsanları sadece kendisine kulluk etmeleri için yarattığının[43] şuuru içinde hareket etmeleri gerektiğini idrâk etmiş olacaklardır.

 

i- Yeryüzüne Vâris Olmaları

Kur’ân-ı Kerim’de iman edip sâlih amel işleyenlere, yeryüzüne halef kılınacakları vadedilerek şöyle buyrulur:

“Allah, sizden iman edip sâlih amel işleyenlere, onlardan öncekileri halef kıldığı, sahip ve hâkim kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, sahip ve hâkim yapacağına onlar için râzı olduğu dinî temelli yerleştireceğine ve korkularını güvene çevireceğine dâir söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Ama kimler bundan sonra da inkâr ederse, işte onlar artık yoldan çıkmışlardır.”[44]

Bu âyette Allah, iman edip bu imanlarının gerektirdiği şekilde sâlih amel işleyenlere üç şey vadetmektedir. Bunlar:

Yeryüzüne halef kılınmaları,

Kendileri için seçilen ve beğenilen/râzı olunan dinin kendilerine sağlamlaştırılacağı, 

Korkularından sonra güvene erecekleridir.

Âyette vaad edilen “yeryüzünde halef kılma” şeklinde ifade edilen hususla ne kast edilmektedir? Müfessirler, bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Allah’ın hangi ırktan olursa olsun müşriklerin topraklarına varis kılması ve orada her türlü tasarruf yapmaya yetkili halifeler yapması, kâinatı imar etme, adaleti yerine getirme ve kullar arasında ihsan, iyilik yapmak için Allah’ın onları halife yapmasının söz konusu olduğu beyan edilmektedir. Başka bir âyette de bu vaade açıklık getirilir:

“Andolsun, Tevrat’tan sonra Zebur’da da arza mutlaka sâlih kullarım vâris olacaklardır, diye yazdık.”[45]

Ancak bu verâseti, iman etmeye ve bu inancın gerektirdiği şekilde sâlih amel işleme şartına bağlamaktadır. Yeryüzüne, tevhid inancına sahip olup sâlih amel işleyenler, dün olduğu gibi bu gün de vâris olabilirler. Yeter ki onlar sâlih olsunlar.                                       

 

k- Cenneti Kazandırması

Kur’an’da iman eden ve sâlih amel işleyenlere vadedilen hususların başında cennet ve içindekilerin geldiğini söyleyebiliriz. Cennete girmenin temel şartı iman ve sâlih ameldir. Bazı âyetlerde bu durum, “şart edatı” ile ifade edilmektedir.

“Erkek ve kadından her kim iman ederek sâlih amel işlerse işte onlar, cennete girecekler, orada onlara hesapsız rızık verilecektir.”[46]; “Allah, muhakkak ki iman eden ve sâlih amel işleyenleri, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyar.” [47]

Bütün bunların yanında, iman edip sâlih amel işleyenlere Allah, yüksek dereceler verecek;[48] korku ve hüzünden emin kılacak;[49] çalışmalarını zâyi etmeyecek;[50] iyi İnsanlar arasına dâhil edecek[51] ve İlâhî rahmete kavuşturacaktır. [52]                  

“Ey Rabbim! Beni verdiğin nimete şükretmeye ve râzı olacağın sâlih ameller işlemeye muvaffak kıl. Rahmetinle, beni sâlih kulların arasına kat.” [53]

 

[1]  34/Sebe’ 4

[2]  Nahl, 96

[3]  Müslim, Birr ve Sıla 10; İbn Mâce, Zühd 9

[4]  13/Ra’d, 29

[5]  39/Zümer, 20

[6]  16/Nahl, 97

[7]  Fahreddin Râzi, Tefsiru’l-Kebir, 20/113

[8]  34/Sebe’, 4

[9]  22/Hacc, 50

[10]  5/Mâide, 9; 35/Fâtır, 7; 48/Fetih, 29

[11]  3/Âl-i İmran, 89; 5/Mâide, 39; 6/En’âm, 54...

[12]  20/Tâhâ, 82

[13]  11/Hûd, 11

[14]  33/Ahzâb, 72

[15]  17/İsrâ, 25

[16]  4/Nisâ, 16

[17]  19/Meryem, 60; 20/Tâhâ, 82; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67

[18]  Bak. 9/Tevbe, 112

[19]  25/Furkan, 71

[20]  25/Furkan, 70 ve yine bak. 47/Muhammed, 2; 29/Ankebut, 7; 64/Teğâbün, 9

[21]  19/Meryem, 96

[22]  Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’an 20

[23]  2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmran, 134; 5/Mâide, 93

[24]  3/Âl-i İmran, 76; 9/Tevbe, 4, 7

[25]  3/Âl-i İmran, 146

[26]  5/Mâide, 42; 49/Hucurât, 9; 60/Mümtehine, 8

[27]  3/Âl-i İmran, 159

[28]  2/Bakara, 222

[29]  2/Bakara, 222; 9/Tevbe, 108

[30]  3/Âl-i İmran, 57; 42/Şûrâ, 40

[31]  2/Bakara, 190; 5/Mâide, 87; 7/A’râf, 55

[32]  2/Bakara, 205; 5/Mâide, 64; 28/Kasas, 77

[33]  3/Âl-i İmran, 32; 30/Rûm, 45

[34]  4/Nisâ, 36; 16/Nahl, 23; 28/Kasas, 76

[35]  4/Nisâ, 107

[36]  6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31

[37]  8/Enfâl, 58; 2/Bakara, 276

[38]  22/Hacc, 38

[39]  2/Bakara, 165

[40]  98/Beyyine, 7

[41]  22/Hacc, 66

[42]  25/Furkan, 72-73

[43]  51/Zâriyât, 56

[44]  24/Nur, 55

[45]  21/Enbiyâ, 105

[46]  40/Mü’min, 40 ve bak. 19/Meryem, 60; 4/Nisâ, 124; 64/Teğâbün, 9; 65/Talak, 11

[47]  22/Hacc, 14 ve bak. 47/Muhammed, 12; 14/İbrahim, 23; 2/Bakara, 25; 29/Ankebut, 58

[48]  20/Tâhâ, 125; 46/Ahkaf, 19; 8/Enfâl, 84

[49]  2/Bakara, 277; 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69; 6/En’âm, 48; 7/A’râf, 35

[50]  7/A’râf, 170; 18/Kehf, 30; 3/Âl-i İmran, 57; 4/Nisâ, 173; 21/Enbiyâ, 94

[51]  29/Ankebut, 9; 28/Kasas, 67

[52]  45/Câsiye30; 6/En’âm, 12

[53]  27/Neml, 19; Ömer Dumlu, Kur’ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi adlı kitabından yararlanılıp yer yer özetlenerek hazırlanmıştır.

Sâlih Amelin açtığı güzel kapılar

Âyet:

اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحاً فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً

“Tevbe edip mü’min olarak sâlih amel (erdemli işler) yapanın durumu başkadır; Allah böylelerinin kötülüklerini/günahlarını güzelliğe/sevaplara iyile kötü hallerini iyiye çevirecektir. Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”[1]

 

Hadis:

“Ameller ancak niyetlere göredir.”[2]

“Allah, sizin ceset ve sûretlerinize değil; kalplerinize ve amellerinize bakar” [3]

“Amellerin efdal olanı, Allah’ın farzlarını eda, haramlardan kaçınmak ve Allah katında sadık niyettir.”[4]

Amel-i Sâlih: İyi, güzel, faydalı, sevaba ve Allah’ın rızasına sebep olacak, haram sınırına girmeksizin kişinin iman, iyi bir niyet ve ihlâs ile yapmış olduğu davranışlar. Amel, iş manasına gelir. Sâlih ise, elverişli, yararlı, yarayışlı, kendisi doğru olan, kendini düzelten demektir. Dolayısıyla amel-i sâlih; kişiye âhiret saadetini sağlamaya, Allah’ın rızasını kazanmaya elverişli olan, Allah katında bir değer ifade eden davranışlardır.

Amel: İş, vazife, hareket, idare, işlemek, yapmak, davranış, etki, ibâdet, hayırlı iş anlamlarına gelir. Daha ziyade canlıların bir maksatla, bilinçli bir şekilde yaptıkları işe amel denir. Yapılan işte bir gaye ve maksat yoksa buna fiil denir, amel denmez. Amel, niyete, iradeye bağlı olarak yapılan iştir; amel, bilinçli bir aksiyondur. Fakat fiilde bilinç her zaman söz konusu olmayabilir. Kur’ân-ı Kerim’de amel kelimesi çeşitli kalıplarda 350 defa geçmektedir. Amel, iyi (sâlih) ve kötü (seyyi’)  amel olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan yeryüzüne, nasıl davranışlar göstereceği, iyi ve kötü amellerden neler yapacağı belli olsun diye çıkarılmıştır.

“Hanginizin daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” [5]

“Şüphesiz ki sizi biraz korku, açlık, mal, can ve ürün eksikliğiyle imtihan edeceğiz. (Ey Muhammed) sabredenleri müjdele!”[6]

İslâm’da bir iyiliğin ve sâlih amelin dünya ve âhirette ecir ve sevap kaynağı olması için bu ameli işleyen kimsenin imanlı olması şarttır. Bu konuda iman ön şarttır.

İmanı kuvvetlendiren, sağlamlaştıran, onu çepeçevre sararak koruyan sâlih amellerdir. Kur’ân-ı Kerim’de sâlih amel anlamında “sâlih” kelimesi ve çoğulu, toplam 132 yerde geçer. Amel-i sâlih, Kur’ân-ı Kerim’de doksan küsur yerde doğrudan doğruya veya dolaylı olarak emredilmiştir. Sâlih amelden söz eden âyetler genellikle önce imana değinerek başlarlar. Bunların hep “iman edip sâlih amel işleyenler...” şeklinde oldukları görülmektedir. Bu da iman ile amelin, bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğunu ortaya koyar. İman olmadan güzel davranışların hiçbir önemi olmadığı gibi, sâlih amel olmadan da kuru bir imanın tadı yoktur. [7]    

Allah ve Rasûl’üne iman etmenin, çok geniş anlamda, sâlih amelden sayıldığını görmekteyiz. Nitekim bir hadiste Hz. Peygamber’e “hangi amel efdaldir?” diye sorulmuş, o da: “Allah ve Rasûl’üne iman etmektir” buyurmuştur.[8] İman kavramında olduğu gibi, takva, şükür, sabır gibi diğer kalbî fiilleri de sâlih amel içerisinde mütalaa etmek mümkündür. Meselâ şükür, kalp amellerindendir ve kalp amelleri de, âzâların amellerinden daha şereflidir. Bundan dolayı Allah’ı zikretmek, en faziletli amellerden sayılmıştır. Fiilleri, kalbî ve bedenî, yani organlara ait olmak üzere iki kısma ayırmak mümkündür. Buradan hareketle, müfessirler, sâlih ameli çeşitli kısımlara ayırmaktadırlar. Fahreddin Râzi, kulun amelini üç kısma ayırmakta ve bunları da:

Kalbin ameli, kulun fikri, inancı ve tasdiki,

Dilin ameli, kulun zikri ve şehadeti,

Âzâların ameli, kulun tâaati ve ibâdeti şeklinde sıralamaktadır.

Elmalılı da, bir yerde sâlih ameli, kalbî, bedenî ve mâlî olmak üzere üçe ayırırken, başka bir yerde ise, sâlih amelin iki kısım olduğunu, bunlardan birinin bedenî ibâdetler gibi, mükellefin öncelikle kendi salahına yarayan ameller; diğerinin de, zekât ve sadaka gibi başkalarına faydalı olan ameller olduğunu kaydeder. Sâlih amelleri, kalbî ve bedenî olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Bedenî olan da, namaz gibi sadece bedeni ve kişiyi ilgilendiren; zekât gibi hem ferdi ve hem de toplumu ilgilendiren mâlî olmak üzere ikiye ayrılır.     

 

Amellerde Niyet

Niyet, kasdetmek, azmetmek anlamlarına gelmekte olup, kalbin, şimdiki halde veya gelecekte, bir faydayı celb veya bir zararı def için, maksada uygun gördüğü şeye yönelmesinden ibarettir şeklinde formüle edildiği gibi, çok geniş anlamda, gerçekleştirilmesi ve sakındırılması eşit olan muayyen bir şeye doğru, iradenin meydana geldiği bir harekettir şeklinde de tanımı yapılmaktadır. Ayrıca, Allah’ın rızasını kazanmak veya bir hikmete imtisal için, iradeyi bir fiile yönlendirme, tahsis etme diye de tarif edilmektedir. Gazali ise, niyeti: “şu anda veya gelecekte faydalı olduğunu anladığı şeye gönlün meyli ve yönelmesidir” şeklinde tarif ederek,  “gönlün temayülü olmadan kuru bir irade ile bir şey meydana getirmek mümkün değildir” şeklindeki açıklaması da, niyette kalbin önemine dikkat çekmekte ve ayrıca, irade ile niyet arasındaki bağı vurgulamaktadır. Çünkü mesuliyet, niyet ve buna bağlı olarak da işi irâdî olarak yapmaktır.

“Ameller ancak niyetlere göredir.”[9]; “Ameller, ancak niyete göre değerlendirilir. Kimin hicreti, Allah ve Rasûl’üne ise, onun hicreti Allah ve Rasûlünedir. Kimin de hicreti, nail olacağı bir dünya veya nikâh edeceği bir kadın ise, onun hicreti de onadır.” [10]   

Ameller, niyetlerle değer kazanmakta ve şekillenmektedir. Çünkü amellerin direği niyettir ve bir amel, hayırlı olması için niyete muhtaçtır. Aynı şekilde, amellerin bâki kalması, sâlih olması, Allah rızasına bağlanırken; sâlih amellerde niyetin şart olduğu da açıktır. Muaz bin Cebel’in, sâlih amelde, ilim, niyet, sabır ve ihlâsın bulunması gerektiği kanaatinde olduğu rivâyet edilmektedir. Bu rivâyette zikredilen hususlar, birbirine bağlı kavramlardır. İlim, dünya ve âhiret ile ilgili şeyleri, akıl ile alakalı gerçekleri bilmektir. İlim, yapılacak olan işleri bilerek yapmayı sağlayacaktır. Sonra da niyet gelir. Niyeti ilim ve amel desteklemektedir. Ancak ilim önce gelir. Zira ilim asıldır. Amel ise, ilme tâbidir ve ilmin dalı ve meyvesidir. Daha sonra da sabır gelmektedir ki, bu da meşakkat, güçlük ve belalara karşı tahammül etmektir. İşte bunların neticesinde ihlâs ortaya çıkmaktadır.

Niyetin önemi, şu misalde daha belirgin bir şekilde görülmektedir: Bir kimse öğle vaktinde, güneşin karşısında, alnını secdeye koysa ve yaptığı bu secde ile, Allah’a ibâdeti kasdetse, bu hareket İslâm’ın tasvip ettiği bir davranış olur. Fakat bu secdesi ile güneşe tapmayı kasdetse, bu da küfür olur.[11] Bu misal bize, “ameller niyetlere göredir” prensibinden hareketle, niyet gerçeğini en güzel bir şekilde anlatır. Nitekim Hz. Peygamber’in:

“Allah, sizin ceset ve sûretlerinize değil; kalplerinize ve amellerinize bakar” [12] hadisi de ayrıca niyet gerçeğini beyan etmektedir.

Amellere kıymet kazandıran niyettir. Bir amelin sâlih olup olmaması niyete bağlıdır. Hz. Ömer’in:

“Amellerin efdal olanı, Allah’ın farzlarını eda, haramlardan kaçınmak ve Allah katında sadık niyettir.”[13] şeklindeki ifadesinde de görüldüğü gibi niyet esastır. Bununla birlikte, ilim ve amel de niyette gözetilen unsurlardır. Ayrıca saadete de, ilim ve amelle erişilebileceği bir gerçektir. Çünkü hayır, saadet, kemal ve salah, faydalı ilim ve sâlih amelle mümkündür ki, bunlar da niyeti destekleyen unsurlardır.

 

Amellerin Önemi

Ameller, iyi (sâlih) ve kötü olmak üzere ikiye ayrılmakta olup, sâlih amelin zıddı olarak kötü amel zikredilmektedir. Mü’minlerin kurtuluşlarının iman ve sâlih amel sayesinde olacağı Kur’an’da ısrarla ifade edilmektedir.[14] Bununla birlikte, namaz kılıp, kendilerine rızık olarak verilenden infak ettikleri, hem kendi peygamberlerine ve hem de diğer peygamberlere ve getirdiklerine inandıkları,[15] oruç tuttukları,[16] Allah anıldığı zaman yüreklerinin ürperip Allah’ın âyetleri okunduğunda da imanlarının arttığı,[17] kısaca namazlarında huşu içerisinde olmaktan, boş şeylerden yüz çevirmekten tutun da, ırzlarını korumaya, sözlerinde durmaya varıncaya kadar[18] bütün ahlakî özelliklere sahip oldukları belirtilmektedir. Bu özelliklere sahip mü’minlerin Firdevs cennetlerine varis olacakları zikredilir.[19] Buna mukabil,  kötü amel işleyenlerin cehennemlik oldukları da vurgulanır. [20]

Böylece inanç açısından iki zıt kutupta olan İnsanlardan hangisinin daha rahat olacağı, ruh enginliği kazanacağı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Zira sâlih amel, kişiyi Mevlâ’sına yaklaştırır. Bununla birlikte İnsan, sâlih amellerle, önce kendisini düzeltir, sonra da başkalarının salâhına çalışır. Kişinin kendini düzeltmesi asıldır, başkasının düzelmesine çalışması ise ikinci derecededir. Başkasını ıslah, salâh nisabının zekâtıdır. Kendisi sâlih olmayan, başkasını nasıl ıslah edebilir, ağaç doğrulmadan gölge nasıl doğrulabilir, doğru olabilir?

Dengeli bir hayat sürdürebilmek için, İnsan ruhu, sadece nazarî hakikatlerle beslenemez. Bilmeye ve inanmaya olan ihtiyacından başka, ister şahsî davranışlarında, isterse Allah veya İnsanlarla olan münasebetlerinde olsun, İnsan, hareketlerini devamlı bir şekilde tanzim edecek amelî kurallara muhtaçtır. Bu amelî kurallar, çeşitli şekilleriyle Kur’ân-ı Kerim’de gösterilmektedir. Meselâ, sıkıntı anında Allah’a yapılacak bir yalvarış, bir duâ ve bu duânın  da Allah tarafından kabul edileceğini bilmek,[21] İnsanı son derecek rahatlatabilir ki, bu da sâlih ameldir. Aslında İnsanda iki kuvve bulunmaktadır. Bunlar, nazarî ve amelî kuvvetler olup, nazarî kuvvenin kemali, İnsanın Hakk’ı tanımasıyla; amelî kuvvenin kemali ise, onun sadece hayırları işlemekle gerçekleşebileceği kaydedilmektedir. [22]

İnsanda bulunan bu kuvveler, onun, hem maddî ve hem de manevî yönünü işaret etmektedir. Böylece İnsandan sudur eden fiillerin bilinçli olduğu ve dolayısıyla âyetlerde geçen “iman edenler” kaydı ile, İnsanın Allah’ı bilmesindeki nazarî kuvvesine;  “sâlih ameller” kaydı ile de, onun Allah’a kulluk/ ibâdet etme konusundaki amelî gücünün kemaline delâlet etmektedir. Şu halde biz, İnsanın dinen olumlu sayılabilecek davranışlarının sâlih amel olduğu genel hükmüne varabiliriz.

“İslâmiyet’in çok önemli olan amelî yönü, Kur’ân-ı Kerim’de esaslı ve açık bir şekilde kurtuluş ve ebedî saadete ermenin kaçınılmaz bir şartı olarak zikredilir. Hatta bu amelî yönün Kur’an’da açıkça geçmediği hallerde imanla ilgili olarak daha önce belirtilen esaslar uyarınca sade mü’min tabiriyle bile zımnen ifade edilmiş olduğunu görmek hiç de zor değildir.”[23] Çünkü “sâlih amel, Allah’ın bir lütfudur ve nimetine şükreden kullarını buna muvaffak kılar.” [24]

Sâlih amelin önemini, İmam Şafii’nin dünyayı büyük bir denize, sâlih amelleri de, bu denizde seyreden gemiye benzetmesinden anlamak mümkündür. Aynı şekilde Gazali’nin: “Ameller, kalp hastalığının ilacıdır. Kalp hastalığı çoğu zaman hissedilmez. Aynası olmayan bir adamın yüzündeki alaca hastalığı gibidir. Zira o, bu hastalığı hissetmez. Ona söylense, bunu doğrulamaz”[25] şeklindeki açıklaması ve benzetmesi de, sâlih amelin önemini ifade etmektedir.

Sâlih amelin önemi, İnsanı mutluluğa kavuşturmasıyla da anlaşılabilir. İnsanın mutluluğu, Râzi’nin ifadesine göre[26]  ya ruhî veya bedenî veyahut da hâricî şeylerle olmaktadır. Rûhî olanı, en mükemmeli, bedenî olanı ortası, harici olanı ise en düşüğüdür. Ruhî mutluluk, kalbin taat ve hizmetle meşgul olmasıyla, harici mutluluk ise aile efradının mutluluğuyla olmaktadır. Aslında Kur’ân-ı Kerim’de ahlakî terimler genellikle tasvîrîdir.

İyinin ne olduğunu mü’minlerin; kötünün ne olduğunu ise kâfirlerin, münafıkların ve şeytanın tasvirlerinden çıkarabiliriz. Kur’an’daki felâh, necât ve hidâyet gibi saadetle ilgili terimler çok kere mü’minlerin vasıflarından sonra zikredilmiştir. Amellerin önemi, İnsanları mutlu veya mutsuz etmesi, başka bir ifadeyle saadete ve şekavete, bedbahtlığa götürmesiyle bilinebilir. Burada da sâlih amelin, kişiyi mutlu ettiği; kötü amelin de bedbaht ettiği, onu karamsarlığa sürüklediği açıktır.

 

Sâlih Amelin açtığı kapılar

Allah’ın kullarının hayrı için onların yapmalarını emrettiği faydalı amellerin sâlih amel kategorisine ulaşması için, başkalarını ıslahı hedef edinmesidir. Farklı formlarda Kur’an’da birçok yerde zikredilen (“amilû’s-sâlihât”, “amelen sâlihan”) “sâlih amel” ifadesi, Kur’an’da “Allah’ın râzı olduğu, imana uygun davranış, sorumluluk bilinci” gibi anlamlarının yanında, esas olarak “sahibini ve başkalarını ıslah edici iyi davranışlar” anlamında kullanılır. Meselâ, huşû ile edâ edilmeyen namaz, şeytanı kaçırmaz, namazda birçok vesvese insanı kuşatırken; topluma tevhidi ilan ettiği için sâlih amel olan ezan şeytanı ezan sesinin duyulmayacağı yere kadar kaçırıp uzaklaştırır.[27] Kıldığımız namazların, yaptığımız ibâdetlerin hayata müdâhale etmesi, bizi ve toplumu fahşâ ve münkerden alıkoyacak[28] şuurda olması, o ibâdeti sâlih amel kategorisine yükseltir. Şuayb’ın (a.s.) namazı gibi. Onun namazı sâlih amel vasfında, toplumun şirkine müdâhale eden bir namazdır:

“Dediler ki, Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları) bırakmamızı veya mallarımız hakkında dilediğimiz gibi tasarrufta bulunmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor?”[29]

Namaz kılarken, ibadet bilinciyle ilgisi olmayan dünyevî konular maalesef çoğumuzun aklına geliyor. Sâlih amel bilincinden mahrum olduğumuz için şeytan bizi namazda bile meşgul ediyor. Sahih hadis kitaplarının hemen hepsinde şu hadis-i şerif rivayeti vardır:

“Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan oradan uzaklaşır, ezanı duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezan bitince geri gelir. İkamete başlanınca yine uzaklaşır, ikamet bitince geri dönüp kişi ile kalbinin arasına girer ve “şunu hatırla” , “bunu düşün” diye insanın aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir. Öyle ki kişi kaç rekât kıldığını bilemeyecek hale gelir.” [30]

Rasulullah, bu hadisinde, insî ve cinnî şeytanların ezandan duyduğu rahatsızlığı beliğ bir üslupla dile getirmektedir. Akla şöyle bir soru gelebilir (veya gelmelidir): Kur’an’a başlarken, namaz kılarken, bizden uzaklaşmayan şeytan, namaz kadar önemi büyük ve terk edilmesi caiz olmayan bir ibadet olmadığı halde, ezandan niye kaçar? Cevabı, ezanın mesajında ve sosyalitesindedir, yani insanların ıslahına çağıran sâlih amel cinsinden olmasındadır. Ezan tebliğdir, dâvettir, başkalarının kurtuluşunu istemektir. Mesaj sunmaktır, hakkı haykırmaktır ezan; yani sâlih ameldir, toplumu ıslah etmeye yönelik bir dâvettir, emr-i bi’l ma’ruftur. Peki, her tebliğ, her mesaj şeytanı kaçırır mı? Ezanlara ve müezzinlere, vâizlere ve vaazlara da şeytan yaklaşamaz mı? Cevap, ezandaki ifadelerdedir. Ezanda nelerin tebliği yapılmaktadır? Dinin temel esasları, Allah’ın en büyük olduğu, O’ndan başka ilah olmadığı. Başka? Kurtulmak için namaz kılmanın şart olduğu, önder ve kılavuzun kim olduğu... Tüm insanların bu esaslara ve namaza dâvet edilmesidir ezan. Net, pazarlıksız, kesin bir ifadeyle tebliğdir ezan, çünkü şâhidlik yapılmaktadır. Ve güzel bir üslûpla, gönüllere işleyecek şekilde insanlara çağrıdır ezan. Peki, bugünkü ezanlar, şeytanı gerçekten kaçırıyor mu? Cevap yine ezan ifadesinde. Ezana, “ezân-ı Muhammedî” denir. Anlamı, Muhammed’e (s.a.s.) ait çağrı, Muhammedî üslûpla ilân. Demek ki, sünnete uygun bir usûl ve metodla tevhidî mesajın ister minareden, ister başka yerden insanlara sunulması, şeytanları bizden uzaklaştıracaktır. İnsan ve cin şeytanlarını, korkutup kaçırmak isteyenlere duyrulur.  

Sâlih amellere Allah kesintisiz nimet ve cennet vaad etmektedir: “İman edip sâlih amel işleyen, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar başka; onlar için kesintisiz bir ödül vardır.” [31]

 Sâlih ameli işlerken niyetimize, ihlâsımıza, huşûmuza göre sevabımız yükselir, hatta o amel, bizim seyyiâmızı hasenâta (günahlarımızı sevaba) çevirir. Evet, toplumun çirkinliklerini güzelleştirme, ifsâdını ıslaha çevirme gayreti, benzeri olan en güzel ödüle insanı ulaştırır; kişinin kötülük ve günahını iyilik ve sevaba çevirir.

“Tevbe edip iman ederek sâlih amel işleyenin (erdemli işler yapanın) durumu başkadır; Allah böylelerinin günahlarını sevaba, kötü hallerini iyiye çevirecektir. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” [32]

Sâlih amel, insanı meleklerle yarıştırır ve onları geçebilecek yolu açar. Sâlih amel sahibi, canlıların en hayırlısı, en iyisi olmakla müjdelenir: “İman edip salih ameller işleyenler ise; işte onlar da yaratılmışların en hayırlılarıdırlar.” [33]

Dâvet ve emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker başta olmak üzere, toplumsal yönü fazla olan, insanları ıslah çalışmaları, en önemli sâlih amellerdendir. Bu görev, şeytanı uzaklaştırır, insanı Allah’a yaklaştırır, kişiyi Allah’ın cündü/askeri yapar. Tabii, usûlüne uygun yapılırsa. Namazın nasıl kılınma usûlü varsa, Kur’an ve sünnet, davet ve tebliğ denilen bu görevin yapılış usûllerini belirtir.

Sâlih amellerle güzelleşmiş Müslümanca bir ömür sürdüren tevhid ehli mü’minlere selâm olsun!

 

[1]  25/Furkan, 70

[2]  Buhâri, Bed’ü’l-Vahy 1; Müslim, İmâre 155

[3]  Müslim, Birr ve Sıla 10; İbn Mâce, Zühd 9

[4]  Hz. Ömer’in sözü, Gazâli, İhyâ-i Ulûmi’d-Din, 4/362

[5]  67/Mülk, 2

[6]  2/Bakara, 155

[7]  Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 128

[8]  Buhâri, İman 18

[9]  Buhâri, Bed’ü’l-Vahy 1; Müslim, İmâre 155

[10]  Müslim, İmâre 155; Buhâri, İman 41

[11]  Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 9/25

[12]  Müslim, Birr ve Sıla 10; İbn Mâce, Zühd 9

[13]  Gazâli, İhyâ-i Ulûmi’d-Din, 4/362

[14]  28/Kasas, 67

[15]  2/Bakara, 3-4

[16]  2/Bakara, 183

[17]  8/Enfâl, 2

[18]  40/Mü’min, 2-8

[19]  23/Mü’minûn, 9-10

[20]  2/Bakara, 81

[21]  2/Bakara, 47

[22]  Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 12/53

[23]  Abdullah Draz, Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, s. 91

[24]  Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y., c. 11, s. 137

[25]  Gazali, İhyâ-i Ulûmi’d Din, c. 4, s. 138

[26]  Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 28/20

[27]  Buhari, Ezan 4, Amel fi’s-Salât 18, Sehv 6; Müslim, Salât 19, Mesâcid 89

[28]  29/Ankebût, 45

[29]  11/Hûd, 87

[30]  Buhâri, Ezan 4, Amel fi’s-Salât 18, Sehv 6; Müslim, Salât 19, Mesâcid 89

[31]  95/Tîn, 6

[32]  25/Furkan, 70

[33]  98/Beyyine, 7

Amelle İspat Edilmeyen İman İnsanı Kurtarır mı?

وَالْعَصْرِۙ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍۙ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ

“Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.”[1] 

                                                                                                      

Sâlih Amelsiz İman Olmaz!

Medyanın verdiği haberlerde sık sık canavarlaşan insanların durumlarına şâhit oluyoruz. İnsanları koyun keser gibi kesen cânîler, kocasını vuran kadınlar, çocuklarını doğrayan babalar, küçücük bebelere tecâvüz edenler, kapkaçlar, terör olayları, sapıklıkların bin bir çeşidi… Sebep tek: İmansızlık. Allah’a ve âhirete iman eden böyle vahşet ve barbarlık yapabilir mi?! Bazıları zannediyor ki, toplumun % 99’u müslüman, ama amel etmeyen günahkâr müslüman! Acaba? Gerçekten bu halk Allah’ın istediği gibi iman etse, şirkten sakınsa, isyandan kaçınsa durum böyle mi olurdu dersiniz?

 

İman

İman, emn kökünden bir mastardır. Sözlük anlamı, birini sözünde tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek itimat etmek, gönülden benimsemek, güvenmek/güvenilmek anlamlarına gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu aşağı yukarı karşılar.

Kavram olarak, Rasûlüllah’ı Allah’ın katından getirmiş olduğu bilinen haber ve hükümlerin tümünde, kat’i olarak tasdik etmek, bunu diliyle ikrar edip, gereklerini sâlih amel olarak tatbik etmeye çalışmaktır. İman, küfrün zıddıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı tanımak ve O’na yönelmektir. İman: Allah’ın gönderdiği peygamberleri tasdik etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine getirerek, O’nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip, bağlanmak ve yaşamaktır.

İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek, güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir.

 

Kur’an’da İman     

İman kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de 873 yerde geçmektedir. Kur’an’ın onda birinden fazlasının imanla direkt ilgili ifâdeler olması, konunun önemini göstermek için yeterlidir. 

Mü’min, hem Allah’ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmaü’l-Hüsnadan biri, El-Mü’min’dir. Allah’ın mü’minliği, güven verici, güven kaynağı olmayı; insanın mü’minliği de El-Mü’min’e (Allah’a) güvenmeyi ifâde eder. İman, bu karşılıklı güvenin işleyişidir. Allah’a güven tam olmadan iman olmaz. Allah’a güvenin tam olması için, O’nu her şeyden fazla sevmemiz, O’nun emir ve hükümlerini de her şeye tercih etmemiz gerekir. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri çok fazladır.” [2]      

İman, insanı kopmaz, çürümez bir bağa kavuşturur ve boşluklara yuvarlanmasını önler.[3] İmandan yoksun kalanları Kur’an, hayvanların en şerlisi olarak anmaktadır.[4] Fakat, ne yazık ki, insanlığın çoğunluğu bu imandan uzak bulunmuştur, bulunacaktır.[5] Mü’min, Allah’ın yardımcısı, Allah’ın dostu, velisi olarak nitelendirilmiştir.[6]          

                                                            

İmanın Gerektirdikleri

İman, insana dünyada çok büyük onur ve âhirette ebedî mutluluk sağlar. Cennet bedava değildir. Kur’an, imanın bir imtihan, ıstırap ve çile işi olduğuna dikkat çeker.

“İnsanlar, sandılar mı ki, ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılacak, inceden inceye imtihan ve ıstıraba çekilmeyecekler. Yemin olsun, biz onlardan öncekileri de inceden inceye deneylerden geçirmişizdir.”[7]

“Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sabredenleri müjdele”[8]

“(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihâyet Peygamber ve beraberindeki mü’minler:  ‘Allah’ın yardımı ne zaman?!’  dediler. Biliniz ki, Allah’ın yardımı yakındır.”[9]

 Kâmil iman sahibi mükemmel mü’minin bir özelliği de, kınayanların kınamasından korkmamaktır ki, Kur’an, bunu şöyle ifâde eder:

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütufdur. Allah’ın lütfu ve ilmi çok geniştir.”[10]

“Bir kısım insanlar,  mü’minlere: ‘düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve ‘hasbüna’llahu  ve ni’me’l- vekîl’, yani, ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’  dediler. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah’ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah’ın rızâsına uymuş oldular. Allah, büyük kerem sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimselerseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.” [11]

Gerçek mü’minlerin bir özelliği de birbirlerine sürekli hakkı ve sabrı tavsiye etmeleridir.[12] Mü’minlerin gönül dostları, yalnız kendilerinden olanlar, yani mü’minler olacaktır.[13] Mü’min erkekler ve mü’mine hanımlar da birbirlerinin dostu ve kardeşidirler. Dostluk ve kardeşlikte  cinsiyet ayırımı yapılmayacaktır.[14] Mü’minler, birbirlerinin ancak kardeşleridir.[15]

İmanda ortak olmayan, mü’min olmayan akraba, yakınlığı ne olursa olsun (ana-baba da dâhil) gönül dostu olma, kardeş olma hakkını kaybeder. Onlara karşı hukukî sorumluluklar yerine getirilir ama, gönül dostu olarak benimsenemezler.[16] Kur’an, böylece kan ve et bağlarından arı, şuur beraberliğine dayalı bir akrabalık getirmektedir. Bu bir gönüldaşlık, iman kardeşliğidir. İman bağı, kan bağından daha üstündür, daha önemlidir.        

Hayatın anlamı ve insanın mahlûkat içerisinde taşıdığı bir imtiyaz olan imanı bir ağaca benzetirsek, bu ağacın kökü kalpte, gövdesi akılda ve dalları organlardadır. Bu ağacın meyvesi ise amellerdir. Ağacı; kökü, gövdesi, dalları ya da meyvesi olmadan tanımlamaya kalkanlar, onu eksik ve yanlış tanımlamak zorunda kalacaklardır. Dalları kurumuş, meyve vermeyen ağaç, odun parçasından başka bir şey değildir ve yanmaya lâyıktır.

Allah’a iman, insan ile yaratıcısı arasında en şerefli bağı teşkil etmektedir. Zira yeryüzünde en şerefli varlık insandır. İnsanın en şerefli yeri kalbidir. Kalbin de en şerefli şeyi imandır. Bu bakımdan iman ve hidâyet, nimetlerin en üstünü ve Allah’ın en büyük lutfudur.

“Allah imanı size sevdirdi. Onu kalplerinizde süsledi. Küfrü, fâsıklığı ve isyanı size çirkin gösterdi. İşte rüşdünü bulanlar da onların ta kendileridir.” ([17])

İmanın amellerle tezahürü olmalıdır. Güneşten ısı, gülden koku saçıldığı gibi, imandan da ameller saçılmalıdır. İmanın söz, fiil ve eylemlerle ispatlanması gerekir. Yoksa iman, birtakım istek ve temennilerden ibâret değildir. 

“İman, istek ve süsten ibâret değildir. Ancak iman, kalpte yerleşip amelde kendisini gösterendir.”

İman, Allah ve Rasülünü sevmeden olmaz. Hem öyle ki, bir mü’min için, Allah ve Rasülü’nün her şeyden sevimli olması lazımdır. Bu sevginin mutlaka amel ve fiillerle ispatı lazımdır. Yoksa sadece söz ile sevgi olmaz. Allah’ı ve Rasülünü sevmek demek, Allah’ın hükümlerine ve Rasûlullah’ın tebligatına fiilen bağlanmak demektir. Bu konuda Allah şöyle buyurmaktadır.

“De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah’tan, Onun Peygamberi’nden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”[18]

İman, ancak gerçek bir sevgiyle; Allah’a karşı sevgi, rasûlü’ne karşı sevgi ve şeriatın tümüne karşı sevgi ile tamamlanır. Rasûlullah, bu konuda şöyle buyurur:

“Şu üç şey kimde olursa, o kimse imanın zevkini alır: 1- Kendisine, Allah ve Rasülü’nün her şeyden sevimli olması, 2- Sevdiği kişiyi sadece Allah için sevmesi, 3- Ateşe atılmaktan nefret ettiği gibi, küfre dönmekten de nefret etmesi.” “Sizden biriniz beni, anasından, babasından, çocuğundan, kendi nefsinden ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz.” [19]

İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği gibi, Allah’ın dinini yüceltmek ve üstün kılmak için cihad etmede, yeryüzünde zulmü ve fesadı önlemek için mücadele vermede de şekillenmelidir. Allah’a yaklaşmak için namaz ve oruca devam etmede, haram ve helâle ittibâ etmede de iman kendini göstermelidir. Allah, imandan söz ederken, iman ile birlikte amellerden de söz ediyor. Bu amellerin ekseriyeti de cihad kavramında birleşir. Çünkü cihad, imanın ruhu ve ameli olarak ortaya çıkar.

“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra şüpheye sapmayıp, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler. İşte onlar, imanlarında sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.” [20]

İman, meyvesiz kurumuş çürümüş, odun kütüğü olmuş bir ağaç değildir; iman ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir. İmanın meyvesi, Allah’tan korkup Allah’ın murakabesi altında olduğumuzu bilmektir. Şüphesiz Allah’ı tanıyan kişi, kendi kusurlarını idrak eder, O’ndan korkar ve ona göre hazırlık yapar.

“Allah’ın gönderdiği risâleti tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve başka hiçbir kimseden korkmayanlar var ya, işte bu, Allah’ın dinine dosdoğru uyan hak ehlinin sıfatıdır.” [21]

İmanın varlığının en güzel isbatı, vahye sarılmaktır. Çünkü vahy, en temiz ve en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah’a bağlanıp, araya aracılar koymadan doğru olanı kendisinden almaktan başka bir şey değildir. Vahye sarılmaksızın Allah’a bağlanmak mümkün değildir. Vahyin mü’minlerden istediği onu dinlemek ve ona tâbi olmaktır.

“Aralarında hükmetmek üzere, Allah’ın Rasûlü’ne dâvet olundukları zaman, mü’minlerin sözü ancak,  ‘dinledik ve itaat ettik’  demelerinden ibârettir. İşte asıl amaçlarına erenler bunlardır. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, Allah’tan korkar ve O’ndan sakınırsa, işte bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” [22]

“Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdikleri zaman, mü’min erkek ve mü’mine bir kadın için işlerinde muhayyerlik (başka şeyi tercih etme özgürlüğü) yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, muhakkak ki o, apaçık bir sapıklığa sapmıştır.” [23]

“Öyle değil, Rabbine andolsun ki, onlar aralarında çekiştikleri, tartıştıkları şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”[24]

Görüldüğü gibi, mü’min erkek ve mü’mine kadınlara muhayyerlik hakkı yoktur. İman ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine göre hareket edemezler. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek zorundadırlar. Allah’a iman, sonra arkasından isyan, apaçık bir sapıklıktır. Allah’a iman, teslimiyetle beraber bütün işlerde Allah Rasûlü’nün hakemliğini şart koşar. İman ettiğini iddia eden herkesin mutlaka hakemi, hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü, tercihi Allah ve Rasûlü olmalıdır. Aksi, dalâlettir. “Demokrasi var, özgürlük var; bana kimse karışamaz. Canım neyi isterse onu yaparım!” Bir mü’minin diyebileceği sözler değildir bunlar [25]     

İman ile amel, birbirini tamamlayan iki husustur. İman olmadan amel, Allah katında kabul edilmeyeceği gibi;  güzel amellerle süslenmeyen kalpteki imanın mânevî zevk vermekten uzak olduğu da bellidir. İman, kalp toprağına atılan bir tohumdur. İbâdetler, güzel ahlâk, iyi davranışlar onun yeşermesini ve hayâtiyetini devam ettirmesini sağlayan vâsıtalardır. Sâlih amel ve güzel ahlakla bezenmemiş iman, bir hücreye kapatılan ve kimseyle görüştürülmeyen bir din âliminin, mürşid ve vâizin, hitabettiği topluma faydasızlığı gibi; kişiyi olgunlaştırıp mânen geliştirmekten yoksun bir cevherdir.

O halde iman olmadan amelin kabul olunması söz konusu edilemezse; sâlih amellerle desteklenmeyen imanın kemale ermekten mahrum olacağı unutlulmamalıdır. Hatta bu konuda  “imanı korumak, kazanmaktan daha zordur” sözü meşhur olmuştur. Mü’min olmak kolay, ama özellikle küfrün hâkim olduğu câhiliyye toplumunda mü’min kalmak ve mü’mince ölmek zordur. Biz de Hz. Yusuf gibi, duâ etmeliyiz; fiilî ve kavlî duâ:

“Teveffenî müslimen ve elhıknî bi’s-sâlihîn (Ey Rabbim, beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat.” [26]    

 

İman ve Amel

Kur’an’ın, imanı tanımladığı âyetlere dikkat edecek olursak, hemen tamamında imanla amelin yan yana geldiğini görürüz. Özellikle iman ve sâlih amelin birlikte kullanıldığına şahit oluruz. Kur’an, amelin imandan bağımsız olmadığının delilleriyle doludur. Hatta kinâye olarak Kur’an’da amel, iman olarak adlandırılmıştır. “Allah imanlarınızı zâyi edecek değildir.”[27] Bu âyetteki iman’dan kasıt “namaz”dır.

 

İman – Sâlih Amel İlişkisi

Âyetlerde, iman ile sâlih amel genellikle beraberce zikredilmekte olup, bu şekildeki ayetler oldukça fazladır. Hatta İzutsu’nun tesbitine göre, iman ve sâlih kelimeleri birbirlerine var olacak en kuvvetli semantik bağ ile bağlı olup, neredeyse ayrılması imkânsız bir şekilde birbirleriyle girift haldedirler.[28] İman ve sâlih amel ifadesi, Kur’an-ı Kerim’de 52 defa beraberce zikredilmektedir.

“...Kim Allah’a ve âhiret gününe iman eder, sâlih amel işlerse, elbette onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”[29]

İman olmadan, sâlih amelin kişiyi kurtaracağını söylemek son derece yanlıştır. Zira, amelin, imansız kabul edilemeyeceği açıktır. Bunun yanında sâlih amelin mutlaka dayanması gereken köklü bir dayanağı olması gerekir ki, bu da, imandır. Ayette “iman etmiş olarak” ifadesinin yer alması gösteriyor ki, iman olmadan, sâlih amelin bir faydası olmamaktadır. Hatta, bir amelin, sâlih olabilmesi için, imana bağlı olarak yapılması gerekmektedir. Sâlih bir amel, ancak, Allah’a iman sayesinde zuhur imkânı bulabilir. Başka bir ifade ile, amel, imandan akan bir nurdur. Zaten ayetlerde, imanın, sâlih amelden önce gelmesinde, sâlih amelin, imandan doğup neşv ü nemâ bulduğuna işaret vardır. Zira iman, sahibini hayra ulaştırır, şerden korur ve sâlih amel, imanla itibar kazanır.   

Kur’an-ı Kerim’de yetmiş ayette iman ile sâlih amel beraberce zikredilmektedir. Nerede iman varsa, orada sâlih amel de olmalıdır. Sâlih amel olmadan, yalnız kuru bir imanın kişiyi ebedî saadete kavuşturacağı pek mümkün görülmemektedir.

“Kim de O’na sâlih ameller işlemiş bir mü’min olarak gelirse, işte onlar için yüksek dereceler vardır.”[30] Ayette zikredilen yüksek derecelere nâil olmak, sadece imanla olmayıp, bunun yanında sâlih amellere de bağlanmıştır. Yine aynı şekilde “İman eden ve sâlih amelleri işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlerle müjdele!”[31] anlamındaki ayette de müjde, sadece imana olmayıp, aynı zamanda sâlih amele bağlıdır. Allah, cennetlere girmeyi, iman edip sâlih amelleri işlemeye bağlar.[32].

İnsan inandığı gibi yaşamıyorsa, yaşadığı gibi inanmaya başlar. Cennet istiyorsak, Allah’ın istediği gibi iman etmeden cennete gidilemeyeceğini bilmek zorundayız. Allah’a itaat de imanın ispatıdır, iman iddiasındaki samimiyet testidir.    

“Ümmetimin hepsi Cennet’e girecektir. Ancak kaçınanlar hâriç, onlar giremeyecektir.” Ashâb: “Kim Cennet’e girmekten kaçınır yâ Rasûlallah?” diye sordular. Rasûllah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim bana itaat ederse, Cennete girer. Kim de bana âsi olursa (emirlerime itaat etmezse) o Cennete girmekten çekinip kaçınmış olur (ve Cennete giremez).”[33]; “Allah ve Rasûlü bir konuda hüküm verdiği zaman artık mü’min bir erkeğin veya kadının o işi kendi isteklerine göre seçme yapmaya (farklı bir alternatif arama) hakkı yoktur. Zira kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.” [34]

 

[1]  103/Asr, 1-3

[2]  2/Bakara, 165

[3]  Bak. 2/Bakara, 256

[4]  Bak. 8/Enfâl, 55

[5]  Bak. 11/Hûd, 17; 13/Ra’d, 1, 31; 10/Yûnus, 99; 12/Yûsuf, 16, 103

[6]  Bak. 47/Muhammed, 7-11; 61/Saff, 14; 3/Âl-i İmran, 68

[7]  29/Ankebut, 2

[8]  2/Bakara, 155

[9]  2/Bakara, 214

[10]  5/Mâide, 54

[11]  3/Âl-i İmran, 173-175

[12]  Bak. 103/Asr, 1-3

[13]  Bak. 3/Âl-i İmran, 28

[14]  Bak. 9/Tevbe, 71

[15]  Bak. 49/Hucurât, 10

[16]  Bak. 9/Tevbe, 20; 58/Mücâdele, 22

[17]  49/Hucurât, 7

[18]  9/Tevbe, 24

[19]  Buhârî, İman 9, 14, İkrah 1, Edep 42

[20]  49/Hucurât, 15

[21]  33/Ahzâb, 39

[22] 24/Nur, 51-52

[23] 33/Ahzâb, 36

[24] 4/Nisâ, 65

[25]  bak. 33/Ahzâb, 36

[26]  12/Yusuf, 101

[27]  2/Bakara, 143

[28]  İzutsu, Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Pınar Y., s. 270

[29]  2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69

[30]  20/Tâhâ, 75

[31]  2/Bakara, 25

[32]  4/Nisâ, 57

[33]  Buhârî, İ’tisâm, 12

[34]  33/Ahzâb, 36

İnsan Niçin İman Eder? Çirkin İman ve Güzel Küfür Olur mu? 

اِنَّا خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍۗ نَبْتَل۪يهِ فَجَعَلْنَاهُ سَم۪يعاً بَص۪يراً اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّب۪يلَ اِمَّا شَاكِراً وَاِمَّا كَـفُوراً اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ سَلَاسِلَا۬ وَاَغْلَالاً وَسَع۪يراً

“Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple, onun işitmesini ve görmesini sağladık. Sonra da ona gideceği yolu gösterdik. Ya şükreder (bu yoldan gider) ya da küfreder. Kâfirler için elbette zincirler, halkalar ve alevli cehennem hazırladık.”[1]

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَاٰمَنُواوَعَمِلُواالصَّالِحَاتِاَنَّلَهُمْجَنَّاتٍتَجْر۪يمِنْتَحْتِهَاالْاَنْهَارُۜكُلَّمَارُزِقُوامِنْهَامِنْثَمَرَةٍرِزْقاًۙقَالُواهٰذَاالَّذ۪يرُزِقْنَامِنْقَبْلُوَاُتُوابِه۪مُتَشَابِهاًۜوَلَهُمْف۪يهَٓااَزْوَاجٌمُطَهَّرَةٌوَهُمْف۪يهَاخَالِدُونَ

İman edip sâlih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, “Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!” diyecekler. Hâlbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ebedi kalacaklardır. [2]  

İnsan niçin iman eder? İman, doğal bir ihtiyaçtır. İnsanın fıtratında inanma, bağlanma ve güvenme hisleri temel özelliklerdir. İnsan, inanmadığı zaman, bağlanmadığı ve güvenmediği zaman, yaşamanın bir anlamı ve değeri kalmaz. Her insan bir şeylere inanır, ama kurtarıcı olan iman, hakka/doğruya inanmadır. İman hissini kötüye ve olumsuz olana kullanarak şeytana tâbi olmak ve azgınlaşıp kendini Allah’a muhtaç görmemek, kendi kendine yeterli olduğuna inanıp her dakika soluduğu havayı verene nankörlük/küfr etmek, cehenneme dâvetiye çıkarmaktır. Fakat doğru bir şekilde iman edip, Allah’ın hidâyetine uymak, cennete adım adım yaklaşmaktır.

İmanla ilgili sünnetullahı gündeme getirerek, imanın sebep ve sonuçlarından bahsedelim:

İman, kişiye yalnızca âhirette mutlu bir hayat sağlamakla kalmaz; bu dünyada da huzur, saâdet ve büyük bir güç kazandırır:

“Allah, sizden iman edenlere ve sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri halife/hükümran kıldığı gibi, onları da yeryüzünde halife/hükümran kılacağını, kendileri için râzı/hoşnut olduğu dinlerini, yine onlar için uygulamaya koyacağını ve korkulu hallerini güvene çevireceğini vaad etmiştir. Çünkü onlar, yalnız Bana kulluk eder ve Bana hiçbir şeyi şirk koşmazlar.” [3]

Müjdeler, mü’minler içindir.[4] Allah, onların kalbine imanı yazmış ve onları kendisinden bir ruhla desteklemiştir.[5] Şeytanî güçler onları ezmeye yol bulamaz.[6] Onlara yardımcı olmak, Allah’ın bizzat kendi üzerine yazdığı bir görevdir.

“Mü’minlere yardım etmek, Bize haktır (Bize düşen görevdir).”[7]

Allah, iç huzuru ve doygunluğu onlara nasib etmiştir.[8] Korkmak, üzülmek, kedere yenik düşmek onlara uzaktır.[9] Allah’ın lütuf ve bağışı mü’minler içindir.[10] Mü’min, böylesine onurlu olduğu içindir ki, bir mü’mini kasten öldüren, ebediyyen cehennemde kalır.[11]

Şu bir gerçek ki, iman edip sâlih amel işleyenler, varlıklar dünyasının en hayırlılarıdır.” [12]

       “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer (gerçekten) iman ediyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz.”[13] Yani, her durumda düşmanınızla cihaddan korkmayın. Kuvvetten düşmeyin. Siz üstünsünüz, yani iman ediyorsanız, sonunda zafer sizindir. Çünkü iman, kalbe güç verir, Allah’la olan irtibatı artırır ve düşmanlarına aldırış etmemeyi öğretir.

“Ve mü’minlere karşı kâfirlere asla yol vermeyecektir.”[14] Yani, Allah, kâfirlerin bazı zamanlar üstünlük sağlasalar da, dünyada mü’minlere musallat olarak, tamamen ortadan kaldıracak şekilde istilâ ve işgal etmelerine yol vermez. Âyet, dünya ve âhireti kapsamaktadır. Dünya ve âhirette mutlu son mü’minlerindir. Mü’minler, imanın hakikatinı yüreğinde yaşatan, sonra bu gerçek tevhidî imanı, Allah’ın râzı olduğu ameller, teslimiyet ve cihadla dışa yansıtan insanlardır.

Bazı zamanlarda kâfirlerin, intikam olarak mü’minlere yol bulmaları, imanlarının hakikatinde meydana gelen gedikten olmuştur. Savaş araçları, Allah yolunda cihad niyyetiyle kuvvet hazırlığı, her türlü nisbet ve bağımlılıktan arınmış olarak sadece iman sancağı altında bulunmak, imandan ve imanın gereklerindendir. Müslümanlara zamanla yapışan yenilgi, imanın hakikatinde meydana gelen zayıflık ölçüsündedir. Daha sonra, gerçek iman üzere bulunduklarında yardım, mü’minlere hak olarak döner.[15]

“Andolsun Tevrat’tan sonra Zebur’da da: ‘Arza mutlaka sâlih (iyi) kullarım vâris olacak’ diye yazmıştık.” [16]

“Kim mü’min olarak sâlih işlerden yaparsa, onun çalışmasına nankörlük yok ve Biz (onun çalışmasını) yazanlarız.” [17]

“Kim kötülük yaparsa, sadece onun kadar cezalanır; ama kadın olsun erkek olsun kim mü’min olarak faydalı bir iş yaparsa, onlar cennete girerler ve orada kendilerine hesapsız rızık verilir.” [18]

“Erkek ve kadından her kim mü’min olarak sâlih amel işlerse, onu hoş bir hayatla yaşatırız. Onların ücretlerini yaptıklarının en güzeliyle veririz.”[19]

Mü’min erkek ve kadınlara Allah, bu dünyada iyi bir geçim hazırlar. İman ve sâlih amelin mükâfatı olarak böyle bir hayâtı onlara kolaylaştırır. Âhiretteki ecri ise daha güzeldir. Mü’min olup sâlih amel işleyenlere vaad edilen dünyadaki güzel hayât, birçok şeyle gerçekleşir. Rızâ, gönül huzuru (itmi’nan), iç rahatlığı (inşirâh-ı sadr), mutluluğu hissetmek ve rahat geçim. Bunlar, maddî ve dış etkenlere bağlı değil; iç etkenlere, gönle bağlı hususlardır. Gönüllere tasarruf edebilen de ancak Allah’tır.

İmanla beraber olan sâlih amelin mükâfatı, dünyada tertemiz, hoş bir geçimdir. Nimetlerle donatılmış, varlıklı ve zengin olmak önemli değildir. Bazen zenginliğin; tertemiz, hoş bir geçimi engelleyen dünya ve âhiret belâsı olduğu bilinmelidir. Hayâtta yetecek kadar maldan başka, geçimi güzel kılan çok şey vardır. Allah’a bağlanma ve O’nun gözetimine, himâyesine ve rızâsına sığınma vardır. Sıhhat, sükûnet, bereket, evde rahatlık ve gönülden sevgi vardır. Amel-i sâlihle huzur bulmak, onun gönüldeki ve hayâttaki izleri vardır. Mü’min olarak sâlih amel işleyenin dünyada nâil olacağı hoş ve güzel geçim, onun âhiretteki sevabını azaltmaz. Tersine, Allah onun sevabının, dünyadaki amelinin en güzeli üzerine olacağını vaad etmiştir. Cömert ve Kerim olan Rabbimizin hazineleri, sevabı ne büyüktür!          

 

İmanı Bozan Haller              

İmanın, bâtıl hale gelmemesi için, itikadın doğru ve tam olarak hayât boyu sürmesi gerekir. Kur’an ve sahih sünnet dışı olmaması ve imanı bozucu bir davranışın yapılmaması gerekir. İmanı bozan hallerin en önemlileri şunlardır:

a- Cibt ve tâğuta da inanmak: Cibt: Asılsız ve bâtıl olan hurafeler, Allah’tan başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir. Tâğut ise: Allah’ın çizdiği sınırları aşan, sapmış, azgın kimseler; Allah’ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki anlayış, düzen, put veya şahıslardır. Bunlar, Allah’ın Kitabında olmayan ve Kitab’a aykırı olan hükümleri ve kanunları insanlara Allah’ın kanunları gibi sunarlar. Cahil kimseler de bunlara aldanıp inanırlar. Böylece imanlarını boşa çıkarırlar.

“Kitaptan bir nasip verilenleri görmüyor musun? Cibt ve tâğuta (putlara ve bâtıl tanrılara) iman ediyorlar. Sonra da kâfirler için ‘bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar. İşte bunlar, Allah’ın lânetledikleridir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.”[20]

“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Tâğutun önünde mahkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak istiyorlar. Oysa onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklığa düşürmek istiyor.” [21]

b- Şirk koşmak: Şirk koşma imanı bozan ve insanın bütün iyi amellerini yok ederek ebedî cehennemlik olmasına neden olan bir davranıştır.

“Sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki ‘eğer şirk koşarsan, şüphesiz bütün amellerin boşa gider ve hüsrâna uğrayanlardan olursun.”[22];

“Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük bir günah ile iftira etmiş olur. Kim Allah’a şirk/eş koşarsa büsbütün sapıtmıştır.”[23]

c- Kâfirleri velî ve yönetici tanımak: Velî kelimesi, Arapçada hem dost, hem de sahip, yönetici anlamına gelir. Mü’minler birbirlerinin dostudur. Allah da mü’minlerin sahibi ve yöneticisidir. Bir mü’min, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost ve yönetici olarak kabul ederse imanı boşa çıkar ve kâfir olur.

“Allah, mü’minlerin velîsidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velîsi ise tâğuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. Onlar ateş arkadaşlarıdırlar. Orada temelli kalacaklardır.”[24]

“Ey iman edenler, kendilerine Kitap verilenlerden herhangi bir gruba itaat ederseniz, onlar sizi, imanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.”[25]

“Ey iman edenler, mü’minleri bırakıp kâfirleri velî edinmeyin. Allah için kendi aleyhinizde apaçık bir delil vermek ister misiniz?” [26]

İman denilince, halkın çoğu olumlu, güzel bir husustan bahsedildiğini düşünür. İmanın nötür bir kavram olduğunu bilmez. Kur’an’a göre, insanı cehennemlik eden iman da vardır. İman etmek, başlı başına iyi de olabilir, kötü de. Neye iman edildiğine bağlıdır imanın güzel veya çirkin olması. Allah’ın iman etmemizi istediklerine imandır bizi kurtaracak olan. Bir de inanmamamız gereken hususlar vardır; inkâr etmemiz, reddetmemiz, Kur’an tabiriyle küfretmemiz gereken hususlar vardır. Yani, küfür de her konuda kötü değildir. Tâğuta iman çok kötü,[27] tâğuta küfür de mü’min olmak için şart olan bir iyi husustur.[28] Demek istiyoruz ki; Kur’an, imanı sadece olumlu alanlar için kullanmaz. Gönülden benimseme ve tasdik etmenin, yani imanın olumsuz görünümlerinin bulunabileceğine de dikkatimizi çeker. İman, Allah’ın inanılmasını istediği şeylere olursa doğru; hakkında Allah’ın hiçbir delil indirmediği şeylere olursa bâtıl olur.

“De ki:  Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde ne varsa bilir. Bâtıla iman eden ve Allah’ı inkâr edenler var ya, işte ziyana uğrayacaklar onlardır.”[29]

“Tek Allah’a ibâdete çağrıldığı, duâ edildiği zaman küfrederdiniz. O’na şirk koşulunca (buna) iman ederdiniz. Artık hüküm, yüceler yücesi Allah’ındır.”[30]

“Onların çoğu, ancak şirk koşarak Allah’a iman ederler.”[31]

Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, mutlak anlamda aldığımızda inkâr da bir imandır. İnkâr, imansızlığa imandır. Yani, her imanda bir inkâr, her inkârda bir iman vardır. Mü’min de Allah’a iman etmiş olmak için, hatta imandan önce, bazı şeyleri inkâr etmesi, küfür etmesi gerekir. Küfür edip reddetmesi gerekenlerin başında tâğut gelir.[32] Doğru iman, Kur’an’ın gösterdiği imandır. Bu iman insanlara Allah’tan başka ilah olmadığını, Allah’ın âlemlerin Rabbı olduğunu, Allah’tan başkasına duâ ve kulluk edilmemesi gerektiğini öğretir. Doğru imanın zıddı, bâtıla iman, yani şirktir. Şirk, doğru olduğunu ispatlamak için Allah’ın, hakkında delil/âyet indirmemiş olmasına rağmen; insanların uydurdukları bâtıl inançlardır.

“Allah’tan başka kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu putlardan başka bir şey değildir. Allah, onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hükmetmek, yalnızca Allah’a aittir. O’ndan başkasına değil!” [33]

Kur’an, imanlarını zulümle (şirkle) lekeleyenler için kurtuluş kapısını kapatmıştır. “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte emn (güven) onlarındır. Ve onlar hidâyeti (doğru yolu) bulanlardır.”[34]

Kur’an, imandan sonra küfre sapanlara karşı çok sert ve şiddetli bir tavır takınmaktadır. Kur’an, bu olaya tebdil veya irtidat demektedir. Tebdil, imanı küfürle değiştirmek; irtidat ise, İslâm dininden çıkmak, geriye dönmek demektir. Tebdil ve irtidat Kur’an’a göre en iğrenç ve onur kırıcı hastalığın adlarıdır. [35]  

Doğru iman Kur’an’ın gösterdiği imandır. Bu iman, insanlara, Allah’tan başka ilâh olmadığını, Allah’ın âlemlerin Rabbı olduğunu, Allah’tan başkasına duâ ve kulluk edilmemesi gerektiğini öğretir. Doğru imanın zıddı, bâtıla iman, yani şirktir. Şirk, doğru olduğunu isbatlamak için Allah’ın, hakkında delil/âyet indirmemiş olmasına rağmen; insanların uydurdukları bâtıl inançlardır.

“Allah’tan başka kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu putlardan başka bir şey değildir. Allah, onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hükmetmek, yalnızca Allah’a aittir. O’ndan başkasına değil!” [36]

 

[1]  76/İnsan, 2-4

[2]  2/Bakara, 25

[3]  24/Nur, 55

[4]  13/Ra’d, 29

[5]  58/Mücâdele, 22

[6]  16/Nahl, 99; 34/Sebe’, 20

[7]  30/Rûm, 47

[8]  Bkz. 9/Tevbe, 26; 48/Feth, 4

[9]  Bkz. 3/Al-i İmran, 139

[10]  3/Âl-i İmran, 152

[11]  4/Nisâ, 93

[12]  98/Beyyine, 7

[13]  3/Âl-i İmran, 139

[14]  4/Nisâ, 141

[15]  Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an

[16]  21/Enbiyâ, 105

[17]  21/Enbiyâ, 94

[18]  40/Mü’min, 40

[19]  16/Nahl, 97

[20]  4/Nisâ, 51-52

[21]  4/Nisâ, 60

[22]  39/Zümer, 65

[23]  4/Nisâ, 48 ve 116

[24]  2/Bakara, 257

[25]  3/Âl-i İmran, 100

[26]  4/Nisâ, 144

[27]  Bkz. 4/Nisâ, 51

[28]  Bkz. 2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 60

[29]  29/Ankebut, 52

[30]  40/Mü’min, 12

[31]  12/Yûsuf, 106

[32]  Bkz. 2/Bakara, 256

[33]  12/Yûsuf, 40

[34]  6/En’âm, 82

[35]  Bkz. 3/Âl-i İmran, 86, 90; 2/Bakara, 217

[36]  12/Yûsuf, 40

İman ve İmanın Amel ile İspatı

Âyet:

فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۚ وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا فَلَكُمْ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ

“Allah’a ve Peygamberine iman edin. Eğer iman eder ve takvâlı olursanız en büyük mükâfaat sizindir.” [1]

  اَحَسِبَ النَّاسُ اَنْ يُتْرَكُٓوا اَنْ يَقُولُٓوا اٰمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِب۪ينَ

“İnsanlar,  ‘iman ettik’  demekle bir imtihana çekilmeden bırakılıvereceklerini mi zannediyorlar? Hâlbuki Biz, kendilerinden öncekileri de denemiştik. Allah, elbette imanlarında doğru/sâdık olanları ortaya çıkaracaktır ve elbette yalancı olanları da belirleyecektir.” [2]

Hadis:

“İman, istek ve süsten ibâret değildir. Ancak iman, kalpte yerleşip amelde kendisini gösterendir.” [3]

İman, emn kökünden bir mastardır. Sözlük anlamı, birini sözünde tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek itimat etmek, gönülden benimsemek, güvenmek/güvenilmek anlamlarına gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu aşağı yukarı karşılar.

Kavram olarak, Rasûlüllah’ı Allah’ın katından getirmiş olduğu bilinen haber ve hükümlerin tümünde, kat’i olarak tasdik etmek, bunu diliyle ikrar edip, tatbik etmeye çalışmaktır. İman, küfrün zıddıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı tanımak ve O’na yönelmektir. İman: Allah’ın gönderdiği peygamberleri tasdik etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine getirerek, O’nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip, bağlanmak ve yaşamaktır.

 

Kur’an’da İman

İman kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de 45 yerde geçer. İman kelimesinin kökü olan “e m n” türevleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de 878 yerde kullanılır. Kur’an’ın onda birinden fazlasının imanla direkt ilgili ifâdeler olması, konunun önemini göstermek için yeterlidir. 

Kur’an, peygamberlerin emin (güvenilen) kişiler olduğunu ifâde ediyor[4]. Aynı zamanda, peygamberlere vahyi ulaştıran gök habercisi Cebrail’in de emin olduğunu belirtiyor[5]. Yine Kur’an, insanın büyük sorumluluğundan bahsederken onu emaneti yüklenen varlık olarak tanıtıyor. Emanet de imanla aynı kökten gelen ve güvene tevdi edilmiş şey anlamı taşıyan bir kelimedir.[6] İman sahibine mü’min denir ki, bir anlamı da emanet taşıyan kişi demektir.

Mü’min, hem Allah’ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmaü’l-Hüsnadan biri, El-Mü’min’dir. Allah’ın mü’minliği, güven verici, güven kaynağı olmayı; insanın mü’minliği de El-Mü’min’e (Allah’a) güvenmeyi ifâde eder. İman, bu karşılıklı güvenin işleyişidir. Allah’a güven tam olmadan iman olmaz. Allah’a güvenin tam olması için, O’nu her şeyden fazla sevmemiz, O’nun emir ve hükümlerini de her şeye tercih etmemiz gerekir. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri çok fazladır.”[7]

İmanın gündeme geldiği Bakara sûresinin ilk âyetlerinde müttakîlerin vasıfları açıklanırken, yapılması gerekenler de açıklanmış oluyor. Bu açıklama, aynı zamanda nelere iman edilmesi gerektiğini de topluca içermektedir. Kurtulmak isteyen, gayb diye ifâde edilen çıplak gözle göremediği, kendini aşan konulara kesin iman edeceksalât şeklinde anılan amellerden ilkiyle bazı görevleri yerine getirmeye başlayacaktır. İnfak şeklinde ifâde olunan inandığı ve bağlandığı bir dine hizmet için çaba ve gayretlerin ilkiyle bu esasları başkalarına da götürecektir.

Bunlara ilk ve yalnız kendisinin inanmadığını, devam edegelen kadim bir mücâdelenin izleyicisi olduğunu hatırlaması için kendinden öncekilerle de irtibatını kuracak, son olarak inzal olunan bu Kitab’a, kitabın indiği şahsa (Hz. Muhammed (s.a.s.) ve önceden inzal olan kitaplara ve peygamberlere iman edecektir. Bütün bu inanç, amel ve gayretleri hayâtın ikinci ve ebedi bölümü olan âhiret için yapacak, onun varlığına sanki görüyormuşçasına inanacaktır. Eğer böyle yaparsa hayâtın dünyadaki bölümünün imtihanını başaracak, kurtulmuş olacaktır[8]

Bakara sûresinin ilk beş âyetinde özetlenen İslâm’ın temel binâsı ve üçüncü âyetinde “gaybe iman” şeklinde çatısı çatılan inanç temelleri, sûrenin son âyeti olan 286. âyette de perçinlenir:

“O Rasûl, kendisine Rabbinden indirilene (Kur’an’a) iman etti. Mü’minler de Allah’a, Onun meleklerine, kitaplarına ve bütün peygamberlerine inandı. Rasûllerden hiç birini diğerinden ayırmayız, dinledik, itaat ettik. Ey Rabbimiz mağfiret isteriz, dönüş ancak sanadır, derler.” “Gaybe iman” olarak tavsif edilen bu inanç temelleri Kur’an’ın değişik yerlerinde topluca veya tek tek veya ikisi üçü birlikte zikredilmiştir.

“Elinizdekini tasdik etmek üzere indirdiğim Kur’an’a iman edin.”[9]

“Ey iman edenler, Allah’a, Peygamberi’ine, Peygamberi’ne indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, son derece büyük bir sapıklığa düşmüş olur.”[10] “Benim kalbim temiz, kimseye kötülük düşünmem, herkesin iyiliğini isterim” diyerek kendini kandıranlara gerçek iyiliğin ne olduğunu Kur’an şöyle açıklar:  “Gerçek iyilik, yüzünüzü doğuya veya batıya döndürmeniz değil; Allah’a, âhirete, meleklere, kitaplara ve Rasûllere iman etmenizdir...”[11]

İman, insanı kopmaz, çürümez bir bağa kavuşturur ve boşluklara yuvarlanmasını önler.[12]. İmandan yoksun kalanları Kur’an, hayvanların en şerlisi olarak anmaktadır.[13] Fakat, ne yazık ki, insanlığın çoğunluğu bu imandan uzak bulunmuştur, bulunacaktır.[14] Mü’min, Allah’ın yardımcısı, Allah’ın dostu, velisi olarak nitelendirilmiştir.[15]                          

Kuru bir  “iman ettim”  sözü elbette yeterli değildir. İmanın gerçeği de bu değildir. Söz, kalbin tasdiki ve beynin kabulü ile bağlılığın ifâdesi olmalıdır. Bu da yaşamayı gerekli kılar. İman sözünün verildiği anda, kişi  “ben, Allah’tan başka ilah olmadığına şahit olarak, bütün benliğimle Allah’a bağlanıyorum. O’nun otoritesine giriyorum.”  demiş olur. Sonra da O’nun otoritesini hiçe sayıp, hevâ ve hevesleri doğrultusunda hayatını sürdürürse, bu kişi imanı anlamamış ve benimsememiş demektir. Aslında onun imanı, kendi arzularının otorite olarak kabulü yönündedir. Çünkü o Allah’ın isteklerini değil; kendi isteklerini kayıtsız şartsız yerine getiriyor. Kim, kimin isteklerini kayıtsız şartsız yerine getirirse, o, onun kuludur. İmanı, yani bağlılığı onadır.

İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur. “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki: ‘Allah’a ve âhiret gününe iman ettik’  derler; hâlbuki onlar, mü’min değillerdir.”[16] “Allah’a ve Peygamber’e iman ve itaat ettik derler. Sonra da onlardan bir grup, bunun ardından yüz çevirir, bunlar mü’min değillerdir.”[17] “Ey iman edenler, Allah’a ve Peygamberine itaat ediniz. İşitip dururken, itaatten yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde ‘işittik’  diyenler gibi olmayın. Zira Allah katında hayvanların en şerlisi, akıl etmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.”[18]. Görüldüğü gibi âyet, Allah’a itaat etmeyenleri işitmeyen ve görmeyen, aynı zamanda akılsız, en aşağılık mahlûklar olarak tanımlıyor.

“Ey iman edenler, Allah’tan korkulması gerektiği gibi korkun ve ancak müslüman olarak, O’na teslim olmuş şekilde can verin.”[19].

İman, gerçek olup olmadığı ortaya konması için Allah tarafından imtihan edilir: “İnsanlar,  ‘iman ettik’  demekle bir imtihana çekilmeden bırakılıvereceklerini mi zannediyorlar? Hâlbuki Biz, kendilerinden öncekileri de denemiştik. Allah, elbette imanlarında doğru/sâdık olanları ortaya çıkaracaktır ve elbette yalancı olanları da belirleyecektir.” [20]

Allah’a iman, insan ile yaratıcısı arasında en şerefli bağı teşkil etmektedir. Zira yeryüzünde en şerefli varlık insandır. İnsanın en şerefli yeri kalbidir. Kalbin de en şerefli şeyi imandır. Bu bakımdan iman ve hidâyet, nimetlerin en üstünü ve Allah’ın en büyük lutfudur.

“Allah imanı size sevdirdi. Onu kalplerinizde süsledi. Küfrü, fâsıklığı ve isyanı size çirkin gösterdi. İşte rüşdünü bulanlar da onların ta kendileridir.”[21]

İmanın amellerle tezahürü olmalıdır. Güneşten ısı, gülden koku saçıldığı gibi, imandan da ameller saçılmalıdır. İmanın söz, fiil ve eylemlerle ispatlanması gerekir. Yoksa iman, birtakım istek ve temennilerden ibâret değildir. İman, Allah ve Rasülünü sevmeden olmaz. Hem öyle ki, bir mü’min için, Allah ve Rasülü’nün her şeyden sevimli olması lazımdır. Bu sevginin mutlaka amel ve fiillerle ispatı lazımdır. Yoksa, sadece söz ile sevgi olmaz. Allah’ı ve Rasülünü sevmek demek, Allah’ın hükümlerine ve Rasûlullah’ın tebligâtına fiilen bağlanmak demektir. Bu konuda Allah şöyle buyurmaktadır.

“De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah’tan, Onun Peygamberi’nden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”[22]

İman, ancak gerçek bir sevgiyle; Allah’a karşı sevgi, rasülü’ne karşı sevgi ve şeriatın tümüne karşı sevgi ile tamamlanır. Rasûlullah, bu konuda şöyle buyurur:

“Şu üç şey kimde olursa, o kimse imanın zevkini alır:  1- Kendisine,  Allah ve Rasülü’nün her şeyden sevimli olması, 2- Sevdiği kişiyi sadece Allah için sevmesi,  3- Ateşe atılmaktan nefret ettiği gibi, küfre dönmekten de nefret etmesi.” “Sizden biriniz beni, anasından, babasından, çocuğundan, kendi nefsinden ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz.”   

İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği gibi, Allah’ın dinini yüceltmek ve üstün kılmak için cihad etmede, yeryüzünde zulmü ve fesadı önlemek için mücâdele vermede de şekillenmelidir. Allah’a yaklaşmak için namaz ve oruca devam etmede, haram ve helâla ittibâ etmede de iman kendini göstermelidir. Allah, imandan söz ederken, iman ile birlikte amellerden de söz ediyor. Bu amellerin ekseriyeti de cihad kavramında birleşir. Çünkü cihad, imanın ruhu ve ameli olarak ortaya çıkar.

“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra şüpheye sapmayıp, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler. İşte onlar, imanlarında sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.” [23]

İman, meyvesiz kurumuş çürümüş, odun kütüğü olmuş bir ağaç değildir; iman ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir. İmanın meyvesi, Allah’tan korkup Allah’ın murakabesi altında olduğumuzu bilmektir. Şüphesiz Allah’ı tanıyan kişi, kendi kusurlarını idrak eder, O’ndan korkar ve ona göre hazırlık yapar.

“Allah’ın gönderdiği risaleti tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve başka hiçbir kimseden korkmayanlar var ya, işte bu, Allah’ın dinine dosdoğru uyan hak ehlinin sıfatıdır.”[24]

İmanın varlığının en güzel isbatı, vahye sarılmaktır. Çünkü vahy, en temiz ve en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah’a bağlanıp, araya aracılar koymadan doğru olanı kendisinden almaktan başka bir şey değildir. Vahye sarılmaksızın Allah’a bağlanmak mümkün değildir. Vahyin mü’minlerden istediği onu dinlemek ve ona tâbi olmaktır.

“Aralarında hükmetmek üzere, Allah’ın Rasûlü’ne davet olundukları zaman, mü’minlerin sözü ancak,  ‘dinledik ve itaat ettik’  demelerinden ibârettir. İşte asıl amaçlarına erenler bunlardır. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, Allah’tan korkar ve O’ndan sakınırsa, işte bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”[25] “Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdikleri zaman, mü’min erkek ve mü’mine bir kadın için işlerinde muhayyerlik (başka şeyi tercih etme özgürlüğü) yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, muhakkak ki o, apaçık bir sapıklığa sapmıştır.”[26] “Öyle değil, Rabbine and olsun ki, onlar aralarında çekiştikleri, tartıştıkları şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” [27]

Görüldüğü gibi, mü’min erkek ve mü’mine kadınlara muhayyerlik hakkı yoktur. İman ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine göre hareket edemezler. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek zorundadırlar. Allah’a iman, sonra arkasından isyan, apaçık bir sapıklıktır. Allah’a iman, teslimiyetle beraber bütün işlerde Allah Rasûlü’nün hakemliğini şart koşar. İman ettiğini iddia eden herkesin mutlaka hakemi, hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü, tercihi Allah ve Rasûlü olmalıdır. Aksi, dalâlettir. “Demokrasi var, özgürlük var; bana kimse karışamaz. Canım neyi isterse onu yaparım!” Bir mü’minin diyebileceği sözler değildir bunlar.[28]     

İman ile amel, birbirini tamamlayan iki husustur. İman olmadan amel, Allah katında kabul edilmeyeceği gibi;  güzel amellerle süslenmeyen kalpteki imanın mânevî zevk vermekten uzak olduğu da bellidir. İman, kalp toprağına atılan bir tohumdur. İbâdetler, güzel ahlâk, iyi davranışlar onun yeşermesini ve hayâtiyetini devam ettirmesini sağlayan vâsıtalardır. Sâlih amel ve güzel ahlakla bezenmemiş iman, bir hücreye kapatılan ve kimseyle görüştürülmeyen bir din âliminin, mürşid ve vâizin, hitabettiği topluma faydasızlığı gibi; kişiyi olgunlaştırıp mânen geliştirmekten yoksun bir cevherdir.

O halde iman olmadan amelin kabul olunması söz konusu edilemezse; sâlih amellerle desteklenmeyen imanın kemale ermekten mahrum olacağı unutlulmamalıdır. Hatta bu konuda  “imanı korumak, kazanmaktan daha zordur” sözü meşhur olmuştur. Mü’min olmak kolay, ama özellikle küfrün hâkim olduğu câhilî toplumda mü’min kalmak ve mü’mince ölmek zordur. Biz de Hz. Yusuf gibi, duâ etmeliyiz; fiilî ve kavlî duâ: “Teveffenî müslimen ve elhıknî bi’s-sâlihîn (Ey Rabbim, beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat.”[29]    

 

İman ve Amel

Kur’an’ın, imanı tanımladığı âyetlere dikkat edecek olursak, hemen tamamında imanla amelin yan yana geldiğini görürüz. Özellikle iman ve sâlih amelin birlikte kullanıldığına şahit oluruz. Kur’an, amelin imandan bağımsız olmadığının delilleriyle doludur. Hatta kinâye olarak Kur’an’da amel, iman olarak adlandırılmıştır. “Allah imanlarınızı zâyi edecek değildir.”[30]. Bu âyetteki iman’dan kasıt “namaz”dır.

Sahih sünnette de iman-amel münâsebetlerini ele veren birçok rivâyete rastlamak mümkün. İşte şu hadiste iman-amel iç içe:

“Nebî’ye soruldu: ‘Hangi amel daha efdaldir?’ “Allah ve Rasûlü’ne iman” buyurdu. ‘Sonra hangisi?’  diye soruldu. “Allah yolunda cihad.” buyurdu. Ardından yine soruldu:  ‘Sonra hangisi?’  Cevapladı:  “Hayır üzere yapılmış bir hac.”[31] Rasûl’ü sevmek imandandır: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki, ben, içinizden herhangi birine babasından ve evladından daha sevimli olmadıkça iman etmiş olamazsınız.”[32].

Allah yolunda cihad, imanın bir parçasıdır: “Allah, bir kimseye kendi yolunda cihadı nasip ederse ve o da Allah’a ve Rasûlü’ne iman ediyorsa çıksın. Ya ecri, ya ganimeti, ya da şehâdeti elde eder. Eğer ümmetime lazım olmasaydım hiçbir çarpışmadan geri kalmazdım. Andolsun Allah yolunda öldürülüp sonra dirilmeyi, sonra öldürülüp bir daha dirilmeyi ve yine öldürülmeyi ne kadar isterdim.”[33]. Hayâ da imandandır: “Hayâ imandandır.” [34]

Allah için sevmek, kızmak, vermek ve engel olmak da imandandır: “Allah için seven, Allah için kızan, Allah için veren, Allah için engel olan kuşkusuz imanını tamamlamıştır.” Allah Rasûlü, imanın parçalardan meydana gelen bir bütün olduğunu, bunların içinde amellerin de yer aldığını açık bir biçimde ifâde etmiştir:

“İman yetmiş küsür şubedir. En üst derecesi lâ ilâhe illâ’llah, en alt derecesi, çevreyi rahatsız edici bir engeli yoldan kaldırmaktır.”[35]

Bu hadiste nazarî iman olan “lâ ilâhe illâ’llah”  ile, amelî iman olan “eziyet veren şeyi ortadan kaldırmak”  bir bütünün farklı ağırlıktaki parçaları olarak geçiyor. İşte o bütünün adı  “iman”dır.

İmanın ve İslâm’ın şartlarını sayılarla ve belli maddelerle sınırlamanın yanlışlığının delili olan şu sahih hadiste namaz, zekât, oruç  “iman nedir?”  sorusunun cevabı olarak zikredilmektedir: “Allah Rasûlü, kendisine gelen bir elçiler grubuna  “yalnızca Allah’a iman etmeyi” emretti ve sordu: “Yalnızca Allah’a iman nedir, bilir misiniz?” ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dediler. Bunun üzerine buyurdu ki:

“Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak ve beşte biri (humus) vermektir.”[36]

İman ağacının meyvesidir amel. Mü’minlik iddiasının isbatı, vahyin hayâta dönüşmesidir amel. İmanın, zihinde hapsolunan soyut bir düşünce, kalpte mahkûm olan zavallı bir akide,  dilde söylenilegelen kuru bir iddia olmaktan çıkarak göze fer, bileğe güç, dize derman olarak yürümesidir amel. İmanın beden ülkesinde şeytanın ve nefsin iktidarını yıkarak iktidara geçtiğinin göstergesidir amel.

“Bizim âyetlerimize yalnızca o kimseler inanır ki, onlar kendilerine hatırlatıldığı zaman hemen secdeye kapanırlar. Rablerini överek tesbih ederler, büyüklük taslamazlar.”[37] “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Peygamberi’ne inanırlar, toplumsal bir iş (görüşmek) üzere onunla buluştukları zaman ondan izin almadan gitmezler.”[38]                                                   

Konumuzun eksenini teşkil eden  “amel”den kasıt, Allah’a itaattir. Burada sözkonusu ettiğimiz amel, nafile olan ameller değildir; Allah’ın emir ve yasaklarıdır. Allah’a inandığını söylediği halde O’nun emirlerini yapmayanın durumu şu askerin durumu gibidir: Komutan, kendisine hayâtî önemi olan bir plânı verdikten sonra plânın yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir. O plânın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle komutanın emirlerine uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen emir ve tâlimatların hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya inanmamıştır, ya da inandığı halde zaafları yüzünden emri aksatmıştır. İki halde de cezaya çarptırılır; Birinci durumda inanmayanların cezasına, ikinci durumda da âsîlerin cezasına.

Bu noktada İmam Ebu Hanife’nin şu tesbitini aktarmak yerinde olacaktır: Allah Teâlâ  mü’mine ameli, kâfire imanı, münafığa da ihlası farz kılmıştır. “Ey insanlar, Rabbinizden korkun.”[39] âyetinde “Ey mü’minler Allah’a itaat edin!”, “Ey kâfirler Allah’a iman edin!” , “Ey münafıklar, ihlâslı ve samimi olun!” anlamı vardır.[40] İman hem amel, hem marifet, hem tasdik ve hem de ikrardır. Bunların her biri farklı ağırlıklarla imanı oluşturan boyutlardır. Bunlardan birini, ikisini ya da üçünü kaybeden kimse, imanî dengesini kaybeder. Yapması gereken işlevi ifa edemez. İşlevini ifa edemeyen iman da iman olmaktan çıkmış demektir.

İmanın vicdanlara hapsedildiği bir çağda, bundan zarar gören yalnızca mü’minler olmayacaktır. Bilakis bütün insanlık zarar görecektir. Çünkü imanın hâkim olduğu toplumda ahlak, adalet, fazilet, muhabbet, muâvenet, sadakat ve iffet baştacı edilen değerler olarak yerini alacak; İmanın hâkim olmadığı toplumda ise rezalet, nefret, sefalet, sefahat, atalet, ihanet, bencillik ve her türlü dalavere ortalığı kaplayacaktır. Kimsenin unutmaması gereken bir gerçek var: İman, atom ve nötron bombasını yapan  “insan”  adlı muazzam silahın emniyet anahtarıdır. Onun olmadığı bir yerde her an herkesin  ‘kaza’ya kurban gitme ihtimali çok yüksektir. Bütün bunlar imanın dünyevî kazancına dâhildirler. Bir de onun uhrevî kazancı vardır ki o başka hiçbir şeyle elde edilemeyen bitimsiz mutluluğun ta kendisidir.[41] Gazete ve tv. haberlerinde sık sık canavarlaşan insanların durumlarına şahit oluyoruz. Kocasını vuran kadınlar, çocuklarını doğrayan babalar, küçücük bebelere tecâvüz edenler... Sebep tek: İmansızlık. Allah’a ve âhirete iman eden böyle vahşet ve barbarlık yapabilir mi?! 

 İmanın sahih ve kabule şâyan olması için bazı şartlar vardır. Birincisi; İman, ölüm döşeğinde iken, yeis ve ümitsizlik sebebiyle vâki olmamalıdır.

“Azabımızın şiddetini gördükleri zaman imanları kendilerine fayda verecek değildir.”[42]

Fir’avn bile boğulma ânında iken iman etmiştir. (İngiltere Brıtısh Museum’daki ona ait olduğu belirtilen bozulmamış ceset de secde halindedir.) Ölüm üzere iken azabın şiddeti ve dehşetini görerek iman, artık gayba iman olmaktan çıkar.  İkincisi; zarûrât-ı diniyyeden olan hükümlerden herhangi birini inkâr veya tekzib etmemelidir. Mesela; bir kimse Allah’ın varlığına, meleklerine, âhiret gününe inandığını ikrar etse, ancak peygamberlere inanmadığını söylese, bu kimsenin imanı sahih değildir. Çünkü iman bir bütündür, tecezzî (cüzlere, parçalara ayrılmayı) kabul etmez. Yine Kur’an-ı Kerim’e inandığını beyan eden bir kimse, onun herhangi bir âyetini reddetse mü’min olamaz. Çünkü Kur’an-ı Kerim’den olduğu sabit olan herhangi bir âyeti inkâr etmek küfürdür. Bu durumda, “efendim çoğuna inanıyor ya?” diye itirazda bulunulamaz. Zira Kur’an, Allah tarafından vahy yoluyla indirilmiştir. Bir âyeti yalanlayan kimse, vahyi yalanlama durumundadır. Bu sebeple, insanı küfre götüren sözler (elfâz-ı küfür) ve haller (ef’âl-i küfür) bilinmelidir. Mü’minler; bilmedikleri herhangi bir mesele ile karşılaştıkları zaman; ileri geri herhangi bir söz söylemeden “ben bunu bilmiyorum; Allah ve Rasûlü nasıl bildirmişse öyledir” demelidirler.    

 

[1] 3/Âl-i İmran, 179

[2]  29/Ankebut, 2-3

[3]  Camius-Sağır, 2/134

[4]  7/A’râf, 68; 26/Şuarâ, 107...

[5]  26/Şuarâ, 193

[6]  Bkz. 33/Ahzâb, 72

[7]  2/Bakara, 165

[8]  2/Bakara, 1-5

[9]  2/Bakara, 41

[10]  4/Nisâ, 136

[11]  2/Bakara, 177

[12]  Bkz. 2/Bakara, 256

[13]  Bkz. 8/Enfâl, 55

[14]  Bkz. 11/Hûd, 17; 13/Ra’d, 1, 31; 10/Yûnus, 99; 12/Yûsuf, 16, 103

[15]  Bkz. 47/Muhammed, 7-11; 61/Saff, 14; 3/Âl-i İmran, 68

[16]  2/Bakara, 8

[17]  24/Nur, 47

[18]  8/Enfâl, 20-22

[19]  3/Âl-i İmran, 102

[20]  29/Ankebut, 2-3

[21]  49/Hucurât, 7

[22]  9/Tevbe, 24

[23]  49/Hucurât, 15

[24]  33/Ahzâb, 39

[25]  24/Nur, 51-52

[26]  33/Ahzâb, 36

[27]  4/Nisâ, 65

[28]  bkz. 33/Ahzâb, 36

[29]  12/Yusuf, 101

[30]  2/Bakara, 143

[31]  Buhârî, İman 26

[32]  Buhârî, İman 14

[33]  Buhârî, İman 37

[34]  Buhârî, İman 24

[35]  Buhârî, Müslim

[36]  Buhârî, İman 53

[37]  32/Secde, 15

[38]  24/Nur, 62   

[39]  22/Hac, 1

[40]  Vasıyet, İmam Âzam’ın Beş Eseri, s. 75

[41]  A.g. e. s. 311-313 ve 346-348

[42]  40/Mü’min, 85