Salı, 12 Ocak 2021 15:05

Akide Ve Şeriat

Yazan
Ögeyi değerlendirin
(0 oy)

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله


DAVUD EMRE YAYINEVİ
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -2-
AKÎDE VE ŞERİAT
Yazarı:
Ahmed KALKAN
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:
?????
Dâvud Emre Yayınevi
Telefon: (0 216) 632 29 58
www.davudemreyayinevi.com
AKÎDE VE ŞERİAT
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-2-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
Hamd Allah’a, salât ve selâm O’nun rasûlüne, dünya ve âhiret güzellikleri için duâ da iman edip güzel yaşamaya çalışan müslümanlara olsun…
Akide, İslâm dininin temelidir. İslâm dinini bir yapı olarak düşündüğümüzde, bu yapının temelini inanç esasları oluşturur. Nasıl ki, bir binanın temeli olmadan yükselmesi, ayakta durması, sarsıntılara dayanması mümkün değilse, Akide ile ilgili yeterli ilim olmadan da İslâm binasının yükselmesi, müslümanın inancının sağlam olması mümkün değildir.
İnsanın hayata bakışı, dünya görüşü ve davranışlarının tümü inancıyla alâkalıdır. Bu yüzden müslümanların ve müslüman fert ve ailelerden meydana gelen İslâm toplumunun sağlam bir akîdesi olmalıdır.
Ancak akide bilgisi sayesinde müslüman; neye, niçin ve nasıl iman etmesi gerektiğini bilir, imanını taklitten kurtarabilir, kendisini kötü düşüncelerden ve zararlı inançlardan koruyabilir. Bu konuda doğru bilgi ve inanç sayesinde bâtıl ve bid’at ehlinin görüş ve itirazlarına karşı, kendi inanç esaslarını savunabilir. Diğer din mensuplarının yıkıcı yayınlarına karşı İslâm dininin inanç sistemini savunur. Meselâ; Hristiyanların Allah hakkındaki teslis (baba-oğul-kutsal ruh) inancına karşı, tek ilâh inancını ortaya koyar.
İnancı sağlam olan bir insan, dünya ve âhiret ile ilgili tüm işlerini İslâm’a uygun bir şekilde yapacaktır. Sağlam ve kâmil inanç, kalpte pasif bir şekilde yer tutmaz; aksine mutlaka inanç sahibinin yaşayışını yönlendirir.
İşte akideyi öğrenip inanç esaslarını Kur’an’dan yola çıkarak Allah’ın istediği gibi kabul etmek, insanı inanç ve davranışta İslâm’laştırarak dünya ve âhiret saâdetine kavuşturur. Akîde bilgisi ve sağlam inanç, inandığı halde bazı şüpheleri olan insanları bu şüphe ve tereddütlerinden kurtarır, hayata tevhid gözlüğüyle bakma imkânı verir.
Akîde, İslâm Dini’nin temeli olduğundan; dinin sağlamlığı, bu temelin sağlamlığına bağlıdır. Bu temelin sağlamlığı da kişiye cennet yollarını açar. Dünyanın huzur ve saâdetle dolması da ancak iman sayesindedir. İman etmek, huzur ve mutlulukla dolmak
demektir. İmanlı insanlardan meydana gelen toplum da her devirde asr-ı saâdeti yaşayan, saâdeti asra taşıyan bir toplumdur.
Gerçek hürriyet, ancak iman sayesinde, tevhid sayesinde gerçekleşir. Tevhidî imana sahip olamayanlar; maddeye, eşyaya, mala, çevreye, dünyaya, zaaflara, şeytana, tâğutlara, egemen güçlere, nefse, hevâ ve hevese... görünmez zincirlerle bağlı ve bağımlıdırlar; özgür değillerdir. Kölenin kölesi, kulun kulu, âcizin emrindeki zavallıdır onlar.
Akîde iç dünyamızı, şeriat da dışımızı, sosyal çevreyi düzenleyip, inşâ eder. Allah’ın vahy ile gönderdiği Din’in iman ilkeleri Allah’ın hükmü olduğu gibi; namaz, oruç, zekât, iyilik etme, sadaka verme ve benzeri ibâdetler; hangi ölçüler içinde nasıl bir eğitim, nasıl bir ticaret, nasıl bir miras paylaşımı, hangi suça nasıl bir ceza verme gibi hususlar da Kur’an’dan yola çıkılarak cevap buluyorsa, onlar da Allah’ın hükümleridir. Bunların arasında ibâdet (kulluk) olarak fark yoktur. Rabbimiz tarih boyunca insanlara tek bir Din’i, İslâm’ı göndermiştir.
Günümüzde (özellikle Türkiye’de) ‘şeriat’ kelimesi maalesef en yanlış tanınan, üzerinde çok fazla gürültü yapılan kavramlardan biridir. Kavramların yerli yerine oturmaması ve özellikle bazı çevrelerin resmî imkânları kullanarak meydana getirdikleri olumsuz hava yüzünden sapla saman birbirine karışmaktadır. Kötü niyetli bozguncuların ve kendi ideolojilerini topluma bir dünya görüşü, bir yaşama biçimi olarak dayatıp saltanat sürmek isteyenlerin yanlış görüşlerini bir tarafa bırakıp olaya ilmî açıdan bakmak gerekir. Bilinmelidir ki, bir kavram kendi bağlamında kendi âit olduğu sistemde bir anlam kazanır. O kavramı alanından ve âit olduğu yerden koparır, içerisini kendiniz doldurmaya kalkarsanız; o kavramla ifade edilen şeyi kendiniz doğru anlamanız, insanlara arzu edildiği gibi sunmanız mümkün değildir.
Şeriat, bütün emir ve yasakları, bütün hükümleri ve yasaları içerisine alacak şekilde İslâm Dini karşılığında kullanılmaktadır. Buna göre İslâm şeriatı denildiği zaman, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile gönderilen din ve onun hükümleri akla gelir. ‘Şeriat’, bir anlamda kanun, kural veya prensip demektir. Meşrû/İslâmî kanun ve kurallar bir taraftan hakların sahiplerine ulaşmasını ve düzeni sağlarken, bir taraftan da insan ve toplumun mutluluk yoluna girmesine sebep olurlar. Şeriatsız bir toplum; kaos toplumudur, düzensizlik ve zulüm toplumudur. Güçlülerin ve zorbaların hükmünün geçtiği toplumdur.
İlk peygamberden son peygambere kadar bütün peygamberler bir şeriatla sorumlu tutulmuşlardır. Bir sonra gelen elçi, ya bir önceki peygamberin tebliğ ettiği şeriattan sorumlu oluyor, ya da bazı küçük değişikliklerle yeni bir şeriatı tebliğ ediyordu. İslâm şeriatı, öz açısından aynı kalmış ve Hz. Muhammed’le (s.a.s.) tamamlanmış, son şeklini almıştır.
Kur’an’a göre, toplumu Allah’ın indirdiği yasalar yönetmelidir. Allah, her topluma, peygamberleri aracılığı ile yasalar (şeriat) indirmiştir. Allah’ın indirdiği hükümleri/yasaları uygumayanlar kâfir/nankör, zâlim ve fâsık/yoldan çıkmış olurlar (5/Mâide, 45-47).
Akîde ve şeriat, iman ve sâlih amel demek. Bu iki özellik Allah’ın istediği gibi ise, dünyada Allah’ın yardımıyla huzur ve mutluluk, âhirette ebedî ödül insanı bekliyor.
Ahmed Kalkan
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
Temmuz 2011, Ümraniye


- 11 -
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKÂDİ KAVRAMLAR -2-
AKÎDE

Tevhidî Esaslar ve Günümüz

Akîde; Anlam ve Mâhiyeti

İslâm Akîdesinin Konusu

Akîdenin Önemi ve Gayesi

Akîdede Ölçü (İslâm Akîdesinin Kaynağı -Delili-)

Akîdevî Esasların Değişmezliği

İnsan İlişkilerinde İnancın Belirleyici Rolü

Mü’minin İnsanlara Karşı İçsel Tutumu

Mü’minin İnsanlar Hakkındaki Kanaati

Akaidde Mezhep Olur mu?

Akide Konularında Dikkat Edilmesi Gereken Bazı Hususlar

İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri

Klasik Akaid Kitaplarının Eksik ve Hatalı Tarafları

İslâm Akaidine Giren Yanlışlar ve Nedenleri

Akaid Kitaplarına Giren Kur’an Dışı İnançlar

Akîdede Vahdet

Müslümanlar ve İslâmî Duruş

Kur’an’ın çözüm olarak sunduğu İslâmî Duruş
“Ey iman edenler, iman edin…” 1
Tevhîdî Esaslar ve Günümüz
Modern yaşam biçiminde insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları koparılan insana eğitim kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti, dünya için de gereksiz, hatta zararlı şeyleri bilgi ve kültür adına -insan istemese bile- depoluyor. İnsanlar, vahye dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla cehâlete itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
1] 4/Nisâ, 136
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 12 -
Beyinle kalp arasında sanıldığından fazla irtibat vardır. Kur’an,
aklı kullanıp düşünmenin mekanik beyinle değil; imanın yönlendirdiği
kalple olabileceğini ısrarla vurgular. Bilinmesi gerekenlerin
başında gelen “Allah”ı hakkıyla bilemeyen veya bildiğini sadece
O’na kullukla isbat edemeyenlere düşünmeyen câhil der Kur’an.
Ve bu câhillik; beyin, gönül ve diğer organların fıtrat istikametinde
görevlerini yapmaması demektir.
Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin kaynağında
bu cehâlet/câhiliyye vardır. Asr-ı saâdeti yaşamanın, saâdeti
asra taşımanın yolu akîdenin sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği
gibi iman edilmedikçe, kişilerin ve toplumların düzelmesi
mümkün olmayacak, ahlâkî öğütler delik kaba su doldurma gayreti
gibi sonuçsuz kalacaktır. Rasûlullah’ın Allah’a sığındığı faydasız
bilgi için her zorluğa göğüs geren insan, âhirette kurtuluş
ve dünyada huzur için gerekli İslâm’ı öğrenme ve yaşama çabası
içinde değilse, büyük bir yanlışlık var demektir. İslâm’ı öğrenmeye
çalıştığını sanan bazı kişilerin de, abdesti bozan şeyler kadar imanı
bozan şeyleri öğrenmeye önem vermediği de ayrı bir problem.
Dört değil, on dört taraftan câhiliyyenin kuşattığı insanın, her
türlü beşerî dayatmalara karşı direnebilmesi, Allah’tan başkasına
eğilmeyecek bir güce ulaşabilmesi için çok sağlam bir imana ihtiyacı
olacaktır.
Tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır.
Din, bu esasları bireylere ve topluma yerleştirmeyi esas almış;
Mekkî sûreler hemen tümüyle bu ilkeleri yerleştirirken, Medenî
sûreler de sık sık buna vurgu yapmış, emir ve yasaklarla bunları
pekiştirmiştir. Hz. Peygamber, on üç sene Mekke döneminde
bu imanî esasları yerleştirmek için tebliğini sürdürmüş, sonra da
imanları kemâle erdirme gayretine devam etmiştir. Kur’an, insanın
sadece Allah’a kulluk yapmak için yaratıldığını vurgular. Her
türlü puta tapıcılığı, şirkin tüm çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini,
sahte ilâhların egemenliklerini reddetmeden yalnız
Allah’a kulluk sergilenemeyecektir. Kabul ve reddedilmesi gereken
bu inanç esaslarını öğreten ilim dalı da, İslâm Akaididir. Akaid,
akîde kelimesinin çoğuludur.
Bir adı da “Tevhid İlmi” olan “Akîde” ile ilgili eserlerin kiminde,
gereksiz tartışma ve ayrıntılar tevhid kavramını gölgelemiş,
mezhep tartışmaları, kelâmî düşünceler ve beşerî yorumlar
öne çıkmıştır. Bununla birlikte tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal
hayata yansıması gereken esasları, güncel itikadî problem ve sapmalar
yeterli şekilde gündeme gelmemiştir. İslâm akîdesi, sadece
inanılması gereken esasları değil; aynı zamanda reddedilmesi
AKÎDE
- 13 -
gereken esasları da düzenler. Ama unutulmamalı ki, reddedilmesi
gereken esaslar, falan veya filan mezhebin tartışılabilecek görüşlerinden
önce, “lâ” diye kestirilip atılması gereken tâğutî anlayışlar,
şirk ve küfür olduğu kesin olan görüş ve yaklaşımlardır. Tüm
müslümanları bağlaması yönüyle İslâm akîdesi, beşerî görüşlere
dayanmamalı, göreceli ve tartışmalı konulardan, mezhebî ictihad
ve kelâmî değerlendirmelerden uzak olmalıdır. Vahye dayanan ve
Kur’an ilkelerinin temel alındığı İslâm akîdesini öğrenip inanmak
ve hayata geçirmeye çalışmak tüm müslümanların hedefi olmalıdır.
Hayatında akîdeyi merkeze alan kimseler, akîde ile ilgili
beşerî yorumlar ile İlâhî iman esaslarını birbirine karıştırmamalı,
müslüman olmak ve müslüman kalmak için şart olan esaslar ile,
bunların yaşanılan ortamda ne anlama geldiği konusuyla ilgili
yorumları ayrı ele almalıdırlar. Birincisinin tartışılması bile câiz olmayan
mutlak hakikatler olduğu, ikincisinin yani yorumların ise,
ictihadî/beşerî/zannî/göreceli doğrular olduğu bilinmeli ve bütün
müslümanların bu beşerî yorumlara aynen katılmaları mecbur
tutulup, katılmayanların tekfîr edilmesine gidilmemelidir. İslâm
akîdesi, kaçınılmaz olan farklı mezhep, görüş ve akımların kendi
doğrularını tüm müslümanlara dayatmaları için bir araç haline
getirilmemelidir. Akîde ve bununla ilgili bilgi, müslümanlar arasında
tartışmalar açan değil; tartışmaları sona erdiren ve mutlak
hakikatin temel alınıp öğretildiği bir ilim haline getirilmelidir.
Öğrenilen iman esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara şeksiz
iman edilmesini doğuracağı gibi, yaşanılan hayatın bu ilkelerle
bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata nasıl geçirileceği üzerinde
ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları olabilecektir.
Temel akîdevî esaslarda birleşen, Kur’an’ın akîdevî ilkelerine
ters düşmemeye çalışan, bununla birlikte usûl ve cemaat farklılığı
içinde olan mü’minler birbirlerini kardeş kabul etmek zorundadır.
Mücadeleyi Kur’an’ın esaslarını belirlediği akîdemize düşman
olanlara yöneltmeli, tüm muvahhid mü’minlerle vahdeti hedefleyerek,
yardımlaşma ve dayanışma içinde olmaya çalışmalıyız.
Akîdeyi hayatının merkezine alan muvahhid mü’minler olarak;
tüm câhiliyye düşünüş, inanış ve yaşayış biçimini terk edip hayatın
her alanına tevhidî ilkeleri hâkim kılma gayretinde bulunmak
zorundayız.
Akîde; Anlam ve Mâhiyeti
Akîdenin Sözlük ve Terim Anlamları
Akîde; sözlük anlamı olarak düğümlemek anlamına gelen akd
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 14 -
kökünden türemiştir. Akaid de akîde kelimesinin çoğuludur. Aynı
kökten türeyen i’tikad kelimesi ise; düğüm atmışcasına bağlanmak,
bir şeye gönülden inanmak, o şeyi gönülden benimsemek
anlamına gelir. O halde akîde gönülden bağlanılan şey demektir.
‘Akd’ aslında iki şeyin arasını birleştirmektir. Bu, ipin parçalarını
birbirine bağlama hakkında, bir binanın parçalarını bağlama
anlamında kullanıldığı gibi; yemin, nikâh, sözleşme, satış gibi manevi
alanlardaki ‘bağlama’ hakkında da kullanılır.
Sözün akd edilmesi, yani bağlanması yemin’dir. Bu, hem bir
söz vermedir, hem de gönlün bağlandığı şeydir. Kur’an bu kelimeyi
fiil olarak sözlerin bağlanması şeklinde kullanıyor. Mü’minler,
yeminle bağladıkları sözlerinden sorumludurlar.2
‘Akd’ aynı zamanda her türlü söz vermenin, anlaşma yapmanın
ortak adıdır. Kur’an mü’minlere şöyle diyor: “Ey iman edenler!
Akitlerinizi (Allah’la ve insanlar yaptığınız sözleşmelerinizi) yerine getirin…”
3
Aynı kökten gelen ‘akit’, insanın gerek Rabbi olan ezelî yani
‘elest bazmi’ndeki sözleşmesi, gerekse diğer insanlarla yaptığı
her türlü anlaşmanın, sözleşmenin genel adıdır. İbn Abbas’a (r.a.)
göre buradaki ‘akit’, Kur’an’ın genel hükümleri, helâl ve haram
ölçüleridir.4 Yine aynı kökten gelen ‘itikat’ iman kelimesinin eş
anlamlısı olarak kullanılmaktadır. İnanmak, bağlanılması gereken
şeylere bağlanmak demektir. Aynı kökten gelen bir başka kelime
ise ‘ukde’dir. Bunun anlamı kendileriyle evlenilen kadınlarla
yapılan ‘nikah bağı’5 ve düğümdür.6 Kur’an’da bir yerde de çoğul
olarak (uked şeklinde) kullanılmaktadır.7
‘Akide’ gönülden bağlanılan şey manasında kişinin isteyerek,
benimseyerek, inanç esaslarını kabul edip inanması demektir.
‘Akide’nin çoğulu ‘akaid’dir. ‘Akaid’, İslâm’ın inanılması gerekli
olan temel esasları ve hükümleri demektir. ‘Akide’ daha geniş
olarak, bir şeye inanmak, bir haberi veya bir kimseyi doğrulamak,
bir şeye bağlı kalmak; inanma şekli, düşünce biçimi gibi kullanılış
alanına sahiptir.8
2] 5/Mâide, 89; Ayrıca bk. 4/Nisâ, 33
3] 5/Mâide, 1
4] nak. Ali Bulaç, Meâl, 106, İbn Kesir, 1/475
5] 2/Bakara, 235-237
6] 20/Tâhâ, 27
7] 113/Felâk, 4
8] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 41.
AKÎDE
- 15 -
Kavram Olarak Akide
Terim olarak akîde: İslâm Dini’nde inanılması ve reddedilmesi
gerekli olan esaslara denir. Bu esaslardan bahseden ilme de Akaid
ilmi denir.
Bu tanımda geçen inanılması gerekli esaslar; Allah’ın varlığına,
birliğine, kudretinin sonsuzluğuna, meleklerine, kitaplarına
(vahye), peygamberlerine, âhiret hayatına, Kur’ân-ı Kerim’deki
emir ve yasakların tümüne inanmak demektir. Reddedilmesi gerekli
esaslar ise; küfür, şirk, nifak, fitne, kullara kul olmayı gerektiren
düzen ve hayat görüşleri, her türlü yanlış inanç, düşünce ve
hayat şekilleri, bâtıl inanç ve hurâfelerdir.
Akide; Allah’ın gönderdiği İslâm’ı, yani Hz. Muhammed’in
(s.a.s.) getirip tebliğ ettiği Din’in bütün esaslarını, bütün hükümlerini
kalp ile doğrulamak, dil ile söylemek, bir anlamda İslâm’ın
doğruluğuna tanıklık etmek demektir.
Akide, bir dinin inanç esaslarıdır. Bir kişi o inanç esaslarını kabul
ettiği zaman, o dini benimsemiş olur, o dinden sayılır. Akide
aynı zamanda, o dinde bulunan emir, tavsiye, prensip, yasak gibi
amel ilkelere de yön verir. Çünkü, akidenin gereği ahlâk ve davranış,
yani amel olarak hayata yansır. Yalnızca inanç olarak kafalardan
kalan ‘akide’ler zamanla yerini başka inançlara terk eder.
Bu açıdan bakıldığı zaman denilebilir ki, akide kişinin dünya
ve âhiret görüşünün bütünleşmiş şeklidir. Kişi ona bağlanır, onun
doğru olduğunu kabul eder ve amele ilişkin ilkeleri yaşamaya çalışır.
Bir şeyin doğruluğuna inanmak, onun gerektiği yerde uygulanmasıyla
gösterilir, isbat edilir.
İslâm’ın ‘akide’ sistemi, Din’in temelidir. Akide, insanla ilgili
yaratılış gerçekliğine ulaşmak, insan ile Yaratan arasındaki bağı
bulmaktır. Bu kuvvetli bağ, insanı Allah karşısında sorumlu hale
getirir ve hayatını hangi amaç doğrultusunda yaşayacağını gösterir.
İslâm’da inanç sistemi (akide) kuru kuruya bir inançlar sıralaması,
içleri boş hayali şey değildir. Akide, Din’i kabul etmenin ve
ona uygun olarak yaşamanın, daha doğrusu yalnızca Allah’a kulluk
yapmak üzere karar almanın, buna söz vermenin kendisidir.
Sözlük anlamında geçtiği gibi ‘akit’ yapmak, bir anlamda sözleşme
yapmak, söz vermektir (ahd etmektir). Akide, bu söz verişin,
bu sözleşmenin İlâhî yönüdür. Mü’min, İslâm’ın akide ilkelerini
kabul ederek kulluk yapma sözleşmesini imzalar, Allah (c.c.) ile
yaptığı ahd’i (anlaşmayı) uygulamaya karar verir.
İslâm’ın akide anlayışı aynı zamanda, Allah’ın yanlış dediği,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 16 -
bâtıl ve geçersiz saydığı bütün inançları bir tarafa atmanın, kafalarda
ve gönüllerde yanlış olan inançları terk etmenin göstergesidir.
Kur’an’a göre, Allah tarafından gönderilmiş bütün peygamberler,
vahy ile bildirilen inanç esaslarını (akideyi) insanlara anlatmışlardır.
İlk peygamberden son peygambere kadar, akide aynı
kalmıştır. İslâm akidesi, çağlara, ülkelere, halklara ve sistemlere
göre değişmez. İnanılması gereken bütün ilkeler, bütün insanlar
için geçerlidir. Çünkü İslâm’ın inanç esasları Mutlak Hakikat’tir,
gerçektir. Mutlak gerçek olan bir şey zamana ve yere göre değişmez.
İslâm’ın akidesi, yani akaidi, Tevhiddir. Bütün peygamberler
Tevhid inancını anlatmışlardır. İnsanlar arasında tarih boyunca
Tevhidden sapmalar oldukça, Allah yine elçilerini göndermiş ve
onları Hakk’a davet etmiş ve uyarmıştır.
Diğer peygamberlere vahyedildiği gibi Hz. Muhammed’e de
vahyedilmiştir.9 Hz. Muhammed’e gönderilen Kur’an, kendinden
önce gönderilen İlâhî kitapları doğrulamaktadır.10
Allah (c.c.) bütün topluluklara, ‘Allah’a ibadet edin, tağuta kulluk
yapmaktan kaçının’ diye tebliğ yapması için elçiler gönderdi. Ancak
onlardan kimileri hidayeti, kimileri sapıklığı (dalâleti) tercih ettiler.
11 Onların tebliğinin içerisinde, Allah’a, âhirete ve peygamberliğe
iman gibi üç temel vardı. Vahyin ve peygamberliğinin yanında
İlâhî kitaplar ve melekler de akla gelmektedir. 12
Akide ve Şeriat İlişkisi
İslâm, aslında bir bütündür. Ancak ilkelerini açıklarken onu iki
kısım halinde anlatmak gerekir:
1- Akaid, yani akide esasları,
2- Şeriat, yani Din’in hükümleri, emirleri, yasakları.
Bazı İslâm âlimleri de bunu dörtlü bir taksim halinde şöyle
ifade ederler:
1- İtikat, 2- İbadet, 3- Ahlâk, 4- Muamelât (hükümler ve hukuk)
9] 4/Nisâ, 163
10] 35/Fâtır, 31
11] 16/Nahl, 36
12] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 42-43.
AKÎDE
- 17 -
İslâm Akîdesinin Konusu
Akaid’in konusu İslâm’da inanılması ve reddedilmesi gereken
esaslardır. İslâm akîdesini oluşturan konular, Kur’ân-ı Kerim’de
ve mütevâtir hadislerde farklı yorumlara gerek bırakmayacak şekilde
açık ve kesin olarak yer alan hükümlerdir. Meselâ, Allah’ın
varlığı ve birliği, melekler, kitaplar, peygamberler, âhiret, küfür,
şirk, münâfıklık vs. ile ilgili, Kur’an’da anlamı açık ve kesin hüküm
ifâde eden âyetler akaid ilminin konusudur.
İslâm akaidinin konuları iki bölüm halinde ele alınabilir: 1.
Mânaya delâlet yönüyle de kesinlik ifade eden mütevâtir naslarla
sabit olmuş, inkârı küfrü gerektiren temel esaslar; 2. Tevatür
derecesine ulaşmayan veya mütevâtir olsa da mânası açısından
zan ifade eden naslarla açıklanan prensipler. Bu sonuncuların inkâr
edilmesi küfrü gerektirmez. Akaid hükümleri zamana, mekâna,
fert ve toplumlara göre değişiklik göstermez ve bir bütün olup
bölünme kabul etmez yani akîde esaslarının bir kısmına inanıp
bir kısmına inanmamak söz konusu olamaz. Âyet ve hadislerle
akaid-kelâm literatürü çerçevesinde, ayrıntılarla ilgili bazı görüş
farklılıkları bir yana, bütün İslâm ümmeti ve genel olarak İslâm
mezheplerince kabul ve tasdik edilen İslâm akaidini şu şekilde
özetlemek mümkündür: 1. Allah vardır, varlığı kendinden olup
kimseye muhtaç değildir, ezelî ve ebedîdir. 2. Kâinat bütün nesne
ve olaylarıyla yaratılmıştır, tek yaratıcısı Allah’tır. 3. Allah birdir,
yegâne tapılacak varlık O’dur; hiçbir şeye benzemez; cisimlere has
zaman, mekân ve benzeri kategorilere, durumlara bağımlılıktan
ve her türlü eksiklikten münezzehtir. 4. Allah diridir, bilendir, irade
edendir, güç yetirendir, işitendir, görendir, yaratandır, kelâm
sahibidir; O, bütün kemal ifade eden sıfatlarla vasıflanmıştır. 5.
Her insanın bir kaderi vardır, fakat kul cebir altında değildir. 6.
Peygamberlik müessesesi haktır, Hz. Muhammed son peygamberdir,
peygamberler güvenilen, tebliğ görevini yerine getiren, büyük
günah işlemekten veya günahlarında ısrar etmekten korunmuş
kimselerdir, fakat onlar da bizim gibi beşerdir, onlarda en
küçük çapta bile olsa tanrılık özelliği yoktur; peygamberlerin mucizeleri
haktır. 7. Meleklere ve ilâhî kitaplara iman gereklidir; melekler
Allah’ın bütün emirlerine boyun eğen ruhanî varlıklardır;
Tevrat, İncil, Zebur, Kur’an, Hz. İbrahim ve Mûsâ’nın “sahîfeleri
Allah tarafından indirilmiş kitaplardır. 8. Âhiret hayatı, cennet ve
cehennem haktır.
Akîdenin Önemi ve Gayesi
Akîde, İslâm dininin temelidir. İslâm dinini bir yapı olarak
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 18 -
düşündüğümüzde, bu yapının temelini akîde oluşturur. Nasıl ki,
bir binanın temeli olmadan yükselmesi, ayakta durması, sarsıntılara
dayanması mümkün değilse, akîde ile ilgili doğru bilgiler,
akaid ilmi olmadan da İslâm binasının yükselmesi, müslümanın
inancının sağlam olması mümkün değildir.
İnsanın hayata bakışı, dünya görüşü ve davranışlarının tümü
akîdesiyle, inancıyla alâkalıdır. Akîdeyle ilgili olmayan hiçbir şey
yoktur. Bu yüzden müslümanların ve müslüman fert ve ailelerden
meydana gelen İslâm toplumunun sağlam bir akîdesi olmalıdır.
Akîde ile ilgili doğru bilgi sayesinde müslüman;
1) Neye, niçin ve nasıl iman etmesi gerektiğini bilir.
2) Ancak sağlam bir akîde bilgisi sayesinde insan, imanını
taklîdden kurtarabilir.
3) Bu bilgi ve köklü inanç sayesinde, kendisini kötü düşüncelerden
ve zararlı inançlardan koruyabilir.
4) Bâtıl ve bid’at ehlinin görüş ve itirazlarına karşı, kendi
inanç esaslarını savunabilir.
5) Diğer din mensuplarının yıkıcı yayınlarına karşı İslâm dininin
inanç sistemini savnur. Meselâ; Hristiyanların Allah hakkındaki
teslis (baba-oğul-kutsal ruh) inancına karşı, tek ilâh inancını
ortaya koyar.
İnancı sağlam olan bir insan, dünya ve âhiret ile ilgili tüm işlerini
İslâm’a uygun bir şekilde yapacaktır. Sağlam ve kâmil inanç,
kalpte pasif bir şekilde yer tutmaz; aksine mutlaka inanç sahibinin
yaşayışını yönlendirir.
İşte akîde ile ilgili ilmin temel gayesi, insanı inanç ve davranışta
İslâm’laştırarak dünya ve âhiret saâdetine kavuşturmaktır. En
önemli gayelerinden biri, yukarıda belirtildiği gibi, İslâm inancını
her türlü sapık ve yıkıcı fikirlerden, bâtıl düşünce ve hurâfelerden
korumaktır. Ayrıca inandığı halde bazı şüpheleri olan insanları bu
şüphe ve tereddütlerinden kurtarmaktır.
Akîde, İslâm Dini’nin temeli olduğundan; dinin sağlamlığı,
bu temelin sağlamlığına bağlıdır. Bu temelin sağlamlığı da kişiye
cennet yollarını açar. Dünyanın huzur ve saâdetle dolması da
ancak iman sayesindedir. İman etmek, huzur ve mutlulukla dolmak
demektir. İmanlı insanlardan meydana gelen toplum da her
devirde asr-ı saâdeti yaşayan, saâdeti asra taşıyan bir toplumdur.
Gerçek hürriyet, ancak iman sayesinde, tevhid sayesinde
AKÎDE
- 19 -
gerçekleşir. Tevhidî imana sahip olamayanlar; maddeye, eşyaya, mala,
çevreye, dünyaya, zaaflara, şeytana, tâğutlara, egemen güçlere, nefse,
hevâ ve hevese... görünmez zincirlerle bağlı ve bağımlıdırlar; özgür
değillerdir. Kölenin kölesi, kulun kulu, âcizin emrindeki zavallıdır onlar.
Akîdede Ölçü (İslâm Akîdesinin Kaynağı -Delili-)
İslâm Akîdesi, beşerî görüşlere ve şahsî anlayışlara değil; vahye
dayanır. Kimsenin hevâ ve hevesleri akaidde bağlayıcı olamaz.
İtikadı belirleyen ölçülerin tek kaynağı vahydir. Vahy olduğu tartışılan
veya mânâsı farklı anlaşılmaya müsait olan hükümler de
akaid için kesin ölçü olamaz. İslâm inanç esasları, delâleti ve sübutu
kat’î olan vahyin itikadî hükümleridir. Kesin doğru, mutlak
doğru olan hükümler, tüm müslümanların kabul etmek zorunda
olduğu sâdık ve mütevâtir haberlerdir. Kur’an’ın tümü mütevâtir
haber türüne girdiği halde; hadislerin çok azı bu sınıflamaya girer.
Hükümler, zannî hükümler ve kat’î hükümler diye ikiye ayrılır.
Kat’îlik, hem hükmün vahy olup olmaması yönüyle olmalıdır; hem
de konuyla ilgili ifâdenin açıklığı ve netliği yönünden olmalıdır.
İslâm akîdesi, şüpheye, zanna, beşerî görüş ve yoruma dayanmaz.
Kişinin müslüman olabilmesi için inanmak zorunda olduğu
hususlar, en küçük çapta veya en küçük cüz’ü reddedildiğinde kişiyi
küfre sokan hükümler, akaid esaslarıdır. Tabii ki bunlar, vahy
olduğunda en küçük şüphe bulunmayan Kur’an âyetleridir.
Müslümanın akîdesi Kur’an’a dayanmalıdır.13 Kur’an’da yer
almayan, Kur’an’la sağlaması ve tashihi yapılamayan, Kur’an
âyetleriyle % 100 uyum sağlamayan bir husus, tüm mü’minleri
bağlayıcı itikadî esas olamaz. Ana itikadî ilkeler, bütün peygamberlerin
ortak mesajıdır. Peygamberlerin kendi koydukları ilkeler
değildir ki, peygamberden peygambere değişiklik göstersin.
Bu inanç ilkeleri, evrensel ve çağlarüstü esaslardır. Bu konuda
Rasûlullah’ın (s.a.s.) konumu, inanç ilkelerini açıklamak, daha
doğru anlaşılması için konuyu izah etmektir. Rasûl (s.a.s.) kendisi
iman esası vaz’ eden değil, kendisine indirilene iman eden konumundadır.
14 Yüce Rasûl, önce kendisi vahye tâbi olmakla mükelleftir:
13] Maalesef bu alanda yazılmış eserlerin çoğunda, Kur’an’da olmayan nice
hususların akaid ilkesi olarak kabul edildiği gibi; bundan daha da fecî
olanı; Kur’an’a ters nice hususlar akaid hükmü, yani inanç esası olarak belirtilmiştir.
14] Bk. 2/Bakara, 286
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 20 -
“Kur’an’a uymayı sana farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere
döndürecektir. De ki: ‘Rabbim, kimin hidâyeti getirdiğini ve kimin apaçık
bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir. Sen, bu Kitab’ın sana vahyolunacağını
ummuyordun. (Bu) Ancak Rabbinden bir rahmettir. O halde
sakın kâfirlere arka çıkma! Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, artık
sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar. Rabbine dâvet et. Asla
müşriklerden olma! Allah ile birlikte başka bir ilâha/tanrıya tapıp yalvarma!
O’ndan başka ilâh yoktur. O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır.
Hüküm O’nundur ve siz anca O’na döndürüleceksiniz.”15
“Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın.
Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu
tutulacaksınız. Senden önce gönderdiğimiz rasullerimize (ümmetlerine)
sor! Rahmân’dan başka tapılacak ilâhlar (edinin diye) emretmiş miyiz?”16
“Ey Nebî! Allah’tan kork, kâfirlere ve münâfıklara boyun eğip itaat
etme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve yerli yerince yapmaktadır. Rabbinden
sana vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.”17
“İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru
ol. Onların hevâlarına/heveslerine uyma ve de ki: ‘Ben Allah’ın indirdiği
Kitab’a inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum.
Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize,
sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir.
Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar.
Dönüş de O’nadır.”18
“De ki: ‘Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum.
Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece
bana vahyolunana uyarım…” 19
Akîdede bağlayıcı bir hükmün, delâletinin de kat’î olması gerekir.
Âyetlerdeki bazı ifâdelerin hangi mânâya delâlet ettiği kesin
olmayabilir; mânâya delâleti zannî, yoruma açık olabilir. Kimse
bir şahsın ictihadını ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu,
başka insanlara inanç esası olarak dayatma hakkına sahip değildir.
Mânâya delâleti zannî olan şahsî açıklama veya yorumu kabul
15] 28/Kasas, 85-88
16] 43/Zuhruf, 43-45
17] 33/Ahzâ, 1-3
18] 42/Şûrâ, 15
19] 6/En’âm, 50; Peygamberimizin kendisine indirilen vahye tâbi olmasını emreden
veya kendi ağzından ben ancak vahye tâbi oluyorum diyen âyetler
için bk. 6/En’âm, 50, 106, 145; 7/A’râf, 203; 10/Yûnus, 15, 109; 11/Hûd, 12;
16/Nahl, 123; 33/Ahzâb, 2; 43/Zuhruf, 43; 45/Câsiye, 18; 46/Ahkaf, 9; 75/
Kıyâme, 18
AKÎDE
- 21 -
etmeyenleri tekfir etme hakkına hiç kimse sahip değildir.
Muhkem âyetlerdeki itikadî esaslar, yani vahyin hükümleri
İslâm inanç esaslarını oluşturur. Bu mutlak doğrular, kişilere, zamana
ve coğrafyaya göre değişmez. Bunun dışındaki doğrular,
nisbî (göreceli) doğrulardır. İctihadî hükümler, şahsî yorum ve
tefsirlerdeki doğrular, zannî ve tartışmalı doğrular sınıfına girer.
Bunlar tüm müslümanları bağlayıcı olamaz. Dolayısıyla İslâm akaidi
de, içinde şüphe bulunan zannî, göreceli ve değişken doğrulara,
beşerî doğrulara; yani zayıf temellere dayanmaz. Zan, zayıf
bir temeldir.
“Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz
zan, haktan (ilimden) bir şeyin yerini tutmaz.” 20
“Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey
değildir. Allah onlar hakkında hiç bir delil indirmemiştir. Onlar zanna ve
nefislerinin aşağı hevesine uyuyorlar.” 21
“Âhirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar. Hâlbuki
onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise;
hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” 22
Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmede mü’minleri zannın çoğundan
sakındırmıştır: “Ey iman edenler, zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın
bir kısmı günahtır.”23 İtikada ait zanlar, ulûhiyetle ve Peygamberlikle
ilgili zanlar, haram olan zanlara dâhildir. Çünkü iman ve
tasdik hususunda yakîn (kesin bilgi) şarttır.
Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında
akîdevî esaslar diye, Akaid hükümleri diye takdim edilen
Kelâmî tartışmalardaki problemler ve ihtilâflar, ölçüdeki genişlikle
ilgilidir. Farklı mezheb ve görüşteki müslümanları kolayca tekfir
eden bu red (anti tez) Kelâmı, mezhepleri ve ictihadları merkeze
alan, zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak
kabulüyle oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular
yerine konulduğu eserlerden ibârettir.
Akîdevî Esasların Değişmezliği
a) İ’tikad esasları, zamana, mekâna, kişilere ve toplumlara
göre değişmez.
20] 10/Yûnus, 36
21] 53/Necm, 23
22] 53/Necm, 27-28
23] 49/Hucurat, 12
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 22 -
Allah tarafından Hz. Âdem’e, Hz. Nuh’a, Hz. Mûsâ’ya, Hz.
İsa’ya... inanç konusunda ne emredilmişse, Hz. Muhammed
(s.a.s.)’e de aynı esaslar emredilmiştir. Değişen sadece şeriatlardır.
Yani bütün peygamberlerin tebliğ ettiği dinin temeli, tevhid
inancına dayanır.
Tüm peygamberler gönderildikleri toplumlara, Allah’ın varlığı
ve birliğini, kendilerinin Allah’ın elçileri olduğunu, âhiret diye
bir hayatın varlığını haber vermişler; onları Allah’a kulluk etmeye,
kendilerine itaate çağırmışlardır. Peygamberlerin bu ortak çağrısı
Kur’ân-ı Kerim’de şu şekilde ifâde edilir:
“Andolsun biz Nuh’u kavmine gönderdik. ‘Ey kavmim, dedi; Allah’a
kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur.”24
“Andolsun Biz Semud kavmine kardeşleri Sâlih’i, ‘Allah’a kulluk edin’
demesi için gönderdik..”25
İbrâhim (a.s.) kavmine dedi ki; ‘Allah’a ibâdet edin ve O’ndan korkun.
Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”26
“Şuayb (a.s.) kavmine şöyle dedi: ‘Ey kavmim Allah’a kulluk edin,
âhiret gününe umut bağlayın.”27
“Biz hiçbir peygamberi Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden
başka bir amaçla göndermedik.”28
“Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan, putlardan sakının’
diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.”29
Bütün peygamberlerin ortak mesajı olan bu itikadî esaslar,
hem evrensel, hem de çağlar üstüdür. İlk insandan kıyâmete kadar
tüm nesiller için her zaman ve her coğrafyada geçerlidir.
Şu halde herhangi bir kişi veya toplum meselâ şunu diyemez:
“Kur’an’daki hükümler geçmişte kaldı. Bugünkü modern toplumda
din kaidelerinin herhangi bir bağlayıcılığı yoktur. Din olsa olsa
bir vicdan işi olabilir. Geçmişte putperestlik, içki, kumar, fâiz, zina,
yasaklandı; namaz, oruç, zekât, hac, cihad, infak emredildi ama
günümüzde bunların tümü geçerliliğini yitirdi. Çünkü bugün devletin
izniyle açılan kumarhaneler, meyhaneler, genelevler, fâizli
işlem yapan bankalar var. Kâbe’de hac yapmak yerine, bizim
24] 23/Mü’minûn, 23
25] 27/Neml, 45
26] 29/Ankebût, 16
27] 29/Ankebût, 36
28] 4/Nisâ, 6
29] 16/Nahl, 36
AKÎDE
- 23 -
ulularımızı tavaf edip, saygı duruşu yaptığımız tunçtan, altından,
gümüşten, bronzdan heykellerimiz, put imalathanelerimiz, tapınmak
ve eğlenmek için yapılmış dev alışveriş ve eğlence merkezlerimiz
var...”
İşte tüm bu ve benzeri sözleri kâfir olanlar, dinine bağlılığı pamuk
ipliğinden daha zayıf olanlar söyleyebilir. Böyle insanlar ve
bu insanlardan oluşan toplumlar şahsiyetsiz ve zayıf karakterlidir.
Akîdesi sağlam olan bir müslüman ise, bu ve benzeri anlayışların tümünü
reddeder. İnancını zamana, zemine ve mekâna göre değiştirmez.
b) İ’tikad esasları bir bütün olup bölünme kabul etmez. İslâm
dininin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek, insanı dinden
çıkarır.
Meselâ; “namazla ilgili emirleri kabul ediyorum; fakat fâizle
ilgili emirleri kabul etmiyorum. Çünkü şu anda yaptığım ve ileride
yapacağım fâizli ticaretime zarar veriyor. Oruçla ilgili hükümleri
kabul ediyorum; fakat infak ve zekât ile ilgili hükümleri kabul etmiyorum.
Kabul edersem servetimin azalmasından korkuyorum.
Hem ben bu serveti kazanırken ihtiyaç sahipleri benimle beraber
mi çalıştı?”
“Allah’ın varlığını, birliğini kabul ediyorum; fakat ben içkiden,
kumar oynamaktan, zina etmekten, yalan söylemekten, insanları
çekiştirmekten, onları birbirine düşürmekten, insanları kandırmaktan
vazgeçemem. Bunların hepsi nefsime ağır gelen şeyler. Bu
nedenle bu konularla ilgili âyetleri bir kenara bıraksak diyorum.”
İşte tüm bu ve benzeri inanışlar insanı bu dinin dışına çıkarır.
Allah Teâlâ bu tür inanca sahip olan insanları Kur’ân-ı Kerim’de
kınamakta ve cehennem azâbı ile tehdit etmekte, dinin bir
kısmını kabul edip işine gelmeyen kısmını reddedenlere şu hitabı
yapmaktadır: “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr
mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezâsı, dünya hayatında rezil
olmaktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde de azâbın en şiddetlisine
itilirler.”30
Biz, sağlam bir inançla Rabbimizin nefsimize kolay gelen
hükümlerini kabul edip uyguluyor olabiliriz. Ama aynı zamanda,
nefsimize ağır gelen İlâhî emir ve yasakları da kabul edip
hiçbir ayırım yapmadan yerine getirmeye çalışmalıyız. Burada şu
hususa dikkat etmeliyiz: İslâm’ın hükümlerinin tamamını kabul
ettiği halde, nefsine ağır geldiği için yerine getirmeyen ile; bu
30] 2/Bakara, 85
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 24 -
hükümleri kabul etmeyip inkâr eden veya alaya alanların durumu
bir değildir. Birincisinde insan kâfir olmazken, ikincisinde tereddütsüz
kâfir olur. Yani, Allah’a iman eden, İslâm’ın tüm hükümlerini
kabul eden, fakat nefsine yenildiği için meselâ içki içen,
kumar oynayan insan kâfir değil; günahkâr mü’mindir. Çünkü
bu insan inanmıştır. Yerine getirmediği hükümler için de Allah
Teâlâ’ya hesap verecektir.
Bu önemli hususa tüm müslümanlar dikkat etmeli, müslüman
olduğunu söyleyen ve dinden çıktığı açıkça belli olmayan kimseye
münâfık olduğunu zannetsek bile kâfir demekten kaçınmalıyız.
Çünkü bir insanı kâfir ilan etmek ağır bir sorumluluğu gerektirir.
İslâm’ı reddeden veya söz ya da davranışıyla bilerek inkâr ettiği
açıkça belli olan birisine de kâfir demekten kaçınmamalıyız. Kısaca
söylemek gerekirse, müslüman olduğunu söyleyen ve söz ya
da davranışı açıkça küfrünü ispatlamayan bir kimseye kâfir deme
hakkımız olmadığı gibi; kâfir olduğu açıkça belli olan birisine de
birtakım menfaatler gereği müslüman deme hakkımız yoktur.
Sâhibini ileriye atmayan, meydana çıkarmayan, küfürle,
câhiliyye ile Firâvnî ve tağutî düzen ve müesseselerle, konum ve
şartlarına uygun mücadele içerisine itmeyen bir iman, boyutlarında
eksiklikler taşıyan bir çeşit inanıştır.
Diğer taraftan İslâm’ın günümüz açısından uygulanabilirliği
konusunda şüphe ve tereddütler taşımak da iman ile bağdaşmaz.
Bu en azından yüce Rabbimiz’in görüneni, görünmeyeni,
geçmişi ve geleceği bileceğine inanmak gereği ile çelişir. Allah’ın
Şeriatı’nın herhangi bir zamanda yeterli geleceğinde şüphe içerisinde
olmak, Allah’ın sıfatlarında şüpheye düşmek demektir. Allah
hakkındaki bir şüphe ve tereddüt ise, mâhiyet ve boyutu ne
olursa olsun, kişiyi imandan çıkartır.
Mü’min, iman ettiği nizâmın bütün hükümleriyle her zaman
ve mekânın değişmez, mutlak doğru ve insanlığı bunalımlardan
uzaklaştıracak, mutluluğa kavuşturacak, insanı insana kölelikten,
kendi nefsine ya da herhangi bâtıl bir kuvvete tapmaktan, onun
boyunduruğuna girmekten kurtarabilecek yegâne nizâm olduğuna
inanmak ve bunun ilmî bakımdan tartışılmaz bir gerçek olduğunu
ispat etmek cehdine sürekli sâhip olmalıdır. Bunun yanında;
böyle bir nizâmı da arzın herhangi bir yerinde ve kendisini
merkez kabul ederek hemen kendisine en yakın parça üzerinde
egemen kılmakla yükümlü olduğunu bilmekten, bunun için sa’y
ü gayrette bulunup bulunmamaktan sorumlu tutulacağı şuûruyla
kesintisiz bir cehd içerisinde olmakla vazîfelidir. Bu onun temel
AKÎDE
- 25 -
sorumlulukları arasında yer alır.
İslâm’ın ilk dönemi olan Asr-ı Saâdet’te, Resulullah (s.a.s.)’ hayattayken
diğer bütün İslâmî ilimler gibi akaid ilmi de yazılmamış
ve henüz tedvîn edilmemişti. Zira vahiy devam ediyor; Müslümanlar
karşılaştıkları bütün problemleri derhal Hz. Peygamber’e götürüp
vahyin ışığında çözüme kavuşturuyorlardı. Ashâb her husûsta
olduğu gibi akide konusunda da Kur’an’a ve Rasûlullah’a tam bir
teslimiyet içindeydi. Resulullah’ın onlara getirdiği bir inanç prensibini
kesinlikle tartışma konusu yapmaz, bunun üzerinde görüş
belirtmezler; hatta buna asla ihtiyaç duymazlardı. Resulullah’ın
mescitte biraraya gelip akîdeyi ilgilendiren “kader” konusunu
tartışan bazı sahâbîleri bu tartışmadan alıkoyduğunu görüyoruz.
Hz. Peygamber’in âhiret’e irtihâlinden ve dolayısıyla vahyin
kesilmesinden sonra ashâbın çoğu, ‘asr-ı saadet’teki saf ve berrak
İslâmî anlayışlarını korudular. Buna rağmen toplum içinde meydana
gelen gelişmeler karşısında, ister istemez bazı problemler
ile ilgili olarak yeni tartışmalara girişiyorlardı. Özellikle halîfelerin
seçimi ile ilgili olarak bazı görüş ayrılıkları meydana gelmiş, bilhassa
Hakem olayından sonra Şîâ’nın ve bunlara karşı tam aksi
görüşleri savunan Hâricilerin ortaya çıkışı, beraberinde değişik
anlayışları da müslümanların gündemine getirmiştir. Aynı şekilde
Hz. Osman’ın şahâdetinden sonra az da olsa beliren bazı görüş
ayrılıkları, daha sonra III. Halife’nin katli meselesi tartışmalarına
dönüşmüştü. Buna bağlı olarak, adam öldürenin iman durumu da
görüş ayrılıklarına zemîn hazırladı. İnsan öldürmek büyük günah
(kebîre) olduğuna göre, “Büyük günah işleyen kimse Müslüman
mıdır, kâfir midir, yoksa fâsık mıdır?” gibi bir soru gündeme geldi.
Akaidle ilgili eserlerde konular şu şekilde ele alınmıştır: Öncelikle
“asılların aslı” olan Allah Teâlâ’ya iman etmek ve onun
sıfatlarını tümüyle tevîle girmeden kabullenmek. Bunun yanında
diğer iki önemli esas vardır ki bunlar da peygamberlere ve âhirete
iman meselesidir. Bu üç esas İslâm akaidinin ilk üç temelini oluşturmaktadır.
Yukarıda saydığımız altı iman esasından geriye kalan
Kitaplara ve Meleklere iman ise, peygamberlere imana bağlı olarak
işlenmektedir. Zira üç temel esastan biri olan peygamberlere
iman gerçekleşince, ister istemez bu peygamberlerin getirdikleri
haber olarak Kitaplara ve Meleklere de iman etmek kaçınılmaz
olur.
İslâm akaidini oluşturan bu iman esaslarına bağlı olarak zamanla
birçok konu tartışılmış ve gün geçtikçe İslâm akîde kitaplarına
yeni yeni konular eklenmiştir. İlk dönemlerde Fıkh-ı Ekber’in
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 26 -
yazıldığı dönemde konular Allah’ın sıfatları ve bunların yorumları
çerçevesinde iken; zamanla Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı,
Cennet’te Allah’ın görülüp görülemeyeceği meselesi, insanın fiilleri,
insanın güç yetiremeyeceği meselelerde kişinin sorumluluğu
(Teklif-i Mâlâ Yutâk), rızık, ecel, hidâyet-dalâlet, âhiret hayatı, kabir
azabı, sual, öldükten sonra dirilme, dünyada işlenen amellerin
tartılması, sırat, Havz, Cennet-Cehennem, afv, şefâat, vesîle, imanın
artması-eksilmesi meselesi; peygamberlere iman ve bunlara
bağlı olarak mu’cize, melekler, kitaplar, mi’rac ve kerâmet meseleleri,
Hilâfet, imâmet tartışmaları, dört halifenin râşid hilâfeti,
ümmetin imamında aranan özellikler, sahâbe ve onlardan hayırla
söz etme, aşere-i mübeşşere, Deccâl, Ye’cüc-Me’cüc meselesi ve
bunlar ile ilgili daha pek çok diğer problem akaid kitaplarına
konu olmuştur.
Zamanımıza kadar intikâl eden ve önceki âlimlerin ele aldıkları
bu meselelerin dışında bugün İslâm toplumunun karşı karşıya
kaldığı durumlarda yeni yeni meseleler gündeme gelmiş ve
akîdeyi ilgilendirip ilgilendirmediği tartışılmaya başlanmıştır. Totaliter,
Laik-Sosyalist veya Laik Demokratik Liberalist sistemlerde
yaşayan müslümanlar ister istemez birçok konu ile karşılaşmakta
ve bu sistemlerin vücuda getirdikleri usûl ve yaşayış tarzlarına
karşı nasıl bir tavır takınacaklarını bilememektedirler. Bundan
dolayı müslümanların, hâkimiyeti altında yaşadıkları sistemlerle
olan ilişkilerinde kaçınılmaz olarak karşı karşıya kaldıkları ve bazen
bir hayli zorlandıkları bu problemlerini çözme hususunda da
bazı tartışmalar açılmış ve bunlar bugün bir akîde konusu olarak
işlenip kitaplara geçmiş bulunmaktadır.
İslâm akaidi ile ilgili olarak yazılan en meşhur eserler arasında
İmâm-ı Â’zam’ın Fıkhu’l-Ekber’ini; İmâm Mâturidî’nin
Kitâbu’t-Tevhîd’ini: Ömer Nesefi’nin Metnu’l-Akaid’ini, Nureddin
es-Sâbûnî’nin el-Bidâye’sini, zikredebiliriz. Bunların yanında
Taftazânî’nin Şerhu’l-Akaid adlı eseriyle Şehristânî’nin, Abdulkadir
el-Bağdadî’nin, İmâm Gazâlî’nin, Kadı Adudiddin Abdurrahman
b. İcî’nin, Seyyid Şerif Cürcânî’nin eserleri de çok okunan
kayda değer eserlerdir.31
İnsan İlişkilerinde İnancın Belirleyici Rolü
İnanç, temelde içsel ve kişisel bir olaydır. Yani kişi neye inanıyorsa
önce onu kendi içinde yaşar ve neye inanmıyorsa onu da
önce kendi içinde reddeder. Ancak sanıldığı gibi konu bu kadar
31] Ahmed Ağırakça, Şamil İslam Ansiklopedisi, 1/81-82
AKÎDE
- 27 -
basit, bu kadar soyut ve sınırlı değildir. Doğrusunu söylemek gerekirse
insan kendi içinde neye inanıyor, ya da neye inanmıyorsa
mutlaka ona göre psikolojik bir tutum içine de girer. Hatta zaman
zaman, içindeki bu inanma ya da inanmama olgusu, en sert
tavırlar olarak onun dışına yansıdığı bile olur. Akıl ve bilim bunu
doğrulamaktadır.
Unutmamak gerekir ki ölüme meydan okuyanlar, gözlerini
kırpmadan düşmanlarının üzerine saldıranlar; para, servet, zenginlik
ve şöhret uğruna katlanılmaz uğraş verenler; definelere
ulaşmak için havsalaya sığmaz maceralara sürüklenenler, bir şeye
inandıkları için böyle yapabilmektedirler. Öyle ise hiç tereddüt
etmeden diyebiliriz ki bütün arzuların, umutların, dâvâların ve
ideallerin temelinde bir inanç vardır; Bütün savaşların, kavgaların,
politik mücadelelerin, ticarî rekabetlerin, yarışların ya da barışların,
hatta propaganda ve reklamların arka planında mutlaka birer
inanç vardır.
Dolayısıyla bütün bu gerçekler gösteriyor ki inanç, insanın psikolojisini
birinci derecede yönlendiren, hatta tavırlarını belirleyen
bir zihin ve yürek gücüdür. Bu bakımdan inanç, kendi tanımı içinde
statik bir potansiyel ise de en ufak bir manipülasyonla dinamik
bir güce dönüşebilir.
İnanç, ya da İslâm’ın diliyle “iman” dediğimiz bu görünmeyen
gücün bütün insanlardaki ortak özellikleri şu şekilde özetlemek
mümkündür.
1. Bir şeye, gerçek diye kesinlik derecesinde inanan insanlar,
temelde hak ya da batıl olsun yeri ve zamanı geldiğinde bu inanç
uğruna her şeylerini feda edebilirler. İnançlı insanlar için bu ihtimal
daima vardır ve toplumsal yaşam açısından çok önemli bir
noktadır. Öyle ki gölgesinden korkan nice kimseler, zaman gelmiş
inançları uğrunda arslan kesilmişler, hayatlarını bile hiçe saymışlardır.
Unutmamalıdır ki gerek Rahmânî zaferler, gerekse şeytânî galebeler
seve seve canını feda eden insanların cesetleri üzerinde
daima bina edilmiştir. Şu halde güçlü inanç, kişinin, rolünü üstlenmek
durumunda olduğu duyarlı dakikalarda en cesur tavrı göstermek
ya da en coşkulu bir kulluk halini yaşamak için ona gerekli
aktiviteyi kazandırabilecek bir kaynaktır. Onun içindir ki Allah’ın
huzurunda, huşû içinde namaza duran bir mü’minin ruh hali nasıl
ise, bir heykel karşısında kılı kıpırdamadan dimdik duran müşrik
bir insanın ruh hali de aynen öyledir. Her ikisi de inancın etkisiyle
bu ibadet ve tapınmayı yapmaktadır; biri Allah’ın râzı olduğu
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 28 -
inanç ile, diğeri ise Allah’ın şirk ve putperestlik saydığı inanç ile…
2. Hakka ya da bâtıla inanan insan, hiçbir zaman tarafsız olamaz.
Kişi neye inanıyorsa onu, inanmadığı şeye daima tercih eder.
Buna bağlı olarak inandığı şeye inananları da tercih eder. İşte deneye
tutunan ve bilimsellik iddiasında olan pozitivizm, bu noktada
iflas etmiştir.
Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Gerçek şu ki,
mü’minler kardeştirler...”32 Mü’minler ise Allah’a, meleklerine, kitaplarına,
elçilerine, âhiret gününe iman eden kimselerdir. Şu halde bu gerçeklere
içtenlikle inanan insanlar, renkleri, ırkları ve dilleri ne olursa olsun,
hatta hangi ülkede ve hangi bayrak altında yaşıyor olurlarsa olsunlar,
Allah’ın belirlediği bu iman ölçülerine göre kardeştirler. Bu da zorunlu
olarak şu sonuçları doğurmaktadır:
a) Mü’minler kardeş olduklarına göre birbirleriyle kardeşçe
ilişkiler içinde olmak zorundadırlar. Keza bu ilişkileri bütün engellere
rağmen sürdürmek mecburiyetindedirler. Buna bağlı olarak
onların birlik ve beraberliğine, dayanışma ve yardımlaşmalarına
engel olan her şey, ama her şey onları, yüreklerindeki inanca aykırı
bir doğrultuya yönlendiren düşmanların ve şeytanların planlarıdır.
b) Mü’min olmayan insanlara gelince bunlar, -değil yakın akraba-
anne, baba ve öz kardeş bile olsalar, hiç akraba olmayan
mü’minlere göre yabancı sayılırlar. Mü’min kişi, gerçekte yabancı
olan bu yakınlarına karşı, duygularına belli bir yön vermek ve
tedbirli olmak zorundadır. Mü’minin, gerek mü’min kardeşlerine,
gerekse mü’min olmayanlara karşı eylemsel olarak nasıl davranacağı
ise konumuzun dışıdır. Mü’minin uygulamalı yaşamı İslâm
Fıkhı’nın konusudur.33
Mü’minin İnsanlara Karşı İçsel Tutumu
Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ölümden sonraki
ebedî hayata ve kadere inanan kimsenin, insanlara karşı içinden
izleyeceği tutum, elbette ki muhataplarının imânî durumlarına
göre farklı olacaktır. Bu, bütün dinlerde ve ideolojilerde, hatta
karşılıklı yarışan oyun takımlarında bile söz konusudur. Tarih ve
sosyoloji bu gerçeği daima kanıtlamıştır.
Örneğin gerçek bir yahudi, gerçek bir hıristiyan ya da gerçek
bir budist, dinine mensup olmayan bir kişiyi veya bir topluluğu
32] 49/Hucurât Sûresi, 10
33] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 328-330.
AKÎDE
- 29 -
kendi dindaşlarına karşı desteklemez. Keza gerçek bir komünist,
gerçek bir faşist, “laik“ olduğuna kendini gerçekten inandırabilmiş
biri ya da klübüne gönülden bağlı bir futbolcu, inancını ya
da ideolojisini paylaşmayanları veya takımını tutmayanları, kendi
yandaşlarına karşı yine desteklemez.
Burada ince bir nokta daha vardır: Örneğin aynı insanda din
ile ideoloji, din ile milliyetçilik, din ile akrabalık ya da din ile başka
bir duygu karşı karşıya gelebilir. Yani, aynı insanın içindeki farklı
iki olgu arasında bazen herhangi bir nedenle çatışma doğabilir.
İşte müslüman kişi eğer böyle bir durumda kalacak olursa onun iç
dünyasındaki bu çatışma, kendisinin gerçek bir imana sahip bulunup
bulunmadığını ortaya çıkaran çetin bir sınav olur.
Bu çetin sınavın en çarpıcı misallerini sahâbîler yaşamışlardır.
Mesela Bedir Savaşı’nda, müşrik yakınlarına karşı kahramanca silah
kullanmış olan, hatta kılıç darbeleri altında babasının, öz kardeşinin
ve amcasının, parçalanmalarını serinkanlılıkla seyreden
Ubu Huzeyfe (r.a.) ile babasını bizzat elleriyle öldüren Ebu Ubeyde
(r.a.) gibi şanlı sahâbîler, derin bir imanın parlak örneklerini
sergilemişlerdir.
Bir şeye inanmak, mutlak surette en az iki şeyden birine taraf
olmak demektir. Esasen taraftarlık, kaçınılmaz bir hayat kanunudur.
Onun için hiçbir kimsenin, imânî ve ideolojik konuda yan tutmaması
mümkün değildir. Hemen her insanın, bağlandığı bir din,
bilinç ve kültür düzeyine göre benimsediği siyasal bir görüş, desteklediği
bir örgüt, savunduğu bir ideoloji, ya da kutsal saydığı bir
dâvâsı vardır. Ancak bu açıklama, bütün insanları ilkel bir ayırımla
dost ve düşman diye iki kamp olarak görmek anlamına gelmez ve
asla gelmemelidir de. Fakat her şeye rağmen Kur’ân’ın ölçüleriyle
bütün insanlar, mü’min kişiye göre yine ikiye ayrılırlar. Bunların
bir kısmı, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamına inananlardır ki aralarında
iman kardeşliği bağı vardır. Her çağda gerçek anlamdaki iman,
bunların gönüllerinde varlığını sürdürerek sonraki kuşaklara intikal
eder.
İkinci kısma gelince bunlar da başlıca üç gruptur:
a) Kur’ân’ın tamamına inanmayanlar;
b) Kur’ân’ın içeriğini, istedikleri gibi yorumlayarak çarpıtanlar
ya da amacından saptıranlar;
c) Kur’ân’ın bir bölümüne inanmayanlar ya da (şeriat olarak)
bu bölümü aşağılama cür’etini gösterenlerdir.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 30 -
Tabiatıyla bu üç grup da kâfirdirler.
Mü’min kişinin, insanlara karşı içsel tutumunun, nasıl olması
gerektiğini Kur’ân-ı Kerîm çok net bir şekilde belirtmiştir. Buna
göre mü’minin, imanından kaynayan duyguları bütün insanlara
karşı en çok üç farklı şekilde ayrışabilir. Bunlar: “Muvâlât”, “Hazer”
ve “Müsâleme”’dir.
Şimdi Kur’ân-ı Kerîm’in ışığında bu kavramların ne demek olduğunu
anlamaya çalışalım:34
1. Muvâlât:
Dostluk, taraftarlık ve yan tutma anlamına gelen Arapça bir
masdardır. Bunun soyut kökünden türeyen ve (yerine göre) dost
anlamına gelen “veli” kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’in birçok yerinde
geçmektedir. İşte bu âyetlerden bazıları mü’minin ancak kendisi
gibi mü’min olan kimselerle dostluk kurabileceğini35 hükme bağlamaktadır.
Yani mü’min kişi, iman kavramının sınırları içinde ve
gönül planında ancak ve ancak kendisi gibi imanlı kimselere karşı
sevgi ve yakınlık duyabilir, onları dost ve kardeş sayabilir.
Bu kişisel duyguların uygulamadaki görüntüleri ise İslâm
fıkhının konusudur. Mesele, elbette ki bu kadar soyut değildir.
Çünkü mü’minler arasında da istenmeyen çeşitli olaylar cereyan
edebilir, ihtilaflar çıkabilir, hatta zaman zaman kavgalar ve savaşlar
bile patlak verebilir. Ancak bütün olumsuzluklara rağmen
bu gibi olaylar hak ve adalet sınırları içinde birer hesaplaşmadan
ibaret kalmalı, mü’min kişi hiç bir zaman ve herhangi bir nedenle
mü’min kardeşine (ancak imandan yoksun kimselere besleyebileceği)
yabancılık duygusunu beslememelidir. Aksi halde bir iman
tehlikesi içine girebilir. 36
2. Hazer:
Korunmak, olası bir tehlikeye karşı duyarlı ve tedbirli olmak
demektir. Yine Kur’ân-ı Kerîm’in ışığında anlıyoruz ki mü’min
kişi, -en yakın akrabaları bile olsa- mü’min olmayanlara karşı sevgi
besleyemez, içinden onlara yakınlık duyamaz.37 Bunlar: küfrün
çemberi içinde olan müşrikler, münafıklar, zındıklar ve mürtedlerdir.
İslâm’ın dışında kalmış olan insanlar, kim olurlarsa olsunlar
mü’minlere yabancıdırlar. Bu. Hz. Muhammed’den (s.a.s.) önceki
34] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 330-332.
35] 3/Al-i İmran, 28, 9/Tevbe, 71
36] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 332.
37] 58/Mücadele, 22
AKÎDE
- 31 -
ümmetler için de aynen geçerli olmuştur. Nitekim büyük peygamberlerden
biri olan Hz. Nuh’un (a.s.) çağrısını kabul etmeyen oğlu
da diğer âsîlerle birlikte tufânın kabaran sularında boğulup gitmiştir.
Hatta, baba olarak bir ara duygulanan Hz. Nuh (a.s.), oğlunu
kurtarmak için Allah Teâlâ’ya yalvarmış: “Ey Rabb’im ! Oğlum
benim aile halkımdandır...” demişse de Yüce Allah O’na: “Ey Nuh ! O
senin ailenden değildir. O, kötü işli biridir. Hakkında bilgin olmayan bir
şeyi benden isteme. Seni öğütlüyorum ki cahillerden olmayasın.”38 diye
O’na sert bir karşılık vermiştir. Hz. Lût’un karısı da aynı suçu işlemiş
ve asî yandaşlarıyla birlikte yok olup gitmiştir. 39
Binaenaleyh, mü’min kişi, inkarcı insanın kurtuluşu için şefaat
ve aracılık da yapamaz; Ona Allah’dan rahmet dileyemez. Ancak
bu örnekler ve açıklamalar, mü’minin, durup dururken sebepsiz
yere (kâfir bile olsa) insanlara karşı düşmanlık beslemesi gerektiği
anlamına asla gelmez! Sadece onlardan gelebilecek kötülüklere
ve tehlikelere karşı mü’minlerin duyarlı ve tedbirli olması anlamını
taşır. Çünkü mü’minlerle kâfirler arasındaki yabancılık ne kan
bağıyla, ne herhangi bir akrabalık bağıyla ortadan kalkar; Ne de
onların kötülük ve tehlikeleri ihtimal olmaktan çıkar. Allah (cc)’a
ve O’nun insanlığa en son mesajı olan Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği
gerçeklere inanan insan, bu konudaki ciddi hükmün bilincinde
olmak zorundadır.
Dolayısıyla bu insan, Allah Teâlâ’nın, açıkça ateşle tehdit ettiği,
ya da pis dediği kimselere karşı asla yakınlık ve hayranlık duyamaz.
Onların hiç bir başarısına sevinemez, ilim, kültür ve sanat
adına yaptıktlarını içinden beğenemez, onları alkışlayıp kutlayamaz.
Aksi halde (istediği kadar “mü’minim” desin, ya da İslâm’ın
bütün gereklerini yapsın), onlardan biri oluvermekten kurtulamaz!
40
3. Müsâleme:
Bu kelime, başkalarıyla barış içinde olmak demektir. Arapca
“silm” kökünden gelmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’in en önemli öğütlerinden biri de barıştır. Nitekim
Allah Teâlâ, bütün mü’minleri, barış ortamına girmeye çağırmış
41 ve düşmanın barışa eğilim göstermesi halinde onların
bu meyline olumlu karşılık verilmesini de emretmiştir.42 Çünkü
38] 11/Hûd, 45, 46
39] 7/A’raf, 83; 15/Hicr, 60; 27/Neml, 57; 29/Ankebut, 33
40] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 332-333.
41] 2/Bakara, 208
42] 4/Nisâ, 94, 8/Enfâl, 61
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 32 -
Kur’ân’ın amacı, insanları her iki cihanda da mutlu kılmaktır. Mutluluk
ise ancak barışın egemen olduğu bir ortamda yaşanabilir.
Mü’min kişi, temelde bütün insanlarla iyi geçinen, elinden ve
dilinden hiç kimsenin zarar görmediği örnek insandır. Elbette ki
bu, bütün insanları sevgiye ve saygıya yaraşır görmek anlamını
taşımaz. Allah’a iman etmiş, Kur’ân-ı Kerîm’in feyiz ve nurundan
nasibini almış her insan çok iyi bilir ki toplum içinde müşrikler,
münafıklar, zındıklar ve mürtedler gibi zararlı unsurlar da vardır.
Bunların hepsi de kafirdir; Bunlar sevilmeyi, sayılmayı asla haketmiş
insanlar değildir. Şu var ki bu insanların, yalnızca kendilerini
ilgilendiren bulaşık vicdanları, İslâm’ın evrensel değerleri üzerinde
yozlaştırıcı ve çarpıtıcı bir etki yapacak şekilde dışa yansımadığı
ve mü’minlere karşı saygılı oldukları sürece onları halleriyle baş
başa bırakmak hem mü’minlerin esenliği, hem de genelin huzuru
için gereklidir.
Düşünce planındaki bu barışçıl tutum, imana bağlı bir ahlâk
kuralıdır. Bu sessiz tutumun eylemsel cephesi ise, onlara zaman
zaman yöneltilecek tevhid ve ıslah mesajlarıdır. Bu da İslâm’ın
öngördüğü yöntemlerle ve yüce şeriatın belirlediği sınırlar içinde
yapılır.
Büyük bir önemle belirtmek gerekir ki: Her çağda ve şartlar ne
olursa olsun, Mü’minler, İslâm’ın -istisnasız- bütün emir ve yasaklarını
yerine getirmeye ve yüce Kur’ân’ı, resmen yürürlükte ise uygulamaya,
değilse, onu hayata geçirmeye çalışmak zorundadırlar.
Bu yükümlülük onlar için kıyamet kopuncaya kadar süreklidir.
Binaenaleyh (mürted, zındık ve harbî tanımına girmeyen) aslî
müşrikler, (yani İslâm devletinin zimmî vatandaşları) ile münafıklar
gibi kâfir gruplar, (mü’minlerin, Kur’ân’ı hayata geçirme faaliyetlerini
sabote etmeye kalkışmadıkları sürece) bu grupların hak
ve özgürlükleri dokunulmazdır. (Zındık, mürted ve harbi kâfirlerin
İslâm’da hukuksal bir statüleri yoktur.) 43
Mü’minin İnsanlar Hakkındaki Kanaati
Mü’minin, görünürdeki gerçeklerden hareket ederek toplumda
farklı davranış, ve kanaatlara sahip müslümanlar hakkında varabileceği
yargı ise en çok dört şekilden ibaret olabilir. Bunlar:
Tahsin, te’vîl, tefsîk ve tekfîr’dir. 44
43] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 333-334.
44] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 334.
AKÎDE
- 33 -
1. Tahsîn:
Bir eylemi uygun, normal, legal ya da güzel görmek demektir.
Bu düşünsel değerlendirme, İslâm’ın emir ve yasaklarından hiç birini
açıkça çiğnemeyen kimsenin dengeli, mübah ya da takdir toplayıcı
olan davranışlarına ilişkin olumlu kanaattır. Bu kanaat, ya
tamamen önyargısızca olur, ya da bir beğeni duygusu olarak kalben
yaşanır. Mü’min kişi, sadece gözlemlerine ve en doğru haber
niteliğindeki bilgilerine bakarak bu çizgideki kimseler hakkında
bir yargıya varmak durumundadır. 45
2. Te’vîl:
Yorumlamak, -daha doğrusu - kuşkulu bir durumu maksatlı ve
önyargılı yorumlamaktan kaçınmaktır. Örneğin bir müslüman eğer
İslâm’ın ölçülerine aykırı bir düşünce ve inanca saptığını, şüpheli
kişi ve çevrelerle ilişki içinde olduğunu ya da suç ve günahlardan
birini işlediğini açıkça ortaya koymamışsa, yalnızca söylentilere dayanılarak
veya ihtimallerden hareket edilerek onun aleyhinde bir
değerlendirme yapılamaz. Tersine, bilgisizliğin, duygusallığın, ya
da çeşitli yanlışlıkların, bu gibi söylentilere yol açmış olabileceğine
ilişkin yorumlarda bulunmak daha doğru olur. İşte buna “te’vil”
denir. İman ve ahlâk konusunda bu, bir kural olduğu gibi İslâm
hukukunda da, “Berâet-ı Zimmet Asıldır.” 46 Yani aksi kanıtlanmadıkça
suçsuzluk esastır.
Şunu da çok iyi bilmek gerekir ki İslâm tecessüsü yasaklamıştır.
47 Mü’min kişi, mü’min kardeşinin mahrem hayatını araştıramaz,
araştırmayı bile düşünemez. Kişinin, düşünce ve inanç suçları gizli
kaldığı sürece o, yalnızca kul ile Allah (cc) arasındaki bir mesele olarak
kalır. Şu var ki eğer bir müslümanın şüpheli kanaat ve düşünceleri
hakkında alınan duyumlar, başka bir müslümanın, veya İslâm
Devleti’nin ya da İslâm Ümmeti’nin hayatı, sağlığı, esenliği, mutluluk
ve başarısı ya da maddi ve manevi çıkarları açısından herhangi
bir tehlike ihtimalini haber veriyorsa te’vîl yolu burada tıkanır. Bu
olasılık, artık bir iman ve ahlâk konusu olmaktan da çıkar ve ciddi
bir güvenlik sorunu olarak İslâm Fıkhı’nın, birinci derecede konusu
haline gelir! 48
3. Tefsîk:
Bir kimseyi fâsıklıkla suçlamak demektir. Fâsıklığın anlamı şudur:
45] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 334.
46] Mecelle : Kavâid-i Külliye, Madde-8
47] Hucurat: 49/12
48] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 334-335.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 34 -
Müslüman kişinin, (küfür ve şirk gibi İslâm’dan çıkmayı neticelendiren
ağır suçlar hariç, diğer bütün) günah, yasak, çirkin ya
da meşru örfe aykırı iş ve eylemlerden en az birini kanıtlanabilir
şekilde işlemekle uğradığı sabıkalılık durumuna “fısk” ya da
“fâsıklık” denir. Kur’ân-ı Kerîm’de münafıklar 49 ve kâfirler 50 de
fâsıklıkla nitelenmişlerdir. Ancak fâsık, daha çok bir fıkıh terimi
olarak sabıkalı müslümanlar hakkında kullanılmıştır.
Mü’min kişi, “fâsık” ya da (yaklaşık olarak) aynı anlama gelen
“fâcir” müslümanı dışlayamaz. Onunla ilişkerini nasıl düzenleyeceğini
ise İslâm Fıkhı belirler. 51
4. Tekfîr:
Bir kimseyi kâfirlikle suçlamak demektir. İslâm âlimlerinin, çok
dikkatli olunması uyarısında bulundukları noktalardan biri de budur.
“Bu nedenle büyüklerden birçok zevât, “Günah işleyen hiç
kimseyi kâfir diye suçlamayız.” dememişlerse de, “Her günah işleyeni
kâfirlikle suçlamayız.” demişlerdir.”52
Bunun anlamı şudur: Müslüman kişi, işlediği hemen her günah
sebebiyle kâfir olmaz. Ama öyle günahlar, öyle suçlar vadır ki
işlendiği zaman (Allah korusun!) İslâm Dini’nden çıkmak için yeterli
bir neden oluşturabilir. Bunların başında ise Kur’ân-ı Kerîm’i,
bir bütün olarak kabul etmemek; “Nas”’la yasaklanmış olan bir
şeyin yasaklığını tanımamak, ya da yasak olmayan bir şeyi yasak
kabul etmek gibi durumlar gelir. 53
Küfür çok ağır bir suç olduğu için, mü’min kişi bu suçu işleyen
kimse hakkında kesin yargıya varmadan önce bu durumdaki insanın
gerçekten kâfir olup olmadığı hakkında duyduklarını ya da
gördüklerini tekrar tekrar gözden geçirmeli, gerekirse âlimlere
danıştıktan sonra bu konuda karara varmalıdır. Çünkü özellikle
mü’min kişi eğer, babası, çocuğu, karısı ya da kardeşi gibi yakınlarından
birini (sonradan) bu ağır suçun içinde görüyorsa, İslâm
Fıkhı’na konu olan çok büyük bir sorunla karşı karşıya bulunuyor
demektir! 54
Kainatta en gelişmiş canlı yaratık insandır. Onun diğer bütün
canlılardan en önemli ayrıcalığı ise sahip bulunduğu akıldır. Bu
49] Tevbe: 9/67
50] Tevbe: 9/84
51] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 335.
52] Ali b. Ali b. Muhammed b. Eb’il-İzz ed-Dımışkıy, El-Akıyda’tut-Tahawiyya
Şerhi : 2/434, Muassa ar-Risâlah Beyrut-1988 (Birinci basım)
53] Bk. Küfür, şirk, zendeka ve irtidâd kavramları.
54] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 335-336.
AKÎDE
- 35 -
yüzdendir ki bütün canlılar arasında eşya ve olayların içyüzünü
araştıran yalnızca insan türüdür.
Taşıdığı olağanüstü öneme ve bizzat kendisini hayretler içinde
bırakan ilginç yapısına bakarak insan, kâinâtın karmaşık sırları
ve olayların kalabalığı içinde hemen her şeyi öğrenmek, madde
ötesine ulaşmak ve kendini aşmak iddiasındadır. Binlerce yıldır insanın
merak ve heyecanla sürdürdüğü, gerçekleri yakalama yarışında
onun bulabildikleri elbetteki küçümsenemez. Buna rağmen
kendini keşfetmekte uzun bir yol aldığı da söylenemez.
Aslında insanoğlu, bu hummalı arayışla ruhunun derinliğinde
yatan bir özlemi ortaya koymaktadır. En büyük gerçeğe kavuşma
özlemi de diyebileceğimiz bu arayışın cevabını ise kısaca şu şekilde
vermek mümkündür:
İnsan, hayattaki bütün avantajlarını aklına borçludur. Dolayısıyla
insan aklı, her şeyden önce temel görevini fark etmeli ve
bu görevi titizlikle yerine getirmeye çalışmalıdır. Bu göreve kısaca
“Allah’a iman etmektir.” diyebiliriz. İnsan, bu suretle ancak uğrunda
yaratıldığı amaca uygun olarak dünya hayatındaki yerini
doldurabilir ve misyonunu tamamlayabilir. Bunu yaparken çok
iyi bilmelidir ki onu ebedi kurtuluşa götürecek tek çığır, gerçek
vahyin (yani Kurân-ı Kerim’in) ve aklın birlikte klavuzluk ettikleri
yoldan başkası değildir. Bu yolda rahatça yürüyebilmek ve amaca
ulaşmak için insanın, önce kendisini çok iyi tanıması ve özellikle
şu gerçekleri bilmesi gerekir:
Basit düşünenlerce sanıldığı gibi insan, sırf bir yığın et, kemik
ve kandan oluşan basit ve sıradan bir canlı değil, bilakis zeki, bilinçli,
sosyal ve rûhânî bir varlıktır; Düşünür, yorumlar, muhâkeme
eder, sorgular ve tasarlar; Zamanı, mekânı ve şartları hesaplar;
İnanır, güler ve ağlar...
Bu harika meziyetler ve bilimin henüz sırlarını çözemediği bu
tarife sığmaz üstünlükler insanın çok büyük bir sorumluluk taşıdığını
kanıtlamaktadır. Bu sorumluluğun “En büyük gerçeğe
inanmak” olduğunu keşfetmek zor değildir. İnsan, her şeyden
önce Alemlerin Rabb’i olan Allah Teâlâ’ya ve O’nun bildirdiklerine
inanmaktan sorumlu olduğunu idrak etmelidir. Çünkü insanın,
bu dünya hayatında yerine getirmek durumda olduğu görevlerin
hepsi bu noktadaki sorumluluğa dayanır. Ayrıca belirtmek gerekir
ki Allah (cc)’a ve O’nun bildirdiği gerçeklere içtenlikle iman eden
insan, daha bu dünya da bile pembe bir âlemin kucağında, mükemmel
bir doyumun, erişilmez bir zevkin ve kesintisiz bir mutluluğun
serinliği içinde yaşama imkanını elde edebilir.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 36 -
Allah Teâlâ, Zahir ve Batın’dır. Yüce sıfatları ve “Esmâ’ül-
Hüsnâ” sı ile gizli ve aşikar, her şeyde kendini insana tanıtmış, onu
imana davet etmiştir. Hulûlden münezzeh olarak yaratmış bulunduğu
her zerredeki tecellisinden yola çıkarak O’nu anlamak akıl
ve iz’an sahibi insan için zor iş değildir.
İhsan ettiği akıl nimetiyle birlikte son bir fırsat olarak insanlığa
iletilmek üzere
Muhammed Mustafa’ya (s.a.s.) indirmiş bulunduğu
Kur’ân-ı Kerim ile Rasûlullah’ın (s.a.s.) mübarek sözleri ve
O’nun nezih ve örnek hayatı, üzerimize nurdan huzmeler halinde
ışık saçmakta, yollarımızı
aydınlatmaktadır. Dolayısıyla bu son fırsatı
kaçıranların, yarın Allah (c.c.) huzurunda hiç bir mâzeretleri
olmayacaktır.55
Akaidde Mezhep Olur mu?
Usûl-i dinde (akaidde) ihtilaf zararlıdır. Akaidde ihtilaf, bid’at
ve sapıklığa götürür. Sapıklık da büyüdüğü zaman küfre kadar
iletir. Akaidde ihtilaf, İslâm ümmetinin birliğini bozar, dinde tefrika
doğurur. Bu sebeple, sahabe ve bunlara güzellikle tabi olan
selef alimleri Usul-i dinde (akaidde) ihtilafı haram saymış1ar ve
buna asla cevaz vermemiş1erdir. Çünkü ümmetin birlik ve dayanışmasını
aynı iman esasları etrafında ittifak etmek sağlar. Kamil
imanın mü’minleri birbirleriyle birleştirdiği kadar başka hiç bir şey
birleştiremez: “Ve (Allah) onların gönüllerini (iman ve Allah sevgisiyle
birleştirendir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi harcamaz olsaydın yine
onların (müslümanların) gönüllerini bu derece kaynaştıramazdın. Çünkü
Allah onların aralarını (iman ile) birleştirip kaynaştırdı. Çünkü O mutlak
gâlibtir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” 56
İslâm birliğini parçalayıcı nitelikteki akide ayrılıklarının haram
olduğuna delalet eden ayetler çoktur: “Hepiniz toptan Allah’ın
ipine sarılınız. Ayrılıp parçalanmayınız.” “Siz kendilerine apaçık
deliller geldikten sonra ihtilaf ederek dağılıp parçalananlar gibi
olmayın.” 57 Hz. Peygamber’in Allah tarafından’ getirmiş olduğu
kesin delillerle sâbit olan bir hükmün kendisi ihtilaf konusu yapılamaz.
Dinden olduğu kesin delillerle bilinen esaslardan (zarûrât-ı
diniyyeden) birini veya birkaçını inkâr eden bir mezhebin İslâm ile
alakası kesilir.
Fıkıhtaki ihtilaflar, itikattaki ihtilaflar gibi bid’at ve dalâlete
götürmez. Usul-i din ile füru-ı dindeki (amelî hükümdeki) ihtilaf
55] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 336-337.
56] 8/Enfâl, 63
57] 3/Âl-i İmran, 103, 105
AKÎDE
- 37 -
arasında büyük fark vardır. İslâm dininin akaidinde kesin delilsiz
ihtilaf haram, bid’at ve dalâlet sayılırken; fıkhî meselelerde ictihadların
farklılığı rahmet sayılmıştır. Böylece zaman ve mekânlara
göre Muhammed ümmetine geniş imkânlar sağlanmış olur.
Mezheb Konusu İtikadla İlgili Bir Konu mudur?
Mezheb konusu i’tikadla ilgili bir konu mudur? Bu sorunun
cevabı elbetteki ‘hayır’dır. Mezheb kavramı inançla ilgili olmayıp
bu konu müslümanlar arasında zamanla inanç meselesi gibi görülmeye
başlanmıştır. Mezheb konusunda bazı aşırılıklara gidilerek
müslümanlar birbirlerini küfürle itham etmişlerdir. Mezheb
konusunun ele alınmasının bir nedeni de İslâm dininin en önemli
müesseselerinden biri olan ictihad’a karşı çıkılarak, dinin donuklaştırılması,
İslâm’ın geçmişe hapsedilmesi ve sonuçta mezheblerin
din haline getirilmesidir. Bu anlayışın doğurduğu olumsuz
sonuçlar neticesinde câhil insanlar geçmişte ictihad yapan İslâm
âlimlerini överken, günümüzde ictihad yapan İslâm âlimlerini
dini değiştirmekle itham etmekte ve kolayca kâfir damgası vurabilmektedir.
Oysa mezhebler dinin kendisi olmayıp, dini anlamada
ve yorumlamada bir yol, bir yöntemdir. İşte bu konudaki yanlış
anlayışları düzeltmek ve dini canlı tutmak için mezheb konusu ele
alınmaktadır.
Akaidde Mezhep Olur mu?
İnanç esaslarının açıklanması hususunda, Kur’an’daki muhkem
(hüküm ifâde eden anlamı açık âyetler) ve müteşabih
(birden fazla anlama gelebilen) âyetlerin izah edilmesi, kulların
fiilleri, Allah’ın sıfatları ve fiillleri v.s. gibi hususlardaki farklı anlayışların
sonucu ortaya çıkmıştır. Meselâ; Maturidi, Eş’ari, Mutezile,
Cebriyye gibi. Tarihî bir vâkıa olan itikadî mezheblerin varlığına
rağmen, İslâm akaidinin bir bütün ve kesin temel esaslar olduğu
anlayışıyla, mezheb akaidi değil; İslâm’ın itikadî konulardaki kesin
hükümlerinin eksiksiz ve ilâvesiz kabul edilmesi anlamında İslâm
akaidinin tüm müslümanlarca kabul edilmesi gerektiği kanaatini
taşıyoruz. BİZE GÖRE AKAİDDE MEZHEP OLMAZ, OLMAMALIDIR.
Akide Konularında Dikkat Edilmesi
Gereken Bazı Hususlar
Bakış açısı olarak Kur’an’la sağlaması yapılamayan ihtilâflı hususları
akaid konusu olarak kabul etmemek gerekir.
“Put ve Puta Tapma”, “Tuğyan ve Tâğut”, “Küfür”, “İrtidâd”,
“Nifak”, “Atalar Yolu”, Bid’at ve hurâfeler, “Şefaat”, “Vesile”,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 38 -
“Resmî din anlayışı ve halkın din diye bildiği yanlışlar, Gayb ve bilinmezliği
gibi akaidle direkt ilgili konular Akaid derslerinde ısrarla
gündeme getirilmeli ve yeterli miktarda üzerinde durulmalıdır.
Akaid açısından günümüzü ve yaşadığımız coğrafyayı yorumlayıp
tanıtmayı ve inançla ilgili problemleri gündeme getirip doğrusunu
işaret etmeyi önemsemeliyiz. Günümüz ortamında akaid yönüyle
ciddi bir değeri kalmayan, zaman aşımıyla önemini yitirmiş konuların
yerine, günümüzün problemlerini ve ihtiyaçlarını ele alan bir
yaklaşım sergilemeliyiz. Yaşayan güncel câhiliye ve sapıklığın inanç
yönüyle insanımıza olumsuz etkisini kırmak için, bâtılları bâtıl olarak
yeterince tanıyıp tanıtmak gerekiyor. O yüzden şirkin, küfrün,
tuğyânın, nifakın güncel örnekleriyle uzun şekilde ele alınmasının
önemi büyüktür.
Okul ders kitaplarındaki kuru ve sıkıcı anlatıma benzemeyecek
şekilde; mesaj verecek, hikmetini açıklayacak tarzda konuların
işlenmesi gerekir. Sadece kuru bilgi vermek değil, okuyucuya
şuur vermek veya bilincini canlı tutmak amaçlanmalıdır.
Akaid eserleri, insanımıza tevhidî bir iman, tevhidî bir şuur,
tevhidî bir bakış açısı, tevhidî bir dünya görüşü, tevhidî bir yaşayış
ve ahlâk kazandırma gayretine yönelik okunmalı ve okutulmalıdır.
Çünkü tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır.
İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri
Halkın Sahih İnançtan Tâviz Verme Nedenleri
Cehâlet: Halk dini, hurâfeler ve dâvetçilerin uyarısının yetersizliği,
ihmal, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker eksikliği.
Trafik polisi yok yolda, hız düşkünü hırslı kimselere, acemi şoförlere
ve câhillere uygun ortam.
Siyâsî baskı ve dayatmalar, yönlendirmeler, tâğûtî tavır; devlet
dini, resmî din teşkilatları, Bel’amlar, irtica/gericilik yaygaraları ve
laiklik. Derin devletin psikolojik ve her çeşit baskı ve sindirmesi.
Resmî din anlayışı: “Lâ”sı olmayan bir din, redsiz akaid(!) Hâlbuki
insanın kurtulması için kutsal küfür olan tâğutu inkâr etmek, ona
küfretmek58, varsa iyi taraflarını örtmek ve kabul etmemek gerekli
idi. Bu kutsal küfrün yanında, çirkin iman da vardır; imana şirk karıştırmak
gibi: “Onların çoğu Allah’a şirk koşmadan iman etmezler.”59;
Yine imanın yanlış yere yöneldiğinin örneği olarak şöyle buyrulu-
58] 2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 60
59] 12/Yusuf, 106
AKÎDE
- 39 -
yor: “(Ehl-i kitap) tâğuta ve cibte (bâtıl tanrılara) iman ediyorlar…”60
İslâm’ın hâkim olmadığı rejimlerde tâğutî düzenin tüm kurum
ve kuruluşları müşrik vatandaş yetiştirmek için bütün güçlerini
sarfederler.
1- Rubûbiyet tevhidini yeterli görmek, Allah’ın varlığının isbat
ve kabulünü merkeze almak: Ateizm, komünizm, Darvinizm
karşıtlığını yeterli görmek. Çiçek ve böcekle, arı peteğindeki Allah
yazısı ile tatmin olmak ve bunları aşırı önemsemek.
2- Mürcie düşüncesi ve haksız teslîm (insanları İslâm’a nisbet):
İman ayrı, amel ayrı deyip ittibâ yoluyla şirki fark etmemek. Mistisizm
felsefesi, Kur’an kavramlarını te’vil, tahrif ve dejenere etmek.
Mistik yaşayış; pasif tepki, kabuğuna çekilme, kendilerine karşı
cihad edilecek şahısları ve zihniyetleri kendi hallerine terk edip
sadece nefsiyle uğraşmak. Felsefî veya kelâmî tartışmalar, cedel.
Eski Türk dinlerinin kalıntısı ve geleneğin (atalar dininin) mirası.
3- Haksız tekfîr; antitez akaidi, mezhepçilik, grupçuluk, bağnazlık.
4- Egemen güçlerin yönlendirmesi, özendirmesi: Sağcı,
muhâfazakâr, demokratik İslâm anlayışları. Amerikancı, düzenci
din yaklaşımı, ılıman İslâm, BOP vb. yaklaşımların çekim alanına
girmek. Kafaların ve gönüllerin işgali, sömürü ve köleleştirmenin
kurbanları.
5- Dünyevîleşme, lüks, israf, şükürsüzlük ya da geçim sıkıntısı.
Cihadın terki ve eylemsizlik. İlâhî emir ve tekliflerden kaçınma,
kâfirlere özenme ve benzeme.
6- Çevre şartları: Medya (özellikle TV), okullar (hatta din öğreten
okullar ve kurslar), yaşama biçimleri, reklâm, dostluk ilişkileri…
Kimlik problemi: Kimliksizlik ya da çok kimliklilik.
7- Aşağılık duygusu, kendi dinine, Müslümanlara ve kendine
güvensizlik, aşırı eleştiri.
8- Kibir, gurur, istiğnâ.
9- Dâvetçilerin örnek yaşayış sahibi olamayışları, sadece laf
üretmeleri, tevhidin sadece siyasî yönünden bahsedilmesi.
10- Bilgi kirliliği, gereksiz konular ve konuşmalar. Endâd edinme;
futbol, tv. internet, müzik gibi uyutucu ve uyuşturucuların
etkisi.
60] 4/Nisâ, 51; yine Bk. 4/Nisâ, 60
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 40 -
11- Laiklik: İki veya çok dinlilik. Câmideki veya namaz kılarkenki
İlâh’la; sokaktaki, okul, iş yeri, mahkeme ve meclisteki… ilâhın
farklılığı. Allah’ın sadece göklerin (tabiat güçlerinin) hâkimi olduğu
anlayışı.
Ne Yapmalı?
Kur’an ve Peygamber ne yaptı, nereden başladı ve hangi
şeye en çok önem verdi ise biz de öyle yapmalıyız. Her konuyu
“tevhid”le bağlantılı anlatmalıyız. “Tevhid”i sadece siyasî çıkarım
ve yorumlarla bağlantılı gündeme getirmek yerine; onu parçalamamalı
ve kendimiz de “tevhid ahlâkı”na uymalı, hal dilimizle,
her an ve herkese tebliğ edebilmeliyiz.
Klasik Akaid Kitaplarının Eksik
ve Hatalı Tarafları
Tüm klasik akaid kitapları hakkında şu değerlendirmeyi yapabiliriz:
İslâm âlimlerine karşı saygısızlık ve uluorta (dayanaksız ve
sert) eleştiri, Müslümanların ahlak anlayışına uymaz.
Hatasız insan olmaz. Her insanın, her âlimin hatası olabilir.
Oysa klasik yaklaşımda, önceki büyük âlimlerin her dediklerinin
mutlak doğru olduğu anlayışı söz konusudur. Miras aldığımız anlayışa
göre; eski âlimler eleştirilemez, “onların vardır bir bildiği”
denilir, anlamaya çalışılır, tevil edilir, tasdik edilir, şerh edilir. Ama
Kur’an’la tashih edilmeye gerek duyulmaz.
Akaidde mezhep olmaz; yani olmamalıdır. Akaidde çeşitli
mezhepler çıkmıştır; bu bir vakıadır. Aslında tümü kelâm mezhebi
olan bu itikadî mezheplerin akaidde bağlayıcı kabul edilmesini
doğru bulmuyoruz. Selefi akaidi, Maturidi akaidi, Eş’ari, Haricî,
Mu’tezilî akaidi olmaz; olmamalıdır. Klasik akaid kitaplarının
tümü, bir mezhebin akaid anlayışını vurgular. Antitez görüşler,
farklı mezheplerin görüşlerini çürütme amaçlı ifadeler, gereksiz
tartışma ve konular çokça yer edinir.
Akaid mezhepleri ve Maturidî akaidi, Selefî akaidi vb. yerine,
İslâm akaidi, Müslümanların akaidi, Kur’an akaidi diye ad verilecek
tüm Müslümanları kuşatan akaid olmalıdır. Akaid vahye dayanmalı.
Akaidde ölçü olarak; Delâleti ve sübûtu kat’i deliller esas
alınmalıdır.
Klasik tüm akaid kitaplarında Kur’an’da hiç mevzu edilmeyen
ve hatta Kur’an’a ters nice hükümler/görüşler yer almaktadır.
AKÎDE
- 41 -
Hâlbuki Kur’an’da yer almayan, Kur’an’la sağlaması ve tashihi yapılamayan,
Kur’an âyetleriyle % 100 uyum sağlamayan bir husus,
tüm mü’minleri bağlayıcı itikadî esas olamaz. Akaidin Kur’an’dan
bağımsız işlenmesi, Bir konunun Kur’an’da olup olmamasının
önemsenmeyişi, akaid kitapları açısından ciddi bir problemdir.
(“İman artıp eksilmez” denilmesi, Kitap verilen peygamberlere
Rasûl, verilmeyenlere Nebî denmesi örneklerinde olduğu gibi,
Kur’an’a ters görüşler akaid ilkesi kabul edilmiştir. Meselâ Kur’an
net şekilde imanın eksilip artacağını söylüyor (bak. A. Kalkan,
Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, İman -İmanın Artıp Eksilmesi- Konusu)
İslâm akaidi, şüpheye, zanna, beşerî görüş ve yoruma dayanmaz.
Kişinin müslüman olabilmesi için inanmak zorunda olduğu
hususlar, en küçük çapta veya en küçük cüz’ü reddedildiğinde kişiyi
küfre sokan hükümler, akaid esaslarıdır. Tabii ki bunlar, vahy
olduğunda en küçük şüphe bulunmayan Kur’an âyetleridir.
Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında
Akaid hükümleri diye takdim edilen Kelâmî tartışmalardaki
problemler ve ihtilâflar, ölçüdeki genişlikle ilgilidir. Farklı mezheb
ve görüşteki müslümanları kolayca tekfir eden bu red (anti tez)
Kelâmı, zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak
kabulüyle oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular
yerine konulduğu eserlerden ibârettir.
Hadisler konusunda ifrat ve her rivayetin sahih kabulü ve
Kur’an’a ters düşse veya Kur’an’ın bahsetmediği konu olsa bile
akaidde temel ölçü kabul edilmesi. Tefrit de: Peygamber’e akaidle
ilgili Kur’an’da bahsedilen konuları açıklama hakkı vermemek.
Klasik akaid kitaplarında ilk şıktaki ifrat yaklaşımını genelde görüyoruz.
Klasik akaid kitaplarında, sadece kabulün yeterli görülüp,
reddedilmesi gereken esasların olmadığı intibâsı söz konusudur.
Hâlbuki din “lâ ilâhe…” ile başlıyor. Reddedilmesi gereken hususlar,
falan mezhebin görüşü değil; kesin küfür olan şeyler olarak
gösterilmeli.
Felsefenin etkisi, dolayısıyla akaidin kelâmlaşması (Kur’an’ın
mahlûk olup olmadığı, aklın naklin önüne çıkması, sıfatlar hakkında
gereksiz izahlar, te’vil vb.)
Ana konu: Tevhid gölgelendi. Tevhide yeterli önem verilmedi.
Hâlbuki tevhid tüm peygamberlerin ilk ve en önemli mesajı
idi. Kur’an’ın da ilk ve en önemli mesajıdır. Akaid ilmine “Tevhid
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 42 -
ilmi” de denilmesine rağmen, Tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal
hayata yansıması gereken esaslardan hemen hiç bahsedilmemesi.
Konular: Akaidi direkt ilgilendiren konular yerine; hiç ilgilendirmeyen
konuların girmesi. Put ve Putperestlik, Atalar yolu,
Hurâfe ve Bid’atler, Çağdaş Uydurma/Bâtıl Dinler (İdeolojiler ve
Düzenler), Tuğyân ve Tâğut, İrtidad ve Şirk, Din (Halkın Din Anlayışı
ve Resmî Din Kabulü -Ulusal Türk Dini, Diyanet Dini gibi-),
Şefaat, Vesile, Gayb ve Bilinmezliği, Büyü, Cin vb. Konular hemen
hiç yer almadı.
Bunun yerine Akaidle hiç ilgisi olmaması gereken konular
(Mesler üzerine mesh etmek, şarkı dinlemek vb.) akaidlere girdi.
Mehdi ve mesih inancı, Kur’an’da hiç yer almadığı halde akaidin
konusu kabul edildi.
Tasavvufî bakış açısı: Vahdet-i Vücud ve Fenâ fillâh gibi yanlış
görüşler, tevhide tümüyle zıt şathiyeler, evliya, yatır, gavs, kutup,
üçler, yediler, kırklar anlayışı. Dünya-âhiret ikilemi, yanlış zühd
ve takvâ anlayışı, siyaseti (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi) terk,
kendisiyle (nefsiyle) uğraşmanın esas/büyük cihad olduğu, ilmin
önemsenmediği… anlayışı
Şuur verme yok, sadece bilgi ile yetinilir. Devlet yönetimiyle
ilgili problemlere, siyasi ve sosyal tevhid anlayışına yer verilmez.
Klasik akaid kitaplarında güncel itikadî problemleri ve bunlara
çözümleri bulmak mümkün değildir. Kaldı ki, o eserler, kendi
dönemlerinde bile sosyal ve özellikle siyasal problemlere duyarlı
kalmışlardır diyemiyoruz. Akaid açısından günümüzü ve yaşadığımız
coğrafyayı yorumlayıp tanıtmayı ve inançla ilgili problemleri
gündeme getirip doğrusunu işaret etmeyi önemsemeliyiz.
Günümüz ortamında akaid yönüyle ciddi bir değeri kalmayan,
zaman aşımıyla önemini yitirmiş konuların yerine, günümüzün
problemlerini ve ihtiyaçlarını ele alan bir yaklaşım sergilemeliyiz.
Yaşayan güncel câhiliye ve sapıklığın inanç yönüyle insanımıza
olumsuz etkisini kırmak için, bâtılları bâtıl olarak yeterince
tanıyıp tanıtmak gerekiyor. O yüzden şirkin, küfrün, tuğyânın,
nifakın güncel örnekleriyle uzun şekilde ele alınmasının önemi
büyüktür.
Klasik akaid kitaplarında, akaide o kitapları yazanlar tarafından
sokulan çok sayıda Kur’an dışı inançlar sözkonusudur. Örnek
verecek olursak;
Suhufların Hangi Peygamber’e Kaç Sayfa Olarak Verildiği:
AKÎDE
- 43 -
Kur’an’da ismi bile geçmeyen ve peygamber olduğu bilinmeyen
Şit gibi bir zâta suhuf verildiği gibi hususlar Kur’an’dan ve sahih
hadislerden onay almaz. Kütüb-i Sitte’de ve ikinci dereceden
önemli hadis kitaplarının hiçbirinde 100 suhuf ve dağıtımından
bahsedilmez. Kur’an’da anlatılanlardan yola çıkarsak meselâ Hz.
Musa’ya da suhuf verilmiştir (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi,
6. Baskı, Kitaplara İman -Suhuf- Konusu)
Velî ve Keramet Anlayışı Kur’an’a ters şekilde ele alınır (bak. A.
Kalkan, Kur’an Kavramları, Velî kavramı)
Şefaat Anlayışında da halkın yanlış anlayışına çözüm getirilmez
(bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, Şefaat ve Vesile
Konusu)
Vesile Anlayışı Kur’an’la tashih edilmez (bak. A. Kalkan, Müslümanın
Akaidi, 6. Baskı, Şefaat ve Vesile Konusu)
Klasik kabulde; nesih anlayışı Kur’an’dan şüpheye düşürecek
boyutta yanlışlarla arzedilir. (bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları,
Nesh kavramı)
Akaide konu olan Kur’an kavramlarının tahrif edilmesi veya
içinin boşaltılması (en azından belli konularda) sözkonusudur.
İslâm Akaidine Giren Yanlışlar ve Nedenleri
1- KUR’AN’a bakış: Kur’an ilkelerinin temel alındığı “Kur’an
akaidi”, “İslâm akaidi” anlayışının olmaması. Akaid vahye dayanmalı.
Akaidde ölçü olarak; Delâleti ve sübûtu kat’i deliller esas
alınmalıdır.
Kur’an’ın anlaşılmaz olduğu, Akaidin Kur’an’dan bağımsız işlenmesi,
Bir konunun Kur’an’da olup olmamasının önemsenmeyişi,
bir konunun Kur’an’la sağlamasının yapılmaması. (İMANIN
ARTMASI, NEBÎ-RASÛL FARKI örneğinde olduğu gibi)
2- PARÇACI YAKLAŞIM: Kur’an bütünlüğünde bir kavramın
nasıl kullanıldığını önemsememek, Kur’an’ın en doğru tefsirinin
yine Kur’an olduğunu unutmak. KADER örneğinde olduğu gibi.
3- HADİSLER konusunda ifrat ve her rivayetin sahih kabulü ve
Kur’an’a ters düşse veya Kur’an’ın bahsetmediği konu olsa bile
akaidde temel ölçü kabul edilmesi. Tefrit de: Peygamber’e akaidle
ilgili Kur’an’da bahsedilen konuları açıklama hakkı vermemek.
4- ÖNCEKİ ÂLİMLERin her dediklerinin mutlak doğru olduğu
anlayışı. Eski âlimler eleştirilemez, “onların vardır bir bildiği” denilir,
anlamaya çalışılır, tevil edilir, tasdik edilir, şerh edilir. Ama
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 44 -
Kur’an’la tashih edilmeye gerek duyulmaz.
5- MEZHEP akaidi, antitez görüşler, farklı mezheplerin görüşlerini
çürütme amaçlı ifadeler, gereksiz tartışma ve konular. Ehl-i
Sünnet akaidi, Mâturidi akaidi, Eş’arî akaidi. Nerede İslâm Akaidi?
6- BEŞERÎ yorum ve düşüncelerin temel akaid ilkesi gibi kabulü.
Hâlbuki iman ilkeleri mutlak hakikate dayanmalıdır. Yorumlar,
ictihadî, beşerî ve zannî doğrular akaidde ümmeti bağlamaz ve
delil olmaz. Yorumlara tüm Müslümanların katılması beklenmemeli,
bu yorumlara uymadığı gerekçesiyle mü’minler tekfir edilmemeli.
Seyyid Kutub’un, Mevdûdî ve benzeri âlimlerin akaidle
ilgili, sosyal yapı, siyaset ve tâğutla ilgili yorumları, ya da Akaid
hoca(ları)mızın yorumlarını doğru kabul etmek başka, o yorumlardan
yola çıkarak farklı tevil ve yorumlara sahip olanları tekfir
etmek başkadır.
7- SADECE KABULÜN YETERLİ GÖRÜLÜP REDDEDİLMESİ GEREKEN
ESASLARIN OLMADIĞI İNTİBÂSI Hâlbuki din “lâ ilâhe…”
ile başlıyor. Reddedilmesi gereken hususlar, falan mezhebin görüşü
değil; kesin küfür olan şeyler olarak gösterilmeli.
8- HAKSIZ TEKFİR VE HAKSIZ TESLÎM Hâricî veya Mürcie mantığı/
mirası.
9- İSRÂİLİYAT, ESKİ CÂHİLİYE İNANÇLARININ İSLÂM’A TAŞINMASI
10- FELSEFE DOLAYISIYLA AKAİDİN KELÂMLAŞMASI (Kur’an’ın
mahlûk olup olmadığı, aklın naklin önüne çıkması, sıfatlar hakkında
gereksiz izahlar, te’vil vb.)
11- KONULAR Akaidi direkt ilgilendiren konular yerine; hiç ilgilendirmeyen
konuların girmesi.
Put ve Putperestlik, Atalar yolu, Hurâfe ve Bid’atler, Çağdaş
Uydurma/Bâtıl Dinler (İdeolojiler ve Düzenler), Tuğyân ve Tâğut,
İrtidad ve Şirk, Din (Halkın Din Anlayışı ve Resmî Din Kabulü -Ulusal
Türk Dini, Diyanet Dini gibi-), Şefaat, Vesile, Gayb ve Bilinmezliği,
Büyü, Cin vb. Konular hemen hiç yer almadı.
Bunun yerine Akaidle hiç ilgisi olmaması gereken konular
(Mesler üzerine mesh etmek, şarkı dinlemek vb.) akaidlere girdi.
12- MEHDİ VE MESİH İNANCI İsrailiyattan alındı. Kur’an’da hiç
yer almadığı halde akaidin konusu kabul edildi.
13- TASAVVUFÎ BAKIŞ AÇISI Vahdet-i Vücud ve Fenâ fillâh gibi
sapık görüşler, tevhide tümüyle zıt şathiyeler, evliya, yatır, gavs,
AKÎDE
- 45 -
kutup, üçler, yediler, kırklar anlayışı. Dünya-âhiret ikilemi, yanlış
zühd ve takvâ anlayışı, siyaseti terk, kendisiyle (nefsiyle) uğraşmanın
esas/büyük cihad olduğu, ilmin önemsenmediği… anlayışı
14- HURÂFE VE BÂTIL İNANIŞLAR Yatır tapımı, bazı insanların
putlaştırılması, yönetime ilgili yanlış siyasi tavır vb.
15- ŞUUR verme yok, sadece bilgi.
16- TEVHİD gölgelendi. Tevhide yeterli önem verilmedi.
Hâlbuki tevhid tüm peygamberlerin ilk ve en önemli mesajı idi.
Kur’an’ın da ilk ve en önemli mesajıdır.
Tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken
esaslardan hemen hiç bahsedilmemesi.
17- AKAİDDE MEZHEP OLMAZ.
Akaid Kitaplarına Giren Kur’an Dışı İnançlar
İmanın Artıp Artmaması: Kur’an net şekilde imanın eksilip artacağını
söylüyor. 61
Suhufların Hangi Peygamber’e Kaç Sayfa Olarak Verildiği:
Kur’an’da ismi bile geçmeyen ve peygamber olduğu bilinmeyen
Şit gibi bir zâta suhuf verildiği gibi hususlar Kur’an’dan ve sahih
hadislerden onay almaz. Kütüb-i Sitte’de ve ikinci dereceden
önemli hadis kitaplarının hiçbirinde 100 suhuf ve dağıtımından
bahsedilmez. Kur’an’da anlatılanlardan yola çıkarsak meselâ Hz.
Musa’ya da suhuf verilmiştir (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi,
6. Baskı, Kitaplara İman -Suhuf- Konusu)
Velî ve Keramet Anlayışı (bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları,
Velî kavramı)
Şefaat Anlayışı (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı,
Şefaat ve Vesile Konusu)
Vesile Anlayışı (bak. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı,
Şefaat ve Vesile Konusu)
Nesih Anlayışı (bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Nesh kavramı)
Esmâü’l-Hüsnâ’nın Hangi İsimlerden İbaret Olduğu: Kur’ân-ı
Kerim’de yer alan esmâü’l-hüsnâ ile, Tirmizî ve İbn Mâce’de
61] Bk. A. Kalkan, Müslümanın Akaidi, 6. Baskı, İman -İmanın Artıp Eksilmesi-
Konusu
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 46 -
sayılan esmâü’l-hüsnâ arasında hayli fark vardır. 62
Hayrihî ve Şerrihî mina’llahi Teâlâ anlayışı: Kur’an’la Taban Tabana
Zıttır. 63
Akaide Konu Olan Kur’an Kavramlarının Tahrif Edilmesi veya
İçinin Boşaltılması. 64
62] Bk. Esmâü’’l-Hüsnâ Kavramı
63] “Sana gelen hasene/iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir/
kendindendir…” (4/Nisâ, 79) “Başınıza gelen herhangi bir musîbet,
kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu
affeder.” (42/Şûrâ, 30) “İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden
karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat çıkar. Böylece, onlar
yaptıklarının bir kısım karşılığını daha dünya hayatında görürler.” (30/
Rûm, 41) “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe
Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.”
(8/Enfâl, 53) “İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve
denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat ortaya çıktı.” (30/Rûm, 41) “Eğer
Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması olmasaydı, yeryüzü
fesada uğrardı; ama Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.” (2/Bakara,
251) “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” (17/İsrâ,
11) “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle
kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın
azâbı şiddetlidir.” (8/Enfâl, 25) “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin,
(insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez
miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az
kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp
şımardılar ve suç işleyenler olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı,
Rabbin o şehirleri haksız yere helak edecek değildi.” (11/Hûd, 116-117)
Yine, kötülüğün ve musîbetin insanın kendi yaptığı sebebiyle olduğu konusuyla
ilgili Bk. 4/Nisâ, 62, 16/Nahl, 34; 28/Kasas, 27; 30/Rûm, 36; 39/
Zümer, 51; 42/Şûrâ, 48 Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir:
Allah’ın isim-sıfatlarından biri “muhsin” (güzel yapıp eden)dir. Allah
muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel,
hatta en güzel biçimde yaratmıştır (bkz. 32/Secde, 7; 40/Mü’min, 64; 64/
Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4). İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin gerçek
sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü,
elini, dilini kullanmaktadır. Allah’tan daima güzellik zuhur eder. Kötü
ve çirkin (seyyie), insan nefsinin ürünüdür (4/Nisâ, 79). Allah, yaratıcıların
en güzelidir (40/Mü’min, 14; 37/Sâffât, 125). Var ettiklerine en güzel
boyayı vuran da Allah’tır (2/Bakara, 138). Allah, aynı zamanda hüküm
verme bakımından da en güzel olandır (5/Mâide, 50). Rızkın en güzeli
de Allah’tan gelir. O, rızık verme yönüyle de en güzeldir (65/Talâk, 1; 11/
Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl, 75). Sözün de en güzelini bir kitap halinde
indiren O’dur, O’nun kelâmı da tüm güzellikleri içerir (39/Zümer, 23). Bu
yüzden insana, indirilen sözün en güzeline uyması emredilir. İnsana inen
sözlerin en güzeli Allah’ın sözüdür (39/Zümer, 55). Bu yüzden, güzel insanların
bir niteliği, sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır (39/Zümer,
18). En güzel din, güzellikler sergileyerek Allah’a teslim olanların dinidir
(4/Nisâ, 125). Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı olduğundan,
en güzel isimler (esmâu’l-hüsnâ) da O’nundur (7/A’râf, 180; 20/Tâhâ, 8;
59/Haşr, 24).
64] Kur’an kavramlarının hayatî öneme taşıyanlarının hemen hepsinin içi
AKÎDE
- 47 -
boşaltılmış, Kur’an ve Sünnet dışı anlayışlarla doldurulmuştur. Örneklendirmek
ve örnekler üzerinde bu tahribatın ve tahrifatın yapıldığını ispatlamak
başlı başına kitap, hatta kitapların konusu olacak kapsamda olduğundan,
biz burada tarihsel süreç içinde yozlaştırılan belli başlı Kur’an
kavramlarını saymakla yetinelim: İbâdet (Allah’ın emir ve tavsiyesi olmadığı,
Rasûlulullah’ın sünnetinde bulunmadığı halde ibâdet olarak yapılan
ve tavsiye edilen nice hususlar, bid’atler ve hurâfeler); duâ (haram, hatta
şirk olan türden vesile anlayışıyla; sadece Allah’tan istenecek şeyleri şirk
derecesinde başkalarından duâ edip istemek gibi); zikir (Kur’an’ın 30 civarında
farklı anlamda kullandığı zikr’i “sadece dille belirli lafızları söylemek”
şeklinde anlamak ve Kur’an ve Sünnette olmayan ifâdeleri zikir
ibâdeti olarak uygulamak; Kur’an’da “Allah’ın size öğrettiği şekilde zikredin”
(2/Bakara, 239) denildiği halde, Kitap ve Sünnette olmayan şekil
ve usullerle tuhaf tarzlarda zikir icat etmek); şefaat (haram ve şirk şefaat
anlayışı; Allah’a rağmen insanı kurtaracak tanrılar edinmeye benzer
anlayışlar); takvâ ve muttakîlik (Kur’an’ın tanımladığına hiç benzemeyen
özellikler); tâğut (sadece şeytan anlamı verip, azgın insan tipi olan haddi
aşıp insanları saptıran yöneticileri kapsam dışı bırakmak); halife (Allah’ın
halifesi kavramı ve cemaat liderine halife sıfatı vermek, lâyık olmayanları
halife kabul edip, günümüzde bu kavramın gereğini unutturmak);
ilim (vahyi reddeden teorileri ya da bilgi kırıntılarını ilim diye takdim etmek
ve bunların tahsilinin dinin emri olduğunu iddia etmek; böyle bir
tahsil için dinin temel farzlarını teferruat saymak); tevbe (Aracısız olarak
Allah’a yapılması gereken tevbeyi, almak-vermek şeklinde bir insan
karşısında yapmanın gereğine inanmak); hak ve bâtılı, hakka bâtılı karıştırmak,
hakkı gizlemek; sabır (pasifliği, zilleti, zâlimlere seyirci kalmayı,
görevini yapmamayı sabır zannetmek); zulüm (sadece fiziksel eziyet
anlamına indirgeyip şirk gibi, mânevî alanlardaki tahribatı bu kavram dışına
atmak, müşriklere ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlere zâlim
sıfatını vermekten çekinmek); tevhid ve şirk (nâfile ibâdetler kadar bile
önemsememek, din ve takvâ adına bile bazı şirk ve haramları tavsiye etmeye
kalkmak, Allah’ın sıfatlarını başkalarına vermekten çekinmemek);
fitne (anlamı daraltmak, sadece karışıklık anlamına indirgemek); nesh
(Kur’an’da nice âyetin hükmünün olmadığını, formalite icabı bulunduğunu,
sünnetin bile âyeti nesh edebileceğini, yüzlerce âyetin mensuh olduğunu
iddia etmek); velî-evliyâ (Kur’an’a muhâlefet ederek, bütün gerçek
mü’minlerin vasfı olan bu kavramı, bazı özel şahıslara vermek ve onları
tanrılaştırır gibi yüceltmek); millet (Kur’an’da din anlamına geldiği halde,
kavim ve ırk anlamı vermek, yasaklanan ırkçılığa bu kavramı kılıf edinmek);
nefis (Kur’an’daki hevâ kavramını nefs kelimesiyle değerlendirmek,
nefsi aşağılamak, derecelere/basamaklara ayırmak, nefisle mücâdeleyi
büyük cihad saymak, onu yok etmeye/öldürmeye çalışmak); sevgi (ölçüyü
ve hedefi ayarlayamamak, Allah sevgisini nice çirkin anlayışlara zemin
olacak şekilde “aşk” tabiriyle dillendirmek); atalar yolu (Kur’an’ın şirk sebebi
saydığı ataları, örf ve âdeti kutsayıp İlâhî ölçülere ters olduğu halde
onları ölçü kabul etmek); kölelik (Kur’an’ın kesin bir şekilde kaynağını
kuruttuğu halde, 19. asrın sonlarına kadar kula kul olmayı İslâm’ın müsaadesi
diye sunmak, câriyelere baş örtme özgürlüğü bile vermemek); hastalık
(Kur’an’ın çoğunlukla mânevî (imanî) hususlardaki anormalliklere
sıfat olarak verdiği halde, sadece bedensel rahatsızlıklara indirgemek);
cihad (Allah yolunda savaşı “küçük” ve önemsiz görmek, ya da tam tersine
cihadı sadece savaşla sınırlı tutmak); istişare ve istihare anlayışında
Kitap ve Sünnet dışı anlayışlar geliştirmek; tevekkül (Tedbire yapışmaKUR’AN
KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 48 -
Akîdede Vahdet
İslâm ümmeti, ashâb örneğinde büyük vahdetini, vahyin ortaya
koyduğu akidede bütünleşerek, Resulullah’ın (s.a.s.) çevresinde
kenetlenip O’nun şahitliği ile vahyi sosyalleştirmeleriyle gerçekleştirmiştir.
Daha sonraki süreçlerde vahiyden uzaklaşılarak,
Kur’an terk edilmiş bırakılarak oluşturulan vahiy dışı akidelerle
ümmet parçalanmıştır. “İnsanlar bir tek ümmetti; sonra anlaşmazlığa
düştüler. Rabbinin vermiş olduğu bir sözü olmasaydı, anlaşmazlığa
dan, kul olarak üzerine düşeni yerine getirmeden yanlış beklenti içinde
olmayı tevekkül sanmak); murâbata (cihad için hazırlıklı olma anlamını
tahrif ederek, farklı uygulamaları bu kavramla dillendirip Kur’an kavramını
tahrif etmek); ticaret (Allah’la yapılan alış-verişi, mal ve canla yapılan
cihadı bu kapsama almayıp sadece dünyevî alış-verişi ticaret saymak);
ülü’l-emr (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen, hatta bizden olmayanlara
bu vasfı vermekten çekinmemek); vesile (gayrı meşrû vesileler edinmek,
Allah’a yaklaşacağım diye cehenneme yaklaşacak yöntemler bulmak); şeriat
(şathiye, sekr hali, istiğrak, cezbe vb. şekillerle şeraiti çiğnemeyi normal
saymak; şeriatı basite alacak ve onu kabuk kabul edecek ifadelerle
esas önemli olanın tarikat ve hakikat olduğu iddiasında bulunmak, şeriatla
hükmedilmemesine ciddi bir tepkide bulunmamak); zühd (dünyadan
el etek çekmeyi zühd saymak, uzleti tavsiye etmek, bir lokma bir
hırka anlayışını takvâ saymak); câhiliyye ve câhiliyye hükmü konusunda
Müslümanlara düşen bir görevin yok sayılması); put ve puta tapma (resim
ve fotoğrafa bir zamanlar gösterilen tepki kadar ister heykellerden
ister soyut hususlardan putlaştırılan hususlara karşı tepki göstermemek,
putçuları dışlamamak); ismet –mâsumiyet (bazı hocaları, âlim veya şeyhleri
mâsum kabul etmek); kıssa (dini hikâyelere ve kerâmet masallarına
boğmak); rüya ve ilham ilim kaynağı olmadığı halde, bunları; ayrıca keşfi,
müşâhede, muhâdese ve benzeri şeyleri ilim kaynağı kabul etmek; Allah
(Vahdet-i vücut, fena, beka, aşk, kadın şeklinde veya başka şekilde
onun kendilerine tecelli ettiğini iddia etmek); bâtın (Kur’an âyetlerinin
zâhirî anlamlarıyla bağlantısız farklı bâtınî anlamları olduğunu iddia
etmek); nübüvvet (gerektiğinde hadis uydurmaktan çekinmemek, hadis
rivâyetini ilmî yöntemlerle değil de rüyada, keşifte Peygamber’den
rivâyet ettiğini iddia etmek; nûr-ı Muhammedî diye uydurma bir terim
icat ederek Peygamberimizi yarı tanrı seviyesine çıkarmak; tam tersine
bir anlayışla peygamberleri evliya seviyesine düşürmek); Hızır (Kur’an’da
rahmet ve ilim verilen kul şeklinde belirtilen kişiyi ölümsüz, helak etmeye
ve ihyâ etmeye kadir, kul bunalınca yetişecek bir tanrı şeklinde kabul etmek);
bey’at (Bu kavramı, İslâm devlet başkanı dışındaki ahitler için kullanmakta
bir sakınca görmemek ve bey’at edilecek bir imam (İslâmî otorite)
edinmenin yollarını önemsememek); cin ve şeytan (cincilik, büyücülük
ve üfürükçülüğün Müslümanlıkla ilgili olduğu imajı vermek, abartılı şekilde
cin çarpması ve büyü değerlendirmesi yapıp bunu tedavi etmek kasdıyla
muskacılık ve benzeri yollarla istismar)… Kavramların Tahrif Şekilleri
a) Anlamının bilinmemesi, önemsenmemesi, (sosyal, siyasal, ahlâkî…
olarak) içinin doldurulmaması: Tevhid, Şirk b) Anlamının daraltılması: Zikir,
İbâdet, İmâm c) Yanlış veya Eksik Anlaşılması: Hastalık, Nefis, Belâ,
Zulüm d) Tahrif edilip saptırılması: Cihad, Vesile, Duâ, Şefaat, Veli-Evliya,
Halife.
AKÎDE
- 49 -
düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilecekti.” 65
Allah’ın insanlığın dünyadaki hayatı ve âhiretteki mutlak
âkıbeti için belirlediği kurallar üzerine tefekkür etmeyen, Rasullerle
kendilerine ulaştırılan İlâhî uyarı ve öğütlere kulak asmayanlar,
kendilerine lütfedilen bu dini parçalamışlardır. Kurtuluş,
adâlet ve mutluluk yolu olan “dinleri”ni parçalayanlarsa gruplara
ayrılmış ve her biri kendi kişisel kazanım ve doğrularını “mutlaklaştırıp”
dinleştirmiş; ardından da bunları bir övünç kaynağı haline
getirmişlerdir. “Onlar ki dinlerini parçaladılar ve mezhep mezhep oldular.
Her parti kendine ait (imam ve kitap) larla sevinip övünmektedir.” 66
Nükseden ihtilaflar, Kur’an’ın rehberlik vasfını yerine getirmesinin
engellenmesi, gruplaşmaları ve cepheleşmeleri beraberinde
getirmiştir. Ümmetin birlikteliğini zedeleyen olumsuzluklar
giderek artmış, vahyin ortaya koyduğu hükümler inançtan ve hayattan
dışlanmış, yerlerine zanla bina edilmiş şahsi kanaatler veya
delilden yoksun birikimler geçirilmiştir.
“Vahdet”ve “tevhid” aynı kökten gelen iki kelimedir. Tevhid,
kısaca “birlemek”, vahdet ise “birleşmek” demektir. Allah’ı tevhid
ederek iman etmemiş olan bir kimsenin, tevhid ehli olanlarla
velayet ve kardeşlik ilişkisi içinde birliği söz konusu olamayacağı
gibi; Mü’minlerin birliği, vahdeti anlayışına uzak olan birinin de
gerçek bir muvahhid olduğu söylenemez.
Din ve ibâdetler hayatı bir bütün olarak kuşattığında ve bir
bütünlük içinde birbirini desteklediğinde fonksiyoneldir, ancak
bütünlük içinde uygulandığında dönüştürücü, inşa edici ve arındırıcı
bir işlev görebilir. Parçalanan hakikat hakikat olmaktan çıkar.
Parçalanan din ve ibadetler Allah’ın murad ettiği fonksiyonunu
yitirir. Çünkü din ve hakikat bütüncül haliyle din ve hakikattir.
Tevhid “teklemek, birlemek, bütünlemek” anlamlarına gelir.
Yani dini ve hakikati bütünlemenin en genel ifadesidir. Dinde ayrılığa
düşerek dini parçalamak, bir kısmını alıp bir kısmını dışlamak,
yani hakikati parçalamak ve bir kısmını bütün yerine ikame
edip onunla yetinmek ise şirktir. Ümmeti parçalamak ise “sosyal
anlamda şirk”tir, “tefrika”dır, tersi ise “vahdet”tir. O halde vahdet
tevhidin toplumsal alandaki tezahürüdür. Dinin, kitabın, hakikatin
parçalanması ve böylece tevhidi imanın birleştiriciliğinden
kopulması, kaçınılmaz olarak o dine, kitaba, hakikate iman ederek
tek bir ümmet olmuş ve böyle olması kitapta beyan edilmiş
65] 10/Yunus, 19
66] 30/Rûm, 32
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 50 -
bulunan ümmetin de parçalanması sonucunu kaçınılmaz olarak
gündeme gelecektir.
İctihat ve yorum alnındaki farklılıklar, çeşni, çok seslilik ve
zenginlik olarak hoş görülmesi gerekirken, hakikati, dini parçalama
anlamına gelen muhkemler, sabiteler ve akide alanındaki
ayrılıklar, ya da değişkenleri sabite haline getiren hizipleşmeler,
cedelleşmeler ise tefrika olup, asla hoş görülmemesi gereken ve
Allah’ın razı olmadığı bir sapmadır. Dini parçalara ayırıp hizipleşenlerin,
bir süre sonra, ellerindeki parçanın din olduğu iddiasıyla
onunla diğerlerine karşı övünmeleri söz konusu olmaktadır. Allah
bu durumu kınamaktadır.
Allah’ın râzı olmadığı ihtilaf, bölünmemesi gereken bütünleri
parçalamaya yol açan ihtilaflardır ki, bunların en önemlisi de
Kur’an’ın uyardığı hakikatlerde ve dinde ihtilafa düşmektir. Mezhepler,
meşrepler, ekoller, öbekler, gruplar, dini oluşturan herhangi
bir rüknü, dinin bütününden koparıp kendine has kılmadığı
ve dinin muhkemlerini, sabitelerini bütünlük içinde benimseyip
parçalamadığı sürece akide planında tevhide, vahyin belirlediği
ortak akidede bütünleşen İslâm ümmetinin birliğini tehdit etmediği
sürece de sosyal planda “vahdet”e aykırı olmaz. Ancak, dinin
sabitelerini parçalayan, değişkenlerini (zan alanındaki yorum ve
içtihat farklılıklarını) sabite haline getirip akideleştiriyor, dinleştiriyorsa,
varlığını kitabın müteşabih ayetlerine dayandırıyorsa,
dini teşkil eden ana rükünleri bütünden kopararak kendini bunlardan
biriyle tanımlıyorsa, bu yapılanma akidevi olarak tevhide,
sosyal planda da vahdete aykırılık oluşturur ki, buna tefrika denir.
Kitap ehlinin; âlimlerini, râhiplerini ilah edinmeleri; onların
din adına ortaya koydukları hususları sorgulamadan, vahye
uygunluk denetimi yapmadan, en azından fıtratın sesine kulak
vererek, ya da akletme kabiliyetini kullanarak üzerinde düşünmeden,
doğru ve dinden kabul edip körü körüne taklit etmeleri
sebebiyledir. Bugün İslâm adına bir kısım alimlerin, önderlerin,
şeyhlerin, üstadların ürettiklerinin vahye uygunluk denetimi yapılmadan,
sorgulanmadan, dinden kabul edilip taklit edilmesiyle
benzeşen bir konumdur bu.
Dinlerini, kitaplarını tahrif ederek ve parçalayarak, Allah’tan
başkalarını ilahlar, rabler edinerek şirke bulaşan kitap ehline
Kur’an, menşelerinde, köklerinde var olan tevhide dönme, Allah’ı
bırakıp da bazı insanları ilâh edinme ve onlara ibadet etme yanlışından
“ortak kelime” olan tevhide rücu etme çağrısı yapmaktadır.
AKÎDE
- 51 -
Yaklaşık olarak ehl-i kitapla benzer bir serüveni yaşayarak,
önder, üstad ve şeyhlerinin ürettikleri bid’at ve hurafeleri vahiyle
denetlemeden, Kur’an’a uygunluğunu, Resulün sahih sünnetine
mutabakatını araştırmadan, olduğu gibi dinden sayarak iman
eden ve din olarak uygulayan ve kendini İslâm’a nispet eden kesimlere
de bu ayetin muhtevasında olduğu gibi bir daveti yapmalıyız.
Demeliyiz ki; “Ey kendini İslâm’a ve Kur’an’a nispet eden, iyi
niyetli insanlar, gelin aramızdaki ortak kelime olan tevhid kelimesinde
buluşalım, İman ettiğimizi iddia ettiğimiz Kur’an’ı belirleyici
kılalım. Allah’a hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz
kimimizi ilâhlaştırmayalım (rabler edinmeyelim).”
İşte bu sebeplerin etkisiyle, ümmetin birlik, dirlik ve düzeni
bozuldu, bu kötü gidişe karşı direniş azmi de yok edildi. Çünkü
vahyin açık emrine ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) son derece açık sünnetine,
zulme karşı açık mücadele örnekliğine ve zalim sultanlara
karşı mücadeleye teşvik eden açık ifadelerine rağmen zalim sultana
itaat kültürü dinin bir hükmü gibi sunuldu. İktidara geldikten
sonra bozgunculuk yapan iktidar sahipleriyle mücadele etmek67
ve zulmedenlere eğilim göstermemek68 gibi Kur’ani yükümlülükler,
Müslümanların çoğunluğu tarafından unutuldu. Rabbimizin,
“dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin”69 emrine
uyulmadı. Özetle zamanla Kur’an terk edilmiş bırakılarak, tevhidden
şirke, İslâm toplumundan cahiliye toplumuna doğru tersine
bir hicret yaşandı. Bu sebeple de, birbirleriyle çekişip ayrılığa düşen
Müslümanlar, Rabbimizin uyardığı zillete sürüklendiler, çözülüp
yılgınlaştılar, güç, kuvvet ve izzetlerini kaybettiler.
Tevhid Eksenli Gerçek Vahdet Henüz Çok Uzakta
Bu sonuç ancak, tarihsel süreçte üretilmiş olanın kuşatmasından
kurtulup, indirilmiş olan vahyi ölçülere teslim olarak sağlanabilir.
Geleneksel ve modern cahiliyeden arınıp ayrışmadan, Batıni
yorumları dinleştirmekten, zan alanında gayb haberi ve akide
oluşturmaktan vazgeçip, Kur’an’ın korunmuş metnini belirleyici
kılıp topluca vahye sarılmadıkça böyle bir vahdet mümkün görünmemektedir.
Bu tür keyfi akide oluşturanların birbirlerini tekfir
etmeleri de kaçınılmaz bir sonuç olmaktadır.
Kur’an dışı akaid ve ölçüleri bırakıp ilme’l yakin olana ittiba
ettiğimizde, Kur’an’ın muhkem ayetlerini esas aldığımızda
ulaşacağımız yoruma açık olmayan kimliksel birlik, tevhid ortak
67] 2/Bakara, 105
68] 11/Hûd, 113
69] 42/Şûrâ, 13
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 52 -
paydasında, sabiteler planında bütünleşme kendiliğinden yaşanacaktır.
Vahdet gerçek anlamıyla mümkün hale gelecektir.
Kur’an’ın delaleti kati alanıyla, yaşanarak intikal eden mütevatir
sünnet mutabakat alanımızı oluşturmak durumundadır ve bu
alanda farklılığa müsamaha edilmemesi gerekmektedir. Bizi kardeş
yapan akidemiz de bu alanda teşekkül etmektedir.
Kur’an’ın delâleti zanni kısmı ile âhad haber alanı da zan taşıdığı
için, akideleştirilmemesi, dinleştirilmemesi ve hoş görülmesi
gereken farklılıklarımızı kapsamaktadır. Sâbiteler, muhkem naslar
alanındaki, akide ortak paydasındaki birlik sağlandıktan sonra,
yoruma açık, ictihat alanındaki kimliksel farklılıklarımız zenginlik
olarak kalacaktır.
Bugün ise İslâm’a ve Müslüman halklara yönelik saldırılar,
zulümler, katliamlar, hakaret, tecavüz ve işkenceler, emperyalist
güçler ve yerli işbirlikçi yönetimlerce bütün İslâm coğrafyasına
yayılmışken, bu büyük vahşet soykırım boyutlarında bütün İslâm
coğrafyasını kuşatmışken, her gün ve her an Kur’an ve İslâm saldırıya
uğrarken, büyük ekseriyet, tarihsel süreçte ürettikleri hurafeleri
sorgulamayı, Kur’an’ı belirleyici kılıp tarihsel birikimi ıslah
etmeyi bir türlü kabullenmiyor. Çoğu da zâlimlerin, emperyalistlerin
işbirlikçiliğini üstlenmekten çeşitli maslahatlar adına çekinmiyorlar.
Ne yazık ki, gerek tüm İslâm coğrafyasında, gerek Türkiye’de
yapılan zulme ve emperyalizme karşı tevhid eksenli onurlu bir itiraz
yükselten direnen kesimler, ümmetin genel yapısı içinde hep
azınlığı oluşturmaktadır.
Hilâfeten saltanata doğru sapmanın sonucunda, yaşanan
yüz yıllara sari süreçte İslâm ümmeti olma niteliğimiz kaybettik.
Vahiyden ve Rasûl’ün güzel örnekliğini bize taşıyan sahih
sünnetinden koptuk. Vahiy belirleyici olmaktan çıkınca heva
ve zannın belirleyiciliğinde dünyevileşme ve hizipleşme yaşandı.
Sahih gelenek muharref geleneğe dönüştürüldü pek çok bidat
ve hurafeler üretildi. İste böylece İsrailoğullarının yaşadığı
ve öyle olmamamız için uyarıldığımız Yahudileşmeyi bizde yaşadık.
Kuranı tahrif edemedik ama anlamını ve din anlayışımızı
tahrif ettik. Elimizde korunmuş Kur’an olduğu halde Yahudileşmenin
bütün unsurlarını fazlasıyla gerçekleştirdik. Kuranı ve
dini parçalayıp hizipleştik ve her birimiz elimizdeki parçayı din
sayıp onunla övündük. Birbirimizi mahkûm edip, karalayan,
kendi tercih ve yorumlarımızı din sayıp mutlaklaştıran düşman
kamplara bölündük. Böylece de, mü’min olmanın kaçınılmaz
AKÎDE
- 53 -
gereği olan, birbirimize karşı merhameti ve sevgiyi de yitirdik.
Bugün, gerçek mü’minlerin uğrunda şehadeti göze aldığı, tüm
değerlerimiz ve İslâmî kimliğimiz küresel saldırı ve kuşatmaya
muhatap iken, zulme ve emperyalizme karşı birlikte direnmesi
gerekenler, emperyalist projeler gereği birbirleriyle çatıştırılıyor.
Öyle bir çelişki yaşanıyor ki, ayrı dinler arasında diyalog yaygınlaştırılırken
aynı dinin mensupları çatıştırılıyor. İki taraftan bir çok
ahmak ve cahil unsurlar ise bu oyuna alet olduklarını bile fark
edip akledemiyorlar.
Hepimiz şunu kafamıza koymalıyız ki mezhepler din değildir.
Akide alanında mezhep olmaz. Allah katında din tektir ve adı
İslâm’dır. Tevhid dininin akidesi de tektir. Bu ortak akideye teslimiyetimiz
bizi kardeş yapmamaktadır. Müminler ancak kardeştir.
Hepimiz topluca ‘Hablullah’a (Allah’ın ipi olan Kur’an’a) sarılarak
kardeşleşmemiz gerekirken, her birimiz değişik ekol ve mezhepler
adına tarihsel süreçte üretilmiş olan iplere tutunduk ve bu farklı
ipler bizi Hablullah’tan ve birbirimizden kopardı, uzaklaştırdı.
Hedefimiz Kur’an’a Dayalı Sâbitelerde Vahdet Olsa da, Bugün
Âcil Olan Vahdet Değil, İttifaktır
Kur’an ve mütevatir sünnet dışındaki zan alanından akide
oluşturulması ve batini yorumların mutlaklaştırılması sonucunda
Mezheplerin akideleri oluşmuş ve yanlış akide algıları yüzünden
tekfirci yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. O halde Kur’an ve sahih sünnet
ortak paydamızda kardeşleşip kucaklaşmalı, Mezhepçiliği ve
mezhepleri dinleştirmeyi terk etmeliyiz.
Allah’ın koruması altındaki muhteşem kitabımıza ve ondan
neşet eden ortak akidemize sarılarak, tarihsel tüm birikimimizi
sorgulamalıyız. Tarihsel süreçte, bütün mezhep ve ekollerin bir
çok bidat ve hurafe uydurduğunun bilinciyle, vahyi belirleyici kılmalıyız.
Vahyin belirleyiciliğinde ortak akidemiz olan tevhide dayalı
yeniden inşa süreci devam ederken, tarihi sapmalarla her ekolün
ve mezhebin de şu veya bu ölçüde kirletilmiş, hurafe ve bid’atlara
bulaştırılmış olduğu vakasını dikkate alarak hiç bir mezhep ve
ekolün mutaassıp taraftarı olmamalıyız. Bunlardan birisine kendimizi
yakın hissedebilir ve amellerimizi bu ekolün içtihadına dayandırabiliriz.
Ancak onun mutaassıbı olmak, o mezhebin yanlışı
dahil top yekun kabulü ve karşı tarafın doğrularının dahi reddini
getiriyor.
Diğer taraftan bu yeniden inşa ve ortak akidede buluşma
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 54 -
süreci devam ederken, birbirimize ilmi uyarılarda bulunabilelim
“emri bil maruf” yapalım, ancak farklılıklarımızı düşmanlık ve kin
vesilesi haline getirmeyelim, cedele ve şiddete sapmayalım, tam
tersine ihtilaflarımızın kesin çözümünü, aramızda kesin hükmün
verileceği güne bırakalım. Ama emperyalizme karşı ittifak ederek
özgürlük mücadelesini birlikte yürütelim. Akidevi vahdete kadar
hiç değilse zulme ve emperyalizme karşı ittifakı öne çıkarıp özgürlük
mücadelesini birlikte yapmalıyız. Bağımsız ve özgür olunca
da, iyi komşuluk ilişkileri içinde birbirimize adâletle muâmele
edip, merhamet etmeliyiz. İlmî eleştiri ve uyarıların kapısını sürekli
açık tutmalı ama çatışma ve cedel noktasına vardırmamalıyız.
Adâleti, merhameti belirleyici kılan, fıtri insani erdemleri öne
çıkaran, insanlık onurunu koruyan iyi insani ilişkiler kurup, barış
içinde bir arada yaşamayı başarmalıyız. Birbirimizin kurtuluşuna
vesile olacak emr-i bi’l-ma’ruf yolunu sürekli açık tutmalıyız. Birbirimize
göre akidevi sapmalar içinde olduğumuzu zannetsek bile,
öldürerek değil yaşatarak, kurtulma ihtimalimizi arttırmalıyız.
Ciddi ihtilaf konuları örtülerek, soyut kardeşlik ve ümmet vurgusuyla
sonuç alınmaya çalışılmaktadır. Bu sebeple diyalog konusunda
önemli adımlar atılmış olmasına rağmen on yıllardır yapılan
bu tür toplantılara rağmen, birbirini olduğu gibi kabul edip, akidevi
boyutları da olan temel farklılıklar hakkında Kur’an’la ciddi
bir sorgulama da yapılamamıştır. Temel konulara eğilme sağlanamayınca,
akide ve din anlayışı alanında da oluşmuş farklılıkların
Kur’an’la ıslahı ciddi bir biçimde gerçekleştirilemeyince, bu iyi niyetli
çaba ciddi meyveler verme safhasına bir türlü taşınamamıştır.
Halbuki vahdeti sağlayacak ortak payda, ictihada kapalı imani konular,
muhkem naslar ve sabitelerdir. Bu konulardaki farklılıklara
yol açan vahye aykırılıklar ayıklanmadıkça vahdet hayal olmaktan
öte gidemeyecek, bu tür toplantılarda anlık bazı maslahatlar
temin edilse de vahdete ulaşılamayacak ve Allah’ın yardımına
da müstehak olunamayacaktır. Anlaşılmış olmalıdır ki, soyut
ve duygusal temennilerle, akidevi ayrılıklara sebep olan kaynak
kurutulmadan, vahiy dışı gayb haberleri ve Kur’an dışı akideyle
oluşturulan karanlıklar Kur’an’la aydınlatılmadıkça, vahye dayalı
olmayan anlayışları dinleştirenlerin hapsoldukları zindanların duvarları
Kur’an ve sahih sünnetle yıkılıp, çeşitli hiziplerin ayaklarındaki
birbirleriyle bütünleşmelerini engelleyen zincirler parçalanmadıkça
gerçek anlamda bir vahdet sağlanamaz/sağlanamıyor.
Vahdeti sağlayacak en önemli sosyal projenin ise Seyyid
Kutub’un vurguladığı, Resulullah’ın (s.a.s.) eğittiği ilk Kur’an neslini
örnek alan bir Kur’an Neslinin yeniden İnşa çağrısı olduğunu
AKÎDE
- 55 -
söyleyebiliriz. Ve bu projeyi eğitim de ve amelde tanıklaştırmak,
ister istemez mezhebi görüşleri alta çekecek, Kur’ani ilkeleri öne
alacaktır.
Kendini İslâm’a nispet eden tüm iyi niyetli insanlarla “tevhid”
ortak paydasında buluşmaya, tarihsel süreçte üretilen ipleri
bırakıp, indirilmiş Allah’ın ipine, Kur’an’a topluca sarılmaya yönelmeli,
ısrarla bu hususu gündemde tutmalıyız. Çünkü hepimizi
kurtaracak, karanlıklardan aydınlığa çıkaracak, izzet ve onur kazandıracak
ve kurtarıcı tevhid potasında mü’min kardeşler kılacak
olan sadece bu yoldur. Yani Allah yolu, Kur’an ve tevhid yoludur.
Bu sonuca ulaşana kadar ise, emperyalizme, işgale, yerli zorba
sistemlere karşı adalet ve özgürlük eksenli bir mücadelede ittifak
öncelenmeli, ama uzun vadeli Kur’an’la ıslah çalışmasında ısrar
ederek vahdete giden yol sürekli açık, İslâm birliği ideali de sürekli
canlı tutulmalıdır.
Bütün bu olumlulukların gerçekleşmesi için, her mezhep ve
her cemaatten, bu grupların sınırlarını aşarak, taassup zindanlarının
duvarlarını yıkarak, Kur’an’ın aydınlığına ulaşan muvahhidlerin
ortak çabasına ihtiyaç vardır.70
Müslümanlar ve İslâmî Duruş
Yaşadığımız dönemde Müslümanların (çoğunluk itibarıyla)
durumu içler acısıdır. Bunları maddeler halinde saymaya çalışalım:
1. Müslümanlar İslâm’ı bilmiyor; ilimden uzaklar; ilimden, yani
mutlak hakikat olan İlâhî vahiyden uzak, Kur’an’dan kopuk yaşadıkları
için, Allah’ın Kitap’ından, birinci elden dini öğrenmiyorlar.
2. Bilmemekten daha kötüsü; İslâm’ı yanlış biliyorlar. Ölçü yanlış.
Kur’an terazisiyle tartılıp ölçülmüyor bilinenler.
3. Kur’an’a dayalı iman esaslarını dosdoğru şekilde bilmiyorlar.
Dosdoğru inanmıyor ve yaşamıyorlar. 71
4. İnanç ve amellerine birçok şirk, hurâfe ve bid’at karışmış.
Kimi bilinçli bilinçsiz irtidat etmiş, kimi Allah’a endâd/eşler edinmiş,
kimi küfür içinde bir hayat sürüyorlar. “Onların çoğu Allah’a şirk
koşmadan iman etmezler.” 72
5. İsyan ve itaat bilinci yok. “Lâ ilâhe” deyip reddetmesi
70] Mehmet Pamak
71] Bk. 2/Bakara, 85-86; 4/Nisâ, 136
72] 12/Yusuf, 106; Yine Bk. 39/Zümer, 65-66; 31/Lokman, 13
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 56 -
gerekenleri bilmiyor; “illâ” diye teslim olması gereken zât belli
değil. 73
6. Siyasî bilinç yok. Tâğutlara sevgi içinde ve onlara destek ve
yardımcı olma sözkonusu. 74
7. Cihad ruhu yok; kardeşlik ve vahdet anlayışından uzak, ümmet
bilincinden mahrum bir anlayış ve yaşayış. 75
8. Tebliğ (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker terk edilmiş.
Bedenin ihtiyacı olan gıdaların alınıp uygun şekilde çıkarılamayınca
ne tür hastalık oluyorsa; okunan, duyulan, sohbet ve derslerde
öğrenilen hakikatlerin uygun şekilde dille veya elle yazılarak dışarıya
çıkarılamaması da fikrî kabızlığa sebep oluyor. 76
9. Câhiliyeyi yıkmak için mücadele edecekleri yerde, dinlerini
müdafaa bile edemiyorlar.
10. Yanlış hizmet anlayışı; haramlarla, Batılı tarzda ve sadece
aklî ya da pragmatizm ölçülerinde hizmet anlayışı. Rabbânî tarzda
ve nebevî ölçülerde, kulluğun içine girecek şekilde hizmet değil.
11. Dünyevîleştiler ve kapitalistleştiler. Dünyaya aşırı meyil,
malın kulu, paranın nesnesi olma, lüks, israf, eşya tutkunluğu.
12. Âhirete (cennet ve cehenneme) yakînî iman ve âhireti öncelikleyip
oraya hazır olmak yok. Tek kanatlı kuş gibiler, iki dünyalı
değiller. Dünyalarını âhiret açısından değerlendirmeyiş.
13. Ulusçuluk, vatancılık, ırkçılık, hemşehricilik, düzencilik
(devletçi çizgi),
14. Atalar dinine sarılma, gelenek ve âdetleri kutsama ve mutlak
doğru kabul etme.
15. Modernizm çizgisinde müsteşrike benzer din anlayışı; ılıman
İslâm denen, içi boşaltılmış ve çağdaş cahiliye değer(sizlik)
leriyle doldurulmuş yapay din anlayışı
16. Geçim uğraşısından başka bir şeyi görmeyiş veya zengin
olma hayalleri içinde zengin olmak için ne gerekirse yapmaya hazır
olma
17. Futbol hastalığı, müzik tutkunluğu, TV. ve özellikle dizi
bağımlılığı, internet düşkünlüğü ve bilgi kirliliğine muhatap olma
73] Bk. 4/Nisâ, 13-14
74] Bk. 2/Bakara, 256-257; 4/Nisâ, 76; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17-18
75] Bk. 49/Hucurât, 15; 49/Hucurât, 10; 3/Âl-i İmrân, 103, 110; 21/Enbiyâ, 92
76] Bk. 3/Âl-i İmrân, 104-105
AKÎDE
- 57 -
18. Demokrasi ile işlerin düzeleceğini sanıyorlar. “Oyu ver, koyuver”
anlayışı. Aslında ülkeyi kimlerin yönettiğini görememek.
Ülkenin derin devlet denilen, başta yattığı yerden Atatürk (onun
laiklik gibi ilkeleri) olmak üzere, silahlı kuvvetler; Yargıtay, Danıştay,
Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar, para ve TÜSİAD gibi para
babaları, Amerika, Batı ve onların prensipleri yönetiyor. Halkın
seçtikleri en son sırada. Onlar sekreter ve piyon durumunda. Halk
bunun farkında değil. Kendi tâğutunu seçme telaşında. Allah’ın
indirdikleriyle hükmetmeyenleri velî (dost ve yönetici) kabul etmekte.
19. Sünnetullah’ı bilmiyorlar. Allah’ın değişmez yasalarına
ters düşen tavırlar sergiliyorlar. Sıkıntıyla, zorluklarla, korkuyla,
cihadla, açlıkla sınanmadan kurtuluş bekliyorlar. Rahat ve keyifleri
(hevâlarını tanrı edinme) öne çıkıyor. Üzerine düşen görevleri
yapmadan sadece dille duâ sâyesinde netice isteniyor. 77
20. Din’in “asl”ında tenzilât, ayrıntılarda ilâvelerde bulunma
şeklinde beliren yanlış dindarlık ve yanlış takvâ anlayışı, gerçek
Müslümanlık kabul ediliyor. İnsanlar şirkten sakınmadan nâfile
ibâdetlerle dindar olabileceklerini sanıyor. Mistisizm; pasif din ve
dindarlık anlayışı
21. Bilinçli-bilinçsiz tevhidî İslâm’a ve muvahhid Müslümanlara
düşmanlık
22. İbâdetlere önem verilmiyor; tâğutlara, putlara, bâtıla farkında
olmadan da olsa ibâdet ediliyor. Haram-helâl, farz-vâcip
önemsenmiyor.
23. Her çeşit ahlâk krizi; Zulme râzı, edilgen, rüzgâr nereden
kuvvetli esiyorsa onun götürdüğü yere sürüklenen nesneleşmiş
insanlar
24. Mürcie düşüncesi: İman ayrı amel ayrı diyerek amellere
önem vermeden cenneti garanti gören zavallı anlayış
25. Çevre şartlarına teslimiyet: Medya, düzen, okullar, moda,
çılgınca tüketim, reklamların etkisinde kalma, yaşama biçimi yönüyle
kâfirlere benzeyen ve onlara tavır al(a)mayan bir yaklaşım
26. Kimlik problemi: a- Kimliksizlik (ne Müslüman olduğu belli,
ne gâvur denilebiliyor) b- Çok kimliklilik (Her boyaya giren, her
inanca uygun davranan, aslında hiçbirinde samimi olmayan münafık
tipli iki yüzlülük, iki yüz yüzlülük
77] Bk. 2/Bakara, 155; 29/Ankebût, 1-3; 49/Hucurât, 15
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 58 -
27. Laiklik: Camide veya namazda başka İlâha; sokakta, işyerinde
başka ilâha uyma. Tanrının hakkını (sadece ibadet gibi
hususlarda) Tanrıya, Sezar’ın (devletin) hakkını (olmayan hakkını)
Sezar’a verme; böylece çok tanrı edinme anlamında laiklik uygulaması
28. Aynı Allah’a, aynı Peygamber’e, aynı Kitab’a inanmıyor
insanlar. Herkesin kendine göre farklı bir Allah, Peygamber ve Kitab
anlayışı var. Kur’an’ın tanıttığı şekilde özellikleri olan Allah,
Nebî ve Kur’an anlayışı yok; kargaşa var bu konuda
29. Vahyin ışığında aklı kullanmamak, akletmemek, düşünmemek,
tefekkürden uzak yaşamak; buna rağmen din hakkında
ahkâm kesmek, bilgiçlik taslamak, nutuk atmak
30. Bütün bunların hem sebebi ve hem sonucu olarak izzet ve
onurlarını kaybettiler, zillete mahkûm yaşıyorlar. 78
Bu problemlere Kur’an’ın çözüm olarak sunduğu İslâmî
Duruş
1- İman, 2- Sâlih amel, 3-Hicret, 4- Cihad, 5- Sabır, 6- Tebliğ,
7- Aklı kullanmak, tefekkür, 8- İlim, 9- Kur’an’ı okuyup anlama,
yaşama ve yaşatmaya çabalama, 10- Takvâ, 11- Tâğutu reddetme
Âyetlerde Felâh/Kurtuluş
1- 2/Bakara sûresi 2-5. Âyetler: İman, âhirete yakînî inanç, sâlih
amel (namaz, infak), takvâ
2- 23/Mü’minûn sûresi 1-10. Âyetler: Namazda huşû, lağvı
(mâlâyaniyi, boş şeyleri) terk, zekât, iffet, emanetlere ve ahidlere
riâyet, namazı koruma (ve devam)
3- 103/Asr sûresi, 1-3. Âyetler: İman, sâlih amel, hakkı ve sabrı
tavsiye.
Kur’an’da Ulaşmak İçin Gayret Edilmesi Gereken Faziletler (En
Faziletli İnsan Olmanın Yolu)
1- Cihad: “Mü’minlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla
malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz.
Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından
oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet)
vaad etmiştir; ama mücâhidleri, oturanlardan çok büyük bir
ecirle üstün kılmıştır. Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet
78] Bk. 4/Nisâ, 13; 63/Münâfıkan, 8
AKÎDE
- 59 -
vermiştir. Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.” 79
2- İlim: “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu
ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” 80
3- Takvâ: “Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden
yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere
ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız,
O’ndan en çok takvâlı olanınızdır, en çok korkanınızdır.” 81
İslâmî duruş için bize çok iş düşüyor. Kur’an ve Peygamber nereden
başladı ve hangi şeye en çok önem verdiyse; biz de oradan
öyle yapmalıyız. Yeniden iman etmeli ve insanları yeniden tevhidî
imana çağırmalıyız. Yapılacak şeyleri özetle saymaya çalışalım:
1- Sahih bir iman, Kur’an’a dayalı akaid bilgisi ve yakînî inanç,
2- Akîdemiz uğrunda gereken mücadeleyi vermekten geri
kalmamak; inancımıza taban tabana zıt bir ortam içerisinde yaşamanın
ıstırabını kalbimizin derinliklerinde duymak,
3- Tevhidî imana sahip olanlarla bir ve beraber olmak; “birlemek”
demek olan “tevhid”in, “birleşmek” demek olan “vahdet”le
aynı kökü paylaştığını, birinin mutlaka diğerini gerektireceğini
unutmamak,
4- Kur’ân-ı Kerim’e ve onun hayata yansıması, canlanması
demek olan sünnete sarılmak. Kur’an ve sahih sünnetin emir ve
teşvik ettiği amel ve ibâdetlere önem vermek, bunları yerine getirmek
için âzamî gayret sarfetmek,
5- Allah’ı ve Rasûlünü yakından tanımak ve her şeyden çok
sevmek; onların uyarılarına dikkat ederek, sakındırdıklarından
kesinlikle uzak kalmak, hatta o yasaklara yaklaşmamak,
6- Dinî vecîbeleri ihlâsla yerine getirmeye çalışmak, dine sonradan
ilâve edilen bid’at ve hurâfeleri inanç ve yaşantımızdan tümüyle
uzaklaştırmak, dinden eksiltme yapanlara da tavır almak,
dini gizlememek, hakka bâtılı karıştırmamak, dinden taviz vermeye
kalkmamak,
7- Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Câhiliye çağını (orta çağı)
kapatıp asr-ı saâdeti (âhir zamanı, son çağı) açmıştır. Toplumları
karanlıklardan, kargaşalardan nûra, aydınlığa, kurtuluşa çıkarmıştır.
İnsanlığın bugüne kadar bir daha göremediği en huzurlu
79] 4/Nisâ, 95-96
80] 39/Zümer, 9
81] 49/Hucurât, 13
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 60 -
çağı başlatmıştır. Dünyanın gördüğü ve göreceği en büyük inkılab,
Kur’an’ın yaptığı inkılâbdır. Kur’an’ın bizi de hayra doğru
değiştirmesi için bizim Kur’an’a bakışımızı değiştirmemiz gerekecektir.
Kur’an aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gerekenler,
ashâb gibi yönelmediği için, anlamını öğrenmeden, düşünmeden,
onunla amel etmeden kurtuluş beklenemez.
Bu ülkedeki ve tüm dünyadaki Müslümanların şartları, hemen
hiçbir peygamberin imtihan olduğu şartlardan daha ağır değil aslında.
Peygamberimiz ve diğer peygamberlerimiz dönemlerindeki
küfür, günümüzdekinden daha az saldırgan ve daha hoşgörülü
değildi. Kur’ân-ı Kerim, peygamber kıssalarıyla bizi daha zor
şartlara hazırlıyor; küfre ve zulme karşı nebîler nasıl tavır aldıysa
bizim de onu yapmamızı istiyor.
Müslüman, kendini, dâvâsını küçük göremez; sürekli
mağlûbiyeti, zilleti kabullenemez. O, Allah’ın askeri olmanın bilinci,
onuru ve sorumluluğu içinde yaşar. Dünya bir araya gelse,
Allah dilemedikçe senin kılına zarar veremez! Güç, kuvvet sadece
O’nundur. Yûnus ve Mûsâ aleyhimâ’s-selâm öğretir ki, dâvâ adamı
müslümanı deniz boğamaz!
İbrâhim (a.s.) örnektir ki, muvahhid tebliğciyi ateş yakamaz!
İsmâil (a.s.) haykırır ki, Allah askeri mücâhidi bıçak kesemez!
Zorba Câlût’un dev cüssesi, çocuk yaştaki Dâvud karşısında
mağlup olacaktır. Aynı şekilde zorba İsrail ve Amerika karşısında
çocuk yaştaki eli sapanlı Filistin’li gençler Allah’ın izniyle gâlip
gelecektir. Ebâbil kuşlarının attığı taşların fil ordusunu yerle bir
etmesi gibi muvahhid Filistinli çocukların attığı taşlar da fil gibi
İsrail tanklarını silip süpürecektir.
Şeytanın hileleri, Firavun’un sihirbazları İslâm’a ve Müslüman
dâvâ adamına zarar veremeyecektir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ
billâh; Güç ve kuvvet, yalnız Allah’a aittir.
Allah’ın dinine yardım edene Allah da yardım edecek, ayaklarını
sâbit kılacaktır.
Her şey Allah’ın askeridir. O dilerse deveyle, dilerse pireyle
mü’minlere yardım eder. Dilerse, sivrisinekle Nemrutları helâk
eder. Kuşlarla Ebreheleri mahveder. İncecik ipliklerden oluşan
ağıyla örümcek, kâfir güçleri alt etmeye yeter; hicret-i Rasûl’de
olduğu gibi.
Allah, dilerse melekleriyle yardım eder, Bedir’deki gibi.
Dilerse, rüzgârıyla yardım eder, Hendek’teki gibi.
AKÎDE
- 61 -
Dilerse zâlim tâğutu bile, yetiştirmesi için sana hizmetçi kılar;
Firavun’u Mûsâ’ya (a.s.) yardım ettirdiği gibi.
Ne diyor Kur’an’ımız: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten
dosdoğru iman ediyorsanız siz üstünsünüz, siz gâlipsiniz.”82;
“(Gerçek) mü’minlere yardım etmek Bizim üzerimize haktır.” 83
Kim Allah’a (O’nun yardımına) sahip o neden mahrum? Kim
Allah’tan mahrum o neye sahip?
82] 3/Âl-i İmrân, 139
83] 30/Rûm, 47
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 62 -
Akaidle İlgili Yararlanılabilecek Türkçe Eserler
1. 20. Yüzyılda Tevhid ve Şirk, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
2. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
3. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özkozalı, Bengisu Y.
4. Akîde, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
5. Âlemlerin Rabbi Allah, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
6. Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
7. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
8. Çağdaş Hâricilik Düşüncesi, Tekfir ve Hicret Cemaati Örneği, Ahmet Celi,
Beyan Y.
9. Dünden Bugüne Tekfir Olayı, N. Abdurrezzak Samarrai, Vahdet Y.
10. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Mevdûdi, Risale Y.
11. Gençlere Tevhid Dersleri, Mehmed Göktaş, İstişare Y.
12. İman Bilinci, Mustafa İslâmoğlu, Düşün Y.
13. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
14. İman ve Bilinç, Hasan Eker, Çıra Y.
15. İman ve Salih Amel, Abdülhamid Bilali, Buruc Y.
16. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
17. İman, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
18. İmanın Psikolojik Yapısı, Hülya Alper, Rağbet Y.
19. İman-Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
20. İslâm Akaidi, Ramazan El-Buti, Madve Y.
21. İslâm Dininden Çıkaran Ameller, Abdulmu’min Mustafa Halime, Şehadet Y.
22. İslâm Düşüncesinde İnkâr Problemi, İbrahim Coşkun, Tekin Kitabevi Y.
23. İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlid Özler, Nun Y.
24. İslâm İnancı, Muhammed Kutub, Risale Y.
25. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
26. İslâm’da İman ve Esasları, Ali Arslan Aydın, Hikmet-Dava-Çağ Y.
27. İslâm’da İnanç Esasları, Bekir Topaloğlu, Y. Şevki Yavuz, İ. Çelebi, İFAV Y.
28. İslâm’da İnanç Konuları ve İtikadî Mezhepler, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
29. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
30. İslâm’da İtikadî Mezhepler ve Akaid Esasları, M. Saim Yeprem, Marifet Y.
31. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
İhtar Y.
32. İslâmî Kavramlar, Mevdûdi, Pınar Y.
33. Kavramlarla İman Esasları, A. Muhsin Toprak, Buruc Y.
34. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
35. Kelime-i Tevhid’e Nasıl İnanmalıyız? Asım Uysal, Uysal Y.
36. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y.
37. Kulluk Bilinci, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
38. Kur’an ve Sünnet Işığında Kelime-i Tevhidin Amelî Boyutu, Ahmet Çelik,
Ekev Y.
39. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.
40. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdûdi, Beyan / Özgün / İdeal Kitaplar Y.
41. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.
AKÎDE
- 63 -
42. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y.
43. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y.
44. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y.
45. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y.
46. Kur’an-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y.
47. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid Esasları, Muhammed Sâlih Ali Mustafa, Ölçü Y.
48. Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
49. Lâ, Mustafa Çelik, 1, 2, Ölçü (Yenda) Y.
50. Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
51. Mekke Rasullerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
52. Millî Din Arayışı ve Türk Müslümanlığı, Ramazan Yazçiçek, Ekin Y.
53. Muvahhidlerin Akîdesi, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
54. Müslümanın Akaidi, Ahmed Kalkan, Rağbet Y.
55. Müşrik Toplumun Amentüsü, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
56. Pratik Akaid Dersleri, Heyet, Ümmülkura Y.
57. Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
58. Şirk ve Müşrik, Seyyid Kutub, Karınca Polen Y.
59. Şirkten Korunmak, Salih el-Müneccid, Polen Y.
60. Tanrılaştırma, Sayın Dalkıran, Yedirenk Y.
61. Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamber, Mevdûdi, Pınar Y.
62. Tekfir Meselesi, Hüseyin Yûnus, Âhenk Y.
63. Tekfirde Aşırılık, Yusuf el-Karadavi, Şura Y.
64. Tevhid Dâveti, Seyyid Kutub, Ravza Y.
65. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
66. Tevhid, Abdulmecid ez-Zindanî, Nida Y.
67. Tevhid, İsmail R. Faruki, İnsan Y.
68. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y.
69. Tevhid; Rasûllerin Ortak Çağrısı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
70. Tevhid’e İlk Adım, Mehmet Emin Akın, Medarik Y.
71. Tevhidî Bakış Açısı, Kul Sadi Yüksel, Misyon Y.
72. Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, Saff Y. / Özgün Y.
73. Yeryüzünün Tanrıları, Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
74. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Pınar / Hikmet / Özgün Y.
75. Eski Medreselerde Okunan Klasik Akaid Kitapları
76. İslâm Akaidi (Şerhu’l-Akaid), Taftazani, Dergâh Y.
77. Nesefi Akaidi (İslâm İnancının Temelleri), Ömer Nesefi, Bayrak Y./Otağ Y.
78. Fıkh-ı Ekber Şerhi (Aliyyül Kari Şerhi), Kültür Basın Yayın Birliği Y.
79. Mâturidiyye Akaidi, Sabuni, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
80. Tahavi ve Akaid Risalesi, Arif Aytekin, Guraba Y.
81. Akaid Risaleleri, Hzr. Ali Nar, Özel Y.
82. Pezdevi Akaidi, Kayıhan Y.

- 65 -
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKÂDİ KAVRAMLAR -2-
ŞERİAT

Şeriat; Anlam ve Mâhiyeti

Şer’î Hüküm

Kur’ân-ı Kerim’de Şeriat Kavramı

Hadis-i Şeriflerde Şeriat Kavramı

Şeriatlerin Esasta Birliği

Şeriatte Hile Olur mu? Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye“

Bazı Tasavvuf Erbâbının Şeriatı Basite İndirgemesi

Şathiye; Şeriatle Bağdaşmayan, İsyanla Dolu Tasavvufî Söz ve Şiirler

Devlet ve İslâm Devleti

Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır
“Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere Kitab’ı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen hakkı/gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Herbirinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (Şeriatler ve yolda sizi deneyip imtihan etmek için (böyle yaptı). Öyleyse hayırda/iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri (n gerçek tarafını) O haber verecektir.“ 84
(Sana şu tâlimâtı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmında seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüzçevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zâten fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.“ 85
Şeriat; Anlam ve Mâhiyeti
Şeriat; Sözlükte, insanı bir ırmağa, su içilecek bir kaynağa ulaştıran yol anlamına gelir. Din ıstılâhında ise İlâhî emir ve yasaklar toplamı demektir. Âyet, hadis ve icmâa dayanan İlâhî kanun
84] 5/Mâide, 48
85] 5/Mâide, 49
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 66 -
anlamındadır. Din, dinin amele ilişkin hükümlerinin bütünü için
kullanılır. Dinin dışa yansıyan görüntüsü ve dünya ile ilgili hükümlerinin
tamamına şeriat denilir. Şerîatla eş anlamlı olan “şer’“ kelimesi
yalnız “İslâm şerîatı“ anlamında kullanılırken, şerîat kelimesi
diğer kanunlar için de kullanılabilir. “Mûsâ’nın şerîatı“, “Zerdüşt
şerîatı“ gibi. Şer’ kelimesinin çoğulu kullanılmaz. Şerîat’ın çoğulu
“şerâyi’“dir. Şerîat’ın eş anlamlısı olan “Şir’a“ da sözlükte;
yol, mezhep, metot, âdet, benzer, tek, suya giden yol, anlamlarına
gelir. Ancak şerîat sözcüğü diğerlerine göre daha çok şöhret
kazanmış, bütün emir ve yasakları ve diğer hükümleriyle “İslâm
dini“ karşılığında kullanılmıştır. Buna göre, İslâm şerîatı denildiği
zaman daima, Allah’ın Hz. Muhammed (s.a.s.) aracılığı ile insanlara
gönderdiği İslâm dini ve onun özellikle amele ilişkin hükümleri
anlaşılır. Şâri’; Şeriât koyan, teşrî’ ise; Şerîat koymak, kanun çıkarmak
demektir. Kelimenin terim anlamı Mekke’de inen şu âyette
görülür: “Sonra seni bu işte apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy.
Hakkı bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma.“86 Yine Mekke’de inen
şu âyette İslâm’ın önceki şerîatların devamı olduğu belirtilir. “Allah
dini doğru tutmanız ve onda ayrılığa düşmemeniz hususunda Nuh’a
tavsiye ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiyede
bulunduğumuz dinle ilgili hususları size şerîat olarak koydu.“87 Yine, aynı
sûrede inançtan yoksun olanlara hitâben; “Yoksa onların, Allah’ın
izin vermediği hususlarda kendileri için dinden şerîat koyan ortakları mı
var?“88 buyrulmuştur.
Bu âyetlerden anlaşıldığı gibi şerîat ve eş anlamlısı olan kelimeler
Allah’ın insanlar için koyduğu bütün hükümleri kapsamaktadır.
Bu hükümleri vazedenin bizzat Allah olması itibarıyla O’na
“Şâri-i Hâkim“ veya “Şâri-i Mübîn“ denildiği gibi, aynı isimler Hz.
Peygamber için de kullanılır. Çünkü o da bir peygamber olarak,
yeni hükümler koymuş veya Kur’an’ın hükümlerini tamamlayıcı
esaslar getirmiştir. Bu yüzden Hz. Muhammed de “Şâri“ dir. Ancak
O’nun koyduğu hükümler vahyin kontrolü altındadır. O’ndan
vahye aykırı bir söz, fiil veya takrir zuhur ederse, Allah bunu düzeltir.
Yanlış olan veya değişmesi gereken hükmün yerini vahiy alır.
Kur’an’da şöyle buyrulur: “O, kendi arzu ve hevâsından konuşmaz.
Onun her konuştuğu, Allah tarafından vahyedilen bir vahiyden başka bir
şey değildir.“ 89
İslâm Şerîatı temelde Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas delillerine
86] 45/Câsiye, 18
87] 42/Şûrâ, 13
88] 42/Şûrâ, 21
89] 53/Necm, 3, 4
ŞERİAT
- 67 -
dayanır (Bunlardan ilk ikisi temel kaynak ve temel delil, diğer
ikisi bunlara bağlı tâlî delillerdir). Bir hükmün İslâmî nitelik taşıması
bu kaynaklardan birisine dayanmasına bağlıdır. Kur’an, Hz.
Peygamber’in 12 yıl Mekke, 10 yıl da Medine dönemi olmak üzere
toplam 22 yıl ve birkaç aylık peygamberlik süresinde tamamlanmıştır.
“Bugün size dininizi tamamladım. Size olan nimetimi de tamamladım
ve sizin için İslâm’ı din olarak seçtim.“ 90
Bu dinin tamamlanması iki devrede olmuştur. Mekke’de Müslümanların
sayısı az ve henüz kendilerini savunacak düzenli bir
güce sahip olmadıkları için, bu devrede şerîatın dünyaya ve devlet
düzenine ait hükümlerini uygulama imkânı yoktu. Bu yüzden
Mekke’de inen sûrelerde daha çok inanç, ibâdet, ahlâk ve fazîlet
konuları yer almış ve geçmiş milletlere ait ibret verici kıssalar anlatılmıştır.
Medine döneminde ise artık evlilik, boşanma, nafaka,
miras, ticaret, tarım, cihad, ceza hukuku müeyyideleri gibi devlet
düzeni içinde yaşayan bir toplum için gerekli olacak bütün şer’î
hükümler gelmiştir. Bunların bir bölümü Kur’an’da, daha geniş
bölümü de hadislerde yer almıştır. Artık Müslümanların Şer’i hükümlerin
uygulanmasını gerektiğinde zor kullanarak sağlayabilecek
bir güce kavuştukları, Bedir, Uhud, Hendek gazveleri gibi
düşmanla yapılan savaşlarda kendilerini savunabildikleri, ya da
düşmanı yenilgiye uğrattıkları görülür. Böylece şer’î hükümler
ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal bir sistem olarak bir bütünlük
içinde uygulanmaya başlanmıştır. Bu arada ekonomik alanda faiz,
karaborsacılık, aldatmaya dayalı fâhiş kâr yasaklanırken mufâvaza,
inan, mudârabe, vücuh ve sanâyi şirketi gibi “kâr ortaklıkları“ yoluyla
sermaye piyasası düzenlemeleri getirilmiştir. Altın, gümüş
gibi ölçü ya da tartı ile satılan standart malların kendi cinsleriyle
eşit ve peşin, farklı cinsle peşin olarak mübadele edilmesi prensibinin
getirilmesi, özellikle altın ve gümüş paranın enflasyona karşı
satın alma gücünü korumasını sağlamıştır. Çünkü faiz yasağı altın
ve gümüş çeşidini kendi içinde ağırlık olarak (veznen) birbirine
eşitlemiştir. Yani 10 gr. 22 ayar altın bilezik ile 100 gr. 22 ayar altın
para satın alma gücü bakımından eş değer sayılmıştır. Bütün altın
ve gümüş stoklarını eşitleyen bu prensip sağlam bir para anlayışını
ortaya çıkarmıştır.
İslâm’ın amele yönelik esaslarını kapsayan şerîat hükümlerini
klâsik fıkıh kaynakları üç ana bölüm içinde incelemiştir. İbâdetler,
muâmeleler ve cezâ hukuku.
1- İbâdetler: İbâdet genel anlamda Allah’ın hoşnut ve razı
90] 5/Mâide, 3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 68 -
olduğu her çeşit ameli kapsamına alır. Özel anlamda ise, âyet ve
hadislerde özel şekil ve şartları belirlenen ibâdetler kastedilir. Namaz,
oruç, hac, zekât, cihat ve kurban ibâdete örnek verilebilir.
İbâdetler Müslüman’ın ruh ve mana zenginliği kazanarak olgunlaşmasını
sağlar. Namaz mü’minin miracı, gönüllerin sevinci, rükû
ve secdeleriyle kulluğun görüntüsüdür. Oruç, bedeni ve ruhu açlıkta
eğitme, nefsi sabra alıştırma, yoksulun halini anlama, yasaklara
uyma melekesi kazanma eğitimidir.
Hac, varlıklı mü’minlerin yeryüzünden her yıl tek kutsal bölgede
toplanarak ırk, renk, dil, soy, devlet, ülke, belde farklarını kaldırarak
bütün mü’minleri tek safta ve aynı çizgide birleştiren kökenleri
ilk peygambere kadar uzanan Hz. İbrahim ve oğlu İsmail’le
sembolleşen büyük bir ibâdettir. Zekât da zenginle yoksul arasında
köprü vazifesi gören önemli bir sosyal güvenlik müessesesidir.
Bir İslâm ülkesinde zenginlik sınırları içinde bulunan Müslümanların
altın, gümüş, nakit para, döviz ve ticaret mallarının % 2,5’u
hayvancılık sektörünün zekâtı, tarım ürünlerinden alınacak onda
bir veya sulama yapılan yerden yirmide bir, madenlerden beşte bir
oranında alınacak zekât yoksul kesimin mesken problemi dâhil
bütün ekonomik sıkıntılarını çözecek güçtedir.
2- Muâmeleler: insanlar arasında medenî, ticarî, ekonomik ve
sosyal bütün ilişkileri, insanların devletle ve devletlerin de birbirleriyle
münasebetleri bu bölümde yer alır. İslâm doğumdan ölüme
kadar evlenme, boşanma, nafaka, velâyet, vekâlet, vesâyet, miras,
nafaka, alış-veriş gibi toplum hayatının gereği olan tüm medenî
muâmelelere ait hükümler getirmiştir. Hatta sofra âdâbından tuvalet
âdâbına, komşuluk âdâbından, komşu ülkelerle yapılacak
savaş ve barış hükümlerine kadar her alanla ilgili düzenlemeler
yapmıştır. Avrupa ülkelerinin devletler hukuku alanında çok gerilerde
olduğu bir dönemde âyet ve hadislerde bu konuda yer alan
önemli savaş-barış ve ikili ilişkilerle ilgili hükümler burada zikredilebilir.
3- Ceza hukuku: Bir İslâm ülkesinde İslâm emir ve yasaklara
uymayan ve toplum düzenini bozmaya çalışanlara karşı bedenî,
mâlî veya caydırıcı birtakım ceza hükümleri getirilmiştir. Kısas,
recm, celde, kazf, hapis, diyet, erş, hükümetü’l-adl gibi cezalar
bunlar arasında sayılabilir.
İslâm Şeratının Kaynakları: Şerîat hükümleri Kitap, Sünnet,
İcma ve Kıyastan başka fer’î deliller adı verilen istihsan, maslahat,
örf, önceki şeratler, sahâbe kavli, istishab gibi delillere dayanılarak
müctehitlerce bir sistem halinde açıklanmıştır. Ebû Hanîfe (ö.
ŞERİAT
- 69 -
150/767), Şâfiî (ö. 204/819), Mâlik b. Enes (ö.179/795) ve Ahmed
b. Hanbel’in (ö. 241/855) temsil ettiği fıkıh ekolleri şer’î hükümleri
bir bütünlük içinde sistemleştirdiler. Ana prensipler ortak olmakla
birlikte ayrıntılarda farklı yaklaşım, tefsir ve teviller İslâm
hukukuna esneklik kazandırdı. Böylece çeşitli ülke, yöre ve kültür
yapısı içinde yaşayan mü’minler bu esnekliklerden yararlanarak
tercih ettikleri yönde İslâm’ı yaşama ve uygulama imkânı buldular.
Ayrıntıdaki bu yorum zenginliği İslâm’ın her asra intibakında da
önemli rol oynadı. II. yüzyıldan itibaren bu mezhep oluşumları yaşanırken
Ca’feriye-İmamiye ekolü de gerek akîde ve gerekse şer’î
hükümlerin bazısını yorumlamada çoğunluktan ayrıldı. Ehl-i beyt
dışındaki râviler aracılığı ile gelen tüm hadislere karşı itimatsızlığını
ortaya koydu. Böylece “ehl-i sünnet“ adı verilen çoğunluk
tarafı ile “şîa“ denilen bu ekol arasında hadis delili farklı kapsam
kazandı. Bir imama inanıp bağlanmayı inanç esası haline getiren
şîa, kendine özgü farklı bir İslâm toplumu oluşturdu. Ehl-i sünnet
tarafıyla delillerin tartışılmasına, müzâkere ve münakaşasına
girmedikleri için de çoğu zaman gizli, kapalı devre ve tek yanlı
kaynaklara dayalı akide ve fıkıh ekolü oluşturdular. Bu arada ehl-i
sünnetin mensuh saydığı “mut’a nikâhı“ gibi hükümleri meşrû
sayarken, içlerinden “gulât-ı şîa“ denilen aşırıları Hz. Ebû Bekir,
Ömer ve Osman (r. anhum) gibi en önde gelen sahâbe büyüklerine
sövecek derecede ehl-i sünnete karşı bir muhalefet içindedirler.
Şeriat hükümlerinin dayandığı aslî ve tal delillerin bilimsel
münakaşası yapılarak, İslâm dünyasındaki yorum farkından kaynaklanan
görüş ayrılıkları giderilebilir. Çünkü Kur’an, İslâm toplumuna
en sağlam yolu gösterir, yüce Allah âyet ve hadisleri ihlâsla
ve iyi niyetle yorumlamaya çalışanların idrak, anlayış ve ufuklarını
açar. Vahiy ve sünnete bozguncu ve kötü te’vl amacıyla yaklaşanları
da saptırır, ufuklarını daraltır. 91
‘Şeriat’, Arapça’da ‘şeraa’ fiilinden türemiş bir masdardır. ‘Şeraa’,
sözlükte; yol açtı, yolu açık ve dümdüz yaptı mânâsına gelir.
Bu fiilin masdarı ‘şer’a’, açık ve dümdüz yola verilin isimdir. Bu
masdar, ‘şer’a’ şeklinde söylendiği gibi, ‘şir’a, şeri’a veya şeriat’
şeklinde de söylenebilir.
‘Şeriat’; insanı bir ırmağa veya bir su kaynağına götüren yol
demektir. Kısaca şeriat sözlükte; açık ve düzgün yol anlamına
gelmektedir. İslâm, bu kelimeyi bir kavram haline getirerek ona
sözlük anlamına bağlı olarak yepyeni bir mânâ kazandırmıştır.
91] bk. el-İsrâ', 17/9; el-Kasas, 28/56; Al İmrân, 3/7, 8; el-A'râf, 7/146; Hamdi
Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 29-30
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 70 -
Şeriat, İslâm’ın diğer adı olarak kullanılmaktadır. Bunu şu şekilde
özetlemek mümkündür: insanın en sonunda kanmak, mutluluğa
erişmek ve susuzluğunu gidermek için günlük hayatının her
ânında izlemesi gereken yol demektir. İnsan, bu İlâhî yola girerse,
bu yolun getirdiği ilkeleri izlerse su kaynağına ulaşır. Böylece susuzluğunu
giderir, suya kanar ve mutluluğa kavuşur.
Şeriat kelimesinin eş anlamlısı ‘şir’a’ da sözlükte; yol, metot,
âdet, mezhep, suya giden yol anlamlarına gelmektedir. Şeriat kelimesi
diğer eş anlamlılara göre daha fazla meşhur olmuş ve daha
geniş bir kullanım alanına ulaşmıştır. Şeriat, bütün emir ve yasakları,
bütün hükümleri ve yasaları içerisine alacak şekilde İslâm Dini
karşılığında kullanılmaktadır. Buna göre İslâm şeriatı denildiği zaman,
Hz. Muhammed (s.a.s.) ile gönderilen din ve onun hükümleri
akla gelir. Şeriat kelimesinin çoğulu ‘şerâyi’ ‘dir.
Şeriat hükümlerini gönderene ve ortaya koyana; ‘şâri’ ‘, şeriat
koymaya da ‘teşrî’ ‘ denir. Türkçe’de günlük konuşmalarda kullanılan
‘meşrû’ kelimesi, şeriata, kanuna ve olması gerekene uygun
olan demektir. Bugünkü Arapça’da büyük caddelere ‘şâria’ denilmektedir.
Bu bağlamda bütün insan topluluklarının sahip olduğu
kurallara ve uydukları kanunlara sözcük anlamıyla ‘şeriat’ demek
mümkündür. Çünkü şeriat kelimesi, tâkip edilen yoldur, üzerinde
yürünülen caddedir, uyulan kurallar bütünüdür. İnsanı bir su kaynağına
ulaştıran yoldur, metottur, hukuktur.
‘Şeriat’, bir anlamda kanun, kural veya prensip demektir. Batılılar
bunu ‘the right-hukuk’ kavramı ile karşılarlar. Kanun ve
kurallar bir taraftan hakların sahiplerine ulaşmasını ve düzeni
sağlarken, bir taraftan da insan ve toplumun mutluluk yoluna
girmesine sebep olurlar. Bu bakımdan diyebiliriz ki, tarihte bütün
insan toplulukları bir şeriata sahip olmuşlardır. Şeriatsız bir toplum;
kaos toplumudur, düzensizlik ve zulüm toplumudur. Güçlülerin
ve zorbaların hükmünün geçtiği toplumdur. Bugün kanun
hâkimiyetinin olduğu bütün ülkeler, anayasası olan bütün topluluklar,
şeriata sahip topluluklardır. Bu şeriatların insan aklına
dayalı olup olmaması önemli değildir. Çünkü şeriat, bir anlamda
kanun demektir, kanunsuz toplum, kargaşa toplumudur. En geniş
anlamıyla ve kavramsal karşılığıyla ‘şeriat yanlıştır, kötüdür’ demek,
“bir toplumun sahip olduğu kanunlar bütünü kötüdür, anayasal
düzen iyi değildir; kargaşa, anarşi, kanunsuzluk daha iyidir“
demektir.
Kavram Olarak Şeriat: Türkçe’de ‘şeriat’ deyince sözlük anlamına
ve genel olarak kullanılan mânâsına bakılmaksızın, yalnızca
ŞERİAT
- 71 -
İslâm’ın toplum ve devlet düzeni için getirdiği kurallar akla getirilmektedir.
Kimileri de bu kelime ile yalnızca İslâm ceza hukuk
sistemini kasdetmektedir. Meseleye bilimsel bir açıdan bakılmadığı
için de bu kavram, pek çok kesim tarafından eksik ve yanlış
tanınmaktadır. Kimileri de bu kelimeyi kendi bakışıyla değerlendiriyorlar,
ona olumsuz bir anlam yükleyip bununla Allah’ın aziz
dini İslâm’ı tartışma zeminine çekmek istiyorlar.
Bazı kimseler kendilerine göre bir ‘şeriat’ tanımı yapıyorlar,
sonra da kendi uydurdukları tanıma göre İslâm’a karşı olumsuz
tavır alıyorlar. Hatta müslüman olduğunu iddia eden pek çokları
da bu yanlış bilgilenme yüzünden Allah’ın dini İslâm’ı yanlış anlıyorlar,
yanlış tanıyorlar, bilmeden kendi değerlerine, içinde yaşadıkları
toplumun değerlerine karşı çıkıyorlar. Kavram kargaşası
meydana getirip kafaları karıştırıyorlar.
Günümüzde (özellikle Türkiye’de) ‘şeriat’ kelimesi maalesef
en yanlış tanınan, üzerinde çok fazla gürültü yapılan kavramlardan
biridir. Kavramların yerli yerine oturmaması ve özellikle bazı
çevrelerin resmî imkânları kullanarak meydana getirdikleri olumsuz
hava yüzünden sapla saman birbirine karışmaktadır. Kötü
niyetli bozguncuların ve kendi ideolojilerini topluma bir dünya
görüşü, bir yaşama biçimi olarak dayatıp saltanat sürmek isteyenlerin
yanlış görüşlerini bir tarafa bırakıp olaya bilimsel açıdan bakmak
gerekir. Bilinmelidir ki, bir kavram kendi bağlamında kendi
âit olduğu sistemde bir anlam kazanır. O kavramı alanından ve âit
olduğu yerden koparır, içerisini kendiniz doldurmaya kalkarsanız;
o kavramla ifade edilen şeyi insanlara arzu edildiği gibi sunmanız
mümkün değildir.
Terim (kavram) kelimesinin ‘ıstılâh’ sözcüğü ile karşılandığını
hatırlayalım. Istılâh; bir topluluğun belli bir şey, bir kelimenin
anlamı üzerinde söz birliği etmesi, sözün kullanılışı üzerindeki
ihtilâfın giderilmesi demektir. Böyle olunca, bazıları ne derse
desin, kavramlara ilgili ilim çevrelerinin, o ilme âit ölçülerin getirdiği
tanım önemlidir. ‘Şeriat’, Arapça kökenli bir kelimedir ve
İslâm geldikten sonra, sözlük anlamını aşarak kavram-terim halini
almıştır. Öyleyse, onun ne olduğunu anlamak için onun köküne,
sözlük anlamına, kullanılış sahasına, neler hakkında kullanıldığına
bakmak gerekir.
Kur’an’daki Kullanımı: Önce bu kelimenin Kur’an’da nasıl
kullanıldığına bir göz atalım: Kur’an, insanlar için bir ‘şeriat’ ve
bir ‘minhâc’ var edildiğini haber vermektedir: “Sana da (ey Muhammed!)
önündeki kitap(lar)dan olanı doğrulayıcı ve ona bir şâhit-gözetleyici
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 72 -
olarak Kitab’ı (Kur’an’ı) indirdik. Öyleyse, aralarında Allah’ın indirdiği ile
hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların hevâ (istek ve tutku)larına
uyma. Sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir minhâc (yol-yöntem) kıldık.
Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak (bu), size verdikleriyle
sizi denemesi içindir. Artık, hayırlarda yarışınız...“ 92
Görüldüğü gibi, Rabbimiz, insanların uyması gereken kaynağı
haber veriyor. Onlar, yani gönderilen Kitab’a iman edenler;
Allah’tan gelen hükümlere uyacaklar, inanmayanların kendi arzu
ve kafalarından uydurdukları hükümleri, kuralları bir tarafa atacaklardır.
Çünkü Allah (c.c.) onlara, kendilerini doğru yola ve mutluluğa
götürecek, onların her devirdeki sorunlarını çözecek şeriatları
(yolları, hükümleri) ve yöntemleri, çıkış yollarını göstermiştir.
Bu âyetin iki şeye işaret ettiği belirtilmiştir: Birincisi, her insana
verilen yol (kabiliyet ve yöntem) ki, bununla insan kendine
faydalı olanı araştırır ve dünya işlerini yapabilir. İkincisi ise, gönderilen
dinden şeriat kısmının açıkça bildirilmesidir. Âlemlerin
Rabbi, yarattığı insana hem dünya hayatını nasıl yaşayacağının
kabiliyetini, hem de uyacağı şer’î kuralları, toplumsal ve kişisel
düzeni sağlayacak hükümleri göndermiştir. Kimilerine göre bu
âyette geçen ‘şeriat’ kelimesi Kur’an ile bildirilen şeylere, ‘minhâc’
ise Peygamberimizin sünnetiyle ortaya konulan dinî hükümlere
işaret etmektedir. 93
Dinin Eşanlamlısı Olarak Şeriat: İslâm tarihi boyunca ‘şeriat’
kelimesi, ‘Din’in eş anlamlısı olarak anlaşılmıştır. Birçok kaynakta
Din ile şeriatın aynı mânâda kullanıldığını görmekteyiz. Ancak,
Kur’an bu iki kelimeyi ayrı anlamlarda kullanmaktadır. Sözgelimi,
Dinden kaynaklanan bir şeriat’tan söz etmektedir. “Allah, dini dosdoğru
ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin’ diye Din’den Nûh’a vasiyet
ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya da vasiyet
ettiğimizi sizin için de teşrî’ etti (şeriat yaptı). Senin kendilerini çağırmakta
olduğun şey, müşrikler üzerine ağır geldi. Allah dilediğini buna seçer ve
içten kendisine yöneleni hidâyete eriştirir.“ 94
Din’in Bölümleri: Burada kastedilen ‘teşrî’ kılma’ meselesi şüphesiz
ki Din’in ahkâm bölümüdür. Kişi ve toplum hayatını düzenleyen
kurallardır. Bu bakımdan şeriat, daha doğrusu İslâm şeriatı
denildiği zaman akla, İslâm’ın miras, medenî ve idare hukuku;
idari ve toplumsal kuralları, cezaları, emirleri, yasakları, ibâdet
ve ahlâk hükümlerini içine alan bölümü akla gelmektedir. Bunu
92] 5/Mâide, 48
93] Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 379
94] 42/Şûrâ, 13
ŞERİAT
- 73 -
şöyle ifade etmek mümkündür: İslâm iki ana bölümden meydana
gelmektedir: a- Akaid, yani inanç esasları, tevhid ilkeleri, b- Şeriat,
fertle ve toplumla ilgili bütün sosyal, ekonomik, hukukî, ahlâkî ve
ibâdet hükümleri.
İslâm bütün unsurları ve bölümleriyle bir bütündür. İnanç esaslarını
ahlâkla ilgili kurallardan, ibâdetle ilgili hükümlerini fert ve
aile hayatını düzenleyen kurallardan ayırmak mümkün değildir.
İnanç ilkeleri ile ibâdeti düzenleyen kurallardan ayırmak mümkün
değildir. İnanç ilkeleri ile ibâdeti düzenleyen İlâhî emirler arasında
fark yoktur. Mü’minlere Allah için kulluk yapmayı emreden
İslâm, kulluğun sınırını her alanda Allah’ın ölçüleriyle hareket
etme noktasına kadar uzatmaktadır. Onlara namazı emreden din,
ahlâklı olmayı da, ticarette dürüst olmayı; helâl yollardan para
kazanmayı da emretmektedir.
Şeriat Kavramı ve Bazı Yanlış Değerlendirmeler: Modern sistemler,
‘din özgürlüğü’ derken din’in iman, ibâdet ve ahlâkının
fert vicdanında yaşatılmasını ve toplumlarda dinî ilkelerin bir kültür
olarak kalmasını kasdetmektedirler. Onlar bu anlayışlarıyla
Kitab’ın bir kısmını alıp bir kısmını terkettiklerini ortaya koyarlar.
95 Bu düşünce biçimine sahip olanlar, Din’in ancak kendi sosyal
statülerini destekleyecek, konumlarına zarar vermeyecek kısmına
râzı olurlar. Onların yanında Din, hayata yön veren bir inanç değil,
bir vicdanî kanaat veya bir kültürel değerdir. Böyleleri, Din’in kendilerinin
ve toplumun hayatına yön vermesini ve bütünüyle etkin
olmasını istemezler. 96
Bu düşünce biçimine sahip olanlar, Allah’ın gönderdiği Din’i
ve O’nun emirleri ve tavsiyelerini kendi toplum modellerine aykırı
gördükleri için beğenmezler. Kendileri, insanlar ve toplumlar
için, Allah’ın gönderdiği temel inançlardan farklı olacak şekilde
hüküm koyarlar, yani şeriatlar oluştururlar. Allah (c.c.) böyleleri
hakkında bakınız ne buyuruyor: “Yoksa oların birtakım ortakları mı
var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine şeriat kıldılar?
Eğer ‘fasıl-karar’ kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm hemen
verilirdi. Gerçekten zâlimler için acıklı bir azap vardır.“ 97
Allah’ın vahy ile gönderdiği Din’in iman ilkeleri Allah’ın hükmü
olduğu gibi; namaz, oruç, zekât, iyilik etme, sadaka verme
ve benzeri ibâdetler; aynı zamanda, ‘şöyle evlenin, mirasınızı
şöyle pay edin, şu suçlara ceza verin, insanlarla şöyle ilişki kurun,
95] 2/Bakara, 85
96] 22/Hacc, 11
97] 42/Şûrâ, 21
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 74 -
Allah’tan şöyle korkun, adâleti yerine getirin’ gibi emirler de
Allah’ın hükümleridir. Bunların arasında ibâdet (kulluk) olarak
fark yoktur. Rabbimiz tarih boyunca insanlara tek bir Din’i, İslâm’ı
göndermiştir. Bu dinin temel inanç esasları değişmemiş, hep aynı
kalmıştır.
Ancak bu Din’in dünya işleriyle ilgili, ferdî, âilevî, sosyal,
hukukî ve idârî konulardaki hükümleri, yani şeriatları zamanlara
ve toplumlara göre değişiklik göstermiştir. Esasen bu İlâhî şeriatın
temel prensipleri de değişmemiştir. Ancak ikinci derecede önemli
olan birtakım ibâdet, muâmelât (ilişkiler), sorumluluk ve cezalar
tarihin akışı içerisinde az da olsa değişikliğe uğramıştır. Bu değişikliğin
amacı, Din’in özünün farklı olması değil, farklı coğrafya
ve şartlarda yaşayan insanların müslümanlığının daha iyi olmasını
sağlamak, onların sorunlarını daha kolay çözmek içindir.
İlk peygamberden son peygambere kadar bütün peygamberler
bir şeriatla sorumlu tutulmuşlardır. Bir sonra gelen elçi, ya bir
önceki peygamberin tebliğ ettiği şeriattan sorumlu oluyor, ya da
bazı küçük değişikliklerle yeni bir şeriatı tebliğ ediyordu. İslâm
şeriatı, öz açısından aynı kalmış ve Hz. Muhammed’le (s.a.s.) tamamlanmış,
son şeklini almıştır.
Rabbimiz Peygamberimize bu şeriatın verildiğini söyledikten
sonra ona uymaya dâvet ediyor: “Sonra seni de bu emirden (bu işten)
bir ‘şeriat’ üzerinde kıldık; öyleyse sen ona (o şeriata) uy ve bilmeyenlerin
hevâ (istek ve tutku)larına uyma. Çünkü onlar, Allah’tan gelecek
hiçbir şeye karşı kesin olarak seni bağımsız kılamazlar. Hiç şüphesiz
zâlimler, birbirinin velîsidirler. Allah ise, muttakîlerin velîsidir.“98 Böylece
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İlâhî şeriat, kendin önceki
bütün şeriatları yürürlükten kaldırılmıştır. Artık kıyâmete kadar
bütün inananlar bu İslâmî şeriata uymak durumundadırlar.
İslâm Şeriatının Özellikleri: Bu arada şunu da söylemekte fayda
var: İslâmî şeriatlar genellikle bir peygamberin adına nisbet
edilirler. Yani Nûh şeriatı, Mûsâ şeriatı, İsa şeriatı, Muhammad
(s.a.s.) şeriatı denilebilir. Çünkü peygamberler tebliğ ettikleri
Din’in, aynı zamanda kendi ümmetlerine âit şerit hükümlerini de
tebliğ ediyorlar ve uyguluyorlardı.
İslâm şeriatı, Kur’an’a ve Peygamberimizin sünnetine dayanır
ve bu esaslar değişmez. Şeriat hükümleri genel hatlarıyla bu iki
kaynakta bulunmaktadır. Ancak, bu iki kaynakta bulunmayan
birçok sorunun cevabı icmâ ve kıyas, yani ictihad ile her zaman
98] 45/Câsiye, 18-19
ŞERİAT
- 75 -
bulunabilir. Bu da İslâm fıkhıdır ve ihtiyaca göre değişebilir. Bütün
toplumların sorunları Kur’an’a ve Sünnet’teki temel prensiplere
uygun olarak her devirde ve her coğrafyada çözülebilir. Unutmamak
gerekir ki, hakkında kesin delil (nass) olan hükümler, zaman
ve şartlara göre değişmez. Bunun dışında kalan hükümler, yerine
ve toplumun faydasına göre değişebilir, yeni çözüm yolları bulunabilir.
İslâm şeriatı, İslâm’ın ahkâmı olduğu için iman edenlerin
nasıl ibâdet edeceklerini düzenler, onların toplum düzenini korur,
hakları sahibine verir, ‘nasıl bir insan, nasıl bir toplum?’ sorularının
cevabını karşılar.
İslâm şeriatının şu özellikleri vardır:
1- İslâm şeriatı, kurallarının Allah’ın koyduğu bir şeriattır.
2- Bütün insanların yararını gözetir, belli bir grubun ve belli bir
toplumun değil.
3- İnsanın yaratılışına uygundur, zorlamacı değildir.
4- Kıyâmete kadar geçerli olacaktır, çünkü Kur’an ayakta kalacaktır.
5- İnsanla ilgili her şeyi içerisine almaktadır.
6- Maddî ve mânevî yaptırımları aynı anda uygular.
7- Kur’an’a dayanmak şartıyla, ictihad sâyesinde her devirde,
her yerde uygulanabilecek bir hayat sistemini sunmaktadır. 99
Şer’î Hüküm
Şeriata ait amelî prensip, hakkında âyet, hadis veya icmâ bulunan
veya temelde bu delillere dayanan ve İslâm’ın pratik yönünü
oluşturan prensipler. Allah ve Rasûlünün emir, yasak, muhayyer
bırakma veya bir kimsenin fiiline ilişkin iki şeyi birbirine bağlama
özelliklerini taşıyan prensiplere “şer’î hüküm“ denir. Şer’î hükümler
teklifi ve vaz’î hükümler olmak üzere ikiye ayrılırlar.
1- Teklifî hüküm: Şer’î hükümleri koyan Allah ve Rasûlünün
mükellef olan Müslüman’dan bir fiili yapmasını veya yapmamasını
istemesi yahut onu yapıp yapmama arasında serbest bırakmasıdır.
Şâri’in, fiilin yapılmasını istemesi kesin ve bağlayıcı tarzda
ise buna “farz“, kesin ve bağlayıcı tarzda değilse buna “mendub“
denir. Diğer yandan Hanefîlere göre, delil kesin olmakla birlikte
hükme delâleti zannî olursa hüküm “vâcib“ derecesinde kalır.
Kurban kesmek, vitir namazı gibi.
99] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, Beyan Y. s. 624-629
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 76 -
Şâri’in fiilin yapılmamasını istemesi kesin ve bağlayıcı tarzda
ise buna “haram“, kesin ve bağlayıcı tarzda değilse buna da
“mekruh“ denir. Şâri’in, mükellefi fiilin yapılıp yapılmaması arasında
serbest bıraktığı fiile ise “mubah“ denir.
Buna göre, teklif hükümler farz, vacip, sünnet, müstehap, mübah,
haram, mekruh ve müfsid (ibâdeti veya akdi bozan) hüküm
olmak üzere çeşitli kısımlara ayrılmıştır. Bu duruma göre teklif hüküm
bir işin yapılmasını veya yapılmamasını istemeyi yahut da iki
seçenek arasında serbest bırakılmayı kapsamaktadır. Namaz kılmak,
zekât vermek ve hacca gitmek yapılması istenen hükme örnek
verilebilir. İçki ve kumar yasağı, yapılmaması istenilene örnek
teşkil eder. Yiyip içme ve meşrû olarak gezinme de yükümlünün
serbest bırakıldığı hususlardandır.
2- Vaz’î hüküm: Allah ve Rasûlünün bir şeyi başka bir şey için
sebep, şart veya mani kılmasıdır. Teklif hükümler asıl temel hüküm
olup, vaz’î hükümler bunların uygulanması sırasında ortaya çıkar.
Meselâ Allah Teâlâ “Namaz kılın, zekât verin.“100 buyurarak bunu
mü’minlere farz kılmıştır. İşte bunların ifasının istenmesi “teklîfî“
bir hükümdür. Ancak namazın farz olması için aranan birtakım
şartlar yanında, vaktinin girmesi de gereklidir. İşte namaz vaktinin
girmesi, onun farz oluşuna bir “sebep“ teşkil eder. Zekâtta nisap
miktarı malın üzerinden bir yıl geçmesi de zekâtın farz olmasının
sebebidir.
Yine, Ramazan orucunun farz olması için, bu ayın girmesi, yani
ramazan hilâlinin görülmesi, orucun farz kılınışına sebep teşkil
eder. Hadiste; “Hilâli görünce orucu tutun, yine onu görünce oruca son
verin“ denilmiştir. 101
Şart’a örnek olarak, namaz için abdesti, mirasçılık için, mûris
öldüğü tarihte vârisin hayatta olmasını, namazın geçerli olması
için kıbleye dönülmesini ve nikâhın sahih olması için de şahitlerin
bulunmasını zikredebiliriz.
Mâni için de “öldürme“ ve “dinden dönme“yi örnek verebiliriz.
Bir kimse Kur’an’da belirlenen hısımlarına mirasçı olabilir.
Fakat bu hısımlardan birisini öldürdüğü takdirde, öldürdüğü bu
kişiye mirasçı olamaz. Böylece normalde uygulanması gereken bir
hüküm, ortaya çıkan “öldürme“ engeli dolayısıyla uygulanmamaktadır.
Hadiste, “Öldüren için miras hakkı yoktur“ buyrulur.102 Yine
100] 2/Bakara, 43
101] Buhârî, Savm 11; Muslim, Sıyâm 4, 18
102] İbn Mâce, Diyât 14
ŞERİAT
- 77 -
dinden dönen kimse de Müslüman olan hısmına mirasçı olamaz.
Burada normal şartlarda mirasçı olması mümkün iken, ortaya çıkan
“dinden dönme“ engeli yüzünden miras alamamaktadır. Hz.
Peygamber şöyle buyurmuştur: “Müslüman gayri müslime mirasçı
olamaz.“103 “Ayrı dinden olanlar birbirine mirasçı olamaz.“ 104
Teklîfi hüküm ile vaz’î hüküm bazen bir tek nass’ta birleşebilir.
Meselâ, “Hırsızlık yapan erkekle, hırsızlık yapan kadının yaptıklarına
karşılık Allah’tan bir ceza olarak ellerini kesin.“105 âyetinde hem hırsızlık
suçunun cezası olan ve teklîfi nitelikte bulunan el kesme hükmü,
hem de hırsızlık fiilinin bu cezanın sebebi kılınması yani vaz’î hüküm
yer almıştır.
Yine; “İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz.“106 âyetinde, hem ihramdan
çıktıktan sonra avlanmanın mubahlığı (teklîfi hüküm), hem
de ihramdan çıkmanın avlanmanın mubah sayılmasına sebep kılındığı
birlikte yer almıştır. Şu âyetlerde ise sadece teklîfi hüküm
yer almış, sebep, şart veya mânî zikredilmemiştir: “Namazı kılın,
zekâtı verin.“107; “Ey iman edenler, akitleri yerine getiriniz.“108 Şu hadiste
ise yalnız vaz’î hüküm olan sebebin yer aldığı görülür: “Allah temizlik
olmaksızın namazı kabul etmez.“ 109
Kur’ân-ı Kerim’de Şeriat Kavramı
Yol açmak ve düz yol anlamına gelen şeriat ve şir’ kelimesi,
daha sonra İlâhî yol anlamında kullanılır olmuştur. Ş-r-a kökünden
gelen kelimeler, toplam 5 âyette geçer: 5/Mâide, 48; 7/A’râf,
163; 42/Şûrâ, 13, 21; 45/Câsiye, 18. Râgıb el-Isfehânî, Şeriatla ilgili
5/Mâide, 48. âyette iki şeye işâret olduğunu belirtir:
1) insanların yararı ve ülkenin bayındırlığı konusunda Allah’ın
her insana izleyeceği yolu belirlemesi. Buna şu âyetle işâret edilir:
“... Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık...“ 110
2) (Önceki peygamberlerle ilgili) Şeriatlerin değiştiği ve neshin
(yürürlükten kaldırmanın) sözkonusu olduğu, Allah’ın bahşettiği/
belirlediği ve gönüllüce izlemesini emrettiği dinî hükümler. Şu
âyet de bunu gösterir: “Seni de din konusunda bir şeriat sahibi kıldık.
103] Buhârî, Ferâiz 26; Müslim, Ferâiz 1
104] Tirmizî, Ferâiz 16; Ahmed bin Hanbel, II/187, 190
105] el-Mâide, 5/38
106] 5/Mâide, 2
107] 2/Bakara, 43
108] 5/Mâide, 1
109] Nesaî, Zekât 48; İbn Mâce, Tahâret 2; Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi,
c. 6, s. 32-33
110] 43/Zuhruf, 32
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 78 -
Ona uy. Bilmeyenlerin hevâlarına/heveslerine uyma.“ 111
42/Şûrâ, 13 ve 21.âyetlerde geçen şeriat (“şerea“ fiili) için
Râgıb, şöyle der: Bu âyetler, bütün dinlerin/milletlerin birleştiği ve
nesih sözkonusu olmayan usûle işâret eder; Allah’ı tanımak (iman
etmek) gibi.112 Bütün dinlerin ortak inanç temeli, Allah’ı tek tanrı
edinmektir.
“Şeriat“ kelimesi ise bir âyette geçer: “Seni de din konusunda şeriat
(alâ şerîatin mine’l-emr) sahibi kıldık. Ona uy. Bilmeyenlerin hevâlarına/
heveslerine uyma.“113 Şeriat, İslâmî kaynaklarda, iki mânâda kullanılmıştır:
1) Din ve millet kelimeleri gibi, bir bakış açısından İslâm’ı (din)
ifâde etmek için kullanılır. Bu anlamda din, İslâm, şeriat, millet
aynı mâhiyetin farklı isimleridir.
2) Dinin ibâdet ve hayat düzeni (muâmelât) ile ilgili kısmını
ifâde için kullanılır. Bu mânâda şeriat, İslâm’ın bütünü değil, bir
parçasıdır. 114
Yukarıdaki ikinci anlamıyla şeriat, Kur’an hükümlerini, sünneti
ve tarih boyunca geliştiği biçimiyle ve çeşitliliği içinde fıkıh denilen
İslâm hukukunu içerecek şekilde genişletilmiştir. Bu anlamda
şeriat, Kur’an’da açıklanan ve hadislerde geçen hukukî kurallar,
daha sonra tefsirler, şerhler, görüşler, ictihadlar, fetvâlar ve yargı
kuralları için kullanılmaya başlanarak, şeriat denince fıkıh anlaşılır
olmuştur. 115
“Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere
Kitab’ı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet;
sana gelen hakkı/gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma.
(Ey ümmetler!) Herbirinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri
bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (Şeriatler ve yolda sizi deneyip
imtihan etmek için (böyle yaptı). Öyleyse hayırda/iyi işlerde birbirinizle
yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz
şeyleri (n gerçek tarafını) O haber verecektir.“ 116
(Sana şu tâlimâtı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve
onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir
kısmında seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüzçevirirlerse
111] 45/Câsiye, 18; Râğıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 379
112] el-Müfredât, s. 379
113] 45/Câsiye, 18
114] Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dini Yaşamak, s. 134
115] Vecdi Akyüz, Kur'an'da Siyasî Kavramlar, s. 419-421
116] 5/Mâide, 48
ŞERİAT
- 79 -
bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ
etmek ister. İnsanların birçoğu da zâten fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.“ 117
“O size, dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettigimizi, İbrâhim’e,
Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi sizin için şeriat (hukuk düzeni) yaptı.
Fakat kendilerini çağırdığın bu nizam, Allah’a ortak koşanlara ağır geldi.
Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola
iletir.“ 118
“Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine şeriat
yapan (kanun koyan, Allah’a eş koştukları) ortakları mı var? Eğer
azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri
bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.“ 119
“Sonra seni de emrimizden bir şeriat üzerine kıldık. Sen ona uy ve
bilmeyenlerin hevâlarına/istek ve tutkularına uyma.“ 120
“Biz, her ümmete, uygulamakta oldukları bir ibâdet tarzı (mensek)
gösterdik. Öyle ise onlar (ehl-i kitap) bu işte seninle çekişmesinler. Sen,
Rabbine dâvet et. Zira sen, hakikaten dosdoğru bir yoldasın.“ 121
“İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet) idi. Bu durumda iken Allah,
müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında
anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber
hak yolu gösteren Kitapları da indirdi...“ 122
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden
olan emir sahiplerine (ulu’l-emre) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa
düşerseniz, -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu
Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem hayırlı,
hem de netice bakımından daha iyidir.“ 123
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri
(münâfıkları) görmedin mi? Zira tâğutu inkâr etmeleri kendilerine
emrolunduğu halde, tâğutun önünde muhâkemeleşmek (ve tâğutların
kendilerine hükmetmesini) istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak
istiyor.“ 124
“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine (Kitab’a) ve Rasûl’e gelin (onlara başvuralım)’
denildiği zaman, münâfıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.“ 125
117] 5/Mâide, 49
118] 42/Şûrâ, 13
119] 42/Şûrâ, 21
120] 45/Câsiye, 18
121] 22/Hacc, 67
122] 2/Bakara, 213
123] 4/Nisâ, 59
124] 4/Nisâ, 60
125] 4/Nisâ, 61
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 80 -
“Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda
(ey Rasûlüm,) seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir
sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenip teslim olmadıkça
iman etmiş olmazlar.“ 126
“Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye
sana Kitab’ı hak ile indirdik; hâinlerden taraf olma!“ 127
“...İnsanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel
karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse
işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.“ 128
“...Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin,
fâsıkların ta kendileridir.“ 129
“Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere
Kitab’ı (Kur’ân’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet;
sana gelen gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey
ümmetler!) Herbirinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir
tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlerde) sizi denemek
için (böyle yaptı). Öyleyse hayır işlerinde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü
Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri (n gerçek
tarafını) O haber verecektir.“ 130
“(Sana şu tâlimatı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve
onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir
kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse
bil ki, (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına
belâ etmek ister. İnsanların birçoğu zaten fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.“ 131
“Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini) mü istiyorlar?
İyi anlayan bir topluma göre, hükmü, hükümranlığı Allah’tan daha
güzel kim vardır?“ 132
“...Hüküm, ancak Allah’ındır. Çünkü O, gerçeğe uyar ve O, sağlam
hüküm verenlerin en hayırlısıdır.“ 133
“...Dikkat edin, iyi bilin ki, hüküm, yalnız O’nundur ve O, hesap görenlerin
en çabuğudur.“ 134
126] 4/Nisâ, 65
127] 4/Nisâ, 105
128] 5/Mâide, 44
129] 5/Mâide, 45, 47
130] 5/Mâide, 48
131] 5/Mâide, 49
132] 5/Mâide, 50
133] 6/En’âm, 57
134] 6/En’âm, 62
ŞERİAT
- 81 -
“(De ki:) Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım? Hâlbuki size Kitab’ı
açık olarak indiren O’dur...“ 135
“(Ey Muhammed!) Sen, sana vahyolunana uy ve Allah hükmedinceye
kadar sabret. O, hâkimlerin en hayırlısıdır.“ 136
“Siz Allah’ı bırakıp sadece sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız)
isimlere tapıyorsunuz. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir.
Hüküm, Allah’tan başkasının değildir. O da kendisinden başkasına
ibâdet/kulluk etmememizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat
insanların çoğu bilmezler.“ 137
“...Hüküm ancak Allah’ındır. Onun için ben yalnız O’na tevekkül edip
dayandım. Dayananlar yalnız O’na dayansınlar.“ 138
“...Bir toplum, kendilerini değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı değiştirmez...“
139
“...Onların (göklerde ve yerde olanların) O’ndan başka bir yöneticisi
yoktur. O, kendi hükmüne/hükümranlığına kimseyi ortak etmez.“ 140
“(Bazı insanlar) ‘Allah’a ve Peygamber’e iman ettik ve itaat ettik’ derler;
ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çevirir. Bunlar mü’min değildir.
Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Peygamber’e çağrıldıklarında,
bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler. Ama eğer
(Allah ve Rasûlü’nün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise, ona, gönülden
bağlı olarak saygı ile gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe
ve tereddüt içinde midirler? Ya da Allah ve Rasûlünün kendilerine zulüm
ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır; asıl zâlimler kendileridir.
Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildiklerinde,
‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür.
İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder,
Allah’a huşû (saygı) duyar ve ittika edip O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar
bedbahtlıktan kurtulanlardır.“ 141
“İşte O, Allah’tır. O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Önünde de, sonunda da
hamd O’nundur; hüküm O’nundur. Ve ancak O’na döndürüleceksiniz.“ 142
“Yoksa kötülükleri yapanlar Bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne
kadar kötü (ve yanlış) hüküm veriyorlar!“ 143
135] 6/En’âm, 114
136] 10/Yûnus, 109
137] 12/Yûsuf, 40
138] 12/Yûsuf, 67
139] 13/Ra’d, 11
140] 18/Kehf, 26
141] 24/Nûr, 47-52
142] 28/Kasas, 70
143] 29/Ankebût, 4
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 82 -
“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek ve
kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve
Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.“ 144
“...İnsanlar arasında hak ve adâletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma;
yoksa bu seni Allah yolundan saptırır. Doğrusu Allah’ın yolundan sapanlara,
hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.“ 145
“...Allah’ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah her şeyi bilendir,
hikmet sahibidir.“ 146
“Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?“ 147
“Allah, hâkimler hâkimi (hüküm verenlerin en üstünü) değil mi?“ 148
“...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
Sizden böyle davrananların cezâsı, ancak, dünya hayatında rezillik/
rüsvaylıktır. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin
yapmakta olduğunuzdan asla gâfil değildir.“ 149
Hadis-i Şeriflerde Şeriat Kavramı
“Kim Bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur; kim Bana isyan ederse
Allah’a isyan etmiş olur. Kim Benim emîrime itaat ederse Bana itaat etmiş;
kim de Benim emîrime isyan ederse Bana isyan etmiş olur.“ 150
“Dinleyin ve itaat edin! Üzerinize tâyin olunan vâli/yönetici, başı siyah
kuru üzüm gibi Habeş’li bir köle olsa bile sizin aranızda Allah’ın kitabını
uyguladığı müddetçe dinleyin ve itaat edin.“ 151
“Müslüman bir kimseye, kendisine ma’siyet (Allah’a isyan, günah hususlar)
emredilmediği müddetçe, hoşlandığı ve hoşlanmadığı (her) hususta
(İslâm devleti yöneticisini) dinleyip ona itaat etmesi gerekir. Eğer
ma’siyet emredilirse, ne dinlemek vardır, ne de itaat!“ 152
“Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.“ 153
“Benden sonra sizin (yönetim) işinizi birtakım insanlar üzerine alacaklar,
144] 33/Ahzâb, 36
145] 38/Sâd, 26
146] 60/Mümtehıne, 10
147] 68/Kalem, 36
148] 95/Tîn, 8
149] 2/Bakara, 85
150] Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 33; Nesâî, Bey’at 26
151] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 37; Nesâî, Bey’at 27
152] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839; Tirmizî, Cihad 29, hadis
no: 707; Ebû Dâvud, Cihad 96; Nesâî, Bey’at 34; İbn Mâce, Cihad 40, hadis
no: 2864; Ahmed bin Hanbel, 6/111
153] Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839
ŞERİAT
- 83 -
sünneti söndürecekler, bid’atı ihdâs edecekler (uyduracaklar), namazı vakitlerinden
geciktirecekler.“ Bunun üzerine İbn Mes’ud Rasûlullah’a
sordu: “Ben onlara yetişirsem ne yapmalıyım?“ Rasûlullah şöyle
buyurdu: “Ey Ümmü Abd’in oğlu! Allah’a isyan edene itaat olmaz!“ 154
“Müslüman bir halka, Allah’ın görüp gözetmek üzere idâreci kıldığı
hiçbir kul yoktur ki, onları aldatıp (zulmetmiş) olduğu halde ölürse muhakkak
Allah ona cenneti haram etmiş olmasın.“ 155
“Müslümanların idare işini üzerine alıp da onlar için çalışmayan ve
hayır istemeyen hiçbir âmir yoktur ki, onlarla (müslümanlarla) birlikte cennete
girebilsin.“ 156
“İslâm’ın tutunulması gereken kulpları (yapılması gereken emirleri) tek
tek çözülecek; herbir kulp koptukça insanlar önlerindekilere benzeyecekler.
O kulpların ilki hüküm (hâkimiyetin Allah’ın olması, Kur’an’la hükmedilmesi),
sonuncusu da namazdır.“ 157
Hz. Peygamber’e “cihadın hangisi efdaldir?“ diye sorulunca:
“Zâlim sultana karşı hakkı söylemektir.“ 158
Şeriatlerin Esasta Birliği
“O size, dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettigimizi, İbrâhim’e,
Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi şeriat yaptı.“159 Bu âyette bütün
peygamberlere vahyedilen din yasalarının ruh birliğine işaret
edilmiştir. Allah; Nûh’a, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiye ettiği
din esaslarını, Hz. Muhammed (s.a.s.) vâsıtasıyla müslümanlara
da meşrû kılmıştır. Din Allah’a kulluk ve ibâdet yoludur. Bütün
peygamberlerin getirdiği inanç prensipleri aynıdır. Öteki peygamberlere
vahyedilen temel inançlar, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) de
vahyedilmek sûretiyle yeni müslümanlara, tevhid ümmetlerinin
yolunda gitmeleri emredilmiştir. Hz. Muhammed’e vahyedilenlerin
özü, önceki peygamberlere vahyedilenlerden farklı değildir.
Bütün peygamberlere ve ümmetlere dini doğru uygulamaları ve
dinde ayrılığa düşmemeleri emredilmiştir.
“Senden önce hiçbir peygamber göndermemiştik ki: ‘Benden
154] Ahmed bin Hanbel, 5/301, hadis no: 3790; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2865
155] Buhârî, Ahkâm 8
156] Müslim, İman 229, hadis no: 142
157] Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Hibban, Sahih, hadis no: 257; Hâkim, el-
Müstedrek, 4/92
158] Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Mâce, Fiten 20, hadis no: 4011-4012; Tirmizî,
Fiten 13, hadis no: 2175; Ebû Dâvud, Melâhim 17
159] 42/Şûrâ, 13
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 84 -
başka ilâh/tanrı yoktur, Bana kulluk ediniz’ diye vahyetmiş olmayalım.“160
âyetinde buyrulduğu gibi bütün peygamberlere yalnız Allah’a
ibâdet/kulluk yapmaları vahyedilmiştir. Zâten İslâm’ın mânâsı da
Allah’a teslim olmak demektir. Bu anlamda İslâm, bütün peygamberlere
gönderilen dinin adıdır, anlamıdır. Bütün dinlerin özü
İslâm, yani Allah’a tapmak, yalnız O’na teslim olmaktır. Hz. Peygamber
(s.a.s.): “Biz peygamberler topluluğu, baba bir kardeşleriz, dinimiz
birdir.“161 buyurmuştur.
Mâide sûresinin 48. âyetinde her ümmet için bir şeriatın, yani
hukuk sisteminin, bir davranış tarzının belirlenmiş olduğu bildirilmektedir.
Bu şeriatlerin hepsi tevhid temeline dayanır. Fakat
hukuk ve ibâdet şekillerinde farklar olması doğaldır. Toplumların
ihtiyaçlarına göre gönderilen şeriatlerde tedrîcî değişiklikler
yapılmıştır. Öndeki şeriatlerde haram olan bazı eylemler, sonraki
şeriatte helâl kılınmış veya bunun tersi olmuş, gerekli şartları ortadan
kalkan bazı hükümler neshedilmiştir (Nesh, şeriatlar arasında
olur). Ancak inanç esasları hepsinde birdir.
Şeriat ve Laiklik: Kur’an’a göre sadece bir tek makbul din vardır.
O da Allah’ı birleme (tevhid) ve Allah’a kulluk/ibâdet dini olan
İslâm’dır. İslâm kelimesi, dillere göre değişik olsa da, aynı rûhu taşıyan
dini (tek hak dini) anlatmaktadır. Bütün peygamberler aynı
inanç ve temel yasaları getirmişlerdir. Bu dinin temel niteliği olan
tevhid aynı olmakla beraber, şeriat kısmı ulusların şartlarına göre
farklılık gösterir. Şeriat ayrılığı doğaldır.
Laikliğe gelince; Din işlerinin devlet işlerinden ayrılması, devlet
işlerine dinin karıştırılmaması, devletin dinden bağımsız olması
demektir. Laik devlet, bütün dinlere ve dinsizliğe eşit ve tarafsız
bakar. (Ama Türkiye’de laiklik İslâm düşmanlığı, devletin din işlerine
istediği gibi ve istediği kadar karışması, dini yönlendirmeye
kalkması, sınırlarını daraltması, kendi boyasını, yorumunu, kanunlarını,
ilkelerini dinin izahı ve yaşanması için alternatifine izin
verilmeyen mecbûrî kabulü şeklinde anlaşılıp uygulanmaktadır.
Dini sadece -o da kurallarını kendi belirleyerek- câmi ve vicdan
gibi alanlara hasrederek/hapsederek güya dine özgürlük verilmiş
ve din karşısında tarafsızlık yapılmış olmaktadır. Özgürlük verilen
bir-iki alanda da Allah’ın dini olan İslâm’a değil; ilkelere, anayasa
ve yasalara uygun hale getirilmiş, atmalar ve katmalarla tahrif
edilmiş devlet dininin anlatılıp öğretilmesine bu hak(!) lutfen verilmiştir.
Siyasal alanda, resmî kurumlarda, yasama ve yürütmede,
160] 21/Enbiyâ, 25
161] Buhârî, Enbiyâ 48; Müslim, Fedâil 145
ŞERİAT
- 85 -
kamusal alanda resmî din Kemalizm başta olmak üzere başka
dinlerin hâkim olmasını, İslâm’ın da bu alanlarda gündeme getirilmesine
bile izin verilmeyeceğini dikte edip dayatmak şeklinde
anlaşılıp uygulanmaktadır. Dini devletten ayırdığınızda dini kuşa
benzetip güçsüzleştirdiğiniz, dini devletsiz yaptığınız gibi; dini
devlete karıştırmayıp devleti dinden ayırdığınızda da, devleti dinsiz
yapmış olursunuz. Laiklik de işte bu zulüm ve fâciaları gerçekleştirmek
için vardır. Laiklik, aslında dinsizlik değil; çok dinliliktir,
yani çağdaş şirktir.)
Laiklik bir düzen olarak uygulanan bir sistemdir. Birey bazında
laiklik olmaz. Çünkü özel hayatında laik olmak, hayatına dini
karıştırmamak demektir. Bu ise din ile tüm ilgiyi kesmek anlamına
gelir ki, dünyada dinle tüm ilişkisini kesen insan sayısı çok azdır.
Zaman zaman Allah’ı düşünen, O’nun huzurunda sorumluluğa
inanıp bunun gereklerini yapan, namaz kılan veya evinden besmele
ile çıkan, Cuma ve bayramlarda olsun namaz kılan, ara-sıra
Kur’an okuyan (veya para vererek bâtıl yollarla da olsa ölmüşlerine
Kur’an okutan), hâsılı hayatının bazı aralıklarında da olsa
dinsel iş yapan (yani yaşamasa ya da çok azını yaşasa dahi ‘ben
müslümanım’ diyen) kimse, hayatına dini karıştırmaktadır. Onda
din (şu veya bu ölçüde) vardır, öyle ise o kimse laik değildir, çünkü
dinî duygu taşımakta; din, hayatının tamamına olmasa da bir
kısmına egemen olmaktadır. Demek ki o, tamamen din dışı yaşamamaktadır.
162
“Ben hem müslümanım, hem de laikim“ diyen kimse, kendi
özel hayatında laik olduğunu iddia ediyorsa, bu, tutarlı bir söz değildir.
Çünkü dinin çok az kısmını ve hayatının çok az kısmında da
olsa) dini hayatına uygularken laiklikten ayrılmaktadır. Dünyada
çok nâdir insan dinî duygudan tamamen uzak, dinle ilgisiz, yani
laiktir. Dininin çok küçük bir gereğini yapan kimse, hayatına dini
karıştırdığı için laik değildir, olamaz. Ama, bilinçli olarak insan ille
de “ben laikim!“ diyorsa, bu kimseye müslüman demek de mümkün
olmaz; yani insan hem laik hem müslüman olamayacağı için,
ya müslümandır, ya da laik, yani dinlere karşı tarafsız, çok dinli,
dini kendine karıştırmayandır.
Kur’an’a göre, toplumu Allah’ın indirdiği yasalar yönetmelidir.
Allah, her topluma, peygamberleri aracılığı ile yasalar (şeriat)
indirmiştir. Allah’ın indirdiği hükümleri/yasaları uygulamayanlar
kâfir/nankör, zâlim ve fâsık/yoldan çıkmış olurlar. 163
162] S. Ateş, Kur'an Ans., 19/326
163] 5/Mâide, 45-47
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 86 -
Şeriate Bağlılık ve İbâdet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve
Allah’a yönelenlere müjde var. Müjdele kullarımı. Onlar ki, sözü dinlerler
ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini hidâyete/doğru
yola ilettiği kimselerdir ve onlar sağduyu sahipleridir.“164 “Size verdiğimizi
kuvvetle tutun, içinde olanı hatırlayın ki, (azâbımdan) korunasınız.“ 165
İslâm’ın, Önceki Peygamberlerin Şeriatlarıyla İlişkisi
a) İslâm bütün peygamberlere gelen dinlerin adıdır.166 insanlık
dünyaya peygamberle (Hz. Adem’le) gelmiştir. Zamanın şartlarına
ve insanlığın ihtiyaçlarına göre Allahu Teâlâ peygamberleri değişik
şeriatlere (hukuklarla) göndermesine rağmen; itikat (inanç)
her peygamberde aynı olmuştur.
b) Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri dinler bir kavme
gönderilmişti. Hz. Muhammed’e (s.a.s.) gelen İslâm, evrensel bir
dindir. Yani tüm evrene ve bütün insanlığa Allah (c.c.) tarafından
sunulmuş, kıyamete kadar geçerli olacak bir hayat şeklidir.
c) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İslâm Dini, önceki
peygamberlerin tebliğ ettiği dinlerin hükümlerini (şeriatlarını)
nesh edip ortadan kaldırmıştır. Yani şu anda geçerli olan şeriat Hz.
Muhammed’in (s.a.s.) şeriatıdır.
d) İslâm dini, Hz. Muhammed (s.a.s.)’den önce Allah (c.c.) tarafından
gönderilen tüm kitapları ve peygamberleri tasdik eder.
Şeriatte Hile Olur mu? Hîle-i Şer’iyye
Denilen “Hîle-i Şerriyye“
“Cumartesi günü içinizden (yahûdilerden) azgınlık edenleri elbette
bilmiş olacaksınız. Çünkü Biz onlara ‘aşağılık maymunlar olun!’ dedik.
Biz onu (meshi/maymunlaşmayı), hâdiseyi bizzat görenlere ve
sonradan gelenlere bir ibret dersi, muttakîler için de bir mev’ıza/öğüt
kıldık.“167 Meshedilen, yani maymuna çevrilip sonra helâk edilen
insanlar, dünyevîleştiklerinden, sırf dünya metaını elde etmek ve
midelerini doldurmak için Allah’ın emrini yerine getirmediler;
irâdelerini kullanmadılar. Allah da onları irâdesi olmayan, sırf midesi
için yaşayan zelil ve maskara maymunlara çevirdi. İrâdelerini
kullanmadan, Allah’a isyan ederek yaşayanlar, ancak hayvanlara
benzerler. Çünkü insanlarla hayvanları birbirinden ayıran temel
özelliklerden biri, insanların irâdelerini kullanabilme yeteneğine
164] 39/Zümer, 17-18
165] 2/Bakara, 63
166] Bkz. 2/Bakara, 130-133
167] 2/Bakara, 65-66
ŞERİAT
- 87 -
sahip olmaları, hayvanların ise bu yeteneğe sahip olmamalarıdır.
Kim, dünyevîleşerek böyle birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle
Allah’ın emirlerini te’villerle yerine getirmezse; âkıbeti, mesholunan
bu insanlardan farklı olmayacaktır. Allah’ın azâbı er veya geç
onları yakalayabilir. Dünyada olmasa da âhirette.
İman, insanın ilâhî emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle
değil; fikrî, rûhî ve amelî boyutlarıyla derin bir teslimiyet ve itaat
bilinci içinde karşılaması gerektirir. Düşünceyi şekilcilikle tasmalamaya
çalışmak, itaate dayalı hedefleri açısından düşünceyi düşünce
adıyla oyuncak haline sokmaktır. Allah, cumartesi eylemini,
verilen söze aykırı bir hareket saymıştır. Hâlbuki onlar emrin, şeklî
ve harfî mânâsına karşı gelmemişlerdi. Çünkü onlardan istenen,
cumartesi günü avlanmamalarıydı ve onlar, bu emre güya karşı
çıkmamışlardı. Onu şeklen uygulamışlardı. Fakat onlar, cumartesi
günündeki bu avlanmanın neticesini dolaylı bir yolla elde etmenin
hilesini bulmuşlardı. İşte bundan dolayı dünyevî ve uhrevî cezaya
çarptırılmışlardı.
Çünkü emir ve yasaklara, zâhiren şekilsel olarak uyuyor görüntüsü
verip ilâhî emirlere hileyle yaklaşmak, aslında itaatin içeriğini
tersyüz edip isyan etmek olduğu gibi, alay anlamı da taşır.
Emir ve yasakla ve hatta o hükmü koyan ile dalga geçmek ve onu
hafife almak demektir. Sanki Allah’ın, kalplerden geçeni, niyetleri,
emredilen hükümdeki hedeflerin saptırıldığını dâhil her şeyi bildiğine
inanmamak, onun kandırılabileceğini vehmetmektir.
Bütün bu tavırlar, üzülerek belirtelim ki İslâm tarihinde, bazı
geleneksel din ve fıkıh yorumunda ve günümüz müslümanlarında
da ortaya çıkmaktadır. “Hîle-i şer’iyye“ yani, “şeriat’e uygun (!)
hile“ diye isimlendirilen bu şeytanî anlayış, aslında “hile-i şerriyye“
(büyük şer ve kötülüğe sebep olan hile)dir. “Hîle-i şer’iyye“ yi câiz
görenler, “hîle“nin anlamını çare, çözüm, beceriklilik, çıkış yolu
mânasında kullandıklarını belirtirler. “Hîle“nin asıl anlamı, başkasını
kurnazca aldatmak, yanıltıp kandırmak, sahtekârlık, düzenbazlıktır.
İslâm tarihinde ve fıkhî tartışmalarda “hulle“ ve “iyne
satışı“ gibi konularda daha çok görülür, yemin ve talâk konularında
çok geniş bir alana yayılarak, hîleden (hîleye sıcak bakan
bazı kimselerin daha çok bu konulardaki fetvâlarından) yararlanılır.
Kanuna, şeriate karşı hilenin üç unsuru vardır. a) Yapılan
muâmelenin şekil bakımından kusursuz ve hukuka uygun olması,
b) Kanun koyucunun, şâriin vaz ettiği normun ruhuna ve maksadına
aykırı bir sonuç doğurması, c) Hile kasdı.
Meselâ, borç verdiği kişiden faiz almak isteyen bir kimsenin
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 88 -
herhangi bir malını ona 1 milyara veresiye satıp, aynı malı 700 milyona
peşin satın alması gibi. Burada şekil yönünden hukuka uygun
iki alışveriş işlemi arkasına gizlenmiş, alışverişin meşrûiyetinin
amacına aykırı bir sonuç (fâiz alma) elde edilmiş ve bu muâmele o
maksadı gerçekleştirmek üzere yapılmıştır. Bu tür alışverişe “iyne
satışı“ denir. Peygamberimiz, bu konuda şöyle buyurur: “İnsanlar
dînar ve dirhemlerin (küçük ve büyük paranın) peşine düşer, iyne satışı
yapar, havancılıkla uğraşır ve Allah yolunda cihadı terk ederlerse, Allah
onlara bir belâ indirir ve bu belâyı yeniden dinlerine dönünceye kadar da
kaldırmaz.“168 Mümkündür ki bu belâ, mesh kavramıyla ifade edilen
maymunlaşma belâsıdır.
Bu konudaki bir uygulama örneği, Hz. Âişe’den şöyle nakledilir:
Zeyd bin Erkam’ın ümmü veledi olan bir kadın O’na dedi
ki: “Ey mü’minlerin annesi, Zeyd’e veresiye sekiz yüz dirheme bir
köle sattım. Sonra onu ondan altı yüz dirheme peşin satın aldım.“
Hz. Âişe bunun üzerine şöyle dedi: “Ne kötü bir satım, ne kötü bir
alım yaptın. Zeyd’e şunu bildir ki, eğer tevbe etmezse Rasûlullah
(s.a.s.) ile yaptığı cihadın sevâbını kaybetmiş olur.“169 Günümüzde
özel finans kurumlarının faizden (şeklen) kurtulup, faiz geliri
gibi kâr elde etmek için iyne satışına tümüyle benzer şekilde kredi
verdiğini biliyoruz. Hîle-i şer’iyye için meşhur ve kesinlikle câiz olmayan
bir örnek olan hulle için asr-ı saâdetteki şu olayı biliyoruz:
Rifâa el-Kurazî hanımını boşadığında kadın tekrar Rifâa’ya dönebilmek
için Abdurrahman bin Zebîr ile nikâhlanınca Rasûlullah
onun maksadına işaretle fiilen evlilik hayatı yaşamadıkça eski kocasına
dönemeyeceğini ifade etmiştir. 170
Haram olan bir şeyi, hileli yollarla şeklen ve zâhiren helâl
görüntüsü vermenin ve bu şekilde haramları işleme suçunun ve
cezasının çok büyük olduğunu, “mesh olayı“nın sebebi olan “cumartesi
ashâbı“nın yaklaşımından ve daha dünyadayken başlayan
feci cezadan öğreniyoruz. Müslüman, Allah’a, O’nun hükümlerine
teslim olan demektir. Bu teslimiyet ve itaat bilinci, insanın ilâhî
emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle değil; fikrî, rûhî ve amelî
boyutlarıyla hükümleri yaşamak ve basit çıkarlarına ters düşse
bile gönülden gelen rızâ ile boyun eğmektir.
Bunun aksine, itaatteki ruhu görmezden gelip varsa fetvâları
istismar etmek, fetvâsını alsa bile selîm kalbine danışmamak, hileli
işlere sarılmak, Allah’ın rızâsını ve cenneti riske atmak demektir.
168] Ebû Dâvud, Büyû 54, Melâhim 10; Ahmed bin Hanbel, II/42
169] Ahmed bin Hanbel, 4/469
170] Buhârî, Şehâdât 3, Talâk 4; Müslim, Talâk 1-2, 4
ŞERİAT
- 89 -
Böyle bir anlayışın dünyadaki cezası mesh değilse bile en azından
Peygamber lisanıyla dünyada üzerine bir belâ indirilmesine ve yeniden
dinlerine dönünceye kadar da belânın kaldırılmamasına sebep olacaktır.
Mümkün ki, bu inen belâ, mesh olmayacak, insan şekil olarak
maymunlaşmayacaktır; ama karakter ve ahlâk yönünden, irâdesi
olmayan, sırf midesi için yaşayan zelil ve maskara maymunlara
benzeyecektir. Dünyevîleşen, sırf dünya metaını elde etmek ve
midelerini doldurmak için Allah’ın emrini oyuncak edinenlerin
cezası maymunlaşmaktır. Birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle
Allah’ın emirlerini geçersiz, gayr-ı meşrû te’villerle yerine getirmeyen,
zâhiri/görüntüyü kurtarmakla yetinenlerin âkıbeti, mesholunan
bu insanlardan farklı olmayacaktır.
Mesh’e uğrayıp maymunlaşan Cumartesi yasağını çiğneyen
kavmin suçu, kendilerine ibâdet için tahsis edilen/ayrılan güne
hile karıştırmaları; şeklen ibâdet gününe uyar görünüp gerçekte
uymamalarıydı. Biz de, ibâdet için tahsis edilen zamanları, meselâ
namaz vakitlerini, cumâ saatlerini gerektiği gibi değerlendirmez,
görevlerimizi yapmazsak bizden önceki toplumların suçunu işlemiş
oluruz. İbâdetleri yapar görünür de istenildiği şekilde rûhen
icrâ etmeye uğraşmayıp gerçek anlamıyla kulluğumuzu yerine
getirmezsek, benzer cezaya uğrama endişe içinde olmalıyız.
İbâdete ayırdıkları zamanda bile dünyayı, midelerini düşünüp
dünyevîleşenlerin durumu ve başlarına gelenler, sonraki nesillere
ibret, muttakîlere de öğüttür.171 Onlar, ilâhî yasağa (cumartesi yasağına)
uymadıkları için bu cezaya çarptırıldılar; biz de İlâhî yasaklara
uymayınca, hele bunlara mâzeret uydurup kılıflar uydurunca,
benzer cezalara çarptırılmaktan korkmalıyız.
Bazı Tasavvuf Erbâbının Şeriatı
Basite İndirgemesi
Tasavvufta şeriat, bir dış yapı olarak ele alınmış ve işin içyüzüne
hakikat denilmiştir. Şeriatten hakikate giden yola tarikat denir.
Şeriat, kabuk kabul edilmiş, tarikat ve hakikat öz olarak değerlendirilmiştir.
Şeriatın emirlerine uyup tarikata girmeyen kişiler, işin
kabuğunda kalmakla itham olunmuşlardır.
Mutasavvıflar, şeriate direkt cephe almaktan çekinmişler, benzetmelerle
onu hafife almayı tercih etmişlerdir: “Dinin şeriat kısmı,
cevizin ham ve yeşil olan dış kabuğuna, tarikat kısmı, sert olan
iç kabuğuna, hakikat kısmı yenilecek olan içine, mârifet kısmı
ise cevizin aslına ve mâhiyetine benzer. Bal, bal denilmekle ağız
171] 2/Bakara, 66
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 90 -
tatlanmayacağı gibi, bir cevizin yeşil kabuğu ısırılmakla da, ondan
ağıza bir tad gelmez. Asıl tad, cevizin içinin yenilmesindedir. Bununla
beraber, cevizin ta kendisi olabilmek daha iyidir. İşte mutasavvıflar,
ilme’l-yakîn (bilmek), ayne’l-yakîn (bulmak) ve hakka’lyakîn
(olmak) gibi üç kelime ile özetle ifâde ettikleri mânânın da
bu olduğunu söylerler. Yalnız cevizin adını işitmek, sonra onu arayıp
bulmak, hatta yemek kâfi değil; cevizin ta kendisi olmak da
lâzımdır. Bu dört mertebenin birincisi şeriattir, avâma (halka, aşağı
tabaka, câhil kesim, ayak takımı) mahsustur. İkincisi tarikattir,
havassa (üst tabaka, seçkinler, aydınlar, tarikat mensupları) mahsustur.
Üçüncüsü hakikattir, havassü’l-havassa (seçkinlerin seçkini,
tarikatın üst seviyesindekiler) mahsustur.“ Kastamonu’lu Şaban-ı
Veli, bu dört yolu şu sûretle de ifâde etmiştir: Şeriat beden için;
tarikat halk için, hakikat ruh için, mârifet Hak içindir.“ 172
Şeriatın benzedildiği cevizin ham ve yeşil olan dış kabuğu
yenilmez acılıktadır. Sadece cevizi korur. İçindeki gıda veren tatlı
cevize ulaşmak için yeşil kabuğu ezmek ve kırmak gerekir. Üst kabuğu
kırmadan içe ulaşılmaz. O yüzden cevize (hakikate) ulaşmak
için şeriatın kırılması, o kabuktan kurtulunması gerekmektedir.
Verdikleri örnekten yola çıkarak şeriatın ne kadar basit, kabuk ve
aşılması gereken husus olduğu vurgulanır. İşin özü kabul edilen
“hakikat“in ne olduğu bize göre çok belirgin değildir; kendileri
tevil ve yorumlarla bu özün ancak tasavvufa gönül verenlere
açılacağı gizli ve büyük hazine olduğunu belirtirler. Onlara göre,
kabukta kalanlar zâten bunları anla(ya)maz. Bu ve benzeri örnek
ve ifâdelerden şeriatın içinde hakikat olmadığı, hakikatin daha
derinde ve daha başka şey olduğu anlatılmış olur. Şeriat ilmi ve
yaşayışı, hakikat ilmine ve yaşayışına aykırı olduğu belirtilmiş olur.
Bu hakikatin İslâm mı, küfür mü demek olduğu kimsenin aklına
gelmez ve sorgulanmaz. Çünkü kullandıkları kelimeler, kavramlar
hep İslâmî kavramlardır. Hakikate karşı çıkmak gibi bir suçlamayı
göze alan pek çıkmaz. Zâten tüm toplum tarafından kabul
görülen bu tasavvuf anlayışına karşı çıkmak cesâret isteyecektir.
Ama şeriatın hakarete uğraması pek önemli kabul edilmez, ona
bu sataşmalar müslümanlar tarafından bile olmadık tevil ve hatalı
hüsn-i zanlarla müsâmaha bulur. Olan da şeriata olur. Bugün halk
arasında şeriatı öcü gibi görülmesinde, onun gerçek İslâm’dan,
Kur’an’dan ayrı bir şeymiş gibi kabul edilip yer yer çatılmasında
bu geleneksel din anlayışı haline gelen yaklaşımın büyük payı vardır.
172] Osman Ergin, Balıkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti, s. 230
ŞERİAT
- 91 -
Zâhir-Bâtın Ayrımı: Dinin bir zâhiri, bir de bâtını olduğu konusunda
Şia ile tasavvufçuların inancı aynıdır. Zâhir, avâm halkın
nassların zâhirinden anladığı mânâdır. Bâtın ise, nasslardan
kastedilen ve hakiki ilim kabul edilendir ki, onu da ancak şiaya
göre imamlar, tasavvufçulara göre de velîler (evliyâ) bilir. Tasavvufçuların
nassların bu şekilde bâtınî açıklanmasına hakikat, diğer
zâhirî tarzda açıklanmasına şeriat adını vermiş, hakikatin velilere,
şeriatın avam halka olduğunu söylemişlerdir. Gazâlî’nin “Lâ ilâhe
illâllah“ın avamın imanı, “lâ huve illâ huve“nin havassın imanı olduğunu
söylediği bilinmektedir. Şeriat âlimlerine “zâhir ve kışır
bilgisi âlimleri“ deyişleri de meşhurdur. Şeriatta, kabukta kalmış
olanlar, ibâdetlerini ve haramlardan kaçınmalarını cennet arzusu
ve cehennem korkusu için yaparlar diye suçlanılır. Kendileri, cenneti
küçük görme, onu istememeyi mârifet olarak görür ve gösterirler.
Tabii ki şeriat kitabı Kur’an, bizden cehennemden sakınıp
cenneti talep etmemizi ister, bizi cennete özendirir, azâbın dehşetinden
korkutur.
Bazı tasavvuf kitaplarında ve günümüzdeki tasavvufçuların
önemli bir kesiminde şeriat aleyhtarı gibi görünmenin doğru olmayacağı
yaklaşımından, gerçek tasavvufun şeriata bağlılık olduğu
slogan halinde tekrarlandığı da görülür. Ama tuhaftır ki;
şeriata bağlı kalmadan gerçek tasavvuf ehli olunamayacağı gibi
ifadelerle, şeriatın hafife alınması, işin özünün şeriat aşılarak ulaşılabilecek
hakikat olduğu gibi çelişkilerle beraber ifadelendirilir.
Ve şeriatla, tevhidle bağdaşmayacak gavs, kutub gibi yarı tanrılar,
tanrı özelliği gösteren kerâmet/olağanüstü haller sahibi kişilerin
evliyâ kabulü, türbe ve bâtıl vesileye verilen önem, şefaatçilik gibi
inanış ve anlayışlarla, Peygamberimiz’in yapmadığı şekilde zikir
ve değişik ibâdetlerle bid’at ve hurâfeler şeklindeki uygulamalar
değerlendirildiğinde, şeriatın kaynaklarıyla izah edemedikleri
hususlar için de “keşif“, “ilham“, “rüyâ“ gibi birçok gayr-ı meşrû
delile sarıldıkları bilindiğinde, yukarıdaki sloganlarındaki samimiyetlerinin
ölçülmesi için mihenk taşı olmalıdır. Tarihte, istisnâlar
dışında medresede eğitim görmeyen, hattâ medresede okutulan
ilimlere ve oradan yetişen âlimlere çatıp sataşan bir olumsuz tavırla
tekkelere dolup tasavvufa meyleden kişilerin yine medrese
vb. yerlerde ilim tahsil etmeyen ve âlim olmayı küçük görüp daha
kıymetli olduğu yorumuyla ârif olmayı seçmiş, şeriatı küçük görüp
şeriat bilgisi olmamasını fazilet gibi takdim etmiş kişilerin hocalığı
altında ne kadar şer’î bilgiler almış olduklarını düşünebiliriz.
Hele günümüzde daha çok avamdan insanların ya da şeriat bilgileri
tahsil etmemiş farklı alanlarda yüksek tahsil yapmış az sayıdaki
kişilerin şeriat bilgilerinin ne kadar sınırlı ve yetersiz olduğu
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 92 -
değerlendirilebilir. Bununla birlikte şeyhler tarafından bunlara ne
derece şer’î eğitim tavsiye edilmektedir? Tavsiye edilen kitapların
kahir ekseriyeti yine tasavvufçu kişilerin eseri, sohbetlerde atıfta
bulunulan örnek kişilerin hemen hepsi o yolun yolcusu olduğu
için, insanların şeriata bağlılığı ne kadar olabilecektir? Bazı muvahhid
gençlerin tevhidî esaslarla bağdaşmadığını âyet ve hadisleri
delil getirerek tasavvufçulara anlattığında hiç olumlu bir netice
alınamadığı da, şeriatın en temel delillerinin bile onlara niçin etkili
olamadığının altı deşinilince, konuyla ilgili bahsettiğimiz problem
kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
İşi biraz daha ileriye götürüp haramı helâl, helâlı haram ilân
edenlere de rastlanır. Allah’ın dininde, şeriatta haram-helâl bütün
müslüman kullar için sözkonusu iken, bunların din anlayışında
bu haram ve helâller yalnız basit ve sıradan insanları (avâmı)
bağlayan kurallar olarak sunulabiliyor ve kendilerinin bunlardan
muaf olduğunu ileri sürebiliyor. Bu anlayış, kamuoyunda kabul
görmediği için bunları tüm bu ekol sahipleri direkt olarak savunmazlar.
Ama içlerinden bu anlayışta olanları inkâr da edemezler.
Ayrıca, bu anlayışın temelini besleyen yaklaşımları hemen bütün
tasavvufî kitap ve sohbetlerde bulmak mümkündür: Örneğin bir
şeyhi içki içerken ve kadınlarla işret halinde gören mürîdin bu görünenlerin
zâhir olduğunu düşünmesi, bâtınında ise mübâreklerin
kim bilir ne halde olduklarını düşünmeleri, şeyhinin yanlış yapma
ihtimalini aklından bile geçirmemesi tavsiye olunur. Böyle olunca,
helâl-haram hudûdu insana göre değişmiş olacaktır. Şeyhin şeriata
aykırı sözleri ve davranışları varsa, mürîde düşen bunları güzel
bir yolla tevil etmesi, tevil edemiyorsa “vardır bir hikmeti“ demesi,
ama kesinlikle eleştirmemesi, hatta hata olarak düşünmemesi gerekecektir.
Ama kendisi şeyhinin eline, ölünün yıkayıcısına teslim
olması gibi teslim olup her konuda itaat edecektir.
Kaynağı itibarıyla şeriat-hakikat ikilemi şeriatın zâhirî ve
bâtını ikilemine râcidir. İslâm’ın başında müslümanlar bu ayrımı
yapmamışlardır. Bu ayrım her şeyin zâhiri ve bâtını olduğu gibi
Kur’an’ın, hatta Kur’an’dan her âyetin ve her kelimenin bir zâhiri
bir de bâtını olduğunu söyleyen Şia ile başlamıştır.
Marifet ve Hakikat İddiası: Tasavvufçular dinin özü ve cevherine
ulaşma iddiâları yanında onun hükümlerini küçümsemeyi
ve onlara muhâlefeti bayraklaştırmayı da ihmal etmemişlerdir.
Bu hükümleri zâhir, kabuk, şekil ve benzeri sıfatlarla niteleyerek
bunlara muhâlefetin çok önemli olmadığı, önemli olanın cevher
ve öz dedikleri mârifet ve hakikat olduğu havasını estirmişlerdir.
Onun için bunlar arasında kemâle erdiğini tasavvur eden yahut
ŞERİAT
- 93 -
erdiğini düşünenler artık teklifin kendilerinden kalktığını ve bu
hükümlerin avam insanlar için olduğunu söylemekten kendilerini
alamamaktadır. Nitekim günümüzde de aşk, sevgi, mârifet, hakikat,
hümanizm ve hoşgörü sloganları arkasına sığınan ve dinin
hükümlerini gözardı eden, hatta onlara inanmayan sayısız tarikat
çevreleri bulunmaktadır.
Bu çevreler, yazılarında ve kitaplarında da bunu telkin ve
teşvik etmekten de geri durmamaktadır. Bir-iki örnek verelim:
“Namaz (sıtmaya yakalanmış bir hastanın) sağ elini, oruç sol elini,
zekât ve sadaka sağ ayağını ve hac ile zikirler de sol ayağını tutsalar
kalbi kötü ahlâklarından ileri gelen hastalıklarla mâlul olduğunda
asla fayda vermez. Bir hâzik hekim demek olan mürşid-i
kâmilin ilâcına muhtaçtır.“; “Buyurmuşlardır ki, ibâdetlerin yükte
ağır, pahada hafifi ve pahada ağır, yükte hafifi vardır. Abdest, namaz,
oruç, hasenât ve her ne kadar zâhirî ibâdet ve tâat varsa,
bunların hepsi yükte ağır, pahada hafiftir. Allahu Teâlâ’nın rızâsı,
Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnetleri ve mürşidin sözleri de, eski bakır
gibi yükte hafif ve pahada ağırdır.“ 173
Toplumda birtakım insanlar tarafından “kalbim temizdir, kalbime
bak. Önemli olan kalp temizliğidir“ gibi sözlerin kullanılmasının
kaynağı, bu nevi tasavvufî hikmetler(!) olsa gerek.
Muhammed Nazım Kıbrisî, ilim ve âlimi şu şekilde küçümsemekte
ve aşağılamaktadır: “Ali başka, veli başka. Dünyada ne kadar
âlim varsa, o âlimlerin hepsinin ilmini bir velinin ilim denizine
atarsan kaybolur... Öteki ulemâların okuduğu ilimleri onların
okudukları kitapları, Avrupa’nın papazları da okur. Bizden fazla
okurlar onlar... İlmi dilinde olan kimselerin bildiğini onlar (oryantalistler)
bizden fazla biliyor. Lâkin ilmi kalbinde olanların ilminden
onlar bîhaberdir. Kalpte olan ilim ledunnî ilimdir. Ledunnî
ilmi papazlar alamaz.“174 (Tasavvuf ilimlerinin büyük çoğunluğunun
bu ilme dayandığı Ledunnî ilim, şeriatın ölçülerine göre buna
ilim demek doğru olmaz. İslâm akaidiyle ilgili kitapların hemen
tümünde yer alan “ilmin kaynakları“ arasında bu tür ilim yoktur.
Tasavvufçular bunu Kur’an ve Sünnet ile bildirilenlerin dışında ve
gaybdan gelen bilgi olarak kabul etmektedir. Doğrudan doğruya
Allah tarafından tasavvufçuların kalplerine ilka edilen veya onların
kalbinde doğan ilim olarak bilinmektedir.) “Zâhirî ilim, melekler
arasında bulunup cennet ve cehennemi bilfiil gören şeytanı
173] el-Hac Mehmed Nuri Şemsuddin en-Nakşibendi, Tam Miftâhu'l-Kulûb, s.
229, 300
174] M. Nazım Kıbrısî, Tasavvufî Sohbetler, s. 90
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 94 -
dahi kurtarmadı. Zira ilmi gırtlaktan yukarı kafasında kalmış, kalbine
inmemişti. (Fâsit kıyas yaptı ve cennetten kovuldu).“175 “Bilmiyorsanız
ehl-i zikir (âlimler)’den sorun“176 âyetindeki ehl-i zikirden
maksat, evliyâullah hazerâtıdır.“ 177
Tasavvufçular, Kehf Sûresinde geçen Hz. Mûsâ ile “sâlih kul“
arasındaki kıssadaki sâlih kulu Hızır adında bir ermiş kişi olarak
nitelemiş ve anlatılan kıssanın mânâlarını, hedeflerini ve mesajını
tahrif etmiş ve tasavvuf inancının temellerinden biri yapmışlardır.
Bu kıssaya dayanarak zâhir bir şeriat ve ona muhâlif bâtın
bir hakikat bulunduğunu, şeriat âlimlerinin hakikat âlimlerinin
bazı davranış ve sözlerini yadırgaması veya eleştirmesinin yanlış
olduğunu söylemişlerdir. Peygamber değil; Hızır adında bir velî
kabul ettikleri “sâlih kul“a Hz. Mûsâ’nın itirazının nasıl anlamsız
ve tuhaf bir şey ise, şeriat âlimlerinin de hakikat âlimlerini eleştirmesi
veya onlara itiraz etmesinin yersiz ve anlamsız olduğunu
iddia etmişlerdir. Yanlış olarak, veli olduğunu söyledikleri Hızır’ın
(Kur’an’daki geçen ifâdeyle “sâlih kul“) vahil, ilham, akaid ve şeriat
sahibi olduğunu söylemişler ve ilimlerinin büyük birçoğunu
buna binâ etmişlerdir.
Hızır’ın kıyâmete kadar yaşadığını, şeriat ilimlerinden ayrı
olan bâtınî ilimlere sahip olduğunu, peygamber olmayıp veli
olduğunu, peygamberlerden gelen vahiy yolundan ayrı bir yolla
kendisine ledunnî ilim dedikleri bir ilim geldiğini, bu ilmin Hz.
Peygamber’in peygamberliğinden önce ve sonra her zaman bütün
velilere indiğini, bu ilimlerin peygamberlere gelen ilimden
daha üstün ve daha büyük olduğunu iddiâ etmişlerdir. Nitekim
“veli olan Hızır’ın işlediği bazı fiillerin anlamını ve izahını Hz. Mûsâ
peygamber olduğu halde bilememiş ve veli olan Hz. Hızır’a uymak
zorunda kalmıştır. Üstelik Hızır’dan birtakım bilgiler öğrenmek
için onun yanına gitmiştir...“ diye iddia etmişlerdir.
Yine, veli olduğu halde Hızır nasıl peygamber olan Hz.
Mûsâ’dan daha büyük ve daha bilgili ise, ümmetin velileri de şeriatın
zâhirini bilen peygamberden daha büyük ve daha bilgili olduğunu,
aynı şekilde hakikat âlimleri olan evliya yahut tasavvufçuların
şeriat (zâhirî) âlimi olan âlimlerden daha büyük olduğunu
dolaylı olarak iddiâ etmişlerdir. Yine, Hızır’ın evliyâ ile buluştuğu,
bu hakikatleri onlara öğrettiği, kendilerinden tasavvufî ahidler
aldığını söylemiş, tasavvufî hakikatlerin şeriat hakikatinden farklı
175] Ali Erol, Hâtıratım, s. 66
176] 16/Nahl, 43
177] Ramazanoğlu Mahmud Sami, Musâhabe, 6/145) (İbrahim Sarmış, Tasavvuf
ve İslâm, s. 272-273
ŞERİAT
- 95 -
olduğu ve bundan dolayı her velinin müstakil şeriatı bulunduğunu
belirtmişlerdir.
Hemen belirtelim ki, kendisine Hızır adı takılan “sâlih kul“un
veli olduğunu söyleyen kimi âlimler olmakla beraber, âlimlerin
cumhûru onun peygamber olduğunu söylemektedir. Nebî olduğunu
söyleyenlerin delilleri daha açık ve kesin gibidir. 178
İddiâ olarak, hemen tüm tasavvufçular, sözlerinin “Kur’an ve
Sünnetle kayıtlı“ olduğunu ifade ederler. Meselâ, tasavvuf kitaplarında
şu ifâde yer alır: “Şeriata bağlı olmayan kişilerin havada
uçtuğunu veya su üstünde yürüdüğünü görseniz bile o velî olamaz.“
Bu tür sözleri, tasavvufun Kur’an ve Sünnet dairesi (şeriat)
içinde olduğuna delil gösterenler olabilir. Ama din anlayış ve yorumlarının
bu ölçülere gerçekten bağlı olup olmadıkları herhangi
bir tasavvuf kitabındaki ifâdeleri gözönüne getirince ortaya
çıkmaktadır. Meselâ tasavvufun meşhurlarından en-Nablusî’nin
vahdet-i vücûdun Kur’an ve Sünnetten alındığını söyler. Yeryüzündeki
ve evrendeki bütün varlıkların Allah’ın kendisi veya görünen
şekli olduğunu söyleyen putperest bir anlayışın bile Kur’an
ve Sünnetten alındığını iddiâ edecek bir yaklaşım, sözlerinin ve
eylemlerinin Kur’an ve Sünnete, yani şeriata bağlı olduğunu niye
iddiâ etmesin? Örnek olarak Gümüşhanevî’nin şu sözlerine bakalım:
“Şeriata muhâlif olan tarikat, dalâlettir, felâkettir ve hatta
küfürdür. Herhangi bir hakikat ki Kitap ve Sünnette uymazsa,
fâsıklık ve zındıklıktan başka bir şey değildir.“179 Bu ifadenin bir
sayfa sonrasında yer alan şu sözlerin şeriatla bağdaştığını nasıl
söyleyeceğiz?: “Şeriat sözler, tarikat fiiller, hakikat haller, mârifet
de servetin başıdır.“ Şeriatın hangi hükmü hakikat değildir ki,
diğer hükümlerine bu isim verilmiş olsun? İslâm’ın bu ayrımını
Kur’an ve Sünnet mi yapmıştır, Rasûlullah (s.a.s.) döneminde tarikat
mı vardı ki, şeriatı (ya da dini) bu şekilde kısımlara ayırsın
ve değişik isimlerle isimlendirsin? Bu anlayış, şeriattan (Kur’an ve
Sünnetten) takvâyı çıkarmışlar, onu kendi anlayışlarıyla yorumlayıp
tasavvuf ve tarikate mal etmeye çalışmışlar; fetvâ ayrı, takvâ
ayrı demişler, takvâyı elde etmenin yolunun şeriatten değil; tasavvuftan
geçtiğini dillendirmişlerdir.
Ve bu anlayışta şeriata ters, Kur’an ve Sünnetle bağdaşmayacak
din anlayışlarını savunan nice yanlışlara şâhit oluyoruz. Birkaç
örnek verelim: Tasavvufun en büyük hanım evliyâsı Râbia şöyle
der: “Ateşinden korktuğum yahut cennetini umduğum için Sana
178] Bu konudaki deliller ve tasavvuf anlayışının iddiâlarının çürütülmesi için
bak. İ. Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 70-81
179] Gümüşhanevî, Veliler ve Tarikatlarda Usûl, Pamuk Y. İst. 1977, s. 267
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 96 -
ibâdet etmedim. Sana sadece zâtın için ibâdet ettim.“ Yunus
Emre’nin de bu anlayışı şöyle tekrar ettiğini biliyoruz: “Cennet
cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûri / İsteyene ver onları
/ Bana Seni gerek Seni.“ Görülüyor ki, Rabia ve Yunus (ve onların
bu sözlerini tasvip eden tasavvuf), Allah’ın mü’minlere sâlih
amelleri için vaad ettiği cenneti beğenmiyor veya yeterli görmüyor,
onun yerine İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ’ya “Biz Allah’ı açıkça
görmedikçe sana inanmayız“180 dedikleri gibi, Allah’ın zâtını
görmek istiyor. Hâlbuki hiçbir peygamber âhiret için böyle bir istekte
bulunmamıştır. Kaldı ki, hayır ameller için mükâfat olarak
Kur’an ve Sünnet cenneti vaad ederken, onları istememek veya
Allah’ın zâtını istemek Kur’an ve Sünneti takmamak değil midir?
Bid’at ve sapıklıklara dalan kimi tasavvufçuların Allah’ın dininden
nasıl uzaklaştıkları açıkça görülüyor. Bu uzaklıktan dolayıdır
ki, Şeyhu’l-İslâm Ebussuud Efendi, Yunus Emre’nin cennet ve nimetlerini
hem istemeyen, hem küçümseyen sözleri için “küfür“
demektedir.181 Allah’ın örnek gösterdiği kadınlardan biri olan Hz.
Âsiye’nin duâsını Kur’an öğretiyor: “Allah, mü’minlere de Firavn’un
karısını misal gösterdi. O, ‘Rabbim, bana katında, cennette bir ev yap,
beni Firavn’dan ve onun yaptıklarından koru, beni zâlimleri topluluğundan
kurtar’ demişti.“182 Yüce Allah’ın takdirle andığı ve Kur’an’ında
zikrettiği, mü’minlere örnek gösterdiği sâliha kadın Âsiye, cennette
kendisine bir ev yapması için Allah’a yalvarıyor ve duâ ediyor.
Firavun’un eşi yanında adı bile anılmaya değmeyecek olan Râbia
ise, cenneti istemiyor... 183
“Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine şeriat
yapan (kanun koyan, Allah’a eş koştukları) ortakları mı var? Eğer azâbı
erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)
di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.“184 Bu âyette uydurdukları
hurâfeleri Allah’ın dini, şeriatı gibi gösterenler reddediliyor.
Onların, Allah’ın izin vermediği, râzı olmadığı dini kendilerine
yasalaştıran, şeriat yapan, meşrû gösteren ortakları mı olduğu,
inkâr tarzında soruluyor. Bu sorudan Allah’tan başka kimsenin din
hükmü koyma yetkisinin olmadığı kesin şekilde anlaşılıyor. Zira
Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah, insanların Kur’an’a uymayan
geleneklerini din yapmalarına izin vermemiştir. Bu gelenekler,
Allah’ın din hükümleri değil, şeytan öğütleridir. Allah böyle şeylerden
râzı olmaz. Şâyet ezelde kullarına bir süre vermeyi, cezâlarını
180] 2/Bakara, 55
181] Bak. Ebussuud Efendi, Fetvâlar, s. 87, Mesele 353, İst. 1972
182] 66/Tahrîm, 11
183] İ. Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 227-232
184] 42/Şûrâ, 21
ŞERİAT
- 97 -
ertelemeyi veya âhirete bırakmayı kararlaştırmış olmasaydı derhal
aralarında hüküm verilip helâk edilirlerdi. Fakat Allah ezelî
kararı uyarınca onların cezâlarını ertelemekte, (hidâyetleri ve) uslanmaları
için fırsat vermektedir. Onlar, zamanı gelince şiddetli bir
cezâya çarpılacaklardır. 185
Bir de şu ifâdelere bakalım: “Şeriat, tarîkat yoldur varana /
Hakîkat, ma’rifet andan içeru.“186 Tasavvuf anlayışında, en azından
yetersiz bir şeydir şeriat, başka şeylerle takviyesi gerekir. Yunus
Emre’nin şu sözlerinde bu anlayış çok net görülür: “Mumlu
baldır şeriat, yağı anın tarikat / Dost için yağı bala ya niçin katmayalar?“
Şathiye; Şeriatle Bağdaşmayan, İsyanla
Dolu Tasavvufî Söz ve Şiirler
Şath: Üzerinde bönlük, saçmalama ve dâvâ kokusu olan sözdür.
Böyle bir şeye kalkışmak, gerçeklere göre sürçmektir, suçtur.187
Kelimenin kök anlamında sözde ölçüyü kaçırmak anlamı vardır.
Şatah da; çelişkili ifâde, latîfe, mizah demektir; çoğulu şatâhat’tır.
Şatah, çürük sözler olarak da tanımlanır. Şatha âit sözlere şathiye
denir. Türk tasavvuf edebiyatında ciddi bir düşünce veya duyguyu,
çoğunlukla da İslâm inançlarını ve şeriatın hükümlerini iğneleyici
ve alaylı bir şekilde anlatan şiirlere şathiye denir. Bu tür şiirlere
daha çok tekke şâirleri rağbet göstermişlerdir. Hatta bu nedenle
şathiye yerine; şathiye-i sûfiyâne terimi kullanılır. Allah ile senlibenli,
şakalı bir edâ ile konuşur gibi yazılan şathiyelerde daha çok
inançlar, sözkonusu edilir ve alaylı bir dil kullanılır. Bazıları saçma
sanılan bu sözlerin, yorumlandığında tasavvufla ilgili türlü kavramlara
değindiği görülür. Şeriate aykırı veya mânâsız gibi söylenen
düşüncelerin, aslında vahdet-i vücut felsefesindeki görüşleri
bildirdiği kesindir. Tasavvuf ıstılahları arasında şathiyenin önemli
bir yer tutmaya başlaması, vahdet-i vücut ekolünün yaygınlık kazanmasıyla
paralellik gösterir.
Tasavvufla ilgili eserlerde şathiyelerle ilgili çok bol malzemeler
görülür. Hallâc-ı Mansur’un “Ene’l-Hakk“ (Ben Hakk’ım/Allah’ım)
sözü ile; Bayezid Bestâmî’nin “Sübhânî mâ a’zame şânî“ (Kendimi
tesbih ederim, noksan sıfatlardan tenzih ederim, şânım ne
yüce oldu) sözü yaygın olarak bilinen ve tüm tasavvufçularca tevil
edilerek de olsa kabul edilen iki şathiye örneği olarak verilebilir.
Yine, Bâyezid Bistâmî’ye âit: “Bir denize daldım ki, peygamberler
185] S. Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 19, s. 323-324
186] Yunus Emre
187] Seyyid Şerif Cürcânî, et-Ta'rîfât, s. 76
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 98 -
o denizin sâhilinde durdu“ sözü de böyledir.
Tasavvufçulara göre şathiyye, “dıştan (zâhiren) ve ortalama
(şeriatla ilgili) bilgilerle bakıldığı zaman şeriata aykırı imiş gibi gözüken,
fakat tasavvufî/bâtınî anlamda bir hakikati ifâde eden söz
ve deyişlerdir.“ 188
Şathiye adı verilen bütün bu elfâz-ı küfrü tasavvufçular hiç
eleştirmez, savunur ve sahip çıkarlar. Te’vil etmeye çalışırlar: Bunlar
vecd halinde, bir nevi sarhoşluk ânında söylenen sözlerdir. Bu sözleri
söyleyenler Allah’a o kadar yakın olmuşlar ki, bu samimiyetle
senli-benli konuşmaya başlamışlar. Bunlarınki naz makamıdır, onlar
için bu sözler câizdir; ama o makamlara erişmeyenlerin bu tür
sözleri câiz olmaz... “Ben Hakk’ım, -hâşâ- Allah’ım“ diyenleri savunan
ve bu sözlere teville karışık sahip çıkan zihniyetten beklenen
tavır farklı olamazdı, denilebilir. Bunlar, iddiâ edildiği gibi, cezbe
ve sarhoşluk zamanında (İçki içmeden insan nasıl sarhoş olur?
Hz. Peygamberimiz veya ashâbdan böyle bir şey hiç nakledilmiş
midir?) söylenmiş sözler değildir. Kitaplara geçmiş, tekrarlanmış,
tasavvufçular tarafından dillendirilip kabul edilmiş, savunulmuş,
hatta kutsal söz gibi kabul edilmiştir. Meselâ nakşibendîlerde ve
diğer çoğu tarikatlarda kelime-i tevhid zikri olarak şeyhler tarafından
müridlere vird olarak verilen ifadelerden biri: “Lâ mevcûde
illâllah“ (Allah’tan başka mevcut -varlık- yoktur) sözüdür. Bunu,
kendilerine göre belirli aşamaya gelmiş her tasavvufçu günde
bilmem kaç bin defa söyler, tabii ki bunlar Allah’ın öğrettiği ve
Rasûlü’nün uygulayıp tavsiye ettiği zikir/ibâdet cinsinden değildir,
büyük ve fecî bir bid’attir.
Saf zihinlerin olumsuz etkilenmesi, şeytanın onlara bu sözlerle
vesvese vermesi gibi riskler içermesinden ötürü, Allah’tan af dileyerek,
bunlardan bir kısmını konuya örnek olması için iktibas
etme zarûreti duyuyorum. Zâten araştıran insan, bunları bu tasavvufçu
şâirlerin eserlerinde ve onlardan alıntı yapan birçok tasavvuf
kitabında kolaylıkla bulabilir.
“Sâlik, kâfir olmadıkça Müslüman olamaz, kardeşinin başını
kesmedikçe Müslüman olamaz. Anası ile tezevvüc etmedikçe
Müslüman olamaz.“ 189
“Var kardaşın öldür, dahî avradın boşa, / Anana kâbin kıydır,
Hakk’ı ıyân göresin.“ Sadeleştirip bugünkü dille söylersek: “Git,
kardeşini öldür ve karını boşa, annenle nikâh kıydır, (Böylece)
188] Türk Dili ve Edebiyatı Ans. Dergâh Y. c. 8, s. 108
189] Mektubat, İmam Rabbani, 445. Mektup
ŞERİAT
- 99 -
Allah’ı açıkça görmüş olursun.“ 190
“Sekiz cennet yaptın sen Âdem için / Adın büyük, bağışla onun
suçun / Âdem’i cennetten çıkardın, niçin? / Buğday nene lâzım,
harmancı mısın?
Hafâya çekilip seyrâna durdun / Aklı yetmezlerin aklını urdun /
kıldan ince köprü yaptın da kurdun / Akar suyun mu var, bostancı
mısın?
Yüz bin cehennemin korkmam birinden / Rahmân ismi nâzil
değil mi senden? / Gaffâruzzüznûbum demedin mi sen? / Affet
günahımı, yalancı mısın?
Şânına düşer mi noksan görürsün / Her gönülde oturursun, yürürsün
/ Bunca canı alıp yine verirsin / Götürüp getiren kervancı
mısın?
Bilirsin ben kulum, sen sultânımsın / Kalpde zikrim, dilde
tercümânımsın / Sen benim canımda can mihmânımsın / Gönlümün
yârisin, yabancı mısın?“ 191
“Kıldan köprü yaratmışsın / Gelsin kullar geçsin deyû / Hele biz
şöyle duralım / Yiğit isen geç a Tanrı.“ 192
“Kıl gibi köpri gerersin geç deyû / Gel seni sen tuzağından seç
deyû / Ya düşer ya dayanur yahut uçar / Kıl gibi köpriden âdem mi
geçer? / Kulların köpri yaparlar hay içün / Hayrı budur kim geçerler
seyr içün...“ 193
“Hak Teâlâ Âdemoğlu özüdür / Otuz iki Hak kelâmı sözüdür. /
Cümle âlem bil ki Allah özüdür / Âdem ol candır ki güneş yüzüdür.“
194
“Âdemi balçıktan yoğurdun yaptın / Yapıp da neylersin, bundan
sana ne? / Halk ettin insanı saldın cihana / Salıp da neylersin
bundan sana ne? / Bakkal mısın, teraziyi neylersin? / İşin gücün
yoktur gönül eylersin / Kulun günahını tartıp neylersin? / Geçiver
suçundan bundan sana ne? / Katran kazanını döküver gitsin
/ Mü’min olan kullar dîdâra yetsin / Emreyle yılana tamûyu yutsun
/ Söndür şu ateşi bundan sana ne? / Sefil düştüm bu âlemde
nâçarım / Kıldan köprü yaratmışsın geçerim / Şol köprüden geçemezsem
uçarım / Geçir kullarını bundan sana ne? / Behlül Dânâ’m
190] Yunus Emre
191] Azmi Baba
192] Kaygusuz Abdal
193] Yunus Emre
194] Seyyid Nesîmî
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 100 -
eder cennet yarattın / Nice kulları cehenneme attın / Nicesin âteş-i
aşk ile yaktın / Yakıp da neylersin bundan sana ne?“
“Aşk katında küfr ile İslâm birdir / Her kanda mesken eylese
âşık emîrdir.“ 195
“Benem Hakk’ın kudret eli / Benem belî aşk bülbülü / Söyleyip
her türlü dili / Halka haber veren benem.“ 196
Söylediği şathiyeler/küfür lafızları devrinde muvahhid müslümanları
kızdırmış ve ona karşı tavır alınmasına sebep olmuş olacak
ki, Yunus Emre şöyle der: “Yûnus bu cezbe sözlerin / Câhillere
söylemegil / Bilmez misin câhillerin / Nice geçer zamânesi.“ Böyle
dediği halde, duramaz, nice şathiyeler döktürür. Bunlardan kimileri,
sadece tasavvuf çevresinde değil; müslüman halk arasında
da şöhret bulmuştur. Şu dörtlük onlardan biridir: “Cennet cennet
dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûri / İsteyene ver anı / Bana seni
gerek seni.“
Devlet ve İslâm Devleti
‘Devlet veya dûlet’, değişmek, bir durumdan başka bir duruma
dönmek, dolaşmak, nöbetleşe birbiri ardınca gelmek ve zafer
kazanmak gibi anlamlara gelir. Bu kelimenin aslı olan ‘devl’
kökü, Kur’an’da bir yerde kullanılmaktadır ve dönüşümlü olmak,
döndermek anlamındadır. “Biz o günleri insanlar arasında dönderir
dururuz…“197 ‘Devlet ya da dûlet’ biçimiyle de yine bir âyette geçmektedir.
Ganimet mallarının taksimiyle ilgili bir konunun sonunda
şöyle denilmektedir: “Ta ki o ganimet (ya da genel olarak servet )
sizden zengin olanlar arasında dolaşan bir ‘devlet-dûle’ (servet) olmasın.“ 198
Bazı tefsirciler burada geçen kelimenin ‘devlet’ veya ‘dûlet’
şeklinde okunabileceğini açıklıyorlar. Buna göre ‘devlet-dûlet’
servet, baht, makam ve gâlibiyet gibi insanlar arasında bazen
ona bazen buna devrolunan sevindirici nimet ve duruma verilen
addır. Nitekim Türkçe’de, büyük bir nimete kavuşanlar için
‘başına devlet kuşu kondu’ şeklinde söylenilen bir deyim vardır.
Kimileri de demişlerdir ki, ‘devlet’ şeklinde söylenirse devlet
kavramı, yani zafer, galibiyet ve makam; ‘dûlet’ şeklinde söylenirse,
mülk anlamı kasdedilir.199 Buna göre ‘devlet’ kelimesinin
sözlük anlamında; elden ele dolaşan, bir ona bir buna geçen
195] Seyyid Nesîmî
196] Yunus Emre
197] 3/Âl-i Imran, 140
198] 59/Haşr, 7
199] R. Isfehânî, Müfredât, s. 252
ŞERİAT
- 101 -
güç, makam ve üstünlük gibi şeyler vardır.
Siyasî Anlamıyla Devlet: Tarihî gelişimi içerisinde bu kelime
giderek, bir siyasí yapılanma, belli bir gücü elinde bulundurma ve
egemenliğe sahip olma durumunu ifade etmeye başlamıştır. Bugün
‘devlet’ diye ifade edilen gücün, kelimenin sözlük anlamıyla
ince bir bağlantısı vardır. ‘Devlet’ bir gücü ve belli bir üstünlüğü
temsil etmektedir. Ancak bu güç sabit değildir, bir onun bir bunun
elinde durmakta, sürekli el değiştirmektedir.
Bugün ‘devlet’ deyince, manevi bir kişiliği, anayasal bir düzeni
olan, egemenlik sahibi, sınırları belli bir ülke üzerinde kurulu, bir
hükümete ve ortak kanunlara sahip teşkilat (örgüt) akla gelmektedir.
Devlet kavramının tanımı noktasında çok farklı görüşler vardır.
Bunun sebebi hemen herkesin olaya kendi ideolojisi, kültürel
kimliği ve aldığı eğitim açısından bakmasıdır. Herkes onu, kendi
anlayışı doğrultusunda tanımlamaktadır.
Kur’an, çok açık şekilde devletten, devletin yapısından bahsetmez.
Böyle bir şey zaten Kur’an’ın konusu değildir. Çünkü
Kur’an bir hidâyet rehberidir ve insanlara Allah’a nasıl kulluk yapılacağının,
dünya hayatının nasıl yaşanacağının, hangi ilkelere
uyacaklarının genel hatlarını gösterir. Ancak Kur’an, yönetimden,
âdil yöneticilere itaatten, mü’minlere iktidar verilmesinden, yönetici
peygamberlerden, saltanat sahibi kralların azgınlıklarından,
Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesinden, suçluların cezalandırılmasından,
adâletle hüküm verilmesinden sık sık bahsediyor.
Kur’an’da çok miktarda siyasí kavram ve siyasetle ilgili pek çok
prensip olmasına rağmen ‘Íslâm’da bir yönetim şekli yoktur’ demek
doğru değildir. Kaldı ki gönderilen bütün peygamberler, aynı
zamanda kendi toplumlarının yöneticileri idiler. Onlar, insanları
Din’e davet edipte sonra onları kendi halleriyle başbaşa bırakmamışlardır.
Onları Allah’ın indirdikleriyle yönetmişler, aralarındaki
sorunları ilâhí ilkelerle çözmüşlerdir.
Şüphesiz devlet anlayışı ve devletin örgütlenişi tarih boyunca
bir gelişme göştermiştir. Ancak, yönetim, kanun, hukuk,
hâkimiyet, hükümranlık ve benzeri şeyler hep devlete beraber
düşünülmüş şeylerdir. İslâm tarihinde ‘devlet’ kelimesinin kavram
olarak kullanılması Abbâsîler döneminden itibaren başlamıştır.
Sevinçli günlerin sırasının Abbâsîlere geldiğini ifade etmek üzere
ya kelimenin sözlük anlamından hareket ederek, ya da ‘devlet’
kelimesinin geçtiği âyetten esinlenerek ‘devlet’ sözü kullanılmıştır.
Zira ‘devlet’ kelimesinde mutluluk ve kutlu olmak anlamları da
vardır. İktidarın el değişmesi, mevcut yönetimlerin iyi veya kötü
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 102 -
olarak nitelendirilmesi, yönetime bağlılıklar ve karşı oluşlar bu kelime
ile ifade edilmiştir.
Batılılaşma hareketlerinden sonra da İngilizcedeki ‘state’ kelimesinin
karşılığı olarak ‘devlet’ kelimesi tam olarak yerleşmiştir.
Biz ‘devlet’ konusundaki çok farklı görüşleri ve geniş açıklamaları
bir tarafa bırakıp, İslâm’ın tavsiye ettiği yönetim anlayışına kısaca
değinmek istiyoruz.
İster ‘devlet’ diyelim, isterse başka bir ad verelim, yönetim olayının
ilk insanla başladığı açıktır. İki insan bir araya gelse aralarında
bir hukuk olayı meydana gelir. Toplu olarak yaşamaya mecbur
olan insanların hukuksuz, yönetimsiz ve yöneticisiz olmaları
mümkün değildir. Bir yöneticinin veya yönetimin yetkisinde belirli
kurallara uyan topluluklar huzuru, toplumsal düzeni sağlarlar.
Kuralsız, hukuksuz, yönetimsiz, başsız topluluklarda huzur ve
düzen değil; kaos, anarşi ve düzensizlik vardır.
Müslümanların Tarihinde Devlet: insanı başıboş bırakmayan
Rabbimiz, onlara elçiler göndererek dünya hayatlarını nasıl
yaşayacaklarını bildirmiş, uymaları gereken kuralları ve hukuku
da onlara haber vermiştir. Peygamberimiz (s.a.s.) Medine’ye hicret
ettikten sonra İslâmî yönetimin genel esaslarını bizzat kendisi
uygulayarak göstermiştir. O, vahy doğrultusunda insanların
dâvâlarına bakıyor, suçları önlemek için tedbir alıyor, gerekirse
suçluların cezalarını veriyor, saldırgan düşmana karşı ordu çıkarıp
savaşıyor, kimileriyle barış imzalıyor, çeşitli ülke yöneticilerine elçi
gönderiyor, onlardan gelen elçileri kabul ediyordu. Allah’ın hükümlerini
yerli yerinde uyguluyor, ticaret emniyetini sağlıyor ve
gerekirse denetliyor, insanların eğitimleri için kurumlar tesis ediyor,
emirler veriyor, diplomatik ilişkiler kuruyordu.
Şüphesiz bütün bunlar bugün ‘devlet’ denilen örgütün yaptıklarının
benzeri idi ve o günün şartlarına uygundu. Peygamberimiz
(s.a.s.) dikkat edilirse mescidde namaz kıldırıp, insanları
irşad etmekle kalmamış, toplumun bütün sorunlarıyla ilgilenmiş,
mü’minler topluluğunu sevk ve idare etmişti. O, ibâdet, vaaz ve
irşad işlerini kendine, yönetim ve hükümranlık işlerini dinle ilgisi
olmayan siyasîlere bırakmadı. Böyle bir şey İslâm’ın ilkelerine ters
olurdu.
Peygamberimiz’in vefatından sonra Râşid Halifeler döneminde
İslâmî devlet modeli daha da gelişti ve kurumsallaştı. Yönetim
şekli Emevîlerle saltana dönüşse ve daha sonradan kurulan birçok
İslâm devletinde saltanat kurumu korunsa bile; devlet yönetiminde
ve hukuk alanında İslâm’ın genel prensipleri uygulanmaya
ŞERİAT
- 103 -
çalışıldı. Râşid Halifelerin yönetimi, Peygamberimiz’in hayatını
içine alacak şekilde, yani Asr-ı Saâdet hep bir model olarak düşünüldü.
Çünkü bu model, İslâmî bir yönetimin bütün özelliklerini
taşıyordu.
İslâmî bir yönetim biçiminde şûra, biat ve Allah’ın hükümlerinin
hâkimiyeti ana temeldir. Biat sıradan bir oy vermek değil, Allah
adına bir yöneticiye, o yönetici Allah’ın emrine uyduğu müddetçe
bir bağlılık ve itaat sözüdür. Bu söz içerisinde itaat, mü’min
olarak kamu alanındaki görevleri yerine getirme, yöneticiye hayırlı
işlerde yardımcı olma, hem de kendilerine yönetim emaneti
verilenleri denetleme görevi ve anlayışı da vardır.
Şûra, İslâmî devletin en belirgin özelliğidir. Bu yönetimde söz
hakkı ne bir kişinin, ne bir sınıfın, ne çoğunluğun, ne de her sözü
kanun olan diktatörlerindir. Şûra, bütün işlerde yöneticilerin yetkili
kimselere, hatta gerekirse halka danışmasıdır. Hakka ve halkın
yararına en uygun kararların alınma çabasıdır. İslâmî devlet
modelinde son söz, Hakka, yani Allah’ın hükmüne aittir. Allah’ın
insan toplulukları için gönderdiği, onların faydasına olan genel
ve değişmeyecek hükümlerdir. İslâmî devletin kuruluş amacı ve
siyasetinin metodu, bu hükümleri uygulamak, insanların işlerini
bu hükümler doğrultusunda yürütmektir. Ancak bu hükümleri
anlayacak ve uygulayacak olanlar yine insanlardır. Şûrâ, yani her
konuyu uzmanına danışma prensibi, İslâmî hükümlerin en iyi anlaşılmasını
ve adâletli bir şekilde uygulanmasını sağlar. İnananlar
bunun en güzel şekilde olmasına çaba gösterirler, ama hiç kimsenin
anladığı ve uyguladığı şey İslâmî modelin kendisi değil, İslâm’ı
kaynaklara uygun anlama ve yaşama çabasıdır.
Devlet Amaç Değildir: Öyleyse İslâmî devlet bir amaç değil,
İslâm’ı daha iyi yaşamak, hakları sahiplerine ulaştırmak, dünya işlerini
düzene koymak ve suçları önlemek için bir araçtır. Kimilerine
göre devlet en son güç ve hâkimiyet makamıdır. Onun gücünün
üstünde güç yoktur. Koyduğu bütün ilkeler ve kanunlar tartışmasız
doğrudur ve itaat edilmesi gerekir. Böyleleri devleti en son güç
makamı olarak tanıyarak, onu hak etmediği bir yere koymakta ve
onu adeta bir ilâh haline getirmektedirler.
İslâmî devlette, hâkimiyet; yani en son egemenlik Allah’a
âittir. Bunun anlamı şudur: Mülk Allah’ındır. Yerde ve gökte olan
canlı ve cansız bütün varlıklar O’nundur. İnsanlara din ve şeriat
koyma, onlar hakkında hükümler, ölçüler ve ilkeler gönderme
hakkı Allah’ındır. O, âlemlerin Rabbidir, her şeyi bilir ve her şeye
hâkimdir. İnsanlara düşen, Allah’ın gönderdiği hükümleri kabul
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 104 -
edip uygulamak ve böylece kulluk görevlerini yerine getirmektir.
Hâkimiyeti, belli bir toprak parçasına sahip olup, orada bir
otorite kurmak, özgürlükleri ve bazı hakları kullanabilmek; bir ülkeye,
bir halka bir kişinin, bir zümrenin hükmetme hakkı yoktur
anlamına alırsak, ‘hâkimiyet milletindir’ demek yanlış değildir. Bu
söz ile ‘milletin, daha doğrusu millet adına hareket ettiğini iddia
edenlerin görüşünün üstünde görüş yoktur, onların kararlarının
üzerinde hiçbir hüküm tanımayız’ anlamı kasdedilirse; bu şüphesiz
İslâm dışı bir görüştür. Çünkü bu anlayış, hüküm (helâl-haram
ölçüleri, hukuk ilkeleri) hakkını Allah’tan alıp kullara verme anlayışıdır.
İslâmî devlet, Allah’ın hükümlerini uygularken, günün şartlarına
göre, insanların ihtiyacı kadar yeni kanunlar çıkarabilir, yeni
kararlar alabilir. Teknik geliştikçe yeni kurumlar, yeni çalışma yöntemleri
oluşturabilir. İslâmî hükümlerin uygulandığı İslâm devletine
‘dâru’l-İslâm’ denildiğini hatırlayalım. Öyleyse bir yönetimin
İslâmî sayılabilmesi, o yönetimin İslâmî ilkeler üzerine kurulması
ve işlerin ve siyasetin İslâm’a göre yapılması gerekir.
Kimileri, ‘İslâmî yönetimin bir modeli yoktur. Yönetimle ilgili
ilkeler ümmetin tarihí tecrübesi ve yeni gelişmelerle elde ettikleri,
oluşturdukları sivil bir alandır’ görüşündedirler. İslâm fıkhının
yönetimle ilgili ortaya koyduğu prensipler İslâmî yönetim modelinin
kendisidir. Bu modelin günümüzde bilinen teknik terimlere
uyması gerekmez. İnsanın bütün hayatını kuşatan İslâm, hükmetme,
yönetme, kanun koyma gibi çok önemli bir alanı, her zaman
hevâsına uyma zaafı olan insanın insafına bırakmamıştır.
İslâmî devlet modeli hiçbir monarşik, oligarşik, teokratik, laik
ve demokratik modellere benzemez. Çünkü İslâm’ın kaynağı İlâhî
vahy, diğerlerinin kaynağı ise insan aklıdır. Hatırlatmak gerekir
ki cumhuriyet anlayışı ile demokratik yönetimin bazı yöntemleri,
ilkeleri ve işleyiş biçimi İslâmî yönetime oldukça yakındır. İnsan
hakları, hukukun üstünlüğü, halkın görüşüne itibar etme, danışma
yabana atılacak şeyler değildir.200 Ama bütün bunlar, onların
beşerî ideolojiler olduğunu, içinde bazı doğrular yanında çok sayıda
yanlışların/bâtılların bulunduğunu unutturmamalıdır. Onun
doğru ve güzel kabul edilen nice hususlarının da kâğıt üzerinde
kaldığını, özellikle İslâm ve müslüman sözkonusu olduğunda uygulamada
ilkelerinden vaad ettiği güzellikten eser kalmadığı bilinen
ve görünen bir hakikattir. Beşerî ideolojilerin hiçbiri, İslâmî
sisteme alternatif olamaz, birlikte uzlaşmaları düşünülemez.
200] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 32-33
ŞERİAT
- 105 -
Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız
Şartsız Allah’ındır
Hukm kelimesi, sözlük anlamı olarak yargı ve yargıda bulunmak
anlamındadır. Kelime, bütün kökleriyle, taraflar arasında ister
anlaşmazlık bulunsun, isterse bulunmasın, belirli bir konunun
gerçek değerinin anlaşılması için, bu konuda yetkili kabul edilen
bir makama başvurma mânâsını içermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de
de bu anlamda kullanıldığı görülmektedir. Hukm kelimesinin
Türkçede “egemenlik“ anlamında kullanılan “hâkimiyet“ şeklindeki
söylenişi ise, hüküm koyma, hüküm verme yetkisi, yüksek
egemenlik anlamıyla Arapçada yenidir.
İslâm’a Göre Hâkimiyet: İslâm’a göre hâkimiyet ve sınırlandırılamaz
egemenlik yalnızca Allah’ındır. Bu konuda bütün gerçek
müslümanlar arasında tam bir fikir birliği vardır. Hüküm koymak
Allah’a has bir yetkidir. Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı
yoktur. Hiçbir kimsenin Allah ile birlikte hüküm koyması
sözkonusu değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi asla ortak etmez.
201 İslâm’da gerçeğin ölçüsü ve yegâne hak, Allah’ın Kitabı
ve Rasûlü’nün sünneti olduğundan, herkesin bu hükümleri kabul
etmesi gerekir. Kim kendiliğinden birtakım sözler ortaya koyar ve
kendi anlayışına göre bazı kurallar ortaya atarsa ve bunu kendi
anlayışı, hatta dini yorumlayışı sonucunda ileri sürerse, bu söylenenler
Rasûlün getirdiklerine arz olununcaya kadar ümmetin ona
uyması ve anlaşmazlıklarında onun hükmüne başvurması gerekmez.
Eğer Rasûlün getirdikleri ile çatışmaz ve uygun düşerse, doğrulukları
belgelenirse ancak o zaman kabul edilir; fakat Rasûl’ün
getirdiklerine aykırı olursa o zaman bunların reddedilmesi gerekir.
202 Çünkü Yüce Rabbimiz mü’minlerin geçerli bir imana sahip
olmaları için aralarındaki anlaşmazlıklarda Rasûl’ün hükmüne
başvurmayı şart koşmakla kalmamış; içlerinde herhangi bir sıkıntı
duymaksızın ve tam bir teslimiyetle, verdiği hükme teslim olmayı
öngörmüş bulunuyor. 203
Konuyu özetlemek gerekirse; Her yönüyle kendisine has bir
muhtevâya sahip olan İslâm Dininin, esas gayesini teşkil eden “dini
yalnızca Allah’a has kılma“yı gerçekleştirmek için, diğer bir ifade
ile İslâm’ı hâkim kılmak için kendine has bir yol ve yordamının
olacağı da açıkça bilinen hususlardandır. İslâm’ı hâkim kılmak için
yapılacak herbir doğru eylem, hatta zihinsel faâliyetler bile birer
201] 18/Kehf, 26
202] İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/38
203] 4/Nisâ, 65; Hâkimiyet konusuyla ilgili geniş bilgi almak için bk. Ahmed Kalkan,
Kur’an Kavramları, Hukm-Hâkimiyet kavramı.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 106 -
sâlih ameldir. Yani bu maksatla yapılacak işlerimizin kabul edilebilmesi
için, bir ameli, sâlih kılan özellikler şunlardır: 1) Yapılacak
amel ile birlikte sahih bir akîdenin bulunması, 2) Yapılacak amelin
ihlâsla, yani yalnızca Allah’ın rızâsı gözetilerek yapılması, 3) Bu
amelin, şeriatin o amel için belirlemiş olduğu şekilde yapılması,
yani Kitaba ve Sünnete uygun olması (ittibâ). Dolayısıyla İslâm’ı
hâkim kılmak için izlenecek yolun, İslâm’ın kendi bünyesinden
alınmış olması yahut en azından İslâm’ın açıkça yasaklamış olduğu
gâye ve maksatlara götüren bir yol olmaması gerekmektedir.
Buna bağlı olarak, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Demokrasi, esas
itibarıyla, hâkimiyeti Allah’ın bir hakkı olarak kabul etmeyip bu
hakkı kayıtsız şartsız olarak halkta ya da millette gören bir rejimin
adıdır. Demokratik yöntemler de bu amacı gerçekleştirmek için
ortaya konulmuş yollardır. Müslüman bir kimse, İslâm’ı egemen
kılmak için çalışma ibâdetini îfa ederken, hiçbir yönüyle İslâm’la
bağdaşmayan bu yöntemleri, İslâm’ı egemen kılmanın vâsıtası
olarak kullanamaz. Çünkü böyle bir durumda en azından sâlih
amelde aranan “ittibâ“ şartı bulunmayacaktır. Dolayısıyla böyle
bir amel, en azından red edilmiş olacaktır.
Kaldı ki, herbir sistemin yöntemi de ancak kendi tabiatına uygundur.
Amaç ile yöntem arasındaki tabiat farlılıklarının varlığının
sağlıklı birtakım sonuçlara ulaştıramayacağı da hem mantıkî
bir gerçektir; hem de artık gerek İslâm âleminde ve gerekse
coğrafyamızda yaşanan deneyimleri gözönünde bulunduracak
olursak, vâkıa daha açık ortaya çıkacaktır. Laiklik ise; en azından
İslâm’ın devlet ve toplum hayatına dair hükümlerini red ve iptale
dâvet ettiğinden, müslüman açısından kabul edilmesi imkânsız bir
siyasal yaklaşımdır.
Allah’ın indirdiği hükümleri ve öncelikle de Allah’ın
hâkimiyetini (hangi çerçevede olursa olsun) red etmek de, İslâm
dışında bütün sistemlerin ortak yönünü teşkil eder. Dolayısıyla
hâkimiyeti bütün kapsam ve boyutlarıyla Allah’ın hakkı olarak
görmeyen bir sistem ve din de, müslüman tarafından red edilmeye
mahkûmdur. Allah’ın hüküm ve hâkimiyetini kısmen ya da tamamen
red eden sistemlerin, İslâm’a göre başka bir şekilde değerlendirilmeleri
mümkün olmadığı gibi; müslümanın da bunları red
etmekten başka bir tavır takınacağını beklemek mümkün değildir.
Müslümanlar Allah’ın Dini’ni gerçek mâhiyetiyle kavrayıp
küllî ve cüz’î hiçbir alanda İslâm’dan başka herhangi bir sisteme
ihtiyaç duymayıp yalnızca Rablerinin dini ile yetinerek, sadece o
dinin gösterdiği doğrultuda, gösterdiği hedefe doğru ilerleyecek
olurlarsa, hem kendi aralarındaki anlaşmazlıkları ıslah edip
ŞERİAT
- 107 -
birbirleriyle ilişkilerini düzeltecek, hem de Rableriyle aralarını düzelterek
O’nun rahmet ve inâyetine mazhar olacaklardır: “Uğrumuzda
cihad edenleri, elbette Biz Onları, yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki
Allah, ihsân edenlerle beraberdir.“ 204
Bu memlekette; Allah’ın hükmünün uygulanmasını istemek,
şeriatı savunmak bile suç sayılabilir. “Şeriatçı“ kavramı bir suç, bir
yafta olarak horlanan kimselere takılır, bazen herhangi bir olay
bahanesiyle İslâm düşmanları sokaklara dökülür, “kahrolsun şeriat!“
şeklinde anırmalar yükselir. Müslümanların sarılması ve savunması
gereken şeriat, yine içlerinden bazıları tarafından “hîle-i
şer’iyye, yani şer’î hile terimiyle hilelere âlet edilir, iş kitabına uydurulmaya,
hilelere şeriatten kılıf bulunmaya çalışılır. Bazıları da
şeriatı da hakikatin dışında bir kabuk kabul ederek onu küçümser,
avâmın takılıp kaldığı ve ileriye geçemediği bir ilk aşama olarak
düşünüp, kendileri onu aştığını ileri sürerler.
Şeriat kavramının düşündürdüğü bir husus da; bu kavramla
ilgili ve aynı kökü paylaşan “meşrû“ ve “gayr-ı meşrû“ terimleriyle
ilgili câhiliyye insanının açmazıdır. Bilindiği gibi, “meşrû“ şeriata
uygun; “gayr-ı meşrû“ da şeriata uygun olmayan demektir.
Şimdi, biri kalkıp “bu düzen, bu hükümet, bu yöneticiler gayr-ı
meşrûdur“ dese, bu ifâdeyi bu düzenin kurumları ve mensupları
yanlış ve suç sayıp bu sözü söyleyenin cezâlandırılmasını isteyebilirler
mi? Eğer “bu düzen ve mensuplarının gayr-ı meşrû“ olduğunu
kabullenmeyip suç saysalar, o zaman kendileri bu düzenin şeriata
dayalı olduğunu söylemiş, laik (dinsiz, daha doğrusu çok dinli),
demokratik, İslâm dışı devleti şeriata uygun görmüş olacaklar ki,
bu önce savundukları Atatürk ilkelerine, anayasaya ve ona bağlı
kanunlara ters olan ciddi bir suç unsurudur. Bilindiği gibi devletin
en küçük bir esasının bile dine ve dince mukaddes sayılan hususlara
göre düzenlenmesini istemek bile suçtur, hele bu düzene
tümüyle meşrû, yani şeriata uygun demek tümüyle suç olacaktır.
Yok, eğer “bu düzen meşrûdur“ diyen çıksa, bu sözü mevcut
düzen yanlıları doğru mu, yanlış ve suç mu kabul etsinler? Bu söz,
bu sistemin şeriata uygunluğunu ifade etmektedir. Müslüman açısından
bu sözün doğru olmadığı açık-seçiktir, ama bu câhiliyye
insanı olan düzen taraftarlarınca öyle bir karmaşadır ki…
Bütün bu kaos içinde Allah’ın dinine, Muhammed (s.a.s.)’in
şeriatına, Kur’an’ın hükümlerine sarılmayı başarabilen, ifrat ve
tefritler arasında şeriatı incitmeyen ve incitilmeye aday olmayan
şeriatçı gençlere selâm olsun! O gençler ki, Rasûlullah (s.a.s.)’ın
204] 29/Ankebût, 69
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 108 -
şu tavsiyesine uymayı her şeyin önüne geçirmiş ya da geçirme
gayretindedirler: “Size bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe
dalâlete/sapıklığa düşmezsiniz. O, Allah’ın Kitabı’dır.“205 Ne mutlu,
Kur’an’ın hidâyetinde her türlü sapıklığa düşmeyen şuurlu muvahhidlere!
“Şeriat kim sarây-ı Kibriyâdır / Hakikat mülküdür muhkem
binâdır / Anın herbir taşını her kim koparsa / Yerine başını koymak
revâdır.“ 206
“Başını alır şerîatten koparsa kimse taş / Oldu şemşîri anın
insâna âhenden hisar.“207
“Şeriatın kestiği parmak acımaz.“208 (İslâmî hükümlere uymamaktan
dolayı gelen cezâ için bir şey söylemek mümkün değildir,
anlamında deyim)
“Şeriat zâhire hükmeder.“209 (Şeriat/İslâm hukuku, görünene
göre uygulanır.)
205] Müslim, Hacc 147, hadis no: 1218; İbn Mâce, Menâsik 84, h. no: 3074
206] İbn-i Kemal
207] Yahya Bey
208] Atasözü
209] Atasözü
ŞERİAT
- 109 -
Şeriat Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Şeriat Kelimesinin Kökü “Ş-r-a“ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (5
Âyet): 5/Mâide, 48; 7/A’râf, 163; 42/Şûrâ, 13, 21; 45/Câsiye, 18.
B- Hüküm Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (210 Âyet): 2/Bakara, 32,
113, 129, 129, 151, 188, 209, 213, 220, 228, 231, 240, 251, 260, 269, 269; 3/Âl-i
İmrân, 6, 18, 23, 48, 55, 58, 62, 79, 81, 126, 164; 4/Nisâ, 11, 17, 24, 26, 35, 35,
54, 56, 58, 58, 60, 65, 92, 104, 105, 111, 113, 130, 141, 158, 165, 170; 5/Mâide,
2, 38, 42, 42, 42, 43, 43, 44, 44, 45, 47, 47, 48, 49, 50, 50, 95, 110, 118; 6/En’âm,
18, 57, 62, 73, 83, 89, 114, 128, 136, 139; 7/A’râf, 7, 87, 87; 8/Enfâl, 10, 49, 63,
67, 71; 9/Tevbe, 15, 28, 40, 60, 71, 97, 106, 110; 10/Yûnus, 1, 35, 109, 109; 11/
Hûd, 1, 1, 45, 45; 12/Yûsuf, 6, 22, 40, 67, 80, 80, 83, 100; 13/Ra’d, 37, 41, 41; 14/
İbrâhim, 4; 15/Hıcr, 25; 16/Nahl, 59, 60, 124, 125; 17/İsrâ, 39; 18/Kehf, 26; 19/
Meryem, 12; 21/Enbiyâ, 74, 78, 78, 79, 112; 22/Hacc, 52, 52, 56, 69; 24/Nûr, 10,
18, 48, 51, 58, 59; 26/Şuarâ, 21, 83; 27/Neml, 6, 9, 78; 28/Kasas, 14, 70, 88; 29/
Ankebût, 4, 26, 42; 30/Rûm, 27; 31/Lokman, 2, 9, 12, 27; 33/Ahzâb, 1, 34; 34/
Sebe’, 1, 27; 35/Fâtır, 2; 36/Yâsin, 2; 37/Saffât, 154; 38/Sâd, 20, 22, 26; 39/Zümer,
1, 3, 46; 40/Ğâfir, 8, 12, 48; 41/Fussılet, 42; 42/Şûrâ, 3, 10, 51; 43/Zuhruf, 4, 63,
84; 44/Duhân, 4; 45/Câsiye, 2, 16, 21, 37; 46/Ahkaf, 2; 47/Muhammed, 20; 48/
Fetih, 4, 7, 19; 49/Hucurât, 8; 51/Zâriyât, 30; 52/Tûr, 48; 54/Kamer, 5; 57/Hadîd,
1; 59/Haşr, 1, 24; 60/Mümtehıne, 5, 10, 10, 10; 61/Saff, 1; 62/Cuma, 1, 2, 3; 64/
Teğâbün, 18; 66/Tahrîm, 2; 68/Kalem, 36, 39, 48; 76/İnsan, 24, 30; 95/Tîn, 8, 8.
C- Şeriat Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a- Allah’ın Şeriatı: 5/Mâide, 48; 42/Şûrâ, 13, 21; 45/Câsiye, 18.
b- Allah’ın Şeriatına Uymak: 45/Câsiye, 18.
c- Her Ümmete Amel Edecekleri Bir Şeriat Verilmiştir: 22/Hacc, 67.
d- Şeriatlerin Muhtelif Olmasıyla İmtihan: 5/Mâide, 48.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. İslâm Şeriatı, Abdülkadir Udeh, Nur Y.
2. Yaşasın Şeriat, Abdurrahman Dilipak, Görüş/Risale Y.
3. Şeriat ve Demokrasi, Kâzım Güleçyüz, Yeni Asya Gazetesi Neşriyat
4. Muhteşem Şeriat ve Fikrî Mes’eleler, Ahmed Selâmî, Türkçesi Neşriyat,
İst. 1976
5. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 419-421; 41-62
6. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 116-118; 164-171
7. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 624-629; 139-142;
279-281
8. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, Hayreddin Karaman, İz Y., s. 134-137
9. Kur’an’da Temel Kavramlar, Harun Yahya, Vural Y. s. 43-46
10. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 188-191
11. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 11-23
12. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 298-301; c. 3; 33; c. 6, s. 29-30
13. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 19, 317-339; c. 7, s. 236-
245; c. 9, s. 5-38
14. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. s. 149-156
15. Nurdan Cümleler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 1, s. 68-72
16. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. El-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 260-278
17. İnanmak ve Yaşamak, Ercümend Özkan, Anlam Y. c. 2, s. 187-196
18. Kur’an’da insan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 203-207
19. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Yenda Y. c. 3, s. 225-227, c. 4, s. 101-109
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 110 -
20. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
21. İslâm Devlet Yapısı, M. Beşir Eryarsoy, İşaret/Bunuc Y.
22. İslâm’da Siyasî Düşünce ve İdare, Harun Han Şirvani, Nur Y.
23. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
İhtar Y.
24. Câhiliyenin Hükmünü mü İstiyorlar? Ziyâeddin el-Kudsi, Hak Y.
25. Hâkimiyet Allah’ındır, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
26. Hükmüllah, Heyet, Hilâl Y.
27. Hâkimiyet Allah’ındır, Âyetullah eş-Şiran, İhtar Y.
28. İslâm’da Hükümet, Mevdûdi, Hilâl Y.
29. Dünya İslâm Devleti ve Prensipleri, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
30. Teşrîî İslâm Tarihi, Abdülvehhâb Hallâf, terc. Hüseyin Algül, Şamil Y.
31. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevserânî, çev. Muhlis
Canyürek, Denge Y.
32. Din Bürokrasisi, Yapısı, Konumu ve Gelişi, Davut Dursun, İşaret Y.
33. İnanç Sorunları, Hudaybi, İnkılâb Y.
34. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y.
35. İslâm ve Siyasi Durumumuz, Abdülkadir Udeh, Pınar Y.
36. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
37. İslâm’ın Siyasi Yorumu, Ebu’l-Hasan Ali Nedvi, Akabe Y.
38. Siyasi Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.
39. Devlet ve Devrim, Münir Şefik, Dünya Y.
40. Modern Çağda İslâm’ın Politik Sistemi, Lokman Tayyib, İlke Y.
41. Anayasa ve Demokrasi, Abdurrahman Dilipak, Emre Y.
42. Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
43. Siyasi Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.
44. İslâm’da Hükümet, Mevdudi, Hilal Y.
45. Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, Mevdudi, Özgün/İnkılâb Y.
46. İslâm İnkılâbının Süreci, Mevdudi, Özgün Y.
47. İslâm Nizamı, Mevdudi, Hilal Y.
48. İslâm’da Siyasi Sistem, Mevdudi, Özgün Y.
49. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan Y.
50. İslâm Kapitalizm Çatışması, Seyyid Kutub, Bir/Arslan Y.
51. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Fecr/Dünya/Özgün/Pınar Y.
52. İslâm’ın Dünya Görüşü, Seyyid Kutub, Arslan Y.
53. İslâm Toplumuna Doğru, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
54. İslâm – Laiklik, Yusuf Kardavi, Denge Y.
55. İslâm, Laiklik ve Kenan Evren, N. Yücel Mutlu, Rehber Y.
56. İslâm ve Laisizm, Nakib Attas, Pınar Y.
57. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
58. Laiklik Yargılanıyor, Rauf Pehlivan, Gonca Y.
59. Laik Vahşet, Faruk Köse, Mektup Y.
60. Laiklik Çıkmazı, Ahmed Taşgetiren, Erkam Y.
61. Laiklik Devrini Kapamıştır, İsmail Kazdal, İhya Y.
62. İslâm Açısından Laiklik, Muhammed İslâmoğlu (Sadreddin Yüksel), Özel Y.
63. Laikliğin Neresindeyiz? Safâ Mürsel, Yeni Asya Y.
64. Laik Demokratik Cumhuriyet İlkelerine Bağlı Kalacağıma, Abdurrahman
Dilipak, Risale Y.
ŞERİAT
- 111 -
65. Laisizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
66. Din ve Laiklik, Ali Fuad Başgil, Yağmur Y.
67. Türkiye’de Laiklik İdeolojisi, Ahmet Parlakışık, Objektif Y.
68. Türkiye’de Laiklik ve Fikir Özgürlüğü, Fehmi Koru, Beyan Y.
69. Müslüman Laik Olamaz, Ali Kemal Saran, Şelale Y.
70. Sosyalizm Bitti Laiklik Alır mıydınız? Yavuz Bahadıroğlu, Nesil Basım Y.
71. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevseranî, Denge Y.
72. Medenî Vahşet, Hüsnü Aktaş, Ölçü Y.
73. Çağdaş Truva Atı Demokrasi, İsmail Kazdal, İhya Y.
74. Demokrasi Risalesi, Yaşar Kaplan, Timaş Y.
75. Alaturka Demokrasi ve Alaturka Laiklik, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
76. Demokrasi ve Totalitarizm, Raymond Aron, Kültür Bakanlığı Y.
77. İzmlerin Çöküşü ve İslâm’ın Yükselişi, M. Emin Gerger, Şelale Y.
78. İslâm Işığında Hareketler ve İdeolojiler, Fethi Yeken, İslâmoğlu Y.
79. Değişim Sürecinde İslâm, J. Esposito, J. Donohue, insan Y.
80. Câhiliye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
81. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
82. Lâ 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
83. İslâm’a Göre Partinin Hükmü, Muhammed Fatih, Tevhidî Çekirdek Y.
84. Siyasal Katılım, Zübeyir Yetik, Fikir Y.
85. İslâm’da İmâmet ve Hilâfet, Hasan Gümüşoğlu, Kayıhan Y.
86. Hilâfet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, Fehmi Şinnavi, insan Y.
87. Halifesiz Günler, Hakan Albayrak, Denge Y.
88. Hilâfet ve Şehâdet, Muhammed Bâkır es-Sadr, Objektif Y.
89. Hilâfet ve Halifesiz Müslümanlar, Sadık Albayrak, Araştırma Y.
90. Hilâfet Nasıl Yıkıldı? Abdülkadim Zellum, Hizbü’t-Tahrir Y.
91. Hilâfet ve Kemalizm, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Âlem Y/Araştırma Y.
92. Hilâfetin İlgâsının Arkaplanı, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, insan Y.
93. Hilâfet-i İslâmîyye ve T.B.M. Meclisi, İsmail Şükrü, Bedir Y.
94. Hilâfet (Geçmişi ve Geleceği ile), Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
95. Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y.
96. Hilâfetin Saltanata Dönüşmesi, Vecdi Akyüz, Dergâh Y.
97. Hilâfet Hareketleri, Mim Kemal Öke, T. Diyanet Vakfı Y.
98. Hilâfetin Kaldırılması Sürecinde Cumhuriyetin İlanı, 1-2, Murat Çulcu,
Kastaş Y.
99. Halifeliğin Kaldırılması ve Laiklik, Seçil Akgün, Turhan Kitabevi Y.
100. İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
101. Devlet ve Din, Çetin Özek, Ada Y.
102. Ceza Hukuku ve Demokratik Düzenin Korunmasında Laiklik İlkesi, Çetin
Özek, 1978, İstanbul
103. Türk Hukukunda Laikliği Koruyucu Ceza Hükümleri, Çetin Özek, 1961,
İstanbul
104. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, s. 580-582
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

 
Okunma 372 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:40

Ortam

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.