Cumartesi, 06 Şubat 2021 09:04

Büyü ve Şeytan

Yazan
Ögeyi değerlendirin
(0 oy)

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 

BÜYÜ VE ŞEYTAN
AHMED KALKAN
BÜYÜ ve ŞEYTAN
Ma’ruf Yayınları: 54
Ahmed Kalkan: 7
Editör
Asım Şensaltık
Kapak
Asım Şensaltık
Tashih
Ahmed Kalkan
Mizanpaj
Asım Şensaltık
ISBN: 978-605-9376-40-2
Yayıncı Sertifika No: 45372
1. BASKI
Akademi Bas. Yay. Org. Matbaacılık
Turizm ve Tem. Hiz.San. Tic. Ltd. Şti.
Davutpaşa Cd. Güven San.Sitesi
C Blok No: 230 Topkapı/İstanbul
Tel: 0212 493 24 67 / 68 / 69
Sertifika No: 47610
EKİM 2020
KALEMDER (Satış & Dağıtım)
İstiklal Mh. Doğruyol Sk. No: 17
Ümraniye/İSTANBUL
0554 542 28 10
www.kalemder.org.tr
KİTAPBİLİR (Satış & Dağıtım)
Soğuksu Mh. Şehit Mesut Birinci Cd. No:119
Canik/SAMSUN
0545 585 16 06
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
www.kitapbilir.com
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar. Yararlanacak herkese helâl olsun.

بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله والصلاة والسلام على رسوله
ithaf
Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu Kur’an’la canlandırmaya gayret eden ve tağutlara karşı Kur’an’la müceeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere...
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan Kur’an dostlarına...
Ümmetin ihyasının vahdet içinde yaniden Kur’an’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevi usûlle Kur’an ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tavizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine...
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 5 ~
İÇINDEKILER
Önsöz .......................................................................................................8
1. Bölüm
BÜYÜ DENİLEN HİLE VE KANDIRMA
Sihir, Yani Büyü Hakkında................................................................13
Sihrin Menşei/Kaynağı......................................................................20
Ehl-İ Sünnet Âlimlerinin Çoğunluğuna Göre Sihrin
Gerçek Olup İnsanlara Etki Ettiğinin Delilleri.........................27
Kur’ân-I Kerim’de Sihir Kavramı...................................................32
Büyünün Ne Olup Olmadığını Gelin,
Kur’an’dan Öğenelim..........................................................................34
Hârut ve Mârut’la İlgili Tefsirlerdeki İsrâilayat Örnekleri..52
Hârut ve Mârut’un Kim Olduklarıyla İlgili Rivâyetler...........53
Hârut ve Mârut Nasıl Bir Cezâya Çarptırıldılar?.................... 58
Olayın Geçtiği Yer................................................................................. 59
Kur’an’da Sihir Kelimesinin Geçtiği Diğer Âyetler.................67
Hadis-İ Şeriflerde Sihir Kavramı...................................................71
Kur’an Sihir İçin Hak/Gerçek Mi Der, Yoksa Bâtıl Mı?..........73
Düğümlere Üfleyenler........................................................................76
Üfürükçüler Hep Kadın Mı Olur; Üfürükçülüğü
Cinsiyetle Bağlantılı Mı Ele Alacağız?..........................................77
İslâm ve Üfürükçülük.........................................................................81
Ve O Düğümlere Üfleyenlerin Şerrinden....................................83
Sihir ve Büyünün Ne Gücü Var Ki, Ondan Korkalım…..........98
AHMED KALKAN
~ 6 ~
Sihir/Büyü, Sadece Göz Boyamadır...............................................104
Büyünün Etkilemesi Konusunda Mezhebî Görüşler.............109
Sihrin Göz Boyama ve Değişik Araçlarla Yapılan Hile
ve Kandırmadan İbaret Olduğunu Söyleyen Âlimlere
Bir Örnek; Ebû Bekr El-Cessas..........................................................111
Sihrin Çeşitleri, Sihirbazların Amaçları Ve Hedefleri...........114
Büyünün Etkisi Yoktur.......................................................................121
Telkin........................................................................................................123
Büyücüler Halkı Kandırıyor..............................................................126
Sihirbazlardan Medet Uman Firavun..........................................130
Tüm Firavunların Göz Boyama Aracı Olan Medyası;
Sihirbazlık ............................................................................................. 136
Eski ve Modern Büyünün Etkisi İçin Bir Örnek:
Karı-Koca Arasını Ayırmak..............................................................137
Karı-Kocanın Arasını Açan Modern Sihirbaz Değnekleri;
Tv. ve Cep Telefonu.............................................................................139
Ve Sihir/Büyü Yönüyle Günümüz Câhiliyesi............................142
Ne Yapmalıyız?......................................................................................150
Psikolojik Hastalıklar Büyüyle Karıştırılıyor...........................153
Psikotik Bozuklu..................................................................................154
Gerçek ve Hayal Birbirine Karışır.................................................155
Ortak Çözüm..........................................................................................157
Sihrin/Büyünün Hükmü...................................................................157
Ruh Çağırma...........................................................................................160
Kehânet ve Arâfet/Arrâflık..............................................................161
Fal ve Falcılık.........................................................................................167
Nazarlık, Nal, Muska Vb. Kullanmak...............................................167
Uğursuz Saymak...................................................................................167
Uğurlu Saymak......................................................................................169
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 7 ~
Rasûlullah’a Büyü Yapıldı Mı?........................................................169
Rivâyetler Arası Çelişkiler.................................................................172
Sihirle İlgili Hadis Rivâyetlerini Kabul Etmeyenler...............178
Cessâs’ın Görüşleri..............................................................................179
Peygamberimiz’e Sihir Yapılmadığına, Yapılmışsa
Tesir Etmediğine Dair Deliller.........................................................181
2. Bölüm
ŞEYTAN DENILEN DÜŞMANIMIZ
İblis ve Şeytan Kelimelerinin Anlamı...........................................207
Şeytan ve Özellikleri...........................................................................208
Şeytanın Görevi.....................................................................................212
İblis, Meleklere Hocalık Yapmış Büyük Bir Âlim Miydi,
Yoksa Kendini Bile Yeterince Bilmeyen Câhil Biri Mi?.........213
Âdem’e İtaat ve Bey’at İfadesi Olarak Secde Etmeyen
İblis’in Câhilliği ve Kibir İçinde Hevâsına Tâbi Olduğu.......216
İblis ve Cinler Melek Midir Ya Da Meleklikten Dönüşen
Varlıklar Mı?..........................................................................................226
Meleklerle Cinlerin Arasındaki Benzerlik Ve Farklılıklar
Nelerdir?.................................................................................................228
İblis Ve Faâliyet Alanı.........................................................................230
Şeytanın İnsana Dört Bir Yandan Yaklaşması......................... 235
AHMED KALKAN
~ 8 ~
ÖNSÖZ
Bismillâhirrahmânirrahıym
Sihirbazlar daha çok sahnede gösteriler yaparlar el çabukluğu
ile göz boyaması dediğimiz şekilde insanların hayal
görmesine sebep olurlar. Tabii hileler var, günümüzde
teknolojik aygıtlar da buna katkı sağlayarak olayı esrarengiz
yapar. Hileyi fark etmediği için izleyenlere çok enteresan gelir.
Google’a bir tıklayın, sihirbaz hileleri başlığına bakın; aslında
çocukça kandırmalara âlet olduğunuzu görürsünüz. Siz
onun konuşmasına, eline-ayağına bakarken diğer kandırmayı
göremiyorsunuz veya el çabukluğunu hissedemiyorsunuz.
Dolayısıyla sihir dediğimiz şey hilelerdir, tabii kandırılmaya
müsait insanlar olduğu müddetçe daha nice sihirbazlar, büyücüler,
cinciler, üfürükçüler çıkar. Kur’ân-ı Kerim hiçbir ayetinde
sihirden Allah’a sığınmayı emretmiyor çünkü yok öyle
bir zarar, aldatmadan kandırmadan ibaret; ama üfürükçülerin
şerrinden, o cinci denilen, hoca denilen, okuyup üfleyen
üfürükçüler var ya, medyum, rukyeci gibi adlar alanlar, muska
yazıyor, okuyup üflüyor… İşte onların şerrinden Allah’a
sığınmamızı istiyor Allah. Esas tehlike orada, oraya gittinmi
adam seni ikna edecek. Müşteri geldi, yani yolunacak kaz.
Seni hasta çıkarması lâzım; yoksa para kazanamaz ki. Seni
inandıracak hastalığına ve ondan sonra abone müşteri olacaksın,
bedava da reklamcı aynı zamanda.
Kur’an “sihir bâtıldır, Allah onu bâtıl kılacak, iptal edecektir”
dediği halde, ilginçtir ki bazı yazarlar “Sihir haktır” demişler,
bununla da yetinmeyip Allah’ın büyüyü iptal edeceğini
beyan etmesine, büyücünün başarılı olamayacağını ilan
etmesine ve büyünün bir hile ve aldatmadan ibaret olduğunun
ifade edilmesine rağmen büyünün gerçek anlamda etki
yaptığına inanmışlardır. Eğer büyünün gerçek anlamda etkisi
olsaydı, büyücülerin açamadıkları kapı, çözümleyemedikleri
ÖNSÖZ
~ 9 ~
sorun kalmayacaktı. Tarihte büyücülerden ve şarlatanlardan
medet uman nice krallar olmuştur ki bunların hepsi de sonunda
hayal kırıklığına ve hüsrana uğramışlardır. Büyünün
bir tek kere dahi başarıya ulaştığı kanıtlanamamıştır. Kaldıki
büyücülere meydan okuyan insanlar, hiçbir zaman onların
büyü yoluyla tertip ettikleri bir kötülüğe uğramamışlardır!
Bu bile büyünün ne büyük bir yalan olduğunu ortaya koyan
başlı-başına bir kanıttır.
İnsanlara, hile ve aldatmaya dayanan sihri/büyüyü öğreten
şeytanlara gelince…
Şeytan âhirette diyecek ki “benim sizin üzerinize bir saltanatım,
musallat olmam söz konusu değildi, ancak ben sizi
fısıltı ile davet ettim, siz de bana icabet ettiniz. Gelin dedim
geldiniz, fısıltı ile söyledim hatta. Bana niye kızıyorsunuz,
kendinize kızın” diyecek şeytan. Hatta “ben şirk koşanlardan
Allah’a sığınıyorum” diyecek. Şeytanın kendilerinden Allah’a
sığınacağı insanlar, düşünebiliyor musunuz? Şeytan’ın şirk
koştuğuna dair hiçbir ifade var mı Kur’an’da? Tam tersine
Allah’a duâ ediyor ‘bana mühlet ver’ diyor. Başka sahte bir
tanrıya, başka bir puta meylettiğine dair hiçbir şey söylenmiyor.
Şeytandan daha şeytanlaşanlardan korkmak lâzım,
sakınmak lâzım.
İman eden ve Rablerine tevekkül edenlere o şeytanın hiçbir
musallat olması söz konusu değildir, özellikle mü’minlere
ve mütevekkillere. O yüzden bir mü’min çok rahat meydan
okuyabilir cinlere. “Bütün cinciler ne kadar cinleri varsa toplasınlar,
şeytanlar gelsinler bir araya ve bana zarar versinler
güçleri yetiyorsa” diyebilir. Evet, Allah’tan başkasından korkmayan
takvâ sahibi bir mü’min böyle haykırabilir. Allah’ın
izni ile zerre kadar bir zarar veremezler. Meydan okuma derken
kendisinde bir güç olduğuna inandığı için değil; Allah’ın
hükmünden dolayı, çok net şekilde Allah’a iman ettiği, O’ndan
başkasında güç kuvvet olmadığını kabul ettiği için, Allah’ın
AHMED KALKAN
~ 10 ~
‘size hiçbir zarar veremezler’ demesine inandığı için, Allah’a
güvenip O’na tevekkül ettiği için bu şekilde söyleyebilir. Zarar
verecek fayda verecek ancak Allah’tır ve Allah onlara insana
musallat olma, insanı ele geçirip iradesini yok edecek
bir güç ve bu şekilde bir izin vermemiştir. Yeryüzünün efendisi
cinler, şeytanlar değil; yeryüzünde halife insandır. Öyle
bizi çarpacak çırpacak güçleri falan yok bunların, bizden âciz
varlıklar, bize saygı duymaları emredilen canlılar. İşte en zararlısı
şeytan, onun da yapabileceği şey ancak vesvese. Yani
fısıltı; belli-belirsiz isyana teşvik. Ama hilesi zayıf.
Her şeye olduğu gibi, bu hassas konulara da Kur’an’ın bak
dediği yerden bakmaya çalışmak, tevhidî çizgi ile bu konuları
değerlendirmek, bu kitapların yazarının en önemli sorumluluğudur.
Bu üç kitaplık seride, eğer Kur’an’a ve sahih sünnete
ters düşen bir cümleye şahit olursanız, yazara ulaştırdığınızda
sadece duâ ve hüsn-i kabul ile karşılaşırsınız. Kur’an’a ve
Sünnete ters düşen bir şey yoksa, o zaman niyetler, usûl ve
yorumlar devreye girecek, mümkün şeytana da malzeme çıkabilecektir.
Üç kitaplık serinin üçüncü kitabının sayfalarını açmış durumdasınız.
Diğer kitapların isimleri: “Rukyecilik, Muskacılık”
ve “Koca Bir Yalan: Cinlerin İnsana Musallat Olması”.
Her türlü şeytanî düşünce ve işlerden Allah’a sığınır, rukye
adıyla yapılan üfürükçülükten, büyüden, büyü bozma ve cin
çıkarma adına yapılan şirk unsurlarından bu rukyeci geçinen
üfürükçülerin de kurtulup uzaklaşmalarını tavsiye edip Rabbimizden
dileriz.
Ahmed KALKAN
Eylül 2020, Ümraniye
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Bölüm 1
BÜYÜ DENİLEN
HİLE VE KANDIRMA
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 13 ~
SIHIR, YANI BÜYÜ HAKKINDA
Nüzul sürecinde ilk kez Müddessir sûresi 24. âyette geçen
“sihir (s-h-r)”, dilde “gizli bir sebeple insanın gözünü ya da
gönlünü yanıltan şey” demektir. Görenin görüleni olduğundan
farklı algılamasıdır. Görülen, aslında görüldüğü gibi değildir.
Eğer dişi keçinin memesi dolu dolu görüldüğü halde
sütü az çıkarsa Araplar “anzun meshûrun” (büyülenmiş keçi)
derler. Sabahın alaca karanlığına sehar (seher), seherde yenen
Ramazan yemeğine de aynı kökten gelen “sahur” ismi
verilmiştir. Seher, karanlıkla aydınlığın birbirine karışmış olması
halidir ki, hakikatle hayalin, hakla bâtılın, gerçekle yalanın
birbirine karıştığı hali çağrıştırır. Sihir, sebebi bilinmeyen
herhangi bir şey olarak da tanımlanmıştır. Yukarıdaki birinci
tanım özneyi (gören), bu ikinci tanım da nesneyi (görülen)
esas alan tanımlardır ve ikisi de birbirini tamamlar. İster
özne açısından ister nesne açısından tanımlansın, sihir her
hâlükârda hakikatin zıddı olan zannı ve itmînânın zıddı olan
vehmi ifade eder. Bunlar bazen görenden, bazen görülenden
bazen de her ikisinden kaynaklanır.
Meselâ “Eğer onlara gökten bir kapı aralasak da onlar oraya
çıkacak olsalar, ‘herhalde gözlerimiz döndürüldü, biz sihirlenmiş
bir topluluğuz’ derlerdi.”1 âyetinde geçen “sihir” gören
açısındandır. Çünkü kaynağı hakikat olduğu halde gören
farklı algılamıştır. “Kimi (zaman) söz, bir büyüdür.” hadisinde
de dinleyen açısındandır. Bu anlamda Türkçe’de “İki söz, bir
büyü” atasözü vardır ve tabii ki mecazdır. Şu âyette ise hem
gören hem de görülen açısındandır: “Mûsâ bir de ne görsün:
Onların ipleri ve değnekleri, yaptıkları sihir marifetiyle, ona
1 15/Hicr, 14-15
AHMED KALKAN
~ 14 ~
hızla akıyormuş gibi göründü (yuhayyelu ileyhi)”2 Velid bin
Muğıyre, Allah rasûlünün ömründe sihre örnek gösterecek
bir olağan dışılık bulamayınca “ebeveynle evlâdın arasını ayırıyor”
dedi. Hiç şüphesiz müşrikler bu vahye sözlü bir sihir
olarak bakıyorlardı. 3
Türkçede “büyü” kelimesiyle karşılanan “sihir”,
Arapça lügat anlamıyla, “her ne olursa olsun, sebebi
gizli olan ince şey” demektir. Nitekim fecir vaktinin
başlangıcına da ufuk çizgisinin inceliğinden dolayı
“seher” denilir. Bu anlamda, yani sebebi gizli olan
ince şeyleri bilmek ve tanımak anlamında sihrin küfür
olmayacağı açıktır. Ancak, dinî örfteki anlamıyla
sihir, sadece bu demek değildir. Sebebi gizli olmakla
beraber, gerçeğin aksine tahayyül olunan yıldızcılık,
falcılık, medyumluk, cincilik, şarlatanlık, hilekârlık
yolunda cereyan eden herhangi bir şey demektir.
Halk dilinde de sihir veya büyü denilince akla gelen
bunlardır ve bütün bunlar çirkin ve bâtıl şeylerdir.
Çünkü bunda esrârengiz bir şekilde hakkı bâtıl, bâtılı
hak; hakikati hayal, hayali hakikat diye göstermek
vardır. Nitekim, “İnsanların gözlerini sihirlediler”4;
“Sihirleri sâyesinde ipleri ve sopaları onun hayâlini
büyüledi, çünkü onlar gerçekten yürüyor gibiydiler”5
buyrulmaktadır. Demek ki, esrârengiz, gizli sebep
ile incelik, dış görünüşü itibarıyla çekicilik ve bir de
kötü maksat, sihrin niteliğini belirler.
2 7/A’râf, 116; 20/Tâhâ, 66
3 Hayat Kitabı Kur’an, s. 1192
4 7/A’râf, 116
5 20/Tâhâ, 66
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 15 ~
Tabiatüstü güçler yardımıyla olağanüstü sonuçlar elde etmeye
yönelik faaliyete “büyü” denir. Kur’an’da geçen “sihr”
kelimesi, büyü anlamını taşımakla beraber, sihr büyüden
daha geniş kapsamlıdır. Çünkü sihir, “sahte, gerçek dışı olan
bir şeyi gerçekmiş gibi göstermektir.” Bunun için sihirbazlıkta
gözü görüşü aldatan hokkabazlık, el çabukluğu ve renk
yansıtmasına dayanan bir sanatı yürütme anlamı vardır. Bu
yüzden sihirbazlar, illizyonizm, manyetizma, hipnoz ve telepati
gibi teknikleri uygularlar. Büyücü ise, iyi ve kötü varlıkların
yardımını sağlayan, büyü tekniğini ve usullerini bilen
ve kullanan kimsedir. Cahiliyye devrinde büyü ve sihir çok
yaygın olduğundan Araplar büyücülerden çekinirler ve onlara
saygı duyarlardı.
Büyü ve sihir, menfaat kökenli bir disiplin olduğundan Allah,
peygamber ve din tanımaz. Ancak bazı durumlarda kutsal
değerleri ve metinleri istismar eder. Ayrıca büyüde, Allah’ın
irade ve kudreti üstünde işler başarılabileceği iddiası da vardır.
Bütün bunlar, büyücüye Allah’tan ve peygamberden daha
büyük değer verildiği gerçeğini ortaya koymaktadır. Hâlbuki
büyücülerin gaybı bildiği, başaramayacakları şeylerin bulunmadığı
tarzındaki inançlar, İslâm’la taban tabana zıttır. İşte
bu yüzden İslâm, büyük günahlar arasında saydığı sihir ve
büyücülüğe şiddetle karşı çıkmış; Kur’an ve sünnette de bu iş
açık ve kesin olarak yasaklanmıştır.
İslâm bilginlerinden bir kısmı, hiçbir gerçekliği ve geçerliliği
bulunmadığı, sadece aldatmadan ibaret olduğu düşüncesiyle
büyüyü ve sihri reddederler. Ancak, sihrin mahiyeti ne
olursa olsun, onunla meşgul olanların bulunduğunu inkâr etmek
mümkün değildir. Bunun için Kur’an, büyü ve sihir diye
bir olgunun varlığını kabul eder, fakat onun kullanılmasını
onaylamaz. Çünkü Kur’an açısından büyü ve sihir, bir küfür
AHMED KALKAN
~ 16 ~
ve fitnedir. İçeriğinde şeytanlık ve hile bulunan çirkin bir sanattır.
Öyleyse onun zararını inkâra kalkışmak doğru olmadığı
gibi onu haddinden fazla büyütmek de doğru değildir.
Dinî örfte sihir, sebebi gizli olmakla, gerçeğin zıddına tahayyül
olunan, gözbağcılık, yaldızcılık, şarlatanlık, hilekârlık
tarzında cereyan eden herhangi bir şey demektir. Kendisinde,
hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme özelliği söz konusu olduğu
için, aslında tahrif olmadan önceki esas şekilleri itibarıyla
ortak adları İslâm olan tüm semâvî dinler tarafından kötülenmiş
ve yasaklanmıştır. Mâhiyetinde, esrârengiz gizli sebep
ile incelik, dış görünüşünde câzibe, hile ve kötü niyet vardır.
Bizzat ilâhî irâde ile meydana gelen olaylardan değildir. Ortaya
konulabilmesi için teşebbüs edilmesi gerekli özel bir sebebi
vardır. Bu özel sebebi herkes bilemediğinden, sihir hârika
gibi zannedilir. Bunun için, sebebi herkesçe bilinmeyen herhangi
bir hakikat bile başkalarını kandırmak için kullanıldığı
takdirde sihir olur. Bu sebebin nazarî/teorik olarak açıklanabilir
bir halde bulunması da şart değildir. Az çok taklidî bir
şekilde ortaya konulabilmesi de yeterlidir.
Yaratılış sebebi ilmen açıklanamayan, tek başına ya da zincirleme
bazı garip olaylar meydana getirebilmek sihir olmaz.
Fakat insanları aldatmak için bunlardan faydalanmaya kalkışıldığı
ve bu şekilde kalplere tesir ederek dolandırıcılık yapılmak
istenildiği zaman bunlar sihir özelliği kazanırlar. Bunun
için imansızlık, ahlâksızlık ve aldatmak, sihrin köküdür. Sihirbazlar,
çeşitli bilimlerden, sanayi ve teknolojiden, edebiyattan,
felsefeden, yaratılışın garip sırlarından kötü niyetleri
için yararlanmasını bilirler. Bu şekilde hakkı gizlemek için
yazılmış nice felsefeler, romanlar, tarih kılıklı kitaplar vardır.
Vaktiyle hukemânın, yani hikmet ehli kimselerin “domuzların
boynuna mücevher (inci gerdanlık) takmayın” nasihati,
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 17 ~
bu gibi kimselerin yüksek ilimleri öğrenerek, bunları kötü
maksatlarla kullanmalarını önlemek için verilmiştir.
Sihir, din açısından şiddetle kınandığı ve yapanlara ağır
cezalar öngörüldüğü halde; bazı kayıtlarla meşrû kılınmış
hususlar için de kullanılmıştır. Hz. Peygamber’in “Belîğ olan
sözlerden bir kısmı muhakkak sihirdir”6 sözleri bu cümledendir.
Ömer bin Abdülaziz de, kişinin güzel konuşması ile gerçeği
etkili şekilde ortaya koymasına “sihr-i helâl” demiştir. Bu
durumda, hakkı ortaya koyan belîğ konuşmalar helâl bir sihir
olup hakkı bâtıl, bâtılı hak şeklinde gösteren belîğ konuşmalar
da haram bir sihirdir.7
Büyü anlamına gelen Fransızca ve Almanca “magie”, İngilizce
“magi”, “magic” kelimelerinin aslının Yunanca “magos”-
tan geldiği bilinmektedir. “Sihir” kelimesi, Türkçede “büyü”
kelimesiyle karşılanır. Aynı zamanda sihir kelimesi de kullanılır.
Fakat, Türkçede sihir ve büyü kelimeleri tümüyle aynı
anlamda kullanılmamaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de geçen “sihir”
kelimesi, büyü anlamını da taşımakla birlikte sihir, büyüden
daha geniş kapsamlıdır: Büyü ile sihrin bazı şekilleri arasında
farklar vardır.
Öte yandan Türkçe’de büyücü ile sihirbaz tümüyle
aynı anlama gelmemektedir. Sihirbazlıkta gözü,
görüşü aldatan, hokkabazlık, el çabukluğu ve renk
yanıltmasına dayanan bir gösteri anlamı da vardır.
İllüzyonizm, manyetizma, hipnoz, telepati gibi teknikleri
uygulayan kimse, sihirbazdır. Büyücü ise, iyi
veya kötü varlıkların yardımını sağladığı varsayılan,
6 Buhârî, Nikâh 47; Müslim, Cum’a 47
7 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 1/366-367
AHMED KALKAN
~ 18 ~
büyü tekniğini, usullerini, tılsımlı sözleri, iksirleri,
uygun materyali, muskaları, diğer ilgili maddeleri
bilen ve kullanan veya öyle kabul edilen kimsedir.
Daha çok el çabukluğuna dayanan, sahne showlarına,
halkı eğlendirme amacıyla gösterilen teknik ve
illüzyonlara, gözleri yanıltmaya sihirbazlık denilirken;
cinlerle iş yaptığı zannedilen, muska ve üfürükten
yararlanan, insanların zihnini etkilemeye ve çeşitli
rûhî hastalıklara veya bu hastalıkları tedâviye
sebep olduğu kabul edilen kimselerin tıp, bilim ve din
dışı araçlar kullanarak yaptıklarına da büyü denilmektedir.
Cadılar ve kâhinler, büyücülerle karıştırılırsa
da aslında onlarınki bir teknik değil; şahsî kabiliyet
veya istismara dayanan farklı yöntemlerdir.
Medyumlar, falcılar, astrologlar da modern müneccim
ve büyücüler olarak kabul edilebilir.
Büyü, “tabiatüstü gizli güçlerle ilişki kurularak yahut
kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanılan bazı tabiî/
doğal nesneler kullanılarak zararlı, faydalı veya koruma
gâyeli bazı sonuçlar elde etmek için yapılan işler”
şeklinde tarif edilebilir. Kutsalla ilişkisinin bulunmaması
ve ahlâkî amaç taşımaması, büyünün en temel özellikleridir;
başlıca gayesi ise daima çıkar sağlamaktır. Batılı
bazı araştırmacılar, “din” ile “büyü” arasında benzerlikler
bularak, birbirlerini etkiledikleri, birinin diğerini doğurduğunu
ileri sürmüşlerdir. Bu, büyüyü tümüyle dışlayan, sihri
küfür ve şirk olarak tanımlayan İslâm için, düşünülmesi bile
mümkün olmayan bir bühtandır. Hatta, bu değerlendirmeyi,
İslâm’ın dışındaki diğer dinler için de doğru olmayan ve din
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 19 ~
düşmanlığını sergilemek için, iki zıt şey arasında ayrıntıyla
ilgili ve çok küçük bir iki benzerliğin kasıtlı olarak abartılmasından
dolayı ortaya atılan bir iddia ve her türlü dine karşı
bir iftira kabul ediyoruz.
Din ile büyü arasında benzerlik bulanlara karşı şu görüşler
ileri sürülür: Din her şeye gücü yeten bir varlığa, büyü ise
tabiattaki bir güce yönelmektir. Dinin bir cemaati, büyücünün
ise sadece müşterisi vardır. Dinde günah anlayışı varken
büyüde yoktur. Dinde açıklık, büyüde kapalılık ve gizlilik;
dinde itaat, bağlanma, büyüde muvakkat bir menfaat hesabı
vardır. Dindeki duâ, ibâdet, ahlâk, dayanışma, birlik gibi
temel unsurlar büyüde yoktur. Büyüde dinî uygulamalardaki
mânevî, ruhanî özden, derûnî inanıştan çok; dış unsurlar, katı
şartlar, maddî araçlar ön plandadır. Büyü ilâhî otorite ve ahlâkî
kuralların dışındadır.
Büyü, inanışa göre, Tanrı veya tanrıların kudretinin üstünde
bir şey yapmak veya onları zorlayarak bir gâyeyi gerçekleştirmek
iddiasındadır. Hâlbuki dinde Tanrı’ya itaat etmek,
O’nun hoşnutluğunu kazanmak, gazabından sakınmak, ceza
veya mükâfatına göre tavır almak söz konusudur. Büyünün
temel gâyesi, menfaat temini olduğundan, yerine göre dince
kutsal sayılan şeyleri de kendi gâyesi için kullanarak dini istismar
edebilir. Büyüde şahsî, dinde hem şahsî hem de sosyal
gâye söz konusudur. Dinin devamlılığına karşılık, kişinin bilgi,
yetenek ve imkânı bitince veya gâyesini gerçekleştirince
büyü olayı sona erer.8
8 Hikmet Tanyu, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 501-502
AHMED KALKAN
~ 20 ~
SIHRIN MENŞEI/KAYNAĞI
Sihrin menşei konusunda ilk bilgileri Kur’ân-ı Kerim’den
öğrenmekteyiz. Kur’an’ın verdiği bilgi, Hz. Süleyman’ın (a.s.)
peygamberliği zamanında sihrin
çok yaygın olduğu, şeytanlar
tarafından insanlara
öğretildiği şeklindedir. 9
Sihrin kaynağı, şeytanlardır: İslâm Ansiklopedisi’nde,10
“Sihir” maddesini yazan, D.B.Macdonald, sihrin kaynağı konusunda
aynı şeyleri ifade ettikten sonra, bu konuda daha
geniş bilgiler vererek sihrin menşeine, ruhlar ve cinler fikrini
de eklemekte ve konuyu uzun uzun tahlil etmektedir. Hemen
her toplumda, Grekler’de (Eski Yunan), Bâbil’de, Mısır’da,
İran’da, Keldâniler’de, Hintlilerde ve İbn İshak’a dayandırarak
eski Türklerde (Meselâ, orduları yenmek, düşmanları öldürmek,
nehirleri geçmek ve kısa bir zamanda uzak mesafelere
gitmek vb. şekillerde) sihir olayının bulunduğuna işaret
eder.”11
İslâm öncesi Arabistan’da sihir, Arapların kendileriyle
yakın
ilişki içinde bulundukları Yahudiler, İranlılar ve Yunanlılar
gibi halklardan alınmış, aynı çeşitten anlayışların bir karışımıdır.
Bunlar, tütsüleme, tılsım, muska, okuyup üflemek
(tabii ki sünnette meşrû kılınan okuma şekli rukye, bunun
dışındadır),
yıldızlara bakarak geleceği haber verme, içine
yerleştirilen sayılar, yatay ve dikey olarak toplandığı
zaman
hep aynı sayıyı ve harflerin gizli değerlerinden
yararlanarak
geleceği okumak demek olan “cifir”, bu konuda kitaplar yazılmasına
yol açmıştır.12
9 2/Bakara, 101
10 Bu İslam Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı’nın 44 ciltlik ansiklopedisi, değil; Daha önce
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından tercüme ve te’lif olarak basılan İslam Ansiklopedisi.
11 D.B. Macdonald “Sihir” maddesi, İ.A., X: 599-611
12 Meydan Larousse, “Büyü” Mad. II 685; Ali Çelik, a.g.e., s. 201-211
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 21 ~
Büyü sözcüğü Türkçedir. Kur’an-ı Kerîm’de, bu anlamı veren
“sihir”den söz edilmiştir. Batı literatüründe ise “Magi =
Maji”, “Magic = Mãcik” olarak geçer. Büyü -gizemli sanılanilkel
bir çözüm arayışıdır. Bu kısa tanımdan da anlaşılacağı
üzere büyünün temelinde üç şey vardır: a) Gizemlilik iddiası,
b) ilkellik, c) çözüm arayışı. Bunlardan birincisinin açıklaması
şöyledir:
Büyünün gizemli olduğu sanılır. Yani büyünün,
herkes tarafından anlaşılamayan,
herkes tarafından
bilinemeyen ve yapılamayan birtakım
esrarengiz
ilişkilerden
ve bu ilişkilere dayanan formüllerden oluştuğu
sanılır. Bu sanı, birçok kimselerde kesin bir
inanış ve kanaat olarak
vardır.
Ancak büyü, çeşitli
şarlatanlıkların bazı şekilleridir. Çünkü büyünün
gerçek olduğunu
kanıtlayan bir kimseye rastlanmamıştır.
Ayrıca büyünün
bir aldatmaca
olduğunu
Kur’an-ı Kerîm açık şekilde ortaya koymaktadır.
Tâhâ Sûresi’nin 57-72. âyetlerinde Hz. Mûsâ ile
Mısır Firavun’u arasında
olup biten bir mûcize ile
büyü mücadelesi canlandırılmıştır. Bunlardan özellikle
66-69’uncu âyetlerde büyünün
içyüzü bütün
çıplaklığıyla ortaya serilmiştir. Bu âyet-i kerimelerde
özet olarak şöyle bir açıklama vardır:
Firavun’un büyücüleri Hz. Mûsâ’ya, önce hangi tarafın gösteriye
başlamasını
sorunca Hz. Mûsâ: “Hayır, siz atın.” yani
elinizdeki sicimleri
ve değnekleri atarak büyü gösterisine
önce siz başlayın dediği kaydedilmektedir.
66. ve 67’nci âyetler
gösteriyi ve onu şaşkınlık içinde seyreden Hz. Mûsâ’nın
AHMED KALKAN
~ 22 ~
ruh halini anlatmaktadır. Bu âyetlerin meâli şöyledir: “Bir de
ne görsün, -büyücülerin- şarlatanlığından ötürü, sicimlerınin
ve değneklerinin yürüdüğü onun hayalinde canlandırılıyordu.”
“Bu yüzden Mûsâ, içinde bir ürperti duydu.”
66’ncı âyet-i kerime, bu olaydaki büyünün bir dereceye
kadar içyüzünü
ortaya koymakta, en azından bu işlemin hayalde
canlandırılan asılsız
birtakım
kımıldayışlar olduğunu
ifade etmektedir. Sicimlerin ve değneklerin,
Hz. Mûsâ’nın
hayalinde hareket eder gibi göründüklerini kaydeden
bu
âyetlerden
iki farklı anlam çıkarmak mümkündür. Birincisi:
Büyüde kullanılan bu araçların gerçekte hareket ettiklerıdir.
İkincisi ise, hareket eder gibi göründükleridir.
Bilindiği üzere iplik ve sopa gibi cansız şeylerin -hele büyü
gibi asılsız
bir işlemde- kendi kendine hareket etmesi olanak
dışıdır. Ama bunu illüzyonistlerin
yaptığı gibi bazı hilelere
başvurarak yapmak elbetteki
mümkündür.
Özellikle ilâhlık
iddiasında bulunmuş mağrur ve çağının en kudretli
hükümdarı
olarak Firavun’un, sahip bulunduğu güç ve imkânlarla
devrin profesyonel ve en mâhir büyücülerini bularak bu
hileleri yaptırması zor değildi. Kur’an-ı Kerîm, büyünün bir
gözbağcılık,
bir şaşırtma
ve duyuları
spekülatif yöntemlerle
aldatma olduğunu yine bu olayı anlatan A’râf Sûresi’nin
116’ncı Âyet-i Kerime’sinde açıklamaktadır.
Hz. Mûsâ tarafından, büyücülerden hünerlerini göstermeleri
istenince
onların, seyirciler üzerinde nasıl psikolojik bir
etki uyandırdıklarını
Allah Teâlâ aynen şöyle ifade buyurmaktadır:
“Mûsâ: ‘Siz atın.’ dedi. Onlar da hünerlerini ortaya
atınca insanların
gözlerini büyülediler. Onları ürperttiler ve
muazzam bir büyü ortaya
getirdiler.”
13
13 7/A’râf, 116
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 23 ~
Âyet-i kerime’deki: “İnsanların gözlerini büyülediler.”
ifadesi çok açıktır
ve bu olaydaki büyünün, gerçek
değil, bilakis psikolojik bir etki yaptığını ortaya
koymak bakımından da en büyük kanıttır. Bu ilâhî
açıklamadan
kolayca
anlıyoruz ki büyünün birtakım
hileler olarak izahı vardır.
Bununla birlikte hiçbir
gizemli yanı da yoktur. Çünkü Kur’an-ı Kerîm’de
sicim diye geçen şeylerin -söylentilere göre- içleri birtakım
kimyasal
maddelerle doldurulmuş
hayvan bağırsakları
olduğu
ve gösteri sırasında
bu maddelerin
reaksiyona
girerek bağırsakların
hareket etmesine
neden oldukları ihtimali bulunduğu
gibi, büyücüler
benzer bazı spekülatif
işler de yapmış olabilirler.
İpliklerin ve sicimlerin gerçekte değil, fakat Hz. Mûsâ’nın
hayalinde
hareket
eder gibi görünmüş olabileceği ihtimali de
vardır. Şöyle ki:
Hz. Mûsâ, Firavun’un ve avanelerinin yanı sıra, kalabalık
seyirci karşısında
ve belki de tek başına bulunmak gibi
-peygamber bile olsa- insan moralini
olumsuz etkileyen bir
konumda idi. Allah Teâlâ’ya açıkça kafa tutacak kadar küstahlaşan
Firavun’un, bu şedid ve kanlı diktatörün karşısında
bulunmuş
olmak ve hele moral verecek bir taraftar
kitlesinden
yoksun olmak gibi etkenler hesap edilirse Hz. Mûsâ’nın
bu olayda ne kadar
zor dakikalar yaşadığını tahmin etmek
güç değildir. Aslında bu ihtimali araştırmak yersizdir.
Çünkü
Kur’an-ı Kerîm, bu gerçeği de çok berrak şekilde ortaya koymakta
ve Tâhâ sûresinde şunları kaydetmektedir:
“Bu yüzden
Mûsâ, içinde bir ürperti duydu.” “Biz O’na, korkma dedik, asıl
üstün gelecek olan sensin sen!” 14
14 20/Tâhâ, 67-68
AHMED KALKAN
~ 24 ~
İşte gizemli sanılan büyünün özet olarak aslı esası budur.
Onun için büyü/sihir tamamen bir hile ve safsatadır.
Büyünün ikinci niteliği, onun hem amaç, hem de araç bakımından
ilkelliğidir.
Evet, büyü, hem kaynakları, hem de yapılış
ve uygulaması bakımından
ne vahye, ne de akla dayanır.
Bilakis vahyi ve aklı hiçe sayan
rezil bir düşünce ürünüdür.
Bu gerçeği anlayabilmek için hiçbir incelemeye
ve araştırmaya
bile gerek yoktur. Sadece bir tek büyücü görmek
bile büyünün
her bakımdan ne olduğunu anlamak için yeterlidir. Bu
sefil insanlar
her türlü faziletten yoksun oldukları gibi, onlara
inanan
ya da tuzaklarına
düşen zavallılarda bile sağlıklı bir
moral yapı ve güçlü bir iman yoktur.
Allah Teâlâ, yine Tâhâ Sûresinde: “Çünkü onların yaptığı
bir büyü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa asla başarıya ulaşamaz!”
15 buyurmaktadır. Büyünün, etki yapmak bakımından
bir “hiç” olduğunun, bundan daha büyük bir kanıtı olamaz.
Büyü, Amaç Bakımından İlkel ve Zararlıdır. Çünkü:
a) Akılcı bir yol değildir. Bilakis büyü, aklı küçümsemekte,
hatta onu inkâr etmektedir. Birçok saf ve câhil insan, gerçekleri
anlayabilecek bilgi ve basirete sahip bulunmadıkları
için, onların basit düşünce yapıları
büyücüler
tarafından kullanılmaktadır.
Bu ise insan aklının küçümsenmesi demektir.
b) Büyü, akla dayanmadığı gibi, vahye de dayanmamaktadır.
Bilakis vahiy,
sihri “küfür” olarak mahkûm etmekte
ve sihirbazı kâfir olmakla
suçlamaktadır.
Büyü yapan
insanın, İslâm Hukuku’nda cezası pek ağırdır.
15 20/Tâhâ, 69
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 25 ~
c) Büyü, insanların aldatılmalarına ve kötü yönlendirilmelerine
neden
olmaktadır. İnsanları karşılıksız, hatta
günah karşılığında zarara uğratmaktadır.
Büyü, Araç Bakımından da İlkel ve Zararlıdır
Türüne göre büyüde kullanılan araçlar son derece iğrençtir.
Katır toynağından
karga beynine, kıldan dışkıya kadar,
büyüde en pis ve en necis maddeler
kullanılır. Ne yazık
ki bunların bir kısmı da insanlara şu veya bu şekilde
yedirilir.
Bu ilkelliğin bir örneği de kutsal değerlere karşı bilinçli
saygısızlıktır.
Çünkü bazı büyü türlerinde -özellikle
harap olması istenen mekânlar
ve zarar
görmesi istenen insanlar
için yapılan büyülerde- Allah’ın yüce adları
ve âyet-i
kerimeler pis sıvılarla yazılmakta ve ayakkabı topuklarına,
eşiklerin altına ve benzeri yakışıksız yerlere gizli şekilde
yerleştirilmektedir.
Büyünün üçüncü niteliği ise onun, talihsiz bir çözüm
arayışı olmasıdır.
Çünkü büyü ile derdine derman arayan
insan, eğer sorunun çözümü
için akılcı ve legal bir yol varsa
bu yola inanmayacak ya da güvenmeyecek
kadar rüşdünü yitirmiş
biridir. Eğer tamamen çaresizlik içinde ise bunu, ikinci
bir çaresizlikle birleştirecek kadar Allah’ın feyiz ve nurundan
uzak, bilakis dalâlet
karanlığına saplanmış biridir.
Bazı akaid yazarları tarafından, “Sihir haktır” şeklinde
kullanılmış olan sözden amaç şudur: Sihir (yani büyü)
Kur’an-ı Kerîm’de sözü edilmiş
ve işlenmiş bir konu olarak
vardır. Elbette ki büyü tarih boyunca
insanları
meşgul
etmiş bir hâdisedir. En uygar sanılan toplumlar içinde bile
AHMED KALKAN
~ 26 ~
sihir yapan
ve sihre inanan insanlar bulunmuştur. Onun için
sihrin bir toplum gerçeği olarak var olduğunu inkâr etmek
imkânsızdır.
İlginçtir ki bazı yazarlar da “Sihir haktır” sözüne, farklı
bir yorum getirmiş
ve büyünün gerçek anlamda etki yaptığına
inanmışlardır. Eğer büyünün
gerçek anlamda etkisi
olsaydı, büyücülerin açamadıkları kapı, çözümleyemedikleri
sorun kalmayacaktı. Tarihte büyücülerden ve şarlatanlardan
medet uman nice krallar olmuştur ki bunların hepsi de sonunda
hayal kırıklığına
ve hüsrana uğramışlardır. Büyünün
bir tek kere dahi başarıya
ulaştığı kanıtlanamamıştır. Kaldı
ki büyücülere meydan okuyan insanlar
hiçbir zaman onların
büyü yoluyla tertip ettikleri bir kötülüğe uğramamışlardır!
Bu bile büyünün ne büyük bir yalan olduğunu ortaya
koyan
başlıbaşına
bir kanıttır.
Bazı kimseler eğer Kur’an-ı Kerîm’in 113’üncü Sûresi olan
Felak Sûresi’nin 4’üncü Âyet-i Kerime’sini göstererek büyünün
şerri hakkında
bir kanaat ortaya koymak istemişlerse,
hemen ifade etmek gerekir
ki bu âyet-i kerime’de şerrinden
söz edilen büyü değil, tam tersine “Düğümlere üfleyip tüküren”
büyücü kadınlardır. Binâenaleyh bu kimseler, büyü ile
büyücüyü birbirine karıştırmışlardır!
Hiç kuşku yok ki her devirde bu gibi gayrı meşrû işlere
kendini vererek duygusal insanların psıkolojisini
olumsuz yönde etkileyen kadınlar (veya erkekler)
bulunmuştur.
Genelde câhil topluluklar arasında
faaliyet gösteren bu kimseler, iplik düğümlemek,
bu
düğümlere üflemek, muska ve tütsü yapmak, kurşun
dökmek ve kehânetlerde bulunmak gibi bâtıl şeylerle
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 27 ~
bir yandan geçinmeye
çalışırken,
bir kısım insanların
iç dünyaları üzerinde etkili olabilmektedirler.
Aslında
bunlardan yararlanmak isteyenler, onların şerrine
daha çok uğrayanlardır. Çünkü büyücüye inanmak
küfürdür. Yani İslâm Dini’nden çıkmak için yeterli
bir sebeptir. Bu ise şer ve kötülüğün
en tehlıkelisidir.
Ayrıca büyücüye, yapmış olduğu büyü karşılığında
ücret vermek, hem işlediği
bu ağır günaha karşılık
onu ödüllendirmek,
hem zararlı bir faaliyete
değer
biçmiş olmak, hem de böyle bir faaliyeti cesaretlendirmek
bakımından elbette ki bu yapılanların hepsi
şerdir,
kötüdür. Rabbimiz işte bütün
bu kötülükleri
işleyen kadınların şerrinden
kendisine sığınmamızı
istemiştir.
Büyü, hiçbir reşit toplum içinde legal bir meslek niteliğini
kazanamamış,
vicdanlarda mahkûm olduğu
için hep gizli yapılmış ve büyü yapanların
da yaptıranların
da sonu daima pişmanlık olmuştur. 16
EHL-I SÜNNET ÂLIMLERININ ÇOĞUNLUĞUNA GÖRE SIHRIN
GERÇEK OLUP İNSANLARA ETKI ETTIĞININ DELILLERI
Sihir gerçek olmasaydı, Hârut ve Mârut adlı iki melek, insanlara
büyü öğretmezdi,
16 Ferit Aydın, a.g.e., s. 311 vd.
AHMED KALKAN
~ 28 ~
2- Allah Teâlâ şöyle buyrmuştur: “... ve düğümlere üfleyen
büyücü kadınların şerrinden,..”17 Büyü/Sihir gerçek
olmasaydı, Allah Teâlâ büyünün şerrinden kendisine sığınmayı
emretmezdi,
3- Büyü/Sihir gerçek olmasaydı, Yahudilerden Lebid
b. el-E’sam Peygamberimize büyü yapamaz, büyü yapınca
Peygamberimiz bundan etkilenmezdi,
4- Ehl-i Sünnet, bir kimseye büyü yapıldığı zaman
onu savmasının mümkün olmaması, büyünün gerçekten
vuku bulduğunu delil olarak gösterir.18
Bu delil diye sunulanların hiçbirinin ciddi bir delil olmadığını
rahatlıkla söyleyebilirim.
1. Maddede, Kur’an hiç böyle bir şey demediği halde, iki
meleğin insanlara büyü öğrettiği iddia ve iftirası var. Delil
olacak hiçbir yönü olmadığı gibi, âyette sihir öğretmenin küfür
olduğu vurgulanırken, meleklerin günah işlemeleri, hem
de küfre girmeleri gibi iftira atılıyor, Kur’an’da meleklere ait
bildirilen hükümlere zıt düşülüyor. Kur’an’a zıt delil mi olurmuş?
2. Bu kimseler âyetleri anlamama veya yanlış anlamaya
mı şartlamışlar kendilerini? Âyette büyünün şerrinden değil,
üfürükçünün şerrinden sığınmak emrediliyor. Sığınılması istenen
büyü değil; büyücü, rukyeci adıyla üfürükçülük yapanlar.
3. Maddeyi daha önce uzun uzun açıkladık. Peygamberimize
büyü yapılmasının delil olacak hiçbir yönünün olmadığı
izah edildi.
17 113/Felak, 4
18 Rukyeci Adil Ramazanoğlu
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 29 ~
Ehl-i Sünnet, bir kimseye büyü yapıldığı zaman onu savmasının
mümkün olmaması, büyünün gerçekten vuku bulduğunu
delil olarak gösterir. Bu nasıl bir delildir, gelin biraz tahlil
edelim: Size bir terörist kurşun sıksa, sizin onu savmanız
mümkün değilse, bu bir büyüdür ve büyünün gerçek olduğuna
delildir” denilse ne kadar gerçekçi olursa, bu delil diye
sunulan ifade de o kadar gerçekçi olur. Birinin yaptığı zarar
verecek bir şeyi kişinin savmasının mümkün olmaması, onun
büyü olduğunu nasıl ispatlar?! Savmadığımız, savamadığımız
nice musibetler, âfetler, hastalıklar var.
Bu kadar basit gerekçeler, temelsiz dayanaklar büyünün
etki etmediğinin karşıt görüşlüler tarafından da zımnen kabulü
anlamına gelir, gelmelidir.
Nitekim İbn-i Kayyim bu konuda şöyle demiştir:
“Büyü sebebiyle insanın bedeninde hastalık ve ağırlık
meydana gelmesi, akıllı hareket etmemesi, kadının istemediği
kimseyi sevmesi veya sevdiği kimseden nefret
etmesi gibi büyünün etkisiyle olan şeyler mevcuttur ve
insanların geneli bunu bilmektedirler. Pek çok insan ise,
büyüyü, başına gelmesinden dolayı bilmektedir.”19
Sayılanların ancak büyü ile elde edilecek durumlar gibi
izah edilmesi, cevaba bile gerek bırakmayan delil gücünü(!)
gösteriyor. Pek çok insan, başına gelmesinden dolayı biliyormuş,
başına gelenin büyü olduğunu nereden biliyorlarmış?
Bizim başımıza gelmediği gibi, Kur’an’dan aldığımız te’minat
ile gelmeyeceğine de inanıyoruz. Biz Kur’an’ın hükmüne iman
ediyoruz her şeyden önce. O büyünün hileden, hayalden, göz
yanılmasından ibâret bâtıl ve başarısız kalmaya mahkûm
bir şey olduğunu söylüyorsa, Kur’an’a muhalif başka delil
19 et-Tefsîru’l-Kayyim; s. 571; Rukyeci Adil Ramazanoğlu
AHMED KALKAN
~ 30 ~
peşine koşmayız. Ve getirilecek delil diye sunulan hususların,
Kur’an’ın kesin hükümleri karşısında cılız bir delil gücü bile
sergilemediğini belirtiriz. Kadının istemediği kimseyi sevmesi
konusunda, kocasını daha fazla istemiyorsa”dan tutun da,
parlak sözlerin de büyü olarak kabul edildiğinden, onu sözle,
vaadle kandıranların büyücü yerine konulmaları gerektiğine
kadar çok şey söylenebilir. Bu örnekler, büyüyü ve büyünün
etkisini ispat edecek delil niteliği hiç taşımıyor.
İbn-i Kudâme de bu konuda şöyle demiştir: “İnsanlar
arasında,”kocanın karısına yaklaşamaması/onunla
cinsel ilişkiye girememesi” diye bilinen olay, erkeğin
evlendiği zaman eşiyle birleşmeye ve düğümü çözmeye
güç yetiremez. Kocanın, düğüm çözüldükten sonra eşiyle
birleşmeye güç yetirmesi, hiç kimsenin inkâr edemeyeceği
mütevâtir bir olay haline gelmiştir. Büyücüler hakkında
rivâyet olunan öyle haberler gelmiştir ki bunlarda
yalan olduğunda ittifak etmek imkânsızdır.”20 Din adına o
kadar hurafe üretilmiş, o kadar çok bid’at çıkarılmış, o kadar
fazla israiliyat dine katılmış ve bunlara o kadar çok sayıda
halk rağbet etmiş ki… Öyleyse bu hususları mütevâtir kabul
edip bu kalabalığın gerçek olmayan bir hususta ittifak etmeleri
imkânsızdır” mı diyeceğiz? Hakikatin ölçüsü ne zamandan
beri çoğunluk oldu?
İktidarsızlık ve bir kocanın eşine karşı psikolojik hastalık
gereği görevini yapamaması, tıbben rahat çözülebilecek bir
hastalık olarak kabul edilmek istenmeyip, erkekliğin bağlanması
diye büyünün etkisiyle açıklanması, bir zandan ibarettir.
Örnek gösterilen her iki âlim de, erkekliğin bağlanmasını
onlarca büyü örneği içinde en önemli görüyorlar ve büyünün
20 el-Muğnî; c. 8, s. 151; Rukyeci Adil Ramazanoğlu
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 31 ~
en önemli sebebi sayabiliyorlar. Erkekliğin bağlanması haberlerinin,
daha doğrusu böyle bir psikolojik rahatsızlığın
büyücülerin yaptığı büyüye bağlanması ve büyünün etkisine
bir delil olarak sunulmasının ilmî hiçbir tarafı yoktur. Zavallı
büyüden yana olanlar, erkekliğin bağlanmasını büyünün
etkisine en önemli örnek gösterirken, kadının benzer problemi
olan vajinismusu hiç gündeme getirmemeleri, benzer
problemin kadında olduğunun farkında olmayışlarıyla mı,
buna yönelik bir uydurma büyü (pardon, büyü bozma) geliştiremedikleri
için mi, bilinmez. Psikolojik hastalıkla büyüyü
hangi aklî ve naklî bilgi ile ayırt edecekleri bilinmeyen halkın
ayırt edip büyüyü bileceğini ve çok sayıda halkın görüşünün
mütevâtir görüş olduğunu, bunun da büyünün etkisine delil
olarak sunduğunu görüyoruz. Bu tür haberlere mütevâtir
deyip yapışacağına, mütevâtir olduğu kesin olan Kur’an’ın
sihri bir hayal görme, bir hile, bâtıl bir iş, başarılı olamayacak
girişim” olarak hükmettiğine bakmış olsa, bu yanılgıya
düşülmezdi. Kur’an’a yönelmiş ve onun hükmüne tam bir
teslimiyetle teslim olup kabullenselerdi, bu iddialarından
vazgeçerlerdi. Mütevâtir görüş diye, önemli bir kesiminin
imanı sorgulanacak durumda olduğu câhiliye toplumunun
sayıca çok olan görüşüne denilmez. Bu çoğunluğun görüşüne
denilse denilse demokrasi denilir. Bu durum mütevâtir
mi olurmuş? Haberi nakledenlerin yalan üzerinde kasten
veya tesadüfen birleşmeleri tasavvur olunamayacak ölçüde
bir kalabalığın tevâtürü ilmî anlamda tevâtür sayılırken, birinin
attığı “bu büyüdür” yalanına bininin sahip çıktığı avamın
çoğunluğunun görüşüne tevâtür denilemez. Kur’an, halkın
çoğunluğunun görüşü hakkında şöyle der: “Yeryüzünde
olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan
şaşırtıp saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak
zan ve tahminle yalan söylerler.”21
21 6/En’âm, 116
AHMED KALKAN
~ 32 ~
Sihir, bedenleri ve kalpleri etkileyip hastalığa ve ölüme
yol açan, karı ile kocanın arasını ayıran ve onların
cinsel ilişki kurmalarına engel olan birtakım muska,
okuyup üfleme ve düğümlerdir.
Allah büyücüye büyü ile öldürme gücü vermemiştir.
Bu, sünnetullaha aykırıdır. Dünya tarihinde hangi
büyücü, savaş esnasında kralı, komutanı büyü
ile öldürmüş, hangi suikastçı büyü ile kralı öldürüp
koltuğuna oturmuştur? Kur’an, Sihirbaz ise nereye
varırsa varsın, hiçbir yerde iflah olmaz (başarıya ulaşamaz).”
22 diyorken, kime inanalım? Karı ile kocanın
arasının ayrılması konusunu da daha önce izah ettik.
Ve rukyeci yazar, kendi anlayışına uygun tanım yapmaktan
da çekinmiyor. İyi de o tanımda kendi kalesine
gol attığının farkında bile değil. Sihir, ki küfür
ve büyük günah olduğunu kendisi de kabul ediyor;
birtakım muska, okuyup üfleme ve düğümlerdir diyor.
Kendi ifadesine göre, düğümlerin yanında; sihir,
muska imiş, okuyup üfleme imiş. Yani rukyeci özelliğiyle
kendilerinin yaptıkları imiş.
KUR’ÂN-I KERIM’DE SIHIR KAVRAMI
“Sihir” kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de 60
yerde geçer; 2 âyette de “kâhin” kelimesi kullanılır.23 Kur’an,
22 20/Tâhâ, 69
23 Kur’an’da Sihir Kelimesinin Geçtiği Âyetler (60 yerde): 2/Bakara, 102; 5/Mâide, 110;
6/En’âm, 7; 7/A’râf, 109, 112, 113, 116, 116, 120, 132; 10/Yûnus, 2, 76, 77, 77, 79, 80, 81;
11/Hûd, 7; 15/Hıcr, 15; 17/İsrâ, 47, 101; 20/Tâhâ, 57, 58, 63, 63, 66, 69, 69, 70, 71, 73; 21/
Enbiyâ, 3; 23/Mü’minûn, 89; 25/Furkan, 8; 26/Şuarâ, 34, 35, 37, 38, 40, 41, 46, 49, 153,
185; 27/Neml, 13; 28/Kasas, 36, 48; 34/Sebe’, 43; 37/Saffât, 15; 38/Sâd, 4; 40/Mü’min, 24;
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 33 ~
câhiliyye toplumu üyesi müşriklerin, hak olarak gönderildiklerini
tebliğ ettiklerinde, bunları alışılmadık, duyulmadık
şeyler olarak değerlendirerek, peygamberlere “büyülenmiş,
kendisine sihir yapılmış, cinlenmiş, mecnun” gibi ifâdeler
yakıştırdıklarını belirtir. Yine hakkın ifadesi olan vahye de
“bu bir sihirdir/büyüdür” dediklerini ifade eder.24 Kur’an, bu
ithamları kesin bir dille reddeder. Peygamberin bir kâhin,
mecnun veya sihre uğramış biri, ya da büyücü/sihirbaz olmadığını
belirtir.25 Peygamberlerin mûcize göstermesine karşı
kâfirler buna sihir demişlerdir 26 Bunların yanında sihrin
peygamberlerle ve vahiyle zerre kadar ilgisi olmayan, şeytanî
bir pislik ve küfür olduğu vurgulanır.
“Sihir” kelimesi, Kur’an’da “hile”,27, “kandırmak ve aldatmak”
28 anlamlarında kullanılır. Sihirbazlar/büyücüler fesatçı/
bozguncu (müfsid) olarak değerlendirilir ve Allah’ın onların
işini düzeltmeyeceği açıklanır.29 Kur’an, sihirbazların, nereye
gitseler başarılı olamayacağını belirtir.30 Allah, sihri tesirsiz
bırakacak, iptal edecektir.31 Kur’an, Hz. Mûsâ ile Firavunun sihirbazları
arasındaki mücâdeleyi, değişik sûrelerde ve bazı
ayrıntılarla birlikte açıklar.32 Bu mücâdelenin vurgulanması,
her dönemde değişik biçimde ve farklı araçlarla Firavunların
sihirbazlar/büyücüler (hakkı bâtıl ve bâtılı hak, akı kara ve
karayı ak gösterenler, insanları çeşitli hilelerle kandıran ve
oyalayanlar) ile vahyin ve Peygamberî dâvetin karşısına çıkacaklarını
hatırlatır. Yine mü’minlere ders ve moral verilir;
43/Zuhruf, 30, 49; 46/Ahkaf, 7; 51/Zâriyât, 39, 52; 52/Tûr, 15; 54/Kamer, 2, 34; 61/Saff, 6;
74/Müddessir, 24.
24 10/Yûnus, 2
25 52/Tûr, 29-30; 68/Kalem, 2; 81/Tekvîr, 22
26 5/Mâide, 110; 6/En’âm, 7; 10/Yûnus, 77; 27/Neml, 13, 28/Kasas, 48; 37/Sâffât, 14-15
27 20/Tâhâ, 64, 69
28 23/Mü’minûn, 89
29 10/Yûnus, 81
30 20/Tâhâ, 69; 10/Yûnus, 77
31 10/Yûnus, 81
32 7/A’râf, 103-126; 10/Yûnus, 75-86; 20/Tâhâ, 56-72; 26/Şuarâ, 30-51
AHMED KALKAN
~ 34 ~
kim olurlarsa olsunlar, büyücülerin ortaya koyduklarını Allah
boşa çıkarıp iptal edecek, her nerede olurlarsa olsunlar
büyücüler başarısız olacaklar, her iki dünyada da felâha kavuşamayacaklar,
kurtuluşa eremeyeceklerdir.
BÜYÜNÜN NE OLUP OLMADIĞINI GELIN, KUR’AN’DAN
ÖĞENELIM
“Ve’ttebeû mâ tetlu’ş-şeyâtıynu alâ mulki Süleymân /
Onlar, Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların
uydurup söylediklerine uydular.”
Yahûdilerin tahrif ettikleri Kitâb-ı Mukaddes’te Hz. Süleyman’ın
âhir ömründe putlara taptığı, bu yüzden kâfir olduğu
ileri sürülüyor. Bu görüşler, şeytanların uydurup söyledikleridir.
Yahudiler de şeytanların uydurduğu bu sözlere uydular.
Kendi atalarından olduğu halde, Süleyman aleyhisselâm’a
“Kral Süleyman”, “Büyücü Süleyman” diyorlar; ama “Süleyman
Peygamber” demiyorlar.
Âyetteki “şeyâtîn” (şeytanlar) kelimesi, klasik tefsirlerde
geleneksel anlamda şeytanlar şeklinde anlaşılmış; ancak M.
Reşîd Rızâ, En’âm sûresinin 116. âyetine dayanarak buradaki
şeytanları “birtakım kıssalar ve masallar anlatan insanlar
veya vesvese veren cinler veya her iki cinsten varlıklar”33,
Süleyman Ateş de “şeytan ruhlu kişiler” şeklinde yorumlamıştır34.
Kur’an’da “insan ve cin şeytanları”ndan bahsedilir.35
Âyette “Şeytanlar” kelimesinin, bu söylenenlerin hepsini
kapsadığı da düşünülebilir.
33 I, 397
34 I, 203
35 6/En’âm, 112
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 35 ~
“Ve mâ kefera Süleymânu / Gerçek şu ki Süleyman kâfir
olmadı”
Yahudiler, Süleyman’ın (a.s.) bizim “başka kimseye verilmeyen
mûcizeler” olarak kabul ettiğimiz olağanüstü yeteneklere
büyü sayesinde sahip olduğunu kabul ederek onun
peygamber değil, büyücü olduğuna inanıyorlardı. Kur’an’a
göre büyücülük küfür olduğu için, Kur’an: “Süleyman, büyücü/
sihirbaz değildir, kimseye de büyü öğretmemiştir. Kâfir
değildi ki büyü yapsın ve büyü öğretsin’ diyor.
“Ve lâkinne’ş-şeyâtıyne keferû yuallimûne’n-nâse’s-sihr
/ Fakat şeytanlar kâfir oldular; çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı.”
Sihir küfür olduğu gibi, sihri öğretmek de küfürdür. Sihir
yapan kâfir olduğu gibi, insanlara sihri öğretenler de kâfir
olur.
“Ve mâ unzile ale’l-melekeyni bi-Bâbile Hârûte ve Mârût
/ Ve Bâbil’de iki meleğe, Hârût’la Mârût’a hiçbir şey indirilmedi.”
Âyet metninde geçen “mâ” nâfiyedir; aynen hemen öncesindeki
ve hemen sonrasındaki mâ harflerinin nâfiye olduğu
gibi. Siyak-sibak dediğimiz, cümlenin öncesi ve sonrası
ile irtibat sağlayarak anlaşılmayan veya farklı anlaşılabilen
ifadeleri önceki ve sonraki ibare ile anlamaya çalışmak gerekir.
Önceki ve sonraki mâ nasıl nâfiye ise, buradaki mâ da
nâfiyedir. Bu şekilde anlamı da Kur’an bütünlüğüne daha uygun
düşer. “… Hârut’la Mârut’a hiçbir şey indirilmedi” Yani,
Babil’deki iki meleğe, Allah herhangi bir şey vahyetmedi.
AHMED KALKAN
~ 36 ~
Hârût ve Mârût’a, sihirle veya başka bir alanla ilgili bir bilgi,
bir emir ve hüküm indirilmemişti. Kur’an’da kendisine vahy
indirilen melek, Cebrâil olarak açıklanır. Âyetin bu bölümüne
bu anlam daha uygun gözükmektedir.
“Mâ” nâfiye değil de mevsul kabul edilecek olsa da aslında
değişen fazla bir şey olmaz, yeter ki anlamlar tahrif
edilmesin. O zaman bu cümlenin meali şöyle olurdu: “Ve
mâ unzile ale’l-melekeyni bi-Bâbile Hârûte ve Mârût /
Ve Bâbil’de iki meleğe, Hârût’la Mârût’a indirileni öğretiyorlardı
(Bu iki melek vasıtasıyla ortaya konulan
yüce bilgileri kötüye kullanarak halka öğretiyorlardı).”
Her iki durumda da âyetin anlamında meleklerin sihir
öğretmesi diye bir şey yok. Âyetin bu bölümünde
de ciddi bir yanlış yapılıyor, akîdeye zarar verecek,
Kur’an bütünlüğüyle çelişen, melek inancına zarar
veren bir yanlışlık… Çoğu mealler bu yanlışı yapıyor:
“… Hârût’la Mârût’a indirilen (sihri) öğretiyorlardı.”
Âyete bu şekilde meal veriyorlar. Âyette
olmayan bir kelime ilave edip âyetin anlamını tahrif
etmekten sakınmıyorlar. Bu, öyle bir ciddi yanlıştır
ki, hem Arapça’ya ihânet, hem melek inancına ihânet,
hem sihrin küfür ve haramlığını yok saymak
şeklinde bir ihânet. Âyete baktığımızda, şeytanlar
iki şeyi öğretiyorlar. Bir, sihir öğretiyorlar. Sonra
“ve” edatı ile ikinci (başka) şey öğretiyorlar. O da
Hârut ve Mârut’a indirilenleri öğretiyorlar. Hârut
ve Mârut, insanlara sihir öğretmiyorlar. Bu anlam,
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 37 ~
Arapçanın gramer kuralına ters, âyete ters, Kur’an
bütünlüğüne ters, meleklerin böyle bir günahı işlemeyeceği
inancına ters, büyünün Allah tarafından
Kur’an gibi inzal olmadığı inancına terstir. Sihir,
insanlara öğretsinler diye inzal edilmiş İlâhî bilgiler
ve kutsal uygulamalar değildir. Ama, maalesef eski
meşhur müfessirlerin bile önemli bir kısmı âyete böyle
anlam verebilmiş, yeni tefsirciler ve mealciler de
onların yanlış yolunu takip etmişler, etmeye de devam
ediyorlar.
Bu âyette Hârût ve Mârût hakkında ayrıntıya girilmediği,
ayrıca Hârût ve Mârût’la ilgili senedi güvenilir hiçbir
hadis bulunmadığı halde, tarih ve tefsir kitaplarında,
özellikle “İsrâiliyat” denilen ve hadis literatürüne de giren
yahudi kaynaklı rivayetlerde öyle masalımsı şeyler
anlatılmıştır ki, bunlar sadece hurafe değil, İslâm inancıyla
bağdaşmayacak çirkinliktedir.
Allah tarafından Hârut ve Mârut aracılığıyla insanlara,
büyü ve büyücülükle ilgili hiçbir şey indirilmemişti. Öyle ya
Allah, hem büyücülüğü haram kılsın, hem de Babil’deki insanlara
dinini ulaştırsın diye gönderilen vahiy melekleri aracılığı
ile büyü öğretsin; bu olacak şey değildi. “Hârut ile Mârut’a
indirilen” denilen ayetin bölümüne, parantez açıp “sihir” denilmesi
nasıl mümkün olabilir? Sihir, gökten indirilme midir,
Allah’tan gelme midir? Vahiy midir? Sihir öğretenler kâfir olduğuna
göre, iki melek olan Hârut ve Mârut sihir öğreterek
kâfir mi oldular? Melekler, hiç Allah’a isyan ederler mi?
AHMED KALKAN
~ 38 ~
Hârut ve Mârut’un Öğrettikleri Neydi? Büyünün bir hakikati
olduğu ve tesir edebildiğini ileri süren rukyecilerin ve
bazı şahısların delillerinden en önemlisi, bu âyettir, yani Bakara
102. âyeti. Âyette geçen Hârut ve Mârut isimli iki meleğin
öğrettiklerinin sihir olmadığı açıktır. Meleklere indirilen
şey, bir sihir değil; fesatçı ve kötü kimselerin elinde, küfre vesile
olabilecek bir hakikat, büyünün de dayandığı temel bir
bilgidir. Ancak şeytanlar bunu sihir yapmak, küfre sebep olmak
için öğretmişlerdir. Hâlbuki Bâbil’de kendilerine bu bilgi
indirilen iki melek Hârut ve Mârut, “Biz bir fitneyiz, öğreteceğimiz
şeyler fitneye müsâittir, sûiistimali küfürdür. Sakın sen
bunu öğrenip kötü yolda kullanarak küfre girme” diye öğüt
vermedikçe gelişi güzel kimseye öğretmezler; sûiistimalden,
küfür ve sihirden men ederlerdi. Şeytanlar ise böyle yapmadılar,
bunlarla herkese kötülük yapma yollarını gösterip sihir
öğretiyorlardı.
“İki melek üzerine indirilen şey” lafzıyla işaret edilen bu bilgi,
insanların küfrüne sebep olan sihir ve sihirbazların çok
yaygın olduğu Bâbil’de, bunların küfürlerine son vermek,
halkı saptırmalarından korumak maksadıyla indirilmiştir.
Bu maksatla, büyünün ne olduğu, hangi sebepler zincirinin
düzenlenmesinden meydana geldiği, insanları Bâbil’deki sihirbaz
kâfirlerin şerrinden korumak maksadıyla iki meleğe
ilham edilmiştir. Onlar da bu bilgiyi, sihirbazların otoritesini
kırıp küfre son vermek, tevhidi hâkim kılmak maksadıyla yukarıdaki
ikazları yaparak insanlara öğretmişlerdir. Hârut ve
Mârut, günümüze göre çok basit olan olayların bile bir büyü
olarak görüldüğü Mezopotamya’da, diğer insanların kavrayamayacağı
birtakım olayların kanunlarını açıklamışlar ve
bunu öğrencilerine öğretirken kötüye kullanmamalarını söylemişlerdi.
Fakat Bâbilliler ve Bâbil’deki esâretleri sırasında
onlardan bazı garip olayların sırlarını öğrenen yahûdiler,
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 39 ~
kısacası insan ve cin şeytanları bunlara birçok hurâfeleri katmışlar,
bir yığın hayaller, vefk, tılsım vs. ortaya atarak bunları
sihir yapmada kullanmışlardı.36
Bâbil, Eski Mezopotamya’nın en büyük ve en ünlü şehridir.
Bağdat’ın 88 km. güneyinde, Fırat’ın doğu kıyısındaki
yedi tepe üzerinde kalıntıları bulunan ve 2000 seneden fazla
tarih sahnesinde kaldığı bilinen ve tarihi boyunca Mezopotamya’nın
astronomi, astroloji, kehanet ve sihir merkezidir.
Şehir, içinde çeşitli medeniyetleri barındırmış olup bunların
en önemlileri, kanunlarıyla ünlü hükümdar Hammurabi’nin
yetiştiği Amurrular dönemiyle, Bâbil’e en parlak çağını
yaşatan Keldânîler dönemindekilerdir. Bâbil’e dünyanın yedi
hârikasından biri sayılan ünlü asma bahçeleriyle, Büyük İskender’in
de içinde öldüğü muhteşem sarayı kazandıran
Buhtunnasr da (II. Nebukadnezzar) bir Keldânî hükümdarıydı.
Milâttan önce 598’de Kudüs’ü işgal eden Buhtunnasr, kral
olarak görevlendirdiği Tsedekiya’nın Bâbil’e vergi ödemeyi
reddetmesi üzerine şehri 586’da ikinci defa işgal ve tahrip
etmiş; yahudilerin tamamını Bâbil’e götürmüş ve yahudi tarihine
“Bâbil esareti” diye geçen bu olay kırk yedi yıl sürmüştür.
Bâbil, ne zaman yapıldığı bilinmeyen, bugün harabesi
bulunan, yaklaşık 85 metrekare genişliğinde bir plan üzerine
oturtulan 75 m. yüksekliğindeki ünlü kulesiyle de şöhret bulmuştur.
“Ve mâ yuallimani min ehadin hattâ yekuulâ innemâ
nahnu fitnetun fe lâ tekfur / Hâlbuki bu iki melek, ‘Biz ancak
imtihan vasıtasıyız (fitneyiz); sakın küfre sapma!’ demedikçe
hiç kimseye bilgi vermezlerdi.”
36 Fahreddin Râzi, a.g.e. 263-264; S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, 1/206-2079; A.
Osman Ateş, a.g.e. s. 234-235
AHMED KALKAN
~ 40 ~
Öte yandan âyetteki ilgili kelimenin mütevâtir olan okunuşu
“melekeyn” (iki melek) şeklinde olmakla birlikte İbn Abbas,
Hasan-ı Basrî, Ebü’l-Esved ve Dahhâk gibi bazı âlimler
bu kelimeyi “melikeyn” (iki melik, iki kral) şeklinde okuyarak
Hârût ve Mârût’u insan isimleri olarak kabul etmişlerdir. İbn
Hazm ise bunların melek değil iki şeytan veya iki cin kabilesi
olduğunu ileri sürmüştür. Buradaki “melekeyn” (iki melek)
kelimesinin, “iki kudretli kişi” veya “iki ruhanî kişi” anlamında
mecaz olduğunu ileri sürenler de vardır.37 Bize göre, bunların
hiçbiri tercih edilen görüş değildir; Rabbimiz “iki melek”
dediyse, iki melektir.
Sözlükte fitne kelimesi “sınama, deneme, maddî ve mânevî
sıkıntı, üzüntü, belâ ve felâketle imtihan etme” şeklinde
açıklanır. Kelime Kur’an-ı Kerîm’de daima kişinin inanç
ve ahlâk bakımından denenip sınanmasını ifade edecek biçimde
kullanılmıştır. Bu âyette de fitne kelimesi “insanların
imanlarında ne kadar sebatkâr olduklarının sınanıp denenmesi,
onların bu bakımdan imtihandan geçirilmesi” anlamında
kullanılmıştır. İlgili melekler ise böyle bir imtihan aracı
olarak gönderilmişlerdir.
“Biz fitneyiz (fitne; altının içine karışmış madenlerden, altını
ayırt etmek için yapılan işleme denir, dolayısıyla müslüman
ile kâfiri ayırt etmek için bir fitne, bir imtihan vesilesi),
aman ha küfre girme!” demedikçe bir şey öğretmezlerdi o iki
melek.
O iki meleğin öğrettikleri şeylerden bahsetmiyor,
ama “biz imtihan vesilesiyiz; aman ha kâfir olma!”
demedikçe bir şey öğretmediklerini söylüyor. Bakın,
37 Reşîd Rızâ, I, 402
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 41 ~
bu ayette iki meleğin, insanlara bir şartla bazı şeyler
öğrettikleri ifade ediliyor; o şart da küfre girmemeleri.
Bu açıklamaya rağmen, yukarıda sihir öğretmenin
küfür olduğu vurgulanması da unutuluyor ve
meleklerin sihir öğrettiği söylenebiliyor. Ve bu ifade,
Kur’an’a dayandırılmaya, âyete böyle yanlış meal
verilmeye çalışılıyor. Melekler neden karı ile kocanın
arasını ayırmayı, fesat çıkarmayı, yuva bozup
huzursuzluk oluşturmayı öğretsin ki… Ama öğrenenler
onları öğreniyordu. Melekler sihir öğrettiler
denilince, o zaman meleklerin kâfir oldukları vurgulanmış
olur. Melekler kâfir olur mu? Öyle olursa vahiy
meleği Cebrail’den de şüpheye düşmez mi insanlar?
Küfre girebilecek bir varlığın Allah’tan getirdiği
vahyin içeriğini değiştirmiş olamaz mı diye vahye ve
meleklere kim ne kadar güven duyar? Hâlbuki onlar
Allah’a isyan etmezler, edemezler ve ne emredildiyse
onu yerine getirirler. Kur’an bu konuda çok net
olarak şöyle diyor: “Ey iman edenler! Kendinizi ve
ailelerinizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.
Üzerinde oldukça sert (iri cüsseli), güçlü melekler
vardır. Allah kendilerine neyi emretmişse ona
isyan etmezler ve emredildiklerini yerine getirirler.”38
Meleklerin, Allah’ın emrini yapmama gibi bir seçenekleri,
Allah’a isyan gibi bir tercihleri, böyle bir
iradeleri söz konusu değildir, iradeli varlık değillerdir.
Yani öyle bir şey yapma ihtimalleri yoktur.
38 66/Tahrîm, 6
AHMED KALKAN
~ 42 ~
Tabiri caizse bugünün anlayışı ile robot gibidirler.
Ne ile programlandılarsa o programı yerine getirirler.
Programın dışına çıkmazlar, çıkamazlar. Allah
ne öğretti ise odur onlara yeterli ve kâfi olan. İlmi de
üretme durumları olmaz. Melekler böyle olduğu halde
okuduğum nice meal ve tefsirde maalesef melekler
sihir öğretmiş oluyor. Allah’ın demediğini Allah’a
dedirtirmiş oluyorlar ve Kur’an’daki melek inancına
tümüyle ters bir inanç ortaya koymuş oluyorlar.
Allah böyle mi diyor? Allah’ın kitabında hâşâ bir
çelişki yoktur. Bir tarafta ‘sihir öğrettikleri takdirde
meleklerin de hâşâ kâfir olacağını’ söylesin ama
başka ayette ‘Allah’a hiç isyan etmezler’ desin. Allah’ın
kitabı böyle çelişkilerden ve melek adlı kulları
böylesine küfre girme gibi özelliklerden masumdur.
Ama İsrailiyatı kitaplarına almaktan çekinmeyen
tefsircilerimiz meleklere sadece sihir öğrettirmekle
yetinmemişler. Daha ne haltlar yedirmişler. Meleklere
zina da ettirmişler, içki de içirmişler, puta da
taptırmışlar. Kimler? Müfessirlerimiz. Bu büyük bir
problemdir. Almanya’dan, Amerika’dan insanlar gelip
İslâm dinini tahrif etmiyorlar, bizim insanımız
meleklerin masumiyetini ve sihrin çirkinliği inancını
tahrif ediyor. Bizim eski tefsirlerimiz bunu yapanlar,
modernistler falan da değil. Rivayet tefsiri açısından
en önem verilen tefsirlerimizde eleştirmeden
bu İsrailiyat uydurmaları gerçekmiş gibi alınmış,
hatta o melekleri puta bile taptırmışlar. Bunu yapan
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 43 ~
âlimler, eğer Mu’tezile veya Şia mezhebine mensup
olsalardı, bazıları nasıl hücum ederdi, ama ehl-i sünnete
mensup oldukları için, istisnâ dışında eleştirenler
bile çıkmamış.
“Fe yeteallemûne minhumâ mâ yuferrikune bihî beyne’l
mer’i ve zevcih / Onlardan, karı-kocanın arasını ayıracak
şeyler öğreniyorlardı.” Yine bu cümleyede kimi mealciler,
tefsirciler yanlış mana veriyorlar.
Nice âlim, “Melekler karı-kocanın arasını ayıracak şeyler
öğretiyorlardı” demişler. Tabii, melekler sihir öğretirlerse,
onun bir uzantısı olarak karı-kocanın arasını açacak şeyler
de öğretirler. Hâlbuki, dikkat edilmesi gereken husus; “Fe yeteallemûne
minhumâ” deniliyor; “fe yuallimani” denilmiyor.
Yani meleklerin ne öğrettiklerinden bahsedilmiyor, onların
meleklerden ne öğrendiklerinden bahsediliyor. Art niyetli kişiler,
öğretmenin öğrettiğini değil; kendi istediklerini öğrenir.
Karı ile kocanın arasının ayrılmasını öğrenmişler meleklerden.
Mümkün, bu öğrendikleri psikoloji bilimi idi. Psikolojinin
ele aldığı konular ile kadın ve erkek psikolojisi öğrenilerek,
bu psikolojik verileri kötüye kullanıp karı ile kocanın
arasına açabilir isteyen kişi. Böylece Hârut ve Mârut’ adlı bu
iki meleğin insanlara karı ile kocanın arasını ayıracak sihir
öğretmedikleri, yahûdilerin Allah katından Hârut ve Mârut’a
indirilen bu bilgileri kötüye kullanarak şeytanların/sihirbazların
öğrettiği sihirlere karıştırarak kendilerinin ürettikleri
anlaşılmaktadır.39 Yahûdilerin yaptıkları bu büyünün tesiri
konusunda ise Cenâb-ı Hak aynı âyette şöyle buyurmuştur:
“...Büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiçbir hususta zarar veremezler.”
40
39 Fahreddin Râzî, a.g.e. s. 1/371
40 2/Bakara, 102
AHMED KALKAN
~ 44 ~
Karı ile kocanın arasını ayırmayı öğrendiler Babil’deki insanlar,
meleklerden faydalı şeyler öğreneceklerine. Sözgelimi
melekler sihrin büyünün bâtıl olduğunu göstermek için
psikoloji ilmini öğrettiler bugünkü ifade ile. İnsanları telkin
yoluyla nasıl ikna edersiniz, nasıl onların zihnini belirli
noktalara yönlendirirsiniz, nasıl bazı şeylere inandırırsınız;
bunu öğrettiler. Tabii bundan fesada meyilli insanlar karı ile
kocanın arasını ayıracak şeyler çıkardılar, onu öğrendiler. Birazcık
psikoloji bilgisi ile sizden herhangi biriniz bir kadın
ile kocasının arasını ayırabilir misiniz, eğer istemiş olsanız?
Mümkündür. İnsan psikolojisi, kadın nelerden etkilenir, erkek
nelerden etkilenir, birbirlerinin aleyhine bir şeyler söyleseniz
ve olayı büyütseniz mümkün ki hiçbir şey yokken bir
kadın ile kocanın arasını ayırabilirsiniz. Belki cahil bir insan
yapamaz, ama insan psikolojisini bilen bir kimse bunu yapabilir.
İşte meleklerin öğrettiği kötü bir şey değil, ama insanlar
böyle şeyler öğreniyor. Diyelim ki ben karete öğreniyorum,
ustam bana spor özelliğiyle vücut sağlığı açısından karateyi
öğrettiği halde, ben onu insanları dövmek için kullanıyorum.
Hocamın kabahati var mı? İlmin kabahati var mı? Ben
onu kötüye kullanıyorsam benim kabahatim var. Melekler
karı-kocanın arasını ayırt edecek şey öğretmediler. İnsanlar
bunları öğrendiler, ama Allah dilemeden karı-kocanın arasını
ayıramazlar, hiçbir zarar veremezler.
“Ve mâ hum bi-dârrîne bihî min âhadin illâ bi-iznillâh
/ Ne sihir öğreten şeytanlar ne başkaları hiçbir zaman Allah’ın
izin vermediği, onaylamadığı bir durumda kimseye
zarar veremezler.”
Şeytanların öğrettikleri sihir olsun, diğer insanların meleklerden
karı ile kocanın arasını ayırmanın usullerini kendileri
çıkartarak öğrenmiş olsunlar, kimse Allah izin vermeden
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 45 ~
kimseye zarar veremez. Sihir yoluyla da benzer başka yolla
da kimse kimseye normal şekilde zarar veremez.
Âyetin bu bölümünden sihir ve benzeri yollarla kimse bir
başkasına zarar veremez anlamı çıkar. “Allah izin vermeden
kimse zarar veremez” demek, Allah bazen bazı kimselere sihir
yoluyla zarar vermelerine izin verir demek değildir. Allah,
haram kıldığı, özellikle de küfür olarak ilan ettiği bir şeye izin
vermediği için yasaklamıştır. Allah’ın izin verdiği şeyler haram
ve küfür olan şeyler değildir. Sihre izin vermeyen Allah, sihrin
zararına da izin vermez. Çünkü âyette net olarak bildirmiştir:
Sihre Allah izin veriyor mu, bakalım: “Onlar atınca, Mûsâ dedi
ki: ‘Sizlerin (ortaya) getirdiğiniz büyüdür. Doğrusu Allah, onu
iptal edecek, geçersiz kılacaktır. Şüphesiz Allah, bozgunculuk
çıkaranların işini düzeltmez.”41 “Mûsâ şöyle dedi: “Size gerçek
ulaştığında böyle mi söylersiniz? Bu sihir mi! Oysa sihirbazlar,
büyücüler başarıya ulaşamaz.”42
İnsanın başına gelen sıkıntılar, Allah’ın yasasının bir gereğidir.
İnsan, Allah’ın yasasına aykırı hareket ettiği zaman,
sıkıntıya düşer ve zarar görür. Hayır ve fayda da böyledir. Bu
hususta yapılması gereken şey, ilâhî yasalara uygun hareket
etmektir.
“De ki, ‘Allah’ın dilediğinin dışında kendi nefsim için bir
fayda ya da zarara gücüm yetmez. Eğer ben gaybı bilseydim,
iyiliği arttırırdım. Bana kötülük de dokunmazdı. Ancak ben,
iman eden bir kavim için uyarıcı ve müjdeciden başka bir şey
değilim.’’43
41 10/Yunus, 81
42 10/Yunus, 77
43 7/A’raf, 188
AHMED KALKAN
~ 46 ~
“De ki: Ben size bir zarar veya iyilik dokundurmaya güç yetiremem.”
44
Zarar veya fayda vermeye yalnızca O muktedirdir.
“De ki, Ben, Allah’ın dilediğinden başka, kendim
için bir zarar veya faydaya güç yetiremem.”45 Allah
Rasûlü, bu durumda ise, bir cin mi, Allah’ın küfür
kabul ettiği bir büyü sayesinde insanlara zarar verebilecek?
Alt tarafı bir kâğıt parçası ve mürekkep boyasından
meydana gelen bir muska mı zarar verecek?
“Şayet Yüce Allah, bir zararı kaldırırsa, O’ndan başka onu
geri getirecek kimse yoktur ve eğer bir hayrı kaldırırsa O her
şeye kadirdir... O, kullarının üstünde kahirdir ve O hikmet sahibidir,
haberdardır.”46
“Ve yeteallemûne mâ yedurruhum ve lâ yenfeuhum / Fakat
onlar (Yahudiler, sihir öğrenenler ve meleklerden öğrendiklerini
yanlış yerlere kullananlar) kendilerine zarar veren şeyleri,
fayda vermeyeni (büyüyü) öğreniyorlardı.”
Çıkarcı zihniyet, fayda ile zararı bile tam ayırt edemez.
Hoşlandığı nice şey, kendisi için hayır değil, şer olabilir. Zaten
şeytana dost olup ona itaat edince, o insanları hüsrana, zarar
ve ziyana sürükleyecektir. Büyü ile uğraşan ya da büyü yaptıran
kimse, başkasına zarar veremez, ama kendisine büyük
çapta zarar verir. Büyünün zararı vardır, var olmasına; zarar,
büyü yapanın kendisine.
44 72/Cin, 21
45 10/Yunus, 49
46 6/En’âm, 17-18
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 47 ~
“Ve lekad alimû lemen işterâhu mâ lehû fi’l-âhırati min
halâk / Andolsun onlar, bunu (sihri) satın alan kimsenin âhiretten
nasibi olmadığını çok iyi biliyorlardı.”
Allah’ın kitabını veriyorlar, bırakıyorlar; onun karşılığında
insanların ve şeytanların uydurduğunu alıyorlar. Dünyayı
âhirete değişiyorlar. Âhiretlerini satıyorlar. Ne karşılığında,
dünyada zarar görmeleri karşılığında. Hem dünyaları mahvoluyor,
hem âhiretleri.
“Ve lebi’se mâ şerav bihî enfusehum lev kânû ya’lemûn /
“Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür, bir bilselerdi!”
Kendilerini satıyorlar, izzetlerini, cennetlerini değişiyorlar
bir büyüye. Allah’ın kitabını arkaya atıp onun yerine başka
kitap edinmekle ne kötü şeyi satın aldıklarını bir bilselerdi.
Bilen amel eder, bilen bildiğini uygular.
“Velev ennehum âmenû ve’ttekav lemesûbetun min ındillâhi
hayr, lev kânû ya’lemûn / Eğer onlar iman edip kendilerini kötülükten
korusalardı şüphesiz Allah tarafından verilecek sevap
daha hayırlı olacaktı. Keşke bunu bilselerdi!”
Ne kazandılar bu ticaretten? İnsanları kandırarak umut
tacirliği yapmaktan, önüne gelen veya kendisine müracaat
eden hemen herkese “sende büyü var!” deyip sapasağlam
insanı hasta haline getirmeye, evhamlandırmaya ve sonunda
rukye yapacağım diye para ile duâ satmaya, ibâdet olan
duâyı para karşılığında yerine getirmeye çalıştılar. İyi de, bu
kazandıkları para, kendi onurlarının karşılığında kazandıkları
para. Onların zararını arttırdı. Âhirette de hiçbir nasipleri
AHMED KALKAN
~ 48 ~
olmadığını biliyorlardı. İmanlarını sattılar aslında. Eğer büyü
yaparak küfrü tercih etmeselerdi ve iman edip takvâ sahibi
olsalardı, o zaman bu büyü parasından, rukye ve üfürük parasından
mahrum olurlardı, ama Allah tarafından verilecek
sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke bunu bilselerdi, yani uygulasalardı…
Klasik âlimlerimizin çoğunun sihrin etki ettiğine dair genel
kanaatleri vardır. Allah özellikle ona ve diğer âlimlerimize
rahmetiyle muâmele etsin; Ebu Hanife gibi bazı âlimler
sihrin etki etmediğini, büyünün bir hileden bir kandırmadan,
bir aldatmadan ibaret olduğunu ifade ederler, ben de bu görüşteyim.
Yazı tura atarak bir görüşe sahip olunmaz, hoşuma
gitti diye de dinî bir görüş tercih edilmez. Hele bu kadar
çoğunlukta olan âlimler bir tarafa tutularak “onlar hata etti”
demek ciddi manada bir delillendirmeye ihtiyaç hissettirir.
Ama, o âlimler Kur’an’ın hükümlerine tümüyle zıt görüş bildirmekten
çekinmiyorlarsa, diğer mü’minlerin tercihi bellidir.
“De ki: ‘Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?”47 diye
sorar Allah. Sonra kendisi verir cevabını: “Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
48 İnsan, en azından, bilmediğini bilmeli, haddini
bilmeli. Allah’ın hükmüne ters görüş bildirmekten sakınmalı.
“Bir mü’min erkek veya bir mü’min kadının, Allah ve rasulü
bir emir ve hüküm verdiğinde artık işlerinde bundan başkasını
seçme alternatif bir görüş hakları olamaz. Allah’ın ve resulünün
emrine itaat etmeyenler doğru yoldan açıkça sapmışlardır.”
49 “Size verdiğimize (Kitaba) sımsıkı sarılın ve dinleyin’ (demiştik).
Demişlerdi ki: ‘Dinledik ve isyan ettik.’ İnkârları yüzünden
buzağı (tutkusu) kalplerine sindirildi. De ki: ‘İnanıyorsanız,
47 2/Bakara, 140
48 2/Bakara, 216
49 33/Ahzâb, 36
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 49 ~
inancınız size ne kötü şey emrediyor?”50 Doğru inancın doğru
emirleri; bâtıl, yanlış inancın ise emirleri de bâtıldır, yanlıştır.
“Aralarında hükmetmesi için, Allah’a ve elçisine çağrıldıkları
zaman mü’min olanların sözü: ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir.
İşte felaha kavuşanlar bunlardır.”51 Mü’min, herhangi
bir bahanenin arkasına yapışmaz, itaatsizliği tercih edip gerekçeler
bulmaya çalışmaz; “duyduk ve uyduk” der. Kalabalık
bir caddede bulunan kırmızı ışığa trafikte nasıl itaat ediliyor,
edilmezse tehlikesinden çekiniliyor. Allah’ın, Kitabında belirlediği
yasaklar “kırmızı ışıklardan çok daha önemlidir.” “Lâ
tâate li-mahlûk fî ma’sıyeti’l-Hâlık / Hâlıka isyanda mahlûka
itaat olmaz.”52 İtaat, ancak meşrû alanda gerekir.
Ana delilimiz, temel kaynağımız Kur’an’dır, Kur’an
olmalıdır. Maalesef âlimlerimizin ekseriyeti Kur’an
merkezli oluşturmamışlar fikirlerini, görüşlerini,
bakışlarını, fetvâlarını. Çoğunlukla ikinci üçüncü
plana atmışlar Kur’an’ı; rivayetleri daha çok öne çıkarmışlar.
Birinci sırada hadis rivayetleri ve onları
açıklayan eski âlimlerin görüşleri vardır; ikinci veya
üçüncü sırada birinci ve ikinci sıradaki kaynağa ters
düşmemek şartıyla âyetler vardır. Ters düşerse, te’vil
edilir, mensuh ilan edilir, parantez içine ilavelerde
bulunulur. Nüzul sebebinden istifade edilecek taraf
varsa o kısım alınır, İsrailiyat varsa, nasıl olsa
rivayettir, o da gelsin denilir. Araya mezheplerin,
imamların, âlimlerin, müfessirlerin ilaveleri veya
yönlendirmeleri girer. Bu tavırlarla şöyle bir netice
50 2/Bakara, 93
51 24/Nur, 51
52 Müslim, İtaat 39, h. No: 1840; Buhârî, Ahkâm 4
AHMED KALKAN
~ 50 ~
elde edilir: Sözgelimi sihir hakkında Kur’an bâtıl mı
diyor, (âlimleri) “hak” der. Kur’an sihir hakkında hayal,
aldatma, fesat, başarısız bir girişim mi der, âlimlerimizin
çoğu “sihrin etkisi vardır, eşyanın yapısını
değiştirir, kişiyi hatta öldürür.” demekten çekinmez.
Allah, “şeytan sadece vesvese verir, insana hâkim
olamaz, ona musallat olamaz” desin istediği kadar;
rivayetlerden beslenen âlimlerimiz, “hayır! Şeytan
insanlara musallat olur, insanın içine cin girer, onu
ancak biz çıkarırız, rukyeciler çıkarır” demekte bir
sakınca görmezler. Kur’an “âyetleri satmayın, insanların
mallarını bâtıl yollarla yemeyin” desin, ücretle
Kur’an okunulur, ücretle dua edilir, zaten câiz
olmayan muska yazmak için bile hem de ne ücretler
alınır. İşin bir de hem suçlu, hem güçlü rolü oynanması
var: Onlara “Kur’an’ı niye mehcur bırakıyorsunuz,
Kur’an’ı niye inkâr ediyorsunuz?” diye kimse
itham etmiyor; “bu rivâyetler Kur’an’a arzedilmeli,
Kur’an’a ters düşen söz Peygamber sözü değildir”
diyen ve Kur’an’ı merkeze alan kimselere onlar “hadis
inkârcısı!” diyebiliyorlar. Az sonra gündeme getireceğimiz
Hârut ve Mârut konusunda Kur’an’la,
İslâm inançlarıyla hiç bağdaşmayan israiliyat masallarını
tefsirlerine alan âlimleri dillerinin ucuyla
bile eleştirmezler, dine birçok hurâfe yükleyenlere en
küçük tavır almazlar. Bu tavrı, İslâmî ve hatta insanî
bulmak çok zordur. “Ancak onlar, işlerini kendi
aralarında (farklı) kitaplar halinde böldüler; her bir
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 51 ~
grup, kendi ellerinde olanla yetinip sevinmektedir.”53;
“Dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden
olmayın. (Ki onlardan) her bir grup kendi katındaki
(dini anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir.”54
Sihrin Kur’an’a göre ne olup olmadığını âyetler ışığında
ele almaya çalışıyoruz. Sihrin çoğunlukla cinler
vasıtası ile yapıldığı düşünülür. Muska yazılır,
cinler kullanılır, cin bir insana saldıttırılır, musallat
olur, bedenin içine koyarlar, cini çıkartmaya çalışırlar,
cin çarpar bazılarını elektrik çarpar gibi, çarpık
çurpuk olur insanlar vb. Sâra gibi hastalıklara sahip
olunması, cinlerin etkisiyledir. Bir de karabasan gibi
rahatsızlıklar, kâbus gibi tacizler vardır ve tabii ki
cinlerin etkisiyledir, daha başka bir sürü esrarengiz
olaylar… Görmüyoruz ama her taşın altından onlar
çıkar. Hatta o kadar korkunç ve zararlı varlıklardır
ki kendisine de zararları dokunabilir diye adını
anamaz, bazıları “üç harfli” demeyi tercih eder. Bu
insanlar Cin Sûresini okurken cin kelimelerini ne
yapıyorlar, bilmiyorum. Tuhaftır, aynı insanlar, en
azılı cin olan şeytanı şeytan diye dillendirirken, eûzü
çekmekten sakınmayıp eûzü’deki şeytanın ismini
zikrederken, niye çekinmiyorlar? Buna benzeyen
daha nice acayip durumlarla karşı karşıyayız. Hani
meşhur fıkralar hep Nasrettin Hoca’ya atfedilir ya,
53 23/Mü’minûn, 53
54 30/Rûm, 32
AHMED KALKAN
~ 52 ~
psikolojik rahatsızlıklar da hep cinlere atfedilir benzer
şekilde. Peki, cinlerin bundan ne kadar haberleri
vardır, bilmem. “Allah, onların hepsini bir araya
topladığı gün, ‘Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Siz
insanlarla çok uğraştınız’ (der). Onların insanlar
arasındaki dostları ise, ‘Ey rabbimiz! Biz birbirimizden
yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna
ulaştık’ derler. Allah buyurur ki: ‘Allah’ın dilediği
hâriç olmak üzere, içinde ebedî kalacağınız yer ateştir.’
Şüphesiz Rabbin hikmet ve ilim sahibidir.”55
HÂRUT VE MÂRUT’LA İLGILI TEFSIRLERDEKI İSRÂILAYAT
ÖRNEKLERI
Hz. Süleyman döneminde sihirle uğraşan şeytanlar ve
şeytan karakterli büyücülerle ilgili olarak Bâbil’de imtihan
için insanlara bazı bilgiler öğreten “Hârut ve Mârut adlı iki
melek” hakkında çok çeşitli isrâiliyat kaynaklı hurâfeler, meleklerin
şânına yakışmayacak, Kur’an’daki “melek” tanımına
ters masalımsı rivâyetler, eski tefsirlerin çoğunda yer alır.
Bazılarınca eleştirisi yapılmayan ve doğruluğu kesinmiş gibi
rivâyet edilen bu söylentiler, tefsirlerimize giren isrâiliyatın
seviyesi konusunda bilgilenmemiz açısından önemli örneklerden
sayılabilir. Hârut ve Mârut hakkındaki bu rivâyetleri
kısaca görelim:
55 6/En’âm, 128
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 53 ~
HÂRUT VE MÂRUT’UN KIM OLDUKLARIYLA İLGILI RIVÂYETLER
Hârut ve Mârut, iki melektir. Bütün kıraat imamlarınca
ilgili âyetteki56 kelime “melekeyn = iki melek”
tarzında okunmuştur. Bunun başka bir şeye ihtimali
yoktur. Konu, tevâtürle sâbittir. Buna rağmen
şâz tarîkle gelen ve imamlarca asla ehemmiyet verilmeyen
bir okuyuşa dayanarak bu hususta çeşitli
görüşler ortaya atılmış ve Hârut ile Mârut’un kim
oldukları açıklığa kavuşturulmak istenmiştir. Bu
konudaki rivâyet ve yorumları tercih eden tefsirlere
göre Hârut ve Mârut:
İki melektir (Doğru olan görüş budur; Kur’an’da
açıkça iki melek deniliyor);57
Cebrâil ve Mîkâil’dir;58
İnsanlardan iki kişidir;59
İki hükümdardır;60
İki şeytandır;61
Cinlerden iki kabîledir;62
“es-Sicill” ismindeki meleğin yardımcılarındandır;63
İns ve cin şeytanlarıdır;64
Dâvud ve Süleyman (a.s.)’dır. 65
56 2/Bakara, 102
57 Et-Taberî, I/452-453; et-Tabressî, I/175; İbn Kesîr, I/241
58 Et-Taberî, I/452; et-Tabressî, I/174; el-Mehdevî, et-Tahsîl, varak 11a; İbn Kesîr, I/239
59 Et-Taberî, I/455; et-Tabressî, I/175; M. Tenzîl, I/42; İbn Kesîr, I/240
60 Et-Taberî, I/455; et-Tabressî, I/175; M. Tenzîl, I/42; İbn Kesîr, I/240; İbnu’l Arabî, Ahkâmu’l
Kur’an, I/29
61 et-Tabressî, I/175; Râgıp el-isfehanî, el-Müfredât, s. 542; İbn Hazm, El-Fasl, IV/33
62 El-Cessas, Ahkâmu’l Kur’an, I/56, et-Tabressi, I/175; İbn Kesîr, I/240; İbn hzam, el-Fasl,
IV/33
63 İbn Ebî Hatim’den naklen İbn Kesir, I/123-124
64 Et-Tabressi, I/175
65 İbnu’l Arabî, Ahkâmu’l Kur’an, I/29; İbn Kesîr, I/240
AHMED KALKAN
~ 54 ~
YERYÜZÜNE İNDIRILEN İKI MELEĞIN MÂCERÂSI
İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre, Allah semâların
kapılarını meleklerine açtı. Onlar yeryüzündeki insanların
amellerine baktılar. İnsanların hata işlediklerini görünce: “Ya
Rab, Senin (kudret) elinle yarattığın, meleklerine secde ettirdiğin,
eşyanın isimlerini öğrettiğin Âdemoğulları hatalar
içinde yüzüyorlar” dediler. Allah da: “Eğer siz onların yerinde
olsaydınız, aynı şeyleri yapardınız” buyurdu. Melekler: “Ya
Rab, Seni noksan sıfatlardan tenzîh ederiz. Âdemoğullarının
yaptığını yapmak bize yaraşmaz” dediler. Râvî der ki; melekler,
Allah tarafından yeryüzüne inecek olanları seçmekle
emrolundular. Onlar da, Hârut ve Mârut’u seçtiler. Hârut ve
Mârut yere indirildi. Allah; kendisine hiçbir şeyi şirk/ortak
koşmamaları, hırsızlık yapmamaları, zinâ etmemeleri, şarap
içmemeleri, -Allah’ın meşrû gördüğü haller müstesnâ- hiçbir
cana kıymamaları şartıyla yeryüzünde ne varsa onlara helâl
kıldı. Râvî sözüne devamla der ki; melekler yeryüzünde yaşamalarına
devam ederken, kendisine (dünya) güzelliğinin
yarısı verilmiş olan Bîzuht isminde bir kadın gördüler. Dayanamayıp
onunla zinâ etmek istediler.
Bir varmış Bir Yokmuş, Hârut ve Mârut adında insanlara
büyü öğreten, sonra her haltı yiyen iki melek
varmış…
Kadın, meleklerin teklifine yanaşmadı. Onlardan Allah’a
şirk koşmalarını, şarap içmelerini, cana kıymalarını ve (gösterdiği)
puta secde etmelerini şart koştu. Melekler kadının
teklifine: “Biz Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayız” diye cevap
verdiler. Meleklerden biri diğerine, kadına varıp tekliflerini
tekrarladı. Kadın yine reddetti. “şarap içerseniz olur” dedi.
Melekler kadının sunduğu şarabı içtiler ve körkütük sarhoş
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 55 ~
oldular. Bu esnâda yanlarına bir dilenci geldi ve kendilerinden
bir şeyler istedi. Dilenciyi öldürdüler. Onlar bu iki büyük
kötülüğü irtikâp edince, Allah gök kapılarını meleklere açtı.
Arkadaşlarının bu hallerini görünce: “Yâ Rab! Seni her türlü
noksan sıfatlardan tenzîh ederiz. Sen her şeyi en iyi bilensin”
dediler. Râvî diyor ki; Allah, Dâvud oğlu Süleyman’a (a.s.),
meleklerin dünya azâbı ile âhiret azâbından birini tercih etmelerini
vahyetti. Melekler dünya azâbını tercih ettiler. Bunun
üzerine Bâbil’de topuklarından tepesi aşağı asıldılar. 66
Yahudiler peygamberlerine zina isnad ederek iftira
atarlar;
Tefsir âlimlerimiz de meleklere zina isnad ederek iftira
atarlar.
Tefsirci, Kur’an âyetlerini yok sayarsa, başkaları neler
yapmaz?
Es-Süddî’den rivâyete göre, benzer şekilde, kadınla beraber
olmak isteyen meleklere, kadın: “Hangi sözle (duâ ile)
semâya çıktığınızı ve hangisiyle indiğinizi bana söylemedikçe
arzu ettiğiniz şeye yanaşmam” dedi. Onlar da semâya çıkış ve
inişte okudukları duâları kadına bildirdiler. Kadın bunu öğrenir
öğrenmez okudu ve semâya çıktı. Allah kendisine, semâdan
inileceği zaman duâyı unutturdu. Böylece kadın çıktığı
yerde kaldı. Neticede Allah onu bir yıldıza çevirdi. Abdullah
bin Ömer o yıldızı her gördükçe lânet eder ve: “Hârut ve Mârut’u
fitneye düşüren budur!” derdi. Hârut ile Mârut akşam
olunca mûtad şekilde semâya çıkmak istediler, fakat muvaffak
olamadılar. Mahvolduklarını anladılar. Allah kendilerini,
dünya azâbı ile âhiret azâbından birini seçmeleri hususunda
66 Taberî, I/456
AHMED KALKAN
~ 56 ~
serbest bıraktı. Dünya azâbını tercih ettiler. Bâbil’de asıldılar
ve insanlara sihirle konuşmaya başladılar. 67
Er-Rabî’den rivâyete göre, yine benzer şekilde anlatılan
olayda bu iki meleğin şiddetle arzuladıkları bu kadın, “şarap
içmek, adam öldürmek ve puta tapmaktan birini tercih edin”
dedi. Melekler: “Bu üç tekliften hiç biri bize yakışmaz, ama
yine de bunların en ehveni şarap içmektir” dediler. Kadın onlara
şarap sundu. Şarap kendilerini iyice sarhoş edince, kadınla
zinâ ettiler. Bu halleri devam ederken yanlarına bir kişi
geldi ve durumu gördü. Bu adamı, gördüklerini sağda solda
yayıp bizi rezil etmesin diye öldürdüler. Sarhoşluk halleri
geçip ayıldıktan sonra, işledikleri günahı ve cürmü anladılar
ve semâya çıkmak istediler, fakat buna muvaffak olamadılar.
Allah tarafından bu arzularına mâni olundu. İş bu raddeye
geldiği zaman, yeryüzünde bulunan bu iki melekle semâ ehli
arasındaki perde açıldı. Melekler, Hârut ile Mârut’un içine
düştükleri günah ve hayatı gözleriyle gördüler ve bundan
dolayı hayret ve dehşete kapıldılar. Ve melekler bu vesîle ile
şunu anladılar ki; kim Allah’tan ırak, O’nun murâkabe, müşâhede
ve kontrolünden uzak kalırsa o kimse Allah’tan daha az
korkar. Artık bundan böyle melekler, yeryüzünde yaşayanların
tümüne (imanlı ve imansız oluş hallerine bakmadan)
istiğfâr etmeye başladılar. Hârut ile Mârut yukarıda anlatılan
hatalara düşünce, kendilerine taraf-ı İlâhî’den şöyle bir teklif
geldi: “Dünya azâbını veya âhiret azâbını, bu ikisinden birini
tercih edin!” Melekler: “Dünya azâbı fâni, âhiret azâbı bâkîdir”
deyip dünya azâbını seçtiler. Bâbil ülkesinde bırakıldılar
ve kendilerine orada azâb olunmaktadır. 68
67 Taberî, I/457
68 Taberî, I/457-458; İbn Kesîr, Tefsîr, el-Bidâye; el-Vâhıdî, Tefsir; el-Kirmânî, Lübâbü’t-Tefsir;
Tefsîru Askerî; Ebul’l-Leys es-Semerkandî; et-Tabressî; et-Tıbyân vb.
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 57 ~
Bu konu, temel çerçevenin hemen aynı şekilde anlatıldığı
hadis rivâyeti olarak da kaynaklara geçmiştir. Hadis rivâyetine
göre, yukarıdaki rivâyetlerde anlatıldığı gibi Hârut ve Mârut,
her üç büyük günahı da işlemişler, dünya azâbını tercih
etmişlerdir. 69
Melekleri zina ettiren masalcı âlimlerimiz onların
Allah’a isyan edemeyeceklerini nasılsa unutmuşlar:
“O melekler ki, Allah’ın kendilerine emrettiğine karşı
gelmezler ve kendilerine emredileni yaparlar.”70
İbn Cerîr’in, İbn Ömer’den nakline göre Nâfi’ şöyle anlatır:
Ben Abdullah İbn Ömer ile yolculuk yaptım. Yolculuğumuz esnâsında
gecenin sonuna doğru İbn Ömer bana: “Ey Nâfi’! Bak
hele, ‘el-Hamrâ’ (Kırmızı yıldız, yani Çobanyıldızı) doğmuş
mu?” dedi. Ben de “hayır, doğmamış” dedim. İbn Ömer bu soruyu
iki veya üç kere tekrarladı. Sonra ben (zamanı gelip doğduğunda):
“Şimdi doğdu!” dedim. İbn Ömer bunun üzerine:
“Ona merhaba da, hoş safâ da yok!” dedi. Ben: “Sübhânellah,
Allah’ın emrine boyun eğmiş, itaatli, söz dinler bir yıldızdır o!
(ona bu tarzda kızmanın mânâsı ne?)” dedim. Bunun üzerine
İbn Ömer: “Sana sadece Hz. Peygamber’den (s.a.s.) duyduğumu
söylüyorum; Efendimiz bana şöyle buyurdu: “Melekler:
‘Ey Rabbimiz, bunca hata ve günahlarına karşılık, insanlara
nasıl sabırlı davranıyorsun?’ dediler. Cenâb-ı Hak, kendilerine:
‘Ben onları sınadım, sizleri ise onların işlediği günah ve
fitnelerden korudum’ buyurdu. Melekler: ‘Biz onların yerinde
olsak yine Sana isyan etmezdik’ dediler. Bu iddiâya karşılık
Allah: ‘İçinizden iki melek seçin!’ emrini verdi. Onlar da
Hârut ve Mârut’u seçtiler.” 71
69 Ahmed bin Hanbel, Müsned, hadis no: 6178; Taberî, II/433; İbn Kesîr, I/241-242
70 66/Tahrîm, 6
71 Taberî; İbn Kesîr; İbn Arabî, Ahkâmu’l-Kur’an vb.
AHMED KALKAN
~ 58 ~
Hz. Ali’den rivâyet; Amr bin Saîd, Hz. Ali’nin şöyle söylediğini
naklediyor: “Ez-Zühre” (Çobanyıldızı, Venüs) ismindeki
yıldız, aslında İranlılardan güzel bir kadındı. Bu kadın vaktiyle,
Hârut ve Mârut ismindeki iki meleğe dâvâcı olarak geldi.
Melekler kadını görünce ondan murad almak istediler. Kadın
onların teklifini, okudukları zaman göklere çıkmalarını temin
eden şeyi öğretmeleri şartıyla “peki” dedi. Kadına öğrettiler.
Kadın duâyı okudu, gökyüzüne yükseldi ve o anda (Allah
tarafından) yıldıza çevriliverdi.72 Yine Hz. Ali’den el-Hâfız
Ebû Bekr İbn Medûye’nin nakline göre, Hz. Ali şöyle demiştir:
“Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah Zühre’ye (Çobanyıldızı
da denilen Venüs gezegenine) lânet etsin! Çünkü Hârut
ve Mârut isimli iki meleği fitneye düşüren odur.” 73
Meleklerin zina ettiğine dair masallar uyduran tefsir
âlimlerimiz, meleklerin erkeklik ve dişiliğinin olmadığını
nasılsa unutmuşlar.
HÂRUT VE MÂRUT NASIL BIR CEZÂYA ÇARPTIRILDILAR?
Rivâyetlere göre, Hârut ve Mârut’a işledikleri üç büyük
günahtan dolayı Allah tarafından verilen ceza konusunda da
ihtilâflar vardır:
• Kıyâmet kopuncaya kadar saçlarından asılma cezâsına
çarptırıldılar;
• Başları kanatlarının altına kıstırılmıştır;
• İçi ateş dolu bir kuyuya atılmışlardır;
72 Taberî; İbn Kesir
73 Zâdu’l-Mesîr I/124; İbn Kesîr I/243
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 59 ~
• Baş aşağı asılmışlardır ve devamlı olarak demir kırbaçlarla
kırbaçlanmaktadırlar;
• Ayaklarından uyluklarına kadar tartılmış vaziyettedirler;
• Rivâyete göre bir zat kendilerinden sihir öğrenmek
niyetiyle Hârut ve Mârut’a gitti. Onları ayaklarından asılmış
vaziyette buldu. Gözleri kızarmış, derileri simsiyah olmuştu.
Dilleri ile asılmış oldukları yerde bulunan su arasındaki
mesâfe dört parmak kadardı. Onlar bu vaziyette “susuzluk”
ile cezalandırılıyorlardı. Meleklerin bu durumu adamı ürpertti
ve gayrı ihtiyârî “Lâ ilâhe illâllah” dedi. Melekler bunu
işitince adama kim olduğunu sordular. O da, “İnsanlardan
herhangi biri olduğunu” söyledi. Adama ikinci defa, “kimin
ümmetinden olduğunu” sordular. O da: “Muhammed ümmetinden
olduğunu haber verdi. Melekler: “Muhammed (s.a.s.)
peygamber olarak gönderildi mi?” dediler. O da: “evet” dedi.
Melekler: “Elhamdü lillâh” deyip sevinç ızhar ettiler. Yanlarına
varan zat, sevinçlerinin nedenini sordu. Melekler: “O kıyâmet
peygamberidir (âhir zaman nebîsidir). Artık işkencemizin
bitmesi yakındır” dediler;74
• Bâbil’de bir mağarada azâb içindedirler. 75
OLAYIN GEÇTIĞI YER
Allah Teâlâ, âyette76 bahsi geçen iki meleğin Bâbil denen bir
memlekete indirildiğini beyan ediyor. Ama dünya coğrafyasında
buranın yerini Kur’an bize bildirmiyor. Kur’an’ın bildirmediği
şeylerin arkasına düşmenin çok zaman müslümanlara
74 M. Tenzîl, I/43; el-Vâhıdî, Tefsir, varak 37a-b
75 İbn Hazm, el-Fasl, IV/32; naklen Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, s. 151
76 2/Bakara, 102
AHMED KALKAN
~ 60 ~
faydası yoktur. Buna rağmen bazı müfessirler bu gibi şeylere
fazlaca düşkünlük göstermişlerdir. Bâbil’in yerini tâyin için
öne sürülen yerler:
• Irak;77
• Kûfe;78
• Hîre ile Bâbil arasında bir yer;79
• Nusaybin;80
• Dünbavend Bâbil’i;81
• Demavend dağı;82
• Garpta bir yer;83
• Bir kasaba adı;84
• Arzda bir yer adı;85
• Arzda bir dağ.86
Görüldüğü gibi, âlimlerimiz, meşhur tefsircilerimiz nelerle
uğraşmış. Hakkında hiçbir nass olmayan ve bilinmesinde
de bizim için hiçbir fayda olmayan bir konuda âlimlerimiz
nasıl zanlarını bilgi gibi sunmuşlar.
Zühre ile Hârut ve Mârut’a ait hadis diye uydurulanlar,
o zamanlar kamera olsa idi yıllarca izlenen
dizi film olurdu.
77 Et-Tûsî, et-Tıbyân, I/374; el-Muharrar, I/varak 84a; Zâdü’l Mesîr, I/125; İbn Hazm, el-
Fasl, IV/34
78 et-Tıbyân, I/374; et-Tabressî, I/175; el-Muharrar, I/varak 84a
79 el-Muharrar, I/varak 84a
80 et-Tıbyân, I/374; et-Tabressî, I/175; el-Muharrar, I/varak 84a; Zâdü’l Mesîr, I/125
81 Et-Taberî, I/459
82 el-Muharrar, I/varak 84a; et-Tıbyân, I/374; et-Tabressî, I/175
83 İbn Atıyye, el-Muharrar, I/varak 84a
84 Et-Taberî, I/459
85 Et-Taberî, I/459
86 Zâdü’l Mesîr, I/125
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 61 ~
RIVÂYETLERIN TAHLILI
Bakara sûresinin 102. âyetinden başka, Kur’an’da
hakkında hiçbir açıklama bulunmayan ve sahih yollarla
Hz. Peygamber’e ulaşan bir hadis de mevcut
olmayan bu Hârut ve Mârut meselesi, görüldüğü
gibi özellikle meşhur tefsir kitaplarımızda bir hayli
yer tutmuştur. Belki yüzde doksan oranında; tefsirle,
siyerle, peygamberler tarihi ve megâzi ile uğraşan
ve akaid sahasında eser veren müellifler rivâyetleri
hiçbir tenkîde tâbi tutmadan kitaplarına almışlar.
Haberleri, rivâyet veya dirâyet yönünden ve bazen
de her ikisi bakımından tetkik edenler oldukça azdır.
Haberlerden bazıları birçok yönleri ile masaldan
farksız olduğu halde, nedense bunlara dikkati çekmemişlerdir.
İsrâiliyattan olan bu haberlerin naklinde
sayısız mahzurlar vardır. Birçok yönleri ile
bunlar bâtıl ve lüzumsuzdur. Eğer bunlar İslâmî
eserlere girmemiş olsaydı, üzerinde durmaya hiç de
lüzum yoktu. Rivâyetler, tenkîd ve tahlile tâbi tutulmalıdır.
Âyette geçen Bâbil’in neresi olduğunu tâyin için ortaya
atılan görüşlerin sayısı on’a varmıştır. Belki bu türlü görüşler
insanın içindeki merak ve tecessüsü tatmin için iyi şeyler
olabilir. Ama bunların yeri, tefsire dair eserler olmamalıydı.
Çünkü bunlar âyetten gâye olan irşâd ve öğütleri bir ölçüde
gölgeliyor ve murâd-ı ilâhî bunlar arasında kaybolup gidiyor,
âyetin mânâsını düşünmek yerine, mü’minler Bâbil’in
neresi olduğu sorusu ile uğraşıyorlar. Neticede ortaya atılan
AHMED KALKAN
~ 62 ~
görüşlerden hangisinin doğru, hangisinin eğri olduğu yolunda
gerçek bir fikre sahip olunamıyor. O zaman bu uğraşmalar
tamamıyla lüzumsuz, faydasız oluyor, abesle iştigal sınıfına
giriyor.
Hârut ve Mârut’tan maksat kimlerdir? Bunun hakkında da
bir hayli şeyler söylenmiştir. Yukarıda da temas edildiği gibi
Hârut ve Mârut’tan maksat iki melektir. Ama bu isimler etrafında
uydurulan şeylerin vebali tamamıyla uyduranlara âittir
ve mü’minler bunlara asla îtibar etmemelidirler. İbn Hazm,
bu iki isimden maksadın iki melek olduğuna şiddetle karşı
çıkmıştır. Bâzı âyetlere istinad etmeye çalışarak görüşünü
müdâfa eden müellife göre, bunlar olsa olsa iki şeytandır
veya cinlerden iki kabîle adıdır.87 Hârut ve Mârut’un, Hz. Dâvud
ve Hz. Süleyman olduğu bile öne sürülebilmiştir. Hârut
ve Mârut’un kim olduklarını aydınlığa kavuşturmak için öne
sürülenleri lüzumsuz ve gülünç bulan İbn Kesîr, bu konuya
ait bazı haberleri tek tek inceler ve bunların itimada şâyân
olmadıklarını ortaya koyar. 88
Hârut ve Mârut ile ilgili hadis rivâyeti ve diğer rivâyetlere
gelince: Ahmed bin Hanbel tarafından tahrîc edilen bu hadis
rivâyeti, Abdürrezzak’ın tefsîrindeki rivâyetten anlaşıldığı
gibi, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) âit değildir. Rivâyet, Abdullah
bin Ömer vâsıtasıyla Kâ’bu’l-Ahbâr’dan alınmıştır. Yani bu
haber doğrudan doğruya Kâ’b’ın sözüdür ve isrâiliyattır.89
Farklı hadis rivâyetlerini kaydettikten sonra İbn Kesîr, şu
hükme varır: “Hadis döndü dolaştı ve neticede yahûdilere âit
kitaplardan ve Kâ’bu’l-Ahbar’ın nakli noktasında düğümlendi;
bu haber isrâiliyattandandır.”90 Ebû Bekr İbn Merûye’nin
87 İbn Hazm, el-Fasl, IV/32-33; Naklen A. Aydemir, s. 153
88 İbn Kesîr, I/240-241
89 İbn Kesîr, I/241-242
90 İbn Kesîr, I/242-243
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 63 ~
Hz. Ali’den rivâyet ettiği hadis rivâyeti için de İbnu’l-Cevzî:
“Bunlar sıhhati sâbit olmayan şeylerdir” der. 91
İbn Kesîr, bir kısmını örnek olarak gördüğümüz Hârut ve
Mârut kıssasının varyasyonlarının tümünü bir arada şöyle
değerlendirmektedir: “Bu Hârut ve Mârut kıssası, Mücâhid,
Süddî, Hasan, Katâde, Ebu’l-Âliye, Zührî, Rebî’ bin Enes ve
Mukatil bin Hayyân gibi tâbiûndan rivâyet edilmiştir. Ayrıca
mütekaddim ve müteahhir müfessirlerin çoğunluğu da bu
kıssayı az çok anlatmışlardır. Hâsıl-ı kelâm bu kıssanın tafsîlâtı
benî İsrâil haberlerine dayanmaktadır. Üstelik Peygamberimiz’e
kadar kesintisiz sahih senetli bir hadis de vârid olmuş
değildir. Kur’an’da onlar hakkında anlatılanlar, kıssanın
tafsilâtsız icmâli olup, biz ancak Kur’an’da anlatıldığı kadarına
inanırız. Allah, gerçeği en iyi bilendir.” 92
Hârut ve Mârut’a ait yukarıda örnekleri görülen söylentilerin
aslı olmadığı halde, birçok İslâmî eserlerde, cezalarının
üzerinde durulmuştur. Müellifler, bu türlü düzmeler melekler
hakkında câiz midir, değil midir sorusuna cevap vermeden;
bunu araştırmaya lüzum görmeden onların cezalarının
şekli ile uğraşmışlardır. Kıssanın isrâiliyattan olduğu tesbit
edildikten sonra artık, meleklerin uğradığı işkenceyi tâyine
veya üzerinde durmaya hiç gerek yoktur!
Kısaca ifade etmek gerekirse, Hârut ve Mârut’un Zühre ile
ilgili ve hayal ürünü mâcerâlarını dile getiren tüm rivâyetler
bâtıldır ve hepsi de akıl, mantık ve İslâmî ölçüler yönünden
reddi gereken şeylerdir. İsrâiliyattan, hem de İslâm’a taban
tabana zıt isrâiliyattan olan bu haberlerin hiç birine iltifat etmemek
gerekir. Bu efsânelerin kitaplara geçmiş olması ne kadar
acıdır. Hârut ve Mârut konusu hakkında rivâyet edilenler,
91 İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, I/124
92 İbn Kesîr, Tefsir I/203
AHMED KALKAN
~ 64 ~
dikkatli muhaddislerin gözlerinden kaçmamıştır. Uydurma
hadislere ait mecmualarda rivâyetler tahlil edilmiş ve bunların
Hz. Peygamber veya sahâbeye ait oluşu reddedilmiştir. 93
İmam Kurtubî, bu rivâyetler hakkında şöyle der: Melekleri,
her türlü günahlardan berî gösteren inanca ve onların
ismetine/günahsızlığına dair Kur’an’ın haberlerine aykırıdır.
Melekler hakkında Kur’an; “Allah’ın kendilerine buyurduğuna
karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır.”94;
“Bilâkis melekler, ikrâma mazhar olmuş kullardır.”95; “Onlar bıkıp
usanmaksızın gece ve gündüz tesbih ederler.”96 buyurmaktadır.
Kadının Zühre (Venüs) gezegenine dönüşmesi olayına gelince:
Allah Teâlâ yıldızları ve gezegenleri, gökleri yarattığı
zaman vücûda getirdi. Nitekim bir haberde: “gökyüzü yaratıldığında
yıldız ve gezegenlerin de yaratıldığı” bildirilmiştir.
Bu da Hak Teâlâ’nın şu kavlinin mânâsı içindedir: “Her biri
belli bir yörüngede yüzmeye devam ederler.”97 Bununla da
sâbit olmuştur ki, Zühre (Venüs) ve Süheyl (güneydeki parlak
yıldız), Âdem’in (a.s.) yaratılmasından önce de var idiler.98
Rivâyetler içinde geçen ve meleklerin dünya azâbı ile âhiret
azâbından birini tercih etmede serbest bırakıldıklarını
ifade eden kısım da sakattır. Bu konuda evlâ olan meleklerin
azâb ile tevbe arasında özgür kılınmalarıdır. Zira Allah bir
ömür boyu kendisine şirk koşanları bile azâb ile tevbe arasında
serbest bırakmıştır. Rahmeti bu kadar geniş olan Yüce
Yaratıcı, nasıl olur da, bu hususta Hârut ve Mârut’a karşı cimri
davranır?
93 Bu konudaki örnekler için bkz. A. Aydemir, s. 157
94 66/Tahrim, 6
95 21/Enbiyâ, 26
96 21/Enbiyâ, 20
97 36/Yâsin, 40
98 Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an I/52
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 65 ~
Allah, Hârut ve Mârut’a “eğer Âdemoğullarını imtihan için
vesîle yaptığım şeyleri size tatbik etseydim, siz de tıpkı onlar
gibi Bana âsî olurdunuz” buyurunca melekler: “Hayır ya Rab!
Sen dediğini bize yapsan, biz Sana asla âsî olmayız” dediler.
Bu cümle Allah’ı tekzibdir, O’nu cehâletle suçlamadır ve açık
küfürlerdendir.
Kıssacıların; Hârut ve Mârut azâb içinde olmalarına rağmen
(hâlen insanlara) sihir öğretmektedirler, Cenâb-ı Hakk’a
yalvarmaktadırlar ve ceza çekmektedirler” rivâyet ve iddiaları
da akıl mantık açısından tuhaf ve tutarsızdır. Hem ceza
çekerken tevbe ediyorlar, hem de küfür olduğu halde sihir
öğretmeye devam ediyorlar!
Kıssaya ait rivâyetlerde Zühre’nin fâcire bir kadın
olduğu ve Hârut ile Mârut’u fitneye düşürdüğü
ifade ediliyor. Arkadan da semâlara yükseltiliyor.
Ahlâksız bir kadın nasıl olur da semâlara yükseltilir?
Diyelim ki Zühre göklere çıktı. Nasıl parlak
bir yıldız olabilir? (Şimdiki modern zihniyet de,
bazı ahlâksız kadınları meleğe benzettiği yetmiyor
gibi, içlerinden şarkı söyleyebilenlere veya dizilerde,
filmlerde rol yapabilenlere de “yıldız” diyor, onları
göklere çıkarıyor ya…) Cezâ neticesi kadının yıldıza
tebdîl edildiği ifade ediliyor. Günahkâr olan bu
kadının parlak değil de; simsiyah olması gerekmez
miydi? Zühre (Venüs) adıyla anılan yıldız, göklerin
yaratıldığı günden beri semâda cevelân eden, hiçbir
şeyden haberi olmayan, günah veya sevapla uzaktan
yakından en ufak bir ilgisi ve irtibatı bulunmayan
AHMED KALKAN
~ 66 ~
bir gök cismidir. Kendi adına düzülen bu tür yalanlardan
onun asla haberi bile yoktur!99
Büyük müfessirlerimizden ve derin âlimlerimizden niceleri,
gaybı taşlamanın dayanılmaz hafifliğini göstermiş. Tabii,
her konuda nasıl ihtilaf edileceğini maalesef çok mâhirane
şekilde göstermişler. Allah’ın apaçık hükmüne rağmen, o
hükme zıt görüşler savunabilmişler Bazı tefsircilerimiz içinden,
Hârut ve Mârut iki melektir diyen çıkmış Kuran’daki ifadeye
uygun anlamlar yükleyenler olmuş. Allah; iki melektir
diyor. Bu iki melek kim? Bazı tefsircilerimiz bunların adlarını
koymuş; Cebrail ve Mikail diye. İnsanlardan iki kişidir
diyenler, iki hükümdar, iki şeytan, cinlerden iki kabile, Siccin
isminde meleğin yardımcıları, ins ve cin şeytanları, Davud ve
Süleyman. Daha fazla diyecekler ama bu kadar ihtilaf yeterli
demişler sağ olsunlar. Kur’an “iki melek” desin istediği kadar;
müfessirlerimizin kimi “hayır o iki melek değildi, iki melikti”
diyenler çıkmış bir hayli, tekrar edeyim o iki meleğe zina da
ettirmişler, içki de içirmişler, putlara da taptırmışlar ve böyle
insan gibi yaşasalarmış melekler bunları yaparlarmış.
İnsanoğlunu kınamış melekler ne kadar fesat çıkartıyor
diye. ‘İçinizden iki meleği seçin yeryüzüne insan gibi göndereyim
bakalım onlar ne yapacaklar’ demiş Allah ve o iki
melek de her türlü haltı yemiş. Dolayısıyla melekler bile yeryüzüne
gelseler her türlü günahı işleyeceklerine göre; sanki
denilmek isteniyor ki; insan olarak bizim o kadar günah işlememiz
gayet normal… Yani Allah’ın kitabı, melekleri böylesine
aşağılayacak İsrailiyata, böyle masallar uydurup âyet
açıklaması diye sunulacak bir kitap olmaması gerekiyor. Yine
melekler meallerin birçoğunda hep sihir öğreten konumuna
düşmüşler. Biz melekleri meallerin yanlış şekilde izah ettiği
99 A. Aydemir, a.g.e. s. 136-161; karş. Yusuf Özbek, İslâm Açısından Sihir, s. 101-131 100
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 67 ~
bu tür küfürden ve böylesi büyük günahlardan tenzih ederiz.
Onlar Allah’a tümüyle ibâdet eden, isyan etmeyen varlıklardır.
Biz meleklere bu şekilde iman ederiz. Yanılanlar melekler
değil, onlar hakkında uydurma ifadeler kullanan maalesef
tefsircilerimiz ve mealcilerimizdir. Meal ve tefsirlerdeki sihir
öğretme ifadesi Allah’a ve meleklere iftira sayılabilecek bir
çirkinliktir.
KUR’AN’DA SIHIR KELIMESININ GEÇTIĞI DIĞER ÂYETLER
“Allah o zaman şöyle diyecek: ‘Ey Meryem oğlu İsa! (...) Hani
İsrâiloğullarını (seni öldürmekten) engellemiştim; kendilerine
apaçık deliller (mûcizeler) getirdiğin zaman, içlerinden inkâr
edenler, ‘bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir’ demişlerdi.”
100
“Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir Kitap indirseydik de
onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de inkâr ediciler: ‘Bu,
apaçık büyüden başka bir şey değildir’ derlerdi.”101
“Firavun kavminden ileri gelenler dediler ki: Bu çok bilgili
bir sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz?
Dediler ki: O’nu da kardeşini de beklet, şehirlere toplayıcı
(memurlar) yolla. Bütün bilgili sihirbazları (toplayıp) sana
getirsinler. Sihirbazlar Firavun’a geldi ve ‘eğer üstün gelen biz
olursak, bize kesin bir mükâfat var mı?’ dediler. (Firavun:)
‘Evet, hem de siz mutlaka yakınlarımdan olacaksınız’ dedi. (Sihirbazlar,)
‘Ey Mûsâ, sen mi (önce hünerini ortaya) atacaksın,
yoksa önce atanlar bizler mi olalım?’ dediler. ‘Siz atın’ dedi.
Onlar atınca İnsanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular
ve büyük bir sihir (ortaya) getirdiler. Biz de Mûsâ’ya, ‘asanı
100 5/Mâide, 110
101 6/En’âm, 7
AHMED KALKAN
~ 68 ~
at’ diye vahyettik. Bir de baktılar ki; bu, onların uydurduklarını
yakalayıp yutuyor. Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların
yapmakta oldukları yok olup gitti. (Firavun ve kavmi) orada
yenildi ve küçük düşerek geri döndüler. Sihirbazlar ise secdeye
kapandılar. ‘Mûsâ ve Hârun’un da Rabbi olan âlemlerin Rabbine
inandık’ dediler. Firavun dedi ki: ‘Ben size izin vermeden
O’na iman mı ettiniz? Bu hiç şüphesiz şehrin (Mısır) kıptî olan
halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir tuzaktır. Ama
yakında (başınıza gelecekleri) bileceksiniz! Mutlaka ellerinizi
ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi
asacağım.’ Onlar, ‘Biz zaten Rabbimiz’e döneceğiz. Sen sadece,
Rabbimiz’in âyetleri geldiğinde onlara inandığımız için bizden
intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi
müslüman olarak öldür’ dediler.”102
“Ve dediler ki: ‘Sen bizi büyülemek için her ne mûcize getirirsen,
biz asla sana inanacak değiliz.”103
“Firavun dedi ki: ‘Bilgili bütün sihirbazları bana getirin!
Sihirbazlar gelince Mûsâ onlara: ‘Atacağınızı atın’ dedi. Onlar
(iplerini) atınca, Mûsâ dedi ki: ‘Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allah
onu iptal edecek, boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah fesatçıların/
bozguncuların işini düzeltmez. Suçluların hoşuna gitmese de
Allah, sözleriyle gerçeği açığa çıkaracaktır.”104
“İçlerinden bir adama: ‘İnsanları uyar ve iman edenlere,
Rableri katında onlar için yüksek bir doğruluk makamı olduğunu
müjdele’ diye vahyetmemiz, İnsanlar için şaşılacak bir
şey mi oldu ki, o kâfirler: ‘Bu elbette apaçık bir sihirbazdır’ dediler.”
105
102 7/A’râf, 109-126
103 7/A’râf, 132
104 10/Yûnus, 79-82
105 10/Yûnus, 2
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 69 ~
“Katımızdan onlara hak (mûcize) gelince: ‘Bu elbette apaçık
bir sihirdir’ dediler. Mûsâ: ‘Size hak geldiğinde onun için
(hep böyle) mi dersiniz? Bu bir sihir midir? Hâlbuki sihirbazlar
iflâh olmazlar’ dedi.”106
“...(Rasûlüm!) ‘ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz’
desen, kâfir olanlar derhal ‘bu, açık bir büyüden başka bir şey
değildir’ derler.”107
“Öncekilerin başına gelenlerden ders almaları gerekirken
onlar hâlâ buna (Kur’an’a) inanmıyorlar. Onlara gökten bir
kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine ‘gözlerimiz boyandı,
daha doğrusu bize büyü yapılmıştır’ derler.”108
“Biz, onların seni dinlerken ne maksatla dinlediklerini, kendi
aralarında fısıldaşırlarken de o zâlimlerin, ‘Siz, sihirlenmiş
bir adamdan başkasına uymuyorsunuz!’ dediklerini çok iyi biliriz.”
109
“(Firavun’un sihirbazları) şöyle dediler: ‘Bu ikisi (Mûsâ ve
Hârun), muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak
ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdırlar
sadece. Öyle ise hilenizi kurun; sonra sıra halinde
gelin! Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır. Dediler ki:
‘Ey Mûsâ! Ya sen at veya önce atan biz olalım.’ ‘Hayır, siz atın’
dedi. Bir de baktı ki, büyüleri sâyesinde ipleri ve sopaları, kendisine
gerçekten koşuyor gibi görünüyor. Mûsâ, birden içinde
bir korku duydu. ‘Korkma!’ dedik, ‘üstün gelecek olan, kesinlikle
sensin.’ Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun.
Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir. Sihirbaz/büyücü ise,
106 10/Yûnus, 76-77
107 11/Hûd, 7
108 15/Hıcr, 13-15
109 17/İsrâ, 47
AHMED KALKAN
~ 70 ~
nereye varsa (ne yapsa) iflâh olmaz. Bunun üzerine sihirbazlar
secdeye kapandılar; ‘Hârun’un ve Mûsâ’nın Rabbine iman
ettik’ dediler.”110
“...(O müşrik) zâlimler (mü’minlere:) ‘Siz, ancak büyüye tutulmuş
bir adama uymaktasınız!’ dediler.”111
“Dediler ki: ‘Sen, olsa olsa iyice sihirlenmiş birisin!”112
“(Firavun ve adamları Hz. Mûsâ’ya, azâbı görünce) Dediler
ki: ‘Ey sihir ustası! Sana verdiği ahid uyarınca bizim için Rabbine
duâ et; çünkü biz, doğru yola gireceğiz.”113
“İşte böylece, onlardan öncekilere herhangi bir peygamber
geldiğinde hemen: ‘O, bir büyücüdür veya delidir’ dediler.”114
“O gün cehennem ateşine itilip atılırlar da, ‘işte yalanlayıp
durduğunuz ateş budur’ denilir. Bir sihir midir bu, yoksa görmüyor
musunuz?”115
“(Ey Muhammed!) Sen öğüt ver, Rabbinin nimetiyle sen ne
bir kâhinsin, ne de cinlenmiş bir deli.”116
“Onlar bir mûcize görürlerse hemen yüz çevirirler ve: ‘eskiden
beri devam edegelen bir büyüdür’ derler.”117
110 20/Tâhâ, 63-70
111 25/Furkan, 8
112 26/Şuarâ, 153
113 43/Zuhruf, 49
114 51/Zâriyât, 52
115 52/Tûr, 13-15
116 52/Tûr, 29
117 54/Kamer, 2
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 71 ~
“(Rasûl’üm,) Sen -Rabbinin nimeti sâyesinde- mecnun (cinlenmiş
veya deli) değilsin.”118
“De ki: ‘Yaratıkların şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın
şerrinden, düğümlere üfleyenlerin şerrinden, hased ettiği
zaman hasedçinin şerrinden, tan yerini ağartan Rabbe sığınırım.”
119
HADIS-I ŞERIFLERDE SIHIR KAVRAMI
“İçki bağımlısı, sihre inanan ve akrabalarıyla alâkasını
(sıla-i rahmi) kesen cennete giremeyecektir.”
(Hadisin bazı rivâyetlerinde “mü’minun bi-sihrin,
-sihre inanan-” geçmesine karşılık, bazılarında “musaddıkun
bi’s-sihr -sihri tasdik eden-” şeklinde geçmektedir.)
120
“Düğüm atarak üzerine üfleyen kimse sihir yapmıştır.
Sihir yapan ise şirk koşmuştur. Üzerine bir şey
takan kimse, (taktığı şeye) güvenmiş olur.”121
“(Şu) Helâk edici yedi şeyden sakının.” Dediler ki:
‘Bunlar nelerdir, ey Allah’ın Rasûlü? Buyurdular ki:
“Allah’a şirk/ortak koşmak, sihir yapmak, Allah’ın
haram kıldığı canı haksız yere öldürmek, yetim malı
118 68/Kalem, 2
119 113/Felak, 1-5
120 Ahmed bin Hanbel, 4/399; Ebû Ya’lâ, el-Müsned hds no: 3386; İbn Hibbân, Sahîh
7/366, 648; Hâkim, Müstedrek 4/146
121 Nesâî, Tahrîmu’d-Dem 199, 7/117
AHMED KALKAN
~ 72 ~
yemek, fâiz malı yemek, savaşta düşmandan kaçmak,
kendini savunmaktan âciz nâmuslu kadınlara
zinâ iftirâsında bulunmak.”122
İki yahûdiden birisi, diğerine ‘beraberce gidip şu peygamber’e
soru soralım’ dedi. Arkadaşı, ‘ona peygamber deme!
Sonra senin ona peygamber dediğini duyarsa (sevincinden)
dört gözlü olur’ dedi. Sonra Nebî’ye (s.a.s.) geldiler ve ona:
“Mûsâ’ya apaçık dokuz âyet verdik” 123 âyet-i kerimesini sordular.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah’a
hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın, zinâ etmeyin, Allah’ın haram
kıldığı bir canı haksız yere öldürmeyin, hırsızlık yapmayın, sihir
yapmayın, bir suçsuzu öldürmesi için devlet adamına götürmeyin,
fâiz yemeyin, iffetli bir kadına zinâ suçu isnâd etmeyin,
savaştan kaçmayın ve siz yahûdilere mahsus olmak üzere Cumartesi
gününe tecâvüz etmeyin.” Bunun üzerine o iki yahûdi,
Hz. Peygamber’in iki elini ve iki ayağını öptüler. ‘Senin peygamber
olduğuna şehâdet ederiz’ dediler. Hz. Peygamber, “o
halde müslüman olmaktan sizi engelleyen nedir?” buyurunca
dediler ki: ‘Dâvud (a.s.), zürriyetinden bir peygamberin devamlı
olarak bulunması için duâ etmiştir. Şâyet müslüman
olursak, yahûdilerin bizi öldürmelerinden korkarız.124
“Dâvud Peygamber’in gecede bir saati vardı ki, bu saatte
âilesini uyandırarak şöyle derdi: ‘Ey Dâvud âilesi, kalkın ve namaz
kılın. Zira bu saat öyle bir saattir ki, sâhir (sihir ve büyüyle
uğraşan) veya vergi toplayandan başkasının duâsına karşılık
verilir.”125
122 Buhârî, Vesâyâ 23, Tıb 48, Muhâribîn 31; Müslim, İman 38, 4; Ebû Dâvud, Vesâyâ 10,
1; Nesâî, Vesâyâ 11
123 17/İsrâ, 101
124 Tirmizî, İsti’zân 33, Tefsîr Benî İsrâil 18, 16; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem 18; İbn Mâce, Edeb
16/2
125 Ahmed bin Hanbel, 4/22, 218
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 73 ~
“(Belîğ olan) sözlerden bir kısmı, muhakkak sihirdir.”126
“Baykuşlarda (uğursuzluk diye) bir şey yoktur. Yorum yapmanın
en doğrusu, hayra yormadır. Göz değmesi de bir gerçektir.”
127
“Uğursuzluğa yorma yoktur. Dürüst yorum, güzel söz hoşuma
gider.”128
“Fal açan ve kendisi için fal açtıran ve kehânette bulunan ve
kendisi için kehânette bulunulan ile sihir yapan ve kendisi için
sihir yaptıran kişi Bizden değildir.”129
KUR’AN SIHIR İÇIN HAK/GERÇEK MI DER, Y OKSA BÂTIL MI?
Nice akaid kitapları sihir haktır, diyebiliyor; nice
âlim de yine sihrin hak olduğunu vurguluyor. Bu
âlimler yanılabilir mi? Yanılabilir. Peki, hiç yanılmayan
Kur’an ne diyor? “Sihir” kelimesi, Kur’an’da
“hile”130, “kandırmak ve aldatmak”131, uydurma132, hayal133
anlamlarında kullanılır. Sihirbazlar/büyücüler
fesatçı/bozguncu (müfsid) olarak değerlendirilir
126 Buhârî, Tıbb 51, Nikâh 47; Müslim, Cum’a 47
127 Tirmizî, Tıbb, hadis no: 2062; İbn Mâce, Tıbb, hadis no: 3506-3509; Ebû Dâvud, Tıb,
c. 2, s. 336
128 Buhârî, Tıbb 44; Müslim, Selâm 111, 112; Ebû Dâvud, Tıbb, c. 2, s. 343; Tirmizî, Siyer,
hadis no: 1615; İbn Mâce, c. 2, s. 365-366
129 Bezzâr, Müsned; Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat
130 20/Tâhâ, 64, 69
131 23/Mü’minûn, 89
132 7/A’râf, 117
133 20/Tâhâ, 66
AHMED KALKAN
~ 74 ~
ve Allah’ın onların işini düzeltmeyeceği açıklanır.134
Kur’an, sihirbazların, nereye gitseler başarılı olamayacağını
belirtir.135 Allah, sihri tesirsiz bırakacak,
iptal edecektir.136 Kur’an net olarak sihre bâtıl, sihri
iptal eden mûcizeye de hak demektedir.137 Kur’an’ın
hükümlerini mi kabul edeceğiz, yoksa bazı âlimlere
atfedilen Kur’an’a taban tabana zıt görüşleri, rivayetleri
mi?
“(Sihirbazlar,) ‘Ey Mûsâ, sen mi (önce hünerini ortaya)
atacaksın, yoksa önce atanlar bizler mi olalım?’ dediler. ‘Siz
atın’ dedi. Onlar atınca insanların gözlerini büyülediler, onları
korkuttular ve büyük bir sihir (ortaya) getirdiler. Biz de
Mûsâ’ya, ‘asanı at’ diye vahyettik. Bir de baktılar ki; bu, onların
uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Böylece hak ortaya
çıktı ve onların yapmakta oldukları bâtıl (yok) olup gitti.138
“Katımızdan onlara hak (mûcize) gelince: ‘Bu elbette apaçık
bir sihirdir’ dediler. Mûsâ: ‘Size hak geldiğinde onun için
(hep böyle) mi dersiniz? Bu bir sihir midir? Hâlbuki sihirbazlar
iflâh olmaz, kurtuşa ermezler’ dedi.” 139
Öyle ise hilenizi (keyd) kurun; sonra sıra halinde gelin!
Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır. Dediler ki: ‘Ey
Mûsâ! Ya sen at veya önce atan biz olalım.’ ‘Hayır, siz atın’ dedi.
Bir de baktı ki, büyüleri sâyesinde ipleri ve sopaları, kendisine
gerçekten koşuyor gibi hayal oluyor, görünüyor. Mûsâ,
134 10/Yûnus, 81
135 20/Tâhâ, 69; 10/Yûnus, 77
136 10/Yûnus, 81
137 7/A’râf, 118
138 7/A’râf, 116-118
139 10/Yûnus, 76-77
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 75 ~
birden içinde bir korku duydu. ‘Korkma!’ dedik, ‘üstün gelecek
olan, kesinlikle sensin.’ Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını
yutsun. Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir. Sihirbaz/
büyücü ise, nereye varsa (ne yapsa) iflâh olmaz, başarıya
ulaşamaz. Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar;
‘Hârun’un ve Mûsâ’nın Rabbine iman ettik’ dediler.”140
Kur’an, Hz. Mûsâ ile Firavun’un sihirbazları arasındaki
mücâdeleyi, değişik sûrelerde ve bazı ayrıntılarla birlikte
açıklar.141 Bu mücâdelenin vurgulanması, her dönemde değişik
biçimde ve farklı araçlarla Firavunların sihirbazlar/
büyücüler (hakkı bâtıl ve bâtılı hak, akı kara ve karayı ak gösterenler,
insanları çeşitli hilelerle kandıran ve oyalayanlar)
ile vahyin ve Peygamberî dâvetin karşısına çıkacaklarını hatırlatır.
Yine mü’minlere ders ve moral verilir; kim olurlarsa
olsunlar, büyücülerin ortaya koyduklarını Allah boşa çıkarıp
iptal edecek, her nerede olurlarsa olsunlar büyücüler başarısız
olacaklar, her iki dünyada da felâha kavuşamayacaklar,
kurtuluşa eremeyeceklerdir.
İlginçtir ki bazı yazarlar Kur’an “sihir bâtıldır, Allah
onu bâtıl kılacak, iptal edecektir” dediği halde,
“Sihir haktır.” demişler, bununla da yetinmeyip Allah’ın
büyüyü iptal edeceğini beyan etmesine, büyücünün
başarılı olamayacağını ilan etmesine ve
büyünün bir hile ve aldatmadan ibaret olduğunun
ifade edilmesine rağmen büyünün gerçek anlamda
etki yaptığına inanmışlardır. Eğer büyünün gerçek
anlamda etkisi olsaydı, büyücülerin açamadıkları
140 20/Tâhâ, 63-70
141 7/A’râf, 103-126; 10/Yûnus, 75-86; 20/Tâhâ, 56-72; 26/Şuarâ, 30-51
AHMED KALKAN
~ 76 ~
kapı, çözümleyemedikleri sorun kalmayacaktı. Tarihte
büyücülerden ve şarlatanlardan medet uman
nice krallar olmuştur ki bunların hepsi de sonunda
hayal kırıklığına ve hüsrana uğramışlardır. Büyünün
bir tek kere dahi başarıya ulaştığı kanıtlanamamıştır.
Kaldıki büyücülere meydan okuyan insanlar,
hiç bir zaman onların büyü yoluyla tertip ettikleri
bir kötülüğe uğramamışlardır! Bu bile büyünün ne
büyük bir yalan olduğunu ortaya koyan başlı-başına
bir kanıttır.
DÜĞÜMLERE ÜFLEYENLER
“Büyü/Sihir gerçek olmasaydı, Allah Teâlâ büyünün şerrinden
kendisine sığınmayı emretmezdi” diyor rukyeci geçinenler.
142 Bazı kimseler eğer Kur’ân-ı Kerim‘in 113 üncü
sûresi olan Felak Sûresi‘nin 4‘üncü âyet-i kerimesini göstererek
büyünün şerrinden Allah’a sığınılıyor gibi bir kanaat
ortaya koymak istemişlerse; hemen ifade etmek gerekir
ki bu âyet-i kerimede şerrinden söz edilen büyü değil, tam
tersine “düğümlere üfleyen üfürükçülerdir,” rukyeci geçinen
cin musallat olmuş, içinden cin çıkaracağız diye hastaya
sünnette olmayan, akılla izah edilemeyen uygulamalar
yapanlardır. Binaenaleyh bu kimseler, büyü ile büyücüyü birbirine
karıştırıyorlar. Ama nedense günümüzdeki rukyecilerle
üfürükçüleri ayrı tutmaya, onları birbirine karıştırmamaya
çalışıyorlar.
142 Adil Beyazyıldız
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 77 ~
ÜFÜRÜKÇÜLER HEP KADIN MI OLUR; ÜFÜRÜKÇÜLÜĞÜ
CINSIYETLE BAĞLANTILI MI ELE ALACAĞIZ?
Hiç kuşku yok ki her devirde bu gibi gayrı meşrû işlere
kendini vererek duygusal insanların psıkolojisini olumsuz
yönde etkileyen kadınlar bulunmuştur.
Genelde cahil
topluluklar arasında faaliyet gösteren bu kadınlar, iplik
düğümlemek,
bu düğümlere üflemek, muska ve tütsü
yapmak, kurşun
dökmek ve kehanetlerde bulunmak gibi
bâtıl şeylerle bir yandan geçinmeye
çalışırken,
bir kısım
insanların iç dünyaları üzerinde etkili olabilmektedirler.
Aslında bunlardan yararlanmak isteyenler, onların şerrine
daha çok uğrayanlardır. Çünkü büyücüye inanmak
küfürdür. Yani İslâm Dini‘nden çıkmak için yeterli
bir sebeptir. Bu ise şer ve kötülüğün
en tehlikelisidir.
Ayrıca büyücüye, yapmış olduğu büyü karşılığında
ücret
vermek, hem işlediği
bu ağır günaha karşılık onu ödüllendirmek,
hem zararlı bir faaliyete
değer biçmiş olmak,
hem de böyle bir faaliyeti cesaretlendirmek bakımından
elbette ki bu yapılanların hepsi şerdir,
kötüdür. Rabbimiz
işte bütün
bu kötülükleri işleyen kadınların şerrinden
kendisine sığınmamızı istemiştir.
143
“Düğümlere üfleyen kadınlar” ifadesiyle, sihir yapmak
için bağladıkları düğümlere üfleyen kadınlar kast edilmiştir.
Bu ibâre, “erkeklerin kadınlara düşkünlüğünden
yararlanıp, naz ve işve ile onların zihinlerini çelerek istedikleri
görüşe döndüren kadınlar” şeklinde de anlaşılmıştır.
“Bunlar, düğüm gibi açılması zor olan erkekleri
naz ve işveleriyle fikirden fikre döndürürler. Böylelerin,
erkeklerin fikirlerini çelmek için döktükleri dil, yaptıkları
işve, erkeklerin düğüm gibi düşüncelerini üfleyerek
çözmeleri, onları çeşitli fitnelere düşürmeleri” şeklinde
143 Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 311 vd.
AHMED KALKAN
~ 78 ~
de tefsir edilmiştir.144 Âyetin bu şekilde yorumlanması,
telkinin sihir olduğuna, sihrin de telkinden ibaret olduğuna
dair yukarıda kaydettiğimiz hususlara uygundur.
Ben, “üfleyen karılar” ifadesini şöyle anlıyorum:
Burada düğümlere üfleyenlerin cinsiyetinden bahsedilmiyor.
Yaptıkları işin çirkinliğinden bahsediliyor.
“Düğümlere üflemek” denilince; erkekçe, dobra dobra
bir kişiye zarar vermek, onunla erkekçe mücadele
etmenin dışında; kalleşçe bir düşmanlıktan bahsediliyor.
Burada “erkeklik”, “erkekçe” ifadeleri cinsiyetle
ilgili değil; karakterle ilgili olarak anlamlandırılmalıdır.
Türkçede, “erkekliğe sığmayan” bu çirkinliğe
ait bir kaba kelime vardır: “Kancık”. Kancık kelimesi;
cinsiyet ifade ederek dişi hayvan için kullanıldığı
gibi, kötü yola düşmüş kadın için de kullanılır.
Güvenilmeyen, ne yapacağı bilinmeyen kimse için,
dönek tabiatlı, hâin, hilekâr kimse için, ister kadın
ister erkek, münâfık karakterli kimseler için kullanılır.
İşte, üfürükçülük kancıkça iş yapmaktır. Kancıklıktır.
Yoksa, cinsiyet ön plana çıkmıyorbildirilmiyor;
her ne kadar cadı diye isimlendirilen bu tür
işlerle uğraşanların önemli kesimi kadınlar olsa da,
âyetteki müennes takısı, cinsiyet belirtmek için değil,
karakter belirtmek için bu şekilde ifade edilmiş;
olay cinsiyetle değil, karakterle alâkalıdır. Kancıklık
yaparak düğümlere üfleyenlerin şerrinden Allah’a sığınıyoruz.
144 Bkz. Fahreddin Râzi, Elmalılı ve S. Ateş’in Tefsirleri, Felak sûresi tefsiri
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 79 ~
İslâm’a rağmen müslümanların içinde icrâ-yı faâliyet gösteren
büyücü ve sihirbazların, kaynağı Bâbil, Âsur, Eski Mısır,
yahûdilik vs. gibi İslâm öncesi küfür ve şirk dönemlerine ulaşan
efsun, tılsım ve büyüleri, onlara İslâmî bir kimlik vermek
sûretiyle müslümanların câhil halk tabakası arasına yaydıkları
bilinmektedir. Bunda da en çok şamanlar, budist râhipler,
maniheist din adamları, yahûdiler rol oynamış, karşı gelemeyince,
ellerinde mevcut birtakım tılsım, efsun, vefk vs. büyü
cinsinden hurâfeleri İslâm’a sokmaya çalışarak, bu yüce dini
tahrif etme, Kur’an’ı topluma, anlaşılmaz bir sihir kitabı olarak
algılatma yoluna gitmişlerdir. Böylece Kur’an’ı hükümsüz
bırakma ve Onun denetiminden uzak kalan toplumlar üzerinde
eski hâkimiyetlerini sürdürme maksadı gütmüşlerdir.
Bunu gerçekleştirmek için, âyetlerden, hadislerden, esmâ-i
hüsnâdan, bazı İslâmî duâlardan yararlanmışlar, bunları istismar
ederek büyü yapmada kullanmışlardır. Hâlbuki İslâm
büyüyü yasaklamış, bunun şirk ve küfür olduğunu bildirmiştir.
Cinci olduğunu iddia eden muskacı, üfürükçü ve büyücüleri
“hoca” sıfatıyla adlandırmışlar, dinin şirk ve küfür kabul
ettiği bu sahtekârlıkları, müslümanlığın sahip çıktığı imajı
vererek dine büyük darbeler indirmişlerdir.
Görüldüğü gibi, “düğümlere üfleyenler”, İslâm’ı iptal ederek,
Kurân-ı Kerim’i devre dışı bırakmak isteyen, içine sokuşturmak
istedikleri hurâfe ve büyülerle tevhid dinini tahrif
etme arzusunda olan İslâm düşmanlarıdır. Kur’ân-ı Kerim’in
inmesi ve İslâm’ın bunların faâliyet alanlarında hâkim olmasıyla
menfaatleri haleldâr olmuş bu tür kimseler, hem intikam
almak, hem de eski sömürü çarklarını işletmeye devam
edip, bu zavallı halkı pençelerinde tutmak için sihre meşrûiyet
kazandırmak istemişlerdir. Yüce Allah’ın, “düğümlere
üfleyenlerin şerrinden” kendisine sığınılmasını isteyerek,
mü’minleri onların bu sinsi ve çok tehlikeli faâliyetlerine
AHMED KALKAN
~ 80 ~
karşı uyarmasına bu açıdan da bakmak gerektiği kanaatindeyiz.
Kısacası düğümlere üfleyerek sanat icrâ eden sihirbaz
ve büyücülerin asıl tehlikesi, Kur’an’ı ve islâm’ı tahrif etmeye
ve onları kötü amaçlarına yönelik istismar etmeye yönelik
faâliyetleridir.
Kur’ân-ı Kerim indiği zaman, dünyada mevcut tüm
toplumlarda olduğu gibi, câhiliye Araplarında da
karanlık korkuları vardı. Onlar, gece karanlığında
cinlerin ortaya çıkıp kendilerini çarpacaklarına
inandıklarından geceleyin bir dereye indiklerinde o
derenin en büyük cinine sığınıyorlar ve böylece güven
içinde olduklarına inanıyorlardı. Yine bu dönemde
Araplar arasında, insanları hasta yapmak, onları istediği
yöne sevketmek, onlara zarar vermek amacıyla
sihir yapan erkek ve kadınlar vardı. Bunlar büyü
yaparken, okuyup üfleyerek düğüm atıp bağlarlardı.
Yine toplum içinde, haset eden insanların nazarlarının
değeceğine inanılır ve bunun için çeşitli tılsımlara,
hurâfe yollarına başvurulurdu. Bu açıdan bu
âyetlerin amacı, gecenin karanlığında cinlerin çarpacağını
yahut büyücülerin insana zarar vereceğini
veya mutlaka göz değeceğini anlatmak değil; tek
kuvvet ve kudret sahibinin Allah olduğunu, O’na
sığındıktan sonra hiç kimsenin ve hiçbir şeyin zarar
veremeyeceğini, başkasına değil; yalnız Allah’a sığınmak
gerektiğini anlatmaktır.145
145 İzzet Derveze, Tefsîru’l-Hadis, c. 1, s. 197-198; S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri,
c. 11, s. 191
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 81 ~
Bu âyet, büyünün gerçek ve insana etki etmesine delil
değil; üfürükçülüğün (her ne adla yapılırsa yapılsın)
Allah’a sığınılması gereken bir şer olduğunu bildiren bir
ifadedir.
Hz. Peygamber Sahâbe’den Ukbe b. Âmir’e şöyle buyurmuştur:
“Görmedin mi? Bu gece benzeri asla görülmemiş âyetler
indirildi: Kul eûzü bi-Rabbi’1-felak ve Kul eûzü bi-Rabbi’nnâs”
146 Rasûlullah, Felak ve Nâs sûrelerinin en güzel sığınma
duâları olduğunu açıklamış ve çok okunmasını tavsiye etmiştir.
147
Aişe (r.a.) diyor ki: “Rasûlullah (s.a.s.) hastalandığı zaman
kendi üzerine Felak ve Nas sûrelerini okur ve üflerdi. Ağrısı çok
şiddetlendiği zaman da ben onun üzerine okur ellerimle sürerdim.
Bu sûrelerin bereketlerini ümit ederdim.”148
Ebu Said el-Hudri diyor ki: Rasûlullah (s.a.s.) cinlerin ve
insanların gözlerinin şerinden Allah’a sığınırdı. Felak ve Nas
sûreleri inince (duâlarında Allah’a sığınmak için) bunları aldı
ve bunların dışındakileri bıraktı.149
İSLÂM VE ÜFÜRÜKÇÜLÜK
Bu sûreler ile ilgili üçüncü mesele, İslâm’da üfürükçülüğün
yerinin ne olduğudur. Ayrıca üfürükçülüğün etkili olup
olmadığı da tartışma konusudur. Pek çok sahih hadiste şöyle
146 Müslim, Müsâfirîn 264
147 Dârimî, “Fezâilü’l-Kur’an”, 25. Bu iki sûresin faziletiyle ilgili diğer rivayetler için bk.
İbn Kesîr, VIII, 550-55
148 Buhari, Fedailu’l-Kur’an: 14.
149 Nesai, İstiaze: 37.
AHMED KALKAN
~ 82 ~
rivayet edildiği için bu problem ortaya çıkmıştır: Rasûlullah
her gece uyumadan önce ve özellikle hasta iken ‘Muâvezeteyn’i,
bazı rivayetlerde ise ‘Muâvezat’ yani İhlâs ve ‘Muâvezeteyn’
sûrelerini üç defa okuyarak elleri üzerine üfler, baştan
aşağı bedenine sürer ve bütün bedeni üzerinde gezdirirdi.
Son hastalığında bunu yapması mümkün olamadığından
Aişe (ya kendi isteği ile ya da Rasûlullah’ın (s.a.s.) emriyle)
bu sûreleri okur ve Rasûlullah’ın üzerine üfler, Rasûlullah da
bedenine sürerdi. Bu hadis sahih senetlerle Buharî, Müslim
Neseî, İbn Mace, Ebu Davud ve İmam Malik’in Muvatta’sında
Aişe’nin sözleriyle mervidir. Rasûlullah’ın aile hayatını Aişe
annemizden daha iyi kim bilebilir?
Peygamberimizin duâ olarak okudukları ve bazen üflemeleri,
üfürükçülük değil, rukyecilik değil, duâdır. Rasûlullah’ın
sadece korunma sûrelerini okuyup ellerine üflemesi ve hastalara
iyileşmesi için dua etmesi ile üfürükçülük, birbirinden
cennetle cehennem kadar farklıdır.
Burada üfürükçülük hakkındaki ilk şer’i açıklama şu rivayettedir:
İbn Abbas’tan rivayet edilen uzun bir hadis’in sonunda
Rasûlullah’ın şu sözleri kayıtlıdır: “Ümmetim içinde
yetmiş bin kişi, hesapsız cennete girecektir. Onlar: fal baktırmayan,
yaralarını dağlamayan, rukye okumayan (üfürükçülük
yapmayan) ve yalnız Allah’a tevekkül eden kimselerdir.”150
Muğire b. Şube’den şöyle rivayet edilmiştir: Rasûlullah buyurdu
ki “Yarasını dağlayan, rukye okuyup üfürükçülük yaptıran
tevekkülden uzak olmuştur.”151
150 Buhârî, Tıb 42
151 Tirmizî, Tıb 14
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 83 ~
“Muska asan, ona bırakılır (Allah ondan elini çeker).”152
İbn Mesud’un rivayetine göre Rasûlullah on şeyi beğenmemiştir.
Bunlardan biri de üfürükçülüktür. Muâvezeteyn ve
Muâvezât bundan müstesnadır.153
“VE O DÜĞÜMLERE ÜFLEYENLERIN ŞERRINDEN.”
Rukyecilik yapanlara niye üfürükçü denilmiştir? Üfürük,
bilindiği gibi üfleyerek çıkarılan nefes demektir. Üfler veya
üfürürken ağızdan tükrük de çıkar. Âlimlerimiz, rukye yaparken
ağızdan ne kadar tükürük çıkmalı, bunu özel kavramlarla
en hassas şekilde belirtmişlerdir. Tükürük kelimesinin
çok nezih şeyler akla getirmediği için bazılarınca kaba karşılansa
da ulemânın bu ilmî(!) araştırmalarla uğraştıkları da
bilinmeli. Âlimlerimizin gerçekten çok ciddi ilmî çalışmaları
yanında bu tür gayretleri de değerlendirilmelidir diye düşünüyorum.
“Ve o düğümlere üfleyenlerin şerrinden.”154 Yani iplere,
ipliklere, düğümlere yahut gönüllerde düğümlü azimler,
inançlar, tutkunluklar içine üfleyen yahut öyle düğümler içinde
anlaşılmaz kapalı bir halde olarak üfürükçülükle efsun
yapan büyücü nefislerin, yahut karıların, yahut toplumların
şerrinden. “Nefs etmek”, bizim “nefes etmek” dediğimiz üflemektir
ki, biraz tükrüklü, veya tükrüksüz olarak üfürür gibi
yapmaktır. Keşşaf sahibi tükrükle üflemektir, demiş. Levâmi’
sahibi de üfürmeye benzer, tükrüksüz olarak rukyede (oku-
152 Tirmizî, Tıb 24
153 Ebu Davud, Ahmed, Neseî, İbn Hibban, Hakim
154 113/Felak, 4
AHMED KALKAN
~ 84 ~
yup üflemek) yapılır. Tükrükle olursa tefl, yani “tüh tüh” diye
tühlemek tabir olunur demiştir.
İbn Kayyim de: Büyücüler sihir yaptıkları zaman fiillerinin
tesirine, çirkin nefeslerinin bazı kısımları karışan bir nefesle
yardım dilenirler, diye nakletmiş, Alûsî bundan dolayı
Keşşâf sahibinin dediğine, daha doğru demiştir. Râgıb da
der ki: “Nefs, (nun, fe, peltek se) az bir tükrük fırlatmaktır
ve bu “tefl”den (tühlemekten) daha azdır. “Nefsu’r-râkıy
ve’s-sâhır” sözü, rukyecinin ve sihirbazın (büyücünün)
düğümlerine üflemesi anlamına gelir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Ve min şerri’n-neffâsâti fi’l-ukad / Ve o, ukdelere
üfleyen neffâsların şerrinden.”155 “Yılan, burnuyla
yaralarken (sokarken) ağzından zehir fışkırttı (tükürdü)”
anlamna gelen “el-hayyetu tenfusu’s-summe” buradan gelir.
Lisânu’l-Arab: “Ennefsu sözcüğü et-teflu sözcüğünden
daha özel anlamlıdır. Çünkü “et-teflu” beraberinde bir miktar
tükrük olmasıdır. “En-nefsu” “en-nefh”a (yani üflemeye)
benzer. Bunun bizatihi “et-tefl” olduğu da söylenmiştir.”
Tâcu’l-Arûs: “en-nefh”a (üflemeye) benzer ki efsundaki gibi
beraberinde herhangi bir tükrük olmaz. Eğer beraberinde
bir tükrük olursa, buna, “et-teflu” denir. En doğru açıklaması
budur.” Okyanus: “et-teflu” manasından ekall olarak
üfürmek manasınadır ki bundan üflemek ile tabir olunur.”156
Üfürüntü, “Göğüs darlığı olan elbette üfler” diye de bir mesel
vardır. Lâkin Nihâye’de, “nefh’e (üfürmeye) benzer ve
tühlemekten daha azdır. Çünkü tefl her halde tükrükten bir
155 113/Felak, 4
156 Râğıb el-İsfehani, el-Müfredat elfâzı’l Kur’an, Pınar Y., s. 1468
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 85 ~
şey karışmadan olmaz” demesinden anlaşılan “nefs”te tükrük
şart değildir. Kamus sahibi de: “Böyle nefs (üflemek),
nefh (üfürme) gibidir ve tühlemekten daha azdır.” demiş ve
mütercimi bunu şöyle izah etmiştir: Tefl (tükürmek) mânâsından
daha az üfürmektir ki, buna üflemek denilir. Üfürükçülerin
üflemesi gibi tükrüksüz olur ve tefl azca tükrük
ile “tüf tüf” diye üfürmektir ki tüflemek denilir. Yalancılık
kısmından olan şiir ve gazellere söylenir. Büyücü kadınlara
denilir ki, ipi düğümleyip ona efsunla üfledikleri için.
Müellifin üfürükçü kadınları ile tefsiri nüfus, yahut nisâ
(kadınlar) itibarına dayanır. Zira cadılığın pek çoğu kadınların
işidir. Demek olur ki “nefs”in esasında biraz tükrük
fırlatmak olsa bile nefh gibi tükrüksüz sade nefes etmekle
de olur. Nitekim dilimizde nefes edici, okuyucu, üfürükçü
denilen rukyecilerde bilinen, tükrüksüz üflemektir. Fakat
zarar vermek için sihir yapan kötü büyücülerde yılanın dişinden
zehiri fışkırtması gibi tükrük savurtmak da âdet olduğu
anlaşılıyor.
Bununla beraber hava, rüzgâr, nefes üfürmek demek olan
nefh, ruh nefheylemek tâbirinde olduğu üzere can vermek,
hayat ve ilim başlangıcı olan ruhu feyizlendirmek mânâsına
kullanıldığı gibi “Rûhu’l-kudüs kalbime nefes eyledi.” hadis-i
şerifinde vârid olduğu üzere ruhun kalp ve vicdana bir mânâ,
bir ilim veya söz, vahiy etmesi mânâsına da istiare yoluyla
olsa bile denildiğinde de şüphe yoktur. Demek ki nef(e)s etmenin
çirkin kısmına karşı olarak bir de kudsî kısmı vardır.
Vaaz ve öğütde, öğretim ve eğitimde, ruhî tedavilerde olduğu
gibi, güzel hikmetli sözler, hayırlı niyetler, kudsî mânâlar ve
nefesler sarfıyla yapılan ruhî telkinler bu çeşittendir. Fakat
AHMED KALKAN
~ 86 ~
burada bahis konusu, şerrinden sığınılması emrolunan çirkin
nefesler olduğu, bunda da bilinen sihirbaz erkek ve kadınların
zehre benzeyen çirkin tükrüklü üfürükleri ile efsunları
bulunduğu için “düğümlere üfleyenler” ifadesi onlar hakkında
yaygınlaşmıştır.
Bunu açıklamak için “ukad”in mânâlarını da tahlil etmek
lazım gelir. “Ukad” kelimesi, malûmdur ki, “ukde” nin çoğuludur.
Ukde, bir şeyin uçlarını derleyip birbirine sıkı tutturmak,
yani düğüm bağlamak, düğmek ve düğümlemek demek
olan “akd” maddesinden isim olduğu için esas mânâsı, düğüm
demektir.
Fakat akd, hissî ve manevîden daha genel olarak kullanıldığı
için, ukde dahi akd gibi sade hissî bir düğümden ibâret
olmayarak birçok mânâlara gelir. Ondan dolayı düğüm denilince
normal bir ip düğümünden ibaret zannedilmemesi için
Kamus’tan, Nihaye’den, Râğıb’dan bazı mühim mânâlarını
kaydedelim:
Ukad Kelimesinin Tekili Olan Ukde Kelimesi
Kamusta/Sözlükte Şu Anlamlara Gelir:
1- Ukde, düğüm ve düğüm yeri.
2- Beldeler üzerine velâyet.
3- Valiler için akt edilen anlaşma ki, akt edilen anlaşma
demektir.
4- Sahibinin mülk olarak inandığı akar.
5- Ağacı çok ve girift yer.
6- Develer için otları yeterli otlak.
7- Bir kimsenin yeterli derecede geçimi kendisine bağlı
bulunan şey.
8- Bolluk arazi.
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 87 ~
9- Ağaç yemeye mecbur kalmış hayvanlar.
10- Herhangi bir şeyin kesin vücubu, ki, nikâh bağı ve alışveriş
sözleşmesi bundandır.
11- Kin ve öfkeye de, çoğul sigasıyla, ukad denir. “Düğümleri
çözüldü”, öfkesi sükûn buldu demektir.
12- Ukde, kamışa da söylenir ve bazı yerlerin de özel ismidir.
Hepsi düğüm mânâsıyla ilgili olan nice mânâlar ki,
çoğunu ve hepsini belki bu âyette düşünmek mümkün olabilir.
Râgıb da Müfredat’da akdin önce ipin bağlanması ve
binanın bağlanması gibi katı cisimlerde kullanıldığını, sonra
da ticaret akdi, ahid ve diğerleri gibi mânâ cinsinden olan
şeylere isâre edildiğini söyledikten sonra der ki: Ukde, Akdolunanın
ismidir, nikâhdan, yeminden ve diğerlerinden,
“Bekleme süresi dolmadan nikâh bağını bağlamaya kalkmayın.”
157 ve dil tutulduğunda denir. “Dilinde ukde var.” demek,
tutukluk, pelteklik var demektir. de “ukde”nin çoğuludur ve
bu büyücü kadının bağladığıdır ki, aslı azimettendir. Onun
için ona ukde denildiği gibi azimet de denilir. Bundandır ki:
Büyücüye muakkid (akt eden) denilir. Ve onun denilir, telkîhi
(aşılanması) tutunca kuyruğunu kısan deve; kuyruğu kıvrık
teke veya köpektir. Köpeklerin çatışmasına da teâkud denilir.
Demek ki büyücü erkek ve kadının üflediği, akdettiği ukdeler,
düğümlediği düğümler bu mânâlarla ilgili bir azim
ve azimet düğümüdür ki, asıl uçları onların nefislerinde
düğümlenmiş olup onunla diğerleri üzerinde iradelerini şeytanlıkla
yürütmek isterler, bir akiddeki el sıkma kabilinden,
görünüşteki ip düğümü de onun bir görünümüdür.
O azimet denilen şeyin ne olduğuna gelince: Evvela
bilinen şeydir ki azim ve azimet bir işin yapılmasına kalbi
157 2/Bakara, 235
AHMED KALKAN
~ 88 ~
bağlamaktır. Yani kalbi kesin olarak bağlamakla kastetmek
ve yönelmektir. Ciddiyet ve sabır ile çalışmak ve önem vermektir
diye de tarif edilir. Böyle azimle yapılması gereken
büyük hayırlı işlere ve ruhsat yönü aranmayarak icrası istenilen
çok mühim görevlere azimet, azâim ve avâzim denilir.
Büyücünün ukdesinde esas olan, şer ve şeytanlığa taalluk
eden bir kalbin akdi ile takip olunur bir azimettir ki, Ragıb
bunu şöyle tarif etmiştir: “O azimet bir sığındırma afsûnudur
ki, sanki sen onunla şeytanın üzerine sende iradesini yerine
getirmesine bir akid yapmışsın, onu bağlayıp düğümlemişsin
gibi tasavvur olunur.”
Bu açıklamalardan sonra şu sonuca gelmiş oluyoruz
ki, ukdelere, tükrüklü veya tükrüksüz üflemek
ukdenin hissî ve mânevî tasavvur olunabilen her
mânâsına göre onun gerek bağlanması, gerek çözülmesi,
nokta-i nazarından nefes sarfetmek, ilkaat
(atmalar) ve telkinler ile nefisler üzerinde heyecanlandırmalar
ve kışkırtmalarda bulunmak gibi bir vechile
düşünülebilir. Bahis konusu ise şer olan nefes
(üfleme)ler olduğu, bunun sonucu ve en açık misâli
de işleri, güçleri küfür ve fitne olan büyücülerin efsun
düğümlemeyle şunu bunu bağlamak, sihir yapmak
için püf püfleyerek veya tüh tühleyerek azim
ve azimetle sarfettikleri şeytanlı üfürükleri ve tükrükleriyle
düşünüldüğü için büyücülerin, cadıların
ünvanı olmuş ve bundan dolayı çoğunlukla “büyücü
kadınlar, cadılar” diye tefsir olunmuştur.
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 89 ~
Burada dikkati çeken noktalardan birisi de “neffâsât”
ın müennes çoğul olarak getirilmiş olmasıdır.
Onun için bunun müennes olan mevsûfunu takdir etmede
üç vecih söylenmiştir:
1- Zâhiri üzere “nisâ” (kadınlar) takdir olunarak “üfleyici
karılar” demek olmasıdır. Bunda da iki vecih vardır:
Birisi, yukarıda işaret olunduğu üzere cadılık çoğunlukla
kadınların şiârı olması ve büyü işinde kadının rolünün çok
olmasıdır. Birisi de, erkeklerin azim ve kuvvetleri üzerinde
kadın hilesinin, kadın tuzaklarının şirreti veya kadın câzibesinin
yüreklere işleyen büyüleyici tesiridir ki, bunu büyünün
hakikatine inanmayanlar dahi itiraf ederler. Bununla beraber
iki görüşün ikisi de bir mânâya yöneliktir denilebilir.
2- Dişiyi ve erkeği içine almak üzere nüfûs (nefisler) takdiriyle
“üfleyici nefisler” demek olmasıdır. Zira Arapça’da “Sin”
ile nefis kelimesi müennestir. Bu mânâ, erkeğe ve dişiye, fertlere
ve toplumlara sadık olmak itibarıyla daha kapsamlı olduğu
ve nüzul sebebi sayılan rivayetlere uygun bulunduğu için
genellikle en tercih olunan görüş budur. Onun için meâlde bu
mânâ gösterilmiştir.
3- “Üfleyici toplumlar” diye cemaatler takdir edilmesidir.
Çünkü büyücülerin toplanmasıyla yapılan büyü daha şiddetlidir.
Bu da erkeği ve dişiyi kapsarsa da fertlere şümûlü açık
olmaz.
Bu vecihler de anlaşıldıktan sonra beyân olunan
mânâların sonucuna gelelim. Tefsirlerde buna başlıca üç
mânâ verilmiştir:
AHMED KALKAN
~ 90 ~
1- Genellikle yaygın olan mânâdır ki, şöyle demişlerdir:
İpliklere düğümler atıp da onlara üfleyerek rukye ve efsun
yapan büyücü karıların veya nefislerin veya toplumların şerrinden.
İbn Cerir bunu: Rukye ederlerken (üflerlerken) iplik
düğümlerine üfleyen büyücü kadınların şerrinden diye
anlattıktan sonra: “Tevil (yorum) ehli de, yani tefsirciler de
dediğimiz gibi söylemiştir, diyerek şunları nakleder: Muhammed
b. Sa’d tarîkıyla İbn Abbas’dan: sihir karışan rukyeler.
Hasen’den: Büyücü kadınlar ve erkekler. Katade’den: “Şu
rukyelerin sihir karışanından sakınınız” demiştir. Tâvus’tan:
“Mecnûnların rukyesinden şirke daha yakın bir şey yoktur”
demiştir. Mücahid ve İkrime de demiştir ki iplik düğümlerinde
rukyelerdir (Düğüm atarak rukye yapmaktır). İkrime
demiştir ki iplik düğümlerinde ahzdir (yani bağlama denilen
tutukluktur ki Arapça’da ahze denilir). İbn Zeyd’den ukdelerde
büyücü kadınlardır. Fakat bu rivayetlerde “iplik ukdesi”
ile tahsisi ancak Mücahid ve İkrime’den vârid olmuştur. Bu
açıklamanın ifadesi, sihir karışmayan, yani şer ve şeytanlık
için olmayıp da ondan korunmak ve bir hastalık veya âfete
Allah’tan şifa niyazı için kendine veya diğerine hulûs-i kalp
ve salih niyet ile bir duâ veya âyet okuyup üflemek kabilinden
olan nefeslerin caiz olduğuna işarettir. Çünkü bunda
kimseye zarar vermek veya sapıtmak veya Allah’tan başkasına
sığınma ve iltica mânâsı yoktur. Bu sûrelerde “sığınırım
de!” emirleri de her şeyden Allah’a sığınmak gereğini anlatır.
Rasûlullah’ın kendisine ve diğerlerine bu şekilde okuyup
üflediği ve böyle hayır için rukye (üfleme)ye müsaade ettiği
sâbit ve bu sebeple gerek ruhanî ve gerek cismanî nice
hastaların şifa bulduğu da vâki olmuş ve görülmüştür. Ancak
okuyuculukla büyücülük edenlerin de şerrinden korunmak
için bu âyetin hükmü ile, büyü karışan rukyelerden (okuyup
üflemelerden) sakınılmasının gereği hatırlatılmış, ukdeleri
iplik düğümleri diye tahsis edenler de böyle düğümlere
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 91 ~
üflemenin büyü kabilinden olduğunu anlatmak istemişlerdir.
Bununla beraber mutlaka okuyup üfleme ile koruma
ve yardım isteme, yani okumakla tedavi caiz olup olmayacağı
hakkında da ihtilaf edilmiştir: Şüphe yok ki bu sûrelerde
ve diğer âyetlerde emrolunduğu üzere herkesin Allah’a
sığınarak kendisi ve diğerleri için duâ etmesi, okuması, sadece
meşrû değil, dince emredilmiştir. Lâkin bunun tedâvi
için kendine okutmak denilen mânâ ile rukye denilen
tarzda yapılmasında, Razî’nin beyan ettiği üzere ihtilaf
edilmiştir. Bazıları rukyeyi, yani okuma ile tedâviyi yasaklamışlardır.
Bunlar, şu hadis ile istidlâl etmişlerdir.
“Allah’ın birtakım kulları vardır ki, kendilerine ne keyy
(yarayı dağlama), ne de rukye (okuyarak tedavi) yaptırmazlar,
yani dağlanmazlar ve başkalarının nefesiyle tedavi
istemezler ve ancak Rab’lerine tevekkül ederler.”
Bir hadiste de “Allah’a tevekkül etmemiştir dağlanan ve
okunmak isteyen.” buyurulmuştur.
Bunun izahı Buhârî’nin ve daha geniş olarak Müslim’in
Husayn b. Abdurrahman’dan senetleriyle rivayet ettikleri şu
hadistedir: Demiştir ki: Saîd b. Cübeyr’in yanında idim. Dün
gece düşen yıldızı hanginiz gördü? dedi. Ben, dedim. Sonra da,
ama ben bir namazda değildim, böcek sokmuştu, dedim. Ne
yaptın? dedi, “Rukye ettirdim, okuttum.” dedim. “Seni ona ne
sevketti?” dedi. “Şâbî’nin bize haber verdiği bir hadis.” dedim.
Şâbî size ne haber verdi? dedi. Büreyde b. Husayb Eslemî’den
“Gözden veya zehirli bir böcek veya hayvanın sokmasından
başkasında rukye (okuyup üfleme) yoktur.” dediğini
bize haber verdi, dedim. Bunun üzerine dedi ki: İşittiğini
tutan iyi yapmıştır. Fakat İbn Abbas bize Hz. Peygamber’den
(s.a.s.) şöyle haber verdi: “Peygamber buyurdu ki: ‘Bana ümmetler
gösterildi, peygamber gördüm yanında bir toplumcuk,
peygamber gördüm yanında bir-iki adam, peygamber gördüm
AHMED KALKAN
~ 92 ~
yanında kimse yok. Derken bana bir büyük kalabalık gösterildi,
zannettim ki benim ümmetim, derken bana denildi ki: Bu
Mûsâ ve kavmidir, lâkin ufuğa bak, baktım ki yine bir büyük
kalabalık, derken bana denildi ki: Diğer ufuğa bak, baktım ki
bir büyük kalabalık. İşte denildi bu senin ümmetin, beraberlerinde
hesapsız ve azapsız cennete girecek yetmiş bin vardı.”
Peygamber bunu söyledi, sonra kalktı evine girdi. İnsanlar bu
hesapsız ve azapsız cennete girecekler kimler olduğu hakkında
konuşmaya daldılar. Bazıları: “Bunlar Rasûlullah’la sohbet
edenler olsa gerek.” dediler. Bazıları da: “Bunlar İslâm’da
doğup da Allah’a hiç şirk koşmamış olanlar olsa gerek” dediler,
daha birtakım şeyler söylediler. Derken Rasûlullah (s.a.s.)
çıktı: “Neden bahsediyorsunuz?” dedi, durumu haber verdiler,
buyurdu ki:
“Onlar, o kimselerdir ki, rukye yapmazlar, rukye istemezler,
tetayyûr yani uğursuz da görmezler ve ancak Rablerine
tevekkül ederler.” Fakat Buhârî’de, Mesâbih’de ve Meşârık’da
yoktur ve hadis şöyledir: “Onlar, o kimselerdir ki, uğursuzluk
kabul etmezler, rukye yapılsın istemezler, dağlanmazlar ve ancak
Rab’lerine tevekkül ederler.”158 Bu, daha sahihtir.
İkrime demiştir ki: Rukye eden (okuyan) üflememeli
ve sıvazlamamalı ve düğüm yapmamalıdır. İbrahim Nahaî’den
de selef; okunmalarda üflemeyi mekruh görürlerdi,
diye nakledilmiştir. Bazısı da demiştir ki: Dahhâk’ın
yanına gittim ağrısı vardı, sana tâvîz okuyayım mı ey Ebu
Muhammed! dedim. “Peki, velâkin üfleme.” dedi, ben de
Muavvizeteyn’i okudum.”
158 Buhârî, Tıb 42
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 93 ~
Okuyup üfleme ile tedavi, halkın pek çoğunun zannettiği
gibi dinin emrettiği ve dindarlığın gerektirdiği
bir şey değil, sonuçta bir izindir. Çünkü insanları,
mümkün olan en zayıf bir fayda ihtimalinden dahi
mahrum etmemek gerekir. Mü’minin mü’mine duâsı
dinen meşrû ve güzel bir iş sayılsa da, duâ etmekle
başkasının nefesinden medet beklemek farklı şeylerdir.
Allah bütün insanlara kitabıyla en güzel duâları
öğretmiş, bütün kötülüklerden de doğrudan doğruya
kendisine sığınılmasını emretmiştir. Öyleyse her
sorumlu can, bunları bellemeli ve her yerde bunları
kendisine can simidi edinmelidir. Çünkü doğrudan
Allah’a sığınma imkânı varken bunu terkedip “ben
o kapıya gidemem, ne isteyeceğimi bilemem” diyerek
duâ tellalı aramaya ve onun nefesinden medet ummaya
kalkışmak, dinin emri değil, cahiliyye âdetidir.
Rasûlullah’ın kendisine başkalarının okumasını istemediğini
anlatan şu rivayet de çok mühimdir. Yine Sahîh-i Müslim’de:
Hz. Âişe demiştir ki: Rasûlullah (s.a.s.) bizden bir
insan rahatsız olduğu zaman onu sağ eliyle mesheder (sıvazlar),
sonra şöyle derdi: “İnsanların Rabbi olan Allah’ım o
sıkıntıyı gider, şifâ ver, sen şifa vericisin, senin şifandan başka
şifa yok, senin şifân dert bırakmaz.” Ne zaman ki Rasûlullah
(s.a.s.) hastalandı ve ağırlaştı, sağ elini tuttum, onun yaptığını
yapmak istedim, elini elimden çekti, sonra “Allah’ım, beni affet,
beni Refîk-ı alâ ile beraber kıl.” dedi, ben baka kaldım, ne
göreyim iş tamam olmuştu (yani vefat etmişti).
AHMED KALKAN
~ 94 ~
Sihir şâibesi olmamak üzere ruhî ve bedenî kurtuluş için
tesirli duâlarla rukye (okuyup üflemek) caiz olmakla beraber,
istirkâ yani kendini başkasına okutmak, okuyup üfleme
talep etmek, Allah’a sığınmak ve duâ etmek için başkasının
aracılığını dilemek mânâsını içine almış olması itibarıyla dinen
hoş görülmüş değildir. O yukarıda zikrolunan hadis rivâyetleri
gereğince Allah’ın hesapsız ve azapsız cennete girecek
has kulları rukyeden sakınırlar.
Zararı yok eden sebepler üç kısma ayrılır: Birincisi
“maktûun bih”tir (kesinleşmiş; yüzde yüz): Susuzluk
zararını gideren su ve açlık zararını gideren ekmek
gibi. İkincisi “maznun”dur (zan altında bulunan, şüphe
edilen; yüzde elliden yukarı ihtimal). Hacamat etmek,
kan almak, ishâl ilacı içmek ve tıp konularına ait tedaviler
yapmak gibi. Üçüncüsü de “mevhûm”dur (“kuruntu”,
yüzde elliden aşağı beklenti), rukye, yani okuyup üfleme
gibi. Şimdi maktûun bih (kesinleşmiş) olanın terkedilmesi
tevekkülden değildir. Hatta ölüm korkusu olduğu
takdirde terk edilmesi haramdır. Fakat mevhum (kuruntu)
olana gelince tevekkülün şartı onu terketmektir. Zira
Rasûlullah (s.a.s.) tevekkül edenleri onlarla vasfeylemiştir:
“Okunup üflenmek (rukye) istemezler...” İkisi arasında
orta derecede olan maznuna gelince ki, doktorlar
katındaki açık sebeplerle tedavi olmak böyledir. Görülüyor
ki burada okuyup üfleme ile tedavinin terkedilmesi,
daha iyi olan mevhûm kısmından sayılmıştır. Mevhûm
denilmekten maksad da, hiç aslı yok, yalan demek değil,
maktûun (kesinleşmiş olan) ve ğalib zan demek olan
maznûnun karşıtı yani zannın tercih edilmemiş, zayıf tarafı
yüzde elliden aşağı düşen kısmı demektir ki, tıbbî
tedavilerin de birçoğu böyledir. İsabeti yüzde yüz olan
maktû, yüzde elliden yukarı olan maznûn, yüzde elliden
aşağı olan da mevhûm kısmındandır.
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 95 ~
Usûl ilmi (Usûl-i Fıkıh) kâidelerine göre ise kesin
delil ile itikad ve amel vâciptir. Tersine kuvvetli delil
bulunmayan zanna dayanan delil ile itikad vâcip
olmasa da, ihtiyaç halinde amel vâcip olur, vehim ve
şüpheye itibar yoktur. Ancak ihtiyat mevkiinde vehim
ve şüpheyi kesmek için faydalı olduğu zaman
nazar-ı itibara alınabilir. Bu esas üzere Fıkıh’ta
da, şifa, Allah’tan bilinmek şartıyla tedavinin kesin
olanıyla amel vâcip, korku zamanında terk edilmesi
haram; maznun (gâlip zan) olanıyla amel câiz, durumlara
ve şahıslara göre bazan yapılması, bazan da
terkedilmesi daha uygun; mevhûm (kuruntu) olanıyla
da amel etmek yasaklanmış değilse de, terk edilmesi
daha uygun denilmiş, rukye (okuyup üfleme) de
mevhûm (kuruntu) kısmından sayılmıştır. Kuruntu
olmasının sebebi de duâ olması itibarıyla değil, okuyanın
nefesinde sebeplik düşüncesi itibarıyladır.
2- Bir de “düğümlere üfleyen kadınlar”, yani hilebaz
kadınlar, yahut erkekleri fitneye düşüren, onlara güzelliklerini
arz ederek taarruz edip meftûn eyleyen fitneci
kadınların şerrinden, diye tefsir edilmiştir. Razî’nin
beyanına göre Ebu Müslim bu sonuncuyu tercih etmiştir
ki, erkeklerin azim ve iradelerinde fikir ve bakışlarında
tesir etmek sûretiyle tasarruf eden kadınlar, demek
olur. Bu şekilde ukde azîmet, yani kalbin bağlanması ve
görüş mânâsına, yahut ip düğümünden istiâre edilmiş,
nefs de ipin düğümünü yumuşatmak için tükürmekten
istiâre edilmiş olup mânâ şu olmuş olur: Kadınlar,
erkeklerin gönüllerine üfler gibi verdikleri heyecanlar
AHMED KALKAN
~ 96 ~
ve yumuşatıcı tesirlerle onları görüşten görüşe, azîmetten
azîmete çevirir, türlü fitneye düşürürler. Onun için
Allah onların şerrinden sığınmayı emretmiştir. Bu mânâ
“Muhakkak eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman
olanlar vardır, onlardan sakının.” 159 âyetinin mânâsı ile
kadınlara yönelik; “Muhakkak sizin tuzağınız büyüktür.”
160 âyetinin mânâsına uygundur. Râzî der ki: “Bu görüş güzeldir,
fakat tefsircilerin çoğunun görüşü hilâfına olmasa...”
Felak sûresi 4’üncü ayette, sihir ve büyücülük gibi ruhsal
etkileşimlerden, kirli ve karanlık işlerle uğraşan bütün insanların
şerrinden Allah’a sığınmak gerektiği vurgulanır.
Ayetteki “en-neffâsât”, “üfleyenler-üfürükçüler”; “el-ukad”
da, “düğümler” anlamına gelir. Ayrıca “en-neffâsât”ın, klasik
Arapça’da, “bütün esrarengiz uğraşları tanımlamak için
kullanılan deyimsel bir ibare” olduğu da söylenir. “Neffâsât”
kelimesi dişil (müennes) olduğu ve büyü işleriyle de daha
çok kadınlar uğraştığı için, “en-neffâsâti fi’l ukad” terkibinin,
“büyücü kadınlar” anlamına geldiği belirtilmiştir. Şu halde bu
terkip, hem bir ipe birçok düğüm atıp ona üfleyen ve bu arada
bazı sihir tekerlemeleri söyleyen üfürükçü kadınlara, hem
de büyücülük gibi kötü ve karanlık işlerle uğraşan kadın-erkek
bütün insanlara işaret etmektedir.
Bu ayetlerde, bütün kötülüklerden Allah’a sığınmak emredildiğine
göre, herkesin bu ayetleri okuyarak ve gereğini
yaparak Allah’a sığınması, hem meşrû, hem de dince istenen
bir şeydir. Fakat tedavi için, insanın kendini okutmasının câiz
olup olmadığı tartışmalı bir konudur.
159 64/Teğâbün, 14
160 12/Yusuf, 28
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 97 ~
Sonuç olarak bu ayetin, fiilen olup olmaması bir yana varlığına
inanılıp etkisi altında kalınan sihir ve büyücülük gibi
ruhsal etkileşimlerden başka, kötü fikirlerin ve sapık ideolojilerin
tesiriyle insanların içindeki inanç düğümlerinin çözülüp
onların inkâr ve ümitsizlik karanlıklarına düşmelerine
dikkat çektiği; ayrıca bir nükleer sistemi, bir düğmeye basarak
harekete geçirmek sûretiyle doğabilecek büyük felaketlere
de dolaylı bir şekilde işaret ettiği söylenebilir. 161
Allah’a tevekkül etmeden ve normal tedavi yollarına
başvurmadan sadece okumaya ve üflemeye bel bağlamak,
dinen hoş karşılanan bir durum değildir. Ama
normal tedavi yollarına başvurup bu arada Allah’a
niyazda bulunmakta ve şifayı O’ndan beklemekte
hiçbir sakınca yoktur. Çünkü hasta okumakla huzur
duyar, duâ ile de moral bulur. Bu da onun iyileşmesine
yardımcı olur. Şu halde şifayı Allah’ın verdiğine
ve tedavi yollarını şifaya sebep kıldığına inanarak
tedavi ile meşgul olmak, caizdir. Bir de iyi niyetle
Allah’a sığınmayı, O’ndan şifa isteyerek okuyup
üflemeyi, büyücülük gibi düşünmek doğru değildir.
Demek ki, okuyup üfleme ile tedavi, halkın pek çoğunun
zannettiği gibi dinin emrettiği ve dindarlığın
gerektirdiği bir şey değildir.
Asıl dindarlığın gereği onu terketmek sûretiyle Allah’a
dayanmak ve ancak Allah’a sığınıp O’na kendisi doğrudan
doğruya duâ etmek ve duâsına başkalarının aracılığını
istememektir. Mü’minin mü’mine gerek huzurunda
161 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
AHMED KALKAN
~ 98 ~
ve gerek arkasından duâsı meşrû ve müstahsen ve hatta
dinî görevi bulunduğunda ve “Duâ ibâdetin iliğidir.” hadis-
i şerifi gereğince duâ ibâdetin, dindarlığın özü olduğunda
şüphe yok ise de, duâ etmek başka, okuyup üflemek,
başkasının nefesinden medet beklemek yine başkadır.
Allah Teâlâ duâyı emretmiş “Bana duâ edin, duânızı
kabul edeyim.”162 buyurmuş; “Ben (o kullara) yakınım.
Bana duâ edince duâ edenin duâsına karşılık veririm.”163
buyurmuş, “De ki: Duânız olmasaydı Rabbim size ne
değer verirdi?”164 Fakat şirkten, kendinden başkasına duâ
etmekten yasaklamış, “Ben ancak Rabbime yalvarırım ve
hiç kimseyi O’na ortak koşmam, de.”165 buyurmuştur.
SIHIR VE BÜYÜNÜN NE GÜCÜ VAR KI, ONDAN KORKALIM…
Cinlerin insana tasallut etmesi, musallat olup olmaması ile
ilgili Kur’an ne diyor, onu görelim. Öncelikle ifade edelim ki,
en zararlı cin şeytandır. Şeytan vesveseden başka ne yapabilir
insana? En zararlı cin (şeytan) sadece bir fısıltı halinde bir
söz söylemekten başka bir şey yap(a)mıyorsa, ondan daha
alt seviyede olan diğer cinlere neden bu kadar yükleniliyor?
Şunu yaptı, bunu etti, adamı çarptı, içine girdi, dışına çıktı
vs. vs. Muskacılar, cinciler, büyücüler, üfürükçüler neyin nesi
oluyor? Cinlerin, şeytanın insana musallat olup olamayacakları
konusunda önce Kur’an’a bakalım;
162 40/Mü’min, 60
163 2/Bakara, 186
164 25/Furkan, 77
165 72/Cinn, 20
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 99 ~
“Benim kullarıma senin hiçbir musallat olman saltanatın
söz konusu değildir ancak azgın insanlardan sana tâbi olanlar,
isteyerek senin yoluna gidenler hâriç.”166
“Onlar üzerine hiçbir musallat olman söz konusu değildir.”167
Şeytan ahirette diyecek ki “benim sizin üzerinize bir saltanatım,
musallat olmam söz konusu değildi, ancak ben sizi
fısıltı ile davet ettim, siz de bana icabet ettiniz. Gelin dedim
geldiniz, fısıltı ile söyledim hatta, bana niye kızıyorsunuz, kendinize
kızın” diyecek şeytan. Hatta “ben şirk koşanlardan Allah’a
sığınıyorum” diyecek.168 Şeytanın kendilerinden Allah’a
sığınacağı insanlar, düşünebiliyor musunuz? Şeytan’ın şirk
koştuğuna dair hiçbir ifade var mı Kur’an’da? Tam tersine
Allah’a duâ ediyor ‘bana mühlet ver’ diyor. Başka bir tanrıya
başka bir puta hiçbir şey söylemiyor. Şeytandan daha şeytanlaşanlardan
korkmak lazım, sakınmak lazım.
İman eden ve Rablerine tevekkül edenlere o şeytanın hiçbir
musallat olması söz konusu değildir, özellikle mü’minlere
ve Allah’a tevekkül edenlere. O yüzden bir mü’min çok rahat
meydan okuyabilir cinlere. “Bütün cinciler ne kadar cinleri
varsa toplasınlar, şeytanlar gelsinler bir araya ve bana zarar
versinler güçleri yetiyorsa” diyebilir. Allah’ın izni ile zerre
kadar bir zarar veremezler. Meydan okuma derken kendisinde
bir güç olduğu için değil; Allah’ın hükmünden dolayı, çok
net şekilde Allah’a iman ettiği, O’ndan başkasında güç kuvvet
olmadığını kabul ettiği için, Allah’ın ‘size hiçbir zarar veremezler’
demesine inandığı için bu şekilde söyleyebilir. Zarar
verecek fayda verecek ancak Allah’tır ve Allah onlara insana
166 15/Hicr 42
167 34/Sebe’, 21
168 14/İbrahim, 22
AHMED KALKAN
~ 100 ~
musallat olma, insanı ele geçirip iradesini yok edecek bir güç
ve bu şekilde bir izin vermemiştir. Yeryüzünün efendisi cinler
şeytanlar değil, yeryüzünde halife insandır. Öyle bizi çarpacak
çırpacak güçleri falan yok bunların, bizden âciz varlıklar,
bize saygı duymaları emredilen varlıklardır. İşte en zararlısı
şeytan, onun da yapabileceği şey ancak vesvese. Yani fısıltı;
belli-belirsiz isyana teşvik. Ama hilesi zayıf.
Dıştaki şeytan veya cinler değil esas bizi zorlayacak
olan. İçimizdeki şeytan asıl önemli olan. Ben, benim
nefsimin hevâsı, arzusu. Ben şeytanlaşırsam, şeytan
ile iş birliği yaparsam esas problem burada. Bir adı
tâğut olan yönetici şeytanlardan, bir adı Amerika
olan, İsrail olan şeytanlardan esas sakınmamız gerekiyor.
Öteki şeytan ne yapabilir ki... Küçük görmüyoruz
ama gözümüzde büyütmüyoruz da. Beriki
şeytanlar bakın neler yapıyor Suriye’de, Filistin’de,
dünyanın her tarafında? Şeytanizyon diye bir şey
var evlerimizde, esas onlardan Allah’a sığınmak
lâzım. Batılılar magic box yani büyülü kutu diyor.
Öteki şeytanın nedir ki gücü? “Şeytanın hilesi çok
zayıftır.”169 Cinlerden olan şeytan ne halt edebilir?
O’nun pabucu çoktan dama atıldı. İnsan şeytanları
neler icat ettiler, telefonlar, internetler, televizyonlar,
devletler, çeşitli silahlar, makineler, robotlar,
daha neler neler. Esas sihir burada, esas şeytanlık
burada. Dolayısıyla cinlerin, şeytanların çarpması,
çırpması, insanın içine girmesi, musallat olması söz
169 4/Nisâ, 76
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 101 ~
konusu değildir. Adamı saatlerce dövüyorlar şeytan
çıkartmak için. Bu dayağı yiyen kim olsa ‘çıktı, çıktı’
diyecek tabii, sabaha kadar dayak yemektense.
Başka girilecek bir yer yok da burnunun deliğinden
şeytan senin içine girecek, içinde nerede ne yapacak,
ne işi var orada? Dışarıdan yapacağını yapamıyor
da mı içine giriyor, tuhaf tuhaf şeyler. Allah, cinlere
mekân olarak insanın içini mi göstermiş? Dünyanın
onca güzellikleri içinde insan vücudunun içi; kanlar,
bozulmuş gıdalar, dışarı atılması gereken pislikler
içinde yaşamayı çok mu seviyor bu cinler?
Sihirbazlar daha çok sahnede gösteriler yaparlar el çabukluğu
ile göz boyaması dediğimiz şekilde insanların hayal
görmesine sebep olur. Tabii hileler var, günümüzde teknolojik
aygıtlar da buna yer yer katkı sağlar. Hileyi bilmediği için
izleyenlere çok enteresan gelir. Google’a bir tıklayın, sihirbaz
hileleri başlığına bakın; aslında çocukça kandırmalara âlet
olduğunuzu görürsünüz. Siz onun konuşmasına, eline-ayağına
bakarken diğer kandırmayı göremiyorsunuz veya el
çabukluğunu hissedemiyorsunuz. Dolayısıyla sihir dediğimiz
şey hilelerdir, tabii kandırılmaya müsait insanlar olduğu
müddetçe daha nice sihirbazlar, büyücüler, cinciler, üfürükçüler
çıkar. Kur’ân-ı Kerim hiçbir ayetinde sihirden Allah’a
sığınmayı emretmiyor çünkü yok öyle bir zarar, aldatmadan
kandırmadan ibaret; ama üfürükçülerin şerrinden, o cinci
denilen, hoca denilen, okuyup üfleyen üfürükçüler var ya,
medyum, rukyyeci gibi adlar alanlar, muska yazıyor, okuyup
üflüyor… İşte onların şerrinden Allah’a sığınmamızı istiyor
Allah. Esas tehlike orada, oraya gittinmi adam seni ikna edecek.
Müşteri geldi, yani yolunacak kaz. Seni hasta çıkarması
AHMED KALKAN
~ 102 ~
lâzım; yoksa para kazanamaz ki. Seni inandıracak hastalığına
ve ondan sonra abone müşteri olacaksın, bedava da reklamcı
aynı zamanda. Aslında hepimizin zihninde bazı sorunlar
belirmiş olabilir, ‘tamam ama benim akrabamdan, tanıdıklarımdan
falan kişi vardı, cin girmişti içine, şöyle olmuştu; sihir
yapmışlar, muska yazmışlar, adam veya kadın şöyle zarar görüyordu,
bir sürü varlıklar gördü, kendisine bir şeyler engel
oluyordu…’ gibi çoğumuzun anlatacağı hikâyeler vardır. Peki,
ya bunları nereye koyacağız?
Beyin de diğer organlarımız gibi bir organdır, o da ârızalanır,
hastalanır. İlaçların yan etkisi olur, şok geçirebiliriz,
psikolojimizi etkileyen önemli bir durumla karşılaşır, hastalanırız.
Bu yüzden hallüsinasyon görmeye başlarız. Veya genlerimiz
vasıtası ile meyilliyizdir psikolojik zafiyetlere, o yüzden
olur. Gayri İslâmî ortamların insan psikolojisini olumsuz
etkilemesi %100 gibidir. Hangimizin psikolojik yapısı sapasağlam
duruyor? Mümkün mü, bunca tuğyan, bunca zulüm,
bunca her değerimize saldırı karşısında sapasağlam kalabilmek?
Suriye olaylarını bile dinleye dinleye insanın psikolojik
dengesi bozuluyor ister istemez. Sözgelimi Suriye’de annesini
babasını kaybeden veya yaralanan çocuklar artık hiç ağlayamıyor,
üzülemiyor, o duyguyu yitirmiş, dengesi bozulmuş,
yani tepki veremiyor, ağlama hissini bile kaybetmiş, alt üst
olmuş. Bunun cinle ne alâkası var? Bunun şeytan gibi, cin
gibi Amerika ile alâkası var, tâğutlarla alâkası var, zâlimlerle
alâkası var, zulme karşı tepki göstermeyen koca bir ümmet
ile alâkası var. Rukyecilere ve onlara inanan kişilere göre, iş
kolay; okuruz, üfleriz; içinden cini çıkarıveririz, düzeliverir.
Bununla ilgili değil, canına okumuşlar çocukların. Yaşadığımız
topraklarda da benzer durumlar vardır. Adama ‘Allah’ diyorsun
hiç etkilenmiyor, ama maç diyorsun dört gözü birden
açılıyor adamın, para diyorsun daha başka her tarafı açılıyor
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 103 ~
kadının. Yani insanımızın dengesi tümüyle alt üst olmuş,
şeytana gerek yok ki. Dolayısıyla dengeler bozulunca anormallikler
de ortaya çıkar. Yani insanın beyninde küçücük bir
elektrik dalgalanması, elektriğin kontak yapması, devresinin
yanması vb. bazı rahatsızlıklara sebep olur. Sâra hastalığı
eskiden cinle ilgili en önemli delil olarak kullanılırdı, kitaplarda
öyle geçerdi. “Bak sapasağlam insan kaskatı kesiliyor,
ağzından köpükler çıkıyor, bayılıyor, yatıyor yerlere; demek
ki cin girmiş içine” derlerdi, ama hiç alâkası yok. Beyindeki
elektrik ârızası, teşhisi de çok kolay, tedavisi de mümkün
epilepsi denilen sâra hastalığının. Bugün rahatlıkla biliniyor
elektronlarla beyindeki elektrik dalgaları tespit ediliyor. Çok
net olarak bilinen bir rahatsızlık. Karabasan derler, albastı
derler; çoğu kişide olmuştur. Bu, insanın aşırı yorgunluğundan,
mümkün ki kan kaybından, aşırı stresten dolayı beynin
halüsinasyon göstermesi ile alâkalıdır. Tıp dilinde ismi, teşhisi,
tedavisi olan, beyinle ilgili fiziksel bir rahatsızlıktır.
İnsanın beyni yönlenirse; söz gelimi bir bardak su
getirip “şu sıvıyı içince başının ağrısı gidecek” diye
seni telkin yoluyla inandırırlarsa, suyu içince hakikaten
başının ağrısı geçer ve o içtiğini su değil de çok
önemli bir ilaç olarak görürsün. Bunun hemen aynısı
olan bir uygulama yaparlar tıp doktorları, polisebo
verirler, faydalı olur çoğu hastaya. Biraz reklam
yapılır kimi zaman; doktor gelip ‘yeni ilaç deneyeceğiz
bu senin hastalığın için bire bir’ falan diye o
ilacı över, hâlbuki hap görünümü verilen kapsülün
içinde un vardır, başka bir şey yoktur; ama aynen
hap görünümündedir. Dünya çapındaki anketler %
65 diyor polisebonun faydası için. Hastaların % 65’i
AHMED KALKAN
~ 104 ~
doktorun verdiği ilacı çok faydalı görüp o polisebodan
istiyorlar. Polisebonun faydası % 65; peki, ya
gerçek ilaçların faydası? İlginçtir; normal ilaçların
etkisi de % 65 olarak görülmüştür. İlaç diye yuttuğumuz
şeyler ilaç olmasa bile ilaç etkisini veriyor
veya gerçek ilaç olarak kullandığımız şeyler, ilaç görüntüsü
verilmiş ilaç olmayan bir şeyle aynı derecede
etki yapıyor. Hani meşhur tabir vardır ya ‘grip, ilaç
ile 1 haftada, ilaçsız 7 günde tedavi olur’ diye; aynen
onun gibi. Ama polisebo veya ilaç olmayan şey, yan
etkisi olmayan bir şeydir. İlaç ise bir tarafı iyi etmiş
olsa bile, başka bir tarafı bozacak, hastanelere abone
edecektir sizi. Yan etkisi çoğu zaman düz etkisinden
daha fazladır. Sadece ilaçların değil; Batıdan gelen
her türlü aygıtların da yan etkileri, ters etkileri insanları
mahvetmektedir.
SIHIR/BÜYÜ, SADECE GÖZ BOYAMADIR
Sihir (büyü), hakikat taşımamasına, gerçekliği olmamasına
rağmen insanlık tarihinde hep rağbet görmüş, halkın
çoğu korktuğu için, kimi onlara inandığı için, kimi endişe ve
şüphe içinde olup kendini riske atmamak için sihirle uğraşanlarla
ve sihirle mücadeleyi göze almamış, alamamıştır.
Sihir (büyü), insanlık tarihinde çok eskilere dayanmaktadır…
Rabbimiz Şuarâ Sûresi 153. âyette Semud kavminin, Hz.
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 105 ~
Salih’i büyülenmiş olmakla nitelendirdiklerini belirtmektedir
ki bu da büyünün ne kadar eskilere dayandığını göstermesi
açısından önemlidir…
Büyü, hemen hemen tüm toplumlarda bulunan bir halk
inancıdır… Allah, Zariyat Sûresi 52. âyette, gelen her elçinin.
kavmi tarafından büyücü olmakla itham edildiğini söyleyerek
büyücülüğün ne kadar köklü ve yaygın bir inanç olduğunu
göstermektedir.
Bilimin gelişmediği, sosyal olayların sosyolojik değerlendirme
konusu olmadığı, insan psikolojisinin göz önünde
bulundurulmadığı zamanlarda halkın kendi bünyesinde doğurduğu
esrarengiz inanışlar etkin olmuştur… Bunun sonucu
olarak toplumlar cin korkusu yaşamış ve sihir denen düzenbazlığa
inanmak durumunda kalmışlardır…
Cinlere olağanüstü güçler yükleyen halk inancında büyü
büyük bir yer tutar… Bunun içindir ki bilimin, sosyolojinin,
psikolojinin ve hepsinden önemli olarak vahyin söz sahibi olmadığı
insanlık tarihi boyunca beklenmeyen olumsuz gelişmeler
ya sihre ya da cin çarpmasına bağlanmıştır…
Çağımızda hâlâ cin korkusunun sürüyor olması, büyüye
inanılması, ilmî verilerin halkı tatmin etmediğini
ve gerekli çalışmaların yapılmadığını göstermektedir…
İnsanın ruhuna, mânevî boyutuna eğilmeyen
günümüz bilimi, insanı hak ettiği konuma taşıyamayacaktır…
Beden sağlığına dikkat eden tıp ilminin ruh sağlığına
dikkat çekmemesi ve konuya gereken önemde
AHMED KALKAN
~ 106 ~
eğilmemesi, mânevî hastalıkların yanında, maddî
hastalıkların da gün geçtikçe artmasında etkili olmaktadır…
Ruh sağlığı bozulan insanın beden sağlığının
risk taşıdığı ehlinin mâlumudur… Stresin
birçok hastalığı tetiklediğini belirten uzmanların
stres için ruha uygun reçetelerinin olmaması ciddi
bir eksikliktir…
Ruh dünyası bozulan birinin sosyal hayatında meydana
gelecek bozuk ilişkilerin sihre bağlanması doğru
olmaz… “Yaratan bilmez mi?”170 ayetince yaratılanın
yaratanının gözüyle okunması olarak değerlendirdiğimiz
vahiy okumalarının eksikliğini insanlık
bugünlerde daha iyi anlamaktadır…
Kur’an’ın bildirdiğine göre büyü ilk olarak Firavun
döneminde devlet eli ile desteklenmiştir... Firavun, sihirbazlar
eliyle otoritesini güçlendiriyordu… Büyüyü devlet
olarak destekleyen ve büyücülüğü teşvik eden Firavun’un
Musa hakkındaki Mü’min Sûresi 24. ayette geçen
“bu yalancı bir sihirbazdır” ithamı Firavun’un sihirbazlara
“yalancı” gözüyle baktığının delilidir…
Sihirbazlar, A’raf Sûresi 113. Ayette “Eğer üstün gelen biz
olursak, elbet bize bir mükâfât var, değil mi?” diyerek Firavundan
büyülerine karşılık ücret dilenmektedirler… Büyücülerin
ücret talebi sihirbazların acziyetini gözler önüne sermektedir…
Eğer büyünün hakikati olsaydı Firavun sihirbazların
güdümünde olurdu sihirbazlar Firavun’un güdümünde
olmazlardı…
170 67/Mülk, 14
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 107 ~
Kur’an, büyüyü her zaman gözlerin yanılsaması ve gözlerin
aldatılması bağlamında zikreder… Örneğin; A’raf Sûresi
16. ayette: “İnsanların gözlerini büyülediler…”, Tâhâ Sûresi
66. Ayette ise Firavun’a bağlı sihirbazların yaptıkları sihirden
kaynaklı Mâsâ’nın gözlerine onların iplerinin koşar gibi
göründüğü buyurularak sihir gözle bağlantılı işlenmekte ve
sihrin gözü yanıltmaktan ibaret olduğu belirtilerek büyünün
hakikatinin olmadığı vurgulanmaktadır…
Yine Tûr Sûresi 15. Ayette “(Nasıl) Şimdi bu, büyü müymüş,
yoksa siz mi görmüyor muşsunuz?” ayeti ve Hicr Sûresi 15.
ayette “Herhalde gözlerimiz döndürüldü, biz büyülenmiş bir
topluluğuz,” ifadeleriyle sihrin maddî boyutu ve göz ile olan
ilişkisi anlatılmaktadır.
Tâhâ Sûresi 69. âyette: “Sağ elindekini at! Onların yaptıklarını
yutsun. Çünkü onların yaptıkları, bir büyücünün hilesidir.
Büyücü de nereye varsa iflâh olmaz!”
Âyetlerde büyünün hile (aldatma) olduğu ve büyücülerin
asla iflah olmayacakları anlatılmaktadır. Buna
sebep olarak sihirbazın kendisini izleyenlere eşyanın
hakikatini değiştirdiğine inandırmak istemesi, kendisine
yaratıcılık atfetmesi ve dolaylı yoldan ilahlık
iddiasında bulunmuş olması gösterilebilir…
Yalan ve aldatma üzerine kurgulanan büyücülük
mesleğini icra edenlerin arasında zengin fertlerin bulunmaması,
hatta bu işle uğraşanların nerdeyse tümünün
sefalete mahkûm yaşam sürmeleri, yaptıkları
AHMED KALKAN
~ 108 ~
büyünün hakikat içermediğini, büyünün bir göz boyama
oyunu olduğunu apaçık göstermektedir…
Kur’an; Firavun’un Mâsâ’ya inanan sihirbazlara tehditler
savurduğunu ve onları keseceğini söylediğini nakletmektedir.
171 Firavun sihirbazların güçlerini, acziyetlerini bildiği için
bu tehditlerde bulunmuştur… Değilse, Firavun o sihirbazları
tehdit etmek yerine; onlardan korkardı…
Kısacası sihir/büyü sadece göz boyama oyunudur… Birtakım
hilelerle gözlerin yanıltılması halidir… Bunun dışında
sihir yoktur… Türkçede kullanılan “gözlerimi büyüledi”, “dinleyenleri
sesi ile büyüledi”, “yaptığı hareketlerle izleyicileri
büyüledi” gibi ifadeler, Kur’an’da anlatılan büyünün özellikleriyle
birebir uymaktadır…
İnsan güzel ve süslü sözlerin, görüntülerin, davranışların
etkisinde kalarak da büyülenebilir… Ancak bu büyü de maddî
bir büyüdür ve aldatmacadan ibarettir… Yalan konuşan birine
kanmak, güzel giyimli birinin zenginliğine inanmak, iç
dünyasını gizleyip dış dünyasında dürüst görünmeye çalışan
hainlere aldanmak gibi…
Büyücünün karı ve koca arasını açmak, sevenleri ayırmak,
birbirini sevmeyenleri birleştirmek, kaybolan eşyayı geri
getirmek gibi etkinliği ve yetkinliği olamaz… Zira bu durum
kalplerde ülfet peyda eden Rabbimizin buyruklarına terstir…
Herhangi bir kimseye tılsım, muska, düğüm vs. şekillerle sihir
yapılabileceğine inanmak, sadece cehalettir…
171 20/Tâhâ, 71
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 109 ~
Eğer sihirbazlar yaptıkları sihirlerle insanların arasını
açma, ülfet sağlama gibi yetkinliğe sahip olsalardı birkaç kuruş
peşinde koşmazlardı… Sihir bir maharet ve yetenek işidir…
Bir oyun ve aldatma becerisidir… El çabukluğu işidir…
Tek işlevi gözleri yanıltmaktır… Dolayısı ile Peygamberimize
sihir yapıldığı ve yapılan sihirden dolayı peygamberimizin
bazen ne yaptığını hatırlamadığı gibi rivayetler birer uydurmadan
ibarettir…
Sihrin Babil’de iki melek tarafından insanlara imtihan
amaçlı öğretildiği de bir Yahudi efsanesidir… Kur’an Bakara
Sûresi 102. âyette bu efsaneyi olumsuzluk “mâ”larını ard
arda zikrederek red eder… Bu iddia Yahudilerin iftirası idi ve
ilgili âyet de bu iftirayı yalanlamak için indirilmiştir…
Müslümanlar sihre inanmakla İlâhî gücü sihirbazlara yüklediklerinin
farkında değiller… Müslüman halklarda var olan
sihir inancı, aslında bir şirk inancıdır ve bundan şiddetle
uzak durulması gerekmektedir…172
BÜYÜNÜN ETKILEMESI KONUSUNDA MEZHEBÎ GÖRÜŞLER
Yine rukyeci, rukyeyi ve büyünün önemini savunuyor:
Büyü, kendisine büyü yapılan kimseyi öldürebilir veya
onun tabiatını ve davranışlarını değiştirebilir. İmam Şâfiî
ve İmam Ahmed b. Hanbel de bu görüştedirler.”173
172 Cahit Karaalp
173 İdraru’ş-Şurûk fî Envâi’l-Furûk, c. 4, s. 149
AHMED KALKAN
~ 110 ~
“Mu’tezile ve Kaderiyye buna aykırı görüş belirtmişlerdir
ki onların zaten aykırı görüşlerine itibar edimez.
Ehl-i sünnettin ittifak ettiği meselerde bid’at ehlinin görüşü
kale alınmaz.” Onlar yazara göre bid’at ehli ise, yazar
da onlara göre bid’at ehlidir. Onların Kur’an’dan ve sünnetten
daha kuvvetli delilleri var ise niye ehl-i sünnete aykırı görüşlerine
itibar edilmesin? Ehl-i Sünnet ictihad etmişse, onlar da
ictihad etmiş. İctihadlardan biri doğru, diğeri yanlıştır. Ama,
peşinen ön yargılı bir tarzda, “ehl-i sünnet tüm ictihadlarında
isabet etmiştir, Mu’tezile ve Kaderiyye de ehl-i sünnete
ters tüm ictihadlarında yanılmıştır” demek ilmî ve objektiflik
ölçülere sığar mı? Onların da kendi mezheplerinin dışındaki
tüm ehl-i sünnet mezheplerine yanlış demeleri o zaman
doğru olacaktır. “Benim mezhebimin içtihadı, yanlış olma
ihtimali olan doğrudur. Diğer mezheplerin görüşü ise doğru
olma ihtimali olan yanlıştır.” demeliyiz. Bu mezheplerin mensupları
Müslüman kabul edildiği halde, İslâm mezhebi kabul
edilen mezheplerin ictihadlarında tümüyle yanıldığını ve hiç
doğru içtihada ulaşamadığını iddia etmek; ancak bağnazlıkla,
mezhepçilik ve mezhep taassubuyla izah edilebilir. Ehl-i
Sünnet, akaid mezhebidir; daha doğrusu akaid mezhepleri
koalisyonudur. Ehl-i sünnet dışı mezhepler de ehl-i sünnet
mezhepleri de akaidde mü’minleri bağlamaz. O yüzden bu
mezhep tartışmasının yeri akaid konuları hiç olmamalı. Bakın,
bu konuda ehl-i sünnetin ittifak ettiği söylenen bir husus
var; o husus, konuyla ilgili âyetlere taban tabana zıt. Neyi tercih
edecek mü’minler? Kaldı ki, ehl-i sünnet kolay kolay ittifak
da etmez. Ehl-i Sünnet âlimlerinin bazıları büyünün hak
ve hakikat olduğunu, etki edebileceğini kabul etmez. Ehl-i
Sünnet bazı âlimler, sihrin hakikatinin olmadığını, büyü adına
görülen şeylerin bâtıl birtakım hayaller olduğunu söylerler.
Bunlar arasında Ebû Hanife vardır, Ebû Ca’fer Esterebâzî
ile hanefî âlimlerden Ebû Bekr er-Râzî de vardır. Zâhirîlerden
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 111 ~
İbn Hazm’ın da bu görüşte olduğu kaydedilmektedir. Dolayısıyla
bu âlimler de, bu rivâyetlerin sahih olmadığını kabul etmektedirler.
Ehl-i Sünnetim diye, isterse bu konudaki ehl-i sünnetin
görüşü ittifak halinde kabul görmüş olsun,
o görüş veya ictihad, Kur’an’a zıt ise, bir mü’min,
Kur’an’la uzlaşmayan bir görüşü, fetvayı, ictihadı
kesin şekilde kabul etmez, edemez, etmemelidir.174
Mezhepler dinin önüne geçemez. Mezhepler, dinin
bir yorumudur, dinin kendisi gibi algılanamaz.
Akaidde mezhep olmaz, olmamalıdır. Kur’an’daki
akaid esasları bütün mü’minleri bağlayan esaslardır,
ilkelerdir. Mezhep akaidi, yorumdur, ictihaddır.
Akaidde inanç esasları, beşerî yorumlara, zan içeren
ictihadlara dayanmaz; mütevâtir olan Kur’anî hükümlere
dayanır.
SIHRIN GÖZ BOYAMA VE DEĞIŞIK ARAÇLARLA YAPILAN HILE VE
KANDIRMADAN İBARET OLDUĞUNU SÖYLEYEN ÂLIMLERE BIR
ÖRNEK; EBÛ BEKR EL-CESSAS
“Sihrin/büyünün hak olduğunda, etki ettiğinde, ehl-i sünnet
âlimleri ittifak etmiştir” gibi doğru olmayan nice sözler,
maalesef nice kitaplara geçmiştir. Bu ifadenin doğru olmadığını
görüyoruz. Sihrin/büyünün göz boyamaktan ve değişik
âlet ve yöntemlerle hile yapıp insanları kandırmaktan ibaret
174 33/Ahzâb, 36
AHMED KALKAN
~ 112 ~
olduğunu belirten nice âlim vardır. Ahkâmu’l Kur’an sahibi
meşhur Hanefî âlim Ebû Bekr el-Cessâs (h. 305-370) sihir/
büyü hakkında şu bilgileri verir:
Dil bilimcilerin anlattıklarına göre sihir kelimesi sözlükte,
sebebi elle tutulmayan, gözle görülmeyen ve gizli olan şeye
denir. “Sihir” kelimesinin sözlükteki anlamı budur. Ancak
daha sonra bu kelime sebebi gizli olan, insanı gerçek dışı
hayallere sürükleyen, bir nevi aldatma ve kandırma işleri
anlamında kullanılır oldu. “Sihir” kelimesi, herhangi bir kayda
bağlı olmaksızın yalın olarak kullanıldığında faili yerilir.
Ancak övgüye layık işler bağlamında kullanıldığında kayıtlı
olarak kullanılır.
Nitekim bir rivayette şöyle buyrulmuştur: “Şüphesiz bazı
konuşmalarda sihir vardır.”175
“Şüphesiz bazı konuşmalarda sihir vardır” buyurmuş. Mesela
başkasına haksızlık yapmış olan bir adam, güzel bir
savunma yaparak kendisini dinleyenleri âdeta büyüler ve
böylece başkasının hakkını alıp götürür. “Bazı ilimde cehalet
vardır” buyurmuş. Bir alanda bilgi sahibi olan bir kimse, bilmediği
alanda da konuşmaya kalkarsa o alanda cahil olduğu
ortaya çıkar. “Bazı şiirlerde hikmet vardır” buyurmuş. Buna
da darb-ı meseller ve insanların öğüt aldığı vaaz ve nasihatler
örnek gösterilebilir. “Bazı sözlerde de zayilik vardır” sözüne
gelince; bunun için de şu örnek verilebilir: Kelimelerinizi ve
sözlerinizi, dinlemek istemeyen ilgisiz bir kimseye anlatmaya
kalkarsanız bu durumda o kelimeleriniz ve sözleriniz zayi
olmuş olur; boşa konuşmuş olursunuz.”
Rasûlullah (s.a.s.), bazı konuşmaları sihirle nitelemiştir.
175 Taberani, Mu’cemu’l-Kebir, 10/83
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 113 ~
Çünkü konuşmayı yapan kişi, ya daha önce gizli kalmış bir
gerçeği güzel konuşması ile bildirip net bir şekilde izah edip
açıklığa kavuşturuyor, ki bu helâl olan bir sihirdir ki Peygamber
(s.a.s.) Efendimiz, Zibrikan b. Bedir hakkında bu türden
bir konuşma yapan Amr b. Ehtem’in konuşmasına ses çıkarmamış
ve ona kızmamıştır. Rivayet olunduğuna göre bir
adam, Ömer b. Abdulaziz’in huzurunda belagatlı bir konuşma
yapmış, Ömer de “Allah’a yemin ederim ki, bu helâl olan
sihirdir” demiştir.
Ya da konuşmasıyla bâtılı gerçekmiş gibi tasvir eder, dinleyicileri
de yaldızlı sözlerle aldatır. Şu halde sihir kelimesi yalın
olarak kullanıldığında, gerçekliği olmayan ve aldatıcı güzel bir
kılıfa sokulan bâtıl şeyler anlamına gelir. Nitekim bu konuda
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İnsanların gözlerini büyülediler.”
176
Firavun‘un sihirbazları, gerçekliği olmayan bir şeyi gerçekmiş
gibi göstererek ortaya attıkları iplerinin ve değneklerinin
yılanmış gibi hareket ettiği algısını izleyenlerin zihinlerinde
meydana getirdiler. İlgili ayet bu duruma şöyle bir
açıklık getirmektedir: “Onların ipleri ve değnekleri yaptıkları
sihirden dolayı kendisine hızla sürünür gibi görünüyor.”177
Yüce Allah izleyicilerin sürünme zannettikleri şeyin aslında
bir sürünme olmadığını, aksine bir hayal olduğunu bildirmektedir.
Bir gerçeği anlatıp onu açıklayan konuşma, helâl
olan sihirden sayılır. Ama göz boyama, aldatma, bâtılı hak
sûretinde gösterme amacıyla yapılan konuşma, kınanan sihirden
sayılır.
176 7/A’râf, 116
177 20/Tâhâ, 66
AHMED KALKAN
~ 114 ~
Beyana ve konuşmaya sihir denilmiştir. Çünkü güzel ve
etkili konuşabilen bir kimse, güzel bir şeyi çirkin gösterebileceği
gibi, çirkin bir şeyi de güzel gösterebilir. Sihirbazın/
büyücünün allayıp pullayarak bir şeyi olduğundan farklı göstermesine
sihir denildiği gibi, güzel konuşmaya da bu bakımdan
sihir denilmiştir.
Ebubekir el-Cessâs dedi ki: Güzel ve etkili konuşmaya gerçek
anlamda değil de mecazî anlamda “sihir” denilmiştir. Gerçek,
vasıflarını anlattığımız şeydir. Bu sebeple sihir kelimesi
yalın olarak kullanıldığında; muhatapları veya izleyicileri aldatmak,
zihinlerini karıştırmak, gerçekliği ve sâbitliği olmayan
şeyleri varmış gibi göstermek amacıyla allayıp pullayarak
olduğundan farklı bir şekilde gösterilen şeylere denir. 178
SIHRIN ÇEŞITLERI, SIHIRBAZLARIN AMAÇLARI VE HEDEFLERI
İlk olarak; Cenab-ı Allah’ın Kur’an’da kendilerinden söz ettiği
Babil halkının sihri.
Babil halkı sabii olup yedi gezegene tapıyor, onları ilah
olarak adlandırıyor, kâinattaki olayların failinin onlar olduğuna
inanıyorlardı. Bunlar muattıla yani Allah’ın sıfatlarının
varlığını kabul etmeyen kimselerdi. Bunlar evrendeki gezegenleri
ve diğer gök cisimlerini yoktan var edip yaratan bir
sâni-i hakikinin varlığını kabul etmiyorlardı. Bunlara Yüce
Allah Hz. İbrahim’i aleyhisselam gönderdi. Hz. İbrahim, onları
Allah’a imana davet etti. Onları şaşkına çeviren deliller ileri
sürerek kendileriyle tartıştı. Karşı koyamayacakları delillerle
karşılarına çıktı.
178 Ebû Bekr el-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, İ’tisam Yay., s. 136-143
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 115 ~
Sihir çeşitlerinin çoğu tahayyüllerden ibaret olup eşyanın
aslından farklı bir şekilde görünmesini sağlamaktadır.
Sihir çeşitlerinden biri, halkın bildiği ve âdetin kendisiyle
cari olup gittiği ve görülebilir nitelikte olan sihirlerdir.
Elle tutulup gözle görülmeyen, gizli kalan, hakkında bilgi
sahibi olanlar dışında kalan kimselerin hakikî manasını ve iç
yüzünü bilemediği bir sihir çeşidi de vardır. Zira her ilmin
gizli aşikâr, açık ve kapalı tarafları vardır. Açık ve aşikâr olan
tarafı gören ve işiten her akıllı kimse bilir. Gizli ve kapalı olan
tarafı ise hakkında araştırma yapmış, bilgi sahibi olmuş, uygulamasını
yapmış ehli kimselerden başkası bilemez. Buna
şöyle bir örnek verilebilir: Nehirde gemi yolculuğu yapan bir
kimse, üzerindeki hurma ağaçları ve binalarla birlikte kıyının
da kendisiyle birlikte hareket etmekte olduğunu zanneder.
Geceleyin kuzeyden rüzgâr estiğinde gökyüzünü seyretmekte
olan bir kimse, ayın bulutlarla birlikte güneye doğru
kaymakta olduğunu zanneder. Üzerinde renkli bir işaret
bulunan bir topaç hızla döndürüldüğünde, nokta veya ben
şeklindeki o işaret topacın çevresini kuşatan bir çember gibi
görünür. Hızla dönmekte olan değirmen taşında da benzer
şeyler görülebilir. Ucunda ateş közü bulunan bir tahta çubuk
havada hızla döndürüldüğünde tahta çubukta havada bir
ateş çemberi görüntüsü meydana gelir. İçi su dolu bir cam
bardağa atılan bir üzüm tanesi, erik veya şeftali büyüklüğünde
görülür. Ufak tefek bir adam, suyun gerisinde durduğunda
iri cüsseli görülür. Yerden yükselen buharlar, sabahleyin doğmakta
olan güneş kurşunu çok büyük gösterir. Ama buharlardan
ayrılıp yükseldiğinde göze küçük görünür. Suya düşen
bir çubuk, kırık veya eğri görünür. Yüzüğü gözünüze yanaştırdığınızda
halkası bilezik büyüklüğündeymiş gibi görünür.
AHMED KALKAN
~ 116 ~
Eşyanın olduğundan farklı görünmesiyle ilgili olarak bunlara
benzer daha birçok örnek verilebilir ki, halkın çoğu bunları
bilir.
Bir diğer sihir çeşidi: Elle tutulup gözle görülemeyen, ancak
hakkında bilgisi ve düşüncesi olan erbabınca bilinen sihir
çeşide de vardır. Sihirbazın ipi buna örnek gösterilebilir.
Bu ip bazen kırmızı, bazen sarı, bazen de siyah renkte ortaya
çıkar. Bunun en güzel şekillerinden biri de gözbağcılarının
yaptığı gibi eşyayı olduğundan farklı gösteren hareketlerde
bulunmak ve insanı çeşitli hayallere sürüklemektir. Mesela
elinde tuttuğu bir serçeyi gözlerinizin önünde keser. Sonra
de kesip başını gövdesinden ayırdığı serçenin uçtuğunu size
gösterir. Bunu el çabukluğu ile becerir. Aslında kesilip başı
koparılan serçe ile uçan serçe aynı değildir. Doğrusuna bakılırsa
o sihirbaz, yanında iki serçe bulunduruyordu. Birini
keserken diğerini saklayıp gizlemişti. Daha sonra diğerini
uçururken de önce kesmiş olduğunu saklayıp gizlemişti. Sihirbaz,
bir adamı kestiğini, yanındaki kılıcı yuttuğunu gösterir.
Ama gerçek, hiç de onun bize gösterdiği gibi değildir.
Sihirbazların yaptıklarına gösterilebilecek örneklerden
biri de şudur: Tunç veya diğer madenlerden imal edilen ve
birbiriyle çarpışmakta olan, sonra biri bu iş için hazırlanmış
olan hileleri kullanarak diğerini öldüren iki süvari.
Bir örnek de şu: At üzerinde ve elinde bir borazan bulunan
tunçtan yapılmış bir süvari heykeli. Hiç kimse kendisine yaklaşmadığı
ve eliyle dokunmadığı halde bu süvari heykeli, her
saat başı o borazanı çalar.
Sihirbazlar, cinler ve şeytanlarla konuştuklarını, muska ve
tılsımlarla onları itaat altına aldıklarını, istediklerini önceden
BÜYÜ VE ŞEYTAN
~ 117 ~
bir şeyler yapma ve bu iş için kendileriyle anlaşma yaparak
hazırladıkları cin ve şeytanlar aracılığıyla elde ettiklerini iddia
etmektedirler. Cahiliye döneminde Arap kâhinleri işlerini
bu şekilde yürütüyorlardı. Hallâc-ı Mansur da gösterdiği harika
hallerin çoğunu, anlaşmalı olduğu cin ve şeytanlar aracılığıyla
gerçekleştirmişti. Bu kitap bunların hepsini anlatmaya
müsait olsaydı, Hallâc’ın ve emsallerinin “harika” diye gösterdiklerinin
iç yüzünü açığa çıkaracak şeyleri mutlaka anlatırdım.
Sihir çeşitlerinden biri de insanlar arasında laf taşımak,
jurnalcilik yapmak, belagatlı ve şatafatlı cümleler kurmak,
insanların zihnini ifsad etmek, kafalarını karıştırarak onları
sinsice birbirine düşürmek de bir nevi sihirdir. Sihrin bu türü
halk arasında fazlasıyla yaygındır. Anlatıldığına göre bir kadın,
evli bir çiftin arasını bozmak istemiş. Önce kadına gidip;
“Kocan senden yüz çevirmiş. Ona sihir yapmışlar. Sana karşı
tutuk hale getirilmiş. Senin için ona ben de bir sihir yaparım.
Öyle bir hale gelir ki, senden başkasını istemez ve senden
başkasına bakmaz. Ancak bunu yapabilmem için, uyuyacağı
zaman onun sakalından ustura ile keseceğin üç tel getirip
bana vermelisin. Bunu başarabilirsen bu iş tamamdır” demiş.
Kadın, onun bu söylediklerinin doğruluğuna inanıp ona aldanmış.
Fitnekâr kadın bu defa kocanın yanına gidip ona, “Karın,
gönlünü başka bir erkeğe kaptırmış. Seni öldürmeye karar
vermiş. Onun bu durumundan haberdar oldum. Acıdığım için
sana bu öğüdü veriyorum. Uyanık ve tedbirli ol. Ona asla aldanma.
O, seni usturayla öldürecek. Zaten bunu onun halinden
de anlayacaksın. Bunu yapacağından asla şüphe yok” demiş.
Adam evine gitmiş. Uzanıp uyur gibi yapmış. Karısı uyuduğunu
zannedince hemen keskin bir usturayı eline almış ve
AHMED KALKAN
~ 118 ~
sakalından üç tel kesmek için adamın üzerine eğilmiş. Adam
hemen gözlerini açmış. Karısının, elinde usturayla boğazına
doğru eğildiğini görmüş. Karısının kendisini öldüreceğinden
artık hiç şüphesi kalmamış. Derhal ayağa kalkıp karısını öldürmüş.
Karısını öldürdüğü için de kendisi de öldürülmüş.
Buna benzer sayılamayacak kadar çok örnek vardır.
Büyücüler ve cin çarpmış oldukları varsayılanların
üzerine okuyanlar (rukyeciler), iddia ettikleri gibi
başkalarına zarar veya fayda vermeye muktedir olsalardı,
havada uçabilselerdi, gaybı bilselerdi, uzak
ülkelerden haberler getirebilselerdi, çalınan veya
saklanan şeylerin yerlerini bilselerdi, anlattığımız
şe