Salı, 12 Ocak 2021 12:11

Din ve İslam

Yazan
Ögeyi değerlendirin
(0 oy)

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله


DAVUD EMRE YAYINEVİ
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -1-
DİN VE İSLAM
Yazarı:
Ahmed KALKAN
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:
?????
Dâvud Emre Yayınevi
Telefon: (0 216) 632 29 58
www.davudemreyayinevi.com
DİN VE İSLAM
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-1-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
Bu kitap, “Kur’an Kavramları”nın konulara göre düzenlenmiş bölümler halindeki şeklinin ilk kitabıdır. On bir bin sayfalık ve her biri bin sayfanın üzerinde on ciltlik kitabı baştan sona okumak, çağımızda her babayiğidin göze alabileceği bir uğraş değil… Biz de belki okunur diye küçük kitaplar halinde okurların ve okumak zorunda olanların bahanelerini yok edip alternatif sunuyoruz. Seçme kavramları içeren ve konularına göre bölümlere ayrılmış şekliyle yetmiş civarında kitapla sesimizi halka da duyurmaya çalışacağız. Bu kitaplardan konuları ilgisini çekenleri alıp kolayca okuyabilir, isterse belli sayıda temin ederek tebliğ amaçlı dağıtabilir. İtikadî (İslâm inancıyla ilgili) kavramların ilk kitabı ile karşınızdayız.
Din, günde 24 saatimizi ve tüm ömrümüzü kaplayan inanç, ibâdet, ahlâk ve işlemleri, ilişkileri içeren bir sistem. Uymak zorunda olduğumuz ilkeler. Dinimiz, bizim her şeyimiz. Dosdoğru inancı ve yaşama biçimini içeren dinimizi ne oranda ve nasıl bir teslimiyetle yaşıyorsak kalitemizin de oranda olacağı İlâhî bir ölçü… Sevdiğini söylediği “din”in ne olup olmadığını tam bilmeyen halk… Allah’ın dini yerine devletin dinini insanlara anlattığı için maaşlarla ödüllendirilen memurlar… Kandil gecesindeki bid’atlari önemsediği kadar tevhide ve tevhidî kavramlara önem vermeyen insanımız…
Tıpta uzmanlaşmamış bir şahsın doktor bile olmayan bir kimsenin eline neşter alıp ameliyata girerek tedaviye kalktığı pek görülmemiştir, ama bundan daha feci bir tavır olarak ciddi anlamda din eğitimi almamış nice cahil insanın din hakkında ahkâm kestiği, problemlere dinden çözümler üretmeye kalktığı bir vâkıadır. Dinin hayata yansıması gereken yönlerinin önemsenmediği, diğer yandan herkesin âlim ve hatta müctehid kesildiği acayip bir dünyada yaşıyoruz.
Her insanın inandığı, ilkelerine uymaya çalıştığı bir ideolojisi, bir dünya görüşü, bir yaşama biçimi, yani dini vardır. Dinsiz insan yoktur. Hiçbir dini kabul etmeyen kimse, doğru kabul ettiği bir şahsı, fikir akımını veya hevâsını, yani kendi görüşlerini din kabul ediyor demektir.
İslâm dinini, kapsamlı olarak kısaca tanımlamak mümkün değildir. Onun kapsamlı tarifi ancak Kur’an ve sünnetin tamamıyla yapılabilir. Çünkü İslâm’ın muhtevâsı ve sınırları Kur’an ve sünnetle çizilmiştir. İslâm, Kur’an’dan ve sünnetten öğrenilebilir. Yüce Allah bu dini her yönden mükemmel ve kapsamlı kılmıştır. Öyle ki, İslâm’da hükmü açıklanmamış hiçbir mesele yoktur. Bir mesele mubah mıdır, haram mıdır, mekruh veya sünnet midir, vâcip veya farz mıdır; yapılan herhangi bir eylem veya inancın hükmü belirtilmiştir. İnanç, ibâdet, siyaset, ekonomi, savaş, barış, hukuk veya insanı ilgilendiren başka herhangi bir mesele olsun; onunla ilgili dinde mutlaka bir hüküm vardır veya müctehidler, hükmünü Kur’an ve sünnetten yola çıkarak tesbit ederler.
Allah’ın dünyadaki yardımına ve âhiretteki muhteşem ikramına lâyık olmak için temel sınav olan dinin kuru bilgi ile değil, ihlâsla yaşama kastıyla öğrenilip içselleştirilmesi gerekiyor. İnsanlığımızın ölçüsü, Allah’ın bizim için seçip râzı olduğu hak dine karşı tavrımızla belli olacaktır.
Selâm olsun tek hak din olan dinini dosdoğru yaşayan, çevresine de hâkim kılmaya çalışan tevhid ehli mü’minlere…Ahmed Kalkan
ahm
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
T
emmuz 2011, Ümraniye

-9 -
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKÂDİ KAVRAMLAR -1-
DİN

Din; Anlam ve Mâhiyeti

Kur’ân-ı Kerim’de Din Kavramı

Hadis-i Şeriflerde Din Kavramı

Din Anlayışları ve Diğer İnançlarda Din

İslam’a Göre Din Gerçeği

Dinin Kaynağı

Din Duygusunun Menşei

Din ve Bilim

Dinlerin Tasnifi:1-Hak Din, 2- Muharref Dinler, 3- Bâtıl Dinler

Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği

Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini

Bu Din Benim Dinim Değil!

Liselerde Din Dersi Eğitimi ve Ders Kitapları

Kemalizm; Resmî Din mi? Atatürk’eTanrı veya Peygamber Diyenler

Yönlendirilen Din; Devlet Dini ve Diyânet
“İbrâhim de bunu kendi oğullarına vasiyet etti. Ya’kub da, ‘oğullarım! Allah sizin için o dini (İslâm’ı) seçti. O halde sadece müslümanlar olarak ölünüz’ (dedi).” 1
Din; Anlam ve Mâhiyeti
‘Din’ kelimesi çok geniş bir anlam sahasına sahiptir. Kur’an’da ve hadislerde birçok mânâda kullanılan bu kelime, kavram olarak insanlığın en önemli faâliyeti olan inanmayı, bir yaratıcıya itaat ve ibâdet etmeyi, ahlâkî davranışları, fazilet ve iyilikleri, toplumsal düzeni, doğru yolda olmayı ifade eder.
Sözlük Anlamı: ‘Din’ kelimesi ‘d-y-n’ kökünden gelir ve sözlükte şu anlamlara gelir: Üstünlük, egemenlik, itaat, zorlamak, itaatkâr olarak kendini bir güce teslim etmek, borçlanmak, boyun eğmek, hakkını almak, ödünç almak, boyun eğdirmek, egemenlik,
1]2/Bakara, 132
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 10 -
idâre etmek anlamlarına gelir. Birinin emrine girmek, onun emrine
amâde olmak, onun hâkimiyet ve otoritesi altında boyun eğmeyi
kabul etmek, şeriat, kanun, yol, millet, âdet, taklit, hesaba
çekmek, ceza veya mükâfat vermek de din kelimesinin anlamlarındandır.
İsim olarak ‘din’ kelimesi şu mânâları kapsamaktadır:
İyi ya da kötü karşılık; âdet ve alışkanlık; itaat, zillet, bağlılık, üstünlük
sağlamak, galip gelmek; hâkimiyet, mülk ve hüküm; bir
şeye zorlamak; itaat etmek, ya da tersi olarak isyan etmek; bir
şeyi alışkanlık haline getirmek; şeriat ve millet, yani tevhid inancı.
Din Kelimesinin Türevleri: Aynı kökten gelen ve hadislerde
Allah’ın bir ismi olarak geçen ‘Deyyân’, mutlak kudret sahibi, işlerin
karşılığını veren, hikmetle yöneten, egemen olan demektir.
Araplar, bir kimsenin bölgesine ve kavmine üstünlüğünü belirtmek
için ‘deyyân’ sıfatını kullanırlardı. Buna göre aynı kökten gelen
‘medîn’; köle, ‘medîne’; şehir ve câriye, ‘temeddün’; dinli veya
şehirli-medenî olma, ‘tedâyün’; borçlanma, ‘diyânet’; din ve millet
anlamlarına gelir. ‘Mütedeyyin’ ise; boyun eğen, itaatkâr, Allah’a
teslim olan demektir.
Terim olarak din; Akıl sahibi insanları kendi irâde ve arzularıyla
hayırlı olan şeylere sevk eden ilâhî bir kanundur. Din; peygamberlerin
vahye dayalı yapmış oldukları tebliğdir. Din; Allah
Teâlâ tarafından vahiy yoluyla indirilen, insanları dünya ve âhiret
saâdetine çağıran i’tikadî ve amelî bir nizamdır. Din; İslâm, iman
ve ihsandan oluşan hayat şeklidir. (Bu tanımların tümü vahye dayalı
hak dinin, yani dar anlamda dinin -İslâm dininin- tanımlarıdır.)
Burada geçen din tanımları şu hususları içermektedir:
Dinin koyucusu ve sahibi Allah’tır. Hiçbir insan, hatta peygamberler
dahi vahye dayalı bir din meydana getiremez.“İyi bilin ki,
hâlis (gerçek) din Allah’ındır.” 2
Din akıl sahibi insanlara hitap eder. Din akıl üstüdür, fakat akıl
dışı değildir. Din, yeterli derecede akıl sahibi olmayan çocukları,
delileri sorumlu tutmaz.
Dinde serbest seçme vardır. Yani iman edip etmeme insanların
özgür irâdelerine bırakılmıştır. “ ... Dinde zorlama yoktur. Artık hak
ile bâtıl açıkça ayrılmıştır.” 3
Din insanları hayra ve güzelliğe iletir. Fakat din, insanları güzele
iletme hususunda onların şahsî kanaatlerini değil; genel ve
2] 39/Zümer, 3
3] 2/Bakara, 256
DİN
- 11 -
değişmez evrensel yaratılış kanunlarını esas alır. Bu esaslar; Din,
akıl, can, mal ve nesli koruma şeklinde formüle edilen esaslardır.
Vahiy kaynaklı dinler, insana kendi mâhiyetini, başlangıcını ve
sonunu, yaratılış gayesini, yapmakla sorumlu olduğu vazifelerini
bildirir.
İnsanların ortaya koyduğu sistemler hak din değil; bâtıl dindir.
Her yaşayış biçimi bir dindir. Her dinin bir dünya görüşü ve
yaşayış biçimi vardır.
Bu toplumda herkesin kendine göre bir “din” tanımı, bir
din görüşü ve yorumu vardır. Din konusunda genel kanaat; din
olayının Allah ile kul arasında bazı ilişkileri tanzim eden, namaz,
hac, oruç gibi ibâdetlerin nasıl yapılacağını açıklayan görüşler
manzûmesi olduğu şeklindedir. Halk kitlelerinin olduğu kadar,
resmi ideolojinin din tanımı da budur. Bu anlayışa göre din, insanların
sadece âhiretini ilgilendiren bir hâdisedir. Bu hâdisede
insanlarla Allah arasına girmek; politik çıkarlar için dinî duygulardan
faydalanmak, en açık ifadesiyle dini istismar etmektir. Yine
bu anlayışa göre, çağdaş devlet yönetimi, on dört asır önceki dinî
hükümlerle değil; yine çağdaş ve medenî olan hükümlerle mümkün
olacaktır.
Rabbımız, din gerçeğini kendi çıkarlarına göre tanımlamaya
ve yorumlamaya kalkışan böylesi sapıklara, Kur’ân-ı Kerim’de
açıkça şöyle buyurmaktadır: “De ki: ‘Allah’a dininizi siz mi öğreteceksiniz?’
Oysa Allah, göklerde ve yerde olanları bilir. Allah her şeyi bilendir.”
4 Bu âyet-i kerimede hem bu sapıklar itham edilmekte ve hem de
Allah’ın râzı olacağı din gerçeğini öğretecek merciin yine Allah
ve Allah’ın Kitabı olduğu belirtilmektedir. İşte Allah’ın râzı olacağı
yegâne din olan İslâm, Allah’tan ve Rasûlünden öğrenildiği
zaman, aldatılmakta olan insanlarımız bu gerçekleri kavrayacak
ve kendilerine yıllardır anlatılan safsataların yalan olduğunu kavrayabileceklerdir.
Kur’ân-ı Kerim’de Din Kavramı
“Din” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 92 yerde geçmektedir.
“Din”in Kur’an’daki Anlamları: ‘Din’ kelimesi Kur’an-ı Kerim’de
borç anlamına gelen ‘deyn’ hariç, dört anlamda kullanılmaktadır:
1- En yüce kudrete teslim olma, itaat etme, boyun eğme anlamında:
“De ki: ‘Ben, Allah’a dini hâlis kılarak, ibâdet etmekle emrolundum.
4] 49/Hucurât, 16
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 12 -
Bana Allah’a teslim olan müslümanların ilki olmam emredildi.”5; “Göklerde
ve yerde ne varsa O’nundur, din de (itaat ve kulluk da) sürekli
olarak O’nundur. Böyleyken Allah’tan başkasından mı ittika ediyorsunuz
(korkup çekiniyorsunuz)?” 6
Bu âyetlerde ve benzerlerinde ‘din’, yüksek bir otoriteye boyun
eğme, ona itaat etme ve ona kul olma anlamında kullanılmaktadır.
Dinin Allah’a has kılınmasının mânâsı, hâkimiyeti, hüküm
koyma hakkını, ibâdet ve itaat edilmeye lâyık olmayı yalnızca
Allah’a ait kabul etmektir. Kulluk anlamında Allah’tan başkasına
boyun eğmemek, O’ndan başkasına ibâdet etmemek, kulluğa ait
bütün hükümleri O’ndan almak demektir.
2- Âhiret, ceza, yani amellerin karşılığını verme günü anlamında:
“(İbrâhim dedi ki:) Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını
umduğum da O’dur.”7 “(Şeytana hitâben:) Ve şüphesiz, din (kıyametteki
hesap) gününe kadar Benim lânetim senin üzerindedir.” 8
3- Hüküm, âdet, şeriat ve kanun anlamında: “Zina eden erkek
ve zina eden kadının her birisine yüzer değnek vurun. Eğer Allah’a ve
âhiret gününe iman ediyorsanız, onlara Allah’ın dinini (hükmünü, şeriatini
uygulama) konusunda sizi bir acıma tutmasın…” 9
4- Allah’ın gönderdiği Tevhid Dini anlamında: Kur’an’da ‘din’
en çok bu anlamda kullanılmaktadır ki, bu mânâ içerisinde hem
Allah’ın hâkimiyeti, otoritesi, hükmünün üstünlüğü, hem bu üstünlüğe
kulların boyun eğip itaat etmeleri, hem de Allah’tan gelen
hüküm, kanun ve şeriat konuları yer almaktadır.
Din, aslında bütün bu anlamları içerisinde barındıran, Allah’ın
hâkimiyetine bir teslimiyet ve O’ndan gelen hükümleri kabullenmektir.
İslâm’dan önceki Araplar (yukarıda geçtiği gibi) ‘din’
kelimesini çok farklı, biraz da karışık anlamlarda kullanıyorlardı.
Kur’an bu kelimeye bir ıstılah (terim) anlamı kazandırdı ve bu kelime
çok önemli bir İlâhî gerçeği ve bu gerçek karşısında insanın
konumunu ifade eder hale geldi. Bu kelime, her kim olursa olsun
yüksek bir otoriteyi ve bu otoriteye boyun eğmeyi, bu otoriteden
kaynaklanan emir ve hükümleri uyulması gereken kurallar
5] 39/Zümer, 11-12
6] 16/Nahl, 52; ayrıca bk. 3/Âl-i İmrân, 83; 40/Mü’min, 64, 65; 39/Zümer, 2-3;
98/Beyyine, 5 vd
7] 26/Şuarâ, 82
8] 38/Sâd, 78; ayrıca bk. 1/Fâtiha, 4; 15/Hicr, 35; 37/Sâffât, 20; 51/Zâriyât, 6, 12;
56/Vâkıa, 56 vd.
9] 24/Nûr, 2; ayrıca bk. 12/Yûsuf, 76; 40/Mü’min, 26; 42/Şûrâ, 13, 21 vd.
DİN
- 13 -
olarak kabul etmeyi, bu kurallara uyulduğu zaman mükâfat, karşı
gelindiği zaman ceza alınacağına inanmayı içine alan bir hayat
sisteminin genel adıdır. Bu bakımdan bu kelimeyi başka dilde
karşılayacak hiç bir kelime mevcut değildir. Batılıların kullandığı
‘religion’ sözcüğü de ‘din’ kavramının ifade ettiği derin anlamları
karşılayamaz.
Din Kelimesindeki Unsurlar: Din kelimesi, İlâhî olan en mükemmel
nizamı (düzeni) ifade eden en uygun bir kavramdır. Bu
kavramda dört önemli unsuru görebiliriz:
a- Yüce bir hâkimiyet (egemenlik),
b- Bu yüksek hâkimiyete boyun eğip itaat etmek,
c- Bu hâkimiyetin şekillendirdiği inanç ve hükümler sistemi,
d- Bu sisteme uygun hareket etmekle elde edilen mükâfat, aykırı
hareket etmekle karşılaşılacak ceza.
Kur’an ‘din’ kelimesini bazen bu unsurların her birinin yerine,
bazen de hepsini birden kapsayacak şekilde kullanmaktadır.
Kur’an’da ‘din’ kelimesinin hangi anlamlarda geçtiğini daha
iyi anlayabilmek için, Dameğânî isimli âlimin bu konudaki görüşlerini
aktarmakta fayda vardır. Bu bilgine göre ‘din’ Kur’an’da şu
anlamlarda kullanılmaktadır:
1- Tevhid anlamında: “Hiç şüphesiz Allah katında din İslâm’dır.”10
Bu âyette geçtiği gibi ‘din’ kelimesi tevhid dinini işaret etmektedir. 11
2- Hesap anlamında: “Onlar din (hesap) gününü yalanladılar.”12
âyetinde olduğu gibi. 13
3- Hüküm ve yargı anlamında: 12/Yûsuf sûresi 76. âyetinde
geçen kralın (melikin ) dini, kralın uyguladığı veya uyduğu hüküm,
yargı demektir. 14
4- Bizzat dinin kendisi anlamında: Bu din, hayatın bütün alanlarını
kapsayan bir inanç olmakla beraber, egemen düzeni, kişi ve
toplum ilişkilerine ait hükümleri, insan eşya ilişkileri ve davranış
kurallarını da içerisine alır. 15
10] 3/Âl-i İmrân, 19
11] Ayrıca bk. 39/Zümer, 2; 30/Rûm, 30; 31/Lokman, 32
12] 83/Mutaffifîn, 11
13] Ayrıca bk. 56/Vâkıa, 86; 37/Sâffât, 53; 82/İnfitâr, 9, 15 vd.
14] Ayrıca bk. 24/Nûr, 2
15] 9/Tevbe, 33; 48/Fetih, 28; 61/Saff, 9 vd.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 14 -
5- Millet (bir dine inanan topluluk) anlamında: “Oysa onlar,
dini yalnızca O’na hâlis kılan hanîfler (Allah’ı birleyenler) olarak sadece
Allah’a kulluk etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermekten başkasıyla emr
olunmadılar. İşte en doğru din budur.” 16
Kur’an, ‘millet’ ve ‘şeriat’ kavramlarını da ‘din’ yerine kullanmaktadır.
17 Ancak, millet kelimesi bir peygambere (İbrâhim milleti
gibi); din Allah’a, şeriat ise din’e nisbet edilir. İslâm şeriati, budizm
şeriati gibi.
“Bunu İbrâhim, oğullarına vasiyet etti; Ya’kub da: ‘Oğullarım, şüphesiz
Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak müslümanlar olarak can
verin’ (diye aynı vasiyette bulundu).” 18
“...Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar
size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner de kâfir
olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de geçersiz
sayılmıştır. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar.” 19
“Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten
ayrıt edilmiştir. O halde, kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, kopması
mümkün olmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve
bilir.” 20
“Hiç şüphesiz Allah katında din, ancak İslâm’dır…” 21
“Onlar Allah’ın dininden başka din mi arıyorlar. Oysa göklerde ve yerde
her ne varsa, istese de istemese de, O’na teslim olmuştur ve O’na
döndürülmektedir.” 22
“...Bugün size dininizi kemâle (olgunluğa ) eriştirdim, üzerinizdeki nimeti
tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip beğendim...” 23
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki); Allah,
sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçakgönüllü/merhametli,
kâfirlere karşı azîz/onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah
yolunda cihad ederler ve hiç bir kınayanın kınamasından korkmazlar
(kimsenin ayıplamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği
16] 98/Beyyine, 5; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/395; Sosyal Bilimler Ansiklopedisi,
1/363
17] 12/Yûsuf, 38; 2/Bakara, 130, 135, 120; 42/Şûrâ, 21 vd
18] 2/Bakara, 132
19] 2/Bakara, 217
20] 2/Bakara, 256
21] 3/Âl-i İmrân, 19
22] 3/Âl-i İmrân, 83
23] 5/Mâide, 3
DİN
- 15 -
lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi çok geniştir.” 24
“De ki: ‘Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, hanîf
olan/Allah’ı birleyen İbrâhim’in dinine iletti. O, (İbrâhim, hiçbir zaman
Allah’a) şirk/ortak koşanlardan değildi.” 25
“... Dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın...” 26
“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan,
Allah ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dîni (kendine)
din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar
savaşın.” 27
“O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere
üstün kılmak için Rasûlünü hidâyet ve Hak Din ile gönderendir.” 28
“O, sizi karada ve denizde yürütendir. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz,
o gemiler de içindekileri güzel bir rüzgârla alıp götürdükleri ve
(yolcular) bununla neşelendikleri zaman, o gemiye şiddetli bir fırtına gelip
çatar, her yerden onlara dalgalar hücum eder ve onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını
anlarlar da, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak, ‘Andolsun eğer
bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız’ diye Allah’a
yalvarırlar. Fakat Allah onları kurtarınca, bir de bakarsın ki, yine haksız
yere taşkınlık ediyorlar. Ey insanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir...”
29
“De ki: ‘Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz, (bilin ki,) ben
Allah’ı bırakıp da sizin taptıklarınıza (putlara) tapmam. Ben ancak sizi
öldürecek olan Allah’a kulluk/ibâdet ederim. Çünkü bana mü’minlerden
olmam emrolundu. Ve ‘yüzünü hanîf/muvahhid olarak hak dine döndür,
sakın müşriklerden olma!’ (denildi.) Allah’ı bırakıp da, sana fayda ya da
zarar vermeyecek şeylere tapma. Eğer bunu yaparsan, o takdirde sen
mutlaka zâlimlerden olursun.” 30
“Yusuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini (aramaya) başladı.
Sonra da onu (su kabını), kardeşinin yükünden çıkarttı. İşte Biz Yusuf’a
böyle bir tedbir öğrettik; yoksa kralın dinine (kanunlarına) göre kardeşini
alıkoyamazdı; Allah’ın dilemesi hâriç. Biz kimi dilersek onu derecelerle
24] 5/Mâide, 54
25] 6/En’âm, 161
26] 9/Tevbe, 12
27] 9/Tevbe, 29
28] 9/Tevbe, 33
29] 10/Yûnus, 22-23
30] 10/Yûnus, 104-106
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 16 -
yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.” 31
“Allah, sizden iman edip sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri
halife/hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne halife/hâkim kılacağını,
onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını
ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara
emniyet/güven sağlayacağını vaad etti. Çünkü onlar, Bana kulluk ederler;
hiçbir şeyi Bana şirk koşmazlar/eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim
inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır.” 32
“Sen yüzünü hanîf/Allah’ı birleyen olarak dine, yani, Allah insanları
hangi fıtrat üzere yaratmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme
yoktur. İşte dosdoğru din (eddînu’l-kayyim) budur; fakat insanların
çoğu bilmezler. Hepiniz O’na yönelerek O’na karşı gelmekten sakının;
namazı kılın; müşriklerden olmayın. Ki onlardan dinlerini parçalayanlar
ve kendileri de bölük bölük olanlar vardır. (Bunlardan) her fırka, kendi
yanındakiyle böbürlenmektedir.” 33
“Firavun şöyle dedi: ‘Beni bırakın da Mûsâ’yı öldüreyim; o rabbine
yalvaradursun. Onun sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde
fesat/bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.” 34
“Ki O, kendi peygamberlerini hidâyetle ve hak din ile, diğer bütün
dinlere karşı üstün kılmak için gönderdi. Şâhit olarak Allah yeter.” 35
“Sizin dininiz size; benim dinim bana!” 36
“Allah’ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah’ın
dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit Rabbine hamdederek O’nu
tesbih et ve O’ndan mağfiret dile; Çünkü O tevbeleri çokça kabul edendir.”
37
Hadis-i Şeriflerde Din Kavramı
Hadis-i şeriflerde din kelimesi şu mânâlarda kullanılır:
a) Boyun eğmek, itaat ve ibâdet etmek: “Akıllı kişi, nefsine boyun
eğdiren (dâne) ve onu (Allah’a) ibâdet ettirendir.”38 Bu hadiste ge-
31] 12/Yûsuf, 76
32] 24/Nur, 55
33] 30/Rûm, 30-32
34] 40/Mü'min, 26
35] 48/Fetih, 28
36] 109/Kâfirûn, 6
37] 110/Nasr, 1-3
38] Tirmizî, Kıyâme 25; İbn Mâce, Zühd 31.
DİN
- 17 -
çen “dâne” kelimesi, boyun eğdirip itaat ettirmek anlamına gelir.
Aynı zamanda “hesaba çeken” mânâsına geldiği de söylenmiştir.
“Kureyş’ten, söyledikleri takdirde bütün Arapların kendilerine boyun
eğecekleri (dâne) bir tek söz söylemelerini istiyorum.” 39 Bu hadis-i şerifte
de din (dâne) kelimesi aynı anlamda kullanılmıştır.
b) İnanç ve ibâdet: “Kureyş ve onlar gibi inanıp ibâdet edenler
(dâne, dînehum) Müzdelife’de vakfe yaparlardı.” 40 Bu hadis-i şerifte,
dinlerine uygun hareket eden ve onlar gibi ibâdet eden kimseler
kastedilmektedir.
c) Hayır olsun, şer olsun; karşılık: “Nasıl davranırsan, öyle karşılık
görürsün.” 41
d) Kahretmek, mecbur etmek, egemen ve hâkim: Allah’ın “ed-
Deyyân” ismi bu anlamdadır.
Cibrîl hadisi diye şöhret bulan hadis-i şerifte Peygamberimiz
(s.a.s.) “iman”, “İslâm” ve “ihsân”ı, bunların üçünü “din” olarak
tanımlar:
Cibrîl hadisi: Abdullah bin Ömer (r. anhümâ), babasından
rivâyet ederek şöyle demiştir: “Bana babam Ömer ibnü’l-Hattâb
rivâyet ederek şöyle dedi: “Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında
bulunduğumuz bir sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz,
saçı simsiyah bir zât çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor;
bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğruca Peygamber
(s.a.s.)’in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini
de uylukları üzerine koydu. Ve:
-Yâ Muhammed! Bana İslâm’ın ne olduğunu haber ver! dedi.
Rasûlullah (s.a.s.):
-İslâm; Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın
rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen,
Ramazan orucunu tutman ve yol (külfetleri) cihetine gücün yeterse
Beyt’i haccetmendir” buyurdu. O zât:
-Doğru söyledin! dedi. Babam dedi ki: ‘Biz buna hayret ettik.
(Zira) hem soruyor, hem de tasdik ediyordu.’
-Bana imandan haber ver! dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
-İman; Allah’a ve Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine
39] Tirmizî, Tefsir sûre 38, bâb 1; Ahmed bin Hanbel, 1/237
40] Buhârî, Tefsir sûre 3, bâb 35; Müslim, Hac 151.
41] Buhârî, Tefsir sûre 1, bâb 1
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 18 -
ve âhiret gününe iman etmen, bir de kadere; hayrına şerrine inanmandır”
buyurdu. O zât (yine):
-Doğru söyledin! dedi. (Bu sefer:)
-Bana ihsândan haber ver! dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
-Allah’a, O’nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne
kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.” Sonunda
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“O Cibrîl’di; size dininizi öğretmeye gelmişti.” 42
“Din nasihattir (nasihatten ibârettir).” Ashâb sordu: “Kime?”
“Allah’a, kitabına, rasûlüne, müslümanların imâmına ve tüm müslümanlara.”
43
“Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden
ötürü helâk oldular.” 44
“Peygamberler, anaları ayrı, babaları bir kardeştirler; dinleri birdir.” 45
“Ben, sizin havuz başında öncünüzüm. Benim yanıma gelen ondan
içer, ondan içen de ebediyyen susamaz. Ve muhakkak benim yanıma birtakım
kavimler gelecek ki, ben onları tanırım, onlar da beni tanırlar. Sonra
benimle onların arasına bir perde konur. Ben, ‘onlar bendendir’ derim.
Bana: ‘Sen onların, senin ardından neler ortaya çıkardıklarını bilmezsin’
denilir. Ben de: ‘Benden sonra dinde değiştirme yapanlar uzak olsunlar,
uzan olsunlar’ derim.” 46
“Ben (havuz başında) dikilip durduğum sırada bir zümre görürüm.
Nihayet onları tanıdığım zaman, benimle onların arasına bir adam (bir
melek) ortaya çıktı da onlara: ‘Gelin!’ dedi. Ben ona: ‘Bunları nereye
götürüyorsun?’ dedim. Melek: ‘Vallahi, cehenneme götürüyorum!’
diye cevap verdi. ‘Bunların hali, günahı nedir?’ dedim. Melek: ‘Bunların,
senin ardından gerisin geriye dönüp (dinlerine) sırtlarını çevirerek
irtidat ettiler!’ dedi. Sonra ben, havuz başında bir zümre daha gördüm.
Nihayet onları tanıdığım zaman yine benimle onların arasına bir
adam daha çıktı da bu topluluğa: ‘Gelin”’ dedi. Ben, ona da: ‘Bunları
42] Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, hadis no: 8; Tirmizî, İman 14, hadis no:
2738; Ebû Dâvud, Sünnet 16, hadis no: 4695; İbn Mâce, Mukaddime 9, hadis
no: 63, 64; Nesâî, İman 6
43] Müslim, İman 55, hadis no: 95; Ebû Dâvud, Edeb 67, hadis no: 4944; Nesâî,
Bey'at 31, hadis no: 156
44] Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330
45] Buhârî, Enbiyâ, 113
46] Buhârî, Rikak 164; Müslim Fezâil 26-32
DİN
- 19 -
nereye götürüyorsun?’ diye sordum. ‘Vallahi, ateşe götürüyorum’ diye
cevap verdi. ‘Bunların günahı nedir?’ dedim. Melek: ‘Senden sonra
bunlar, gerisin geriye dönüp dinlerine sırtlarını çevirerek gerisin
geri dinden çıkmışlardır!’ dedi. Ben, bu havuza yaklaşıp da geriye
çevrilenlerden hiç kimsenin cehennemden kurtulacağını sanmıyorum.
Ancak çobansız yolunu şaşıran deve sürüsünden yolunu bulanlar misali,
bunlardan da (tek tük) cehennemden kurtulanlar olabilir.” 47
“Kitab ve Sünnet’ten başka uyulması gerekli üçüncü bir yol yoktur.
Sözlerin en güzeli Allah’ın kelâmı ve yolların en güzeli, Muhammed’in
yolu, sîrettir. Dikkat! (Sonradan) dinde ihdas edilmek istenen şeylerden
sakının. Çünkü şer işlerden birisi de, ihdas edilen şeylerdir. (Dinde)
icat edilen her şey bid’attir. Bid’atler dalâlettir.” 48
İrbad bin Sâriye (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bize öyle
bir vaaz etti ki, ondan gözlerimiz yaşardı ve kalplerimiz titredi.
Bunun üzerine biz, dedik ki: ‘Ya Rasûlallah, bu vaazınız vedâ
eden bir kimsenin vaazına benziyor. Bize, neleri tavsiye edersiniz?’
Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Ben sizi, gecesi, gündüzü gibi aydınlık
olan (en küçük şüpheyi barındırmayan, gayet açık) bir din üzerine bıraktım.
Benden sonra ancak helâk olanlar, o dinden (başka yönlere) sapar.
Sizden kim çok yaşarsa, fazla ihtilâfa şahit olacaktır. Onun için tanıdığını
Sünnetime ve hidâyete erdirilmiş olan hulefâ-yı râşidîn’in sünnetine/yoluna
yapışın. Bunları, dişlerinizde sıkıca tutun. Başınızdaki halife, siyah
bir köle bile olsa, ona itaatten ayrılmayın. Çünkü mü’min (tevâzu ve
uysallığı bakımından) burnuna yular takılmış deve gibidir, hangi tarafa
sevk edilirse uyar.” 49
“Yılanın toplanıp deliğine çekildiği gibi, din de muhakkak sûrette
toplanıp Hicaz’a çekilecek ve dağ keçileri, dağın doruğunda üslendikleri
gibi din de, muhakkak sûrette Hicaz’da üslenecektir. Din, garip olarak
başlamıştır ve ileride tekrar garip olacaktır. Benden sonra insanların sünnetimden
(yolum ve şeriatımdan) bozmuş olduklarını düzeltmeye çalışan
gariplere müjdeler olsun!” 50
“İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, onların içinde dini(nin gereklerini
yerine getirme) üzerinde tahammül gösteren, avucunun içinde
ateş parçası tutan gibidir.” 51
47] Buhârî, Rikak, 166
48] İbn Mâce, Mukaddime, 46
49] İbn Mâce, Mukaddime 6, hadis no: 43; Ebû Dâvud, Sünnet, 6, hadis no: 4607;
Tirmizî, İlim, 16, hadis no: 2815; Dârimî, Mukaddime 16, hadis no: 96
50] Tirmizî, İman 13, hadis no: 2765; Müslim, İman 65, hadis no: 232; Buhârî,
fezâilu Medine 6, hadis 10; Müslim, İman 65, hadis no: 232-233
51] Tirmizî, Fiten 61, hadis no: 2361; Ahmed bin Hanbel, 2/390-391
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 20 -
“Karanlık gecenin (zifiri) karanlıklarına benzeyen fitneler ortaya çıkmadan
amellere sarılın. (Zira o fitneler zuhur ettiği zaman) Kişi mü’min
olarak sabahlayacak; kâfir olarak akşamlayacak. Veya mü’min olarak
akşamlayacak, kâfir olarak sabahlayacak. Dinini bir dünya metâı karşılığında
satacaktır.” 52
“Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası
onu yahûdi, hıristiyan, mecûsi (hatta müşrik) yapar.” 53 Hadisin diğer
rivâyeti şöyledir: “Her çocuğu annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Onun
bu hali konuşma çağına kadar devam eder, sonra ebeveyni onu hıristiyan,
yahûdi, mecûsi yapar. Eğer ana babası müslüman iseler, çocuk da
müslüman olur.” 54
“Rabbim buyuruyor ki: ‘Ben bütün insanları hanîf (tevhid dini, sâlim
fıtrat) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onu dinden saptırdılar.
Benim helâl ettiklerimi onlara haram ettiler, insanlara Bana şirk/ortak
koşmalarını söylediler. Oysa o ortaklar hakkında hiçbir delil indirmemiştim.”
55
Hz. Ömer, hıristiyan kölesi Esbak’a birkaç kez müslüman olmasını
teklif etmiş, köle kabul etmeyince Hz. Ömer şöyle demiştir:
“Dinde zorlama yoktur. Ama müslüman olsan, müslümanların bazı
işlerinde senden istifade ederiz.” 56
“Târık bin Şihab anlatıyor: “Yahûdiler, Hz. Ömer’e (r.a.) şöyle
dediler: ‘Siz bir âyet okuyorsunuz ki o, şâyet bize inseydi o günü
bayram yapar (her yıl kutlar)dık.” Hz. Ömer (r.a.) bu konuyla ilgili
diyor ki: “Ben onun indiği ânı ve yeri, indiği sırada Rasûlullahın
(s.a.s.) bulunduğu noktayı biliyorum: Arafe günü inmişti. O zaman
ben de Arafat’ta idim ve bir Cuma günüydü. Kasdettikleri
âyet de: ‘Size bugün dininizi tamamladım’ 57 âyeti idi.” 58
Din Anlayışları ve Diğer İnançlarda Din
Yukarıdan beri anlatılanlar, İslâm’a göre dinin tanımı, ya da
52] Müslim, İman, 118, hadis no: 186
53] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25
54] Buhârî, Cenâiz 79; Müslim, Kader 23-25, İman 264; Ahmed bin Hanbel,
2/233, 435
55] Müslim, Cennet 63; Ahmed bin Hanbel, 4/162
56] Buhârî, İman 17, Zekât 1, Cihad 95; Tirmizî, İman 1, 2; Nesâî, Zekât 3, İman
15, Cihad 1; İbn Mâce, Mukaddime 9, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10; Ahmed bin
Hanbel, 1/11, 78, 2/314
57] 5/Mâide, 3
58] Buhârî, İman 33, Meğâzî 77, Tefsir Mâide 2, İ'tisâm; Müslim, Tefsir 3, hadis
no: 3017; Tirmizî, Tefsir Mâide, hadis no: 3046; Nesâî, İman 18, Hac 194
DİN
- 21 -
İslâm bilginlerine göre ‘din’ olayını anlama çabalarıdır. Başka dinlere
inanan insanların din olayına yaklaşımı elbette böyle değildir.
Batı ülkelerindeki felsefecilerin, sosyologların, politikacıların ‘din’
diye anlayıp izah ettikleri şey, çok farklıdır. Özellikle batıdaki pozitivist
felsefenin ve modernizm denilen hayat anlayışının gelişmesinden
sonra din’e getirilen tanımlar çok daha başkadır.
Biz bu farklı tanımlar üzerinde durmayacağız. Ancak, insan
için din olayının hatırlattığı gerçeği, insan hayatında dinin yerini,
insanların sürekli bir dine inandıklarını, hayatlarına temel aldıkları
hayat felsefelerinin veya dünya görüşlerinin bir din haline geldiğini
söylemek istiyoruz. Kur’an şöyle diyor: “Firavun, ‘bırakın beni’
dedi, ‘Mûsâ’yı öldüreyim, o gitsin Rabbine yalvarıp yakarsın. Çünkü ben,
onun sizin dininizi değiştirmesinden ve yeryüzünde fesat çıkarmasından
korkuyorum.” 59
Kur’an’da anlatılan Hz. Mûsâ ile Firavun kıssasına bakıldığı
zaman burada Firavunun değiştirilmesinden korktuğu ‘din’in yalnızca
bir inanç ve vicdanî kanaat olmadığı açıktır. Firavun, kendi
kurduğu sistemin, toplum düzeninin, genel-geçer olan şeriatinin
(kanunlarının) Mûsâ (a.s.) eliyle değiştirilmesinden korkuyordu.
Mûsâ (a.s.)’nın dâveti, onun kurduğu toplumsal düzene, kendi
hevâsından uydurduğu ilkelere, egemenliğine aykırı düşüyordu.
Mûsâ (a.s.)’nın başarısı, onun saltanatının ve düzeninin sonu idi.
Şunun altını tekrar çizmek gerekir ki ‘din’ olayı, yalnızca bir
inanç, bir vicdanî kanaat, ahlâkî davranışlar ya da belli zamanlarda
ve özellikle gizli olarak yerine getirilen kişisel tapınmalar değildir.
Yukarıda ‘din’ kelimesinin sözlük anlamlarından ve Kur’an’da
geçen mânâlarının hiç birinde din’in, inanç ve vicdanî kanaat anlamına
gelmediğini gördük. Bunun aksine din, bir teslimiyeti, boyun
eğmeyi, kanun ve şeriati, ceza ve mükâfatı ifade etmektedir.
İnanç yani iman, İslâm’a göre ‘din’in yalnızca bir parçasıdır. Kişinin,
Allah’tan gelen ‘din’i ve bu ‘din’e ait ilkeleri kabul etmesidir.
İnsan, yaratılışı gereği inanmak, hayatını belli ilkelere göre
yaşamak, birtakım hukuk kurallarına uymak, tapınmak, duâ etmek,
sığınmak, belli bir toplum düzenine sahip olmak zorundadır.
İnsanların benimsedikleri, inandıkları, düşüncelerini ve yaşayışlarını
ona göre ayarladıkları, toplumsal düzenlerini ona uygun
düzenledikleri sistemler, doktrinler, ideolojiler birer dindir. Kişinin,
kendileri ile toplumun, kendileri ile yüce bir varlığın arasındaki
ilişkileri düzenleyen her sistem bir dindir. Eşya ve evreni
59] 40/Mü’min, 26
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 22 -
izah eden, insanların hayatına yön veren, kişilerin inanarak benimsedikleri
her dünya görüşü bir dindir.
İslâm’a rağmen insanlar bir siyasî güce, bir sisteme ve onlara
ait düzene, ilkelere boyun eğip itaat ediyorlarsa, bu bir dindir.
İnsanların bu gibi sistem veya ideolojilere din adı verip vermemesi,
bir veya daha fazla ilâha inanıp inanmaması, birtakım davranışlara
ibadet adını verip vermemeleri işin aslını değiştirmez.
Çünkü ‘din’ olayında temel olan şey, bir inanç sisteminin ve bu
inanç sistemine göre şekillenen bir hayat anlayışının veya bir dünya
görüşünün olmasıdır. Bu dünya görüşüne göre bir ‘yaşayış sistemi’
varsa, bu hayat sistemine insanlar inanıyor ve bağlanıyorlarsa,
bu hayat sisteminin birtakım ilkelerini en üstün sayıyorlarsa, yani
bir otoriteye kayıtsız şartsız itaat ediyorlarsa; ortada bir ‘din’ olayı
var demektir.
Bu anlamda yeryüzünde eskiden ve şimdilerde ‘din’den uzak
hiç bir insan ve hiç bir toplum yoktur. İnsanın, hayatını yaşarken
kendine ilke olarak aldığı şeyler, yaşarken uymak zorunda
olduğu ‘hayat sistemi’ onun için bir dindir. Zaten ‘din’in esas anlamı
da, bir inancı, bir ideolojiyi, bir hayat sistemini benimseyip
ona itaat etmektir. Tarih boyunca ve günümüzde hak din olan
İslâm’dan uzaklaşan bütün insanlar bu anlamda kendilerine bir
‘din’ bulmuşlardır. İnsanlar her zaman kendilerinden üstün olan
bir güce sığınmışlar, kendilerine faydası olduğuna ya da kızdığı
zaman zararı dokunacağına inandıkları bir veya birden çok ilâh
bulmuşlardır. O ilâhtan geldiğini kabul ettikleri birtakım ilkelere
uymuşlar, din haline getirdikleri bir ‘hayat anlayışını’ benimsemişlerdir.
Dinler tarihi incelendiği zaman görülecektir ki tarih boyunca
sayısız din uydurulmuş, akla hayale gelmeyen şeyler tanrı haline
getirilmiştir. Günümüzde de durum değişmemiştir. İnsanlar, inanma,
tapınma ve bir hayat anlayışına ve düzene bağlanma ihtiyaçlarını
çeşitli doktrinlere ve ideolojilere bağlanarak karşılamaya
çalışmaktadırlar. Bugün, sosyalizm, komünizm, kapitalizm, modernizm,
laisizm, Kemalizm, hıristiyanlık, yahûdilik, hinduizm ve
benzeri adlarla karşımıza çıkan bütün inançlar, hayat felsefeleri ve
ideolojiler birer dindirler. Bu dinler için ilâhlar, mâbetler, tapınma
şekilleri aramaya gerek yoktur. Bu bâtıl dinlerin her bir mü’mini
kendine göre inanıyor, tapınacak mâbet yapıyor, yeni tapınma şekilleri
icad ediyor, önünde secde ettiği yeni ilâhlar buluyor.
Bir batılı düşünürün dediği gibi, bu çağdaş dinlerin ilâhları:
Diktatörler, patronlar, devletler, despot partiler, şarkıcılar,
DİN
- 23 -
sporcular, ikonlar; tapınakları ise, bankalar, stadyumlar, müzikholler,
anıt mezarlar ve fabrikalardır. Bu dinlerin inananları ise,
her tarafta istenildiği gibi sürüklenen, yönlendirilen, sömürülen,
küçük hedeflerin peşinde koşturulan, güç kaynaklarına kayıtsızca
itaat eden uyuşuk kitlelerdir.
İslâm’dan uzak kalanların, ilâhî hayat düzenine sırtını çevirenlerin
düşeceği durum budur. Çünkü insan, hayatını mutlaka birtakım
ilkelere, hükümlere göre yaşar. Bir şeylere inanır, yüce bir kuvvete
tâbi, en yüce kabul ettiği güce teslim olur, ona ibâdet eder.
İnsanın hayatından “hak” alınırsa, onun yerini bir sürü bâtılın doldurması
kaçınılmazdır. Bu anlamda insanın içyapısı boşluk kabul
etmez. 60
Her toplumda din kelimesini ifade etmek için farklı kelimeler
kullanılmıştır. Bunlar yol, mezheb, âyin, hüküm, emir, kanun, fazilet,
korku ile karışık saygı vs. anlamına gelen kelimelerdir. Bu
inançlara göre din şu alanları kapsar: Din; insanın kutsal şeylerle
olan ilişkisidir. Din; ruhi varlıklara olan inançtır. Din; mutlak itaat
duygusuna dayanır. Din; en yüksek toplum değerlerinin şuurudur.
İslam’a Göre Din Gerçeği
İslâm’a Göre Dinin Tanımı: Buraya kadar ‘din’ kelimesinin sözlük
anlamlarını ve Kur’an’da hangi mânâlarda kullanıldığını kısaca
gördük. Görüldüğü gibi bu kelimenin sözlük anlamıyla yakın
ilgisi olmakla beraber, Kur’an’ın gelişiyle yepyeni bir kavram anlamı
kazanmıştır. Bu kavram, Allah’ın insanlara gönderdiği İslâm’ın
adı olmuştur. İslâm bilginleri bu kullanımlardan hareketle ‘din’
kavramının tanımını yapmaya çalışmışlardır. İslâmî kaynaklarda
‘din’in kısmen farklı tanımlarına rastlamaktayız. Ancak bu tanımların
sözleri farklı olsa da, hepsinin ortak şeyi söyledikleri açıktır.
Bu tanımlardan Seyyid Şerif Cürcânî’ye ait olanı oldukça yaygındır:
“Din, akıl sahiplerini Peygamberin bildirdiği gerçekleri
benimsemeye çağıran ilâhî kanundur.” ‘Din’ şu şekilde de tarif
edilmiştir: “Din, akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı
şeylere ulaştıran İlâhî bir kanundur.” Bu tanımlara göre din,
Allah’tan gelen, peygamberler tarafından insanlara tebliğ edilen,
insanları kendi istekleriyle hayırlı olan şeylere, daha doğrusu dünya
ve âhiret saadetine götüren, içerisine iman, amel ve hayatla
ilgili bütün hükümleri alan insanüstü bir sistemin adıdır.
Meşhur Cibril hadisinde Peygamberimiz (s.a.s.), din’i İslâm,
60] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 142 vd.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 24 -
iman ve ihsan olarak tarif etmiştir. Allah’tan gelen din, teslimiyeti,
yani en yüce otorite olan Allah’ın hâkimiyetine bağlanmayı gerektirir.
Bu teslimiyetin bir gereği olarak O’ndan gelen hükümleri
kabul edip onlarla amel etmek inanmanın şartıdır. Nitekim İslâm
kelimesi, hem Allah’a teslimiyeti, hem de bu teslimiyetle selâm
(barış ve huzura) ulaşmayı ifade eder.
İman etmek, peygamberlerin Allah’tan getirip tebliğ ettikleri
bütün haberlerin doğru olduğundan emin olmak, onları doğrulamak
da dinin gereğidir. İhsan, hem Allah’ı görüyormuşçasına
ibâdet etmek, hem de adâletli olmanın da ötesinde güzel davranışlarda
bulunmaktır. Bu davranışlar, amellerde, ahlâkta ve
Allah’ın hükümlerini uygulamakta olur. 61
Kur’an’da kullanılan ‘din’ kavramı, yukarıda geçen anlam
gruplarının bazen birisini, bazen hepsini birden ifade eden bir nizamın
adı olarak yer almaktadır. Kur’an bu nizama yer yer ‘dinü’lkayyim
-dosdoğru din-,’62 ‘dinü’l-hâlis -katıksız- Allah’a has din’,63
‘dinü’l-hakk’ -dosdoğru- gerçek din’,64 ‘dinullah -Allah’ın dini-’,65
gibi isimler vermektedir.
Diğer taraftan, Kur’an’daki ‘din’ kavramı, hem ilâhlığı hem de
kulluğu ifade etmektedir. Din, yaratıcı (hâlik) ve kendisine ibâdet
edilen (ma’bud) Allah’a nisbetle; hâkim olma, itaat altına alma,
hesaba çekme, ceza veya mükâfat verme; yaratılmış (mahlûk) olan
ve ibâdetle sorumlu insana nisbetle, boyun eğip itaat etme, zelil
olduğunu anlama, teslim olma, Yaratıcının hükümlerine uyma ve
ibâdet etmedir. Şüphesiz ki İslâm’a göre din, kul ile Yaratıcı arasındaki
ilişkiyi düzenleyen bir nizam, bir yoldur.
Din kelimesi, sadece hak din için, yani özel ve dar anlamıyla
İslâm için kullanılmaz. Din kelimesinin geniş olarak ele alındığı ıstılahtaki
veya pratikteki anlamı; bir dünya görüşünü, bir hayat şeklini
belirleyen görüşler, emirler ve yasaklar manzûmesidir. Yani, üstünlüğü
kabul edilen kanun ve kurallarla belirlenmiş yaşama şekline din denir. Dolayısıyla
“her din bir hayat şeklidir ve her hayat şekli bir dindir” görüşü,
genel itibariyle doğru bir görüştür. Nitekim İslâmî ıstılahta veya
diğer bir deyişle İslâmî pratikte dinin anlamı; en genel ifadeyle
Yaratıcı ile insanların ve insanlar ile tüm yaratılmışların münâsebetlerini
61] Ebû Dâvud, Sünne, hadis no: 4695, 4/223; Müslim, İman 1, hadis no: 1, 1/36;
Tirmizî, İman 6, hadis no: 2612, 5/9
62] 9/Tevbe, 36
63] 39/Zümer, 3
64] 9/Tevbe, 29
65] 3/Âl-i İmrân, 83
DİN
- 25 -
tanzim eden nizamdır.
Kur’ân-ı Kerim’de “din” kelimesi, sağlam bir nizamı, eksiksiz
bir düzeni ifade edecek şekilde kullanılır. Söz konusu bu düzen,
dört unsurdan meydana gelir:
1- Hâkimiyet ve yüce egemenlik,
2- Bu yüksek egemenlik ve hâkimiyete itaat edip boyun eğme,
3- Bu hâkimiyetin otoritesi altında meydana gelen fikrî ve amelî
nizam,
4- Bu nizama uymaya ve ihlâsla bağlanmaya karşı bu yüce egemenliğin
verdiği mükâfat veya karşı gelmek suretiyle isyan etmeğe
verdiği ceza.
Kur’ân-ı Kerim, bazen bu anlamlardan biri için, bazen de tüm
bu dört anlamdan müteşekkil nizam için “din” kelimesini kullanır.
Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’in, bu kelimeyle bir hayat nizamını kasdettiği
görülür. 66
Fıtrata uygun tek din olan hak dinin egemenliği için, bu dinin
mensupları sonuna kadar mücâdele etmelidir67. Çünkü hak dine
karşı olanlar, bu dini ortadan kaldırıncaya kadar mücâdele etmekten
geri kalmayacaklardır.68 Ve onlar hak dini sürekli alay ve eğlence
konusu yapacaklardır. O halde hak din mensupları bunları
gönül dostu edinemezler.69 Böyleleriyle duruma göre ya mücâdele
edilir yahut da onlara: “sizin dininiz size, benim dinim bana!” 70 denir.
Dinde Aşırılık: Kur’an, din bahsinde bir tehlikeye dikkat çekmektedir:
Bu, dinde gulüvdür/aşırılıktır. Dinde gulüv: Azgınlık,
doymazlık, haddi aşmak, dine ilâvelerde bulunmak demektir. Hz.
Peygamber’in gulüv konusundaki beyanları bize gösteriyor ki,
dinde gulüvün temelinde, birtakım insanların dinde olmayan bazı
şeyleri Allah’a yaranmak adı altında dine yamatmaları ve esası kolaylık
olan hak dini çekilmez hale getirmeleri vardır. Dinde aşırılık,
âyetler çerçevesinde, öncelikle yanlış bir Allah inancında belirir.
Daha sonra ise başkaldırma, aşırı gitme ve yapılan kötülükleri önleme
çabasından yoksunluk olarak kendini gösterir.
66] Geniş bilgi ve ilgili âyetler için bk. Mevdûdi, Kur’an’a Göre Dört Terim, Beyan
Yayınları, s. 99-111
67] Bk. 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
68] Bk. 2/Bakara, 217
69] bk. 5/Mâide, 57; 6/En'âm, 70; 7/A'râf, 51
70] 109/Kâfirûn, 6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 26 -
Ehl-i kitapla ilgili bu aşırılık ve taşkınlığın yasaklanışı, dinlerin
en ortayolcusu/dengeli olanı Hz. Muhammed’in dinine uymaya
teşvik amacı taşır. Kur’an, hıristiyanlığın dinde gulüv yüzünden
Hakk’a yüz çevirip hak dini dejenere ettiğini söylemektedir “De
ki: Ey kitap ehli, haksız/yanlış yere dininizde taşkınlık etmeyin, dininiz
konusunda aşırı gitmeyin. Daha önce sapıtan, pek çok kişiyi saptıran
ve doğru yoldan ayrılan bir kavmin hevâsına/keyiflerine uymayın. İsrâil
oğullarından inkâr edenler, Dâvud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle
lânetlenmişlerdi. Bu, başkaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi. Birbirlerinin
yaptıkları kötülükleri önlemezlerdi. Yaptıkları ne kötüydü!” 71
Kur’an, dinde aşırılıktan şiddetle kaçındırmaktadır. “Kalbini
Bizi zikirden/anmaktan alıkoyduğumuz, keyfine uyan ve işi hep aşırılık
olan kişiye itaat etme!”72 Bu âyet de, aşırılıktan kaçınmayı, aşırılara
uymamayı emretmektedir. Çünkü dinde aşırılık, dini amacından
saptırır. Allah’ın koymadığı hükümlerin konmasına, yasaklamadığı
şeylerin yasaklanmasına yol açar. Bu da insanların hareket
alanlarını daraltır. Dinin amacı, insanın elini kolunu bağlayıp onu
vehimlerin tutsağı yapmak değil; hurâfelerden kurtarıp özgür, sadece
Allah’a tertemiz kul yapmaktır. Din, ruhu bezeme yöntemidir.
Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: “Dinde aşırılıktan sakının.
Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden ötürü helâk oldular.” 73
Karşı Din; Allah’a Din Öğretmeye Kalkmak: Din konusunda
bir diğer tehlike de; insanoğlu, dinin sahibi ve koyucusu olan
Allah’a bile din öğretme küstahlığına yeltenebilmesidir. Kur’an bu
noktada şu ibret ve ürperti dolu ifadeyi kullanmaktadır: “Allah’a
dininizi mi öğretiyorsunuz? Allah her şeyi en iyi bilendir.” 74
Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi meşrû kılmak, O’na karşı
din üretmek anlamına gelir: “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir
şeyi onlara meşrû kılacak ortakları mı var? (Allah’ın izin vermediği bir
dini getiren ortakları mı var?) Eğer (azâbı erteleme sözü) kesin hüküm
bulunmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zâlimlere can
yakıcı bir azap vardır.” 75
Dinin Kaynağı
Din de dâhil olmak üzere bütün kavramlara iki şekilde bakmak
mümkündür:
71] 5/Mâide, 77; ayrıca bk. 4/Nisâ, 171
72] 18/Kehf, 28
73] Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330
74] 49/Hucurât, 16
75] 42/Şûrâ, 21
DİN
- 27 -
1) Dinin İlâhî ve yüce kudret tarafından konulduğuna inanan
düşünce,
2) İnsanın herşeyden üstün olduğuna inanarak, dini bizzat insanın
ürettiğine inanan görüş.
Buna göre ilerlemeci ve evrim teorisine dayanan ikinci görüşe
göre, insanlık her geçen gün iyiye giden geri dönülmez bir akışın
içindedir. İnsan, ilkel döneminde tabiat ve tabiî hâdiseler karşısında
çaresiz kaldığından birtakım görünmez güçlerin var olduğuna
inanmış ve bunları maddîleştirerek zamanla tapınmaya başlamış,
böylece putperestlik ortaya çıkmıştır. Bu yüzden insanlığın
ilk dinine animizm (ruhlara tapma) adı vermişlerdir. Ölü ruhların,
bedensiz varlıklarını devam ettireceği inancı atalara tapınmayı
doğurmuş, buradan yağmur, ateş, kar gibi tabiat olaylarını idare
eden çeşitli tanrıların varlığına inanılmış, zamanla bu tanrıların
birleştirilmesiyle tek tanrı inancı ortaya çıkmıştır. Dinin insan tafından
uydurulup üretildiği anlayışına dayanan bu görüşlerin iddiaları
şöyle maddeleştirilebilir:
“Eskiden kabileler kendilerini belli bir hayvan veya bitkiyle kan
bağı içinde akraba sayar ve onlara saygılarını tapınma biçiminde
gösterirlerdi.”
“Din toplumsal bir süreçtir. Toteme (kutsal olan şey) gösterilen
saygı insanların kendi birliklerini temsil ettiği içindir. O halde
dinin temel fikri kutsaldır. Kutsal olan da toplumun kutsal kabul
ettiği şeydir.”
“Din insanın kendi kişiliğini bulurken hissettiği güçsüzlüğe karşı
bir şeylere güvenme ihtiyacından doğmuştur.”
“İnsanın kendi düşüncesini insanüstü bir plana aktarmasıyla
din ortaya çıkmıştır. Yani insanların ruhun ölmezliğine inanmaları,
adalete olan susamışlıkları, insanların bir adaletin tecellisine olan
inançları din mefhumunu ortaya çıkarmıştır.
“Din baskı altındaki insanların iç çekmesi, kalpsiz dünyanın kalbi,
ruhsuz dünyanın ruhudur. Din halkın afyonudur.”
“Sonuç olarak din, ilkel insanın zayıflığının ürünüdür. İlkel ve
çok tanrılı dinler tarihin ilk dönemlerinde yaşanmış olup, din de
insanla birlikte evrim geçirmiştir. Din herhangi bir varlığın değil,
bizzat insanın kendisinin ürünüdür. Teknolojinin ve tabiî bilimlerin
gelişmesiyle insan, tabiatüstünde hâkimiyet kurmuş, tabiat
olaylarına bilimsel açıklamalar getirmesi sonucu zamanla din, işlevini
yitirecek, insan hayatının belli bir safhasında artık ihtiyaç
olmaktan çıkacaktır.”
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 28 -
Tüm bu ve benzeri inançlar Allah’a inanmayan, hak dini kabul
etmeyen, ateist, laik, materyalist, komünist ideolojileri benimsemiş
olan insanların ortak inancıdır.
İslâm inancına göre dinin kurucusu Allah’tır. Bütün vahiy kaynaklı
dinler Allah tarafından gönderilmiş, ilk günkü saflıklarını korudukları
müddetçe yürürlükte kalmıştır. İlk insan, aynı zamanda
ilk peygamberdir. Dolayısıyla insanlığın ilk dini çok tanrılı değil; tek
tanrılıdır. Yani tevhid dinidir.
Allah’ın varlığı ve birliği, zat ve sıfatları, melek inancı, kitap
inancı, peygamber inancı, âhiret inancı vahiy kaynaklı dinlerde
değişmemiş, sadece şeriatler değişmiştir. Bunun içindir ki, Hz.
Âdem’den, Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar tüm
peygamberlerin getirdiği hak dinlerin ortak adı İSLÂM’dır.
Fakat peygamberler halkın arasından ayrıldıktan sonra, insanlar
hak dinden uzaklaşmış, birtakım sâlih insanlara, yıldızlara,
ağaçlara, hayvanlara, taşlara, hevâ ve heveslerine tapınmaya
başlamışlardır. Hak dinlerde meydana gelen bu sapmayı ortadan
kaldırmak için Allah Teâlâ, merhametinin bir sonucu olarak peygamberler
göndermiş, bu elçiler insanları tevhid inancına tekrar
tekrar dâvet etmişlerdir.
Yani insanlığın çok tanrı inancından tek tanrı inancına doğru
gelişme gösterdiği anlayışı İslâm inancına aykırıdır. İslâm
i’tikadında insanlığın ilk dini tevhid dinidir.
Din Duygusunun Menşei
Din duygusu fıtrîdir, doğuştan gelir. İnsan, inanma ihtiyacı ile
yaratılmıştır. İnsan, yaratılışından bu güne kadar her zaman ve
her yerde yüce, ulu, kudretli bir varlığa inanma ihtiyacı hissetmiştir.
Bu ihtiyaç din duygusunun fıtrî olduğunun delilidir. Dolayısıyla
din duygusunun kaynağını, insanın fıtratında aramak gerekir. Nitekim
Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Sen yüzünü bir kanıt olarak
dine, Allah’ın fıtratına çevir ki, O, insanları bunun üzerine yaratmıştır.
Allah’ın yaratması değiştirilemez.” 76
Peygamberimiz bir hadisinde “Her çocuk, İslâm fıtratı üzerine
dünyaya gelir. Bundan sonra anne ve babası yahudi ise, onu yahudi;
hristiyan ise, hristiyan yapar.”77 buyurarak bu hususu açıklamıştır.
İstenen mükemmellikteki bir dini kim ortaya koyabilir?
76] 30/Rûm, 30
77] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25
DİN
- 29 -
Kur’ân-ı Kerim’in bu konuda bize verdiği cevaplar, gösterdiği deliller,
tartışılamayacak ve reddedilme ihtimali bulunmayan güçlü
delillerdir. Bu deliller o kadar açıktır ki, hiçbir şekilde görmezlikten
gelinemezler. İnsan hayatını yönlendiren, hayatına egemen olan
her bir düzen bir “din” olduğuna göre ve aslında “din”in insanın
belli nitelikteki sorularını cevaplandırmak, sorunlarını çözmek iddiasında
bulunduğuna göre, bu keyfiyetteki bir “din”in koyucusu
kim olabilir veya kim olmalıdır? Bu konuda Kurân-ı Kerim’in bize
verdiği cevaplar gerçekten dikkate değerdir. Bunları kısaca şöyle
sıralayabiliriz:
1- Yaratan, yarattığının yapısına en uygun yolu gösterendir:
“Her şeyi yaratıp düzene koyan, onu takdir edip ona yol gösteren... O
en yüce Rabbinin adını tesbih et.”78 Rablerinin kim olduğunu soran
Firavun’a Hz. Mûsâ’nın şu cevabı ne kadar anlamlıdır: “Bizim
Rabbimiz her şeye hilkatini veren, sonra da doğru yolu gösterendir.” 79
Aynı cevabı Hz. İbrâhim, kendisiyle tartışan Nemrut’a söylemişti.
Nemrut, krallığının aynı zamanda insanların hayatını düzenlemek
yetkisini kapsadığını kabul ettiğinden, kendisini de
uyruğunu/halkını da Allah’ın dinine tâbi olmaya dâvet eden Hz.
İbrâhim’e karşı çıkmış, bu konuda onunla tartışmak cür’etini göstermişti:
“Allah kendisine mülk verdi diye Rabbi hakkında İbrâhim’le
mücâdele edeni görmedin mi? Hani İbrâhim: ‘Benim Rabbim diriltir ve
öldürür’ deyince o: ‘Ben de diriltir ve öldürürüm’ demişti. İbrâhim de:
‘Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen de batıdan getir!’ deyince,
kâfir şaşırıp kalmıştı.” 80
Hz. İbrâhim’in getirdiği delil gayet açıktır, tartışılmayacak bir
mantıkî doğruluğa sahiptir. Bütün varlıklara düzeni veren Allah,
aynı şekilde insan hayatını da düzenlemek yetkisine sahiptir.
Kâinata düzen veren Allah olduğuna ve evrendeki her şey Allah’a
teslim olduğuna göre, insanlar da hayatları için Allah’ın dininden
başka bir düzen aramamalıdır: “Onlar Allah’ın dininden başkasını mı
arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’na ister istemez
teslim olmuştur ve O’na döndürüleceklerdir.” 81
2- Yaratan, hem de bir tek emirle dilediğini yapan Allah’ın
yaratıcılığı kabul ediliyorsa, ortaksızlığı da, beşer hayatını düzenleyiciliği
de, kanun koyuculuğu da kaçınılmaz olarak kabul
78] 87/A’lâ, 1-3
79] 20/Tâhâ, 50
80] 2/Bakara, 258
81] 3/Âl-i İmrân, 83
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 30 -
edilmelidir: “Bir şeyi diledikmi ona yalnızca ‘ol!’ deriz, o da hemen
oluverir.”82; “Rabbiniz o Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı; sonra
Arş’a istivâ etti. Onu durmadan kovalayan gündüze geceyi O bürüyüp
örter. Güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğdiren O’dur. İyi bilin
ki, yaratmak da emretmek de yalnız O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan
Allah’ın şânı ne yücedir.”83;“Şüphesiz Allah taneleri/tohumu ve çekirdekleri
yarandır. Ölüden diriyi O çıkarttı. Diriden ölüyü de çıkaran O’dur. İşte
bunları yapan Allah’tır. Nasıl olur da O’nun gösterdiği yoldan döndürülürsünüz?”
84
Allah’ın yaratıcılığı, insanın hayatını düzenlemek yetkisinin
de O’na ait olduğu gerçeği anlaşılsın diye vurgulanmaya devam
edildikten sonra şöyle buyurulmaktadır: “Gökleri ve yeri yoktan var
eden O’dur. O’nun bir eşi yokken, nasıl bir evlâdı olabilir? Her şeyi O
yaratmıştır. Her şeyi hakkıyla bilen O’dur. İşte bunları yaratan Rabbiniz
Allah; O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, her şeyi yaratandır. O halde
yalnız O’na ibâdet/kulluk edin. O, her şey üzerinde gözeticidir.” 85
İşte bu gerçek, mutlak olarak Allah’a ibâdete, Allah’ı tevhide/
birlemeğe götürür ve Allah’tan başkasının insan hayatını herhangi
bir yönüyle düzenlemek yetkisini tanımak demek olan şirkin ya
da mutlak olarak Allah’ı ve hükümlerini inkâra götüren yolların
fıtrî ve mantıkî olamayacaklarını apaçık bir gerçek olarak gözlerimizin
önüne serer: De ki: ‘(düzen, kanun ve dolayısıyla din koyuculuklarını
kabul ederek Allah’a koştuğunuz) ortaklarınızdan yaratmayı başlatıp
da (öldükten) sonra onu eski haline iâde edecek kimse var mıdır?’
De ki: ‘İlkin yaratıp sonra onu geri iâde edebilen Allah’tır.’ O halde nasıl
döndürülüyorsunuz? De ki: ‘Ortaklarınızdan hakkı gösterecek bir kimse
var mıdır?’ De ki: ‘Hakkı gösterecek Allah’tır. Acaba doğruya ileten mi
uyulmaya daha lâyıktır, yoksa hidâyet verilmedikçe kendi kendine doğru
yolu bulamayan mı?’ Ne oluyor size?! Nasıl hükmediyorsunuz?” 86
3- Yaratan, aynı zamanda yarattığını en iyi bilendir. Dolayısıyla,
yarattığı için neyin iyi, neyin kötü, neyin doğru, neyin yanlış, neyin
faydalı, neyin zararlı olduğunu bilendir. “De ki: ‘Siz mi daha iyi
bilirsiniz, yoksa Allah mı?” 87; “Hiç, yaratan bilmez mi? (Elbette bilir; Çünkü:)
O, latîf (ilmi eşyanın gerçeğini kuşatan)dir, her şeyden haberdardır.”88
82] 27/Neml, 40
83] 7/A’râf, 54
84] 6/En’âm, 95
85] 6/En’âm, 101-102
86] 10/Yûnus, 34-35
87] 2/Bakara, 140
88] 67/Mülk, 13
DİN
- 31 -
İnsan, yeterli bilgiye sahip olmadığından hayır ile şerri tesbitte yanılabilir:
“Bazen hoşlanmadığınız bir şey size hayırlı olur; Hoşlandığınız
bir şey de hakkınızda şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” 89
4- Allah’ın gösterdiği yol, hak ve hidâyettir. Bunun karşısında
zan vardır, hevâ vardır. Bunların herhangi birisi ise, insanı dünyada
ve âhirette mutluluğa ulaştırabilecek çözümü teklif edemezler:
“Eğer senin çağrına uymazlarsa, bil ki: Onlar ancak hevâlarına uymaktadırlar.
Allah’tan bir hidâyet olmayarak hevâsına uyandan daha sapık
kim olabilir?” 90; “Eğer hak, hevâlarına uysaydı, göklerle yer ve içlerinde
olanların düzenleri bozulurdu.” 91; “Onlar ancak zanna ve nefislerinin
hevâlarına uyarlar.” 92“Hâlbuki onların, bunun hakkında bir bilgileri de
yok. Onlar, ancak zanna uyarlar. Zan ise, haktan bir şey ifade etmez.” 93
5- O halde insanın önünde tek bir yol kalmaktadır. O da,
Allah’ın hükümlerine teslim olmak, O’ndan sâdık haberi getiren
rasullerin izinden gitmek: “Eğer herhangi bir şeyde çekişirseniz, onu
Allah’a ve Rasûlüne döndürün.” 94; “Rabbine yemin olsun, onlar, aralarında
anlaşmazlığa düştükleri meselelerde senin hükmüne başvurup sonra
da verdiğin hükümden dolayı içlerinde herhangi bir sıkıntı duymadan
tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” 95
Görüldüğü gibi, Allah’ın dinine teslim olmak, insanın önündeki
tek çıkar yoldur. Bu dine teslim olmak, hem insan fıtratının bir
gereğidir, hem de insanın çevresini saran kâinatla, hemcinsleriyle
âhenk içerisinde yaşamasının da bir gereğidir. İnsan, kâinatın bir
yaratıcısı olduğunu bilmek noktasına gelip durmamalı, gerçek yaratıcının
hüküm ve kanunlarına, düzen ve değerlerine de iman
etmeli, tâvizsiz bir şekilde bağlanabilmelidir. İşte o zaman insan
bâtıl dinlerin çıkmazlarından, problemlerinden, şikâyetlerinden
kurtulabilmek imkânını yakalayabilir.
Yüce Allah, peygamberler gönderip beraberlerinde kitaplar
indirmesinin sebebinin, hükmetmek olduğunu açıklamaktadır:
“Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, onun hakkında
hüküm vermek (yetkisi), Allah’ındır. İşte bu (hâkimiyet sahibi) Allah,
benim Rabbimdir. Ben yalnız O’na tevekkül ettim ve ben yalnız O’na
89] 2/Bakara, 216
90] 28/Kasas, 50
91] 23/Mü’minûn, 71
92] 53/Necm, 23
93] 53/Necm, 28
94] 4/Nisâ, 59
95] 4/Nisâ, 65
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 32 -
dönerim.” 96 Hz. Yusuf (a.s.) da şöyle demiştir: “Ey zindan arkadaşlarım,
darmadağınık birçok (düzme) rabler mi hayırlıdır, yoksa kahhâr
olan bir ve tek Allah mı? Sizin O’nu bırakıp da taptıklarınız kendinizin ve
babalarınızın adlandırdığı ve haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği
birtakım (abes) isimlerden başkası değildir. Hüküm, sadece Allah’ındır.
O kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din,
işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 97
Demek ki, hüküm (hâkimiyet, egemenlik, anlaşmazlık konularında
son sözü söylemek yetkisi) yalnız Allah’ındır. Rasulleri ise
O’ndan aldıklarını tebliğ ederler. Onların tebliğ ettikleri hüküm,
Allah’ın hükmü demektir. Onların emirleri, Allah’ın emri; onlara
itaat, Allah’a itaatti.98 O halde bütün insanlar Allah’ın rasûlünün
hükmüne başvurmakla yükümlüdür. O, peygamberlerin sonuncusudur.
Allah’ın en değerli yaratığıdır. İster ilim adamı, ister yönetici
olsun, ister şeyh, ister başka bir kimse olsun, hiçbir kimse, hiçbir
şeyde O’nun hükmünün dışına çıkamaz; hükmünü kabul etmeyip
çıktığında müslüman kalamaz.
Yüce Allah, bütün peygamberlerin dinlerinin bir olduğunu
açıklamaktadır: “O, ‘dini dosdoğru uygulayın, onda ayrılığa düşmeyin’
diye, dinden sana vahyettiğimizi, İbrâhim, Mûsâ ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi
size şeriat/hukuk düzeni yaptı. Fakat kendilerini çağırdığın bu nizam,
Allah’a şirk/ortak koşanlara ağır geldi. Allah, dilediğini kendisine seçer
ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.”99 Evet, tüm peygamberlerin
dini birdir. O da İslâm’dır. Bütün peygamberler müslümandır,
mü’mindir. Nitekim bu gerçeği Yüce Allah, Kur’an’ın değişik yerlerinde
dile getirir. Allah’ın; peygamberleri göndermekten ve kitaplar
indirmekten maksadı, “din”in bütünüyle Allah’ın olmasıdır.
Yani, insanların hem inanç, hem de hayat ve hukuk düzenlerinde
Allah’ın hükümlerine uymasıdır.
Şer’î hükümler, farklılık gösterse bile, peygamberlerin getirdiği
din birdir. “Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize bir sor:
‘Rahman’dan başka ibâdet edilecek tanrılar kılmış mıyız?” 100; “Andolsun
ki Biz her ümmete: ‘Allah’a ibâdet edin ve tâğuttan sakının’ diye tebliğ
yapması için bir peygamber gönderdik.” 101 Peygamber Efendimiz
(s.a.s.), bu gerçeği şöylece dile getirmektedir: “Biz peygamberler
96] 42/Şûrâ, 10
97] 12/Yusuf, 39/40
98] 4/Nisâ, 64-65
99] 42/Şûrâ, 13
100] 43/Zuhruf, 45
101] 16/Nahl, 36.
DİN
- 33 -
topluluğunun dini birdir; baba bir kardeşler gibiyiz.” 102
Bütün peygamberlerin dinleri bir olduğu gibi, gönderilme
maksadı da birdir. O da: Âyetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, Allah’ın
hükümlerine teslimiyet ve bağlılık, Allah’ın dinine ve hükümlerine
alternatif gösterme gafletine düşmemek, yani tâğuttan, tâğûtî
hükümlere uymaktan uzak kalmak, bunları insanlara tebliğ etmektir.
Bundan dolayı, insanoğlu huzur ve rahatını temin için
Allah’ın nizamını bizzat yaşamaktan, hayatını O’nun nizamına uydurmaktan,
toplum düzenini Allah nizamına tâbi kılmaktan başka
bir tarafa yönelmemelidir. İnsan, kendi başına bir nizam kuramaz;
kurduğu takdirde mutlaka Allah’ın kâinatta cârî olan kanunları
ile çatışacaktır. O zaman, insanoğlu ezilmeye mahkûmdur.
Bugün beşeriyet acı bir boşluğun azabı içinde kıvranıp duruyorsa
bu, ruhlardan iman hakikatinin silinmesinden ve beşer
hayatının Allah’ın nizamından mahrum kalmasındandır. Allah’ın
yegâne nizamını ve biricik dinini hakikaten bilen, Allah nizamını
taşıyıp tebliğ vazifesiyle mükellef kılınan şerefli kafileyi, yüce ve
temiz insanları bilen hakiki ümmet... “Allah’ın dininden başkasını mı
arzu ediyorlar? Hâlbuki yerde ve gökte olanlar, İster istemez O’na teslim
olmuşlardır. Ve O’na döndürüleceklerdir. Kim İslâm’dan başka bir din
arzu ederse, ondan asla kabul olunmayacaktır. Ve o, âhirette hüsrâna
uğrayanlardandır.” 103
Kur’an’a göre “din”, ne Auguste Comte’un söylediği gibi pozitivist
devir öncesinin zamanı geçmiş bir kalıntısıdır, ne marksizmin
ileri sürdüğü gibi bir “üstyapı” kurumudur, ne medeniyetçi
tarih görüşünün ileri sürdüğü gibi medeniyeti meydana getiren
unsurlardan birisidir ve ne de nasyonalist düşüncelerin görmek
istediği gibi mileti (ulusu) meydana getiren unsurlardan birisidir.
Kısaca “din”e ikinci ya da daha sonra gelen bir unsur gözüyle bakan
bütün yaklaşımları Kur’ân-ı Kerim reddetmektedir. Kurân-ı
Kerim’in bizlere sunduğuna göre din, beşer hayatının birinci ve
hatta biricik faktörü ve etkenidir. Medeniyetin sosyal, ekonomik,
fikrî, itikadî ve siyasal tutum ve seyrini belirleyen “din”dir.
Durum böyle olduğuna göre geçmişte olduğu gibi günümüzde
de insanların önünde izlemeleri, uymaları, bağlanmaları gereken
tek din, İslâm’dan başkası olamaz. Çünkü kâmil din odur,
Allah tarafından kabul edilecek din odur, âhirette zarara uğramaktan
kurtaracak din yine odur. 104
102] Buhârî, Enbiyâ 48; Müslim, Fezâil 145
103] 3/Âl-i İmrân, 83-85
104] M. Beşir Eryarsoy, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 399-401
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 34 -
Dinin Gerekliliği
Yapılan çok yönlü araştırmalar da göstermektedir ki, insanlığın
yaratılışından günümüze kadar, dinden uzak toplumların varlığına
şahit olunmamıştır. Din fikri insanla beraber var olmuş ve
onunla birlikte yaşayacaktır. İnsan, fizikî ve ruhî yapısı itibarıyla
dine muhtaçtır. Fiziksel varlığının devamı için nasıl ki, yeme içmeye,
giyime, korunmaya, barınmaya muhtaçtır; Manevî varlığının
devamı için de dinî prensiplere muhtaçtır. Sadece maddî ihtiyaçlarını
düşünen insanlar, hasta ve dengesiz tiplerdir, zayıf karakterli
kimselerdir.
Din ve Bilim
Bu konuyu açıklamadan önce ilmin Allah’ın sıfatı olduğunu
belirtelim.
İslâm dininin geçmişten günümüze kadar ilimle hiçbir meselesi/
problemi olmamıştır. İlim ve din çatışması Hristiyan Avrupanın
sorunu olmuştur.
İslâm inancına göre üç çeşit kitap vardır:
1) Kur’ân-ı Kerim (Vahiy): Bu kitaptan doğan ilimler; Tefsir, Hadis,
Fıkıh, Akaid, Kıraat, Tecvid vs.
2) Kâinat: Bu kitaptan doğan ilimler; Fizik, Kimya, Matematik,
Biyoloji, Astronomi, Botanik, Coğrafya, Mühendislik bilimleri vs.
3) İnsan: Bu kitaptan doğan ilimler; Tıp, Psikoloji, Sosyoloji, Tarih,
Antropoloji vs.
Buna göre İslâm’da din ilmi, din dışı ilim diye bir ayrım söz
konusu değildir. Yani bazı ilimler kutsal, bazıları ikinci, üçüncü...
sınıf ilimler şeklinde bir ayrım yoktur. Kur’an tüm kâinatı ve insanı
âyetler topluluğu olarak görür. Bu âyetlerin tümünü inceleme görevini
insana yükler. İnsanın kendini ve kâinatı anlamaya çalışması
sonucu ortaya çıkan ilimler ile, Kur’an’ı anlamaya çalışması sonucu
ortaya çıkan ilimler arasında fark yoktur. Tüm ilimler, âyetleri
anlamaya çalışmak sûretiyle Allah’a yöneliştir. Bu yüzden tüm
ilimler değerli ve tüm âlimler hürmete layıktır.
Tabiatı, insanı ve Kur’an’ı anlamaya dönük ilimler bir arada
yürütülmelidir. Bunlardan birine ağırlık verilip diğerleri ihmal edilirse,
insanın ve tabiatın dengesi bozulur. Günümüzde yaşandığı
gibi insanlığı türlü felâketlere sürükler. Bu günkü modern dünyayı
kuranlar, Kur’an’ı dışladıkları için insanlığı felâkete sürüklemişlerdir.
DİN
- 35 -
Kur’an bize en küçük böceklerden en büyük hayvanlara, bir
sinek kanadından okyanuslara kadar, denizler, göller, yağmur, güneş,
bulut, rüzgâr, bitkiler, gece ve gündüz, kısacası yeryüzünden
gökyüzüne her zerrenin ve kürrenin bir âyet, Allah’a götüren bir
işaret olduğunu söylüyor.
Kur’ân-ı Kerim’de sûreleri oluşturan bölümlere de âyet denir.
Tüm bu âyetlerin anlaşılmasına dönük ilimler ve âlimler değerlidir.
Zaten ilim demek, âyetlerin anlaşılması demektir. Bir şartla
ki, bu ilimler insanlığın faydasına hizmet etmeli, âlimler, bilginler
de iman sahibi olmalıdır. “Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve
kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?” 105;
“O’nun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın belgelerini onlara
hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceğiz. Rabbinin
her şeye şâhit olması yetmez mi?” 106
Din, maddî âlemden daha çok, maddî âlemin dışında kalan,
ölçülebilme, gözlenebilme özelliği olmayan bir âleme, kâinatı yaratan,
şekillendiren bir varlığa olan inançtır. Din bu âlem ve diğer
âlem hakkında bilgi verir. İnsanların bu dünyada nasıl yaşaması
gerektiğini açıklar. Bilim ise, ölçülebilme ve gözlenebilme özelliği
olan bu âleme dayanır. Kâinattaki düzeni ve bu düzenin uyduğu
kuralları araştırır, keşfeder ve aralarındaki çeşitli ilişkileri ortaya
çıkarır.
Bilim elde edebilmek için, a) Bu âlemin bizden bağımsız olarak
var olduğuna, b) Bu âlemden bilgi elde etmenin mümkün olduğuna,
c) Bu âlemin anlaşılabilir olduğuna inanmak gerekir.
Burada şu hususa dikkat etmek gerekir. Din ve ilim insanın dışında
ve insandan bağımsızdır. İnsan bunları icad edemez. Sadece
keşfeder veya idrâk eder. Bunların yerine kendi hevâ ve hevesine
uygun yeni şeyler koyamaz. Böyle yaptığını zannetse bile sadece
kendi dışında var olan bu olayları ortaya çıkarmış olur.
Ayrıca kendisinden bağımsız olan, yerçekimi yasasını, sofra tuzunun
formülünü, güneş sisteminin işleyişini, kendi yaratılış kanununu
değiştirmek veya peygamberliği, günlük namazların sayısını
beşten altıya çıkarmak ya da dörde indirmek vs. mümkün değildir.
Tüm bu ve benzeri yasalar referandum yolu ile değiştirilemez.
Çünkü ilimde ve dinde demokrasi olmaz. Her ikisi de insandan
bağımsızdır.
105] 51/Zâriyât, 20-21
106] 41/Fussilet, 53
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 36 -
Gerçek ilim adamları, dinin ve ilmin yasalarını, bunların özelliklerini,
bunlar arasındaki ilişkileri anlamaya ve idrâk etmeye çalışan
ve sonuçta Allah’ı bulanlardır.
Dinlerin Tasnifi
Dinlerin Çeşitleri: İslâm’a göre dinler üçe ayrılır:
1- Hak Din (İslâm Dini),
2- Muharref Dinler,
3- Bâtıl Dinler.
Hak Din
Allah katında geçerli din yalnızca İslâm’dır.107 “Kim İslâm’dan
başka din ararsa, ondan asla kabul olunmaz ve o, âhirette zarara uğrayanlardan
olur.”108 Denilebilir ki, yukarıda tanımlanan ‘din’in ölçülerine
yalnızca İslâm uymaktadır. Öyleyse yalnızca İslâm, “din”dir.
Diğerlerine din değil, ideoloji ya da başka bir şey dememiz gerekmez
mi?
Hak din tanımına elbette yalnızca Allah’ın fıtrat dini dediği
109 İslâm uymaktadır. Ancak ‘din’ olayının tanımına ve kapsadığı
alana bakarsak ve yine Kur’an’ın hemen yukarıda andığımız
iki âyetini hatırlarsak, İslâm’dan başka dinlerin de olduğunu ve
bunları Rabbimizin reddettiğini görürüz. Yine şu âyet de oldukça
dikkat çekicidir: “Müşrikler istemese de O dini (İslâm’ı) bütün dinlere
üstün kılmak için peygamberini hidâyetle ve hak dinle gönderen O’dur.”
110 Dikkat edilirse burada hak din tekil olarak, diğer dinler tâbiri
ise çoğul olarak kullanılmaktadır.
Bütün peygamberler yalnızca hak din olan İslâm’ı tebliğ etmişlerdi.
111 Peygamberimiz, bütün peygamberlerin dininin bir olduğunu
ve hepsinin baba bir, kardeş gibi olduklarını haber veriyor. 112
Hak Din, Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara
bildirilen, hiç bir değişikliğe uğramadan ve bozulmadan günümüze
kadar gelen hayat şeklidir. Bu din, yani hayat şekli; inancı, dünya
görüşünü, davranış ve eylem biçimini, Allah’a karşı görevleri,
107] 3/Âl-i İmrân, 19
108] 3/Âl-i İmrân, 85
109] 30/Rûm, 30
110] 9/Tevbe, 33
111] 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45; 2/Bakara, 133 vd.
112] Müslim, Fezâil 40, hadis no: 2365, 4/1837
DİN
- 37 -
ibâdet anlayışını, insanlara ve tüm yaratıklara karşı muâmeleyi,
kanunları ve cezaları içermektedir. İşte, bütün peygamberlere
Allah’ın gönderdiği din, İslâm Dini’dir. Hak din, peygamberlere
günün şartlarına göre şeriatları farklı olarak gelmiştir. Akide
(inanç) ise, bütün peygamberlerde aynıdır.
Hak Dinin Genel Özellikleri Şunlardır:
Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ eden ve nasıl uygulanacağını
gösteren peygamberler vardır.
Her peygamberin, ya kendisine verilen suhuf (sayfalar -küçük
kitap-) veya kitabı vardır. Ya da kendinden önceki peygambere
inen henüz bozulmamış kitabın hükümlerini tatbik eder.
Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhirete inanç
vardır.
Akla, bilime ve ilmî gelişmelere aykırı hiçbir şey yoktur.
“Allah katında din, ancak İslâm’dır.” 113 İslâm dininde, ilâhî düzen
ve ulûhiyet tektir. O yüzden kulluk da tek yeredir. Bu ulûhiyete
teslim olduktan sonra, insanoğlunun ne ruhunda, ne de dış hayatında
Allah’ın hükümranlığından/egemenliğinden başka bir şeyin
eseri kalmaz. Ulûhiyet tektir, öyleyse yönelecek tek bir cihet vardır,
tek bir akîde vardır: Allah’ın rızâsına uygun olarak kullarından kabul
ettiği akîde/inanç, yani açık, berrak ve hâlis tevhid akîdesi ki,
o da Allah indinde din olan İslâm’dır.
O İslâm ki, yalnız dâvâ, yalnız dirâyet, yalnız dille ifade edilen
söz, yalnız kalpte cereyan eden tasavvur, yalnız şahısların namazda,
hacda, oruçta edâ ettikleri vecîbelerden ibâret değildir.
İslâm, teslimiyettir, itaat ve bağlılıktır, Allah’ın kitabının kulların
hayatına hâkim olmasıdır. Bugün “biz de müslümanız!” deyip de
Allah’ın kitabı ile hükmetmeye çağırıldıkları zaman ondan yüz
çevirip arkalarını dönenler de ehl-i kitaba benzemektedirler. Zira
onlar da dini insanların günlük hayatına, ekonomik, sosyal, hatta
âilevî ilişkilerine sokmayı lüzumsuz sayarlar. Bunlar, ileri sürdükleri
bu iddiâlar ile birlikte müslüman olduklarını söylemekten de
geri kalmazlar. Hiçbir dinî esasa dayanmayan bu gaflet ile ehl-i
kitabın ileri sürdüğü zan ve iddiaların farkı yoktur. Her iki grup da
dinî esaslardan sıyrılmakta farksızdırlar.
Hâlbuki bu dinin birtakım ayırıcı özellikleri vardır ki, onlar
olmayınca hak din de olmaz: Allah’ın şeriatına itaat, Allah’ın
113] 3/Âl-i İmrân, 19.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 38 -
Rasûlü’ne uyma, Kitabullah’ın ahkâmına teslimiyet. İşte, tevhid
akîdesinin gerçeği bunlardır. Ayrıca din, beşer hayatının tanzimi
için teşrîî kanunları da içerir. Dinin gayesi, sadece ahlâkı güzelleştirmekten,
vicdânî şuuru uyandırmaktan, inanç ve ibâdetten
ibâret değildir. Böyle bir din olamaz.
Din, Allah’ın insanoğlu için tesbit ettiği bir hayat programıdır,
insan hayatını yaratıcının yoluna bağlayan ve Allah’ın kudret
eliyle çizilen bir hayat nizamıdır. Allah’ın dinine iman eden müslüman,
Allah’tan bu dinin şâhitliğini talep eder. İnsan, bu dine,
insanların açıkça göreceği ve onlara güzel bir örnek teşkil edecek
tarzda hakkıyla bağlanmalıdır. Kâinatta mevcut olan diğer bütün
düzenlere ve teşkilatlara/kurumlara karşı bu dinin üstünlüğüne
ve yüceliğine iman etmeli, kendi nefsini, mesleğini ve hayatını
canlı bir şekilde Allah’ın çizdiği bu programa tahsis etmelidir. Onlar,
toplum ve ferdin dayanağını Allah’ın kudret elinden çıkan o
yüce programa oturtmayıp, böyle bir toplum meydana getirmedikçe
şâhit olamazlar.
Mü’minler, İlâhî programı tahakkuk ettirmeye mecburdurlar.
İşte bu, Allah yolunda ölümün, yani İlâhî dinin ortaya koyduğu ve
bizzat yaşamaktan daha hayırlı kabul ettiği şehâdetin ta kendisidir.
Müslüman olduğunu iddia eden her insan üzerine, “Bizi şâhit
olanlarla beraber yaz”114 niyâzı, Allah ile akdedilen bir bey’attır. Her
mü’min, dinî bir hayatın ihyâsı ve toplumun huzur ve refahı arzusuyla
bu İlâhî nizamı gerçekleştirmek için cihad etmek zorundadır.
Bunu yapmıyorsa ya şehâdetinde yalancıdır veya bu dinin gâye
edindiği şehâdetin zıddını yapmak gayretindedir. Mü’min olduklarını
iddia ettikleri halde, insanları Allah’ın dininden uzaklaştıranların
ise vay haline!
İşte, bütün bu mânâlarla İslâm Allah katında yegâne dindir.
Bütün peygamberlerin Allah’tan getirmiş oldukları en üstün nizamdır.
Yüce Allah, insanları kullara kulluktan/ibâdetten kurtarıp
Allah’a ibâdet ettirmek için peygamberleri vâsıtasıyla bu dini
göndermiştir. Allah şâhittir ki, bundan yüz çevirenler müslüman
değildirler.
Hiç şüphe yok ki Allah’ın dini tektir. Bütün peygamberler o
dini getirmişlerdir. İslâm’a sırt çevirenler, bütün peygamberlere ve
onların getirdikleri dine sırt çevirmekte ve Allah’ın ahidlerinin bütününe
ihânet etmiş olmaktadırlar. İslâm -ki, yeryüzünde Allah’ın
tek nizâmıdır- mevcûdâtın temel kanunudur. Varlıklar dünyasında
114] 3/Âl-i İmrân, 53
DİN
- 39 -
bütün canlıların dini aslında İslâm’dır.
Muharref Dinler
Muharref dinler, tahrif edilmiş, bozulmuş dinler demektir.
Allah’ın gönderdiği İslâm Dini’nin atmalar ve katmalarla değiştirilmiş
şeklidir. Yahudilik ve Hıristiyanlık muharref dinlerdir.
Dinleri bozmanın amacı: İnsanlar zamanla Allah’ın yolundan
sapmış, tatmin olmak bilmeyen arzu ve isteklerini gerçekleştirmek
isteyince de, Allah’ın insanlar arasında dengeyi ve huzuru sağlamak
için gönderdiği din, kendilerine mâni olmuştur. Bu engeli ortadan
kaldırmak için de iki seçenek vardır: a) Allah düşüncesini ve
inancını reddederek, Allah’a dayalı bir dini de ortadan kaldırmak.
b) Allah’ın gönderdiği dinin, kendi arzu ve istekleriyle çelişen,
kendi çıkarlarına müsaade etmeyen kurallarını değiştirmek.
Din düşüncesinin reddedilmesi işlerine gelmeyen veya toptan
reddetmenin mümkün olmadığını görenler, dinin işlerine gelmeyen
yönlerini kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmişlerdir. Böylece
hem cahil ve gafil dindarların tepkisinden kurtulmuşlar, hem
de değiştirdikleri bu dinleri kendi sömürü düzenlerine koltuk
değneği yapmışlardır. Bu tip insanlar, zaman zaman dinî merâsim
ve törenlere katılıp kendilerinin de dindar olduklarını, dine karşı
olmadıklarını söyleyerek dindar ama cahil kesimin desteğini almaya
çalışmışlardır. Kısaca, Allah’ın gönderdiği Hak Din’in bazıları
tarafından kendi çıkarları doğrultusunda değiştirilip Allah’ın dini
imiş gibi sunulduğu dinlere muharref dinler denir.
Bâtıl Dinler (Uydurma Dinler)
İnsanların İslâm’ın dışında tarih boyunca kendi kafalarından
uydurdukları bütün dinlerin genel adı, bâtıl dindir. Hak din bir
tanedir, ama bâtıl dinler sayısızdır. Bâtıl dinler, insanlar tarafından
konulan hayat şekilleridir. Kanun ve kuralların Allah’a dayanmadığı
sistem ve nizamların tümü bu gruptandır. Puta tapıcılık, Mecusilik,
Budizm gibi hayat şekilleri, eski zamanlardan beri görülen
bâtıl dinlerdendir. Kapitalizm, komünizm, sosyalizm, materyalizm,
faşizm, Kemalizm, laiklik gibi ideolojiler ve tüm beşerî düzenler
günümüzdeki bâtıl dinlerdir.
Bâtıl dinler, Allah (c.c.) tarafından kabul edilmediği gibi; onlar,
ne insanın yaratılış sebebine cevap verebilirler, ne dünyadaki
huzuru sağlayabilirler, ne adâleti yerine getirebilirler, ne de âhiret
kurtuluşuna götürebilirler. Çünkü hepsi de insan hevâsının ürünüdür.
Hepsi de hak din olan İslâm’a karşı olmak üzere ortaya
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 40 -
atılmışlardır. İnsanlara din gönderme hakkı yalnızca onları yaratan
Rabb’ın hakkıdır. Allah’a rağmen insanlara din teklif edenler,
uydurdukları ilkeleri din haline getirip insanları onlara itaate zorlayanlar,
Firavun tipli azgın tâğutlardır. Allah (c.c.) ise, bütün zamanların
insanlarına, ‘tâğuta kulluktan kaçının, Bana ibâdet edin’
buyurmaktadır. 115
Muharref (bozulmuş) dinleri anlatırken, vahye dayalı dinin,
birtakım maddecilerin işine mâni olduğu için, onların dini bozduklarını,
değişikliğe uğrattıklarını görmüştük. Burada da aynı amaç
söz konusudur. Uydurulan bu dinler, insanları ezip sömürmüşler,
yaratılışlarının zıddına yaşamaya mecbur etmişlerdir. İnsanlık bu
dinlerde, ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen, şımarıp büyüklenen
ve şahsiyeti elinden alınıp köleleştirilen diye ikiye ayrılmıştır.
Ama hep sömürülen, ezilen ve köleleştirilen kesim çoğunlukta olmuştur.
Kısacası, bu dinler azınlıktaki grubun arzularını gerçekleştirip,
onların hevâ ve heveslerini tatmin aracı olmuştur. 116
İnsanlar, zulmün ve sömürünün farkına varıp patlama noktasına
geldiklerinde, müstekbirler, insanlara yepyeni hayat şekilleri
(dinler) sunmuşlardır. Bu tiplerin ortak vasıfları İslam’a düşmanlık
olduğundan, Hak Din’i tebliğ edenleri fitneci, fesatcı, düzeni bozan
anarşistler olarak tanıtmaya çalışmışlar; kendilerini ise ıslah
edici olarak göstermişlerdir. 117
Geçmişte olduğu gibi zamanımızda da insanlara yeni yeni dinler
(ideolojiler) ileri sürülmüş, bu dinler belirli zamanlarda insanların
hayatlarına hâkim olmuştur. Fakat bu dinler, kendi bağlılarını
bile mutlu edemediği, onlara özgürlük, hak ve adâlet veremediği
gibi; insanların çoğunluğunu şeytanın ve bir avuç azınlığın kulu,
kölesi yapmıştır.
Kuvvetlinin zayıfı ezmesine, sömürmesine dayanan bu uydurma
dinler bugün birer birer çökmekte, insanlık, yaratılışına uygun
olan dini aramaktadır. Kapitalizme ve faşizme alternatif olarak
ortaya çıkan komünizm ve sosyalizm gibi dinler (ki bunlar dinsizlik
dinidir) 70 senede çökerek, kendi bağlıları tarafından tarihin
çöplüğüne atılmışlardır. Bazıları, kendi elleriyle yaptıkları dinlerini
yine kendi elleriyle yıkıp yeni yeni dinler edinmektedir. Bir
zamanlar elleriyle yaptıkları ve sonra taptıkları heykelleri, putları
atacak çöplük arayan insanlar, kırdıkları putların yerine yenisini
115] 16/Nahl, 36
116] Adlarına çoğunluk rejimi denen demokrasi ve benzeri hayat şekillerinde de
durum farklı değildir.
117] Bk. 2/Bakara, 11-12 ve 40/Mü’min, 26
DİN
- 41 -
koymayı daha ne zamana kadar sürdürecektir?
Bir hayat şekli, bir dünya görüşü, bir yol, bir yaşam tarzı olarak
ifade ettiğimiz şeyin en kısa adı “din”dir. Din kavramı, bütün
bunları kuşatmaktadır. Herhangi bir toplumun, cemaatin veya
bir ferdin dünya görüşü, gittiği yol ve yaşam tarzı Allah’ın hükümlerine
göre belirleniyor, bu İlâhî hükümlere göre şekil alıyor
ise, bu toplum, bu cemaat veya bu fert İslâm dini üzeredir.
İslâm’ın hâkim olduğu ülkede, İslâm’ın sosyal ve ekonomik
adâleti her şeyi kuşatır. Allah’ın râzı olacağı dini, yani İslâm’ı yaşayan
toplumlarda, Allah’ın hükümleri karşısında herkes eşittir.
Bu hükümlerden muaf tutulan, bu hükümler karşısında ayrıcalıklı
veya dokunulmaz olan sınıflar yoktur.
Peki, bu eşitlikten, bu adâletten, bu hükümlerden herkes
memnun mudur? Elbette ki değildir! Dinî otorite veya siyasî iktidar
adına insanları ezmek, insanları sömürmek isteyen müstekbirler,
bu durumdan hiç memnun olmazlar. Çünkü yürürlükte olan İlâhî
hükümlere göre insanları aldatmaları, insanları ezmeleri, insanları
sömürmeleri mümkün değildir. Bu durumda yapacakları iş, kendi
çıkar ve menfaatlerine dokunan İlâhî hükümleri te’vil veya tahrif
etmek ve bununla da yetinmeyip, İlâhî hükümleri rafa kaldırarak,
insanların yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler, yeni kurallar
koyup uygulamaktır.
İnsanların yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler, yeni kurallar
koyup uygulamak! Bu ne demektir? Bu, en açık ifadesiyle,
yeni bir din ortaya koymaktır. Çünkü din gerçeği, insanların
yaşam şeklini, hayat nizamını belirleyen hükümler manzûmesi
olduğundan; İslâm’ın hükümlerini reddedip, bu İlâhî hükümlere
zıt hükümler koymak; İslâm’ı beğenmeyip, İslâm’ı reddedip yeni
bir din oluşturmaktır.
Tarihin her döneminde bunun açık örnekleriyle karşılaşıyoruz.
Zaten Allah (c.c.)’ın muayyen zamanlarda peygamberler göndermesinin
nedeni de, insanların hak dinden sapmaları, hak dini
tahrif etmeleri, dinlerini parçalara ayırmaları ve yeni yeni dinler
türetmeleridir. Yoksa onlar kendilerine gönderilen hak din üzereyken,
Allah (c.c.) “biraz da bu dini yaşayın!” diyerek, farklı farklı
dinler göndermiş değildir! İşte insanların, hak dini tahrif ederek
veya parçalara ayırarak ya da hayat şeklini belirleyecek hükümler,
kanunlar koyarak ortaya çıkardıkları bütün bu dinler, hak olan
İslâm gerçeğine göre bâtıl dinlerdir. Bunların adına bilimsel çevrelerce
değişik izm’ler, değişik ideolojiler denilse de, İslâm’a göre
bunlar birer dindir; bâtıl dindir.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 42 -
Fakat ne gariptir ki, insanlara “din” denilince, her nedense
sadece âhiretle ilgili meseleleri dikkate alan, metafizik konularla
alâkalı görüşler akla gelmektedir. Nitekim kaynağı itibarıyla semavi
olan Yahudiliğe, Hıristiyanlığa veya İslâm’a “din” dedikleri
halde, değişik dünya görüşlerinin ve ideolojilerin de “din” olduğunu
dikkatlerden kaçırmaktadırlar. İnsanlar için düşünce ve yaşantılarının
temelini oluşturan her sistem, inanç veya felsefe din
ismini almasa dahi, gerçekte birer dindirler.
Dolayısıyla, dini olmayan hiç kimse yoktur. Çünkü herkesin bir
hayat tarzı vardır. Biliyoruz ki, her din bir hayat şekli, bir yaşam
nizamıdır. Bu yaşam nizamının içinde âhiretle ilgili boyut olduğu
gibi, dünya ile ilgili boyut da bulunmaktadır. Hatta ve hatta
dünyevî boyut, pratik düzlemde uhrevî boyuttan çok daha önce
gelmektedir. Çünkü uhrevî boyuta yönelmek, meselenin dünyevî
boyutu çözümlendikten, daha açık bir ifadeyle kişinin ayakları
dünyada yere bastıktan sonra gerçekleşmektedir.
Din kavramının dünyadaki pratiğe önem veren bu genel tanımını
dikkate alarak bir değerlendirme yapacak olursak; insanların
hayat şeklini belirleyen her ideoloji, her izm, her dünya görüşü
veya yaşam biçimi, Kur’ân-ı Kerim’e göre birer dindir. Çünkü bütün
bunlar dinin yapısında yer alan konulara müdâhale etmekte,
bu konularda doğru veya yanlış görüşler, hükümler ileri sürmektedirler.
Bu ideolojilere “din” denilebilmesi için, kaynağı itibariyle
İlâhî veya beşerî olma şartı yoktur. Meselâ Mekke’li müşrikler
kendilerini İlâhî bir dine nisbet etmemelerine rağmen, Kur’ân-ı
Kerim onların içinde bulunduğu hayat şekline ve onların tüm yönelişlerine
“din” demektedir. “De ki, ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza
tapmam. Benim taptığıma da siz tapacak değilsiniz. Ben de sizin
taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.
Sizin dininiz size, benim dinim bana.” 118
Nitekim aynı örnek Kur’an-ı Kerim’deki Yusuf (a.s.) kıssasında
da bulunmakta, Yusuf’un (a.s.) yanında bulunduğu hükümdarın
düzenine, yönetim hukukuna “din” denilmektedir. “İşte Biz Yusuf
için böyle bir plan düzenledik. (Yoksa) hükümdarın dininde (hırsıza verilecek
cezaya göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı.”119 Fazlalaştırabileceğimiz
bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, Kur’an-ı Kerim’e
göre yegâne din İslâm değildir.
118] 109/Kâfirûn, 1 - 6
119] 12/Yûsuf, 76
DİN
- 43 -
“Allah katında din, hiç şüphesiz ki İslâm’dır.”120 âyet-i kerimesini ileri
sürerek “Allah katında din İslâm’dır. Öyleyse İslâm’dan başka
bütün yönelişler, bütün hayat şekilleri, bütün ideolojiler din değildir”
demek; bu âyeti, Kur’ân-ı Kerim’e zıt yorumlamak demektir.
Bu âyet-i kerimeden anlamamız gereken gerçek; Allah katında
geçerli ve makbul olan din, Allah katında hak olan din, sadece ve
sadece İslâm’dır.
Kur’ân-ı Kerim’de beyan edilen bu gerçek, insanların İslâm’dan
başka dinler üretmeleri, bu dinlere yönelmeleri realitesiyle çatışmaz.
İnsanların ürettikleri, insanların ortaya koydukları hayat şekilleri
birer din olduğu gibi, semâvî bir dinin insanlar tarafından
parçalanan, tahrif edilen bütün şekilleri de yine bir dindir. Nitekim
yukarıda verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı gibi Rabbımızın
kelâmı olan Kur’ân-ı Kerim’de; müşriklerin ve kâfirlerin
hayat şekline, hükümdarın yönetim hukukuna, kaynağı itibariyle
hak olan dinlerini tahrif eden ehl-i kitabın yaşam biçimine yine
“din” denilmektedir.
O halde İslâm yegâne din değil; yegâne hak dindir. Kaynağı ve ilk
dönemleri itibariyle hak olan Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi bütün
İlâhî dinlerin aslını kendi kapsamına alan ve bunun biricik ifadesi
olan İslâm, Allah katında ve biz mü’minler nezdinde yegâne hak
dindir. İslâm’ın karşısındaki diğer dinler ise yine birer din olmalarına
rağmen, en genel ifadesiyle bâtıl dinlerdir. Değişik izm’ler, değişik
ideolojiler birer dindir; birer dindir ancak, hak din değillerdir.
Kimilerimizin aklına şu soru gelebilir: Madem birçok ideolojiler ve
birçok izm’ler birer dindir, o halde bunlara neden “din” denilmiyor
da, başka başka isimlerle adlandırılıyor?
Çünkü bilindiği üzere ideolojinin mânâsı, bir yaşam biçimini
belirlemeyi amaçlayan ve kendi içinde bağlantısı olan siyasî,
iktisadî, sosyal görüşler bütünlüğüdür. İdeolojiye yüklenen bu tanım,
dinin tanımına paralel bir tanımdır. O halde neden bunlara
“din” denilmiyor? İşte, dünya müstekbirlerinin kendi koydukları
dinlere bilmem ne ideolojisi veya bilmem ne izmi demelerinin nedeni;
yönettikleri halkın iki ayrı din vâkıasıyla, yani din ikilemiyle
karşılaşmaması içindir. Çünkü bu müstekbirler halk kitlelerinin din
olgusuna karşı tutucu yaklaşımlarını bilmekteler ve halkın tepki
göstereceği bir din ikilemi meydana getirmemek için, kendilerinin
ürettikleri veya türettikleri dinlere, bilmem ne ideolojisi veya
bilmem ne izmi gibi isimler takmaktadırlar.
120] 3/Âl-i İmrân, 19
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 44 -
Kurtuluşları ancak ve ancak İslâm’da olan insanlara, İslâm’ın
karşıtı olarak bir dünya görüşü, bir yaşam tarzı, bir hayat şekli öngören
her ideoloji, her izm, İslâm’ın karşısında bâtıl bir dindir. Bu
bâtıl dinlere inanmak, bu bâtıl dinlerin dünya görüşünü benimsemek
ve bu bâtıl dinleri yaşamak ile, “benim dinim bu ideoloji
veya bu izm’dir” demek arasında hiçbir fark yoktur. “Kim İslâm’dan
başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez. O, âhirette de kayba
uğrayanlardandır.” 121
İnsanın dünyadaki tarihi, Âdem (a.s.) ve Havva vâlidemizle
başlayan bir tarihtir. Âdem (a.s.) ise, bildiğimiz gibi hem ilk insan
ve hem de ilk peygamberdir. Tabii ki peygamberlik görevi, ailesine
yönelik bir görevdir. Dolayısıyla dinler tarihinin başlangıcında
hak din vardır. İnsanların yaşam biçimini açıklayan ilk din, ilk nizam;
hak olan din, hak olan nizamdır. Bâtıl dinler ise sonradan
ortaya çıkan dinlerdir.
Bâtıl dinlerin gerçek mimarı, hiç şüphesiz ki şeytandır. Şeytan,
bâtıl dinleri ihdas etmek için kendi dostlarına vesveselerle
yol gösterirken, hak dinin yapısını dikkate almıştır. Nitekim bâtıl
dinleri genel olarak inceleyecek olursak, hak dinin iskeletine bâtıl
ceset giydirildiğini görürüz. Şeytan ve dostları kendi çıkarlarına
uygun bâtıl dinleri ihdas ederlerken, çoğu zaman hak dinin bazı
görüşlerine hiç dokunmamışlardır. Şeytan ve dostlarının çıkarlarına
zararlı gözükmediği için müdâhale edilmeyen bu gibi görüşler,
hak dinleri tahrif edilen toplumların, kendilerini hâlâ hak dinde
sanmalarına ve dolayısıyla bâtıl dinlere tepki göstermemelerine
neden olmuştur. Oysa şeytan ve dostlarının müdâhale etmedikleri
bu gibi görüşler, hak dinin bütünlüğünde anlam ve hikmet kazanan
görüşlerdir. Hak dinin bütünlüğünden koparılan bu görüşler,
ne yazık ki insanları uyarıcı niteliğini yitirip, hâkim otoriteler tarafından
insanları uyutucu bir niteliğe dönüştürülmektedir.
Meselâ küfrî otoriteler tarafından yönetilen, halkında müslüman
olan ülkelerde, tâğutî otoritelerin namazı yasaklamamaları
ve bunun da ötesinde bu yönetimlerdeki bazı Firavunların halkın
karşısına namaz kılıyormuş görüntüleriyle çıkmaları, aldatılan
halkın ülkeyi İslâm, yöneticileri de müslüman kabul etmelerine
neden olmaktadır. İşte İslâm ülkelerinde müslümanları kötülüklerden
uzaklaştırıcı, uyarıcı, arındırıcı ve diriltici bir niteliği olan
namaz eylemi, böylesi ülkelerde kendi özünden ve anlamından
uzaklaşarak halkların uyutulmasına neden olmaktadır.
121] 3/Âl-i İmrân, 85
DİN
- 45 -
Genellikle hak dinin ismini kullanarak veya hak dinle hiçbir çelişkisi
yokmuş gibi empoze edilerek yürürlüğe konulan bâtıl dinler,
insanların ezilmesine, insanların sömürülmesine neden olmuştur.
Ancak, insanı yaratan Allah, insanları böylesi zulümler, böylesi
sömürüler içinde başıboş bırakmamıştır. Peygamberler, insanları
içine düştükleri bu zilletten kurtarmak için gönderilmişlerdir.
Zamanımızdaki zâlimleri, zamanımızdaki bâtıl dinleri yerle bir
etmek ve Allah’ın râzı olacağı İslâm’ı hâkim kılmak için, yeni bir
peygambere gerek yoktur. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz’le
birlikte gönderilen Rabbânî mesaj, ilk günkü tazeliği ve ilk günkü
temizliği ile elimizde bulunmaktadır. İslâm Dini’nin iki temel kaynağının
(Kur’an ve sünnet) elimizde bulunması, bütün bâtıl dinler
karşısında İslâm dinini yeniden tebliğ ve yeniden ikame edebileceğimizi
gösterir. 122
Beşerî doktrinler, ideoloji ve düzenler, aslında İslâm’ı mahkûm
etmek için gerekçe olarak gösterdikleri “bağnazlık”ların en ileri
türlerini sergilemektedirler. Din adına tarih boyunca türlü bağnazlıklarla
birçok cinâyetlerin işlendiği doğrudur. Ancak, modern
dünyanın çağdaş ve câhilî dinleri olan doktrinler ve “...izm”ler
uğruna işlenen cinâyetler, zulümler ve katılıklar, geçmişte işlenen
ve “din”i mutlak anlamda itham etmek için araç olarak kullanılan
benzeri tutumlardan çok farklı mıdır? Sömürgecilik adına kapitalizmi,
emperyalizmi, komünizmi, siyonizmi yerleştirmek ve güçlendirmek
için işlenmiş “modern cinâyetler” ve “çağdaş bağnazca
tutumlar” mı insanlığa daha büyük darbeler indirmiştir, yoksa
genel olarak bütün dinleri ve bu arada da yegâne hak din olan
İslâm’ı mücâdelenin dışında tutmak, saf dışı bırakmak maksadıyla
özellikle üzerinde durulmak istenen, hak dinden sapma sonucu
ortaya çıkan cinâyetler mi?
Bu sözler, bâtıl adına işlenen cinâyetlerin savunması değildir.
Anlatılmak istenen şudur: İnsanlık, dini tanımadığını ileri sürerken
bile “bir düzene uymak” anlamında bir dine mensuptur.
Modern insan da dine karşı çıkarken, kendisi gibi yaratıkların ortaya
koymuş olduğu, fakat hiçbir şekilde ona aradığı mutluluğu
veremeyen, sağlayamayan insanların kurdukları düzenlere, yani
“din”lere bağlanmakta, boyun eğmektedir. Çağdaş dünya dininin
ilâhları sermaye patronları, bankerler, sanayiciler, şarkıcılar, artistler,
sporcular...dır. Mâbetleri/tapınakları ise bankalar, fabrikalar,
stadyumlar, gazinolar...dır. Kullar ise her yere çevrilebilen, istenildiği
gibi şartlandırılıp beyinleri yıkanabilen, istenilen şekilde
122] Mehmed Alagaş, Din Gerçeği ve İslâm, s. 27-44
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 46 -
yönlendirilebilen insan yığınlarıdır.
Açıkça anlaşıldığı gibi durum şundan ibârettir: Her bir siyasal,
toplumsal, ekonomik düzen, aynı zamanda belli bir hayat görüşünün
bir yansıması, bir ifadesidir. Pratiğe yansıyan her bir şekil
arkasında, ona o keyfiyeti kazandıran bir inanış, bir düşünüş yatmaktadır.
Meselâ materyalizm, eşya ve kâinat hakkındaki belli birtakım
görüş ve yaklaşımlara sahiptir. Bu görüş ve yaklaşımlardan
hareketle insanlığa sosyal, siyasal ve ekonomik bir düzen teklif
etmiştir. Bütün bunlar yanında eşya ve evren hakkındaki yorumlara,
dolayısıyla sunduğu düzene “inanılmasını” yani bir inanç olarak
algılanmasını sağlamak için de başkalarını iknâ etmeye özel
bir çaba harcamaktadır. İşte, aslında insanlığa belli bir hayat ve
kâinat anlayışı ve yorumu sunan, bu yolun esası üzere de insanlar
arası ilişkileri her türlüsüyle düzenlemeye çalışan her bir sistem,
aynı zamanda bir inanç düzenidir, yani bir “din”dir.
Bu yorum ve açıklamaların, Kur’ân-ı Kerim’in “din” için getirdiği
yoruma aykırı olmadığı, aksine tam uygun olduğu rahatlıkla
söylenebilir. Dinle ilgili âyet-i kerimeler bunu açıkça ortaya
koymaktadır. Yüce Allah, Rasûlü’nü hidâyetle ve diğer bütün
dinlerden üstün kılmak üzere “hak din” ile göndermiştir,123 Allah
katında yegâne geçerli din İslâm’dır.124 İslâm’dan başka bir din arayan
kimsenin bu dini, ondan kabul edilmeyecektir ve o, âhirette
hüsrâna uğrayanlardan olacaktır. 125
Bu âyetlerden ve benzerlerinden açıkça anlaşılmaktadır ki,
İslâm’ın dışında başka dinler de vardır. Allah katında geçerli olan
ve olmayan dinler vardır. İnanılıp uyulduğu takdirde kişiyi kurtuluşa
erdiren din vardır, âhirette ziyana uğratacak dinler de vardır.
Buna göre, insanların benimsedikleri, inandıkları, düşünüş ve
yaşayışlarını hemcinsleriyle ve çevrelerindeki eşya ile bu düşünüş
ve inanışlara göre belirledikleri her bir düzen, sistem, ideoloji
ve doktrin; adına din denilmese bile bir “din”dir. Hatta Allah’a
ya da bir veya birçok ilâha inanmaları ya da inanmamaları, bu
inançlarını açıklamaları ya da açıklamamaları, bazı davranışlarına
“ibâdet” adını verip vermemeleri dahi durumu değiştirmez. Çünkü
dinlerde asıl olan bir “inanç düzeni” ile bu düzene göre şekillenen
bir hayat anlayışı ya da dünya görüşü ve buna bağlı olarak
bir “yaşayış düzeni”nin varlığıdır. Bunun sözkonusu olamayacağı
hiçbir “hayat düzeni” bulunmayacağına göre, insanlık için -bu
123] 9/Tevbe, 33; 48/Fetih, 28; 61/Saff, 9
124] 3/Âl-i İmrân, 19
125] 3/Âl-i İmrân, 85
DİN
- 47 -
anlamıyla- din dışında kalabilen bir hayat, esasen düşünülemez
demektir. Bu gerçek, aynı şekilde İslâm âlimlerinin de gözünden
kaçmamıştır. Meselâ Şehristânî, dinleri ve mezhepleri incelediği
el-Milel ve’n-Nihal adlı eserinde açıkça şunları söylemektedir:
“Dünyada çeşitli din ve mezhep mensupları ve hevâ ve nıhle
(fırka, mezhep) sahipleri pek çoktur. Aralarında İslâmî fırkalar da
vardır; yahûdi ve hıristiyanlar gibi indirilmiş kitapları olduğu kesin
olarak bilinenleri de vardır; mecûsiler ile maniheistler gibi kitap
indirilmiş olma ihtimali olanlar da vardır; ilk felsefeciler, dehrîler
(zamandan başka maddeyi etkileyici bir faktör tanımayan materyalistler),
yıldızlara tapanlar, putperestler ve brahmanistler gibi
birtakım hüküm, değer ve tanımları olup da Allah’tan indirilmiş
bir kitabı olmayanları da vardır. 126
Görüldüğü gibi, her bir dünya, hayat ve kâinat görüşü aynı
zamanda bir din olarak değerlendirilmiştir ve böyle değerlendirilmelidir.
Durum böyle olduğundan dolayı, hatta laik düzenler için
bile, din dışı bir hayat mümkün olamaz.
Dinin kavranması için şu soruya cevap verilmelidir: Din, her
durumda hayat için kaçınılmaz ise, insanlık için nasıl bir din gereklidir?
İnsanın belli bir yapısının ve bu yapının gerektirdiği türlü ilişkilerinin
sözkonusu olduğu herkes tarafından bilinir. İnsanın, görünen
ve duyularımızla algılayabildiğimiz maddî yapısının, hatta
bu varlığının en küçük diliminde dahi kendisini gösteren, varlığını
tartışılamaz ve inkâr edilemez kılan, bunun da ötesinde maddî
varlığına egemen olan, ona yön veren bir mânevî varlığının da bulunduğunu
görüyoruz. O halde insanlık için mükemmel bir dinin,
insanın hem maddî, hem de mânevî yapısını göz önünde bulundurması
ve bunların her birisini -ayrı ayrı ve bağımsız parçalarmış
gibi değil- bir bütünün unsurları olarak değerlendirmesi, bütüne
yani insana kazandırdıkları âhenk ve dengeye uygun ve o nisbette
ele alması gerekmektedir. Dinin bunlardan birini görmezlikten
gelmek ya da gerçek önemine uygun bir şekilde hesaba katmamak
gibi, insanda ruhî, maddî, tüm ilişkilerinde dengesizlikler doğuracak
bir değerlendirme yoluna gitmemelidir. Mükemmel bir
din, insanı olduğu gibi ele alan ve bu yapıya uygun bir düzen
teklif eden dindir. Gerçek din, insanı kuvvetli olduğu yanlarıyla,
zaaflarıyla, üstünlükleriyle, kabiliyetleriyle, imkânlarıyla, kısacası
asıl yapısıyla ve fıtratıyla ele alabilen bir dindir.
126] Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, 1/37
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 48 -
İnsan, tek başına, çevresiyle, hemcinsleriyle herhangi bir ilişkisi
bulunmayan, kendi sınırlarını aşmayan bir varlık değildir. Onun
için yalnızlık ve çevresini etkilememek diye bir şey düşünülemez.
O dünyaya geldiği andan itibaren, çevresindeki hemcinsleriyle
eşya ve kâinat ile ilişki halindedir. Bu ilişkilerini kurarken insan
çeşitli soru ve sorunlarla karşı karşıya kalır:
-Ben neyim? Kimim? Nereden geldim, nereye gidiyorum? Benim
bu kâinat içerisindeki yerim neresidir? Bu evren ile ilişkilerimde
uymam gereken ilkeler var mıdır? Yoksa istediğim gibi hareket
etmekte serbest miyim? Uymam gereken ilkeler varsa, bunlar neler
olabilir? Bunları nasıl öğrenebilir ve tesbit edebilirim? Ailemle
içinde yaşadığım toplum ve bütün insanlara karşı sorumluluğum
nedir? Onlarla ilişkilerimde bağlı kalmam gereken kurallar var mıdır,
varsa nelerdir? Ben onlara, onlar da bana karşı bir haksızlık yaparsa,
ya da görevlerimizde kusurumuz olursa buna karşı alınacak
tedbirler var mıdır, varsa nelerdir, bu tedbirleri kimler alacak? Kısaca,
içinde bulunduğumuz her türlü ilişki nasıl ve kim tarafından
belirlenecektir? Bu ilişki türüne uygun bir yapılanma nasıl olabilir?
Yani, insanın hem eşya ile ilişkisi, hem de insan olarak ferdî,
ailevî, toplumsal, ekonomik, siyasal ve ahlâkî ilişkileri nasıl olmalıdır?
Kim tarafından belirlenmelidir? İşte mükemmel bir dinin bu
tür sorulara, doğru ve tatmin edici cevaplar vermesi kaçınılmazdır.
İnsanın, kendinden başkaları ile ilişkiler kurduğu âlem, sırf bu
görünen dünya değildir. Onda, kendisi gibi eksik olmayan, mükemmel
bir varlığa şevk ve ihtiyaç eğilimi vardır ve bu onda fıtrîdir.
Fıtrata ters, hatta düşman ortam ve düzenlerde yetişen kimselerde
dahi fıtratın bu meyli küllendirilebilse bile, tümden yok edilemez.
Peki, insan denen bu varlığı ve kâinatı en mükemmel düzen
içerisinde yaratan, fakat kendisinden de bu kâinatı müstağnî
kılmayan varlık kimdir? O nasıldır? O’nu tanımanın yolu nedir?
O’na karşı görev ve sorumluluklarımız nelerdir? Biz, O’nun için
neyin ifadesiyiz? Bizden istekleri var mı? Bize karşı davranışlarının,
muâmelesinin esasları nelerdir?
Evet, mükemmel bir dinin, yani insanın hayatına düzen verme
iddiasında olan bir sistemin, bu ve benzeri sorulara açık, anlaşılır
ve kesin cevaplar vermesi kaçınılmazdır. İnsan, yani selim fıtrata
sahip; sapıklığın, isyanın ve günahın kirletmediği fıtrata sahip insan,
bu dünya hayatının sınırlılığından, darlığından, yetersizliğinden
rahatsız olur. Çünkü insan, hak sahiplerinin her zaman haklarını
alamadığını, haksızların, zâlimlerin her zaman uygun şekilde
cezalandırılmadıklarını, zaman zaman yaptıklarının yanlarına
kâr kalabildiğini görmektedir. Bu böyle ise, âdil ve hakkaniyete
DİN
- 49 -
bağlı kalmanın faydası nedir? İnsanın bazen öyle emelleri olur ki,
kendisinin hatta neslinin ömrü bunları gerçekleştirmeye yeterli
olmayabilir. Meselâ, yeryüzünde gerçek bir adâletin gerçekleşmesi,
mazlumun hakkını alması, zâlimin cezasını çekmesi, insanların
birbirlerine “kurtluk ve orman kanunları” ile, ya da “tilkilik”
mantığıyla değil de; “en az o da benim kadar haklara sahip, benim
kardeşim, benimle eşit” mantığıyla davranacakları toplumsal
ahlâkî bir düzenin kurulması, fert ve toplum vicdanında bunun
yer etmesi...
İnsan, kendi ferdî hayatında bunların, hatta işaretlerinin dahi
gerçekleştiğini görmeyebilir. Buna rağmen bu uğurda çalışmalarına
da ara vermez. Neden? Bu uğurdaki çalışmaları eğer eksik
bulacaksa, boşa gidecek ve karşılıksız kalacaksa, onun bu yolda
yorulması nedendir? Demek ki, insanın fıtrî yapısında bu dünyanın
“ötesi”ne inanma ihtiyacı vardır ve sağlıklı bir fıtrat, mutlaka
bu ihtiyacı karşılamanın yollarına gider. Bu bakımdan mükemmel
bir “din” fıtratın bu ihtiyacını da karşılayabilmeli, bu konudaki
sorularını tatminkâr bir şekilde cevaplandırabilmeli, sorunlarını
da mükemmel bir şekilde çözebilmelidir. 127
Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği
Her dönemdeki müslümanlar, çağlarındaki bâtılları tanıyarak
onlar hakkındaki İslâm’ın hükmünü de bilmek mükellefiyetindedirler.
Böyle bir mecburiyetin kaynağı müslümanın, mü’min ve
müslüman olan kimseler ile öyle olmayan kimselere, inançlarına
uygun davranmak zorunda oluşudur. Yani onlara uygulanacak
olan hukuk ile onlara karşı yapılacak olan muâmelenin, inançlarına
göre belirlenmek durumunda olmasıdır. İslâm’ın bu inanç ve
hayat sistemleri, yani bu dinler hakkındaki hükümleri bilinmediği
takdirde tavır belirlemek sözkonusu olamayacağından, bunların
iman açısından değer hükümlerinin tesbiti de kaçınılmaz bir haldir.
Ayrıca bâtıl dinleri tanımayan cahil müslümanların, tanımadıkları
bâtıldan kaçınmaları da özellikle günümüzde imkânsız derecede
zordur. Zamanımızda nice müslüman, kavram kargaşasının
kurbanı olmakta, bâtıl dinlerle karışık bir inanç ve davranış sergilemektedir.
Yani biraz müslüman, biraz demokrat, biraz laik, biraz
materyalist... karma dinler içinde olabilmektedir. “Onların çoğu,
ancak Allah’a şirk (ortak) koşarak iman ederler.” 128
127] M. Beşir Eryarsoy, a.g.e. c. 1, s. 398
128] 12/Yûsuf, 106
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 50 -
Müslüman, Allah’ın ve Rasûlü’nün kat’i hükümlerine aykırı
hükümleri kabul edemeyeceğinden, bu tür fikir, sistem ve ideolojileri
reddetmek zorundadır. Dolayısıyla müslümanların, çağlarında
ortaya çıkan fikir ve sistemlerle bu açıdan ilgilenmeleri ve bunlara
dair değerlendirme yapmaları gerekmektedir. Hele bu fikir,
ideoloji ve sistemler, özellikle müslümanların yaşadığı topraklar
üzerinde uygulama alanı buluyor ve yayılma istidadı gösteriyor,
hatta bunların varlığı İslâm akîdesi açısından büyük bir fitne ve
tehlike teşkil ediyorsa, müslüman olarak görevimiz daha da büyük
olacaktır.
İslâm’ın hükmetmek istediği alanlar, eğer gayri İslamî, câhilî
ve müşrik güçler tarafından işgal edilmiş ise, müslümanın bu güç
ve düzenlere karşı akidesinin gösterdiği doğrultuda gereken
mücâdeleyi vermesi, kaçınılmaz bir mükellefiyettir.
İnsanlar tarafından oluşturulan dinlerin hepsinin ortak özelliği;
Allah’ın vahiyle bildirdiği din olan İslâm’a karşı olmalarıdır.
“Allah’tan bir yol gösterici olmadan, yalnız kendi keyfine uyandan daha
sapık kim olabilir?” 129
Bir insan, ya Allah’a iman eder ve Allah’ın indirdiği hükümlere
göre hayatını düzenler; ya da “tâğut”a teslim olup, tâğutun
kurallarına, hevâ ve heveslerine uyar. Bu iki yolun dışında üçüncü
bir yol yoktur.
İnsanların hak olsun bâtıl olsun, dünya hayatlarında benimsemiş
oldukları inanç ve hayat düzenlerini, ideoloji, politika, ahlâk
ve yaşayış şekil ve üsluplarının ifadesi olarak “din”in, Allah tarafından
kabul edileninin adı “İslâm”dır. Allah, kendi katında geçerli
olan dinin İslâm olduğunu bildirmiş, İslâm’dan başka bir din
arayanın, İslâm’dan başka bir inanç ve hayat düzenini benimseyenin
bu arayış ve benimseyişinin âhirette ebedî hüsran ile sonuçlanacağını,
bu dininin Allah tarafından kabul edilmeyeceğini açıklamıştır.
130 Allah’ın dininden başka bir din, O’nun insanlar için teklif
etmiş olduğu hayat düzeninden başka bir hayat düzeni, O’nun
istediğinden başka inanç sistemi ve ideolojileri seçip benimsemek,
kısacası Allah’ın dini İslâm’dan başka bir din arayışına girmek, fıtrata
ve Allah’ın kâinata egemen olan kanunlarına ters düşmektir.
“Göklerde ve yerde ne varsa ister istemez Allah’a teslim olup boyun eğmişken,
onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hem, onlar O’na
129] 28/Kasas, 50
130] Bk. 3/Âl-i İmrân, 19 ve 85.
DİN
- 51 -
döndürüleceklerdir.” 131
Allah, dinini kemâle erdirdiğinden; bu dinin eksiksiz olarak ve
bütünüyle alınıp kabul edilmesi, tüm hükümlerine inanılarak, bütünüyle
uygulanmaya konulması gerekmektedir.
“Ey iman edenler! Bütünüyle ve hepiniz İslâm’a girin. Şeytanın adımlarına
uymayın. Gerçekten şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır. Size
bunca deliller geldikten sonra kayarsanız, bilin ki Allah, hiç şüphesiz
mutlak Gâlib ve Hakîm olandır.” 132
“Yoksa siz, Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı
ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında rezil ve
rüsvay edilip aşağılanmaktan, âhirette de azabın en şiddetlisine uğratılmaktan
başkası değildir. Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir.” 133
Kayıtsız şartsız olarak bütün alanlarda Allah’a ve O’nun şeriatına
tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça ve Allah’ın dini dışında
kalan her türlü düzen, sistem, inanç, bakış açısı, kurum, yaklaşım
tarzı ve değer ölçüsü kesinlikle ve tam anlamıyla reddedilmedikçe,
Allah tarafından kabul edilecek nitelikte bir imana sahip olmaya
imkân yoktur. Ancak böyle bir tavır sergilenebildiği takdirde,
Allah’a iman edilmiş, tâğut ve tâğutî düzenler inkâr edilmiş, küfrün
karanlıklarından kurtulup İslâm’ın nuruna, imanın aydınlığına
çıkılmış olur:
“Artık hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır. Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman
ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah her
şeyi işitendir, her şeyi bilendir. Allah, iman edenlerin velîsidir. Onları karanlıklardan
aydınlığa çıkartır. Kâfir olanların velîsi ise tâğuttur, onları
aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar
orada temelli kalacaklardır.” 134
Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denilse, ‘Hayır, biz atalarımızı
üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!’ derler. Peki, ama ataları bir şey düşünmeyen,
doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (atalarının yoluna
uyacaklar)?”135 Aklı olmayan kimsenin dini de yoktur: “Allah’ın
izni olmadan hiç kimse inanamaz ve (Allah) pisliği (azâbı ve rezilliği),
131] 3/Âl-i İmrân, 83
132] 2/Bakara, 208 - 209
133] 2/Bakara, 85
134] 2Bakara, 256 , 257
135] 2/Bakara, 170
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 52 -
akıllarını kullanmayanlara verir.” 136
Bizden önce yaşayan atalarımızdan bize intikal eden mirasın
içinde hem doğruların, hem de yanlışların olabileceğini kabullenmek
gerekir. Bize intikal eden miras, hem bazı doğruları, hem de
bazı eksiklik ve yanlışları içermektedir. Bu miras, çeşitli siyasî ve
itikadî tartışmaların yoğun olduğu bir ortamda doğup yine çeşitli
siyasî entrikalardan geçmek sûretiyle bize ulaşmıştır. Bu mirasın
intikalinde çok samimi kimseler olduğu gibi; çok bağnaz kimselerin
de olduğunu unutmamalıyız. Bize intikal eden mirasın sahiplerinin
de birer insan olduklarını, yanılabileceklerini kabul etmeliyiz.
O halde bize intikal eden mirası analiz etmeden, araştırmadan,
Kur’an ve sahih sünnet terazisinde tartmadan, nakil ve akıl sağlamalarından
geçirmeden kabul etmemek gerekir.
İslâm dünyasında insanlara, müslümanlara yön veren kimselerin
değişmeyen dinin temel esaslarıyla değişen ve değişmesi gereken
özellikleri ayırt edebilmesi ve kendilerini sürekli yenilemeleri
gerekir. Dengelerin kısa sürede değiştiği bir dünyada mü’minlerin
pasif kalmaları, tamamıyla nakilci/taklitçi/şerhçi ve düşünemeyen
kimseler olmaları, din açısından üzücü bir olaydır. Böylesi
bir tablonun sorumlusu, bu insanların kendileridir. Çünkü Allah,
Kur’an’da hayra doğru değişmenin mutlak sûrette gerçekleştirilmesi
gerektiğini beyan etmektedir: “Bir toplum, kendi durumlarını
değiştirmedikçe şüphesiz Allah da onların durumunu değiştirmez. Allah
bir kavme kötülük murad ettimi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten
onların, O’ndan başka koruyup kollayanları da yoktur.” 137
Her konuda analizci, araştırıcı olmamız gerekir. Câhiliyye
Araplarının yaptığı gibi hayra doğru değişmeye, yenilenmeye
karşı olmak, ataların yolunu körü körüne taklit etmek demektir.
Câhiliyye Araplarına tebliğ edilen gerçek dine karşı çıkanların tavrı,
tamamıyla İslâm’a karşı mücâdele olmuştur. Âyet-i kerimelerde
de sık sık atalar dinine körü körüne bağlılığın kötülüğünden söz
edilir. Bu bağlılığın ne kadar tehlikeli olduğu vurgulanır. Bu tehlike,
müslümanlar için de söz konusudur. Kur’an ve sünnete bağlı
kalmakla birlikte, çağın dilini ve çağın gündemini kendi lehimize
kullanmak zorundayız. “Hayır, (ne bilgileri var, ne de kitapları.) Sadece:
‘Biz, babalarımızı bir din üzere bulduk; biz de onların izinden gidiyoruz’
dediler (Bütün delilleri bundan ibâret). İşte, böyle senden önce de hangi
memlekete uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın varlıklıları: ‘Biz babalarımızı
bir din üzerinde bulduk; biz de onların izlerine uyarız’ dediler. Ben
136] 10/Yûnus, 100
137] 13/Ra’d, 11
DİN
- 53 -
size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem
(yine mi bana uymazsınız ?)’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu biz
sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz.” 138; “Onlar bir kötülük yaptıkları
zaman ‘babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti’ derler.
De ki: ‘Allah, kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi
söylüyorsunuz?” 139
Hz. Peygamber (s.a.s.), müşrik Araplara yepyeni bir din sunmamıştı.
Çağın ihtiyaçlarına cevap verecek bazı yenilikleriyle bu din;
İbrâhim (a.s.)’in ve ondan önceki peygamberlerin getirdiği Tevhidin/
hak dinin aynısı idi. Ancak müşrikler İbrâhim (a.s.)’in dininin
kalıntıları ve kırıntıları üzerine atalarının hurâfe ve bâtıl inanışlarının
inşâsı ile yeni bir din çıkarmış, onların tâkipçileri de araştırıp
soruşturmadan aynı şeyi taklit etmişlerdi. Allah’ın dinine isnad
edilen bu yanlışlıkları ortadan kaldırmak için Allah Teâlâ bir peygamber
gönderdi. O’ndan sonra artık bir peygamber gelmeyecek,
ama Hz. Muhammed (s.a.s.)’den bize kalan tertemiz ve dupduru
iki kaynak var (Kur’an ve Sünnet). Bu iki kaynak, devamlı bulandırılmak
istendi. İlkine kimse dokunamadı, çünkü onun her şeye
kaadir bir koruyucusu var. “Kur’an’ı kesinlikle Biz indirdik; elbette onu
yine Biz koruyacağız.” 140
Ancak, ikincisi için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Peygamberimiz
(s.a.s.) bu konuda şöyle buyurur: “Kim Benim adıma
yalan söylerse (hadis uydurursa) cehennemdeki yerine hazırlansın.”141
Buna rağmen insanlar bu kaynağı devamlı bulandırmaya çalışmış
ve O’nun adına zaman zaman hadis uydurulmuştur. İslâm toplumunun
içinde bulunan münâfıklar, İslâm kisvesi altında müslümanların
kafasına şüpheler sokmaya çalışmış; bunun yanında hadis
uydurma cür’et ve cesâretinde bulunamayanlar da kanaatleri
doğrultusunda hikâye, kıssa ve menkıbeler uydurarak kafalarına
göre bir İslâm şekillendirmeye çalışmışlardır.
Hikâyecilerin İslâm tarihinde yaygın bir yeri vardır. Hz. Ali, bu
kıssacıları câmiden kovmuş, onların bu yolla din kaynağını bulandırmasına
izin vermemiş, ama ondan sonra yine bu olay devam
edegelmiştir. Felsefecilerin, Kelâmcıların, tasavvufçuların
138] 43/Zuhruf, 22-24
139] 7/A’râf, 28
140] 15/Hicr, 9
141] Buhârî, İlim 38, Cenâiz 33, Enbiyâ, 50, Edeb 109; Müslim, Zühd 72; Ebû
Dâvud, İlim 4; Tirmizî, Fiten 70, İlim 8, 13, Tefsir 1, Menâkıb 19; İbn Mâce,
Mukaddime 4; Dârimî, Mukaddime 25, 46; Ahmed bin Hanbel, 2/47, 83,
133, 150, 159, 171.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 54 -
kaynağa soktukları yanlışlar, halkın hikâye ve hurâfelere düşkünlüğü,
İslâm’a vahiyden ayrı bir kimlik ortaya çıkardı. Her ne kadar,
ana kaynakları bulandırmadan, dini eksiltme ve ona ilâvelerde
bulunma gibi cinâyetleri işlemeden, sahih din anlayışı; her asırda
az veya çok insan tarafından takip edilse de, genel halkın çoğunluğu
vahyi yanlış anlamış insanlardı.142 Bu konuda suçun büyüğü,
halktan daha çok, onlara yanlış dini öğreten, ya da halkın yanlışlarını
düzeltmeye çalışmayan etkili ve yetkililerde, şeyh, başkan,
ağabey, hoca ve tebliğcilerdedir.
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘hayır, biz atalarımızı
üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler. Ya ataları bir şey düşünmeyen,
doğru yolu bulamayan kimseler olsa da mı?” 143 Bizim dinimiz,
acezelerin, meczupların dini değildir. Geleceği beklerken bu gününü
unutanlar da bize yabancıdır. Atalarının dinleri, yaptıkları
ile öğünmekle yetinenler de. Çünkü peygamber oğlu olmak bile
kurtuluş için yeterli değildir. Dinimiz, geçmişin sanıkları ve tanıkları
kaybolmuş dâvâlarının kavgasından da ibâret değildir. Din,
Allah’ın, Peygamberi vâsıtasıyla bize bildirdiği, eksiği ve fazlası olmayan
Kitapta yazılı olandır; Peygamber’in bize tebliğ ettiğinden
ibârettir. Hz. Peygamber ve O’nun dostları, bize bu dinin pratiklerini
göstermişler ve O’nun sahih sünneti tevârüs edilerek bize
ulaşmıştır.
Toplumların câhiliyye dönemlerinden kalma gelenekleri dinimizin
bir parçası değildir. Kuşkusuz onların, tevhide/vahdâniyete
karşı olmayanlarını koruyabilir ve geliştirebiliriz. Ancak, kendi
atalarımızdan, ırkımızın ve halkımızın geleneklerinden gelen her
özellik dinimizin bir parçasını oluşturmayacaktır. Atalarımızın yaşadıkları
zaman, mekân ve şartlar farklıdır. Geçmiş zamanı tekrar
etmek mümkün değildir. Biz bu gün Kur’an’ı, burada ve bu şartlarda
yaşamak, onun için de eskiyi tekrar etmek değil; yeniden,
Kur’an’da belirtilen sorumluluğumuzu asrın idrâkine söyletmek
zorundayız.
Özellikle uzun bir fetret döneminin, esâret, yoksulluk ve
sapma döneminin ardından, bu gün dini anlama ve yaşama
mücâdelesinde yığınla İsrâiliyat ve nefsimize kolay gelen, atalarımızın
örflerinden yola çıkarak Kur’an’ı te’vil etmeye kalkışmak,
bizi çok farklı mâceralara sürükleyebilir. Bugünkü iletişim akışı
içinde, medyanın; uzun boyluları cüce, cüceleri uzun boylu gösteren,
hâinleri kahraman, kahramanları hâin olarak tanıtan konkav
142] Abdurrahman Çobanoğlu, İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, s. 47-52
143] 2/Bakara, 170
DİN
- 55 -
ve konveks aynaları arasında gerçeği yakalamak için yoğun çaba
göstermek zorundayız.
Eskilerin 32 ya da 54 farzdan ibâret din telakkileri ile bu günü
açıklamak mümkün değildir. Daha önceki dönemlerin siyasal ve
sosyal şartları içinde şekillenen din anlayışının, günümüzde dini
yeniden aslî yapısına döndürme gayreti içindeki insanlar için kesin
ve mutlak bir örnek teşkil etmesi düşünülemez. Ancak, tarihî
bilgi ve belgeler, tarihî tecrübeler de hiçbir zaman görmezlikten
gelinecek olaylar değildir. Gelenekleri aynı ile tekrarlamaya çalışmak
gibi, geleneklerden kesin olarak koparak, geçmişi, geçmişin
birikim ve tecrübelerini görmezlikten gelmek de bize bir şey kazandırmaz;
çok şey kaybettirir.
Tarih, övgü ya da sövgü kitabı değildir. Sanıkları ve tanıkları
kaybolmuş bir d3avâda kahramanlar ve hâinler üretmek, bize bir
şey kazandırmaz. Onlar, bizden önce gelip geçen bir topluluktu,
onların yaptıkları onlara, bizim yaptıklarımız bizedir. Tarihi, bugünümüzü
inşâ ederken bir tecrübe alanı olarak ciddiye almamız
gerekir. Kahramanlar üretmek adına ihânetleri görmezlikten gelmek,
ihânetlerden söz ederken faziletleri görmezlikten gelmek,
tarihte kalanlar için hiçbir şeyi değiştirmez; ama bize birçok şeyi
kaybettirir. Tarihi, bu günlerini ispat için malzeme olarak kullananlar
ve tarihî gerçekleri çarpıtanlar, hem kendi geleceklerini ve
hem de toplumun geleceğini karartırlar. Zaman içinde doğruluğunu
kanıtlamış, insanların ortak faziletini oluşturmuş, berraklaşmış
değerlere elbette sahip çıkmak, dürüst herkes için ahlâkî bir
görevdir.
“İnsanlardan kimi de vardır ki, ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık’
derler; oysa inanmamışlardır. Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar.
Hâlbuki yalnız kendilerini aldatırlar da farkında olmazlar. Onların kalplerinde
hastalıkr vardır... Onlara ‘yeryüzünde fesat çıkarmayın’ dendiğinde
‘biz ancak ıslah ediciyiz’ derler. İyi bilin ki onlar bozgunculardır.”144 Nasıl,
kimi zaman insanlar katil ruhlarının üstüne cihad elbisesi giyerek
din adına cinâyetler işleyebiliyorsa, kimi zaman da şeytan aklımızı
çelip bize birtakım fantezileri din gibi göstererek onları kafamıza
sokmaya çalışmaktadır.
“Onlar kalbimiz temizdir” diyerek kendilerini aldatmaktadırlar.
Hayatlarına, dinlerine göre yön vermek yerine, hayatın içinde
buldukları şeyleri kendileri için din haline getirmektedirler. İslâm
adına rasyonalizm, İslâm adına demokrasi, İslâm adına sağcılık,
144] 2/Bakara, 8-10.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 56 -
İslâm adına solculuk, İslâm adına Kemalizm, İslâm adına laiklik...
İslâm’ın neyi kabul edip neyi kabul etmediğini nerede ise Allah’ın
rızâsı değil; çağın icapları tayin etmekte ve den çağın icaplarına
göre te’vil edilmek sûretiyle sürekli değişen bir din anlayışı ortaya
çıkmaktadır.
Elbette Kur’ân-ı Kerim, kıyâmete kadar bâki kalacağına göre,
çağın getirdiği yeniliklere karşı İslâm’ın mesajı olacaktır. Müslümanların
bilgileri ve tecrübeleri geliştikçe Kur’ânî anlayışları da
gelişecektir. Ancak, burada çağın gereklerinden yola çıkarak
Kur’an’ı te’vil etmek değil; Kur’an’dan yola çıkarak çağı yorumlayıp
onu meşrû bir yoruma tâbi tutmak zorundayız. Reddettiğimiz
şeyin doğrusunu, savunduğumuz şeyin delillerini ortaya koymamız
gerekir.
Birinci yolda, yani çağın gereklerini din zannetmede bireyin
aktif, entelektüel bir katılımı yoktur. Sadece dinini te’vil etmek
sûretiyle edilgen bir yola girmektedir. Şuurlu bir müslüman ise,
İslâmî sorumluluk şuuru ile olayı yeniden yorumlamak ve onu tashih
ederek ona yeni bir biçim vermek durumundadır. Sağcılığın
dine eklenmesi, ya da Arap ülkelerindeki ve özellikle Libya’daki
solcu müslümanlık iddiaları, dini te’vil gayreti, dini moda akımlarla
sentez etme gayretini belgelemektedir.
Demek ki sentezcilik modası, sadece dini ırkla sentez etmek
değil; dini şahsî kanaatlerimiz, lider ve örgütlerimizle ve de aynı
zamanda, birtakım çağdaş felsefî akımlar, moda ideolojilerle, kavramlarla
sentez etme gayretleri de gözükmektedir. Bütün bunlara
karşı uyanık olmak zorundayız. Eğer her şeyi bu kadar birbirine
karıştıracak olursak, sonra bu işin içinden çıkamayan insanlar, bal
peteğindeki lafza-i celâl yazısının hikmeti üzerinde gereğinden
fazla kafa yorarak, imtihan olmak için geldikleri dünyanın gerçeklerinden
koparlar ve sorumluluk duygusunu yitirerek inançlarını
eyleme dönüştürme irâdesini kaybederler.
Hacca giden biri teraziye el sürmemeli imiş. Artık o, Allah
adamı olduğundan, dünya menfaati ile işi olmazmış. Kim uydurmuşsa...
İyi bir tüccar, nebîlerle birlikte haşrolmayacak mı? Bizim
dinimiz, bu dünya ile ilgilidir. Bize âhiretin sırlarını açıklar; ama ve
bu dünyada yaşanmak üzere, bu dünyadaki insanlar için inmiştir.
Câmide dünya kelâmı konuşulmazmış. “Din, nasihattir (nasihatten
ibârettir).”145 diyen bir dinin tebliği, anlaşılması için dünya
kelâmı konuşmadan nasıl nasihatleşeceğiz? Câminin asr-ı
145] Müslim, İman 55; Ebû Dâvud, Edeb 67
DİN
- 57 -
saâdetteki hayatın hemen her alanıyla ilgili fonksiyonu, dünyayı
ve dünya kelâmını dışlayarak nasıl icrâ edilecektir? Din ve dünya
işlerini birbirine karıştırmayacakmışız. Gerçeğini bilmediğimiz
âhiret işlerine bu dünyayı nasıl karıştırabiliriz ki!? Bizim dinimiz
konuşmamızı, ticaretimizi, ekonomik ve sosyal ilişkilerimizi, her
şeyi kapsar. Yaptığımız ve yapmamız gerekirken yapmadığımız,
söylediğimiz ve söylememiz gerekirken söylemediğimiz her şeyi!
Kimine göre din sadece vicdan özgürlüğü gibi bir şey. Bunlar
din ve vicdan özgürlüğünün ayrı ayrı şeyler olduğunu bile bilmeyecek
kadar zekâ sorunu olan insanlar... Din Allah’la kul arasında
imiş. Bu din, kimin dini ise, kim uydurdu ise... Her din, kendi bağlılarını
birbirleri arasında hukuk sahibi kılar. Onlarınkisi şeytanın
uydurduğu hayal âleminde olan bir din... Elbette kimsenin kalbini
yarıp bakmadık, ama Allah’ın kitabı Kur’an, müslümanları kardeş
yapmak sûreti ile birbirleri üzerinde hak sahibi yapmadı mı?
Dini dünya hayatının dışına itme iddiası, şeytanı bile güldüren
bir komedi olsa gerekir. Allah, peygamberlerini bizim gibi birer
beşer olan insanlardan seçip gönderdi. Dinin bütün hükümleri, bu
dünya içindir, bu dünyada uygulanır. Âhiret, sadece geleceğe ilişkindir;
cennet ve cehennem, bu dünyadaki amellerimizin sonucu
olarak varacağımız yerdir. Bu gün yaşanacak gerçek, bu dünya ile
ilgilidir. Öbür kısmı, haber verilen gerçektir. Dini dünya hayatından
soyutlamak, dini yok etmekle eş anlamlıdır. Bu bir inkârdır,
küfürdür!
Onlar bilmedikleri bir dine iman ettiklerini sanıyorlar. Onu
kendi gönüllerince süslüyor ve ona şeytanlarının söylediği şekilde
bir muhtevâ kazandırıyorlar. Eski putperest toplumlarda zenginlerin
kendi adlarına özel tanrılar, özel putlar edinmeleri gibi... Din,
onlar için bir nazar muskası gibi bir şeydir. Kalplerinin temiz olduğunu
sanıyorlar, ama şeytan kalplerine yuva yapmış. 146
Bu Din Benim Dinim Değil!
Bugün okullarda öğretilen mecburî din ve aynı şekilde câmilerden
halka empoze edilmeye çalışılan, yine dinde reform gayreti
sahiplerinin yaymaya çalıştıkları sahte bir din sözkonusudur.
Bu sahte dinle bırakın müslüman olmayı, hıristiyan olmak bile
mümkün değil. Hatta dinsiz bile olunamaz, ancak din düşmanı
olunabilir. Bugün hıristiyan misyonerliğinden daha korkunç olan
radyodan, TV’den, kimi bürokratların, sözde aydınların ağzından
kafasını uzatan şeytanın tebliğ etmeye çalıştığı bu sahte dindir.
146] Abdurrahman Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, s. 49-52
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 58 -
Amaç, devletle uyumlu yeni bir müslüman(!) tip yetiştirmek.
Yeni Türk müslümanının standartlarını düzen ve kemalist ilkelerle
tesbit edip TSE damgalı bir din oluşturmak. Bu standartların
dışındaki dine “irticâ” damgası/yaftası vurarak onu yasaklamak.
Cumhuriyet çocuğu, demokrat, laik, Atatürk ilkelerini benimsemiş,
Türk standartlarına uygun, düzenle uyum içinde, etliye sütlüye
(tabii zâlimlere ve sömürücü tâğutlara) karışmayan müslüman(!)
vatandaşlar yetiştirmek.
Laiklik, Batı kökenli bir kelime... Batı şartlarında ortaya çıkmış
ve o şartlarda mümkün olan bir şey. Kaldı ki, bugün birçok batılı
ülke laiklik ilkesine bağlı değil. Hele Türkiye’deki laiklik, onlar için
çok yabancı. Ama müslüman Türk halkı ille de laik olmak zorunda...
Laikliği batı şartlarında bile mümkün kılmak sorunken, müslüman
bir toplumda nasıl mümkün olabilir? 23’den beri bunun
yolu aranıyor. Önce dini yasaklamak istediler, olmadı. Kaleyi içeriden
fethetme yolunu denediler, tutmadı. Okullara zorunlu din
dersi koyarken, maksatları, dini yaymak ve güçlendirmek değil;
halkın elindeki kitabı almak mümkün olmadığına göre, dini
öğreten kitabı kendileri yazıp öğretmek, dini yeniden yorumlamak
ve standardize etmek.
Türkiye ille de laik olacaktı ya, devlet değişmeyeceğine göre,
din devlete uymalıydı. Batılı anlamda bir laikliği mümkün kılmak
için imamın papaza, caminin kiliseye, Kur’an’ın da İncil’e benzemesi
gerekiyordu. Bütün gayret de onun için… Yani, hıristiyan
gibi (hatta dinsiz gibi) yaşayacak, yine de müslüman gibi ölüp törenle
müslümanca gömülecektiniz… Âhiret, dinin alanına girdiği
için, öldükten sonra imama teslim olacaktınız; yaşarken Sezar’lara,
tanrının tüzel kişilik kazanmış hali olan iktidar irâdesine! Bu,
aslında laiklik filan değil; doğrudan doğruya din düşmanlığı idi
aslında.
Liselerde Din Dersi Eğitimi ve Ders Kitapları
Resmî anlayışa göre laiklik, kesin doğru olduğu için, laiklik
müslümanlığa değil; müslümanlık laikliğe uydurulacaktı. Ve işte
zorunlu din dersleri bu irâdenin eseri idi. Çocukların ve gençlerin
din adına ne okuduklarını merak ediyor olabilirsiniz. Buyurun bu
kitaplara bir göz atalım:
Meselâ, Lise 1’in Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi kitabının konuları
şöyle:
-Dinin Tanımı, Genel Olarak Din
-İlkel Dinler, Çin, Hint Dinleri, Yahûdilik, Hıristiyanlık,
DİN
- 59 -
Müslümanlıktan Önce Türk Dinleri ve Müslümanlık
-Hz. Peygamber’in Doğuşu ve Çevresi
-İlâhî Dinlerin Allah İnancı, Ahlâk ve İnsan Anlayışı Açısından
Ortak Yönleri
-Din ve Ahlâk
-Atatürk’ün Ahlâka İlişkin Görüşleri
-Millî Seciye Kavramı ve Atatürk
-Millî Ahlâk
-Atatürk’ün Fikir Cephesi
-Ahlâk ve Sorumluluk
-Devlete Karşı Gökevlerimiz, Kanunlara Saygı, Vergi Vermek ve
Kutsallığı, Askere Gitmek, Seçimlere Katılmak, Atatürk’ün Konuya
İlişkin Görüşleri
-Temizlik ve Doğruluk
-Savurganlığın Zararları.
Evet, hepsi bu kadar. Hemen her fırsatta Atatürk’ten vecizeler
ve bu arada Kur’an âyetleri ve hadislere de yer verilmiyor değil.
Lise 2’nin Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi kitabına bir göz atalım:
Kapakta, bir ressamın, frak giymiş şeyhülislâm şeklinde
resmettiği papyon kravatlı 35 yaşında bir Mustafa Kemal resmi var.
İlginçtir, tüm Din Dersi kitaplarının kapak kompozisyonu Atatürk
resimleri ile süslü. Atatürkçü din dersi bu. Çünkü Milli Eğitim’in
gayesi, Atatürkçü bir nesil yetiştirmektir. Türk’ün müslümanı da
Atatürkçülüğe göre bir din anlayışına sahip olacaktır. Asıl belirleyici,
alâmet-i fârika olan şey Kemalist olmaktır. Din bu zeminde
var olabilir. Bu temel ilke ve prensiplerin dışında kalan din,
“irticâ”dır. Bu Din derslerinde şeriata yer yok, ama irticâya yer var…
Kitabın ilk sayfasında siz “besmele”yi bekliyorsunuz ama sizi
Atatürk’ün bir sözü karşılıyor: “Hangi şey ki, mantığa, kamu yararına
uygundur, biliniz ki o bizim dinimize de en uygundur!” Ve
derken İstiklâl Marşı. Onu, “Ey Türk Gençliği...” izliyor.
Bu kitabın konuları ise şöyle:
Ünite: İslâm Güzel Ahlâktır. 2. Konu: Âmentü; 3. Konu:
İslâm’da İbâdet; İbâdetin Ruhî ve Bedenî Faydaları. Bunları, Ahlâk,
Emir ve Yasaklar, Aile Düzeni gibi konular izliyor. Bundan sonraki
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 60 -
ünite, oldukça önemli ve dinin özü(!) ile ilgili:
Ünite: Milli Birlik ve Beraberlik. Vatanın Bölünmezliği, Devletin
Bölünmezliği, Devlet-Millet Bütünleşmesi.
Ünite: Örf ve Âdetlerimiz. 113 sayfalık kitapta doğrudan dinle
ilgili sayfalar, ancak 40’ı bulmaktadır. Onlar da çok genel anlamda
yorumlanmaktadır.
Ünite: Kötülüklerden Kaçınma ve Kötülükleri Önleme.
Ünite: Çalışmak ve Üretici Olmak. Bölümün sonunda ise sırasıyla
Atatürk’ün çalışma ile ilgili güzel sözleri, konu ile ilgili âyetler
ve hadisler yer almaktadır.
Ünite: Mutluluk üzerine. İşte bu bölümün ilk cümlesi: “Mutluluk;
Bir gol atarak takımının gâlibiyetine sebep olan futbolcu,
imtihanı kazanan öğrenci, sevdiğine kavuşan iki kişi hep aynı şeyi
söyler: “Çok mutluyum...”
Mutluluğa nasıl ulaşacağınız şu şekilde anlatılıyor: “Günümüzde
bir Gandi’yi, bir Albert Scweitzer’i düşünelim: Birisi Hind
milletine bağımsızlık, diğeri Afrika’nın vahşi kabilelerine şifa götürebilmek
için ömrünü vermiştir. Atatürk, Türk milletini bağımsız,
hür, mutlu ve huzurlu kılabilmek için ömrünü feda etmiştir.”
İşte mutluluk buymuş... Scweitzer’i nereden katıyorlar bu işe onu
sormak gerek. Batılılar önce hastalık götürdüler, insanları katledip
ekmeklerini alıp onları yoksul bıraktılar... Bir batılı doktor da
misyonerlik gayreti ile bölgeye gidiyor ve bizim Din dersi kitabına
örnek ahlâk sahibi, mutluluk âbidesi olarak takdim ediliyor!
Bu kitaplar, insanımızı müslümanlaştırmak için değil; onların
dinlerini ellerinden almak için bir hile aracı olarak gelecekte bir
dönemin karakterini gösteren belgeler olacaktır.
Ve kitap, yedinci ünite ile son buluyor. Konu başlığı: Öğretmenlik...
Meselâ, bu kitaplarda “kâfir” kelimesinden hiç söz edilmiyor.
Çünkü bu kitaba göre yeryüzünde kâfir yok herhalde. Elbette
“cihad” ve “şeriat”tan söz edilmeyecek. 32 Farz geleneği
ile sınırlı, hatta onun da bozulmuşu bir yapı çıkıyor önümüze. Din
eğitimi, câmilerin durumu ile ilgili, hilâfet, imâmet, cemaat gibi
kafa karıştıran(!) kelimelere de yer verilmemiş.
Lise 3’ün Din Kültürü ve Ahlâk Kitabı da bunlardan pek farklı
değil. Kitabın ilk sözü şu: “Bizim dinimiz akla en uygun tabii
dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki; son din olmuştur. Bir dinin
tabii olabilmesi için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun düşmesi
gereklidir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.”
DİN
- 61 -
124 sayfalık ders kitabı yine İstiklâl Marşı ve Atatürk’ün Gençliğe
hitâbesi ile başlıyor. Birinci bölüm İslâm ve Evren, 17 sayfa
tutuyor. Kitabın bundan sonraki bölümleri genel bilgilere
ayrılmış. Dine ayrılan bölüm 40, Atatürkçülük ve öteki genel
konulara ayrılan bölüm 80 sayfa tutuyor. 10 sayfa tutan 3. Ünitede
yeryüzündeki dinler konu alınıyor. 40 sayfa tutan 4. Ünite ise
“Türk İslâm Kültür ve Uygarlığı” ile ilgili. Bu bölümde ele alınan
konular; İslâm’da Din Bilimleri ve Türk Bilginleri, Medreseler, Türk
Milli Eğitiminin Önemi, Atatürk’ün Sanatseverliği ile ilgili.
“Türk Milli Eğitiminin Önemi” başlığı altında ele alınan bölümde
şu görüşlere yer verilmektedir: Modern Türk eğitimi anlam ve
gayesini Atatürk’ün eğitim anlayışından almaktadır. Ulu Öndere
göre, bir milleti hür, bağımsız, şanlı ve yüce kılan da, onu esir ve
sefil olmaya sürükleyen de eğitim faaliyetleridir. Milli eğitimimizin
ilk önemli özelliği, adından da anlaşıldığı üzere milli olmasıdır,
eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili faaliyetlerinde,
anayasamızda da ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliği temel
olarak alınır. Eğitimin ana gayesi, milli karakterimiz ve tarihimize
uygun düşen bir milli kültür politikası izlemektir. Bu politika da
iki yönlüdür. İlk olarak tarihimizi, kültürümüzü, yüzyıllar boyunca
Türk’ün tarihî tecrübesinden bize ulaşan milli değerlerimizi genç
nesillere aktarmak, öğretmek ve sevdirmek; ikinci olarak, yetişecek
çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin sınırı ne
olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istiklâline,
kendi benliğine, milli an’anelerine düşman olan unsurlarla mücadele
etmek gereğini öğretmek.”
Bölüm şu cümlelerle son bulmaktadır: “Özetle söylenecek
olursa, Türk milli eğitim sisteminin önemi şu temel görüşten gelmektedir:
Türk milletinin bütün fertlerini Atatürk inkılaplarına ve
anayasamızda yer alan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, milletimizin
millî, ahlâkî, insanî, mânevî ve kültürel değerlerini benimseyen,
koruyan ve geliştiren, ailesini, vatanını, milletini seven ve daima
yüceltmeye çalışan, insan haklarına, milli, demokratik, laik ve sosyal
bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve
sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar
olarak yetiştirmektir.”
Elbette bu Din dersi de bu temel felsefenin ürünü olacaktır.
Türk milli eğitiminin temeli ve alâmet-i fârikası “gökten indiği söylenen
kitaplardan ilham almayacaktır!” Atatürk’ün müslümanlara
hoş gelir gibi gözüken sözleri ise, icraatta ve pratik hayatta, o
zamanın şartlarına göre söylenmesi gereken politikacı Atatürk’ün
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 62 -
sözleri olarak mülâhaza edilerek resmî belgelere geçen ve bizzat
Atatürk’ün özel hayatında ve düşüncelerinde ifadesini bulan din
telakkîsi esas alınacaktır.
Kitabın beşinci ünitesinin bölüm başlığı: “Atatürk ve Dinimiz.”
Bölüm başlıkları şöyle: Din ve Diğer Müesseselerle İlişkileri, Laiklik,
Laikliğin Temel Esasları, Atatürkçü Düşüncede Laiklik Kavramı,
Atatürk ve İslâm Dini, Dini İstismar ve Taassup Konularında
Atatürk’ün Düşünceleri, Atatürk Diyor ki! Bu bölüm, on sayfada
özetlenmiş.
Altıncı ünite, Ahlâkî Ödevlerimizle ilgili. Son ünitede ise
Adâlet, Ahlâk ve Din kavramları üzerinde duruluyor. Kitabın son
bölümleri şunlar: Hz. Muhammed’in Adâletle İlgili Güzel Sözleri
ve Atatürk’ün Adâlet ve Ahlâkla İlgili Sözleri. Altıncı ünite 7, yedinci
ünite ise 6 sayfadan oluşuyor.
Ders kitapları boyunca en fazla iktibas edilen görüş Atatürk’ün
görüşleridir. Bunu âyet ve hadisler izlemektedir. Atatürk’ün görüşleri,
hem metin aralarında, hem de ayrıca blok olarak geniş ve
uzun bölümler halinde verilmektedir.
İlköğretim ve Liselerde (tabii İmam-Hatip Liselerinde de) okutulan
Din derslerindeki konular: Biraz İnkılâp Tarihi, biraz Yurttaşlık
Bilgisi ve biraz da dinlerin ortak yönlerinden birkaç örnek;
yalan söyleme, hırsızlık yapma, israf etme, âmirlerine itaat et. Taassup
yasak. Meselâ kadınların cemiyete karışmalarına karşı çıkmak
taassuptur. Atatürk taassubu reddeder, Kur’an da, peygamber
de reddeder. Kur’an, “âmirlerinize itaat ediniz” der...
Meselâ, kitaplarda fâiz, cihad, başörtüsü, şarap gibi şeyler yok.
Bir öğrenci, “mâdem namaz farz, namaz kılmak istiyorum” dese,
disipline verilir: “Ne demek istiyorsun sen?! Din, kalp temizliğidir.
İlim ibâdetten önemlidir. Nöbet ibâdetten önemlidir!...”
Hakikatin kaynağı ve ölçüsü, Atatürk’ün sözleri olduğu için,
zorunlu din derslerinin kaynağı da bulunmuş. Atatürk diyor ki:
“Her fert, dinini, dininin buyruklarına uymayı, imanını öğrenmek
için bir yere muhtaçtır. Orası da okuldur.” Madem öyle, haydi
dinin pratikleri için okullarda açsanıza mescidleri... İşleri geldiği
yerde, işlerine geldiği kadar, işlerine geldiği zaman... İsterlerse kitaplarının
bu sayfasını okurlar, isterlerse başka bir sayfasını. Herkese
göre hazır sözleri vardır. Ne diyordu Celal Bayar: “Atatürk’ü
sevmek ibâdettir.” Bu adamların gözünde Atatürkçülük bir dindir.
Sevgileri bir tapınmanın tezâhürüdür. Bu kişilerin kafasına
göre Türkiye’de Kemalist teokrasi vardır. 1948’de basılan Türk Dil
DİN
- 63 -
Kurumu’nun Türkçe Sözlüğündeki din maddesi de öyle değil mi
idi: “Kemalizm: Türklerin dini.” Haydi, öyle ise laiklik adına Atatürkçülüğü
devletten ayırsanız ya! Türbeleri ziyaret gericilikti. En
büyük anıt mezarı onun için yapıp mezar ziyaretini devlet töreni
haline getirdiler.
Atatürk’ün din hakkındaki görüşleri ve dine konu olan olaylarla
ilgili düşünceleri Din dersi kitaplarında çok geniş yer kaplamaktadır.
Atatürk iyi bir müslüman mı, yoksa TSE damgalı bir dinin,
Allah ve peygamberden önce ya da sonra gelen bir diğer şartı
mı?... Burada öyle anlaşılıyor ki, asıl belirleyici olan Atatürk’tür.
Çünkü Kur’ân-ı Kerim ya da peygamberin sözlerinden Atatürk
ilke ve inkılâpları ile çelişenlerin bu kitaplarda yeri yoktur ve olamaz
da. 147
Kemalizm; Resmî Din mi? Atatürk’e Tanrı veya
Peygamber Diyenler
Cumhuriyetin ilk yıllarında, devletin dine bakış tarzını öğrenebilmek
için, önce, okullarda çocuklarımıza okutulan tarih kitaplarına,
sosyoloji kitaplarına bakmak lâzım. İstanbul’da 1931 yılında,
Devlet Matbaası’nda bastırılan Orta Zamanlar Tarihi’nde İslâmiyet
ve Hz. Peygamber (s.a.s.) aleyhinde yazılanlar, en koyu münkirleri
bile utandıracak seviyesizliktedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında,
devletin resmî ideolojisinde İslâmiyet’in yeri yoktur. Çünkü “İslâm
birtakım zevâta göre eskimiştir!”, “Hz. Muhammed (s.a.s.) nihayet
bir çöl bedevîsidir”, “İslâmiyet’in yerine yeni bir din koymak
lâzımdır ki, o da Kemalizmdir.” Nitekim Edirne milletvekili Şeref
Aykut’a göre Kemalizm dininin altı esası, altı oktan ibaretti: Yani
“Kemalizm dini, cumhuriyetçilik, milliyetçilik, inkılâpçılık, devletçilik,
laiklik ve halkçılık prensiplerine dayanmalıydı.” Kemalizmin,
yeni bir din olarak yayılmasında Şeref Aykut yalnız değildi. İyi ama
bu dinin peygamberi kim olmalıydı? Bu sorunun cevabını Behçet
Kemal Çağlar verdi: Mustafa Kemal Atatürk! Behçet Kemal, Süleyman
Çelebi’nin meşhur Mevlid’ini Atatürk’e uydurmakta ve çıktığı
Anadolu il ve ilçelerinde, başına topladığı kalabalıklara Atatürk
Mevlidi’ni okutmakta hiçbir sakınca görmedi:
(...)
Ger dilersiz bulasız oddan necât
Mustafâ-yı bâ Kemâl’e essalât.
Ol Zübeyde, Mustafâ’nın ânesi
147] A. Dilipak, a.g.e. s. 52-62
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 64 -
Ol sedeften doğdu ol dürdânesi!
Gün gelip oldu Rızâ’dan hâmile
Vakt erişti hafta ve eyyâm ile.
Geçti böyle, nice ay nice sene
Vakt erişti bin sekiz yüz seksene.
Merhaba ey baş halâskâr merhaba
Merhaba ey ulu serdâr merhaba!
Edip Ayel, Atatürk’e: “Sen bizim yeni peygamberimizsin!” diye
seslenmekte geciktiği için dövünmeye başladı. Behçet Kemal’i geride
bırakacak bir atılım içinde olması gerekirdi. Bunu gerçekleştirebilmek
için, Atatürk’e yeni dinî sıfatlarla secde etmesi lâzımdı.
Edip Ayel, aruzun tumturaklı kalıplarıyla Türk edebiyatının en
muhteşem dalkavukluk örneğini ortaya koydu:
Cennetse bu yurt, sen onu buldundu harâbe
Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kâbe.
Zindan kesilen ruhlara bir nur gibi doldun
Türk ırkının, en son, ulu peygamberi oldun.
Tutsak seni lâyık, yüce Tanrı’yla müsâvi
Toprak olamaz kalp doğabilmişse semâvî
Ölmez bize cennetlerin ufkundan inen ses
İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!
Edip Ayel’in bu kükremesinden sonra bir tereddüt belirdi: Atatürk,
yeni Kemalizm dininin Allah’ı mı olmalıydı; peygamberi mi?
Cumhuriyet devri şairlerinin bir büyük bölümü, Atatürk’e kıyamadılar.
Onun üstünde de, altında da hiçbir gücün, hiçbir varlığın
bulunmasına tahammül edemediler. Bu bakımdan, Atatürk’e hem
Allah, hem de peygamber diye seslenerek kendilerinden geçtiler.
Behçet Kemal, Edip Ayel’den geri kalmak istemedi:
Kaç yıldır Türkçe’ydi Tanrı’nın dili
İnsana ne ilâh, ne de sevgili
Ne de ana-baba aratıyordu
Her an yaratıyor, yaratıyordu.
Artık işaret verilmiş, yarış başlamıştı. İpi herkesten önce
DİN
- 65 -
göğüslemeye çalışan atletler gibi, o devrin edipleri de “Allah”,
“tanrı”, “ilâh”, “Kâbe”, “put” gibi kelimelerle Atatürk’e daha
önce ulaşabilmenin cezbesine kapılmışlardı. Yüzlerce örnekten
işte birkaçı: Halil Bedii Yönetken çığlıklar koparıyordu:
Tanrı gibi görünüyor her yerde
Topraklarda, denizlerde, göklerde
Gönül tapar, kendisinden geçer de
Hangi yana göz bakarsa: Atatürk.
Kemalettin Kamu, kendisine milletvekilliği getiren şiirini kalabalıklara
okumaya başladı: Çankaya;
Burada erdi Mûsâ
Burada uçtu İsa
Bülbül burada varsa
Hürriyet için öter.
Ne örümcek, ne yosun
Ne mûcize, ne füsun...
Kâbe Arab’ın olsun
Çankaya bize yeter.
Sonra Faruk Nafiz Çamlıbel, sazını eline aldı:
On milyon bel, iki kat olmuşken eğilmeden
O’nda on beş milyonun boyu birden uzaldı.
Tanrı, peygamber diye nedir, kimdir bilmeden
Taptığımız ne varsa, hepsi ondan şekil aldı.
1938 yılında, Faruk Nafiz, tanrısız kalmamak için, Atatürk’ü
yüreğine bir put gibi oturttu:
Yürüyor, kalbimizin durduğu bir yolda değil
Kanlı bir gözyaşı nehrinde muazzam tabutun
Ey ilâhın yüce dâvetlisi, göklerden eğil
Göreceksin duruyor kalbimizin üstünde putun!
Türk edebiyatında, tarihin hiçbir devresinde görülmeyen
dalkavukluk ve putperestlik örnekleri, patlayan bir lağımın
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 66 -
dehşet saçan kokusu ve manzarasıyla etrafa yayılmaya başlamıştı:
Akbaba’cı Yusuf Ziya Ortaç da sesini yükseltti:
Topladı avucunda yıldırımı, şimşeği
Yoktan var ediyordu tanrı gibi her şeyi.
Nurettin Artam, dinin bütün nurlarından koparak kula kul
oldu:
Koca bir güneşin akşam olmadan
Dağların ardında sönüşü gibi
Millete can veren, vatan yaratan
Tanrının göklere dönüşü gibi.
Her zaman ırkıma büyük Baş Atam
Tanrılaş gönlümde, tanrılaş Atam!
Ömer Bedrettin Uşaklı da, Atatürk tapıcılığından kurtulamadı:
Bir güneş gibi yalnız
Sensin ülkü tanrımız
Ey Türlüğün bütünü.
Vasfi Mahir Kocatürk de, kocaman yakıştırmalarla Kemalizm
dininin müridleri arasında zikre başladı:
Peygamber, tanrısına duymadı bu hasreti
Vermedi bu kudreti tanrı, peygamberine.
İlhami Bekir, alnımızın akına, katran karası elleriyle küfrün yobazlığını
bulaştırmaya çalıştı:
İlk adam, mavi gözlerle baktı toprağa
Toprağın haritasını çizdi bayrağa
Allah değil, o yazdı alın yazımızı.
Bu ruhsuz, bu köksüz, bu tatsız örnekleri uzatmak istemiyorum.
Yalnız, Cumhuriyetin o kuruluş yıllarında, zilli-düdüklü dalkavuklar
zümresinden, üç önemli ismin ayrıldığını belirtmek istiyorum:
Yahya Kemal, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet! Nazım Hikmet,
daha önce Marks’a ve Lenin’e kul köle olduğu için Atatürk’e secde
etmedi. Hatta ona “Burjuva Mustafa Kemal” diye homurdanan şiirler
yazdı. Yahya Kemal’le Necip Fazıl, İslâm’ın âmentüsüne bağlı
kaldılar. Kemalizm dininin yeni öncüleri ise, imanın altı şartı olan
DİN
- 67 -
İslâm âmentüsü karşısına, Kemalizm’in yeni âmentüsünü çıkardılar.
Bazı devlet kuruluşlarında bastırıp dağıttıkları bu devrimci(!)
âmentüyü şöyle yazarak ilân ettiler:
“Kahramanlık örneği olan ve vatanın istikbâlini yoktan var
eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına,
mücâhit analarına ve Türkiye için âhiret günü olmayacağına
iman ederim.”
Halk, “halkçı” Kemalistlerin bu dehşetli dalkavukluklarından
nefret ediyordu. Din ve dünya işlerini birbirinden ayırmaya çalışan
Atatürk ise, kendisine takılan bu dinî sıfatlar karşısında şaşırıp
kalıyordu. 148
Yazmazlar yazar, soytarılar şair olmuştu; kaside okuyup meddahlık
yapanlara ulûfeler dağıtılıyordu ya, bu kemiklerden nasiplenmek
isteyen itler ha bire hırlıyordu. Şair geçinen başka birileri
şöyle yalakalık yapıyordu: “Türk’e bir hayır gelmez, Arap felsefesinden,
/ Gazi bize bir din ver, Türk’ün öz nefesinden.”; “İşte diz
üstü geldim, gözlerim dolu dolu. / Rabb kulu olsun eller, bizler
Gazi’nin kulu. / Cemâlini vaad etsin Tanrı başka kullara, / İşte karşımızdadır
şimdiden o manzara.”
Türkiye’de ise, halkın farklı milliyetçilik (daha doğrusu ulusalcılık)
anlayışları sözkonusu olmasına rağmen, devlet tek bir milliyetçiliği
esas alır: Atatürk milliyetçiliği, yani Kemalizm. Hıristiyanların
inanç esasları, müslümanların âmentüsü olur da Kemalistlerin
özel âmentüsü olmaz mı? Bu âmentülerden bir-iki örnek verelim:
Türkün Âmentüsü: “Türküm: Dinimi tanırım. Mezhebim: Cumhuriyet
/ Kitabım: Kanundur. Buna vicdanla, inandım. / Kâbemiz:
Ankara. Peygamberimiz: Gazi Kemal, / Kalben ona biat ederek
bin canla, inandım…”149 1928 Ağustos’unda basılan Türkün Yeni
Âmentüsü de şöyle başlar: “Kahramanlığın örneği olan ve vatanın
istiklâlini yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna,
yüce kanunlarına ve Türkiye için âhiret günü olmadığına
iman ederim…” 150 Bir başka âmentü de şöyledir: Kemalizmin Andı
ve Âmentüsü: “Kemalizm, Müslümanlık dininin özü ve ışığıdır. Kemalizmin
prensipleri, Kur’an’ı Türkçeleştirdiği, tasfiye ettiği, İslâm
dininin esaslarını öz dilimizle açıkladığı için kutsaldır. Din, kanun,
parti her şey vatan içindir.” 151
148] Yavuz Bülent Bakiler, İslâmiyat cilt 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
149] Raif Necdet, Türkün Âmentüsü, Sebil, no 22, 28 Nisan 1978, s. 11.
150] bk. Kemalist İnkılâbın Anatomisi, Sebil 9 Ocak 1976, s. 4-5.
151] Osman Nuri Çerman, Dinimizde Reform: Kemalizm dergisi, Aralık 1957, sayı
1, s. 1-3 vd.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 68 -
Bu örnekler kadar putperestlik kokmasa da, müslümanlar açısından
daha az zararlı olmadığı kesin olan Harun Yahya’nın kitaplarına
yansıyan Atatürk sevgisi de unutulmamalıdır. Nice müslüman
halkın severek okuduğu Harun Yahya, Atatürk’ü göklere
çıkaran on civarında kitabıyla, öyle anlaşılıyor ki, takıyye yapmıyor,
basbayağı Atatürkçülük’teki samiyetini dosta-düşmana haykırıyor.
İşte kitaplarından bazıları: “Samimi Bir Dindar Atatürk”152
Atatürk’ün ne kadar takvâlı bir müslüman olduğu, gündüzleri
sâim, geceleri kaim; yani devamlı oruçlu, geceleri nâfile ibâdetle
geçiren samimi bir dindar olduğu, içki gibi haramlardan nasıl
kaçındığı, kurduğu devletin ne kadar dinî bir devlet olduğu…
anlatılıyor olmalı kitapta. Öyle ya, samimi bir dindar böyle biri
olmalı. Böyle bir Atatürk’ü elbette her müslüman sevmek zorundadır,
değil mi? Diğer bir kitabı: “Atatürk’ü İyi Anlamak153 Zâten
ne kadar aksayan durumumuz varsa o da Atatürk’ü iyi anla(ya)
madığımız için başımıza geliyor demek ki, iyi anlayalım da dünyada
ve âhirette kurtulalım; sağ olasın Harun Yahya. Bir başka
kitabı: “Gerçek Atatürkçülük” 154 Tabii ki yetmez; müslüman halk
Atatürk’ün vatan ve millet sevgisini de çok iyi anlamalıdır. Harun
Yahya bu boşluğu da doldurur: “Atatürk’ün Vatan ve Millet
Sevgisi, Ne Mutlu Türküm Diyene!” 155 Bu konuda başka kitaplar
da yazılmalı, Müslümanlardan hâlâ Atatürk’ü sevmeyenler varsa,
sevdirmeli diye düşünüyor olmalı ki yazar, devam eder kitaplarına:
“Atatürk ve Gençlik” 156 Atatürk’ün askerî dehâsı yazılmazsa
olur mu ya: “Asker Atatürk” 157 Atatürk’ü iyi anlayan, onun ne
kadar samimi dindar olduğunu kavrayan insan, tabii ki, onun kurduğu
düzene/devlete de bağlı olmalı. Onu da unutmamış yazar,
müslümanları Atatürk’ün kurduğu devlete bağlılığa dâvet eder;
ve döktürür hikmetleri(!): “Devlete Bağlılığın Önemi” Vural Y., İst.
2000. Kitabın ismi her şeyi anlatmaya yetmiyor mu? Bu kitaplarla
da hızını alamayan Harun Yahya, koca bir ansiklopedi yazmaya da
ihtiyaç duymuş: “Atatürk Ansiklopedisi”.158 Anlaşılıyor ki, bu tür
kitapların devamı da gelecek.
1980 sonrası Ahmet Gürtaş’la başlayan Atatürk’ü samimi
dindar gösterip müslümanlara sevdirme gayreti, Yaşar Nuri gibi
152] Kültür Y., İst. 2002.
153] Kültür Y., 2002
154] Kültür Y., İst. 2001.
155] Araştırma Y., 2002.
156] Araştırma Y., 2002.
157] Kültür Y., İst. 2002.
158] 2 cilt, Araştırma Y.
DİN
- 69 -
bir-iki modernist akademisyenle sınırlı kalıyordu. Atatürk ve Din
Eğitimi159 adlı kitabı, A.Gürtaş’a Diyanet İşleri Başkanlığında üst seviyede
bir koltuk kazandırıyordu, ama ona ve onun gibilere neler
kaybettirdiğini görmek için herhalde âhireti beklemek gerekiyor.
İslâm tevhid dinidir. Tevhid, “Lâ ilâhe illâllah” ifâdesiyle özetlenir.
Allah’tan başka ilâh, yani mutlak otorite, egemenlik kaynağı,
ibâdete lâyık zât yoktur; En çok sevilen, korkulan, umut edilen
O’dur. Tevhide rağmen, hiçbir şahsın ve kurumun değeri yoktur.
Dostluk ve düşmanlıkta ölçü, Allah ve Rasûlüdür; İslâm’dır. Allah
sevgisine eş bir sevginin endâd/şirk olduğunu bilir müslüma.160
Bırakın herhangi bir âlim veya halifeyi, bir peygamberi bile aşırı
övüp aşırı sevmek, onu putlaştırmaya götürür ve İslâm bunu
kesinlikle yasaklar. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hıristiyanların
Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyin. Yalnız, ‘Allah’ın kulu ve
rasûlüdür’ deyin.” 161
“Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
“Gerçekten bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben
de sizin Rabbinizim. Öyle ise (sadece) Bana kulluk/ibâdet edin.” 162;
“Mü’minler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve
Allah’tan korkun ki, merhamete erişesiniz.”163; “Hep birlikte Allah’ın ipine
(İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın…” 164; Anıiniz“O
(Allah), gerek bundan önce (ki kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da)
size ‘müslümanlar’ adını verdi…” 165; “Allah yanında hak din (sadece)
İslâm’dır…” 166
Yönlendirilen Din; Devlet Dini ve Diyânet
“Din” kelimesinden türeyen “diyânet” kelime olarak; “din, dine
ait, dinî emirlere riâyet etmek, gereğini yerine getirmek ve dindarlık”
mânâsına gelir. Fıkıh eserlerinde bu kelime, “muâmelât”a
karşılık ibâdetleri belirtmek için kullanılır. Günümüzde ve yaşadığımız
coğrafyada terim olarak, başta anayasa olmak üzere laik
yasalarla yetkisi çizilen ve Başbakanlığa (ilgili devlet bakanlığına)
bağlı olarak çalışan, resmî devlet kurumu olan “Diyanet İşleri
159] DİB Y., Ank. 1982
160] 2/Bakara, 165
161] Buhârî, Enbiyâ 48
162] 21/Enbiyâ, 92
163] 49/Hucurât, 10
164] 3/Âl-i İmrân, 103
165] 22/Hacc, 78
166] 3/Âl-i İmrân, 19
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 70 -
Başkanlığı” teşkilâtı için kullanılmaktadır. Biz de bu anlamda kullanacağız.
İslâm’a göre insan, yeryüzünün halîfesidir. Allah, insanı yeryüzünde
meşrû icrâatta bulunması için, yani Allah’a kulluk için yaratmıştır.
Bu anlamda halifelik; sadece namaz kılma, oruç tutma,
zekât verme, hacca gitme gibi ibâdetleri yerine getirmekle sınırlı
olmayıp, her hususta Allah’ın rızâsına uygun hareket edilmesini
zorunlu kılar. Yani, Kur’an’ın hayat ve hüküm kitabı kabul edilerek
tatbik edilmesi gerekir.
Kur’an’da bu gerçek, apaçık belirtildiği halde, müslümanların
yaşadığı ülkelerdeki rejimler, “din”i kendi kontrolleri altına almak,
dinin emir ve yasaklarından kendilerini soyutlamak; devletin
dinsiz olmadığını göstermek için “Diyânet” teşkilât kurdular. Bu
kurum vâsıtasıyla halka belli konularda serbestlik verilirken, “hak
din”in temel/asıl konularından haberdar edilmemesine özen gösterdiler.
Yetkililer, Diyânet teşkilatını başbakanlığa bağlayınca ve kendilerine
uygun gördükleri bir başkanı da o makama atayınca, dinle
ve dolayısıyla hayatla ilgili bütün ipleri ellerine almış oldular.
İşi daha da sağlama almak için imamların, müezzinlerin, vâiz ve
müftülerin maaşını laik devletin bütçesinden ödemeye başladılar.
Böyle yapmakla, kendilerinden maaş alanların kendilerine hesap
sorma yolunu da kapatmaya çalıştılar. Bu durumda din, artık ortada
oyuncak haline gelmiş oluyordu.
Kim başa gelirse gelsin, ister solcu, ister sağcı, ister sözde
dindar, ister laik dinsiz; din bu yetkililerin menfaatlerine hizmet
eden güçlü bir araç olarak kullanılmaya başlandı. Kim iktidarda
ise din, yani diyânet, o şahsın istekleri doğrultusunda hareket etmek
zorundadır. Bu durum, müslümanların yaşadığı işgal edilmiş
bütün İslâm topraklarında, her ülkede devletin kontrolünde olan
bir Diyânet teşkilâtı vardır. Diyânet kurumu, devletin dini kendi
emelleri için kullanmasına destek veren bir kuruluştur. Diyânet
için dinin tümüne riâyet edip etmemek mesele değildir. Çünkü
devlet ne derse diyânet yetkilileri, kendilerini emir kulu kabul
ederek öyle hareket etmek zorunda hissederler. Allah’ın hükmü
ise açıktır: “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı
ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak rezilliktir.
Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah,
yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 167
167] 2/Bakara, 85
DİN
- 71 -
Diyânet teşkilâtı, Türkiye’de 3 Mart 1924 tarihinde Atatürk’ün
isteğiyle meclisin kabul ettiği 429 sayılı kanunla kuruldu. Bu tarihten
itibaren tekke ve zâviyeler kapatıldı. Câmilerin bazısına kilit
vuruldu. Bütün bu yerler çok değişik maksatlar için kullanıldı. Bir
kısmı depo, ambar, işyeri olarak kullanılmaya başlandı. Bazı câmi,
medrese ve vakfiyeler de Cumhuriyetin ilk yıllarında torpilli bazı
azınlıklara satıldı. 15 Kasım 1935 tarihinde çıkarılan bir kanunla
eskiden câmi olarak kullanılan kiliseler, tekrar kiliseye çevrildi. Bunun
yanında, 3 Şubat 1932’de “ezan”ın Türkçeleştirilmesi kanunlaştırılarak
Arapça aslıyla okunması yasaklandı.
Diyanetin kuruluş amacı, tamamıyla devletin hizmetinde
olan, devletin istediği şekilde bir din oluşturma için kurulmuş bir
teşkilât olmasıdır. Devlet, kendi içerisinde kendi aleyhine oluşacak
bir güç olgusuna şiddetle karşı olduğundan, din ile devletin birbirinden
tamamen ayrı olduğu söylenmeye başlandı. Aynı zamanda
dine ve vicdana saygılı olduklarını söylemeyi de ihmal etmediler.
Yetkili ve etkili güçler, halkın tepkisini çekmemek için dinsiz olmadıklarını
söylediler. Bunun için de dini kontrol altına alan bir
teşkilât kurmaları gerekiyordu.
Resmî ideolojinin kontrolünde ve onun prensiplerine göre çalışan
her kurum, bağlı olduğu devletin değerlerine hizmet etmek
zorundadır. Bu anlamda müslümanların Diyanet’ten bir beklentileri
olamaz. Çünkü böylesi bir kuruluştan beklenti içinde olmak
abesle uğraşmak olur. Aksine, bu kurum hem İslâm’ın anlaşılmasına,
hem de müslümanların ciddi çalışmalarına engel teşkil etmektedir.
Bu kurumun kitleler üzerindeki tesiri düşünülürse bu
sözümüz daha iyi anlaşılır. Câhil insanlar Diyanet’i, Dini muhâfaza
eden kurum olarak gördüklerinden farklı kurum ve kuruluşlara
şüpheyle bakmaktadırlar. Diyanet, bütün câmileri kendi kontrolünde
tuttuğundan, dolayısıyla bu yerlere devletin hâkim olmasından
ötürü, zaman zaman resmiyete uygun yapılmayan bazı
icraatlar, hutbe ve vaaz veren yetkililer hakkında hemen soruşturma
açılıp cezalandırılmaktadır. Hutbelerin kalitesi; çiçeklerden,
böceklerden, veremden, ormandan bahsetmekle ölçülmekte. Hatta
bazen verginin faydalarından, kalkınmak için verginin kutsallığından
bahsedilmektedir. Çünkü Diyanette, her şeyin Allah için
yapılmasından önce, her şeyin devlet için yapılması önceliklidir.
Tabii bu kurumun içinde yine de insaflı ve samimi insanların, dinini
devlete/maaşa/az bir bedele satmayan müslümanların bulunduğu
da bir gerçek. Fakat kargaların sesleri/gürültüleri bülbülleri
bastırmaktadır.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 72 -
Diyanet teşkilâtında çalışanların büyük çoğunluğu Diyanet’in
esaslarına uygun bir kafa yapısına sahip olduklarından, kendilerine
dikte ettirilen devlet dinini anlatmaktan (bazı istisnâlar hâriç)
herhangi bir rahatsızlık duymamaktalar. Ancak, zaman zaman
hasbel-kader oralarda şu veya bu sebeple görev almış tevhid eri
müslümanlar bulunabilmektedir. Bunlar da kendilerine dayatılmak
istenen İslâm dışı hutbe ve vaazları okumadıkları ve İslâm’ın
sosyal ve siyasal yönünü esas alan hutbeler irad ettikleri için soruşturma
geçirmekte, bazen de görevlerinden uzaklaştırılmaktadır.
Diyanet kurumu, öylesine devletçidir ki, iktidarda, hükümette
kim olursa olsun fark etmez; memur olmanın gereğini yapar,
âmirlerinin emirlerini harfiyyen yerine getirir, Allah’ın kulu olduğunu
unutarak emir kulu olur. Onlarca benzeri bulunan bir örnek
verelim. Aşağıya alıntılayacağımız örnek metinde görüldüğü gibi,
müslümanlara her durumda devletin yanında yer almayı tavsiye
etmektedirler. Bu tavsiyeye uymayanlar Diyanet’e göre müslüman
bile sayılmazlar. Çünkü onlar, hâin olarak târif edilmekte. Diyânet
Vakfı’nca yayınlanan İslâm’a ters nice unsurlar içeren bir kitabı beraberce
okuyalım. Bu kitap, câmi görevlilerince cemaatlere ısrarla
tavsiye edildiğinden olsa gerek, tam 25 baskı yapmış bir kitaptır:
“1- Milletimize ve Yurdumuza Karşı Vazifelerimiz: İnsan, toplu
yaşama istidadında yaratılmıştır. İnsanın bu haline “medenî ve
ictimaî vasfı” denir. Dünyadaki her topluluk, belirli sınırlar içinde
siyasî bir cemiyet kurmuştur. Bunun adına “devlet”, devletin hâiz
olduğu kudreti temsil eden kuvvete “hükümet”, yurt içinde yaşayan
devlet ve hükümeti kuran insanların hepsine “millet” denir.
Bizim devletimizin adına Türk Devleti; hükümetimize: Türkiye
Cumhuriyeti Hükümeti; milletimize de Türk milleti denir.
Müslüman Türk milleti, beşer tarihinin en eski, en ünlü, şerefli
ve yüce bir milletidir. Türk tarihi ise insanlığın yüzünü ağartan,
başka milletlere az nasip olan, idârede, askerlikte, medeniyette
ve insanlık faziletlerinde yüce kahramanlıklarla doludur. Bu emsalsiz
kahramanlıkların kaynağı, gıdası; imandır. Geçmişte böyle
olduğu gibi bugün de mümtaz mevkimizi imanımıza borçluyuz.
Yurt sevgisi de imandan gelir, imansızın kalbinde yurt sevgisi yer
tutmaz. Her devletin bekası, o devleti meydana getiren milletle
hükümeti arasındaki karşılıklı vazifelerin hakkıyla, yoluyla yapılmasına
bağlıdır.
2- Milletin Hükümete Karşı Vazifeleri: Her insan için memleket
ve milletini sevmek, onun saâdetine ve yükselmesine çalışmak,
hükümetin kanunlarına, emirlerine boyun eğmek bir vazifedir.
DİN
- 73 -
Bizim Kitabımız Kur’ân-ı Kerim böyle emreder. Yurdun içten ve
dıştan korunması, millet işlerinin lâyıkıyla başarılması için herkes,
malıyla, canıyla hükümete yardım etmek zorundadır. Malla yapılan
yardıma, vergi; canla yapılan yardıma da askerlik denir.
Memleketimizi düşman saldırılarından korumak, memleket
içinde halkın rahat ve sükûnunu sağlamak için hükümetin kurduğu
orduda hizmete koşmak, asker olmak, her vatandaşa düşen
vazifedir. Bu vazife de dinin emridir. Askerlik, düşmanlara karşı
yurdumuzu, ırz, namus ve şerefimizi koruma hizmetidir. Bu şerefli
hizmeti ifa eden ordu, icabında canını fedâya hazır olan silahlı bir
kuvvettir. Askerlik vazifesi, yurdumuza ve hükümetimize yaptığımız
vazifelerin en şereflisidir. Çünkü askerlik, kan ve can vergisidir.
Bizim dinimizde askerlik mertebesi çok yücedir. Asker savaşta
ölürse şehitlik; kalırsa, gâzilik mertebesine erer. Şehitlik mertebesi,
âhirette peygamberlik mertebesinden sonra gelir. Fahr-i
âlem efendimiz; “karada şehit olanların kul borcundan başka günahları
affolunur. Denizde şehit olanların ise bütün günahlarıyla
kul borçları da affolunur” buyurmuşlardır. Türlü bahaneler icad
ederek askere gitmemek veya gittikten sonra kaçmak, hâinliktir,
alçaklıktır, büyük günahtır.” 168
Allah’ın dinine ayarlı olmayan bir kurumda çalışmak sûretiyle
O’nun dininin esaslarını gerçek mânâda anlatmak mümkün değildir.
Bu metot, fevkalâde yanlış bir usûldür. Dünyalık geçimini elde
etmek için sadece insanların önüne geçip namaz kıldırma memurluğu
yapan nice insan vardır ki, namazın ne anlama geldiğinden
bile habersizdir. Bırakın tefsirleri, mealiyle birlikte Kur’an’ı baştan
sona okuyanların sayısı yok denecek kadardır. Bu görevi yapan
kimselere, yani namaz kıldırma gibi önemli bir görevi yapana
İslâmî ıstılahta “imam” denir. İmamın taşıdığı özellikler kendisinde
bulunmayan bu zavallı kimseler nasıl olur da cemaate lider olabilir?
Hâlbuki imam; lider, yön veren, örnek olan, iyiliği emreden,
kötülükten sakındıran, Allah’ın dinini gerçek mânâda insanlara
anlatan kişi demektir. Diyanette çok sayıda namaz kıldıran sözde
imam vardır ki, endişeleri sadece geçimleridir. Bu da sistemin ayarladığı
sihirli değnek hükmündedir. Zira maaş adlı sihirli değnekle,
istediği zaman bu kurumu ve insanları kendi lehine çalıştırabilmektedir.
Maaş endişesiyle, dinin bazı gerçeklerini anlatmaktan
korkan görevli sayısı, çok büyüktür. Hâlbuki aynı imamlar, insanlara
rızkın Allah’tan olduğunu da anlatıp dururlar.
168] Cep İlmihali, Mehmet Soymen, Diyanet Vakfı Yayınları, s. 95-96
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 74 -
Televizyon veya radyo programlarında rastlamışsınızdır. İnanç
dünyası veya kandil gecelerinde yapılan programlarda hiç yeri değilken
bazı kimselere duâ edilir. Ölmüş gitmiş ve dine de pek inanmayan
kimselere duâ edip dururlar. Bu duâları yapanların çoğu
da, yağcılığı ve dalkavukluğu meslek edinmiş, kravatlı, göbekli Diyanet
memurlarıdır. Aslında, hoca denilen bu görevliler, devletin
temel ilkesi olan laikliğe ters düştüklerinin, ona leke sürdüklerinin
farkında bile değildirler. Ama alan memnun, satan memnun;
laiklik de, acıkınca yenilen helvadan bir put değil mi?
Ne acıdır ki, halen müslümanlara yönelik sürmekte olan baskılara,
müslümanların başörtülerine yönelik zulümlere, Diyânet
resmî bir kınamada bile bulunmaktan âcizdir. Haksızlığa, dinsizliğe
ve dine düşmanlığa sessiz kalmanın fetvâsını hangi dinden
aldıklarını sormak lâzım. Hem Diyanet içinde Din İşleri Yüksek Kurulu
diye bir kurul kuracaksınız, hem de bu kurul, birileri Hak dine
kürfretse hiç ses çıkarmayacak. İyi niyetle halk tarafından büyük
fedâkârlıklarla yapılan câmilere Diyanet hemen el koyar. Maksat,
orada kendisinin anlattığı devletin dininden farklı bir dinin anlatılmasına,
yaşanmasına engel olmaktır. İşgal edilen bu mekânlar,
devlet için öylesine faydalı yerlerdi ki laik devlet bu yerlerin kendi
kontrolünde olmak şartıyla sayılarının artmasından fevkalâde
memnun oluyor.
Haftada bir gün, o kadar insana Cuma günü anlatacağı mesajları
neden fırsat bilmesin? O kadar insan, zorla toplanmaya
çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz. Devlet, Diyanet’in eliyle hiç
çaktırmadan yapmak istediğini güzelce yapmaktadır. Devletin
dinsizliğine (daha doğrusu laiklik inancıyla çok dinliliğine), düzenin
despotluğuna ses çıkarmayan, onun iki yüzlü yönetimine hizmet
eden bir Diyanet, neden olmasın, değil mi? Üstelik bu kurum,
düzene, polis ve jandarmadan daha iyi hizmet etmektedir.
Bizim için, Diyanet’in karşı olunacak en önemli tarafı, onun
kuruluş amacı ve İslâm adına yaptığı tahrifat ve tahribatlardır.
Çünkü Diyanet, sırf Allah’ın râzı olduğu dine karşı laik ve gayri
İslâmî bir devletin râzı olduğu bir dini yaygınlaştırmak için kurulmuştur.
Yani dine karşı yeni bir dinle mücâdele etmek. Maksat,
mevcut potansiyeli, yani halkı kontrol altına almaktır. Onlara göre
halka verilecek İslâmî anlamda/alanda her serbestlik, sürdürdükleri
saltanata son vermek olacaktır. Bu durumu bilen düzen, Diyanet
aracılığıyla kendi konumunu sağlama almış olmaktadır.
Yine Diyanet; eğitimden kişinin dünya görüşüne kadar her
şeyine müdâhale etmiş bulunuyor. Başta kendi personeli olmak
DİN
- 75 -
üzere, onun eğitiminden geçen çoğu kimse devletçi ve düzencidir.
Devletin uygun görmediği her anlayış, bunlara göre de yanlıştır,
zararlıdır. Bu inançla hareket eden Diyanet personeli, devlete ve
onun yanlış icraatlarına tepki gösteren kimselere bölücü, hâin demekten
çekinmezler. Kulaklarını, gözlerini ve kalplerini düzene
kiralayan bu kimseler âyet ve hadislere karşı gelmek adına da olsa
devletçidirler. Aralarında marangoz hatası cinsinden bazı istisnâlar
olmasına rağmen herkes tâğuta karşı çıkmayan bir tavırdan yanadır.
Her personel, bu çarkın dişlisi olarak görev yapmaktadır. En
ücrâ köylere bile devletin öğretmeninden, jandarmasından önce
Diyanet ulaşabilmekte. Bir karın tokluğuyla ya da bir maaşla satın
alınan bu kadroların bir zamanlar Afganistan’daki mevcut komünist
rejime karşı mücâdele eden mücâhidlerin anarşist, bölücü
olarak câmilerde tanıtıldığı günlerin diğer ülkelerde de olmasına
şaşmamak lâzım. Bilindiği üzere Afganistan’da Allah için kıyam
eden mücâhidler Ruslara bağlı Diyanet personeli tarafından halka
bölücü, hâin ve anarşist diye tanıtılıyordu. Demek ki Rus keferesi
bile ülkelerindeki Diyanet teşkilatının varlığından memnunluk
duyuyor. Çünkü İslâm dışı rejimler kendi kontrollerinde bir Diyanet
teşkilatının olmasını kendileri için faydalı görmektedirler.
Yaşadığımız topraklarda da, etkili ve yetkili çevrelerin İslâm’a
saldırmalarına karşı Diyanet’in sesini hiç çıkarmaması, üzerinde
düşünülmesi gereken husustur. Eski müftü mürted Turan Dursun,
kitaplarında İslâm’a açıktan saldırırken Diyanet ve oluşturduğu
heyet, Din İşleri Yüksek Kurulu, bu konuda neden bir açıklamada
bulunmuyor, cevap vermiyor? Haydi, ülke içinde İslâm’a açıkça
hakaret edenlere bir şey diyemiyorsa, ülke dışında meselâ, Hint
asıllı mürted Salman Rüştü, aynı şekilde İslâm’a saldırdığı, Hz.
Peygamber’in hanımları olan annelerimize hakaret ettiği zaman
neden onu tel’in etmemiştir? Bazı resmî ve yarı resmî kuruluşların,
kimi yetkililerin ve bir kısım medyanın herhangi bir olayı bahane
ederek İslâm’a topyekün savaş açmalarına üç maymunu oynaması,
görmemeyi, duymamayı, söylememeyi tercih etmesi başka
neyle izah edilebilir? “İrtica” denilerek İslâm’a ve müslümanlara
olmadık iftiralar atan Hak Dini karalayan ve onunla en çirkin yöntemlerle
savaşan medya ve diğer kesime karşı, Diyânet, Hak Dini
müdâfaa etme ihtiyacı bile hissetmemekte ve “dilsiz şeytan” rolünü
üstlenmektedir.
Tabii, Diyanet, hak karşısındaki bu sessizliğe/tepkisizliğe kılıf
uydurmayı da ihmal etmiyor. Çünkü demokrasiyle(!) idare edilen
bir ülkede her şey tartışılmalı. Gerekirse halkın en kutsal değerleri
bile tartışılabilir; ama rejimin temel ilkeleri ve heykelleri
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 76 -
tartışılamaz. Çünkü tartışılması Kemalist anlayışa ve Devlet dinine
göre câiz değildir, demokrasi dininin kurallarını ihlâl etmektir.169
“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden dininizi
eğlence ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer
mü’min iseniz Allah’tan korkun.” 170
İslâm’ın, sosyal ve siyasal hayatı hayra doğru değiştirip dönüştürmesinin
önünde en büyük engellerden biri, resmî/laik İslamizasyon
anlayışları ve bu işlevi gören kurumlar, en başta da
Diyanet kuruluşlarıdır. Diyanet teşkilâtları, işgal altındaki bütün
İslâm dünyasında büyük bir kambur, ayak bağı ve pranga durumundadır.
İslâm dışı düzenler açısından ise, bir koltuk değneği,
bir emniyet sibobu, bir drenaj kanalıdır. Diyanet görevlilerine
“Din görevlisi” denilmektedir. Bu deyimdeki “din”den İslâm kast
ediliyorsa, bu yanlış bir adlandırma olur. Çünkü İslâm’da, herkes
dininin görevlisidir. İslâm’da, hıristiyanlıkta olduğu gibi ruhbanlık,
ruhbanlar (din adamları) sınıfı yoktur. Bütün müslümanlar,
iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, dinlerini yaşayıp başkalarına
yaşatmak için dinin kendilerini görevlendirdiğini kabul
eden insanlardır. Onun için her müslüman, dininin vazifelisi, din
görevlisidir. Ama, bu “Din görevlisi” tâbiriyle düzenin resmî dini
kast ediliyorsa, diğer memurlar gibi, hatta onlardan öncelikli olarak
Diyânet görevlilerine bu ismin/ünvanın verilmesinde sakınca
yoktur. Kendilerine görev veren, nerede, hangi câmide ve hangi
türde, hangi kanun ve yönetmelikler çerçevesinde görev yapacağını
bildiren/emreden devlet olduğuna göre, bunların, her şeyden
önce devlet görevlileri, devletin din için görevlendirdikleri, devlet
dininin görevlileri olduğu daha mantıklı çıkarım olmaktadır. İslâm
dışı güçlerin desteği/maaşı olmadan ayakta duramayacak olan bu
grup, çoğu zaman kendilerini hak dinin temsilcileri olarak görürler.
Bu da müslümanların cezası olarak yetmektedir.
Dünyadaki tüm küfür sistemleri, açık cephe alıp fertlerin içinden
sökemedikleri Allah inancını köreltmek, saptırmak ve bu yolla
insanları dalâlete düşürüp köleleştirmek için kendilerine Bel’amlar
bulmak zorunda hissetmişlerdir. Tarihin çok eski devirlerinden itibaren,
Kur’an’ın bildirdiğine göre meselâ Hz. Mûsâ döneminden
bu yana, küfürle hükmeden düzenler, edindikleri bu yardımcılara
para ve makam vererek onları toplumun önüne sürmüşlerdir. Bir
taraftan da, dinî konularda bunların yetkili olduklarını yaymaya
ve bu imajı toplumun kafasında yaşatmaya çalıştılar. Böylece, bu
169] Abdurrahman Çobanoğlu, a.g.e. s. 55-69
170] 5/Mâide, 57
DİN
- 77 -
yolla halkın onlara tâbi olmasını sağlayarak, halk üzerinde kendi
egemenliklerini ve baskılarını kurdular. Dünyadaki tüm küfür
sistemlerinin İslâmî gerçekleri müftü, vâiz ve namaz memurları
sâyesinde nasıl saptırdıklarına dair nice örnekler içinden birkaçına
değinelim:
Bir taraftan dini afyon kabul ederek, insanları dinsizleştirmek
için elinden geleni ardına koymayan Rusya’daki sosyalist düzen,
diğer taraftan resmî müftüler atayarak, yıllarca insanları bu müftüler
vâsıtasıyla saptırmağa çalışmıştır. Hac mevsimlerinde, bu kiralık
müftüleri hacca göndererek, o kutsal topraklarda kendi propagandasını
yaptıran sosyalist sistem, aynı zamanda ülkesindeki
muvahhid mü’minleri kurşuna dizmiştir. Bu yaptıklarıyla sosyalist
düzenin, müftü atamakta ne kadar samimi olduğu gözükmekte
ve asıl amacının ne olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu gerçekler, yıllarca
tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmiştir.
Yunanistan gibi hıristiyan çoğunluğa mensup bir ülke, sömürgesi
altındaki Batı Trakya’nın Gümülcine’sinde resmî müftü atamaya
çalışmış, halkın seçtiği müftüyü kabul etmemiştir. Bu durum,
laik bir ülke olan Türkiye tarafından eleştirilmiş, İslâm düşmanı
medya tarafından da Yunanistan’ın bu tutumuna karşı çıkılmıştır.
Hıristiyan bir ülke, neden kendini İslâm’a nisbet eden halkın,
kendisine seçtiği müftüyü kabul etmeyerek kendisi müftü atasın?
Niçin müftü seçmekte bu kadar hassâsiyet göstersin? Bunun cevabı
gayet açıktır. Hıristiyan Yunanistan, eğer bir kişiyi kiralayarak
müftü tâyin ediyorsa, bunun sebebi; diğer küfür rejimlerinde olduğu
gibi, o şahıs ve kuruluş aracılığıyla müslüman halkı kendisine
boyun eğdirmek, itaat ettirmektir.
Orta doğuda, Asya ve Afrika’da da durum pek farklı değildir.
Dünyanın hemen her yerinde, İslâm dışı düzenler, kendilerinin
İslâm’la hiçbir ilgileri bulunmadığı halde, müslüman gördükleri
halklara müftü, vâiz ve namaz memuru tâyin etmişlerdir. Bu kiralık
görevliler de, ücret aldıkları küfür rejimlerine hizmeti ibâdet
telakki ederek görevlerini lâyıkıyla yapmışlar, halklarını din adına
aldatmışlardır. Zaten İslâm dışı düzenler de bunu yapmaları için
kendilerine ücret ödüyorlar. Bunlardan birçoğu da toplum içinde
oldukça ün salmış, meşhur edilmiş kişiler olarak ortaya çıkarlar.
İşin en tuhaf yönü ise, bu kiralık görevlilerin, İslâm dışı rejimlerin
uşakları ve hizmetkârı olduklarını unutarak, kendilerini gerçekten
İslâm âlimi, İslâmî konularda söz sahibi olduklarını zannetmeleridir.
Diyanet İşleri teşkilatını niçin kurduklarını açık bir şekilde
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 78 -
anlatan, laik sistemin akıl hocası ve düşünürü, 1961 anayasasının
mimarlarından biri olan Prof. Mümtaz Soysal’ın “Yüz Soruda Anayasanın
Anlamı” adlı kitabındaki ifadeleri, bu söylediklerimize ışık
tutmaktadır. Soysal, laikliğin tarifini ve Batı toplumlarında geçirdiği
evreleri tanımladıktan sonra, laikliğin önünde engel teşkil
eden İslâm dininin, nasıl etkisiz hale getirilerek devre dışı bırakıldığını
şöyle anlatıyor:
“Dinin toplum işlerinden, toplumsal görevlerinden sıyrılıp ‘vicdanlara
itilmesi’, kişilerin iç dünyalarından dışarıya taşmayan bir
inançlar bütünü sayılabilmesi. Bu, aynı zamanda, dünya işleriyle
çok yakından ilgili olan müslümanlığın kendi içinde de bir reforma
girişmek demek. Bir bakıma, Atatürk’ün uygulamak istediği
laiklik politikası, dini ‘toplumsal’ olmaktan çıkarıp ‘kişisel’leştirirken,
müslümanlığın temel niteliklerinden birine de dokunmuş
oluyordu. Laik devlet, yalnız mezhepler arasında ayrım gütmeyen,
resmî bir dini olmayan, dinsel kurallarla iş görmeyen bir devlet
olmakla kalmamalı, aynı zamanda dinin vicdanlara itilmesi için
gerekli tedbirleri de alabilen devlet olmalıydı.” 171
Prof. Soysal’a göre devlet, laikliğin öngördüğü tedbirini aldı.
Aldı almasına da, ancak İslâm dini, büyük bir engel olarak laikliğin
karşısında, olduğu gibi duruyordu. Çünkü İslâm’da, hıristiyanlıktaki
gibi din ve devlet işleri ayrı ayrı değildi. Soysal bu gerçeği şu
ifadelerle dile getiriyor: “İslâm dini, din ile devlet işlerini ayırmak
şöyle dursun, bunlarda tam bir kaynaşma getiriyor. Din, insanların
iç dünyaları kadar, devlet konusundaki davranışları da kurallara
bağlamak amacını gütmektedir. Bu alanda laikleşmeğe doğru atılan
her adım, eninde sonunda dinin kendisiyle çatışmaya kadar
varıyor.” 172
Laik rejim İslâm’la çatışmayı göze alamadı. Ancak, bu engel
kaldırılmalı, ama, çatışma olmadan bu iş halledilmeliydi. Çünkü
böyle bir çatışma laik rejimin sonu demekti. O halde, laikliğe zarar
verilmeden bu iş gerçekleştirilmeliydi. Ve formül bulundu: İslâm
isim olarak var olmalıydı, ancak, hüküm/uygulama olarak kaldırılmalıydı.
Laik rejimin çok güveneceği bir teşkilat kurulmalı, bu
kuruluş, dinin vicdanlara hapsedilme işini en iyi şekilde yerine getirmeliydi.
Diyanet İşleri Teşkilatı böylece kuruldu. Diyanetin laik
sistem içindeki yerini ve görevini istenildiği gibi nasıl yerine getirdiğini
de Soysal şöyle ifade ediyor:
171] Mümtaz Soysal, Yüz Soruda Anayasanın Anlamı, Gerçek Y. s. 171
172] M. Soysal, a.g.e., s. 172
DİN
- 79 -
“Laik bir devlette ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare
içinde yer alması, Türk devriminin özelliklerine uygun bir laikliğin,
yani dini toplum işlerinden kişisel vicdanlara itebilme işinin daha
sağlam ve emin yollardan gerçekleştirilmesi dışında herhangi bir
anlam taşıyamaz.” 173
Soysal, çok açık bir şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş
amacını ortaya koymaktadır. Buna göre, Diyanet’in görevi,
dünya ve âhiret nizamı olan İslâm nizamının, devletle ve dünya
ile ilgili olan kurallarını gizleyerek onu ruhbanlık dini haline getirmeye
ve böylece onu vicdanlara hapsetmeye çalışmaktır. Bunun
için; müftüler, vâizler ve namaz memurları yetiştirmek, bunların
nasıl hareket edecekleriyle ilgili esasları belirlemek, bu esaslar
doğrultusunda hareket edip etmediklerini, laik sisteme uygun konuşup
konuşmadıklarını kontrol etmek üzere, müfettişler görevlendirmek
Diyanetin temel görevidir.
Laik sistem, kendi emniyeti için kurduğu ve emniyet sibopluğu
yaptırdığı Diyanet örgütüne yalnızca eleman yetiştirmekle kalmamış,
aynı zamanda bu yetiştirdiği elemanlarına işleyecekleri dinî
cinâyetleri (dini vicdanlara hapsetmeye çalışmaları) karşılığında,
bütçesinden her yıl düzenli olarak ve miktarı laik rejimin birçok
bakanlığın bütçelerinin 10-15 katı kadar parayı rüşvet olarak vermiştir.
Laik rejim, protokolda, Tapu Kadastro Müdürlüğü kadar
bir yere sahip olan Diyanet Teşkilatına, devletin çok önemli altı
bakanlığının toplam bütçesinden daha fazla bir parayı ayırıyordu.
Ayrıca, yıl ortasındaki ek ödenekler ve Diyanet Vakfının gelirlerinin
de eklenmesi ile, bir müdürlük seviyesindeki Diyanet örgütünün
bütçesi, devlet içinde devlet bütçesi haline geliyor.
Bütün bu rakamlar çok büyük, hatta korkunç gelse de; aslında,
Diyanet teşkilatının işlediği dinî katliamlar karşılığında az bile
kalmaktadır. Çünkü Rusya, büyük askerî gücüne ve onca imkânına
rağmen, bir avuç Çeçen’in kafasından din duygusunu, gönlünden
cihad ve şehitliği, onca propaganda, saldırı ve işkenceye rağmen
kaldırmayı başaramazken, Diyanet, kan dökmeden ve baskı yapmadan
personeli vâsıtasıyla yaptığı propagandalarla, dini toplumsal
hayattan kaldırma ve toplumu hak dinden kopararak devlete
tâbi kılma açısından Rusya ile karşılaştırılamayacak büyük başarı
elde etmiştir. Konuyu bir de nüfus açısından ele alacak olursak, sonuç
daha büyük boyutlara ulaşmaktadır. Yani Rusya, 250 milyonu
geçen nüfusu, süper askerî ve malî gücü, sosyalist ideolojisi, baskı
ve saldırılarıyla, bir milyon Çeçen’in kalbinden ve kafasından
173] M. Soysal, a.g.e., s. 174
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 80 -
imanı sökmeye muvaffak olamazken; diyanet örgütü, 88 bin çalışanı
ile 70 milyon insanın kalbindeki ve kafasındaki imanı geçersiz
hale getirerek onları birer uydu/köle haline getirebilmiştir.
Rusya 250 milyon nüfusuyla bir milyona yapamadığını, Diyanet
örgütü 88 bin çalışanıyla 70 milyona yaptı. Bu nedenle, Diyanet’in
aldığı ücret/rüşvet az bile kalmaktadır. Diyanet şebekesinin zavallı
elemanları rejime yaptıkları hizmetleri bir bilselerdi, generallerin
rejime yaptıkları hizmetlerden çok daha fazla olduğunu ve rejimi
nasıl koruduklarını görürlerdi. Çünkü Diyanet örgütü, içerideki
dinsel düşmanı (irticâyı) etkisiz hale getirmekte, generallerin dış
düşmanı etkisiz hale getirmelerinden daha başarılıdırlar. Diyanet
teşkilatının her elemanı, yaptıkları üstün ve başarılı görevleri için
aslında mareşallikle ödüllendirilmelidir.
Ancak, her işte olduğu gibi, bu konuda da insanların bir hesabı
varsa, Yüce Allah’ın da bir hesabı var ve Allah, hesabında daima
üstün gelendir. “Kâfirler istemese de Allah dinini üstün kılacaktır.”174
İşte bu Diyanet şebekesi konusunda da laik sistemin hesabı yine
tutmadı. Tıpkı İmam-Hatip Liselerinde ve İlâhiyat Fakültelerinde
tutmadığı gibi. Çünkü düzen, onca rüşvet vererek kiraladığı dinsel
suçlu müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarından kimileri,
işledikleri cinâyetin farkına vardılar. Allah korkusunun ağır basması
sonucunda, laik rejimin ellerine tutuşturduğu, rejimi öven
kâğıtları bir kenara fırlatıp ellerine Kur’an’ı alarak aslına uygun
bir şekilde hak dini halka anlatmaya çalıştılar. Ancak, rejimden
onca rüşvet alan Diyanet ve bağlı olduğu yetkililer boş durur mu?
Hemen harekete geçerek namaz memurlarından halka Kur’an’ın
anlamlarını anlatan ve okutanları araştırmaya başladılar ve
Kur’anî gerçekleri insanlara ulaştırmaya çalışanlardan tespit edebildiklerinin
işine son verdiler.
Diyanet İşleri, dinin bir vicdan meselesi olduğunu halka kabul
ettirmek için, sürekli olarak bu tarzda hutbeler hazırlar ve namaz
kıldırma memurlarına da bu hutbeleri okutur. Bu hutbeleri okumayanları
uyarır, cezalandırır, hatta gerekirse görevine son verir.
Diyanetin bağlı bulunduğu yasa, dinin bir bölümünü anlatmaya,
bir bölümünü gizlemeye görevlileri zorlamaktadır. Aynı yasa, laiklikle
çatışan, Kur’an’ın devlet ve egemenlikle ilgili hükümlerini
gizlemeleri gerekirken bunları açıklayan görevlilerin işlerine son
verileceğini de ortaya koymaktadır.
İslâm dini, devlet ve hüküm/egemenlik esasını ilk plana almaktadır.
“Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, bu gerçeği ifade etmektedir. Hz.
174] 9/Tevbe, 33.
DİN
- 81 -
Âdem’den (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar süregelen risâlet
zinciri, sadece bu gerçeğin anlaşılması içindi:
“Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının’ diye (emretmeleri
için) her ümmete/topluma bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan
bir kısmına hidâyet edip onları doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı
için de sapıklığa düşmek hak/gerekli oldu. Yeryüzünde gezin de görün;
inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!”175 Kur’ân-ı Kerim, hâkimiyet
konusunu, sürekli olarak işlemekte, baştan sona kadar bu konuya
işaret etmektedir. “Hüküm, yalnız Allah’ındır. O, yalnız kendisine
ibâdet/kulluk etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Ama insanların
çoğu bilmezler.” 176
Hâkimiyetin ancak kendisine ait olduğunu bildiren Yüce Allah,
indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlerin kâfir, zâlim ve fâsık olduklarını,
hükümleri gizleyenlerin de aynı kategoriye girdiklerini
bildirdikten sonra, Kur’an’la mutlaka hükmedilmesi gerektiğini
emretmektedir. “Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak
üzere Kitabı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği
ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/keyiflerine/
arzularına uyma... Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından
seni saptırmamalarına dikkat et.” 177
Yüce Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmını gizleyerek saklayanların
ve hükümleri istemeyenlerin câhil olduğunu bildiren
Kur’an, en güzel hükmedenin Allah Teâlâ olduğunu haber vermektedir:
“Yoksa câhiliyye hükmünü/idaresini mi istiyorlar? İyice bilen
bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?”178 Yüce
Allah’ın indirdiği hükümleri gizlemek ve bunlarla hükmetmemek,
ya da İslâmî esasların günümüzde geçerli olmadığını düşünmek
ve söylemek; dini yalanlamak, inkâr etmektir: “Artık bundan sonra
hangi şey, sana dini yalanlatabilir? Allah hükmedenlerin en güzel hükmedeni
değil mi?” 179
Aldıkları birkaç kuruş için İslâmî hakikatleri örtbas edenler, aslında
İslâmî esaslardan ne kadar uzak olduklarını ortaya koymaktadırlar.
Hakkı ortaya koymanın yolu, başta câhilî bütün sistemleri
reddetmekten, daha sonra İslâmî esasları çok iyi öğrenmekten
geçer. Bunun için hakkın ve bâtılın net olarak ortaya konulması
175] 16/Nahl, 36
176] 12/Yûsuf, 40
177] 5/Mâide, 48-49
178] 5/Mâide, 50
179] 95/Tîn, 7-8
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 82 -
gerekmektedir. “Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık
ve eğrilikten ayrıt edilmiştir. O halde, kim tâğutu (Allah’tan başka hüküm
koyanı) reddedip Allah’a iman ederse, kopması mümkün olmayan sağlam
kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 180
İşte, Diyânet teşkilâtı, bu hakikatlerin gün yüzüne çıkmaması
için müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarına ücret vermekte
ve bu gerçekleri topluma duyuranları ise hiç bekletmeden kovmaktadır.
Diyanet teşkilatının başına, dinin bir vicdan işi olduğu
felsefesini kabul etmiş ve bu felsefe doğrultusunda hareket edeceğine
dair güvence vermiş başkanlar getirilmektedir. Bu başkanlar,
görevlerini laik düzenin emirleri doğrultusunda yapmaktadırlar.
Bunların emrindeki câmi görevlileri de kendilerine yasalarla emredilenleri
yerine getirmektedir. Bu görevliler, kendilerine verilen
görev gereği, Kur’an’ın bütününü Arapça aslıyla okudukları halde,
bir kısmını gizleyerek, kalan diğer kısımlarının anlamını halka
ulaştırırlar. Bu ücretli görevlilerin, dinin ancak bu kadarını bildikleri
söylenemez. Çünkü bir âyeti okuyup onun altındaki veya üstündeki
âyetleri görmemek mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerim’deki
iyilik, güzellik, yardım severlik konularındaki âyetleri sürekli okuyarak;
içki, kumar, zina, faiz ve hâkimiyetin Allah’a ait olduğuyla
ilgili âyetleri toplumdan gizleyen görevliler, ancak kendilerine
verilen Bel’amlık görevini ifa etmektedirler. Bu görevlilerin böyle
yapmasını isteyen, Diyanet teşkilatını kuran laik düzendir. Ancak
şu unutulmamalı ki, Yüce Allah, indirdiği açık delillerin tümünün
açıklanmasını istemekte ve bir kısmını gizleyenlere lânet edileceğini
bildirmektedir:
“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, Biz Kitap’ta insanlara açıkça
belirttikten sonra, gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah lânet
eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder.” 181“Allah’ın indirdiği
Kitap’tan bir şey gizleyip onu az bir paraya satanlar var ya, işte onlar
karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah
onlarla ne konuşacak ve ne de onları temize çıkaracaktır. Orada onlar
için acı bir azap vardır. Onlar hidâyeti/doğru yolu bırakıp sapıklığı, mağfirete
karşılık olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne
kadar da dayanıklıdırlar!” 182
Oysa Kitab’a vâris olanlar, Kitab’ı açıp okuyanlar, onu açıklamakla
mükellef tutulmuşlardır. Diyanetin maaşlı elemanlarının
çoğu ise, aldıkları birkaç kuruş için, onu gizlediler, hükümlerini
180] 2/Bakara, 256
181] 2/Bakara, 159
182] 2/Bakara, 174-175
DİN
- 83 -
saptırdılar ve böylece Kitab’ın hükümlerini arkalarına attılar. “Allah,
kendilerine Kitap verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
gizlemeyeceksiniz!’ diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü
kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne
kadar kötü!” 183
Diyanet görevlileri, dinin toplum tarafından anlaşılmasını, dinin
sosyal ve siyasal yönlerini, iyilikleri emretmek ve kötülüklerle
mücâdele etmenin her müslümanın görevi olduğunu anlatmayarak,
kötülüklerin toplum hayatına egemen olmasına destek oldular.
Bu görevliler, kötülüklerin toplum hayatına hâkim olması
için, elbette ki kötülüğü övüp halkı teşvik etmediler; zaten onlara
bu görev de verilmemişti. Kötülükleri başkaları, rejimin bizzat
kendisi toplumun önüne çıkardı; fakat toplumdaki dinî inanç, bu
kötülüklerin yayılmasını engelliyordu. Bu dinî inanç toplumdan
kalkmadıkça kötülük yayılmayacaktı. Öyleyse bu dinî inanç kalkmalıydı,
ya da vicdanlara hapsedilmeliydi ki, kötülüklere meydan
açılabilsin ve her çeşit şer ortalıkta özgürce işlenebilsin. Dini vicdanlara
itebilme işi, toplum içinden çıkan, toplumun güveneceği
kişilere verilmeliydi ki, toplum uyanıp laik rejime, şerlerin egemen
olduğu düzene ve yapıya karşı gelmesin.
Evet, Diyanet görevlileri, büyük çoğunlukla, dini vicdanlara
hapsederek gerçekleri gizlemişler, hakkın toplum tarafından anlaşılmasına
engel olmuşlardır. Bu ise, yapılabilecek en kötü işti:
“Onlar, işledikleri kötülükten, birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı.
Andolsun yaptıkları ne kötüdür!” 184; “Allah’ın âyetlerini az bir paraya
sattılar da O’nun yoluna engel oldular. Onların yaptıkları, gerçekten ne
kötüdür!”185 Bu görevliler, bunu ister bilerek yapsınlar, isterse bilmeden;
bâtılı emretmeleri, bundan da kötüsü, hakla bâtılı karıştırmaları,
cinâyet olarak yeter! “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın;
yalnız Benden (Benim azâbımdan) korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın;
bilerek hakkı gizlemeyin.” 186
Yine, hangi sebeple olursa olsun, hakkı gizleyerek belli konuları
işlemeleri, onların Kur’an’ı böldüklerinin açık bir delilidir.
Bunun hesabı, elbette sorulacaktır. “Onlar ki Kur’an’ı bölük bölük
ettiler. Senin Rabbin hakkı için Biz onların hepsine, yaptıkları şeylerden
soracağız. O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere
183] 3/Âl-i İmrân, 187
184] 5/Mâide, 79
185] 9/Tevbe, 9
186] 2/Bakara, 41-42
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 84 -
aldırma!”187 Kur’an’ı parça parça ederek bir bölümü ile hareket
edenler için Kur’an’ın öngördüğü ceza, dünya hayatında laik düzenlerin
isteklerine göre hareket ettiklerinden dolayı rezillik, rezillerin
âhiret cezası ise, azâbın en şiddetlisine atılmaktır. “...Yoksa siz
Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu
yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyamet gününde
de (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez
değildir.” 188
Diyânetin memurları, bu itaatkâr tavırlarıyla, bilerek veya
farkında olmadan; Diyanetin, dolayısıyla laik düzenin emir ve yasaklarını
Allah ve Rasûlünün emir ve yasaklarının üstüne çıkarmış
oluyorlar. Bu nedenle, Kur’ânî emirler bunlar için pek bir şey ifade
etmeyebiliyor. Bunun en açık örneği, cenaze namazları ile ilgili
tutumlarıdır. Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın dininden hoşlanmayanların,
fâsıkların ve münâfıkların namazlarının kılınmamasını, mezarları
başında durulmamasını isterken, bu namaz memurları, bırakın
münâfıkları, Allah’ın dinine ve müslümanlara düşman olan dinsizlerin
(daha doğrusu, farklı din mensupları müşriklerin) bile namazlarını
kılmakta, onlar için duâ etmektedirler. Namazdan sonra da
bu müşriklerin ölüsünü almaya gelenlerin bazılarınca, “kahrolsun
şeriat!” diye İslâm’a saldırdıkları durumlar bile olabilmektedir. “Onlardan
ölen hiçbirine asla namaz kılma, onun kabri başında da durma.
Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ettiler de fâsık olarak öldüler.”189
Şimdi, bir tarafta Yüce Allah’ın emri, diğer tarafta Diyanet ve laik
sistemin emri var. Namaz memurları laik düzenin emrine tâbi olduklarını
ortaya koyarak, Yüce Allah’ın bu emrinin tersine hareket
ediyorlar. Bu davranışlarıyla da Kitab’ın hükümlerini arkalarına atmış
oluyorlar.
Diyanete, daha doğrusu laik düzene hizmeti ibâdet kabul eden
müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarından oluşan bu grup, tevbe
ederek Allah’a ve O’nun yüce Kitabına tam teslim olmadıkları ve
Kur’ânî gerçekleri insanlara olduğu gibi anlatmadıkları sürece, ne
müslümanlarla beraber olabilirler ve ne de Yüce Allah tarafından
bağışlanırlar. “İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir.
Onlardan azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez.” 190; “Ancak,
tevbe edip düzeltenler, (Hakkı) açıklayanlar başka. Onları bağışlarım.
187] 15/Hicr, 91-94
188] 2/Bakara, 85
189] 9/Tevbe, 84
190] 2/Bakara, 86
DİN
- 85 -
Çünkü Ben tevbeyi çok kabul eden ve merhametli olanım.” 191
Hamdolsun, bu âyete göre durumlarını düzeltenler, günden
güne çoğalmakta ve birçok Diyânet görevlisi, yalnızca Yüce
Allah’a kul olma şerefine ulaşmak için çalışmaktadırlar. Ancak, rızık
endişesiyle hâlâ gerçekleri gizleyen büyük bir grup Diyanet
görevlisi bulunmaktadır. 192
Diyanetin Hutbelerinden Küçük Birer Kesit: 1973’te basılan
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından “Hutbeler” adlı kitaptaki
hutbe konularından bazıları şunlar: “Hâkimiyet Milletindir”,
“Hürriyet ve Adâlet Sevgisi”, “Yurt Sevgisi ve Vatana Bağlılık”,
“Vatan Sevgisi”, “Askerlik Sevgisi”, “Dinimiz Kaçakçılığın Her Çeşidini
Yasaklamıştır”, “Millî ve Dinî An’anelerimize Bağlı Kalalım”,
“Ormanların Korunması ve Ağaç Yetiştirilmesi”, “Dinimizin Zenaat
ve Tekniğe Verdiği Önem”.
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarındın 1981 yılında basılan ve
kapağında “Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılı Dolayısıyla” diye
not düşülmüş, câmilerde İmam-Hatiplik yapanlara hutbe olarak
yararlanmaları için hazırlanan “İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler”
adlı kitaptan birkaç konu/hutbe başlığını sayalım: “Yurtta ve
Cihanda Sulh”, “Türk Devleti, Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bir
Bütündür”, “Türklük ve Müslümanlık”, “Çalışmak Bir İbâdettir”,
“Vatan ve Millet Sevgisi”, “Askerlik ve Yurt Savunması”, “Cumhuriyet
Fazilettir”, “Milli Hâkimiyet Bayramı”, “Çanakkale Zaferi”,
“30 Ağustos Zaferi”, “Vergi Vermek Çok Önemli Bir Vatandaşlık
Görevidir”, “Ağaç ve Orman Sevgisi”, “Yerli Malı Kullanalım”,
“Kaçakçılık ve Karaborsacılık”, “Anarşi, Terör ve Bozgunculuk”,
“Turizmin Önemi”.
Özetlersek; İslâm’a göre din, sadece ölüm ötesi ile ilgili bir
mezarlık dini olmayıp, insan hayatının bütün yönlerini kapsayan,
onun ruhsal olduğu kadar, sosyal ve siyasal yönlerden de Kur’an’a
ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) sünnetine göre düzenlemeler öngören
bir hayat anlayışı, bir dünya görüşüdür. Gerçekten dinin,
yani İslâm’ın nasıl uygulanacağını öngören ve emreden Kur’an,
müslümanın bütün iç ve dış dünyasını, maddî ve mânevî hayatını
düzenleyecek ilkeleri de içermektedir. Bu anlamda din, Allah’ın
rızâsına uygun gelecek biçimde düzenlenmiş bir toplumsal bütün
ya da sistemdir ki, beşerî olan diğer sistemler içerisinde, Allah’ın
kabul ettiği tek sistem olarak kabul edilmektedir. Öyleyse genel
191] 2/Bakara, 160
192] Ramazan Yılmaz, Tevhidin Düşmanı Tefrika, s. 155-171
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 86 -
bir değerlendirmeyle İslâm’a göre din, insanın bu dünyadaki hayatını
bir bütün olarak kapsaması yanında, ölüm sonrası hayatını
da anlamlı kılan temel ilkeler ortaya koymaktadır. Ayrıca insanın
eşyayla ilişkisini, evrene bakış tarzını kuran özü de vermektedir. 193
Hakk’a ve hak dine inanmayan insanların bize din biçmelerine,
kendi bâtıl dinlerini bize dayatmalarına, hak dini tahrif etmeye
çalışmalarına, Allah’a ve Allah’ın dinine iftira etmelerine göz yumacak
ve boyun eğecek değiliz. Onların ilâhlıklarını, rabliklerini
reddedeceğiz; onların tuzaklarına düşmeyeceğiz. Onların (b)alıkları
avlamak için oltalarına taktıkları “din”i yutmayacağız.
“Din nasihattir.” 194
“Din güzel ahlâktır.” 195
“Din, hayatımızın vazgeçilmez de olsa bir parçası değil; hayatımızın
kendisidir.”
“Din, belirli şeylere bir açıdan bakmak değil; her şeye belirli bir
açıdan bakmaktır.”
“Din aklî değil; naklîdir.” 196
“Dini olmayanın insafı olmaz.” 197
“Dinsiz ile konuşanın eli kılıçta gerek.” 198
“Dinsizin hakkından imansız gelir.” 199
“Dinini paraya satan, dininden de olur, paradan da.” 200
“Dünya için din fedâ olunmaz.”
“Hak din olmazsa, dünya bir zindan olur.”
“Dinsiz (Hak dini kabul etmeyen) insan, en bedbaht, en huzursuz
mahlûktur.”
“Günümüzde dine hizmet için lisan-ı hal, lisan-ı kalden daha
tesirlidir.”
193] İhsan Süreyya Sırma, Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, c. 1, s. 373
194] Hadis-i şerif
195] Hadis-i şerif
196] Atasözü
197] Atasözü
198] Atasözü
199] Atasözü
200] Atasözü
DİN
- 87 -
“Biz dini severiz. Dünyayı da din için severiz. Dinsiz dünyada
hayır yoktur.”
“Din, hayatın hayatı,
Hem nûru hem esası.
Dini ihyâ ile olur;
Bu toplumun ihyâsı.”
“Ruhun terakkisi din sâyesindedir. Din olmasaydı, insan hayvan
olarak kalırdı ve insandaki vicdanî ve ahlâkî güzellikler olmazdı.”
“Din incelir, ama yine de kopmaz. Onun sahibi Allah’tır. Bir koruyucusunu
gönderir, yeniden hak dini ihyâ eder.”
“Tarih gösteriyor ki, müslümanlar ne kadar dine bağlanmışsa,
o denli terakkî etmiş; ne zaman dinde gevşeklik göstermişse perişan
olup alçalmışlardır.”
“Hak din, güneş gibidir; üflemekle sönmez. Gündüz gibidir,
göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece
yapar.”
“Ey dalâlete dalmış gâfiller! Dünyadan ölümü, insandan âcizlik,
muhtaçlık ve fakirliği kaldırmanın çaresi varsa, dine ve dinin hayata
yansımasına gerek duymayabilirsiniz. Yoksa, susun! Zira ölüm,
âcizlik, zeval, fakirlik gibi tabiî âyetler, yüksek sesleriyle dine çağırıyorlar
ve Hak dinin hayata geçirilişinin lüzumunu ilân ediyorlar.”
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 88 -
Din Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- “Din” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (92 Yerde): 1/Fâtiha, 4; 2/Bakara, 132,
193, 217, 217, 256; 3/Âl-i İmrân, 19, 24, 73, 83, 85; 4/Nisâ, 46, 125, 146, 171; 5/
Mâide, 3, 3, 3, 54, 57, 77; 6/En’âm, 70, 137, 159, 161; 7/A’râf, 29, 51; 8/Enfâl,
39, 49, 72; 9/Tevbe, 11, 12, 29, 33, 33, 36, 122; 10/Yûnus, 22, 104, 105; 12/
Yûsuf, 40, 76; 15/Hicr, 35; 16/Nahl, 52; 22/Hacc, 78; 24/Nûr, 2, 25, 55; 26/Şuarâ,
82; 29/Ankebût, 65; 30/Rûm, 30, 30, 32, 43; 31/Lokman, 32; 33/Ahzâb, 5; 37/
Sâffât, 20; 38/Sâd, 78; 39/Zümer, 2, 3, 11, 14; 40/Mü’min, 14, 26, 65; 42/Şûrâ,
13, 13, 21; 48/Fetih, 28, 28; 49/Hucurât, 16; 51/Zâriyât, 6, 12; 56/Vâkıa, 56; 60/
Mümtehıne, 8, 9; 61/Saff, 9, 9; 70/Meâric, 26; 74/Müddessir, 46; 82/İnfitar, 9,
15, 17, 18; 83/Mütaffifîn, 11; 95/Tîn, 7; 98/Beyyine, 5, 5; 107/Mâun, 1; 109/
Kâfirûn, 6, 6; 110/Nasr, 2.
B- Din, Şeriat Anlamında “Din”: 3/Âl-i İmrân, 83; 9/Tevbe, 29, 33; 24/Nûr, 2; 48/
Fetih, 28; 61/Saff, 9; 98/Beyyine, 5; 110/Nasr, 2.
C- İtaat Anlamında “Din”: 12/Yûsuf, 76.
D- Ceza Anlamında “Din”: 1/Fâtiha, 4; 15/Hicr, 35; 24/Nûr, 25; 26/Şuarâ, 82; 37/
Sâffât, 20; 38/Sâd, 78; 51/Zâriyât, 6-12; 56/Vâkıa, 56; 70/Meâric, 26; 74/Müddessir,
46; 82/İnfitâr, 15-18; 83/Mutaffifîn, 11.
E- Din, Şeriat, Yahut İnkıyad, İtaat, İbâdet: 2/Bakara, 132, 193, 217, 217256; 3/
Âl-i İmrân, 19, 24, 73, 85; 4/Nisâ, 46, 125, 146, 171; 5/Mâide, 3, 3, 3, 54, 57, 77;
6/En’âm, 70, 137, 159, 161; 7/A’râf, 29, 51; 8/Enfâl, 39, 49, 72; 9/Tevbe,11, 12,
33, 122; 10/Yûnus, 22, 105; 12/Yûsuf, 40; 16/Nahl, 52; 22/Hacc, 78; 24/Nûr, 55;
29/Ankebût, 65; 30/Rûm, 30, 30, 32, 43; 31/Lokman, 32; 33/Ahzâb, 5; 39/Zümer,
2, 3, 11; 40/Mü’min, 14, 26, 65; 42/Şûrâ, 13, 13, 21; 48/Fetih, 28; 49/Hucurât,
16; 60/Mümtehine, 8, 9; 61/Saff, 9; 82/İnfitâr, 9; 95/Tîn, 7; 98/Beyyine, 5; 107/
Mâun, 1; 109/Kâfirûn, 6.
F- Hak Din İslâm’dır: 3/Âl-i İmrân, 19, 83, 85; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 126, 153,
161; 9/Tevbe, 33; 22/Hacc, 67; 30/Rûm, 30; 39/Zümer, 3; 48/Fetih, 28.
G- Her Peygambere Gönderilen Dinde İman Esasları Aynıdır: 6/En’âm, 90; 21/
Enbiyâ, 92; 23/Mü’minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45; 87/A’lâ, 14-15, 18-
19.
H- Dinde Sebat Etmek (Kararlı Olmak): 3/Âl-i İmrân, 144; 42/Şûrâ, 14; 49/
Hucurât, 15.
K- Din Anlamında, “Millet”: 2/Bakara, 120, 130, 135; 3/Âl-i İmrân, 95; 4/Nisâ,
125; 6/En’âm, 161; 7/A’râf, 88-89; 12/Yûsuf, 37-38; 14/İbrâhim, 13; 16/Nahl,
123; 18/Kehf, 20; 22/Hacc, 78; 38/Sâd, 7.
Din Konusuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
1. Buhârî, İman 17, 33, 37; Tefsir sûre 3, bâb 35; Cenâiz 79, 80, 93; Zekât 1,
Cihad 95; Meğâzî 77, Tefsir Mâide 2, İ’tisâm; Enbiyâ, 113; Rikak 164, 166;
Fezâilu Medine 6, hadis 10.
2. Müslim, İman 1, hadis no: 8; İman 55, hadis no: 95; İman 65, hadis no:
232; İman 264; Hac 151; Kader 22, 23, 24, 25; Cennet 63; Tefsir 3, hadis
no: 3017; Fezâil 26-32.
3. Tirmizî, Kıyâme 25; Tefsir sûre 38, bâb 1; İman 1, 2; İman 13, hadis no:
2765; İman 14, hadis no: 2738; İman, 118, hadis no: 186; Tefsir Mâide,
hadis no: 3046; İlim, 16, hadis no: 2815; Fiten 61, hadis no: 2361.
4. Nesâî, İman 6, 15, 18; Bey’at 31, hadis no: 156; Zekât 3; Cihad 1; Hac 194.
5. İbn Mâce, Mukaddime, 6, hadis no: 43; Mukaddime 46, Mukaddime 9,
hadis no: 63, 64; Fiten 1; Zühd 31.
6. Ebû Dâvud, Sünnet, 6, hadis no: 4607; Sünnet 16, hadis no: 4695; Edeb
67, hadis no: 4944.
DİN
- 89 -
7. Dârimî, Siyer 10, 45; Mukaddime 16, hadis no: 96.
8. Ahmed bin Hanbel, 1/11, 78, 237; 2/233, 314, 390-391, 435; 4/127, 162;
5/318, 330.
Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 91-99; c. 2, s.
329-332
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 101
3. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 78
4. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 86-205
5. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi (Günay Tümer), T.D.Vakfı Y. c. 9, s. 312-320
6. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (M. Beşir Eryarsoy), Şamil Y. c. 1, s. 393-401
7. Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, (A. Ünal, Z. Yetik, M. B. Eryarsoy), Risale Y.
c. 1, s. 354-365
8. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 401-419
9. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 142-150
10. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Y. s. 122-126; Nil Y. 99-106
11. Kur’an’da Dört Terim, Mevdudi, Özgün Y. s. 99-112
12. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 42-46
13. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 161-261
14. Kelimeler Kavramlar 1, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 72-73
15. Yitirilmiş Emniyet, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 13-103
16. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 47-48
17. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 27-29
18. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 3, s. 125-159
19. Fıtratın Dirilişi, Sadık Kılıç, Nehir Y. s. 117-142
20. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
İhtar Y. s. 54-69
21. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücâhede Y. s. 155-171
22. Lâ, Mustafa Çelik, Ölçü Y. s. 80-90
23. Din Nedir, Salih Gürdal, Beyan Y.
24. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
25. Din Görevlisinin El Kitabı, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
26. 26. Din Görevlisinin Hizmet Rehberi, Abduhllah Sevinç, Medrese
Kitabevi Y.
27. Din İle Maddecilik Arasında Ezelî Savaş, Ebu’l-Hasan Ali el-Hasanî en-
Nedvî, İslâmî Neşriyat
28. Din-İnkılâp-İrtica, Peyami Safa, Ötüken Neşriyat
29. Din-Siyaset-Laiklik, Mehmet Emin Gerger, Nehir Y.
30. Din ve Allah İnancı, M. Abdullah Draz, çev. Bekir Karlığa, Bir Y.
31. Din İslâm’dır, Seyyid Kutup, Kültür Basın Yay. Birliği
32. Din Bu, Seyyid Kutup, çev. Furkan Hocaoğlu, Özgün Y.
33. Dine Karşı Din, Ali Şeriati, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Y.
34. Dinin Hikmeti, Vahidüddin Han, çev. Mustafa Mücahit, Şafak Y.
35. Din ve Cemiyet, Mahir İz, Kitabevi Y.
36. Din ve İdeoloji, Şerif Mardin, İletişim Y.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 90 -
37. Din ve Kimlik, Cemal Tosun, T. Diyanet Vakfı Y.
38. Din ve Modernizm, Ali Bulaç, Beyan Y./İz Y.
39. Din ve Siyaset, Barla Neşriyat
40. Din ve Siyaset, Kâzım Güleçyüz, Nesil Basım Yayın
41. Din ve Siyaset –Siyasal Davranış ve Dindarlık-, M. Emin Köktaş, Vadi Y.
42. Din ve Uygarlık, Akif İnan, Akabe Y.
43. Din ve Vicdan Hürriyeti, Heyet, Aydınlar Ocağı Y.
44. Din ve Vicdan Özgürlüğü, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Neşriyat
45. Din ve Hayat, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Esra Y.
46. Dindar Olmak Zorunda mıyız? Ahmet Vural, Türdav A.Ş. Y.
47. Dinde Kırk Esas, İmam Gazali, çev. Hüseyin S. Erdoğan, Hisar Y.
48. Dine Doğru, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
49. Dinimiz ve Hayatımız, Ahmet Muhtar Büyükçınar, Marifet Y.
50. Din Bürokrasisi, Yapısı, Konumu ve Gelişimi, Davut Dursun, İşaret Y.
51. Dinî Bilgiler, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Basın Yayın
52. Dinî Bilgiler, Said Köşk, Anahtar Y.
53. Dinî Bilgiler, Ahmet Şahin, Cihan Y.
54. Dinî Bilgiler Rahberi, Şükrü Özüdoğru, Hasan Bağcı, Akçağ Y.
55. Dinî Bilgiler Test Kitabı, Abdullah Sevinç, Işık Y./Altınkalem Y.
56. Dinî Suallere Cevaplar, İlyas Tekin, Alem Y.
57. Dinimi Öğreniyorum, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın/Gençlik Y.
58. Dinimi Öğreniyorum, Sait Afacan, Değişim Y.
59. Dinimizi Öğrenelim, Üryanizade Ali Vahid Efendi, Nesil Basım Yayın
60. Dinimizin Esaslarını Öğreniyoruz, Ali Rıza Abay, Beka Y.
61. İnsan ve Din, Ahmet Şahin, Cihan Y.
62. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
63. Laik Düzende Dini Yaşamak 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
64. Kutsala, Tarihe ve Hayata Dönüş, Ali Bulaç, İz Y.
65. Sosyal Değişme ve Dinî Hayat, Heyet, İlmî Neşriyat
66. Sosyoloji Açısından Din, Yümni Sezen, Marm. Ün. İl. Fak. Vkf. Y.
67. Türkiye’de Dinî Hayat, M. Emin Köktaş, İşaret Y.
68. Dinler Tarihi, Ahmet Kahraman, Marifet Y.
69. Genel Hatlarıyla Dinler Tarihi, Osman Cilacı, Mimoza Y.
70. Dinler ve İnsanlar, Osman Cilacı, Tekin Y.
71. Dinlerin Dejenerasyonu, Kürşat Demirci, İnsan Y.
72. Çağdaş Dünya Dinleri ve Mezhepleri, Abdülkadir Şeybe, Beyan Y.
73. Günümüz Dünya Dinleri, Osman Cilacı, D.İ.B. Y.
74. 4 Dinden 4 Adam ve Bir Dinsizin Konuşmaları, Burhaneddin Mirza,
Sönmez Neşriyat
75. İbrahimî Dinlerin Diyalogu, İsmail Farukî, Pınar Y.
76. Semavi Dinlerde İtikad ve Amel, Mazharuddin Sıddıkî, Fikir Y.
77. Dinimiz, Abdülkadir Dedeoğlu, Osmanlı Y.
78. Dinimi Öğreniyorum, Abdullah Sevinç, M.E.B. Y.
79. Dinî ve Ahlâkî Sohbetler, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
80. Din Eğitim Bilimi ve Türkiye’de Din Eğitimi, Suat Cebeci, Akçağ Y.
DİN
- 91 -
81. Din Eğitimi ve Öğretimi (İman-İbâdet), Hâlis Ayhan, D.İ.B. Y.
82. Din Öğretimi Özel Öğretim Yöntemleri, Beyza Bilgin, Mualla Selçuk, Akid Y.
83. Din Nedir? Lev Tolstoy, çev. Murat Çiftkaya, Furkan Basın Yayın
84. İnsan ve Din, Ayhan Songar, D.İ.B. Y.
85. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
86. Cahiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
87. Ailenin Din Klavuzu, Ekrem Keleş, Seha Neşriyat
88. Ailede ve Okulda İdeal Din Eğitimi, Mehmet Emin Ay, Mavi Y.
89. Çocuk ve Din, Kerim Yavuz, Çocuk Vakfı Y.
90. Okul Öncesi Çocuklarda Dinî Duygunun Gelişimi ve Eğitimi, Yurdagül
Konuk, T. Diyanet Vakfı Y.
91. Günümüz Din ve Fikir Hareketleri Ansiklopedisi, Komisyon, Risale Y.
92. Adamlık Dini, Cavit Yalçın, Vural Y.
93. Akıl ve Din, M. Müştehir Şebisteri, Objektif Y.
94. Modern Dünyada Din, Lord Northobourne, İnsan Y.
95. Aydınların Din Saptırması, Fehmi Huveydî, İşaret Y.
96. Türkiye’de Manevî Buhran, Din ve Laiklik, Osman Turan, Boğaziçi Y.
97. Tarihçi Açısından Din, Arnold Toynbee, Kayıhan Y.
98. Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Jean Paul Raux, İşaret Y.
99. Türkiye’de Yanlış Din Anlayışı, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
100. İlim ve Din, Adnan Adıvar, Remzi Kitabevi Y.
101. Son Devrin Din Mazlumları, Necip Fâzıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
102. Türkiye’de Din Kavgası, Sadık Albayrak, Özel Y./Feyiz Y./Akçağ Y.
103. Şeriat’ten Laikliğe (Türkiye’de İslâmcılık-Batıcılık Mücadelesi), Sadık
Albayrak, Sebil Y.
104. Devletin Dini Olur mu? Seyyid Ahmet Arvasi, Burak Y.
105. Din-Devlet İlişkileri Sempozyumu Bildirileri, Heyet, Beyan Y.
106. Türkiye’de Din ve Siyaset, Şerif Mardin, İletişim Y.
107. Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet İlişkileri (3 cilt), Hasan Hüseyin Ceylan,
Rehber Y.
108. Ekonomi Bir Din midir? Zübeyir Yetik, Beyan Y.
109. İktisat ve Din, Mustafa Özel, İz Y.
110. Yüz Soruda Anayasanın Anlamı, Mümtaz Soysal, Gerçek Y.
111. Cumhuriyetin Şeref Kitabı, Hazırlayan: Abdurrahman Dilipak, İşaret Y.
112. Kemalizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
113. Atatürk ve Din Eğitimi, Ahmet Gürtaş, D.İ.B. Y.
114. Hutbeler, D.İ.B. Y.1973 Ankara
115. İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler, D.İ.B. Y. 1981 Ankara
116. Din Anlayışı ve Müslüman Sorumluluğu, İbrahim Turhan, Haksöz sayı
20, Kasım 92
117. Din İstismarı (Özel sayı), İslâmiyât, c. 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
118. İslamizasyon, İslâm’a Karşı İslâm (Özel Sayı) Kitap Dergisi, sayı 23, Ocak 89
119. Din Değiştirme, Ali Osman Kurt, Gökkubbe Y.

-93 -
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKÂDİ KAVRAMLAR -1-
İSLÂM
•İslâm; Anlam ve Mâhiyeti
•İslâm Dini’nin Gayesi
•İslâm Dini’nin Hükümleri
•İslâm’ın Genel Özellikleri
•İslâm’ın Eski Şeriatlerle İlişkisi
•Kur’ân-ı Kerim’de İslâm Kavramı
•Hadis-i Şeriflerde İslâm Kavramı
•İslâm’ın Rükûnları (Temelleri)
•Din Olarak İslâm
•İslâm’a İnanıp Teslim Olan Kimse; Müslim/Müsliman
•İslâm’a Teslim Olmanın Boyutları
•İslâm’ın Tebliği
•İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak
İslâm; Anlam ve Mâhiyeti
İslâm kelimesi sözlükte; teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek anlamlarına gelir. Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olup itaat etmeğe dayanan bir din olması sebebiyle bu dine İslâm denilmiştir.
İslâm’ın terim anlamı: Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen dünyada ve âhirette insanları mutluluğa ulaştıracak hayat şekli, itikadî ve amelî bir nizamdır. İslâm, akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren İlâhî bir sistemdir, kanundur.
İslâm’ın mânâsı, teslim olmaktır; Allah’ın emir ve yasaklarına teslim olmak. Allah’ın hükümlerine teslim olmaksızın İslâm olmaz.201 İnsan, Allah’ın yarattığı kuldur. Allah, ilmiyle her şeyi kuşattığından ve hikmet sahibi olduğundan kulluğun gereği, O’na teslim olmaktır. Hayatın kanunları insanın Allah’a teslim olmasını gerektirir. Çünkü bu kanunları da, insanı da en iyi bilen, Allah’tır.
Bütün kâinat ve içindeki her şey o yaratıcının kanunlarına itaat etmektedir. O yüzden bütün kâinatın dini İslâm’dır. Güneş, ay,
2
01]Bk. 6/En’âm, 162 ve 4/Nisâ, 65
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 94 -
yıldızlar hep müslümandır. Dünya, hava, su, ışık, ağaçlar, taşlar ve
hayvanlar da müslümandır. İslâm, Allah’a itaat edip teslim olmak
demek olduğu için, bütün bu varlıkların isyan etmeden Allah’a
itaat ettiklerini görmekteyiz. Yani teslim oluşlarına, müslüman
oluşlarına şâhidiz. “Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?
Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez O’na teslim
olmuştur ve O’na döndürülüp götürüleceklerdir.”202 Bu âyette
gökte ve yerde olanların teslimiyeti insana örnek olarak gösteriliyor
ve deniliyor ki “Ey insan, İşte sen de böyle teslim olmalısın!”
Hz. Ali’nin de dediği gibi “İslâm teslimdir, teslimiyettir.” Allah’a
teslim olmayan kimse, müslüman sayılmaz. İnsan neye teslim olmuşsa
ona kul olmuş demektir. İslâm, imanın bir tezâhürü, dışa
yansımasıdır. İman etmeden teslimiyet, yani imansız İslâm olur
mu? Olsa bile makbul değildir. Münâfıklar inanmadan teslimiyet
gösteren insanlardır. Günümüzde de gerektiği şekilde iman etmediği,
Allah’ın hükümlerini içine sindiremediği, başka ideolojileri
(dinleri) benimsediği halde kendilerini “müslüman” olarak tanıtan
insanlar bu sınıfa girerler. İslâmîyetin (teslimiyetin) geçerli olabilmesi
için gönül rızâsıyla, kayıtsız ve şartsız tam bir teslimiyetle
Allah’ın şeriatına teslim olmak gerekir.
İnsan da kendi hür irâdesi ve tercihiyle Allah’a teslim olursa,
İslâm’ı seçip müslümanca yaşarsa, kâinatın boyun eğdiğine teslim
olduğundan artık o, kâinatla barışıp uyum sağlar. Böylece bu insan,
dünyada halife olur.
İslâm dinini, kapsamlı olarak kısaca tanımlamak mümkün değildir.
Onun kapsamlı tarifi ancak Kur’an ve sünnetin tamamıyla
yapılabilir. Çünkü İslâm’ın muhtevâsı ve sınırları Kur’an ve sünnetle
çizilmiştir. İslâm, Kur’an’dan ve sünnetten öğrenilebilir. Yüce
Allah bu dini her yönden mükemmel ve kapsamlı kılmıştır. Öyle
ki, İslâm’da hükmü açıklanmamış hiçbir mesele yoktur. Bir mesele
mubah mıdır, haram mıdır, mekruh veya sünnet midir, vâcip
veya farz mıdır; yapılan herhangi bir eylem veya inancın hükmü
belirtilmiştir. İnanç, ibâdet, siyaset, ekonomi, savaş, barış, hukuk
veya insanı ilgilendiren başka herhangi bir mesele olsun; onunla
ilgili dinde mutlaka bir hüküm vardır veya müctehidler, hükmünü
Kur’an ve sünnetten yola çıkarak tesbit ederler. Allah, Kur’ân-ı
Kerim’in özelliğini şöyle açıklar: “Sana bu kitabı (Kur’an’ı) her şeyi beyan
etmek, açıklamak için gönderdik.”203 Kur’an ve sünnette hükmü
açıkça belirtilmeyen meseleler hakkındaki hükmü, İslâm ümmetinin
müctehid âlimleri, kitap ve sünnete dayanarak çıkarırlar.
202] 3/Âl-i İmran, 83
203] 16/Nahl, 89 ve yine Bk. Yusuf, 111
İSLÂM
- 95 -
Peygamberimiz İslâm’ı değişik şekillerde tanımlamışlardır. Bu
tanımlardan biri şu şekildedir: “İslâm, beş esas üzerine bina edilmiştir
(kurulmuştur). Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in (s.a.s.)
O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât
vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.” 204
Yukarıdaki hadis, İslâm binasının bu beş temel üzerinde kurulu
olduğunu açıklamaktadır. Dikkat edilmesi gereken husus, bu beş
esas, İslâm’ın temelleridir, ama İslâm’ın tamamı değildir. Bir evin
sadece temellerden ibâret olduğu nasıl söylenemezse, İslâm’ın bu
beş temelden ibâret olduğunu iddia etmek de aynı şekilde yanlıştır.
Kur’ân-ı Kerim’i açıp okuyan görecektir ki, bu beş hususun
dışında ahlâktan, iktisattan, sosyal meselelerden, siyasetten, barıştan,
savaştan, hayırdan, şerden... söz edilmiştir. İslâm, temel
ve binadan meydana gelmiştir. Temel, bu beş rükundur. Bina ise,
insan hayatıyla ilgili İslâm’ın diğer hükümleridir. Müslümanın görevi,
İslâm’ı tümüyle tanımak ve tüm olarak ikame etmek, ayakta
tutmaktır.
Bu meşhur hadis-i şerifin ışığı altında İslâm’ın temellerini ikiye
ayırabiliriz: Şehâdet kelimeleriyle özetlenen iman ve önemine
binâen dört amelin zikredilmesinden anlaşılan amel-i sâlih. İslâm,
şehâdet kelimesi ve imanın rükûnlarıyla ortaya çıkan inançtır.
İslâm; namaz, zekât, oruç ve hac ile ortaya çıkan ibâdetlerdir. Bunlara
İslâm’ın rükûnları, temelleri denilir. İslâm’ın geri kalanı ise,
bu temeller üzerine kurulan binadır. Bu binayı meydana getiren
unsurlar İslâm’ın hayat sistemleri, nizamlarıdır: Siyasî nizam, ekonomik
nizam, ahlâkî nizam, askerî nizam, sosyal nizam, öğretim
nizamı vs. İslâm’ın hâkimiyetini sağlaması için ayrıca müeyyideleri
vardır (Müeyyide: Kanun ve ahlâkî emirlerin yerine getirilmesini
temin eden kuvvet, yaptırımla ilgili kural demektir.) Bu müeyyideler;
cihad, marufu emredip münkerden sakındırmak; fıtrî cezâlar,
Allah’ın dünya ve âhirette verdiği Rabbânî cezâlardır. O halde
İslâm; inanç, ibâdet, hayat sistemleri ve müeyyidelerdir.
İslâm, insanın içi ve dışı, kalbi ve kalıbı, aklı ve vicdanı, arzusu
ve nefreti, duygusu ve hassâsiyetiyle Allah’a teslim olup boyun
eğmesidir. Kalbini ve aklını, elini ve eteğini, içini ve dışını
Allah’ın hükmü dışındaki her türlü etkiden kurtarmaktır. İslâm,
genel nizam, hayatın her cephesiyle ilgili kanun ve vahiyle emredilip,
peygamberle tebliğ edilen, insan davranışlarının programıdır.
Bu programa uyana sevap; uymayana cezâ vardır. İslâm,
Allah Teâlâ’nın indirdiği ahkâm (hükümler), akîde, ibâdet, ahlâk,
204] Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22; Nesâî, İman 13; Tirmizî, İman 3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 96 -
muâmelât, Kur’an ve sünnetteki haberlerin bütünüdür.
İslâm’ın zıddı, câhiliyyedir. Câhiliyye küfür demektir; bir inanç
ve yaşama biçimi olarak İslâm’ın dışındaki her türlü küfrün ortak
adıdır. İslâm’ın her parçasının karşısında mutlaka câhiliyye vardır.
Hz. Ömer’in dediği gibi, “İslâm’la câhiliyyeyi bilmeyenler türeyince,
İslâm’ın düğümleri teker teker çözülür.” İslâm tüm ayrıntılarıyla
câhiliyyenin karşıtıdır. Çünkü İslâm’dan her bir cüz, Allah’ın her
şeyi içine alan ilminin eseridir. Ona karşı olan her düşünce ve hareket
de, mutlaka câhiliyyedir. Çünkü o, sınırlı insan ilminin eseridir.
Üstelik insanın hevâ ve arzuları kendisine gâlip gelebilir; güzeli
çirkin, çirkini de güzel görebilir. “Yoksa onlar câhiliyye idaresini mi
istiyorlar? İyi anlayışlı bir toplum için, hüküm koyma yönünden Allah’tan
daha güzel kim vardır?” 205
Bazı insanlar, câhiliyye yolunda gidenlerin bir kısmının hareket,
yaşayış veya bazı sistemlerinde ortaya çıkan güzellik ve olgunluğu
görünce, şüpheye düşerler. Bunun sebebi, İslâmîyetten
olan bir şey, bazen câhiliyye ile karışır. İslâm’dan olan o şey, orada
da güzel görünür. Câhil kişi, İslâm’ın hakikatini bilmediği için bu
düzene bağlanır. Şâyet bu insan hakkı bilseydi, o câhiliyye düzeninde
gördüğü kısmî iyiliklerin İslâm’a ait olduğunu anlayacak,
kaynağa ve asla yönelecekti.
İnançlarda İslâm ve câhiliyye vardır. İbâdetlerde İslâm ve
câhiliyye vardır. Ahlâkta, siyasette, öğretimde, savaş, barış ve sosyal
meselelerde İslâm ve câhiliyye vardır. İnsanla ilgili bütün meselelerde,
bütün kanun ve kurallarda İslâm ve câhiliyye vardır. İnanç
ve ibâdetlerdeki câhiliyye, câhiliyyelerin en tehlikelisidir. Onun
için Allah Teâlâ, sağlam itikatla beraber bazı câhiliyye hareketlerinde
bulunanları affeder, ama inanç ve ibâdetleri câhiliyye inanç
ve ibâdetleri olan kimseyi, İslâm’ın tüm ahlâkıyla ahlâklansa dahi
kesinlikle affetmez. “Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ama
bunun dışında dilediğini affeder.” 206
Allah Teâlâ İslâm’ı bir bütün olarak göndermiştir. Kim tümünü
alırsa, İşte o müslümandır. Kim onun bir kısmını alır ve bir kısmını
almazsa, İslâm’la câhiliyyeyi birbirine karıştırmış olur. “Yoksa siz
Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu
yapanların cezâsı dünyada rezil ve rüsvay olmaktan başka bir şey değildir.
Kıyâmet gününde ise azâbın en şiddetlisine atılacaklardır. Allah sizin yaptıklarınızdan
gâfil değildir.”207 Her müslümanın, câhiliyyenin bütün
205] 5/Mâide, 50
206] 4/Nisâ, 48
207] 2/Bakara, 85
İSLÂM
- 97 -
âdet ve kurallarından arınmış olması ve İslâm’ın bütününü alması
gerekir. İslâm ümmeti de, İslâm devleti için mükemmel bir örnek
olmalı ve yeryüzünden câhiliyye düzenini silmeye çalışmalıdır.
İslâm devlet düzeninden sapma ve giderek İslâm’ın hukuka,
muamelâta dair ahkâmının kaldırılması, müslümanlar arasında
câhiliyye düzeninin yayılmasına vesile oldu. “İslâm’ın halkaları teker
teker çözülecek. İlk olarak yönetim halkası çözülecek ve en sonunda da
namaz halkası sökülecektir.” Câhiliyye düzenini tüm yeryüzünden
söküp atmak, fitneyi kaldırmak için hücum edenin İslâm olması
gerekirken, hücuma uğrayan kendisi oldu. Câhiliyye düzeni onu
tamamen söküp atma çabasındadır. Bu gün İslâm topraklarında
ne kadar çok câhiliyye idareleri vardır ve bu câhiliyyelere uyan ne
kadar çok müslüman vardır. Câhiliyye düzenlerinin (bâtıl dinlerin)
ortak özellikleri, İslâm’a, tevhide düşman olmalarıdır. 208
İslâm Dini’nin Gâyesi
İslâm’ın getirdiği hükümler, insanların mutluluğunu amaçlamaktadır.
Bu hükümlere uygun hareket edenler, hem dünya
hem de âhiret saâdetini kazanacaktır. İslâm, kişinin kalbini, aklî
düşüncelerini ve amellerini ıslah ederek, onları yükselterek bu
saâdetlere ulaştırır. Toplumun saâdeti de ferdin saâdetine bağlı
olduğundan, kişinin mutluluğu aynı zamanda cemiyetin de mutluluğudur.
İslâm, bu hedefi gerçekleştirmek için birtakım hükümler
koymuştur. Bunlara şer’î hükümler denir.
İslâm Dini’nin Hükümleri
İslâm Dininin hükümleri dört kısımdır:
a-) İman (İtikadî hükümler): İnsanın dinde kabul etmesi ve reddetmesi
gereken hususlarla ilgili hükümlerdir. İnsana neleri kabul
etmesi, neleri reddetmesi gerektiğini bu hükümler öğretir. İnsan,
iman esaslarına inanmakla mânevî gıdasını almış, kalbini yanlış
inançlardan temizleyerek gerçek değerini kazanmış olur.
b-) Amel: Amel, insanların yaptığı işlerdir. Yapılması veya yapılmaması
gereken fiillerdir. Hangi amellerin, hangi şartlarla nasıl
yapılacağını ve nasıl sahih olacağını açıklayan hükümlere amelî
hükümler denir. Duâ etmek, zekât vermek, cihad etmek, ilim tahsil
etmek gibi.
c-) Ahlâk: Hal ve hareketleri, davranışları, İslâmî ve insanî
ilişkileri açıklayan hükümlere denir. Ahlâkın güzelleşmesine ve
208] Bk. Din ünitesi
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 98 -
vicdanın terbiyesine ait bulunan hükümlerdir. Kötü söz ve yalan
söylememe, kendisi için istediğini başkası için de isteme... gibi.
d-) Hukuk (Muamelât, Ukubat): İman, ahlâk ve şahsî amel gibi
konuların dışında kalan, özellikle devlet yönetimini, toplum idaresini
ve ekonomik durumları içeren konuları, evlenme, boşanma,
miras dağıtımı, ticarî ve siyasî işleri, kısaca İslâm devletinin kanun
ve kurallarını belirleyen bütün hükümlerdir. Bu dört hüküm
(iman, amel, ahlâk, hukuk) İslâm dininin bir bütün ve homojen
bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Böyle olmasına rağmen,
özellikle yirminci yüzyıl müslümanları hukukla (muâmelâtla)
ilgili hükümleri terkettikleri veya terkettirildikleri için İslâm’ın
bütünlüğü hayata yansıyamamıştır. İslâm bütün olarak yaşanamamaktadır.
Bunun sonucu olarak, imanî konular saptırılmış, ameller
(ibâdetler) yozlaştırılarak, ruhsuz ve anlamsız bir şekilde ifa edilen
bir gelenek halini almıştır. Yine aynı şekilde müslüman topluluklar
İslâm ahlâk ve edebini yitirmişlerdir.
Bu dört hüküm parçalanmaz bir bütündür. Yani birisi olmadığı
zaman İslâm’ın bütünlüğü bozulduğu gibi; başka herhangi
bir şeyle (düşünceyle, hukukla, dinle) sentezi (karışımı) halinde de
bütünlüğü ve safiyeti bozulur; Ortaya apayrı başka bir din çıkar.
İslâm sosyalizmi, Türk-İslâm sentezi... gibi. Zaten sentez de ayrı iki
şeyin bir araya getirilmesiyle yepyeni bambaşka bir şeyin oluşması
demektir.
İslâm, insan hayatının vazgeçilmez de olsa bir parçası değil;
her yönüyle insan hayatının bütünüdür. İslâm, insanın günlük yirmi
dört saatini ve doğumdan ölümüne her alandaki her yönünü
kapsar ve belirler. Tuvalet âdâbından devlet yönetimine varıncaya
kadar insanın tüm hayatını kuşatır. İslâm, insan hayatının bütünüdür.
İnancı, ibâdeti, ahlâkı ve hukukuyla bir bütündür. Parçalanmaz
veya herhangi bir şeyle sentez yapılamaz. Atma ve katmaları,
hurâfe ve bid’atleri kabul etmez. Allah tarafından tamamlanmış
eksiksiz bir nizamdır.
İslâm’ın Genel Özellikleri
1- Rabbânîlik: (Rabbe ait olmak, İlâhî olmak) İslâm, hak ve
İlâhî dindir. Vahye dayanır. Hedef ve gayede Rabbânîdir. Allah’ın
rızâsı bir müslüman için her şeyde vazgeçilmez amaçtır. İslâm’ın
kaynağı ve metodu da Rabbânîdir.
2- İnsanîlik: (İnsan fıtratına uygunluk) Kur’an insanlara indirilmiş,
peygamberler insanlar arasından seçilmiştir. İslâm insana,
insanın aklına büyük önem vermiş, fıtratına uygun hükümler
İSLÂM
- 99 -
koymuştur. İslâm’a göre insan, yeryüzünde en güzel biçimde ve
halife olarak yaratılmış, rûhî unsur ile seçkin kılınarak evren kendi
hizmetine verilmiştir. İslâm, insanın hiçbir güç ve enerji odağını ihmal
etmez. Onların hepsini ıslâha, çalışmaya ve gelişmeye doğru
yönlendirir. İnsan, taşıyabileceği ölçülerde yüklenen bu yükümlülükleri
omuzlayarak barış, güven ve huzur içinde yoluna devam
eder. Bu yükümlülükler insanın kendi fıtratıyla uyumludur. Gönlünün
ve vicdanının sesiyle bütünleşir. Fıtratını ıslâh etmeyi hedef
alır. İslâm’ın tüm hükümleri insanın dünya ve âhiret saâdetine yöneliktir.
3- Kapsamlılık ve evrensellik: İslâm, ebediyeti kapsayacak
uzunlukta, bütün insanları kuşatacak genişlikte, dünya ve âhiret
işlerini içerecek derinliktedir. Mesajı ve hükümleri bütün zamana,
bütün dünyaya, bütün insanlığa yöneliktir. İnsan hayatının
beşikten mezara tüm aşamalarını ve hayatın tüm alanlarını tanzim
eder. İslâm’ın öğretileri de kapsamlıdır. Bu kapsam, inançta,
ibâdette, tasavvurda, ahlâk ve fazilette, düzenleme ve yasalarda
kendini gösterir.
4- Vasatlık ve denge: İslâm; denge, orta yol, adâlet, ölçü gibi
temel dinamikleri olan bir dindir. İfrat ve tefritten uzaktır. Aşırılıklar
yoktur. İnsanı azdırmaz ve ezdirmez. İnsanın gücü böyle
dengeli bir nizam kurmaya yeterli değerlidir. İnanç, ibâdet, ahlâk
ve teşrîde vasat (adâlet ve denge) unsurlarını kolaylıkla görebiliriz.
Dünya-âhiret, madde-mânâ, zengin-fakir arasında denge vardır.
İnsanın içi ve dışını, rûhu ve bedenini, birey ve toplumu, fert
ve devleti, kadın ve erkeği, aile ve milleti dengeler. Her birinin
birbirine karşı hak ve görevlerini düzenli, dengeli ve uyumlu bir
biçimde belirler.
5- Açıklık ve netlik: İslâm’ın inanç esasları, dinî kavramlar sade
ve açık seçiktir. Anlaşılması, anlatılması ve kabulü kolaydır. Aklı,
mantığı zorlamaz.
6- Hâlis din: Analiz ve sentez, atma ve katma kabul etmeyen,
kaynağı sağlam ve değiştirilemez olduğundan tahrif edilemeyecek
bir dindir. Bid’at ve hurâfelere kapılarını kapamıştır. Allah tarafından
tamamlanmış ve râzı olunmuş tek hak dindir.
7- Tevhid: İslâm, her şeyden önce tevhid dinidir. En mükemmel
Allah inancını yerleştirir. İslâm’da Allah’ın sıfatları insanlara ve diğer
varlıklara verilmez. Allah’ın hiçbir şeye benzemediği vurgulanır.
İnsan ve başka yaratıklar tanrılaştırılamaz. Allah’tan başkasına
tapınılmaz, duâ edilmez.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 100 -
8- Tüm peygamberleri tasdik: Allah tarafından gönderilen
bütün peygamberlere inanılır. Peygamberler arasında ayrım yapılmaz.
Tanrılaştırma ve yakışık almayan isnatlar gibi aşırılıklardan
uzak olarak, Allah’ın elçisi ve kulu oldukları kabul edilir.
9- Egemenlik Allah’ın: Yasa, hukuk ve prensip belirleme, kanun
koyma işi sadece Allah’a aittir. İslâm; hüküm, hâkimiyet, egemenlik
ve otoritenin Allah’a verildiği, ezen ve ezilenin, kula kulluk
yapanın olmadığı bir toplum oluşturur.
10- Sağlam kaynak: İslâm’ın temel kaynağı Kur’ân-ı Kerim’dir.
Kur’an, kıyâmete kadar tahrif edilemeyecek bir kitaptır. Dünyanın
her tarafındaki Kur’an nüshaları aynıdır.
11- Evrenle uyum: Evren ve içindeki varlıkların tümü Allah’a
teslim olup itaat ettiklerinden müslüman sayılırlar. İslâm’ı seçip
teslim olan insan da kâinatla uyum içinde, aynı yasalara itaat etmiş
olur. Böylece insanın emeği ve enerjisi evrenin imkânlarıyla
bütünleşir. İslâm, insanı evrendeki doğal güçlerle çatışmaya ve
boğuşmaya sokmaz.
12- Tek toplum (ümmet) oluşturur: İslâm, uyumlu, tutkun ve
dayanışma içinde hareket eden bir toplum (ümmet) oluşturur.
Akîde bağıyla bir araya gelen, ırk, renk, vatan, ülke ve sınıf ayrımı
yapmayan bu toplumun temel dinamikleri (harekete geçiren
özellikleri) kardeşlik, yardımlaşma, eşitlik, adâlet, hakkı ve sabrı
tavsiye etme, iyiliği yayma, kötülüğe karşı mücâdele etmedir. Zina,
fuhuş, hırsızlık, haksızlık, fâiz... gibi kötü ahlâk ve çirkin geleneklerin
ortadan kaldırıldığı, insanların yeme içme, barınma ve cinsel
oburluklarının engellendiği erdemli, iffetli bir toplum oluşturur.
Küfrün tek millet olduğu gibi; bütün müslümanlar da, birbirlerini
ancak kardeş kabul eden tek bir millettir.
13- Kolaylık ve müjde: İslâm; dili, ırkı, mazisi ne olursa olsun
kelime-i şehâdet getirip buna uygun yaşayan herkesi müslüman
sayar. Eşitlik ve adâlet esasına dayanır. Kimsenin zorla müslüman
yapılmasını kabul etmez. Kalpleri fethederek yayılmayı esas alır.
Hükümleri yaşanılacak kolaylıktadır. İbâdetlerin yapılmasında gücümüz
dikkate alınarak birçok kolaylıklar gösterilmiştir. Gücün yetirilemeyeceği
zorluklar emredilmez. İslâm’ın rahmet, af ve müjde
tarafı ağır basar. İslâm, insanın rûhî ve bedenî tüm ihtiyaçlarını
hoşgörüyle karşılayıp, kolaylıkla ve basit biçimde çözüm getirir.
Ama bütün bu kolaylıklara rağmen, tembellik ve dünyaya aşırı
meyilden dolayı kulluğunu ihmal edenler Allah’ın azâbıyla ikaz
edilirler.
İSLÂM
- 101 -
14- Akla ve ilme önem verir: İslâm vahiy dini olmasıyla birlikte,
akla büyük önem verir. Akla hitap eder, akıllıyı sorumlu tutar. Bilime
de üstün değer vermiş, ilim öğrenmenin her müslümana farz
olduğunu bildirmiş, çalışma, öğrenme ve düşünce gibi konulara
gereken yeri vermiştir. Yalnız unutmamak lâzım ki, İslâm akılcı değildir,
akıllıların dinidir.209
15- İnsan hakları: Hiçbir düzende (dinde) görülemeyecek kadar
insan haklarını gözeten İslâm, insanın şu haklarını korumaya
alır:
a- Din emniyeti: İslâm, din hakkını ve dini yaşama hürriyetini
güvence altına alır.
b- Nefis (can) emniyeti: İslâm, yaşama hakkını temin eder.
c- Akıl emniyeti: İlim ve tefekkürü emreden İslâm, içki ve uyuşturucu
gibi akla zarar verecek şeyleri yasaklar ve aklı her türlü
arızâlardan koruyucu tedbirler alır.
d- Nesil emniyeti: Irzın, şeref ve namusun korunmasını ve sağlıklı
nesiller yetiştirilmesini temin için İslâm gerekli her türlü ortamı
hazırlar.
e- Mal emniyeti: İslâm malı korumak için, hırsızlık vb. suçlara
giden yolları tıkadığı gibi, insanlara yeterli geçim kaynaklarına sahip
olma hakkını ve imkânını tanır.
Özetle İslâm, her insanın onurunu, namusunu, özgürlüğünü,
dinini, malını, canını, geçimini ve işini garanti altına alır.
İslâm, insan hakları konusunda hâlâ ulaşılamaz durumdadır.
İnsanî kardeşlik prensibine yer verir. Irkçılığı ve takvânın dışında
üstünlük anlayışlarını reddeder. İslâm’ın emir ve yasakları, hükümleri,
ibâdetleri, cezâ anlayışı... eşitliği isbat etmektedir. Diğer
düzenlerde bu denli eşitlik teoride bile yoktur. Eşitlik adına
adâletsizliğe de göz yummaz. Kadın-erkek eşitliği diyerek cinsel
farklılıkların gözardı edilip istismar edilmesine, insanların sömürülerek
zulmedilmesine yol açacak aşırılıklara da geçit vermez.
İslâm’ın, Önceki Peygamberlerin
Şeriatleriyle İlişkisi
a) İslâm bütün peygamberlere gelen dinin adıdır.210 İnsanlık
dünyaya peygamberle (Hz. Âdem’le) gelmiştir. Zamanın şartlarına
209] Bk. İslâm Nizamı, Yusuf el Kardavi, Esra Y.
210] Bk. 2/Bakara, 130 - 133
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 102 -
ve insanlığın ihtiyaçlarına göre Allah Teâlâ peygamberleri değişik
şeriatlerle (hukuklarla) göndermesine rağmen; itikat (inanç) her
peygamberde aynı olmuştur.
b) Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri din bir kavme gönderilmişti.
Hz. Muhammed’e (s.a.s.) gelen İslâm, evrensel bir dindir.
Yani tüm evrene ve bütün insanlığa Allah (c.c.) tarafından sunulmuş,
kıyâmete kadar geçerli olacak bir hayat şeklidir.
c) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İslâm Dini, önceki
peygamberlerin tebliğ ettiği dinin hükümlerini (şeriatlerini) nesh
edip ortadan kaldırmıştır. Yani şu anda geçerli olan şeriat Hz.
Muhammed’in (s.a.s.) şeriatidir.
d) İslâm dini, Hz. Muhammed’den (s.a.s.) önce Allah (c.c.) tarafından
gönderilen tüm kitapları ve peygamberleri tasdik eder.
Kur’ân-ı Kerim’de İslâm Kavramı
“el-İslâm” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 6 âyette geçer.211 “İslâm”
ve “müslim” kelimeleri, çekimleriyle birlikte Kur’an’da toplam 50
yerde kullanılır. İslâm ve müslim kavramlarının kökü olan “silm”
kelimesi ve türevleri ise, toplam 157 yerde kullanılır.
“Ey Rabbimiz! Bizi Sana teslim olanlardan/müslümanlardan kıl, neslimizden
de Sana teslim olan müslüman bir ümmet çıkar, bize ibâdet yerlerimizi
göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri kabul eden, çok merhametli
olan ancak Sensin.” 212
“Bunu İbrâhim de kendi oğullarına vasiyet etti, Ya’kub da: ‘Oğullarım!
Allah sizin için bu dini (İslâm’ı) seçti. O halde sadece müslüman olarak
ölün’ dedi.” 213
“Biz, Allah’a ve O’nun yanından bize indirilene; İbrâhim, İsmâil, İshak,
Ya’kup ve esbât’a (torunlarına) indirilene, Mûsâ ile İsa’ya verilenlerle Rableri
tarafından diğer peygamberlere gelenlere, onlardan hiçbiri arasında
fark gözetmeksizin iman ettik ve biz sadece Allah’a teslim olduk, O’nun
için müslümanız’ deyin.” 214
“Allah katında gerçek din İslâm’dır.” 215
“İbrâhim, ne Yahûdi, ne de Hıristiyan idi; fakat o, Allah’ı bir tanıyan
211] 3/Âl-i İmrân, 19, 85; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 125; 39/Zümer, 22; 61/Saff, 7
212] 2/Bakara, 128
213] 2/Bakara, 132
214] 2/Bakara, 136
215] 3/Âl-i İmran, 19
İSLÂM
- 103 -
(hanîf) dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.” 216
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz
ve o, âhirette de en büyük zarara uğrayanlardandır.” 217
“Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım
ve size din olarak İslâm’ı verip ondan râzı oldum...” 218
“Allah kimi doğru yola hidâyet etmek/iletmek isterse, onun göğsünü
(kalbini) İslâm’a açar, gönlüne genişlik verir; kimi de dalâlete bırakmak/
saptırmak isterse, onun göğsünü/kalbini daraltır ve göğe çıkıyormuş gibi
meşakkatlendirir. Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle murdarlık
verir. Bu (İslâm), Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz öğüt alacak bir kavim
için âyetleri ayrıntılı bir şekilde açıkladık.” 219
“(Yusuf şöyle duâ etti:) ‘…Beni Müslüman olarak öldür ve beni sâlihler
arasına kat.” 220
“Kim nefsini (tümüyle) Allah’a, O’nu görür gibi teslim ederse (gerçek
müslüman olursa) muhakkak ki o, en sağlam kulpa yapışmıştır. Bütün
işlerin sonu ancak Allah’a dayanır.” 221
“Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o, Rabbinden bir nûr üzerinde
olmaz mı? Kalpleri Allah’ı zikretmek husûsunda katılaşmış olanlara yazıklar
olsun! İşte bunlar apaçık bir dalâlet/sapıklık içindedirler.” 222
“İslâm’a çağrılırken, Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kimdir?
Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete/doğru yola erdirmez.” 223
Hadis-i Şeriflerde İslâm Kavramı
“İslâm, beş esas üzerine binâ edilmiştir (kurulmuştur). Allah’tan başka
ilâh olmadığına ve Muhammed’in (s.a.s.) O’nun kulu ve rasûlü olduğuna
şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek
ve Ramazan orucunu tutmak.” 224
Cibril hadisi: Abdullah bin Ömer (r.anhüma), babasından
rivâyet ederek şöyle demiştir: “Bana babam Ömer ibnü’l-Hattâb
rivâyet ederek şöyle dedi: “Bir gün Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanında
bulunduğumuz bir sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı
simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor;
216] 3/Âl-i İmrân, 67
217] 3/Âl-i İmran, 85
218] 5/Mâide, 3
219] 6/En’âm, 125-126
220] 12/Yûsuf, 101
221] 31/Lokman, 22
222] 39/Zümer, 22
223] 61/Saff, 7
224] Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22; Nesâî, İman 13; Tirmizî, İman 3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 104 -
bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğruca Peygamber’in
(s.a.s.) yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini
de uylukları üzerine koydu. Ve:
-Yâ Muhammed! Bana İslâm’ın ne olduğunu haber ver! dedi.
Rasûlullah (s.a.s.):
-İslâm; Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın
rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen,
Ramazan orucunu tutman ve yol (külfetleri) cihetine gücün yeterse Beyt’i
haccetmendir.” buyurdu. O zât:
-Doğru söyledin!’ dedi. Babam dedi ki: Biz buna hayret ettik.
(Zira) hem soruyor, hem de tasdik ediyordu.
-Bana imandan haber ver!’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
-İman; Allah’a ve Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine
ve âhiret gününe iman etmen, bir de kadere; hayrına şerrine inanmandır.”
buyurdu. O zât (yine):
-Doğru söyledin!’ dedi. (Bu sefer:)
-Bana ihsândan haber ver!’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
-Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne
kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.” Sonunda
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “O Cibril’di; size dininizi öğretmeye
gelmişti.” 225
“Her çocuk, İslâm fıtratı (Allah’ı tanıma ve O’na teslim olma) yaratılışı
üzere doğar.” 226
“Bir kul İslâm’a girer ve bunda samimi olursa, daha önce yaptığı bütün
hayırları Allah, onun lehine yazar, işlemiş olduğu bütün şerleri de affeder.
Müslüman olduktan sonra yaptıkları da şu şekilde muâmele görür: Yaptığı
her hayır için en az on misli olmak üzere yedi yüz misline kadar sevap
yazılır. İşlediği her bir şer için de, -Allah affetmediği takdirde- bir günah
yazılır.” 227
“Sizden biri içiyle dışıyla müslüman olursa, yaptığı her bir hayır, en
az on mislinden yedi yüz misline kadar sevabıyla yazılır. İşlediği her bir
günah da sadece misliyle yazılır. Bu hal, Allah’a kavuşuncaya kadar böyle
225] Buhâri, İman 37; Müslim, İman 1, Hadis no: 8; Tirmizî, İman 14, h. no: 2738;
Ebû Dâvud, Sünnet 16, h. no: 4695; İbn Mâce, Mukaddime 9, h. no: 63, 64;
Nesâi, İman 6
226] Müslim, Kader 25; Ahmed bin Hanbel, 4/24
227] Buhârî, İman 31; Nesâî, İman 10 -8, 105-
İSLÂM
- 105 -
devam eder.” 228
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurdular ki:
“Bana Cebrâil a.s. gelerek: ‘Ümmetinden kim Allah’a herhangi bir şeyi
şirk/ortak koşmadan ölürse cennete girer’ müjdesini verdi” dedi. Ben
(hayretle) ‘zina ve hırsızlık yapsa da mı?’ diye sordum. “Hırsızlık
da etse, zina da yapsa!” cevabını verdi. Ben tekrar: ‘Yani hırsızlık
ve zina yapsa da ha!’ dedim. “Evet, dedi, hırsızlık da etse, zina da
yapsa!” Hz. Peygamber (s.a.s.) dördüncü keresinde ilâve etti: “Ebû
Zerr çatlasa da cennete girecektir.” 229
“Muhammed’in nefsini eliyle tutan zâta (Allah’a) yemin ederim ki, bu
ümmetten her kim, yahûdi olsun, hıristiyan olsun, beni işitir, sonra da
bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa mutlaka cehennem ehlinden
olacaktır.” 230
“İmanın tadını; Rab olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, peygamber olarak
Muhammed’i seçip râzı olanlar duyar.” 231
Yeni müslüman olan bir sahâbe, Allah Rasûlünden şunu sordu:
‘Allah, seninle bizlere ne gönderdi?’ Hz. Peygamber (s.a.s.) şu cevabı
verdi: “İslâm’ı.” Adam, ‘Pekâlâ, İslâm’ın alâmetleri nedir?’ diye
sordu. Rasûlullah, şöyle buyurdu: “Kendimi Allah’a teslim ettim, başka
şeyleri terkettim’ demen, namaz kılman, zekât vermendir. Her müslüman
bir başka müslümana haramdır. İki müslüman birbiriyle kardeştir ve
birbirlerine yardımcıdırlar. Bir kimse müslüman olduktan sonra müşrikleri
terkedip müslümanlara karışmadıkça hiçbir ameli (Allah yanında) makbul
değildir.” 232
“Kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir, bizim kestiğimizi
yerse işte o, müslümandır.” 233
“İslâm garip olarak başladı, tekrar başladığı gibi garip hale dönecektir.
Gariplere ne mutlu! O garipler ki, benden sonra insanların sünnetimden
bozdukları şeyi ıslah edecekler.” 234
“İnsanlar arasında Allah’ın en çok buğzettiği üç kişi vardır:
Harem’de sapıtıp haktan ayrılan, İslâm’a girdiği halde câhiliyye sünnetini
(yol, âdet ve tatbikatlarını) arayan, haksız yere kanını dökmek
228] Buhârî, İman 31; Müslim, İman 205, hadis no: 129
229] Buhârî, Tevhid 33; Müslim, İman 153, hadis no: 94; Tirmizî, İman 18, hadis
no: 2646
230] Müslim, İman 240, hadis no: 153
231] Müslim, İman 56, hadis no: 34; Tirmizî, İman 10, hadis no: 2625
232] Nesâî, Zekât 72, hadis no: 5, 82
233] Nesâî, İman 9, hadis no: 8, 105; Buhârî, Salât 28
234] Müslim, İman 232, hadis no: 145; Tirmizî, İman 13, hadis no: 2631, 2632
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 106 -
için bir adamdan kan talep eden.” 235
Adiyy bin Hâtem (r.a.) anlatıyor: “Ben Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanına
vardığım zaman bana: “Ey Hâtem’in oğlu Adiyy, müslüman ol
ki selâmete eresin!” buyurdu. Ben de: ‘İslâm nedir?’ diye sordum.
Şöyle buyurdular: “Allah’tan başka ilâh olmadığına, benim de O’nun
rasûlü olduğuma şehâdet etmen ve hayır, şer; tatlı ve acı her şeyiyle kadere
iman etmendir.” 236
“Kim İslâm’dan başka bir din adına yalan yere yemin ederse o kimse,
dediği gibidir.” 237
“...İslâm, kendinden önceki günahları yok eder. Hicret de ondan önceki
günahları yok eder. Hac da ondan önceki günahları yok eder.” 238
Bazı kimseler Hz. Peygamber’e: “Yâ Rasûlallah, biz câhiliyet
devrindeki yaptıklarımızdan mes’ul olacak mıyız?” diye sordular.
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap verdi: “İslâm’da sizden kim iyi ameller
işlerse câhiliyet devrindeki yaptıklarından dolayı muâhaze olunmaz; ama
kim kötülük ederse, hem câhiliyet devrindeki hem de İslâm’da yaptıklarından
dolayı muâhaze olunur.” 239
“Din nasihatten ibarettir!” Yanındakiler sordu: ‘Kimin için ey
Allah’ın Rasûlü?’ “Allah için, kitabı için, Rasûlü için, müslümanların
imamları ve hepsi için! Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona yardımını
kesmez, ona yalan söylemez, ona zulmetmez. Her biriniz, kardeşinin aynasıdır;
onda bir ezâ/rahatsızlık görürse, bunu ondan gidersin.”240
Bir adamın, “hangi müslüman hayırlıdır?” sorusuna karşılık;
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Diğer müslümanların
elinden ve dilinden emin olduğu (zarar görmediği) kimsedir” 241
“Müslümana sövmek fısk’tır (büyük günahtır), onu öldürmek ise küfür
(kâfir olmak) gibidir.” 242
“Müslüman sevdiğini Allah için seven, Allah ve Rasûlünü her şeyden
çok seven, kendisine imanı nasip ettikten sonra küfre dönmeyi,
cehenneme yüzüstü atılmaktan daha kötü gören kimsedir.” 243
235] Buhârî, Diyât 9
236] Kütüb-i Sitte Muht. Terc. Akçağ Y., c. 16, s. 498
237] Müslim, İman 176, hadis no: 110
238] Müslim, İman 192, hadis no: 121
239] Müslim, İman, 189, hadis no: 120
240] Tirmizî, Birr 17, 18, hadis no: 1927, 1928, 1930; Müslim, İman 95, hadis no: 55
241] Müslim, İman 14, hadis no: 40; Ebû Dâvud, Cihad, hadis no: 2481; İbn Mâce,
Fiten 2, hadis no: 3934
242] Buhârî, İman 36; Müslim, İman 27, hadis no: 116; İbn Mâce, Fiten 4, hadis
no: 3939-3941
243] Nesâî, İman 3-4
İSLÂM
- 107 -
İslâm’ın Rükûnları
İslâm’ın rükûnları (temelleri) beştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına
ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmek,
namazı ikame etmek, zekât vermek, Beyti haccetmek, Ramazan
orucu tutmak.
Peygamberimiz’in İslâm’ı tarif ettiği Cibril hadisi diye bilinen
hadis-i şerifte ve konunun başında zikrettiğimiz İslâm’ın beş temel
üzere bina edildiğini bildiren hadiste (câhil halkın yanlış olarak
İslâm’ın beş şartı dediği) bu beş temelin sayıldığını biliyoruz.
Şehâdet veya tevhid kelimeleri dediğimiz imanın rükûnlarını (temel
ilkelerini) daha önce “Tevhid” ünitesinde işledik. Burada, bu
ibâdetlerin önemine binaen prototip örnekler olarak belirtilen
ve diğerleriyle birlikte amel-i sâlih olarak etrafını câmi sûrette
tanımlayabileceğimiz rükûnlardan kısaca ve akaidi ilgilendirdiği
yönleriyle bahsedeceğiz. Bu amellerin nasıl yapılması gerektiği Fıkıh,
İlmihal kitaplarında ve Fıkıh derslerinde konu edinilmektedir.
Amel-i sâlih nedir? Sâlih amel, Allah katında râzı olunan amellerdir.
Bu amel (davranış) iki özellik taşır: Biri, İslâm şeriatına uygun
olması, ikincisi; niyetin Allah rızâsı için ve O’na ibâdet kasdıyla,
bu bilinçle olmasıdır. Bir amel, bu iki özelliği veya bunlardan
birini taşımazsa Allah katında râzı olunan amellerden, yani amel-i
sâlihten olmaz. Böyle bir amelin ecri ve sevâbı da yoktur. Yüce
Rabbimiz buyuruyor ki: “Kim Rabbine kavuşmayı ümid ederse, sâlih
amel işlesin, Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi şirk/ortak koşmasın...” 244
Amel-i sâlihin İslâm’daki yeri cidden pek büyüktür. Çünkü bu
ameller Allah’a, âhiret gününe iman etmenin meyvesidir. Kelime-i
şehâdetin (tevhidin) mânâsı, amel-i sâlih işlemek ve bu yola girmekle
meydana çıkar. İslâm kelimesinin teslimiyet anlamına geldiğini
ve bu teslimiyetin de Allah’ın emirlerine itaat edip teslim
olma demek olduğunu hatırladığımızda amelsiz, itaatsız, ibâdetsiz
İslâm’ın olamayacağı ortaya çıkar. Amel-i sâlihin İslâm’daki öneminden
dolayı birçok âyet onu övmektedir. Bu âyetlerin bazısı
onu imana yaklaştırır, bazısı güzel mükâfatını açıklar, bazısı da
özellikle âhiret hayatında vereceği faydadan bahseder. “Andolsun
Asra ki, Muhakkak insan ziyandadır (zarar görecektir). Ancak iman edip
amel-i sâlih işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hâriç.” 245
244] 18/Kehf, 110
245] 103/Asr, 1-3. Diğer örnek âyetler için meselâ Bk. 5/Mâide, 9; 13/Ra’d, 29; 16/
Nahl, 97; 18/Kehf, 30; 19/Meryem, 76; 29/Ankebût, 7, 9.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 108 -
Amelin kabulü için İslâm’ı benimsemek şarttır. Bundan dolayı
Allah, iman ile amel-i sâlihi beraber zikretmiştir. Bir kimse, Allah
rızâsı niyyetiyle ve İslâm şeriatına uygun bir amel de işlese, eğer o
kişi Kur’an’da belirtilen gerçek İslâm’ı tümüyle kabullenip benimsemedikçe
o ameli Allah onun yüzüne çarpacaktır. Böyle bir amel
için ne bir sevap, ne de bir mükâfat vardır. 246
Amel-i sâlih çok çeşitlidir. İbâdet olsun, muâmelât olsun,
Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği şeylerin hepsidir. Müslüman, Rabbine
itaatı, Şeriata boyun eğmeyi ve Allah’ın rızâsını taleb etmeyi düşünerek
hayırlı bir amel işlediği zaman, amel-i sâlih ehlinden olur.
Bu amel-i sâlihin başında (dar anlamıyla) ibâdetler gelir.
İbâdetlerin de başında namaz, oruç, hac ve zekât gelir. Bunlar
İslâm’ın temelleridir. Bu ibâdetlerde ihmal veya önemini küçümseme
kesinlikle câiz değildir. Bunun için İslâm’ı tanımlayan meşhur
hadiste bu ibâdetler açıkça bildirilmiştir.
İslâm’da ibâdetlerin önemi büyüktür. İbâdetler, kişinin Rabbiyle
olan ilişkisini düzenler ve belli bir şekilde Allah’a karşı kulluğunu
ortaya koyar. İbâdetler, Allah’ın kulları üzerindeki özel
hakkıdır. Bu ibâdetlere özen göstermek ve başkalarını önce imanî
esaslara, sonra ibâdetlere dâvet etmek gerekir. İbâdetler eksik
olduğu halde, insanın imanının kuvvetlenmesi ve kalbinde kök
salması mümkün değildir. Hatta küfrün egemenliğinin çevre şartlarının
tümüne uzandığı günümüzde namaz başta olmak üzere
ibâdetlere gevşeklik gösteren insanların imanları çok büyük tehlikelere
girer. Yani kişinin namaz ve diğer ibâdetleri hakkıyla yerine
getirmeden mü’min kalması çok zordur. Bunlar, balık için su, insan
için hava mesabesindedir.
Bu ibâdetler içinde namazın akaid açısından daha büyük önemi
vardır. İslâm; namazı, müslüman ve kâfir arasını ayırt edici bir
alâmet olarak açıklamıştır. Ne yolculuk, ne savaş, ne hastalık halinde
namazda ihmal câizdir. Onu terketmek ve bu konuda tembellik
göstermek münâfıkların âdetidir. Kul, Rabbine döndüğü
zaman kendisine ilk sorulacak şey namazdır. Namaz, Allah’a olan
kulluğunu ve kelime-i tevhidin mânâsını kişiye devamlı hatırlatan
bir ibâdettir. Namaz, sahibini her türlü çirkinliklerden, fuhşiyattan
ve kötülüklerden meneder. Namazın önemi konusunda Kur’an’da
birçok âyet vardır. 247
246] Bk. 3/Âl-i İmran, 85
247] Bu âyetlerden bazıları şunlardır: 30/Rûm, 31; 2/Bakara, 1-3, 153, 238; 4/Nisâ,
103, 142; 29/Ankebût, 45...
İSLÂM
- 109 -
Müslüman, namaza “Allahu Ekber” ile çağrılır; onunla namaza
başlar, namaz süresince sık sık onu tekrarlar. Çünkü Allah,
her büyükten daha büyük, her kuvvet ve kudret sahibinden daha
yücedir. Kul, her şeyden daha büyük ve aziz olan Allah’a bağlandıkça,
O’ndan başka hiçbir kimseden korkmaz. Başkasına kulluk
etmekten sakınır.
Oruç, hac, zekât ve diğer bütün ibâdetler, imanı takviye eder,
nefsi kötülüklerden arındırır, kulu Rabbine bağlar. Oruçta, Allah
sevgisini bedenin isteklerine tercih etme hali vardır. Müslümanı,
ihlâs, irâde ve sabır hallerine alıştırma özelliklerini taşır. Zekât,
müslüman için cimrilik ve hasislik hastalığından temizlenmeyi sağlayan
mâlî bir ibâdettir. Malın esas sahibinin Allah olduğu, kendisinin
ise bir emânetçiden başka biri olmadığını insan zekâtla daha
iyi kavrar. Zekât, mal sevgisine, Allah rızâsını ve sevgisini tercih
etmektir. Toplumun muhtaç kesimine hisse ayırmak, böylece sosyal
adâletin sağlanmasına hizmet etmektir. Hac ise, müslümanın
amelî eğitimidir. Hac ibâdetiyle müslümanın fiilen açık ve muayyen
bir şekilde kulluğunu ortaya koyduğunu görüyoruz. İlim, cihad,
iyiliği emir, kötülükleri yasaklamak, sabır, tevekkül, takvâ, Allah
sevgisi ve O’nun azâbından korkmak... gibi emirler, Kur’an’ın
üzerinde ısrarla durduğu sâlih amellerin başında gelir.
Din Olarak İslâm
‘İslâm’, bütün peygamberlere gönderilen semâvî (İlâhî) dinin
adıdır. Çünkü İlâhî vahyin kaynağı birdir ve O da Allah’tır. Allah’ın
‘İslâm’ adını verdiği bu İlâhî din, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile olgunluğa
ulaşmış, bütün hükümler açısından tamamlanmış, bütün ilkeleri
Peygamber tarafından açıklanmış bir hidâyet yoludur. Allah
katında geçerli din, yalnızca İslâm’dır.248 Bu dine inananlara ‘müslüman’
adını Allah vermiştir.249 Geçmiş peygamberler de müslümandı,
onlara inanan insanlar da. O peygamberler de insanları
yalnızca İslâm’a dâvet ettiler. 250
Mü’min kelimesinin türediği ‘emn’ kelimesi, her tür korkudan
ve şüpheden emin olmak mânâsına gelmektedir. İslâm kelimesi
ise, barışı ve güvenliği ve bir anlamda emin olmayı ifade etmektedir.
Mü’min, kendisine ‘emânet’ edilen inanma işini yerine getirir,
emânetin sahibine teslim olur (müslüman olur) ve böylece gerçek
emniyete ve kurtuluşa erer. Bütün organlarıyla Allah’a teslim
olmuş birisi; hem imanın emniyetine, hem de İslâm’ın getirdiği
248] 3/Âl-i İmrân, 19
249] 22/Hacc, 78
250] 2/Bakara, 128, 131-133, 135-136; 3/Âl-i İmrân, 20, 67 vd.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 110 -
‘silm’e (barışa) girmiş demektir. Müslüman olan kimse, bir taraftan
Allah’a teslim olmakta, bu teslimiyetiyle yalnızca O’na boyun
eğmekte; bir taraftan da gerçek ‘selâm’a (barışa) ve güvenliğe
kavuşmaktadır. Demek ki İslâm, yalnızca inanç ilkeleri değil, aynı
zamanda dünya hayatının barışı ve güvenliği için bir yoldur.
İslâm, evrendeki bütün varlıkların uyduğu, teslim olduğu ve
insanın da isteyerek uyması istenen hayattır, yaşama biçimidir.
Evrendeki bütün varlıkların hayatı ‘İslâm’dır. Yani bütün varlıklar,
evrenin Sahibine teslim olmuşlardır, barış ve güvenlik içerisinde
hayatlarını devam ettirmektedirler. İnsanlar da İslâm’ı kendilerine
hayat tarzı, yaşama biçimi yaparlarsa, aynı sonucu elde ederler.
Böylesine Allah’a teslim olmuş insanlardan kurulu toplum da
‘selâm’ toplumudur, barış ve güvenliğe kavuşmuş toplumdur. Onların
yaşadıkları yerler o zaman “Dârü’s-Selâm” ve “Dâru’l-İslâm”
olur.
Bu açıklamalar ışığında diyebiliriz ki, İslâm kavramı içiçe birkaç
anlamı içeriyor:
İslâm’a teslim olan, inanan kimseye ‘müslim’ veya ‘müslüman’
denilir. Müslim kavramı, Mü’min kavramından daha dar kapsamlıdır,
ama bu iki önemli kavram arasında sıkı bir bağlantı vardır.
Müslim, aynı zamanda, iman eden mü’min’dir; mü’min de İslâm’a
teslim olmuş müslim’dir. Mü’min, İslâm’a şüphesiz bir şekilde inanan
kimsedir. O imanın içerisinde emniyet de vardır, teslim olma
da. Bazı insanlar İslâm’ın büyüklüğü ve gücü karşısında (kelimenin
sözlük anlamıyla) teslim (müslim) olmuş, müslümanların otoritesine
itaat etmiş olabilirler. Ancak kalbe inmeyen bir imanın, iman
ilkeleri karşısında gönülden teslim olmayan bir itaat anlayışının
fazla bir değeri yoktur. 251
Bir kimse diliyle şehâdet kelimesini söylese veya ben ‘müslümanım’
dese, o kimse hükmen müslümandır. Ancak iman kalbinde
kökleşmemişse onun müslümanlığı ancak dilinde kalır. İslâm, hem
inanmayı hem de inanılan ilkeleri yaşamayı kapsar. İman kalpte
kökleşirse, kişi; imanının gereğini yapmaya gayret eder. Müslümanlar
arasında yaşayarak ‘ben de müslümanım’ deyip, sonra da
her türlü aşırılığı yapan kimseler zayıf imanlı veya imansız kimselerdir.
Kuvvetli bir iman, insanı kötülüklerden korur ve sahibini
sâlih amellere götürür.
İslâm, tarih boyunca Allah’ın insanlara gönderdiği dinin
genel adıdır. Bu ilâhî din, Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Kur’an’la
251] 49/Hucurât, 14
İSLÂM
- 111 -
tamamlanmıştır.252 İslâm, Allah’ın insana teklifidir (önerisidir). Bu
teklifi candan kabul eden, müslüman olur ve İslâm’ın getirdiği
barış ve güvenliğe, huzur ve mutluluğa kavuşur. Hz. Muhammed
(s.a.s.) ve Kur’an’la tamamlanan ve olgunluğa ulaşan bu din, aslî
kaynakları yönüyle kıyâmete kadar bozulmadan devam edecektir.
Bu dinin Kitabı olan Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın koruması altındadır
ve asla değişmeyecek, tahrif olmayacaktır. İnsanların din hakkındaki
görüşleri ve değerlendirmeleri değişse bile, İslâm, Allah’ın
dini olarak devam edecektir. İslâm iki ana kaynağa dayanır: Kur’an
ve Peygamberimizin Sünneti; yani Allah’ın kitabı ve Rasûlünün
hayatı, yani İslâm’ı uygulaması.
İslâm’ın iki ana bölümü vardır: Bunlar; 1- Akaid, 2- Şeriat’tır.
Akaid bölümünde İslâm’ın inanç ilkeleri yer alır. Bir insanın nelere
ve nasıl inanması gerektiği, neleri ve nasıl reddetmesi icap ettiği
akaidin konusunu belirler. İslâm’ın şeriat bölümü ise ibâdetleri,
muamelât dediğimiz aile, toplum, alış veriş, karşılıklı ilişkiler konularındaki
ilkeleri, suçları ve bunlara verilecek cezaları, bir de
müslümanın ahlakî hayatını içine alır.
Bu iki bölümü birbirinden ayırmak mümkün değildir. İslâm
yalnızca inançlar bütünü olmadığı gibi; yalnızca ahlâk da değildir.
İslâm, insanla ilgili bütün alanları kapsar. İslâm, bir hayvanın nasıl
kesileceğini, bir çocuğun nasıl yetiştirileceğini gösterdiği gibi,
ticaretin nasıl yapılacağını da, bir devletin nasıl olması gerektiğini,
bir toplumun nasıl yönetileceğini de anlatmaktadır. Çünkü
o, İlâhî bir sistem olarak insanları barışa (sulha), emniyete (güvenliğe),
Allah’a teslimiyete, O’ndan başka tanrı kabul etmeyip
sahte ilâhlar karşısında eğilmeyerek özgürlüğe, en yüce ahlâka ve
nihayet önce dünya sonra âhiret mutluluğuna kavuşturmak için
gönderilmiştir. Kısaca ‘İslâm’ Allah’ın insanlara, onların faydasını
gözeterek gönderdiği Din’in, bir anlamda iki dünyadaki saâdetin
ve kurtuluşun öteki adıdır. 253
İslâm’a İnanıp Teslim Olan
Kimse; Müslim/Müsliman
Müslim Kelimesi ve Türevleri: ‘Müslim’, İslâm’a inanmış,
Allah’a teslim olmuş, din olarak İslâm’ı seçmiş kimse demektir.
‘Müslim’ kelimesi, “teslim olmak, müslüman olmak, kurtulmak”
anlamına gelen İslâm kelimesinin fâil (özne) ismidir. Kökü,
‘silm’dir. Müslim; teslim olan, kurtulan, müslüman olan demektir.
252] 5/Mâide, 3
253] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 307-310
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 112 -
Kur’an’da İslâm’ı kabul eden, Allah’a teslim olarak kurtulan
anlamında “müslim” kavramı kullanılır. Türkçede kullanılan “müslüman”
kelimesi ise Farsçadaki ‘müselman’ söyleyişinin bozulmuş
şeklidir. Bilindiği gibi İslâm, kelime anlamı olarak, teslim olmak,
müslüman olmak demektir.
Müslüman Kime Denir? İslâm’a teslim olmuş mü’minlerin kalbi
selîm’dir. Allah katında malların ve çocukların çokluğunun bir
faydası olmayacak, ancak selîm bir kalbe sahip olmak bir işe yarayacaktır.
254 Müslim, Allah’a itaat eden, boyun eğen, bağlanan,
kendini Allah’a veren, ihlâslı bir şekilde Allah’a yönelen ve hakkıyla
müslüman olan kişidir. Kelimenin sözlük anlamları da bunu çağrıştırır.
Evren, kendisinde bulunan ‘fıtrat’ gereği, âlemlerin Rabbine
teslim olmuştur.255 O, Allah’a boyun eğmiştir, itaat etmektedir,
O’nun emrine teslim olmuştur. Bu öyle bir teslimiyettir ki, evren
ve onun içinde ne varsa tümü, O Allah’ın kendileri için çizdiği
çizginin dışına asla çıkmazlar, kayıtsız şartsız O’na itaat ederler,
kendileri için konulan kanuna uymaktan başka bir şey yapmazlar.
İslâm bu şekilde teslim oluşun kurallarını ve yollarını gösteren
dinin adıdır. Müslim de bu ölçüye, bu ilâhî nizama uyan insandır.
Mü’min, şüpheden uzak olarak bir şeyden emin olmak, güvende
olmak ve güven vermek işini yapan insandır. Mü’min, Allah’tan
emin olan, O’na ve O’ndan gelen her şeye inanıp kendini sağlama
alan, böylece emniyete kavuşan; huzur ve güvenin sağlanmasının
aracı olan ‘emânet’i (Allah’ın tekliflerini) kabul eden kimsedir.
O, aklıyla ve kalbiyle bu ‘emânet’i yüklenir, bununla mü’minliğini
olgunluğa ulaştırır. Müslim de aynı anlamdadır. O da bu emânet
yüküne itaat eden kimsedir. Bu ‘emânet’i taşımayan mü’min de
olamaz, müslim de.
Bütün organlarıyla, kalbiyle ve bedeniyle emâneti yerine getiren
kişi, bütünüyle Allah’a teslim olmuş, böylece ‘müslim’ sayılmış
ve ‘silm’e (barışa ve huzura) girmiş olur. Emâneti yerine getirmenin
kural ve yollarını gösteren ‘İslâm’a teslim olan ‘müslimler’,
gerçek huzur ve barış olan ‘selâm’a ulaşırlar.
İslâm, gerçek mü’min olmanın kuralları ve yoludur. İyi bir
mü’min, İslâm’ın gereklerine uydukça iyi bir müslim olur. Zaten
insanın görevi de budur.
Allah (c.c.) bütün insanlara: “Ancak müslümanlar olarak can
254] 26/Şuarâ, 88-89
255] 2/Âl-i İmrân, 83
İSLÂM
- 113 -
verin”256 diye dâvette bulunmaktadır. Müslümanlar duâ ederken
Allah’a şöyle yalvarırlar: “(Yâ Rabbi) canımı müslim olarak al ve beni
sâlih (doğru yolda olan) insanlar arasına kat.” 257
Selâm - Müslim Bağlantısı: İslâm, bir anlamda, evrendeki
bütün varlıkların ister istemez, insanlardan bir kısmının ise kendi
istekleriyle (özgür irâdeleriyle) uydukları hayatın ve nizamın
adıdır. Bütün varlıkların hayatı ‘İslâm’dır; bütün yaratıklar Allah’a
teslimiyet ve itaat içindedirler. İnsan da hayatını İslâm’laştırarak
‘selâm’a, selâmete (kurtuluş) ve huzura kavuşabilir. Bu anlamdaki
müslimler, yaşadıkları yerde Allah’ın hükmünü uygulayarak o toprakları
“Dâru’l-İslâm” yapmalıdır. Yine, müslümanların yaşadığı
toplum, bir ‘selâm’ toplumu, “Dâru’s-Selâm” olmalıdır. İnsanların
yaşadığı toplumlar veya üzerinde yaşadıkları bölgeler, bütünüyle
selâm yurdu olamaz. Bu açıdan Allah (c.c.) mü’minlerin gideceği
Cennet’e “Dâru’s-Selâm/Selâm Yurdu” demektedir. 258
Müslimler, birbirlerine ‘selâm’ verirler. Böylece hem onlara;
‘selâmette, huzur içinde olun, benden güven içinde bulunun’ derler,
hem de bu selâmla, onlara ‘selâm yurduna kavuşun’ diye duâ
ederler. Gerçek anlamıyla iman edip İslâm’a teslim olan kişilerin
kalpleri ‘selîm’ kalptir. Gerçek kurtuluşa ermek için de ‘selîm kalp’
sahibi olmak gerekir. 259
Allah (c.c.) insanları müslüman olmaya dâvet ediyor. Çünkü yaratılışın
amacı Allah’a kulluktur, yalnızca O’na ibâdet etmektir. Bu
kulluğun gerçekleşmesinin yolu, Allah’ın din olarak uygun gördüğü;
yani boyun eğilmesi, itaat edilmesi, inanç ve yaşayış haline getirilmesi
için seçtiği yaşama biçimi olan İslâm’dır. İnsanlar, İslâm’ın
ilkelerine itaat edip teslim olurlarsa müslim/müslüman olabilirler.
Allah’a iman eden bir mü’min, emânetin gereğini yapabilmek
için; bunu yerine getirebilmenin yolunu ve kurallarını bildiren
İslâm’a itaat eder. İşte bu itaate ibâdet denir. Bütün peygamberler
insanları Allah’a ibâdet etmeye, dolaysıyla müslüman olmaya
dâvet etmişlerdir. İbâdet; imanın yaşanmış, pratize edilmiş halidir,
İslâm’ın en önemli rüknüdür; bir anlamda, İslâm’ın kendisidir.
Mü’min ve Müslim: Mümin ile müslim arasında fark olduğunu
söyleyenler bulunmaktadır. Kur’an’da şöyle buyruluyor: “Bedeviler
dediler ki: ‘İman ettik’. De ki: ‘Siz iman etmediniz; ancak, İslâm
(müslim veya teslim) olduk’ deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değil.
256] 2/Bakara, 132
257] 12/Yûsuf, 101
258] 10/Yûnus, 25
259] 26/Şuarâ, 89
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 114 -
Eğer Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç bir
şeyi eksiltmez. Hiç şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet
edendir.”260 İslâm’ın yükselen gücü karşısında teslim olup, ‘biz de
müslümanız’ demekten başka çareleri kalmayan bedevîlere Allah
(c.c.), gerçek imanın kalpte kökleşmesi gerektiğini hatırlatıyor. Dışarıdan
İslâm’ın gücüne teslim olmak yetmiyor. İman, çaresiz kalıp
da teslim olmaktan biraz farklı bir olaydır. İman edip İslâm’ın
gereklerine uyanlara Allah (c.c.) hak ettikleri karşılığı verecektir.
Ancak, pratikte mü’min ile müslim kavramları arasında pek fark
bulunmamaktadır. İkisi de birbirlerinin yerine kullanılmaktadır.
İslâm’a Teslim Olmanın Boyutları
İslâm’a teslim olmak üç şekilde ortaya çıkar:
a) Kalp ile olur ki; bu, kesin bir imandır.
b) Dil ile olur; bu, ikrardır yani inandığını dil ile söylemektir.
c) Organlarla olur ki; bu da yapılan ibâdetlerdir; Allah’ın hükmüne
uygun davranışlardır.
Müslim/müslüman bu üç bağlılığı, itaati ihlâslı bir şekilde yapan
insandır. O, İslâm’ın bütün hükümlerine hem iman eder, hem
de onlar karşısında teslimiyetini ortaya koyar, yani onları yapma,
onlara uyma noktasında bir itirazı olmaz. Bütün emir ve yasaklara
boyun eğer, İslâmî ilkelere itaat eder.
Bütün peygamberler müslimdi. Öyleyse İslâm’a itaat eden bütün
mü’minler onların izinden yürürler. Onların getirdiği Tevhid
dinine gönül verirler. Müslimler tıpkı İbrâhim (a.s.) gibi, Allah’tan
“teslim ol; yani hakkıyla müslüman ol!” şeklinde bir dâvet gelince,
onlar hemen “âlemlerin Rabbine hakkıyla teslim oldum, gereği
gibi müslüman oldum” derler. 261
Müslüman, kalbiyle, diliyle davranışlarıyla İslâm’a teslim olduğunu,
Allah’a itaat ettiğini gösterir. Bu teslimiyet, düşman silâhı
karşısındaki teslimiyet gibi değildir. Bir güvenin, kurtuluşun, huzuru
aramanın, en doğru yola ulaşmanın, içinde ve dışında selâmeti
istemenin bir teslimiyetidir. Bu teslimiyet, hem Allah’ın kudretinin
yüceliğini idrâk etmek, hem de O’ndan gelen kurtuluşu ve barışı
seçmektir. İslâm, bir anlamda kurtuluş ve gerçek barış olduğuna
göre, müslim de; o barışı ve kurtuluşu isteyen, onu sağlayan
İslâm’a itaat eden kimsedir.
260] 49/Hucurât, 14
261] 2/Bakara, 131
İSLÂM
- 115 -
Müslümanın Özellikleri: Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde müslimlerin
özellikleri farklı açılardan anlatılmaktadır. Kur’an’daki
emir ve yasaklar, ideal müslümanın nasıl olması gerektiğinin teorisini
çizer. Pratik olarak da Allah (c.c.) nasıl bir kul istediğini,
başta Peygamber olmak üzere örnek müslimleri ve onların güzel
hallerini anlatarak bize göstermektedir. Kâmil bir mü’min, güzel
bir müslüman, Allah’a ve Rasûlüne kayıtsız şartsız itaat eden,
severek gönülden bağlanarak İslâm’ı hayatına geçiren insandır.
Müslümanın tüm özelliklerini saymak için Kur’an’daki tüm emir
ve tavsiyeleri, kıssalarda anlatılan örnek anlayış ve yaşayışı tek tek
belirtmek gerekir. Müslümanın özelliği, Kur’an ve Sünnette açıklandığı,
Rasûlullah tarafından pratize edildiği için bu ölçülere teslim
olmaktır. Peygamberimiz (s.a.s.) de müslümanlarda bulunması
gereken bazı sıfatları anlatmıştır. Bunlardan bir iki örnek verelim:
Bir adamın, “hangi müslüman hayırlıdır?” sorusuna karşılık;
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Diğer müslümanların
elinden ve dilinden emin olduğu (zarar görmediği) kimsedir.”262; “Müslüman
müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez ve başkalarının da zulmetmesine
râzı olmaz.” 263
“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâmını almak, hasta
ise ziyaretine gitmek, cenazesine katılmak, (meşru) davetine uymak,
hapşırdığı zaman ‘yerhamükellah-Allah sana rahmet etsin’ demek.”264;
“Müslüman, sevdiğini Allah için seven, Allah ve Rasûlünü her şeyden çok
seven, kendisine imanı nasip ettikten sonra küfr’e dönmeyi, cehenneme
yüzüstü atılmaktan daha kötü gören kimsedir.” 265
Müslim/müslüman; hayırlı insandır, kendisi için hep hayırlı işler
yaptığı gibi, başkasına hayrı dokunur. O çevresinde bulunan hiç
bir şeye ve hiç bir kimseye zarar vermemeye çalışır. Herkese iyilik
eder, insanlara ikramda bulunmaktan zevk alır. O, insanı küçülten
bütün iş ve davranışlardan uzak durur. Hayatı Allah için yaşar,
bir gün öleceğinin ve hayatının hesabını vereceğinin bilincindedir.
İmanı onu hep doğruya ve hayırlara/faydalalara götürür. “Müslim,
yürüyen İslâm’dır” dersek herhalde yanlış olmaz. 266
262] Müslim, İman 14, hadis no: 40; Ebû Dâvud, Cihad hadis no: 2481; İbn Mâce,
Fiten 2, hadis no: 3934
263] Buhârî, Mezâlim 3
264] Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 3, hadis no: 2162; Ebû Dâvud, Edeb hadis
no: 5030; Nesâî, Cenâiz 52; Tirmizî, Edeb 1, hadis no: 2736
265] Nesâî, İman 3-4
266] Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 461-464
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 116 -
İslâm’ın Tebliği
İnsanlık tarihi devam ettiği müddetçe, İslâm, herkese tebliğ
edilmelidir. Bu dâvet ve tebliğin asıl gayesi, insanları kula kulluktan
kurtarıp sadece tek olan Allah’a bağlamaktır. Bu görevi yapacak
insanlar mutlaka olmalıdır. “İçinizden insanları hayra çağıracak,
iyiliği emredip kötülükten alıkoyacak bir cemaat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa
erenlerdir.”267 âyet-i kerimesi bu durumu te’yid etmektedir.
İslâm, herkese, ama özellikle “Müslümanım” diyenlere götürülmelidir.
Çünkü onların İslâm bildikleri şeyler İslâm olmayabilir. Bu
durum mutlaka düzeltilip onlara hakikat gösterilmelidir.
İslâmî dâvetin gayelerinden biri de, İslâm’ı tekeline alıp onu
kimseye ulaştırmayanların elinden İslâm’ı alıp herkesin ona ulaşmasını
sağlamaktır. İslâm, hiçbir gücün tekelinde olamaz. Hiçbir
güç İslâm’ın bazı ibâdetlerini elinin altına alıp zorlaştıramaz.
Bunu yapanlar, ister İslâm adına yapsınlar, isterse câhiliyye adına
yapsınlar; her iki durum da Allah’a karşı büyük bir edepsizliktir.
Çünkü Allah Teâlâ, kendisine ulaşma yolunda ne kadar engeller
varsa kaldırılmasını ister. Hatta o engellere karşı cihadı her müslümana
farz kılmıştır. Ta ki, insanlar saf ve berrak olan İslâm’ı kendi
istekleriyle tanısınlar, öğrensinler ve onu kabullensinler. İnsanları,
insanların hâkimiyet ve sultasından, değer verdikleri ağalardan,
ağabeylerden, atalardan, babalardan, efendilerden ve bağlanıp
kaldıkları âdetlerden kurtarıp, hayatın her safhasında Allah’ın nizam
ve hâkimiyeti olan İslâm’a ulaştırmak... İşte, İslâm budur ve
bütün peygamberler de bunun için gönderilmişlerdir.
İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak
İnsanlık tarihi boyunca, İslâm’ın esas dayanağı olan temel ilke
“Lâ ilâhe illâllah” kuralıdır. Yani ulûhiyeti, rubûbiyeti, saltanat ve
hâkimiyeti sadece Allah’a tahsis etmek kuralı. Bu kaide gönülde
ve kalpte inanç; duygu ve hareketlerde ibâdet; hayat sahasında
da kanun ve nizam olarak tezâhür etmelidir. Allah’tan başka ilâh
olmadığına şehâdet etmek, böyle kâmil bir şekilde olmadıkça
Allah’a ve İslâm’a saygısızlık yapılmış olur.
Bu kaidenin tatbiki insan hayatının bütünüyle Allah’a yönelmesidir.
Böylece insanoğlu bütün işlerinde ve hayatın her safhasında
Allah’ın hükmüne müracaat ederek buna tâbi olur ve Allah’ın
hükmünü kendi düşünce ve görüşüne tercih eder.
Allah’ın hükümlerini insanlara ulaştırıp tebliğ eden
267] 3/Âl-i İmran, 104
İSLÂM
- 117 -
Rasûlullah’dır (s.a.s.). Bu kaide ise İslâm’ın ilk şartı olan şehâdet
kelimesinin ikinci rüknünü temsil eder. “Şüphesiz Muhammed (s.a.s.)
Allah’ın Rasûlüdür.”268 İşte İslâm’ın dayandığı ve temsil ettiği temel
ilkenin ikincisi. Bu kaide bütün yönleriyle hayata tatbik edildiği
zaman, en mütekâmil bir nizam ortaya çıkar. İşte Allah’ın râzı olduğu
nizam budur.
İslâm, hiçbir zaman nazarî inanç ve birtakım ibâdetlerden
ibâret değildir. Bir yandan birtakım ibâdetler yapmak, diğer taraftan
da fiilen mevcut olan câhiliyye toplumunun faal bir üyesi
şeklinde çalışmak bir arada bağdaşamaz.
İslâm’ın hedefi, câhiliyeyi ortadan kaldırmaktır. Bunun için de
yeni ve faal bir kadronun oluşturulması lâzımdır. Bu kadro, yaşama
tarzıyla, düşünce yapısıyla, sosyal düzeniyle, değer yargısı
ve kaynağıyla, kısaca her şeyiyle İslâm metoduna uygun hareket
eden bir cemaattir. İşte, böyle bir kadro ancak yeniden İslâm ümmetini
oluşturur ve Allah’ın şu beyânâtına mazhar olur: “Siz, insanlar
içinden seçilip çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Çünkü iyiliği emreder,
kötülüğe karşı çıkar ve Allah’a inanırsınız.”269 “İşte böylece sizleri orta
(mûtedil, dengeli) bir ümmet kıldık. İnsanlara şâhid (örnek) olasınız ve
Peygamber de size örnek olsun diye...” 270
268] 48/Fetih, 29
269] 3/Âl-i İmran, 110
270] 2/Bakara, 143
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 118 -
Kur’ân-ı Kerim’de İslâm Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- “İslâm” ve “Müslim” Kelimeleri, Çekimleriyle Birlikte (50 yerde): 2/Bakara,
128; 3/Âl-i İmrân, 19, 85; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 125; 9/Tevbe, 74; 39/Zümer, 22;
61/Saff, 7; 49/Hucurât, 17. Müslim ve çoğulu: 2/Bakara, 128, 132, 133, 136; 3/
Âl-i İmrân, 52, 64, 67, 80, 84, 102; 5/Mâide, 111; 6/En’âm, 163; 7/A’râf, 126; 10/
Yûnus, 72, 84, 90; 11/Hûd, 14; 12/Yûsuf, 101; 15/Hıcr, 2; 16/Nahl, 89, 102; 21/
Enbiyâ, 108; 22/Hacc, 78; 27/Neml, 31, 38, 42, 81, 91; 28/Kasas, 53; 29/Ankebût,
46; 30/Rûm, 53; 33/Ahzâb, 35, 35; 39/Zümer, 12; 41/Fussılet, 33; 43/Zuhruf, 69;
46/Ahkaf, 15; 51/Zâriyât, 36; 66/Tahrîm, 5; 68/Kalem, 35; 72/Cinn, 14.
B- “İslâm” Kelimesinin Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (22 yerde): 2/Bakara,
112, 131, 131; 3/Âl-i İmrân, 20, 20, 20, 83; 4/Nisâ, 125; 5/Mâide, 44; 6/
En’âm, 14, 71; 16/Nahl, 81; 22/Hacc, 34; 27/Neml, 44; 31/Lokman, 22; 37/Sâffât,
103; 39/Zümer, 54; 48/Fetih, 16; 49/Hucurât, 14, 17; 40/Mü’min, 66; 72/Cinn, 14.
İslâm Kavramıyla İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, İman 1, 31, 36, 37; Tevhid 33; Mezâlim 3; Salât 28; Diyât 9; Cenâiz 2.
Müslim, İman 1, hadis no: 8; İman 14, hadis no: 40; İman 22; İman 27, hadis
no: 116, İman 56, hadis no: 34; İman 95, hadis no: 55; İman 176, hadis no:
110; İman 205, hadis no: 129, İman 192, hadis no: 121; İman 232, hadis no:
145; İman 240, hadis no: 153; İman 153, hadis no: 94; İman 13, hadis no: 2632;
İman, 189, hadis no: 120; Selâm 3; Kader 25.
Tirmizî, İman 3; İman 10, hadis no: 2625; İman 13, hadis no: 2631; İman 14,
hadis no: 2738; İman 18, hadis no: 2646; Edeb 1, hadis no: 2736; Birr 17, 18,
hadis no: 1927, 1928, 1930.
Nesâî, İman 3, 4, 10, 13, 16; İman 9, hadis no: 8, 105; Zekât 72, hadis no: 5, 82;
Cenâiz 52.
Ebû Dâvud, Cihad hadis no: 2481; Edeb hadis no: 5030; Sünnet 16, hadis no:
4695.
İbn Mâce, Fiten 2, hadis no: 3934, Fiten 2, hadis no: 2931; Fiten 4, hadis no:
3939-3941; Mukaddime 9, hadis no: 63,64
Ahmed bin Hanbel, 2/491; 4/24
Kütüb-i Sitte Muht. Terc. c. 16, s. 498; c. 17, s. 549
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 243-251, c. 2, s. 242-246
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 101-103, 215
3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 409-425, c. 2,
s. 329-334
4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 254-263
5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 544-578, c. 3,
s. 1197-1203
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1,
s. 227-237, 562-566
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 454-506
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c.
1, s. 420-444
9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 341-359
10. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 238-248
11. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 128-134
12. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 31, 91-92, c. 3, s. 177
İSLÂM
- 119 -
13. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 168-182
14. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s.
25-43
15. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 265-277
16. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 10, s.252-291
17. Şamil İslâm Ansiklopedisi, (Hamdi Döndüren,) c. 3, s. 179-191, (Ahmed
Güç,) 380-383
18. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s.475-480
19. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 307-310, 461-464
20. Türkiye’de İslâmlaşma ve Önündeki Engeller, Hayreddin Karaman, Ensar
Neşriyat, s. 95-122
21. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 153-156
22. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 1/58-61
23. Selefin İzinde, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 281-290
24. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 265-276
25. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 160-176
26. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Kevser Y. s. 187-217
27. Kur’an’da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 251-256
28. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, İzutsu, Pınar Y. s. 75-106
29. Allah Erinin Ahlak ve Kültürü, Said Havva, s. 63-74
30. Kur’an’da Tevhid, Hüseyin Beheşti, Objektif Y. s. 51-55
31. Tevhid ve Değişim, Celâlettin Vatandaş, Pınar Y. s.76
32. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 302-309
33. İman Küfür Sınırı, A. Saim Kılavuz, Marifet Y. s. 41-46
34. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y. s. 67-74
35. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, B. İslâmoğlu, Pınar Y. s. 53-78
36. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Y. s. 536-537, Nil Y. s. 507-519
37. İslâm Davetinin Esasları, A. Zeydan, Risale Y. c. 1, s.13-20 ve 61-102
38. İslâm, Said Havva, Hilal Y. (s. 5-25), Tekin Y./ Petek Y.
39. İslâm, Mevdudi, Furkan Y. s. 19-37, 39-53
40. İslâm, Abdülkadir Udeh, çev. E. Sıddık Korkmaz-Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
41. İslâm, Abdülkadir Udeh, çev. Ali Kuzudişli, Ögün Y.
42. İslâm, Fazlur Rahman, Selçuk Y.
43. İslâm, İsmail Farukî, çev. Osman Tunç, Risale Y.
44. İslâm, Fethi Yeken, Ravza Y.
45. İslâm: Fikir, Hareket, İnkılâb, Fethi Yeken, çev. Cuma Ağaç, İnkılâb Y.
46. İslâm: İdealler ve Gerçekler, Seyyid Hüseyin Nasr, çev. Ahmet Özel,
Akabe Y./İz Y.
47. İslâm: Süreklilik ve Değişim I-II, J. Obert Voll, Yöneliş Y.
48. İslâm Meydan Okuyor, Vahidüddin Han, çev. Cihad H. Reşad, Sebil Y.
49. İslâm’ı Nasıl Anlamalı, Nasıl Anlatmalı, Heyet, Nesil Basım-Yayım
50. İslâm Ahmet Hulûsi, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
51. İslâm, Ahmet Hamdi Akseki, Nur Y.
52. İslâm Dini, Ahmet Hamdi Akseki, Nur Y.
53. İslâm Dini, Mehmet altunkaya, Şelâle Y.
54. İslâm Dini Esasları, Hidâyet Aydar, Hamdi Kocakaya, Marifet Y.
55.
İslâm Dini Esasları, H. Hüseyin Dilaver, Abdulgaffar Gündeşli, Gün Y.
56.
İslâm Dini ve İlmihali, İsmail Kaya, Madve Y.
57.
İslâm Ne Der? Mehmet Dikmen, Cihan Y.
58.
İslâm Nedir? Ali Şeriati, Birleşik Y.
59.
İslâm Nedir? W. Montgomery Watt, çeav. Elif Rıza, Birleşik DağıtımAnkara Y.
60.
İslâm Farkı, Vehbi Vakkasoğlu, Cihan Y.
61.
İslâm’ın Gerçeği, M. Said Çekmegil, Pınar Y.
62.
İslâm Gerçeği, Heyet, Ortadoğu Y.
63.
İslâm Gerçeği Kitabı Üzerine, Mehmet Bayraktar, Fecr Y.
64.
İslâm Hakkında Ne Dediler, Tahir Yücel, İz Y.
65.
İslâm Düşüncesi, Seyyid Kutub, I-III, Dünya Y./İşaret Y.
66.
İslâm Düşüncesinin İlâhî Yönü, Muhammed el-Behiy, çev. Sabri Hizmetli,Fecr Y.
67.
İslâm Düşüncesinin Kur’anî Temelleri, Seyyid Ali Hamaney, çev. AlicanBahadır, Endişe Y.
68.
İslâm Nizamı, Yusuf El Kardavi, Esra Y.
69.
İslâm Nizamı, Mevdudi, çev. Ali Genceli, Hilal Y.
70.
İslâm Nizamı, Mahmud Şakir, Kahraman Y.
71.
İslâm Nizamı I-III, Ali Rıza Demircam, Eymen Y.
72.
İslâm Toplumu, Mücteba Uğur, Çağrı Y.
73.
İslâm Toplumunun Oluşumu, Said Ramazan el-Bûtî, Şûrâ Y.
74.
İslâm Toplumuna Doğru, Seyyid Kutub, İslâmoğlu Y.
75.
İslâm Toplumuna Doğru, İsmail Lütfi Çakan, Şamil Y.
76.
İslâmî Topluma Doğru, Reyhan Şerif, Akabe Y.
77.
İslâmî Yöneliş, Raşid el-Gannuşi, Bir Y.
78.
İslâm Üzerine Konuşmalar, Heyet, Seha Neşriyat
79.
İslâm Şeriatı, Abdülkadir Udeh, Nur Y.
80.
İslâm Üzerine Düşünceler, Derleme, T.D.Vakfı Y.
81.
İslâm ve Beş Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
82.
İslâm’da Yaşayış Esasları, İsmail Hakkı Uca, Can Kitabevi Y.
83.
İslâm’a Bağlılığım Neyi Gerektirir? Fethi Yeken, Özgün Y.
84.
İslâm’ın Keşfi, Ekber S. Ahmed, İz Y.
85.
İslâmî Kimlik, İlkeler ve Hareket, Komisyon, Ekin Y.
86.
İslâm’ı Yaşama Sanatı, Ahmet Şahin, Nesil Y.
87.
İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,İhtar Y.
88.
İslâm’ın Anlayışına Doğru, Mevdudi, Nizam Y.
89.
İslâm’ın Etrafındaki Şüpheler, Muhammed Kutup, Hisar Y.
90.
İslâm’ın Vadettikleri, Roger Garaudy, Pınar Y.
91.
İslâm’ın Dünya Görüşü, Seyyid Kutub, Arslan Y.
92.
İslâm’ın Çağrısı, Mevdudi, Bir Y.
93.
İslâm’a İlk Adım, Mevdudi, İnkılâb Y.
94.
İslâm’a Giriş, Muhammed Hamidullah, çev. Cemal Aydın, T. D. Vakfı Y.
95.
İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, YeniUfuklar Neşriyat
96.
İslâm Ansiklopedisi, Heyet, T.D.Vakfı Y. 1-22 (yayınlanmaya devamediyor)
97.
Şamil İslâm Ansiklopedisi 1-6, Heyet, Şamil Y.
98.
İslâmî Bilgiler Ansiklopedisi 1-3, Heyet, Hikmet Neşriyat
99.
İslâm’da İnanç, İbâdet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi I-III, Heyet, Çağ-Kültür Y.
100.
Müslüman Olmam Neyi Gerektirir? Fethi Yeken, İslâmoğlu Y./Ravza Y.
101.
Müslümanca Yaşama Sanatı, Mehmet Emre, Çile Y.
102.
Müslümanın 24 Saati, Mehmet Ali Karahasanoğlu, Cevher Y.
103.
Müslümana Mesajlar, Abdullah Büyük, Suffe Y.
104.
Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören, İz Y.
105.
Müslümanca Yaşamak, Rasim Özdenören, İz Y.
106.
Müslümanca Yaşamak, İsmail Lütfi Çakan, Büşra Y.
107.
Müslümanın Müslümanlaşması, Ömer Vehbi Hatiboğlu, Mesaj Y.
108.
Müslümana Muhtacız, Vehbi Karakaş, Timaş Y.
109.
Müslüman Şahsiyeti, M. Ali Haşimi, Risale Y.
110.
Müslümanı Anlamaya Çalışmak, Ziya Kesriklioğlu, Zafer Y.
111.
Müslüman İmajı, Heyet, T. D. Vakfı Y.
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

Okunma 413 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:37

Ortam

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.