Çarşamba, 27 Ocak 2021 02:16

Ecel ve Ölüm

Yazan
Ögeyi değerlendirin
(0 oy)

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله


Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -23-
ECEL ve ÖLÜM
Yazarı:
Ahmed Kalkan
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2012
Baskı:
İSTANBUL MATBAACILIK
Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: 0 212 482 52 66
ECEL ve ÖLÜM
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-23-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
Tarihten bugüne, nice insan ölümsüzlük iksiri peşinde koşmuş, bu serâbın peşinde hâlâ ömür tüketenler olmuştur. Halkın bâtıl inanç kabilinden kabulüne göre, “âb-ı hayat” ve “bengisu” da denilen ölümsüzlük suyunu bulmak uğruna nice insan ömrünü tüketse de, Lokman Hekim, ölümsüzlüğün ilacını bulmuş, Hızır karada, İlyas da denizlerde ölümsüzlüğü keşfetmiştir. Hâlbuki Allah’ın hükmü nettir, çok açıktır: “Her nefis/can ölümü tadacaktır. Sonunda Bize döndürüleceksiniz.” 1 ; “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; burçlarda, sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” 2
Ölmemenin tek çaresi vardır, o da doğmamaktır. Ama canlı cenâze şeklinde, hayat süren leş gibi yaşamanın tercih edilebildiği gibi; ölümsüzleşmek, yani güzel ölümden sonra çok güzel bir hayata terfî etmek de mümkün. Ölüm meleğinin bizi nerede beklediği belli değil; iyisimi biz onu her yerde bekleyelim. Ama elbette ona hazır bir vaziyette. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın.” 3 Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz ne var? Asıl önemli olan bu. Dünkü yediğimiz çok lezzetli yiyeceklerin veya zevkli saatlerin bugüne bir faydası yok; yarına kalacak olan da sadece sevaplar veya günahlar. Dünya bir oyun ve eğlenceden, bir masaldan ibâret. Âhiret ise daha hayırlı ve devamlı.
Korkunun ecele faydası yoktur, ölümden kaçmak mümkün değildir:
“(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise,) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” 4
“Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyâmet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konulursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise, aldanma metâından başka bir şey değildir.” 5
1 29/Ankebût, 57
2 4/Nisâ, 78
3 59/Haşr, 18
4 33/Ahzâb, 16
5 3/Âl-i İmrân, 185
İnsanoğlu, ölümü unutmak, hatırına getirmemek için çeşitli uyutucu ve uyuşturucular icat edip oyalanmayı tercih ediyor. Televizyon programları, internet, atari ve play station oyunları, arabalar, eğlenceler… tam ölümü zihninden yok eder, tümüyle unuturken ölüm gelip çatıveriyor. Ölümü hatırlamak istemiyor insan. Helâl-haram demeden hevâsını tatmin etmeye çalışması, ölüm ve ölüm ötesi güzellikleri hesaba katmadığının bir göstergesidir. İnsan açısından ölüm, Allah’ın mümît isminin tecellî etmesiyle, ecel denilen belirli bir zamanda, ruhun bedendeki tasarrufuna son verip vücuttan ayrılması olayıdır. Ölüm, insan için yok olmak değil; bir âlemden diğerine intikal etmektir, bir hicrettir, fânî/ölümlü dünyadan ebedî hayata göç etmektir.
Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat bulmadır, uykudan uyanmaktır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibarettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeyi tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle 6 dirilemeyenler, Kur’an’ın deyişiyle, akılları çalışmayan, gözleri görmeyen, kulakları işitmeyen, gerçek hayata sahip olmayan “ölüdürler.”
İnsanın hayatı nasıl anlamlandırdığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız, hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne yaparsam kârdır” anlayışıyla değerlendirir ve öyle yaşarsınız. Ama ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak anlarsanız, o zaman hayatı; “en ince teferruatına kadar hesabının verileceği bir olay” olarak kabul eder ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi bir şey yapmadan önce, onun hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız. İkinci anlam olarak, doğru bir gözlükle baktığımızda görürüz ki, hepimiz misafir hayatı yaşadığımız dünya otelinden ayrılmak için sıramızı bekliyoruz.
Allah’ın yaratma fiili her an faâliyet gösterdiği, Allah devamlı yarattığı gibi; imâte fiili, öldürme sıfatı da aralıksız işlemektedir. Günde ortalama 300 bin kişi ölmekte, her gün bir koca şehrin nüfusu kadar insan, dünyasını değiştirmektedir. Her saniye
6 59/Haşr, 18
dünyadan dört kişi hayattan göçmektedir. Bu rakam, insanlık âlemi için. Buna hayvanlar âlemi de katıldığında, bu İlâhî fiilin nasıl aralıksız faâliyet gösterdiği daha iyi anlaşılır. Her sâniye, ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların, hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imâte fiiliyle, sonsuz bir ilim ve hikmetle icrâ edilmektedir.
Dünya Sağlık Örgütü’nün istatistiklerine göre, her günde ortalama 300.000 kişi ölmekte. Evet, her yaşta ölenlerin toplamı bu... Bu sayının içinde nice ölmeyeceğini sananlar veya ölümü bekleyenler, beklemeyenler veya başkasına “vah vah”, kendisine ise “Allah gecinden versin” diyenler de mevcut. Ama hepsi yolcu. Bunlar arasında ölümü unutanlar yok muydu dersiniz? Ama ölümün onları unutmadığı bir gerçek. Evet ölüm, hiç umulmadık bir anda kapımızı çalıyor. Ya bir kalbi sıkıyor, ya bir damarı tıkıyor. Ya da yeni elbisesini giyerken bir ayna karşısında veya otomobilini sürerken yakalıyor unutkan ve gâfil insanı. Kısacası, âhirete giden yollar o kadar çok ki, saymakla bitmez, neticede hepsi oraya çıkar. “Ölüm gelmiş cihâne, baş ağrısı bahâne!” Mezarın yeri ve dış konforu nerede ve nasıl olursa olsun, âhiret, her yerden aynı uzaklıkta. Önümüzdeki günlerde de yine yüz binlerce insan ölecek, bir yandan da ölüm meleği vazifesi gereği can almaya devam edecek. Ömrümüzün uzatılması için yapılan çalışmalar da devam edecek. Geçen günler de gösteriyor ki, hayat var olduğu müddetçe, dünya hayatı açısından ölümün sonu gelmeyecek ve ölüm öldürülemeyecek.
Ölümü unutmak, ondan kaçmak çare değil. En yakın ve candan bir dostumuzun cenazesinden bile yeterli ibret alamaz olmuşuz. Ne kazmayı sallayan, ne tabutu taşıyan ve ne de ölüyü yıkayan haberdar değil yaptığından. Hareketlerimiz hep ezberden, mekanik bir şekilden ibaret. Eskiler ölümü o kadar uzakta tutmamış ve günlük yaşamlarından kapı dışarı etmemişlerdi. Doğrusu pek de bir şey kaybetmemişler, bilâkis kazanmışlardı. Çünkü zaman ve mekân tanımayan o dâvetsiz misafire karşı biraz olsun hazır bulunmakla, ona ansızın yakalanmaktan kurtulmuşlardı.
Mademki ölüm var, ölümden kaçış yok; öyleyse nasıl ölümle ölmek bize daha kolay, daha güzel gelir? Sonra, ölümün şeklini seçme hak ve imkânımız var mı? Ölümün şekli, hayatın nasıllığına bağlıdır. Kutlu vaad veya acı gerçek öyle: “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşr olunursunuz.” İmanla, müslümanca, insanca ölmek… Ya secdede, Allah’a ibâdet ederken; ya cephede, Allah yolunda cihad ederken veya kürsüde, Allah
yolunda dâvet ve tebliğ ederken. Bunun için de mü’mince yaşamak şart. Kimin yolunda, hangi gâye uğruna yaşanılırsa, onun yolunda ve o amaç için ölüm gelecektir. Allah yolunda O’nun rızâsı doğrultusunda yaşayanlar, elbet O’nun yolunda ve O’nun istediği gibi öleceklerdir. Ölüm meleğinin bizi nerede beklediği belli değil; iyisimi biz onu her yerde bekleyelim. Ama elbette ona hazır bir vaziyette.
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın.” 7 Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz ne var? Asıl önemli olan bu. Dünkü yediğimiz çok lezzetli yiyeceklerin veya zevkli saatlerin bugüne bir faydası yok; yarına kalacak olan da sadece sevaplar veya günahlar. Dünya bir oyun ve eğlenceden, bir masaldan ibâret. Âhiret ise daha hayırlı ve devamlı.
Güzel ölümler ve ölüm ötesi güzellikler duasıyla…
Ahmed Kalkan
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
Kasım 2012, Ümraniye
7 59/Haşr, 18
İÇİNDEKİLER
ECEL VE ÖLÜM / 11
Ecel; Anlam ve Mâhiyeti / 11
Ecel ve Kader / 16
Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm / 22
Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm / 33
Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması / 43
Allah Mümît’tir; Eceli Takdir Eden, Ölümü Yaratan Allah’tır / 47
Ölüm Meleği ve Azrâil / 48
Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür / 51
Ölüm de Bir Nimettir / 53
Ölüm Korkusu / 55
Ölüm Gerçeği ve Âhiret İnancının Ruh Sağlığı Açısından Önemi / 56
Ölümü Düşünerek Dirilmek / 59
Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz / 70
- 11 -
ECEL VE ÖLÜM

Ecel; Anlam ve Mâhiyeti

Ecel ve Kader

Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm

Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm

Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması

Allah Mümît‘tir; Eceli Takdir Eden, Ölümü Yaratan Allah’tır

Ölüm Meleği ve Azrâil

Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür

Ölüm de Bir Nimettir

Ölüm Korkusu

Ölüm Gerçeği ve Âhiret İnancının Ruh Sağlığı Açısından Önemi

Ölümü Düşünerek Dirilmek

Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz
“Allah’ın emir ve kazâsı (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O (ölüm), belli bir ecele/süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 1
Ecel; Anlam ve Mâhiyeti
Ecel; Belli bir zaman parçası ve bu parçanın sonu; vakit ve son demektir. Bir şey için belirlenmiş zaman dilimine ecel denir. İnsanın veya herhangi bir canlının eceli, kendisine tâyin edilen ömürdür. “Ecelin gelmesi” ise, tâyin edilmiş bulunan ömrün son bulması, yani ölümdür.
Allah indinde her canlı için tâyin edilmiş bir ecel vardır. Eceli geldiğinde dünya hayatı son bulur. “Eğer Allah, insanları, yaptıkları her haksızlıkta cezalandırsaydı, yeryüzünde tek canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir süreye kadar erteler. Ecelleri (süreleri) geldiği zaman da bir an dahi ne geri kalırlar, ne de ileri geçerler.” 2
“Eceli geldiği zaman bir kimsenin ölümünü Allah geciktirmez”3 Ecel, kazâ ve kaderle ilgili bir meseledir. Nasıl diğer olayları Allah, geçmiş ve geleceği kuşatan ilmiyle belirlemişse, eceli de ilmiyle tak1
3/Âl-i İmrân, 145
2 16/Nahl, 61
3 63/Münâfikun, 11
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 12 -
dir etmiştir. “Öldürülen kişi de eceliyle mi ölmüştür? Öldürülmüş
olmasaydı daha bir müddet yaşayacak mıydı, yaşamayacak mıydı?”
gibi sorular ister istemez akla gelmektedir. Nitekim bu hususta
kimi âlimler farklı kanaat ileri sürmüşlerdir. Mu’tezile’den
bir kısım âlimlere göre öldürülen kişi eceliyle ölmemiştir. Öldürülmemiş
olsaydı, daha bir müddet yaşayacaktı. Ehl-i Sünnet ile
diğer Mu’tezilelere göre ise, eceliyle ölmüştür. Aksini ileri süren
Mu’tezilîler, kulların fiillerinin yaratılmasıyla ilgili görüşlerinden
dolâyı bu görüşe vârmışlardır. Çünkü onlara göre fiilin fâili, bizzat
kulun kendisidir. O halde öldürme işi, öldüren katilin kendi işidir.
Ehl-i Sünnet’in tamamına göre öldürülen kişi de eceliyle ölmüştür.
Ancak katil bu fiilinden dolayı ceza görür. Eceliyle ölmediğini
söylemek yanlıştır. Allah o kişinin öldürüleceğini önceden
bilmektedir ve ecelini de ona göre tâyin etmiştir. Allah onda ölümü
yaratmasından dolayı ölmüştür. Öldürülerek ölen kimse için,
“öldürülmeseydi yaşayacaktı” gibi sözler söylemek doğru değildir.
Hattâ “öldürülmemiş olsaydı, ne olurdu?” gibi bir varsayım üzerinde
birtakım görüşler ileri sürmek bile yanlıştır. Çünkü bütün
bunlar Allah’ın takdiriyle olmaktadır ve aksi sözkonusu olamaz. 4
“Bir canlıya ömür verilmesi de, ömründen kısaltılması da mutlaka bir
kitapta (yazılı)dır.”5 âyetinde “Ömrünün kısaltılması “ ifâdesiyle ilgili
olarak İmâmu’l-Haremeyn el-Cüveynî (öl. 478/1085) şöyle demektedir:
Bu âyetle iki durum kastedilmiştir ki, onlardan biri: Bir
kimsenin benzerlerine nazaran ömrünün eksiltilmesidir. Yoksa,
Allah’ın ilminde mevcut olan ömrünün eksiltilmesi anlamında
değildir. Bu nasıl mümkün olsun ki, Allah, ilminde onun ecelini
takdir etmiştir. İkinci durum ise: Eksiltme ve arttırmanın, melekler
indindeki sahifelerde gerçekleşmesidir. Onların sahifelerinde
bir şey mutlak olarak yazılıdır ama, Allah’ın ilminde kayıt altına
alınmıştır. Vuku bulacak olan da, bu kayıt altına alınan şekildir.
Âlimler, “Allah, dilediğini siler, dilediğini bırakır. (Bütün) kitapların anası,
O’nun yanındadır.”6 âyetini de buna hamletmişlerdir. 7
O halde Allah indindeki ilim, yani kader, kesinlikle değişmez.
Levh-i Mahfûz’da ne yazılmışsa mutlaka olur. Ancak meleklerin
yanında da olayların yazılı bulunduğu sayfalar vardır ve bu sayfalarda
yazılanlar, değişikliğe maruz kalabilir. Bu gibi konular
gayb âlemini ilgilendirdiği için tabiatıyla onların mâhiyetlerini
4 İmâmu’l-Harameyn el-Cüveynî, Kitâbu’l-İrşâd ilâ Kavâti’i ‘l-Edilleti fî Usûli’lİ’tikad,
Mısır 1950, 363
5 35/Fâtır, 11
6 13/Ra’d, 39
7 el-Cüveynî, a.g.e., 363
ECEL VE ÖLÜM
- 13 -
bilemeyiz. Meleklerin yanında bulunan sayfaların değişmesinin
elbette bir hikmeti vardır. Belki de bunun hikmeti, meleklerin
gayba tam olarak vâkıf olmalarını engellemektir. Allah neyi diler
ve murad ederse mutlaka onda bir hikmet vardır. 8
Ashâbın anlayışına göre eceli gelmeyen insanın bir hastalıktan
ölmesi veya herhangi bir kimse tarafından öldürülmesi, buna
karşılık eceli gelen kimsenin de ölümden kurtulup yaşamaya devam
etmesi mümkün değildir. Nitekim düşmanlarıyla korkutulan
Hz. Ali, ecelin insanı ölümden koruyan sağlam bir kalkan olduğunu
söylemiş ve insanın eceli gelince de düşmanı tarafından atılan
okun hedefinden sapmayıp o insana isâbet edeceğini, yaralanması
halinde ise iyileşmeden öleceğini belirtmiştir.
Ecel meselesi kader problemine bağlı olarak kelâm âlimleri
arasında tartışılan önemli konulardandır. İlk defa Mu’tezile
âlimleri eceli tartışma konusu haline getirmişler ve farklı şekillerde
açıklamışlardır. Onlara göre ecel, hayat süresi ve ölüm vaktinden
ibârettir. İster herhangi bir dış etki olmadan tabiî bir şekilde
olsun, ister bir kaza veya katil sonucu olsun, her insan tek bir ecelle
ölür. Ancak kaza sonucu ölen veya öldürülen insanın bu olaylarla
karşılaşmaması halinde yine de ölüp ölmeyeceği hususunda
Mu’tezile âlimleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Erken devir
âlimlerinden Ebu’l-Huzeyl el-Allâf ile Ebû Hâşim el-Cübbâî ve ona
uyan Behşemiyye grubu, ne şekilde olursa olsun ölen her insanın
ömrünü tamamladığı ve eceli geldiği için öldüğü görüşündedirler.
Mu’tezile’nin Bağdat ekolü, En’âm sûresinin ikinci âyetini de
dikkate alarak insanın “ecel-i kazâ” ve “ecel-i müsemmâ” denilen
iki eceli bulunduğunu ileri sürmüştür. Buna göre insan, herhangi
bir dış müdâhale olmadan ölürse ecel-i müsemmâya, kaza veya
katil sebebiyle ölürse ecel-i kazâya göre ölmüş olur. İkinci durumda
ölen kişi kazaya uğramasaydı veya öldürülmeseydi ecel-i
müsemmâsına kadar yaşayacaktı. Aksi takdirde onu öldürenin cezalandırılması
veya kendisine ait olmayan bir hayvanı kesen kimsenin
tazminat ödemesi anlamsız olurdu. Mu’tezile’den Kâ’bî de
bu görüşü benimseyenlerdendir. Kadı Abdülcebbar’a göre ise katil
yoluyla ölen kişinin bu olaya mâruz kalmaması durumunda yaşayacağını
kesin olarak söylemek mümkün değildir. Böyle bir kimsenin
ölmesi de yaşaması da ihtimal dâhilindedir. Mu’tezile’nin
müteahhir âlimlerinden Zemahşerî Bağdat ekolünün görüşünü
savunarak insanın tutum ve davranışlarına göre ömrünün uzatılıp
kısaltılabileceğini belirtir. Nitekim ona göre Kur’an’da ömrü
8 M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 33
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 14 -
uzatılan ve kısaltılanların bir kitapta bulunduğunun bildirilmesi,9
ayrıca Hz. Ömer’in hançerle yaralanması sırasında Kâ’b el-
Ahbar’ın, “Ömer Allah’a duâ etseydi, ecelini tehir ederdi” demesi
bu görüşü teyit etmektedir. 10
Selefiyye, Mâturidiyye ve Eş’ariyye’den oluşan Ehl-i Sünnet
âlimlerine göre ecel daha çok, “Allah’ın canlıların öleceğini bildiği
zaman” diye tarif edilir. Buna göre ecel, hayat süresi ve ölüm
için takdir edilen zamanı ifade ettiğinden kaderle ilgili bir konudur.
Bu sebeple canlıların her birinin yaşayacağı ecel, tek olup kesinlikle
değişmez. Hiçbir canlı kendisi için takdir edilen zamandan
önce hayat bulamayacağı gibi, hakkında takdir edilen ölüm vakti
gelmeden de ölmez. İlgili âyetteki “ecel-i müsemmâ” kıyâmetin
kopmasına dair olup bununla insanın değil, kâinatın eceline işaret
edilmiştir. Tabii yolla da olsa, kaza ve katil yoluyla da olsa herkes
kendi eceliyle ölür. “Maktul öldürülmeseydi yaşardı” demek
vâkıaya aykırıdır, ecel ise vâkıanın ifadesidir. Kur’ân-ı Kerim’de
Allah’ın izni olmadıkça hiçbir nefsin ölmeyeceği, ölümün vakti
tâyin edilmiş bir yazıya göre vuku bulduğu bildirilmiştir.11 Ayrıca
eceli gelen hiçbir nefsin yaşatılmayacağı kesin bir şekilde anlatılarak
herkesin eceliyle öldüğüne işaret edilmiştir.12 İlâhî ilim, mümkünü
mümkün olarak, vuku bulanı da gerçekte olduğu gibi ihâta
eder. İki ecel kabul etmek veya ecelin değişebileceğini savunmak
İlâhî ilimde değişikliğin meydana gelebileceğini benimsemek anlamına
gelir ki bu husus, Allah’ın kullarının âkıbetlerini önceden
bilmeye muktedir olmamasını ve dolayısıyla O’na bedâ görüşünün
nisbet edilmesini gerekli kılar; bu ise, ulûhiyet makamıyla
bağdaşmaz.
Mu’tezile’nin, maktûlün eceliyle ölmediğini ispatlamak için
dayandığı deliller de geçerli değildir. Çünkü katilin adam öldürmekten
dolayı Kur’an’da kötülenmesi ve kısas cezasına çarptırılması,
maktûlün Allah tarafından tayin edilen ecel-i müsemmâsına
ulaşmasını engellediğinden değil, yasaklanan katil fiilini işleyip
İlâhî emre aykırı davranmak sûretiyle maktûlün ölümüne zâhiren
sebep olması sebebiyledir. Ölümü gerçekleştirmek (imâte), İlâhî
bir fiil olmakla birlikte, öldürmeye teşebbüs edip ölüm hâdisesinin
meydana gelmesine sebebiyet vermek katile ait bir fiildir.
Ehl-i Sünnet âlimlerine göre insan ömrü uzamaz ve kısalmaz.
Kur’ân-ı Kerim’de ve bazı hadislerde ilk bakışta ömrün uzatılması
9 35/Fâtır, 111
10 El-Keşşâf, III/303
11 3/Âl-i İmrân, 145J
12 63/Münâfıkun, 11
ECEL VE ÖLÜM
- 15 -
veya kısaltılması anlamına gelebilecek naslar varsa da bunların,
mânâsı apaçık olan ecelle ilgili muhkem nasların ışığında açıklanması
gerekir. Kur’an’da bazı insanların ömürlerinin uzatılmasının,
bazılarının ise kısaltılmasının apaçık bir kitapta bulunduğu ifade
edilmektedir.13 Burada kastedilen şey, sağlık kurallarına uyup gerekli
tedbirleri almak sûretiyle uzun müddet yaşayacak olanlarla
hastalık, tedbirsizlik, kaza, katil vb. sebeplerle ömrü kısaltılanların
Allah tarafından bilindiği, bunun da bir kitapta yazılmış olduğu
husûsudur. Bundan, dünyaya gelip yaşamaya başladıktan sonra
insanlar için -İlâhî bilgi dışında kalan- ömür uzatılması veya kısaltılması
sonucunu çıkarmak isâbetli değildir.14 Ayrıca ilgili âyetteki
“ziyâde” ve “noksan” ile diğer bir âyetteki15 “mahv” ve “isbât”ın,
“ümmü’l-kitâb”da (levh-i mahfûz) değil, meleklerin ellerinde bulunan
kitapta meydana gelmesi ihtimal dâhilindedir. Akrabaları
ziyâret edip gözetmenin, komşularla iyi geçinmenin ve sadaka
vermenin ömrü uzatacağına ilişkin hadislere gelince, her şeyden
önce bunlar âhad rivâyetlerdir ve zâhirî mânâları itibarıyla kesin
anlamlı âyetlere aykırı olduklarından muhkem âyetleri bunların
ışığında açıklamak doğru değildir. Bu hadislerde belirtilen ömrün
uzaması, yapılan iyilikler veya yetiştirilen hayırlı evlât sebebiyle
insanın öldükten sonra hayırla anılarak adının yaşatılması anlamına
gelebileceği gibi, güzel amellerle dolu bir hayatın bereketlenip
mutlu bir şekilde geçirilmesi ve dolayısıyla ömrün psikolojik
olarak uzun algılanması anlamını da ifade etmiş olabilir.
Ecel konusunda mezhepler arasında görülen ihtilâflar, daha
çok iki ecelin bulunup bulunmadığına ve dolayısıyla ömrün uzayıp
uzamayacağına ilişkindir. Genel olarak Mu’tezile ve Şia insanların
iki eceli olduğunu ve ömürlerinin uzayıp kısalabileceğini savunurken
Ehl-i Sünnet umûmiyetle muhkem âyetlere dayanarak
insanların bir tek ecelleri bulunduğunu, bunun da ölümleriyle
gerçekleşen vakit olduğunu kabul etmiştir. Ecelin kaza ve kadere
imanın bir parçasını teşkil eden itikadî bir mesele olduğu ve
bunun daha ziyade İlâhî ilim ve irâdeyi ilgilendirdiği dikkate alınırsa,
insanlar için önceden belirlenen değişmez bir ecelin takdir
edildiğini benimseyen görüşün daha isâbetli olduğunu söylemek
mümkündür. Zira kişilerin sağlık kurallarına uyup uymayacakları,
bu konuda ne gibi gelişmelerin ortaya çıkacağı, herhangi bir
kaza veya katil hâdisesiyle karşılaşıp karşılaşmayacakları hususu
İlâhî bilgi ve irâdenin kapsamı dışında değildir. İnsanların ecelleri
13 35/Fâtır, 11
14 Cüveynî, s. 363
15 13/Ra’d, 39
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 16 -
sadece Allah tarafından bilindiğine ve kendilerince keşfedilmesi
mümkün olmadığına göre yaşamak için gerekli tedbirleri almaları
kulluk vazifelerinin bir gereğidir. 16
Allah (c.c.) herkes için bir ömür belirlemiştir. Her canlı kendisi
için belirlenmiş olan o ömrü bitirecektir. Ölümü de dirilmeyi de
Allah (c.c.) yaratır. “O Allah ki, amelce hanginiz daha güzeldir diye, sizi
imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O güçlüdür, bağışlayıcıdır.”
17
Her insan eceliyle ölür, hiçbir kimse ölüme müdahale edemez.
Ancak Allah’ın yazmış olduğu ecele göre ölür. “Allah’ın izni olmadıkça
hiçbir kimseye ölüm yoktur. O, vâdesiyle yazılmış bir yazıdır.” 18
Ecelin ileri alınması ya da geriye bırakılması mümkün değildir.
“Bir canlının eceli gelip çatınca, Allah onu asla geri bırakmaz; Allah
işlediklerinizden haberdardır.”19 Her insanın bir eceli olduğu gibi her
ümmetin (topluluğun) de bir eceli vardır. “... Her ümmetin bir eceli
vardır. Ecelleri geldimi, bir an ne geri kalırlar, ne de ileri giderler.” 20
Ecel ve Kader
Ecel; Arapça’da belirlenmiş sürenin bitimi demektir. Başlıca iki
ayrı anlamı
vardır. Bunlardan biri, Türkçedeki “vâde”nin karşılığı
olmak üzere genelde senet ve borç mevzuatında kullanıldığı anlamdır;
21 diğeri
ise ölüm ânı demektir. Yani insanın hayatının sona
erdiği saniyeler
anlamına
gelir.
Ecel de, insanın hayatında yaşadığı sıradan herhangi bir olay
gibi, rızık gibi kaderin bir parçasıdır. Allah Teâlâ her canlının, ne
kadar yaşayacağını,
nerede ve nasıl öleceğini kesinlikle ve ezelî
ilmiyle bilir. Dolayısıyla canlının
öleceği saatlerde onun hayatının
sona ermesi için gerekli
olan bütün nedenler bir araya gelir. Öyle
ki bu nedenler onun yaşamını
durdurmak için âdetâ birbirlerini
tamamlarlar.
Örneğin çok yaşlanmış bazı insanların, hiçbir hastalık belirtisi
göstermeden
bir mumun yavaş yavaş sönmesi gibi öldükleri bir
gerçektir.
Bu demektir
ki, vücutta bulunan sistemler çok eskimiş
ve yıpranmış
olmaktan
dolayı artık normal görevlerini yapamazlar.
Bu sistemlerden
bazıları bir süre daha çalışabilecek durumda
16 Cihat Tunç, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. s. 381-382
17 67/Mülk, 2
18 3/Âl-i İmran, 145
19 63/Münâfikun, 11
20 10/Yunus, 49
21 2/Bakara, 282
ECEL VE ÖLÜM
- 17 -
olsa bile, diğerleri
fonksiyonlarını
yerine getiremediklerinden,
kısa bir süre için bir tür direnip faâliyetine
devam eden sistem
de bu genel duraklamadan
olumsuz yönde etkilenerek
o da durur.
Böylece ezelden beri Allah’ın bilgisi içinde olan yaşama
süresi
bitmiş olur ki işte ecel, pek olağan gibi göremediğimiz ancak bu
son derece doğal nedenlere
bağlı olarak zamanında
gerçekleşir.
Bundan şu sonucu çıkarmalıyız: Bir tek olan ecelin, bir değil;
bilâkis
aynı zamanda birçok zincirleme nedeni vardır. Bunlar Allah’ın
ezeldeki
takdirine ve O’nun kurmuş bulunduğu kâinât disiplinine
bağlı olarak
sebep-
sonuç zincirinin akışı içinde birbirlerini
farklı ölçülerde
etkiler ve ecel saati yaklaştıkça yoğunlaşırlar.
Örneğin, bir trafik kazasında sürücünün, gideceği yere bir
an önce ulaşmak
istemesi, ecel için bir ilk neden oluşturabilir;
bu psikoloji içerisinde
yapacağı
aşırı hız, onu bir an gelir ki -bir
riski atlatmak için- hatalı
sollamaya
iter. Bu da nedenlerin ikincisi
olur; Hatalı sollama kaçınılmaz
bir kaza ile sonuçlanırsa
bu
üçüncü bir neden olur; Çarpışma ya da devrilme
gibi bir olaydan
sonra vücutta meydana gelen
ezilme, kırılma ve yaralanmalar
dördüncü bir nedeni oluşturur; Eğer kan kaybı ya da hastaneye
geç ulaşmak gibi bir durum
yaşanırsa bu da elbetteki
başka bir
neden
olur ve böylece bir hayatın sona ermesi, âdetâ eceli hazırlayan
sebeplerin
birbirini izlemesiyle
gerçekleşir.
Ölüm hâdisesi
dâhil, ard arda meydana gelen bu olayların
hiçbiri, aslında
diğerinden
farklı değildir. Çünkü bunların her biri, aynı doğrultudaki
kaderin
birer halkasıdır. Buna rağmen insanlar, ecel için genellikle
(kalp krizi, trafik kazası, zehirlenme,
boğulma, intihar ve sûikast)
gibi bir tek neden
üzerinde dururlar.
Bu, ezelî kaderin
bir çeşit
özetlenmesidir.
Dikkatlerin ecel kavramı üzerinde yoğunlaşması ölüm olayından
ötürüdür.
Çünkü ecel demek ölümün başlaması demektir.
Ölüm ise, birçok
insan
için ürkütücüdür. Özellikle İlâhî vahiylerin
haber verdiği
“gaybî” gerçekler
hakkında tereddütlü olan insanlar,
hayatlarının
en risksiz günlerinde bile ölümü hatırladıkça gizli
panikler yaşarlar.
Onlar için hayat -bu açıdan- âdetâ bir ıstıraptır.
Dolayısıyla, sportif faâliyetler, güzellik yarışmaları ya da çeşitli
adlar altında düzenlenen
dev müsabakalar,
faşingler, festivaller
ve baş döndürücü eğlenceler,
aslında derinden
yaşanan bu gizli
ıstırâbın, bu içsel
paniğin biraz olsun dindirilmesi
amacını gütmektedir.
Ölümle ecel, birçok kimse tarafından özdeşleştirilmiştir. Ancak,
ikisi birbirinden farklı olaylardır. Ecel, canlıdaki hayatın sona
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 18 -
ereceği
saniyelerin
gelip çatması; ölüm ise canlıdaki dünyevî hayatın
sona ermesi
ya da ruhun bedenden ayrılması demektir.
Ecel ve Ömür: Ömür, canlının bu dünyada var olmasıyla
başlayan ve ecelinin gelip
çatmasıyla ya da canlının ölmesiyle son
bulan belirli süredir. Bu tanımdan
hareket
ederek, “öyle ise her
canlının ömrü biçilmiştir” demek doğrudur;
ancak
bu, yeterli ve
doyurucu bir açıklama değildir. Önce şunu düşünmeliyiz:
Değil
yalnız canlılar, Allah’tan başka her şey sürelidir, fânîdir, sonludur.
Çünkü her şey Allah Teâlâ’nın ezelî ve kuşatıcı bilgisine, O’nun
kurmuş bulunduğu
kâinat disiplinine ve bu disiplini ayakta tutan
evrensel yasalara
bağlı olarak (fizik sınırlarda) sebep-sonuç ilişkisi
içinde değişikliğe uğrar.
Her şey, kendi temel niteliklerinin çizdiği sınırlar içinde
bağımsız bir bütünlükle ortaya çıkar ve Allah’ın sünneti dediğimiz
kâinattaki sistemlerinden birine bağlı olarak aşamalarla
gelişir,
yıpranır, eskir ve sonunda köklü bir değişikliğe daha uğrar.
İşte ilk var oluştan sonraki bu iki değişim arasında
geçen süre her
varlığın kesin ömrünü
ifade eder.
Örneğin toprağa atılan bir tohumun, ekildiği andan itibaren
yeşerip bir zaman sonra kurumasıyla ya da kesilip biçilmesiyle
sona eren süre o bitkinin
ömrüdür. Keza bir sanatkâr tarafından
yapılan herhangi bir eserin
gerçekleştirildiği
andan itibaren kullanımdan
kaldırıldığı saate kadar geçen süre yine o eserin ömrüdür.
Ancak ömür ve ecel kavramları
bu basit
ve soyut
açıklamayı
aşarak insan idrâkinin ulaşamayacağı İlâhî irâdeye bağlı
özel bir anlam taşırlar. Bu da, ecel ve ömür, birbirlerinden
pek
soyutlanamayan
(ancak materyalıstlerin ileri sürdüğü gibi bir evrim
olarak değil), Allah’ın izni ve ezelî irâdesiyle
birbirini doğuran,
birbirini tamamlayan
devr-i dâim içindeki hayat ve kâinât olaylarının
birer parçasıdırlar.
Ecel Değişir mi? Allah Teâlâ, insanın ne zaman doğacağını ve
ne zaman öleceğini ezelî ve kuşatıcı ilmiyle kesin olarak bildiği
için ömrün uzaması ya da kısalması
mümkün değildir. “Allah’ın
her şeye gücü yeter, binâenaleyh
daha fazla yaşamak
için kulun
yapacağı duâyı kabul etmek O’nun için zor ya da imkânsız değildir”
demek bir çelişkidir. Çünkü Allah Teâlâ, tüm geleceği olduğu
gibi, her insanın ne zaman öleceğini de önceden
ve kesin olarak
bilir. Bu bakımdan duâ ile değişerek ileri bir zamana
ertelendiği
sanılan ecel, aslında, Allah tarafından
kesin şekilde belirlenmiş
olan eceldir.
Şu halde Allah’ın bir kimse için takdir buyurduğu
ölüm tarihini bu kişinin duâsıyla değiştirmesi demek, O’nun bu
ECEL VE ÖLÜM
- 19 -
olayı sonra düşünmesi ve iki şey arasında tercih yapması gibi ezelî
bilgisine
ters düşen bir durumdur.
Buna “Bedâ” denir. Bedâ ise
Şiîlikte bir inançtır ve Allah’ın sıfatlarına,
kemal ve kuşatıcılığına
aykırıdır.
“Allah dilediğini siler, dilediğini de (olduğu gibi) bırakır.”22 mealindeki
âyet-i kerimeye dayanarak ömrün artıp eksilebileceğine, ya da
başka bir ifade ile ecelin değişebileceğine inanmak da bir yanılgıdır.
Gerçekte Allah’ın, dilediğini silmesi; O’nun başlangıcı ve sınırı
olmayan
bilgisiyle, -yok olmasını belirlediği şeyi- zamanı geldiğinde
ortadan
kaldırması ve devam
edecek olan şeyi de vâdesine
kadar bekletmesi
demektir.
Burada şöyle bir soru ile karşılaşmak mümkündür: “Mâdem
ki her şey önceden kesin olarak belirlenmiştir ve her şey zamanı
gelince olup bitmektedir, öyle ise kulun duâ etmesi, örneğin, şer
ve belâların def olması, barışın, huzur ve mutluluğun gelmesi için
dilekte
bulunması
bir anlam taşımamaktadır. Hâlbuki Allah Teâlâ:
“Rabbiniz buyurdu,
Bana duâ edin, Benden dilekte bulunun, sizin için kabul
edeyim.”
23 diyor. Bu nasıl açıklanabilir?”
Önce şu gerçeği anlamaya çalışmak gerekir ki, Allah’ın kesin
yasaları
arasındaki ilişkilerde insanın ruhsal ve psikolojik yönlenmesini
sağlayan
etkiler vardır. Şer, kötülük, sıkıntı ve huzursuzluk,
ya da hayır,
huzur, sevinç
ve bereket göreceli kavramlardır. Bunlar
herkese göre değişir.
Nitekim aynı olayın, birini sevindirirken,
bir diğerini acılara boğduğu
bilinen
bir gerçektir.
Örneğin Allah
Teâlâ, kullarından birinin duâsını kabul
ederek amacını
gerçekleştirmekle
onu sevindirmeyi, buna karşın o kimseden nefret eden
bir diğerini de dolayısıyla aynı anda üzmeyi ezelî ilminde takdir
etmiş olabilir. Şu halde bir kimsenin,
örneğin: “Allah’ım beni mutlu
kıl!” diye duâ etmesi üzerine o insanın
gerçekten de herhangi
bir nedenle mutluluk duymaya başlaması
Allah’ın ezelde böyle bir
olayı bilmiş olmasındandır.
Ecel ve ömür meselelerine gelince bunlarda hiçbir izâfîlik yoktur.
Bilâkis ömür, ecel ve ölüm çok somut hayat olaylarıdır. Bunların
kesin
ve pozitif açıklamaları vardır. Her insana göre farklı
anlamlarda yorumlanamazlar.
Ölüm olayı, her insanın kanaat ve
yargısında yine ölümdür. Ecel ve ömür de böyledirler. Dolayısıyla
ölümü hazırlayan nedenlerle; değişken, izâfî psikolojik olayları
karıştırmamak gerekir.
22 13/Ra’d, 39
23 40/Mü’min, 60
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 20 -
Bedâ ve Kader: Bedâ, bir kimsenin, önceden sonunu bir türlü
kestiremediği
bir şey hakkında, daha sonra kesin bir karara varması
anlamına gelen Arapça bir sözcüktür.
Bu sözcük, bazılarının, Allah’ın ilim, irâde ve tekvin sıfatlarına
ilişkin bir inanışlarına verilen addır. Onlardaki bu inanış: Sözde,
Allah Teâlâ’nın, daha önce belli şartlarda meydana geleceğini bildiği
bir olayı daha sonra değiştirmesi anlamına gelir.
Tabiatıyla bu, Allah’ın (hâşâ) yanılmak, önceden bir şeyi
kestirememek,
ya da birtakım hesaplar yaparak görüş ve karar
değiştirmek gibi -yaratıklara
mahsus- bir bocalama ve çelişki içine
düşmesi demektir ki Allah Teâlâ böyle bir eksiklikten münezzehtir.
Kesinlikle ifade etmek gerekir ki “Bedâ” kavramının İslâm
inancında
hiç bir yeri yoktur. Allah Teâlâ her şeyi ezelî ilmiyle
önceden bilmektedir
ve geleceği nasıl biliyorsa olayların tümü,
istisnâsız O’nun bildiği
şekilde, buyurduğu
ve belirlediği doğrultuda
cereyan eder ve olup biter. 24
Ölüm bir sünnetullah, Allah’ın evrendeki değişmez İlâhî kanunu
olduğundan, ondan kaçılamaz. Eğer Yüce Allah ölümü yaratmayıp
da insanlar ölmeseydi, ihtiyarlayıp ölümü nimet sayanların
hali ve şimdiden dünyanın insanlara dar gelmeye başlaması
karşısında durumumuz ne olurdu, bir düşünün! Bunu düşününce
ölümde büyük bir hikmet ve isâbet bulunduğunu anlarız. Bununla
birlikte, Yüce Allah intiharı yasaklayarak, hayatımızı korumakla
mükellef kıldığı gibi, başkasının hayatına kast etmeyi de men
ediyor. Öldürmek Allah’a mahsustur verdiği canı O alır. Öldürülen
kimsenin katiline cezâ verilmesi, öldürdüğü için (öldürme fiilini
yarattığı için) değil, Allah’ın haram kıldığı bir fiili işlediği için verilir.
Ölümü yaratan Allah’tır. Ölenin eceli gelip hayatı sona ereceği
an yaklaşınca katil onun ölümüne sebep olur. El-Muhyî, er-Razzâk,
el-Mü’mît olan yalnız Allah’tır. Her şeyi yaratan ve yarattıkları
tüm canlıların rızkını veren Allah Teâlâ olduğu gibi onları yok
edip öldüren de O’dur. Diriltmek ve öldürmek O’nun takdir ve
yaratmasıyladır. Her canlının belli ve takdir edilmiş bir eceli vardır.
Tabiat varlıklarının belli bir ömrü, bir işlev süresi vardır.25 Bütün
doğa varlıklarının olduğu gibi, insanların ve tüm canlıların belli
bir yaşama süresi vardır. O süreden ne az, ne de çok yaşamak
mümkündür. Buna ecel diyoruz.
24 Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y. s. 304-308
25 13/Ra’d, 2; 31/Lokman, 29; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 5
ECEL VE ÖLÜM
- 21 -
Öldürülmüş olan bir insan, Allah yanında mukadder olan eceli
ile ölür. İnsan, kazâ ve kader olarak Allah’ın ilminin ezelde ne
sûretle takdir edildiğini bilmez. Ona düşen görev, Allah’ın emrettiği
şekilde hayatını koruyup kendi ecelinin gelmesine sebep
olmamak ve başkasının hayatına tecâvüz etmemektir. Allah’ın
verdiği canı almak, yine Allah’a aittir. Bunun içindir ki, bir insanın
canına kıymış olan insan cezâsını görür. Çünkü kendi irâde ve tercihi
ile onun ecelinin gelmesine, o adamın ölmesine sebep olmuş
ve Allah’ın râzı olmadığı çirkin bir işi yapmış ve Allah’ın emrine
karşı gelmiştir.
“Allah’ın emir ve kazası (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur.
O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır...”26 İnsan, kendisine tanınan
süreden eksik veya fazla yaşayamayacağına göre, ölmemek
için savaştan kaçmakla ölümden kurtulamaz. 27
“...Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir
edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp
giderlerdi...”28; “Ey iman edenler! Siz, inkâr edenler gibi, yeryüzünde sefere
çıkan veya savaşan kardeşleri hakkında, ‘eğer bizim yanımızda kalsalardı
ölmezler, öldürülmezlerdi’ diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaati
onların kalplerine (kaybettikleri yakınları için onulmaz) bir hasret (yarası)
olarak koydu. Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla
görür.”29; “(Evlerinde) Oturup da kardeşleri hakkında, ‘bize uysalardı
öldürülmezlerdi’ diyenlere, ‘eğer doğru sözlü insanlarsanız, canlarınızı
ölümden kurtarın bakâlim!’ de. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü
sanmayın! Bilâkis onlar diridirler.” 30
Çeşitli bahanelerle Uhud Savaşından kaçıp çekilmiş olan
münâfıklar, savaşta ölmüş olan akrabâ ve tanıdıklarının haberini
alınca: “Eğer bizim yanımızda olsalardı, ölmezler, öldürülmezlerdi”
demişlerdi. Bu tür sözler, onların yüreklerindeki derdi arttırmaktan
başka bir şey sağlamaz. Çünkü Allah’ın takdirini inkâr,
her işi insanın kendi kusuruna bağlamak, insanı bunalıma sokar.
Gerçekte her şey Allah’ın takdirine bağlıdır. Ecel gelmedikçe insan
ölmez. Savaşta ölen, eceli sona erdiği ve cephede öleceği takdir
edildiği için ölür. Eceli dolmamış insanı Yüce Allah, kurşunlar,
bombalar arasından kurtarıp yaşatır. Allah’ın kaderine böyle iman
eden, tesellî ve huzur bulur. Korkunun ecele faydası yoktur, ölümden
kaçmak mümkün değildir. “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer ölümden veya
26 3/Âl-i İmrân, 145
27 3/Âl-i İmrân, 145, 156, 185; 4/Nisâ, 78; 33/Ahzâb, 16
28 3/Âl-i İmrân, 154
29 3/Âl-i İmrân, 156-158
30 3/Âl-i İmrân, 168-170
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 22 -
öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz
gelmemiş ise,) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir.” 31
Toplumların Eceli: Bireylerin belli bir ömrü olduğu gibi, toplumların
da belli bir ömrü vardır. İnsan gibi toplum ve devletler
de doğar/kurulur, büyür/yükselir ve ölür. Sürelerini dolduran ümmetler
ve uluslar, tarih sahnesinden silinir ve egemenliklerini kaybeder,
başka ulus ve yönetimlerin egemenliği altına girerler. “Her
ümmetin (takdir edilmiş) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geriye
atabilirler, ne de bir an ileriye alabilirler (Allah’ın takdir ettiği vakitte yok
olup giderler).” 32
Yükselme ve egemenlik sürelerini dolduran uluslar, ahlâkî dejenerasyona
uğrayınca Allah’ın cezasını hak eder, ya tamamen
helâk edilip tarih sahnesinden silinir veya egemenliklerini yitirirler.
33
Ecel meselesini Allah’ın bilgisi açısından ele alacak olursak;
Allah’ın her şeyi nasıl olacaksa öyle bildiğinden; “eceli de, meydana
geliş şartları nasıl olacaksa olsun, bütün mâhiyeti ile bilip
takdir etmiştir” diyebiliriz.
Ecele inanç, insanları korkaklıktan, haklarının gasbedilmesine
karşı tepkisiz olmaktan, zulme seyirci kalmaktan kurtardığı
için, sosyal hayat için de çok faydalı bir unsurdur. Kişileri tembelliğe
ve tedbirsizliğe değil; aksine, daha cesur ve atak çalışmaya
ve gayrete yöneltir. Sebepleri putlaştırmanın önüne geçer.
Yakınlarından biri öldüğünde kişinin “keşke”ler içinde boğulmasına,
başkalarına ve kendine gereksiz suçlamalar yapmasına engel
olur. Ölüm gibi doğal ama ölünün yakınlarına acı veren bir olayı
daha rahat kabullenip Allah’a, O’nun kaderine teslim olmayı sağlar.
Dolayısıyla ecel inancı, insanın dünya ve âhiret mutluluğuna
engel olacak yanlışlıklardan kurtulmasına sebep olur.
Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm
Kur’ân-ı Kerim’de “ecel” kelimesi, toplam 52 yerde geçer. Ayrıca,
iki âyet-i kerimede “ecel” kelimesi fiil halinde kullanılır;34 bir
âyette de mef’ûl ismi olarak müeccel şeklinde kullanılır.35
31 33/Ahzâb, 16
32 7/A’râf, 34; Aynı konuyla ilgili âyetler için bk. 10/Yunus, 49; 15/Hicr, 5; 23/
Mü’minûn, 43.
33 7/A’râf, 135, 185; 10/Yûnus, 11; 11/Hûd, 104; 13/Ra’d, 38; 14/İbrâhim, 10,
44; 16/Nahl, 61; 17/İsrâ, 99; 20/Tâhâ, 128-129; 29/Ankebût, 5; 35/Fâtır, 45;
42/Şûrâ, 14
34 6/En’âm, 128; 77/Mürselât, 12
35 3/Âl-i İmrân, 145
ECEL VE ÖLÜM
- 23 -
Yaşama süresi anlamında kullanılan ömür (“umr”) kelimesi
ise 7 âyette geçer. Ayrıca 5 yerde de bu anlamdaki umr kelimesi,
fiil halinde kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de ölüm anlamındaki “mevt”
kelimesi ve türevleri 165 yerde geçer. Vefat gibi değişik kelime ve
ifadelerle ölümden 190 yerde söz edilen Kur’ân-ı Kerim’de, bütün
âyetlerin yaklaşık üçte biri; ölümle, öldükten sonra dirilmeyle,
âhiret ve oradaki ödül ve cezayla ilgilidir.
Âyet-i kerimelerde, insanların ve toplumların Allah tarafından
takdir edilmiş ecelleri, yani yaşama süreleri olduğu ısrarla belirtilir.
Bu ecel/süre, ne bir saat (an) öne alınır, ne de bir an geciktirilir.
Kur’an’da; yaratan ve öldürenin Allah olduğu, O’nun insanları
tekrar diriltip hesaba çekeceği, ölümden sonra insanların O’na
döneceği belirtilir. Sahte tanrıların kimseyi öldürüp diriltemeyeceği,
kendilerine bile fayda ve zarar veremeyecekleri vurgulanır.
Yaşayanların ömürlerinin Allah katında belli bir eceli/süresi olduğu,
o süre dolup ecelleri geldiğinde canlıların bir an bile geciktirilmeden
veya öne alınmadan ölüm acısını tadacakları ifade edilir.
Bazı âyetlerde ay, güneş ve diğer gezegenlerin düzenli hareketlerinin
süresinin belirlenmiş olduğu ifade edilirken,36 bir kısmında
göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin tâbi olduğu kozmik
düzenin bozulacağı bir vaktin bulunduğu anlatılır.37 Ecelle ilgili
âyetlerde, Allah’ın her insan için bir yaşama süresi ve bir ölüm
vakti belirlediği ifade edilmiş,38 kendilerine uzun ömür verilenlerin
de, ömrü kısaltılanların da mutlaka bir kitapta yazılı olduğu
bildirilmiştir.39 İlâhî emirlere uyanların tâyin edilmiş ölüm vaktine
kadar güzel bir şekilde yaşatılacakları müjdelenirken,40 zâlimlerin
de ecelleri gelinceye kadar cezâlandırılmayacağı, ancak zamanı
gelince bir anlık öne alış veya erteleme yapılmayacağı belirtilmiştir.
41 Bazı insanların hayatlarının ihtiyarlamadan önce sona
erdirildiği, bazı kişilerin ise kendileri için belirlenen süreye kadar
yaşatıldığı anlatılmıştır. 42
Kur’ân-ı Kerim’e göre toplumlar da bireyler gibi birer organizmadırlar.
Bireylerin belli bir ömrü, süresi olduğu gibi, toplumların
da belli bir ömrü, süresi vardır. Hiçbir nefis, kendisi için belirlenen
36 13/Ra’d, 2; 30/Rûm, 8; 31/Lokman, 29
37 6/En’âm, 2, 128; 14/İbrâhim, 10; 29/Ankebût, 5, 53
38 6/En’âm, 2, 60
39 35/Fâtır, 11
40 11/Hûd, 3
41 16/Nahl, 61; 29/Ankebût, 53
42 40/Mü’min, 67
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 24 -
süreden az ya da çok yaşayamayacağı gibi,43 hiçbir toplum ve ulus
da sürelerinden fazla yaşayıp egemen olamaz. Toplumların eceli,
yani yıkılış zamanı gelince bunun bir anlık süre için öne alınmayacağı
gibi, geriye bırakılmayacağı da bildirilir. 44
“Ey kâfirler! Siz ölü (henüz yok) iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat
veren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Şunu bilin ki, sonra sizi (eceliniz
gelince) O, öldürecek, tekrar sizi O diriltecek ve tekrar O’na döndürüleceksiniz
(orada hesap vereceksiniz).” 45
“(Ey Muhammed, onlara:) ‘Şayet (iddiâ ettiğiniz gibi) âhiret yurdu Allah
katında diğer insanlara değil de yalnızca size aitse ve bu iddianızda
doğru iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakâlim)’ de. Onlar, kendi elleriyle
önceden yaptıkları işler (günah ve isyanları) sebebiyle hiçbir zaman
ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zâlimleri iyi bilir. “Yemin olsun ki,
sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Şirk
koşan müşriklerden/putperestlerden her biri de arzular ki, bin sene yaşasın.
Oysa yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların
yapmakta olduklarını eksiksiz görür.” 46
“Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ‘ölüler’ demeyin. Bilâkis onlar
diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız. Andolsun ki sizi biraz
korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik)
ile imtihan ederiz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler,
kendilerine bir belâ geldiği zaman: ‘Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz’
derler.” 47
“Bir zamanlar İbrahim de Rabbine ‘Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini
bana göster’ dedi. Rabbi ona: ‘Yoksa inanmadın mı?’ deyince, ‘Hayır!
İnandım. Lâkin kalbimin mutmain olması için görmek istedim’ dedi.
Bunun üzerine ‘Öyleyse kuşlardan dört tanesini yakala, onları yanına al,
sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra
onları kendine çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir’
buyurdu.” 48
“Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak
müslümanlar olarak can verin.” 49
“Allah’ın emir ve kazası (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur.
43 63/Münâfıkun, 11
44 7/A’râf, 34; 10/Yûnus, 49; 14/İbrâhim, 10; 15/Hicr, 5; 16/Nahl, 61; 23/Mü’minûn,
43; 71/Nûh, 4
45 2/Bakara, 28
46 2/Bakara, 94-96
47 2/Bakara, 154-156
48 2/Bakara, 260
49 3/Âl-i İmrân, 102
ECEL VE ÖLÜM
- 25 -
O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini
isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da
bundan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 50
“...Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş
olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi...”
51
“Ey iman edenler! Siz, inkâr edenler gibi, yeryüzünde sefere çıkan veya
savaşan kardeşleri hakkında, ‘eğer bizim yanımızda kalsalardı ölmezler,
öldürülmezlerdi’ diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaati onların kalplerine
(kaybettikleri yakınları için onulmaz) bir hasret (yarası) olarak koydu.
Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görür. Eğer
Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah’ın rahmet ve
mağfireti, onların elde edecekleri bütün şeylerden daha hayırlıdır. Andolsun,
ölseniz de, öldürülseniz de Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.” 52
“(Evlerinde) Oturup da kardeşleri hakkında, ‘bize uysalardı öldürülmezlerdi’
diyenlere, ‘eğer doğru sözlü insanlarsanız, canlarınızı ölümden
kurtarın bakâlim!’ de. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın!
Bilâkis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri
ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından
gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine
de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesini vermenin sevincini duymaktadırlar.”
53
“Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyâmet günü yaptıklarınızın karşılığı
size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konulursa
o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise, aldanma
metâından başka bir şey değildir.” 54
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; burçlarda, sarp ve sağlam
kalelerde olsanız bile!” 55
“Sizi bir çamurdan yaratan, sonra eceli/ölüm zamanını takdir eden
ancak O’dur. Bir de O’nun katında ecel-i müsemmâ/muayyen bir ecel
(kıyâmet günü) vardır. Hal böyle iken siz hâlâ şüphe (mi) ediyorsunuz(?)” 56
“Sizi geceleyin öldüren (öldürür gibi uyutan) ve gündüzün güç yetirip
etkilemekte (yapıp işlemekte) olduklarınızı bilen, sonra adı konulmuş
50 3/Âl-i İmrân, 145
51 3/Âl-i İmrân, 154
52 3/Âl-i İmrân, 156-158
53 3/Âl-i İmrân, 168-170
54 3/Âl-i İmrân, 185
55 4/Nisâ, 78
56 6/En’âm, 2
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 26 -
ecel doluncaya kadar onda (gündüzde) sizi dirilten (uykudan uyandıran)
O’dur. Sonra dönüşünüz yine O’nadır. Sonra yapmakta olduklarınızı size
O haber verecektir.” 57
“O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular
gönderir. Nihayet birinize ölüm geldimi elçilerimiz (can almakla
görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar (bu hususta verilen vazifeyi
yapmakta) kusur etmezler.” 58
“De ki: ‘Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm;
hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana öyle emrolundu
ve ben müslümanların ilkiyim.” 59
“Her ümmetin (takdir edilmiş) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir
an geriye atabilirler, ne de bir an ileriye alabilirler (Allah’ın takdir ettiği
vakitte yok olup giderler).” 60
“Onlar, göklerin ve yerin ‘bağımlı olduğu egemenliğe ve sünnete’
(melekûta), Allah’ın yarattığı şeylere ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine
bakmıyorlar mı? Bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?” 61
“Eğer Allah, onların hayra ulaşmak için çarçabuk davrandıkları gibi,
insanlara şerri de çabuklaştırsaydı, mutlaka ecellerine hüküm verilirdi (ve
hepsi de helâk olurlardı). İşte Bize kavuşmayı ummayanları Biz böylece
taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda (kendi başlarına) bırakırız.”
62
“De ki: ‘Ben kendime bile Allah’ın dilediğinden başka ne bir zarar ne
de bir menfaat verme gücüne sahibim.’ Her ümmetin (takdir edilmiş) bir
eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman artık ne bir saat geri kalırlar ne de ileri
giderler.” 63
“Ve Rabbinizden mağfiret dilemeniz, sonra da O’na tevbe etmeniz
için (Bu Kitap indirildi. Eğer bu emrolunanları yaparsanız), Allah sizi, tâyin
edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatır, faziletli olan/fazlasını yapan
herkese de iyiliğinin karşılığını kendi lütfundan verir. Eğer yüz çevirirseniz,
ben sizin başınıza gelecek büyük bir günün azabından korkarım.” 64
“Biz onu (kıyâmet gününü) sadece sayılı bir müddetin sona ermesine
kadar bekletir, erteleriz.” 65
57 6/En’âm, 60
58 6/En’âm, 61
59 6/En’âm, 162-163
60 7/A’râf, 34
61 7/A’râf, 185
62 10/Yûnus, 11
63 10/Yûnus, 49
64 11/Hûd, 3
65 11/Hûd, 104
ECEL VE ÖLÜM
- 27 -
“... Her ecel (tesbit edilmiş süre) için bir kitap (yazı, hüküm, son) vardır.” 66
Her vakit ve müddetin Allah katında ayrı ayrı bir yazısı, hikmet
gereği verilmiş özel bir hükmü vardır. Bu müddet içerisinde
kurtuluşa ermek veya azâba müstahak olmak için insanlara mühlet
ve müsâade verilmiştir.
“İnsanları, kendilerine azâbın geleceği gün (kıyâmet) hakkında uyar/
korkut ki, sonra zâlimler; ‘Ey Rabbimiz! Yakın bir ecele/müddete kadar
bize süre ver de Senin dâvetine uyalım ve peygamberlere tâbi olalım’ derler.
(Onlara denilir ki:) ‘Daha önce, sizin için bir zevâl olmadığına yemin
etmemiş miydiniz?” 67
“Helâk ettiğimiz hiçbir ülke yoktur ki, hakkında (Bizce) bilinen bir yazı/
yazgı olmasın.” 68
Gerek arâzisini yere batırmak ve gerekse halkını yok etmek
sûretiyle veya başka âfetlerle helâk edilen memleketlerin hiç biri,
körü körüne, tesâdüfî olarak helâk edilmiş değildir. Allah tarafından
tâyin ve takdir edilip Levh-i Mahfûz’da yazılmış şaşmaz,
unutulmaz ve gaflet edilmez bir yazı gereğince helâk olmuşlardır.
Demek ki, devlet ve toplumların da fertler gibi takdir edilmiş
belli ömürleri vardır. Bireyler doğduğu, geliştiği, ihtiyarladığı
ve nihâyet öldüğü gibi, devletler de kurulur, gelişir ve nihâyet
Allah’ın takdir ettiği gün gelince, yıkılıp tarihe karışırlar. Fertler
gibi bunların da bazıları uzun ömürlü, bazıları ise kısa ömürlü
olur.
“Hiçbir millet, ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez.” 69
“Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezâlandıracak olsaydı, yeryüzünde
hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları ecel-i müsemmâya/takdir
edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir
saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” 70
“Sizi Allah yarattı; sonra sizi vefat ettirecek. Daha önce bilgili iken hiçbir
şeyi bilmez hale gelsin (bilgisizliğin ne demek olduğunu anlasın) diye
sizden bazı kimseler erzel-i ömre/ömrün en kötü çağına kadar yaşatılır.
Şüphesiz ki Allah alîmdir/bilgilidir, kadîrdir/kudretlidir.” 71
“Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, cehennem
sırf onun içindir. O ise orada ne ölür, ne dirilir.” 72
66 13/Ra’d, 38
67 14/İbrâhim, 44
68 15/Hicr, 4
69 15/Hicr, 5
70 16/Nahl, 61
71 16/Nahl, 70
72 20/Tâhâ, 74
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 28 -
“Eğer Rabbinden, daha önce sâdır olmuş bir söz ve ecel-i müsemmâ/
tâyin edilmiş bir vâde olmasaydı, (cezâ ve helâk onlar için de dünyada)
gerekli ve kaçınılmaz olurdu.” 73
“Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen,
sanki onlar ebedî mi kalacaklar? Her canlı, ölümü tadacaktır. Bir deneme
olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak Bize
döndürüleceksiniz.” 74
“Evet, onları da, atalarını da barındırdık. Nihâyet ömür kendilerine (hiç
bitmeyecek gibi) uzun geldi. Oysa onlar, bizim gelip (kâfirlere âit) arâziyi
çevresinden eksilteceğimizi görmezler mi? Şu halde, üstün gelen onlar
mı?” 75
“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki,
Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan),
sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından
(uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim.
Ve dilediğimizi, ecel-i müsemmâya/belirlenmiş bir süreye kadar
rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra
güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder;
yine içinizden kimi de erzel-i ömre/ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür;
tâ ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin.
Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat Biz, üzerine
yağmur indirdiğimizde o kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten)
iç açıcı bitkiler verir. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O, ölüleri diriltir.
Yine O, her şeye hakkıyla kaadirdir. Kendisinde şüphe olmayan kıyâmet
vakti de gelecek; Allah, kabirlerdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır. “ 76
“O, (önce) size hayat veren, sonra öldürecek, sonra yine diriltecek
olandır. Gerçekten insan, çok nankördür!” 77
“Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.” 78
“(Kâfirler) O’nu bırakıp hiçbir şey yaratmayan, bilâkis kendileri yaratılmış
olan, bizzat kendilerine bile ne zarar ne de fayda verebilen, öldürmeye,
hayat vermeye ve ölüleri yeniden diriltip kabirden çıkarmaya güçleri
yetmeyen tanrılar edindiler.” 79
73 20/Tâhâ, 129
74 21/Enbiyâ, 34-35
75 21/Enbiyâ, 44
76 22/Hacc, 5-7
77 22/Hac, 66
78 23/Mü’minûn, 43
79 25/Furkan, 3
ECEL VE ÖLÜM
- 29 -
“Sen, ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip dayan. O’nu hamd
ile tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olarak O yeter.” 80
“Bil ki sen, ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olana sağırlara
da dâveti duyuramazsın.” 81
“Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, bilsin ki Allah’ın eceli/O’nun tâyin
ettiği o vakit, elbet gelecektir. O, her şeyi işiten ve bilendir.” 82
“Senden, azâbı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Eğer ecel-i müsemmâ
(adı konulmuş bir ecel, önceden tâyin edilmiş bir vakit/vâde) olmasaydı,
elbette onlara azap gelip çatmış olurdu. Fakat kendileri şuurunda olmadan
(hiç farkına varmadıkları bir sırada) o, onlara kuşkusuz âniden geliverecektir.”
83
“Her nefis/can ölümü tadacaktır. Sonunda Bize döndürüleceksiniz.” 84
“Kendi kendilerine, Allah’ın, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları
ancak hak olarak ve ecel-i müsemmâ (muayyen bir süre) için yarattığını
hiç düşünmediler mi? İnsanların birçoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten
inkâr etmektedirler.” 85
“Allah (o yüce varlıktır) ki, sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra
O, hayatınızı sona erdirecek, daha sonra da sizi (tekrar) diriltecektir. Peki,
sizin (Allah’a eş tuttuğunuz) ortaklarınız içinde bunlardan birini yapabilecek
var mı? Allah onların şirk/ortak koştuklarından münezzehtir ve yücedir.”
86
“Bilmez misin ki Allah, geceyi gündüze ve gündüzü geceye katmaktadır.
Güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır. Bunların her biri ecel-i
müsemmâya/belli bir vâdeye kadar hareketine devam eder. Ve Allah, yaptıklarınızdan
tamamen haberdardır.” 87
“Kıyâmet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru
O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez.
Yine hiç kimse nerede öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah, her şeyi
bilendir, her şeyden haberdardır.” 88
“De ki: ‘Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize
döndürüleceksiniz.” 89
80 25/Furkan, 58
81 27/Neml, 80
82 29/Ankebût, 5
83 29/Ankebût, 53
84 29/Ankebût, 57
85 30/Rûm, 8
86 30/Rûm, 40
87 31/Lokman, 29
88 31/Lokman, 34
89 32/Secde, 11
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 30 -
“(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız,
kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise,) o takdirde de,
yaşatılacağınız süre çok değildir.” 90
“Allah sizi (önce) topraktan, sonra menîden yarattı. Sonra sizi çiftler
(erkek-dişi) kıldı. O’nun bilgisi olmadan hiç bir dişi ne gebe kalır ne de
doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da
mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Şüphesiz bunlar, Allah’a kolaydır.” 91
“Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar;
güneş ve ayı emri altına almıştır. Her biri ecel-i müsemmâya/belirtilmiş
bir süreye kadar akıp gider. İşte (bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah’tır.
Mülk O’nundur. O’nu bırakıp da kendilerine taptıklarınız ise, bir çekirdek
kabuğuna bile sahip değillerdir.” 92
Gecenin gündüze, gündüzün geceye girdirilmesi, gecenin
gündüzün yerini, gündüzün de gecenin yerini almasıdır. Başka bir
ifâdeyle; birinin kısalmasıyla diğerinin uzamasıdır. Güneş ve ayın
belirtilen süreye kadar akıp gitmesi, kendi yörüngeleri etrafında
dönüşlerini kıyâmete kadar sürdürmeleri veya güneşin bir yılda,
ayın da bir ayda dönüşünü tamamlamasıdır. Bütün bunlar Allah
tarafından takdir edilip belirlenmiş bir süreye, yani müsemmâ bir
ecele kadar böyle devam edecektir.
“İnkâr edenlere de cehennem ateşi vardır. Öldürülmelerine hükmedilmez
ki ölsünler. Cehennem azâbı da biraz olsun hafifletilmez. İşte Biz, küfürde
ileri giden her nankörü böyle cezâlandırırız. Onlar orada: Rabbimiz!
Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine sâlih ameller/iyi işler yapalım! diye
feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği, öğüt alabileceği
kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmemiş miydi? (Niçin inanmadınız?)
Şimdi tadın (azâbı)! Zâlimlerin yardımcısı yoktur.” 93
Gelen uyarıcıdan maksat, peygamberler ve kitaplardır. Bazıları;
akıl, ihtiyarlık ve yakınların ölüm gibi özellikleri de uyarıcı
olarak açıklar.
“Eğer Allah, kazandıkları dolayısıyla insanları (azap ile hemen) yakalayıverip
cezâlandıracak olsaydı, (yerin) sırtı üzerinde hiçbir canlıyı bırakmazdı.
Ancak, onları, ecel-i müsemmâya/adı konulmuş bir süreye kadar
ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman (gerekeni yapar). Zira
şüphesiz Allah, kendi kullarını görmekte/gözetlemektedir.” 94
90 33/Ahzâb, 16
91 35/Fâtır, 11
92 35/Fâtır, 13; bak. Benzer âyet: 39/Zümer, 5
93 35/Fâtır, 36-37
94 35/Fâtır, 45
ECEL VE ÖLÜM
- 31 -
“Kime uzun ömür verirsek Biz onun yaratılışını (gençliğini, güzelliğini,
gelişmesini) bozar, tersine çevirir, beli bükük hale getiririz. Onlar bunu hiç
düşünmezler mi?” 95
“Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra şüphesiz siz de,
kıyâmet günü, Rabbinizin huzurunda muhâkeme olacaksınız.” 96
“Allah, ölenin ölüm zamanı gelince; ölmeyenin de uykusunda ruhları
alır. Bu sûretle hakkında ölümle hükmettiği (rûhu) tutar, ötekini belirli
bir vakte kadar (bedene) salıverir. Şüphe yok ki bunda, iyi düşünecek bir
kavim için kesin ibretler vardır.” 97
“Sizi topraktan, sonra menîden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan)
yaratan sonra bebek olarak çıkaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa
erişmeniz, sonra da yaşlanıp ihtiyar olmanız için yaşatandır. İçinizden kimi
de daha önce vefat ettirilmektedir. Allah yaşatmayı ecel-i müsemmâya/
belli bir vakte ulaşmanız ve olur ki aklınızı kullanıp düşünmeniz için yapar.”
98
Âyette, ilk insan Âdem’in (a.s.) topraktan yaratıldığına işâret
edildikten sonra, insanın ana rahminden ihtiyarlığına kadar çeşitli
safhaları tasvir ediliyor. Erken çağlardaki ölümle gençlik ve
yaşlılık devrelerindeki ölümün sebepleri, ecel ve hikmet kavramlarıyla
izah ediliyor.
“Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki çekememezlik
dolayısıyla ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden, adı konulmuş bir
ecele/belli bir süreye kadar erteleme sözü geçmiş (verilmiş) olmasaydı,
muhakkak aralarında hüküm verilmiş (iş bitirilmiş)ti...” 99
“(Mü’minler) Orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve Allah
onları cehennem azâbından korumuştur.” 100
“(Müşrikler) dediler ki: ‘Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. (Kimimiz)
ölürüz, (kimimiz) yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder. Bu hususta
onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zannediyorlar.” 101
“Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları ancak hak ve adı konulmuş
bir ecel (belli bir süre) için yarattık...” 102
95 36/Yâsin, 68
96 39/Zümer, 30-31
97 39/Zümer, 42
98 40/Mü’min, 67
99 42/Şûrâ, 14
100 44/Duhân, 56
101 45/Câsiye, 24
102 46/Ahkaf, 3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 32 -
“Ölüm sarhoşluğu bir gün gerçekten gelir de, ‘işte (ey insan) bu, senin
öteden beri kaçtığın şeydir’ denir.” 103
“Yeryüzünde bulunan her canlı fânîdir, yok olacaktır.” 104
“Aranızda ölümü takdir eden Biziz. Ve Biz, önüne geçilebileceklerden
değiliz. Böylece, sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz
bir yaratılışta tekrar var edelim diye (ölümü takdir ettik).” 105
“De ki: ‘Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır.
Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz, O size
bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” 106
“Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar
geciktirsen de sadaka/zekât verip iyilerden olsam!’ demesinden önce,
size verdiğimiz rızıktan infak edin (Allah için harcayın). Allah, eceli gelince
hiçbir nefsi geri bırakmaz. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” 107
“O (öyle Yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak
için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır.”
108
“Ki günahlarınızı bağışlasın ve sizi ecel-i müsemmâya (adı konulmuş
bir ecele, belli bir vâdeye) kadar ertelesin. Elbette Allah’ın eceli (tâyin ettiği
vâde) geldiği zaman, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!” 109
“Allah’ın emir ve kazâsı (izni) olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. O
(ölüm), belli bir ecele/süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse,
kendisine ondan veririz; kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan
veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 110
Belirlenmiş bir yazıya, tâyin edilmiş bir ecele göre, Allah’ın
izni olmadan, eceli gelmeden hiçbir nefis için ölmek yoktur. Ölüm
şekli nasıl olursa olsun, kişi öldüğü zaman ecelinin bittiği anlaşılır.
Her kim dünya menfaatini isterse ona ondan veririz, her kim
de âhiret nimetini isterse ona da ondan veririz. Müslüman olsun,
kâfir olsun kişinin yiyeceği, içeceği, giyeceği her şey yazılmıştır.
Kimse rızkını tamamlamadan ölmez. Rızkının bitmesi ecelinin gelmesi
demektir. Cihada katılmak ölümü çabuklaştırmadığı gibi, cihaddan
geri kalmak veya kaçmak da ölümü geciktirmez. Öyleyse
103 50/Kaf, 19
104 55/Rahmân, 26
105 56/Vâkıa, 60-61
106 62/Cum’a, 8
107 63/Münâfıkûn, 10-11
108 67/Mülk, 2
109 71/Nûh, 4
110 3/Âl-i İmrân, 145
ECEL VE ÖLÜM
- 33 -
neden hezimete uğradınız? Hezimet ölümü defedemez, sebat da
hayatı kesemez. Elbette ki verdiğimiz nimetlerden dolayı nankörlük
etmeyip şükredenleri, emir ve yasaklarımıza riâyet edenleri
Cennet nimetleriyle mükâfatlandıracağız!..
Mevdûdi diyor ki: “Burada müslümanlara ölüm korkusundan
kaçmanın anlamsız olduğu öğütleniyor. Çünkü hiç kimse Allah’ın
belirlediği zamandan bir dakika bile önce veya belirlenen zamandan
bir dakika bile fazla yaşayamaz. Bu nedenle insanın dikkat
etmesi gereken konu, ölümden nasıl kaçılacağı değil, bu dünyada
kendisine verilen zamanı nasıl en iyi bir şekilde değerlendirebileceği
olmalıdır. Önemli olan nokta şudur: İnsan kendisine verilen
zamanı bu dünya hayatı için mi, yoksa ölümden sonraki hayat için
mi harcayacaktır? 111
Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm
Ecel kelimesi, Kur’an’daki kullanılışlarına benzer şekilde çeşitli
hadislerde de yer almaktadır. Bazı hadislere göre eceli gelmeyen
hastalar şifâ bulur; bu sebeple ziyâretçiler hastalar için şifâ dileğinde
bulunmalıdır.112 Bir kısım hadislerde ecelin insanın emellerine
ulaşmasına engel olduğu, her insanın ecelinin önceden
takdir edildiği bildirilirken,113 diğer bir kısmında, çok uzun ömürlü
olmaktan (erzel-i umr’den) Allah’a sığınan Hz. Peygamber’in
kendisine hizmet edenlere uzun ömürlü olmaları için duâ ettiği,
akrabâyı ziyâret edip onları gözetmenin, komşulara karşı güzel
davranmanın ve sadaka vermenin ömrü uzattığı ifade edilmiştir.
114
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün
yere çubukla, kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına
bir hat çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından
itibaren bu ortadaki hatta istinat eden bir kısım küçük çizgiler
attı. Rasûlullah (s.a.s.) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: “Şu çizgi
insandır. Şu onu saran kare çizgisi de eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de
onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler de musîbetlerdir.
Bu musîbet oku yolunu şaşırarak insana değemese bile, diğer biri değer.
Bu da değmezse ecel oku değer.”115 (İnsanın, ecel ve ölümün elinden
kurtulamayacağı burada somut bir şema ile ifâde edilmiştir.)
111 Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, Âl-i İmrân, 145. âyetin tefsiri
112 Ahmed bin Hanbel, I/239
113 Ahmed bin Hanbel, V/197; Tirmizî, Tefsir 2
114 Ahmed bin Hanbel, III/156, VI/159; Buhârî, Deavât 26; İbn Mâce, Mukaddime
10; Tirmizî, Deavât 113
115 Buhârî, Rikak 3; Tirmizî, Kıyâmet 23, h. no: 2456; İbn Mâce, Zühd 27, h. no:
4231
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 34 -
“Dikkat ediniz! Emel ve arzularınız uzayıp size ecelinizi unutturmasın.
Aksi takdirde kalpleriniz katılaşır.” 116
Enes (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) yere bir çizgi çizdi ve:
“Bu, insanı temsil eder” buyurdu. Sonra bunun yanına ikinci bir çizgi
daha çizerek: “Bu da ecelini temsil eder” buyurdu. Ondan daha
uzağa bir çizgi daha çizdikten sonra: “Bu da emeldir” dedi ve ilâve
etti: “İşte insan daha böyle iken (yani emeline kavuşmadan) ona daha
yakın olan (eceli) ansızın geliverir.” 117
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) omzumdan tuttu
ve: “Sen dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol” buyurdu. Tirmizî’nin
rivayetinde, “yolcu gibi ol” sözünden sonra şu ziyâde var: “Kendini
kabir ehlinden say.” 118
İbn Ömer (r.a.) şöyle diyordu: “Akşama erdinmi, sabahı bekleme,
sabaha erdinmi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin
için hazırlık yap. Hayatta iken de ölüm için hazırlık yap.” 119
1- Yukarıda kaydedilenler dışında başka kaynaklarda da
rivâyet edilmiş olan hadiste Rasûlullah (s.a.s.) kendisini gerçek
kulluğa veren kimseyi, önce evi, meskeni olmayan garibe (gurbette
olan kimseye), sonra hareket hâlinde olan yolcuya benzetiyor.
Çünkü yolcu bir yere haz almak için inmez, yolculuğuna devam
edebilmek için dinlenmek ve yolculuğu sırasında lâzım olacak eksiklikleri
tamamlamak üzere konaklar.
Ayrıca garîb, yabancı yerde tanıdığı ve güvenebileceği kimselerin
azlığı sebebiyle emniyetsizlik duyar ve belli bir korku içerisindedir.
Yolcu da öyle. Fazla olarak yolcu, taşıyabileceği zarurî
eşyayı sırtına yükler. Zarurî olmayan, lüks ve güç getiremeyeceği
yükü almaz. Şu halde âbide: “Garib ve yolcu gibi ol” şeklinde yapılan
tavsiyenin içinde “Dünyaya bağlanma, ölümden sonrası için
hazırlan, ebede giden yolculukta gerekli olan azığı yani ibâdeti
hazırla”, yani “zühd’ü elden bırakma” tavsiyesi mevcuttur. Nevevî
merhum şöyle demiştir: “Hadisin mânâsı şudur: Dünyaya dayanma,
ona sâbit kalacağın bir vatan gözüyle bakıp bağlanma, dünyada
bâkî kalacağın içinden geçmesin, yolcunun vatanında olmadıkça
bağlanmadığı şeylere sakın dünyada bağlanıp kalma.”
116 İbn Mâce, Mukaddime 7
117 Buhârî, Rikak 4; Tirmizî, Zühd 25, h. no: 2335; İbn Mâce, Zühd 27, h. no:
4232
118 İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 2/471
119 Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, h. no: 2334
ECEL VE ÖLÜM
- 35 -
Hadisi şöyle anlayan da olmuştur: “Yolcu, vatanına giden,
onun peşinde olan kimsedir. Kul, dünyada, efendisi tarafından
bir ihtiyacı görmek üzere yabancı bir yere gönderilmiş kimse gibidir.
Ona düşen verilen hizmeti bir an önce görüp dönmektir,
kendisine verilen hizmet dışında bir şeye bağlanıp kalmaz. Öyle
ise mü’min, vatan-ı aslîsi olan âhireti düşünmeli, ibâdet, kulluk
hizmetiyle geldiği dünyada bu hizmetin dışına çıkarak dünyaya
bağlanıp kalmamalı, gönlünden, fikrinden döneceği asıl yurdunu
çıkarmamalıdır.
2- Rivâyetin ikinci kısmı İbn Ömer (r.a.)’in şahsî sözü, yani
mevkuf hadis gözükmektedir. Ancak, aynı mânaya gelen merfû
rivâyetler mevcuttur. Hâkim’in tahric ettiği bir rivâyet şöyledir:
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Beş şey gelmeden evvel beş şeyin
kıymetini bilin. İhtiyarlık gelmeden evvel gençliğin, hastalık gelmeden
evvel sağlığın, fakirlik gelmeden evvel zenginliğin, sıkıntı gelmeden evvel
rahatlığın, ölüm gelmeden evvel hayatın.”
Bazı âlimler İbn Ömer (r.a.)’in yukarıdaki sözleri merfû hadisten
aldığını söylemiştir. Nitekim onun nasihati tûl-i emeli kırmaya
tazammum etmekte, ömrünü ibâdet cihetinden içinde bulunduğu
gün bilmesini (yarına çıkamayabileceğini düşünmeyi) kişiye
tavsiye etmektedir. Zira, akıllı kişi akşama erdimi yarını beklemez,
(o günkü kulluk vazifelerini eksiksiz tamamlar). Sabaha erince de
akşamı beklemez, her saatin işini saatinde yapar, ecelinin sabaha
veya akşama ulaşmadan gelebileceğini düşünür.
3- “Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap” sözü
“ölümden sonra sana faydası olacak amelde bulun, sıhhatli iken
hayırlı işler yapmada acele et, böyle işleri başka zaman yaparım
diye te’hir etme, mevcut fırsatı bu yoldan hemen değerlendir, zira
âniden hastalık gelir ve sâlih amel yapmana mâni olur ve “sonra
yaparım” kuruntusuyla, âhirete azıksız gidiverirsin...” demektir.
İbn Hacer der ki: Bu hadis “Kul hastalanır veya sefere çıkarsa sıhhatli
ve mukim (evinde) iken yaptığı ibâdeti Cenâb-ı Hak aynen kendisi
için yazar.” hadisine muhâlefet etmez. Çünkü bu hadis, amel eden
kul hakkında vârid olmuştur. Şu halde mü’min sağlığında ve normal
şartlarda hangi amele ve hangi niyete kendini alıştırıp adapte
etmişse, hastalık, yolculuk, yaşlılık gibi ibâdet ve sâlih amellerine
mâni olan durumlar sebebiyle onları yapamaz hâle gelse
Cenâb-ı Hak niyetine binâen sevabını eksiltmeksizin yazmaktadır.
Musîbete, belâya gösterdiği sabır ve tahammülün derecesine
göre kazanacağı sevaplar bundan hâriç.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 36 -
İbn Ömer (r.a.)’in hadisindeki tahzîr (korkutma), hiçbir şey
yapmayan kimse hakkındadır. Zira böyle birisi hastalandığı zaman,
sağlık hâlinde hayırlı amelleri terk etmiş olmaktan pişman olur.
Hastalık halinde de yapamayacak hale gelir ve pişmanlığı fayda
vermez.
4- Hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Abdullah İbn Ömer (r.a.)’in
omzundan tutması -söyleyeceklerine dikkatini çekmek için- uyarma
ve aradaki muhabbet ve samimiyeti arttırmaya yöneliktir.
Rasûlullah (s.a.s.)’ın bu çeşit davranışları öğreticilere metod da
vermiş olmaktadır. Tebliğde etkiyi arttırmak için bunlara da riâyet
edilmelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bütün ümmeti kastederek tek
bir ferde hitap etmiştir. Bu rivâyette Rasûlullah (s.a.s.)’ın hayrın
ümmete ulaşması, onların dünyayı terkederek, zarurî şeylerle yetinmeye
teşvikleri hususunda büyük bir arzu içinde olduğu görülmektedir.
120
“Ana rahminde, Allah tarafından bir melek gönderilerek dört şey teszbit
ettirilir: Kişinin rızkı, eceli, ameli ve şakî veya saîd mi olacağı.” 121
“Nutfe ana rahminde kırk yahut kırk beş gece kaldıktan sonra melek
gelir ve: ‘Yâ Rabbi! Şakî mi, saîd mi olacak? Erkek mi, dişi mi olacak?’ der
ve Allah’ın dediğini yazar. Bundan sonra, yapacağı işleri (amel), rızkı ve
eceli de yazılır. Nihâyet sayfa, artık ona hiçbir şey ilâve ve eksiltme olmaksızın
dürülür, kapanır.” 122
Büreyde (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) elindeki iki
çakıl(dan birini yakına, diğerini uzağa) atarak: “Şu ve şu neye
delâlet ediyor biliyor musunuz?” dedi. Cemaat: “Allah ve Rasûlü
daha iyi bilir” dediler. Buyurdu ki: “Şu (uzağa düşen) emeldir, bu
(yakına düşen) de eceldir (Kişi emeline ulaşmak için gayret ederken ulaşmadan
ölüverir).”123
“Ecelini altmış yaşına kadar uzattığı kimselerden Cenab-ı Hakk, her
çeşit özür ve bahâneyi kaldırmıştır.”124 -Metin Buhârî’den alınmıştır.-
Tirmizî’nin metni şu şekildedir: “Ümmetimin vasatî ömrü 60-70 yıldır.
Bunu aşabilenler azınlıkta kalacaklardır.”
120 İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 2/471-473
121 Buhârî, Kader 1-2, Enbiyâ, 1, Bed’u’l-Halk 6, Tevhid 28; Müslim, Kader 1-5;
Tirmizî, Kader 4; Ebû Dâvud, Sünne 16; İbn Mâce, Mukaddime 10; Ahmed
bin Hanbel, I/382
122 Müslim, Kader 1
123 Tirmizî, Emsâl 7, h. no: 2874
124 Buhârî Rikak 4; Tirmizî, Deavât 113, h. no: 3545, Zühd 23 h. no: 2332; İbn
Mâce, Zühd 27, h. no: 4236
ECEL VE ÖLÜM
- 37 -
Rezîn der ki: “Çoklukla ölümün cereyan ettiği dönem 60-70
yaş arasıdır. Allah, kime ömründe 40’ına kadar mühlet verdi ise,
ondan özrü kaldırmıştır.”125 -Metin Buhâri’den alınmıştır.-
Müşâhedemiz de gösteriyor ki, altmış yaşına varmadan da
ölenler var, 60-70 yaşlarını aşarak ölenler de var. Ancak, ümmetin,
âlimlerden, sâlihlerden ve hatta halifelerden çoğunluğu 60-
70 arasında vefat etmiştir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de bu devrede
vefat edenlerdendir. Bu sebeple hadisin şerhini yapan âlimler
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu sözlerinde öncelikle ümmeti temsil
durumunda bulunan bu ekâbir kısmını (halifeler, âlimler, ârifler,
sâlihler...) kastetmiş olabileceğini belirtirler. “60-70 arasında kuvvetlerde
noksanlık ve gerileme başlar. Bu yaşa gelenlerin tam olarak
âhirete yönelmeleri gereklidir, tâ ki, bidâyette olduğu üzere
kuvvet ve canlılığı yeniden bulsun.” Âlimlerimiz böylece dünyevî
meseleleri tahsîl faâliyetlerinde zaaf ve geriliğe düşen kimsenin,
uhrevî maksatlarla yapacağı ibâdet ve zikir gibi faâliyetlerde
-gençken dünyevî işlerdeki başarısına denk- bir başarıya erişeceğini,
böylece, ağırlık verdiği bu yeni sahadaki başarılarını görerek
kişinin yenileneceğini -ve bilhassa zamanımızda çok görülen- rûhî
çöküntüden kendisini kurtararak daha dinç, daha mukavim bir
yaşlılık geçireceğini ifade etmiş oluyorlar.
Nitekim, Nasr sûresi geldiği zaman Hz. Peygamber (s.a.s.) de
ölümünün yaklaştığını anlayarak, ibâdet ve zikrini daha da arttırmıştır.
Şu halde yaşlılıkta, dindarlığını arttırmak mü’min ihtiyarların
âdâbıdır. Ancak şunu da belirtelim ki, dindarlığını arttırmak,
dünyevî faâliyetleri tamamen terk etmek demek değildir. Belki
gençlikteki aşırılıklarını terk etmek demektir. 126
“Lezzetleri yok eden ölümü çok anın.” 127
Ensardan bir adam Peygamberimiz’e sordu: “Mü’minlerin
hangisi en akıllıdır?” Peygamberimiz (s.a.s.): “Ölümü en çok hatırlayandır
ve ölümden sonra en iyi hazırlığı yapandır. İşte bunlar en akıllı
kimselerdir.” buyurdular. 128
“Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın.
Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder.” 129
125 Buhârî, Rikak 4; Tirmizî, Deavât 113, h. no: 3545, Zühd 23, h. no: 2332; İbn
Mâce, Zühd 27, h. no: 4236
126 İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 2/474
127 Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
128 Kütüb-i Sitte Terc. 17/598
129 Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 38 -
Berâ (r.a.) anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.)’la birlikte bir
cenâzede beraberdik. Peygamberimiz, kabrin kenarına oturup
ağladılar, öyle ki (gözyaşlarıyla) toprak ıslandı. Sonra da: “Ey kardeşlerim!
İşte (başımıza gelecek) bu aynı (ölüm hâdisesi) için iyi hazırlanın!”
buyurdular. 130
“Ey insanlar! Ölmezden önce Allah’a tevbe edin. (Musîbet, hastalık,
yaşlılık gibi) ağır meşgûliyetlere düşmezden önce sâlih ameller işlemede
acele edin. Çok zikir ederek, gizli ve açık çok sadaka vererek Allah’a karşı
üzerinizdeki borcu ödeyin ki bol rızka, İlâhî yardım ve zafere, halinizin
ıslâhına mazhar olasınız...” 131
“Allah bir kulunun bir memlekette ölmesini takdir ettimi, onu oraya
-veya ‘orada bulunan bir şeye’ dedi- muhtaç kılar.” 132
“Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) ‘lâ ilâhe illâllah’ demeyi telkin edin.” 133
“Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) Yâsîn sûresini okuyun.” 134
“Sakın hiçbiriniz ölümü temennî etmesin. Çünkü o, hayırlı ve ihsan
sahibi ise, (yaşamak sûretiyle) hayır ve ihsânını arttırması umulur. Kötü bir
kimse ise, belki günahından tevbe eder de, azaptan kurtulur.” 135
“Sizden biriniz, kendisine hastalık ve zarar isâbet ettiğinden dolayı sakın
ölümü temenni etmesin! Eğer temenni etmek zorunda kalırsa şöyle
desin: ‘Allah’ım! Yaşamak benim için hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat;
ölmek benim için hayırlı ise canımı al!” 136
“Mü’min kişinin ömrü, onu hayırca ziyâdeleştirir.” 137
Mekke’li müşrikler tarafından ateş üzerine yatırılmak gibi çok
ağır işkencelerden aldığı yaralar vücudunda hayat boyu devam
eden eser bırakmış olan, zaman zaman bu yaraları tekrar iltihaplanan
ve açılan yaralardan akan iltihapları gidermek için vücudunu
arada sırada dağlatmak zorunda kalan Habbâb İbn Eret
(r.a.), karnından yedi yeri dağlatmıştı. Ve şöyle diyordu: “Eğer
Rasûlullah (s.a.s.) ölüm talep etmekten bizi men etmeseydi, mutlaka
onu talep ederdim.” 138
130 Kütüb-i Sitte Terc. 17/584
131 Kütüb-i Sitte Terc. 17/49
132 Tirmizî, Kader 11, hadis no: 2148
133 Müslim, Cenâiz, 1, 2; Tirmizî, Cenâiz 7; Ebû Dâvud, Cenâiz 20; Nesâî, Cenâiz 4
134 Ebû Dâvud, Cenâiz 24; İbn Mâce, Cenâiz 4; Kütüb-i Sitte Terc. 15/238
135 Buhârî, Temennî 6
136 Buhârî, Deavât 30, Merdâ 19; Müslim, Zikir 4, 10; Tirmizî, Cenâiz 3; Ebû
Dâvud, Cenâiz 13; İbn Mâce, Zühd 31; Nesâî, Cenâiz 1
137 Kütüb-i Sitte Terc. 5/7
138 Buhârî, Merdâ 19, Deavât 30, Rikak 7, Temennî 6; Müslim, Zikr 12; Nesâî,
Cenâiz 2
ECEL VE ÖLÜM
- 39 -
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) hasta oğlu
İbrâhim’i aldı, öptü ve kokladı. Daha sonra İbrâhim can çekişiyordu.
Bu manzara karşısında Efendimiz’in gözlerinden yaş boşandı.
Abdurrahman bin Avf (r.a.): ‘Sen de mi (ağlıyorsun) ey Allah’ın
Rasûlü?’ dedi. Aleyhissalâtu ve’sselâm: “Ey İbn Avf! Bu merhamettir!”
dedi ve ağlamasına devam etti. Sonra şöyle buyurdu: “Gözümüz
yaş döker, kalbimiz hüzün çeker, fakat Rabbimizi râzı etmeyecek söz sarfetmeyiz.
Ey İbrâhim! Senin ayrılmanda bizler üzgünüz!”139 Tirmizî’nin
bu konudaki rivâyetinde şu ilâve vardır: Abdurrahman bin Avf:
“Yâ Rasûlallah! Ağlıyor musun? Ağlamaktan bizi sen men etmedin
mi?” dedi. Peygamberimiz: “Hayır! (Ağlamaktan değil,) iki ahmak,
fâcir sesten yasakladım: Musîbet sırasındaki (isyankâr) ses; yüzleri tırmalamak,
cepleri yırtmak ve şeytan mâtemi. -Ağlamak ise rahmettir; merhamet
etmeyene rahmet edilmez.-” 140
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) mâtemci
(ağıt yakan) kadına da, onu dinleyene de lânet etti.” 141
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Sa’d bin Ubâde’ye
geçmiş olsun ziyaretinde bulundu. (Yanına gelince) onu baygın
buldu ve “ölmüş olmalı!” dedi. Yanındakiler: “Hayır” deyince,
Aleyhissalâtu ve’sselâm ağladılar. Rasûlullah’ın ağladığını gören
halk da ağladı. “İşitmiyor musunuz?” buyurdular. “Allah Teâlâ ne gözyaşı
sebebiyle ne de kalbin hüznüyle azab vermez. Ancak şunun sebebiyle
azab verir!” -dilini işaret ettiler.- yahut da merhamet eder.” 142
“(Istırap ve mâtemi sebebiyle) Yanaklarını yolan, üst başını yırtıp dövünen,
câhiliyye duâsıyla duâ eden bizden değildir!” 143
Ümmü Seleme (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (a.s.) Ebû Seleme
(r.a.)’nin (ölümü ânında) yanına girdi. Ebû Seleme’nin gözleri açık
kalmıştı; onları kapattı. Sonra: “Ruh kabzedildimi göz onu tâkip eder.”
buyurdu. Ehlinden bazıları feryat koparmaya başlamıştı. “Kendinize
kötü temennîde bulunmayın; hayır duâ edin! Çünkü melekler, söylediklerinize
âmin derler.” buyurdu. Sonra ilâve etti: “Allah’ım, Ebû
Seleme’ye mağfiret buyur! Derecesini hidâyete erenler arasında yükselt.
Arkasında kalanlar arasında ona Sen halef ol! Ey âlemlerin Rabbi! Ona
da bize de mağfiret buyur! Ona kabrini geniş kıl, orada ona nur ver!” 144
139 Buhârî, Cenâiz 44; Müslim, Fezâil 62; Ebû Dâvud, Cenâiz 28
140 Tirmizî, Cenâiz 25, hadis no: 1005
141 Ebû Dâvud, Cenâiz 20; hadis no: 3128
142 Buhârî, Cenâiz 45; Müslim, Cenâiz 12
143 Buhârî, Cenâiz 36, 39, 40, Menâkıb 8; Müslim, İman 165; Tirmizî, Cenâiz 22;
Nesâî, Cenâiz 19
144 Müslim, Cenâiz 7; Tirmizî, Cenâiz 7; Ebû Dâvud, Cenâiz 19, 21; Nesâî,
Cenâiz 3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 40 -
“Bir müslüman muhtazar olduğu (can çekişme ânına girdiği) zaman
rahmet melekleri, beyaz bir ipekle gelirler ve şöyle derler:
‘Sen râzı ve senden de (Rabbin) râzı olarak (şu bedenden) çık. Allah’ın
rahmet ve reyhânına ve sana gazabı olmayan Rabbine kavuş!’
Bunun üzerine ruh, misk kokusunun en güzeli gibi çıkar. Öyle ki melekler
onu birbirlerine verirler, tâ semânın kapısına kadar onu getirirler ve:
‘size arzdan gelen bu koku ne kadar güzel!’ derler. Sonra onu mü’minlerin
ruhlarının yanına getirirler. Onlar, onun gelmesi sebebiyle sizden birinin
kaybettiği şeyinin kendisine geldiği zamanki sevincinden daha çok sevinirler.
Ona:
‘Falanca ne yaptı? Filânca ne yaptı?’ diye (dünyadakilerden haber) sorarlar.
Melekler:
‘Bırakın onu, onda hâlâ dünyanın tasası var!’ derler. Bu gelen (kendisine
dünyadan soran ruhlara):
‘Falan ölmüştü, yanınıza gelmedi mi?’ der. Onlar:
‘O, annesine, Hâviye cehennemine götürüldü!’ derler. Aleyhissalâtu
vesselâm devamla der ki:
“Kâfir, muhtazar olduğu (can çekişme ânına girdiği) vakit, azap melekleri
mish (denen kıldan kaba bir elbise) ile gelirler ve şöyle derler: ‘Bu
cesetten kendin öfkeli, Allah’ın da öfkesini kazanmış olarak çık ve Allah’ın
azâbına koş!’
Bunun üzerine ruh, cesetten, en kötü bir cîfe kokusuyla çıkar. Melekler
onu arzın kapısına getirirler. Orada:
‘Bu koku ne de pis!’ derler. Sonunda onu kâfir ruhların yanına getirirler.”
145
“Âni ölüm, kâfir için gazab-ı İlâhî’nin bir yakalamasıdır; mü’min için
de bir rahmettir.” 146
“Cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme girince, bir münâdî
(çağırıcı) aralarında: ‘Ey ateş ehli ölüm yoktur; ey cennet ehli asla ölüm
yoktur, hulûd (ebedîlik) vardır’ diyecektir.” 147
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ölüm ânına yaklaştığı
zaman, sık sık ıstıraplar bürümeye başladı. Kerîmeleri Hz.
Fâtıma (r.a.) ‘Vay babacığım, ne çok ıstırap çekiyor!’ diye yakınmaya
başladı. Peygamberimiz, kızını şöyle teselli ediyordu: “Bugünden
sonra baban ıstırap çekmeyecek!” 148
145 Nesâî, Cenâiz 9
146 Ebû Dâvud, Cenâiz 14
147 Buhârî, Rikak 50
148 Buhârî, Megâzi 83; Nesâî, Cenâiz 13; İbn Mâce, Cenâiz 65
ECEL VE ÖLÜM
- 41 -
Ümmü Seleme (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ı ölüme götüren
hastalığı sırasında: “Namaza ve sağ ellerinizin mâlik olduğu şeylere
dikkat edin!” diyordu. Öyle ki, mübârek lisanları bunu söyleyemeyecek
hale gelinceye kadar tekrara devam ettiler.” 149
Hz. Âişe (r.a.)’nin anlattığına göre: “Rasûlullah (s.a.s) bir gün
yanına girdiği sırada, bir yakınımın nefesini ölüm kesmek üzere
idi. Peygamberimiz, Hz. Âişe’nin üzüntüsünü görünce kendisine:
“Şu akraban için üzülme. Zira onun şu ıstırabı, hasenâtındandır.” buyurdu.
150
“Ölülerinizin yanında hazır bulunduğunuz takdirde (ölünce) gözlerini
kapayıverin. Çünkü göz, ruhu takip eder (ve açık kalır). Ayrıca hakkında
hayır söyleyin. Çünkü melekler ev halkının söylediklerine ‘âmin!’ derler.” 151
“Sizden biri ölünce, kendisine akşam ve sabah (cennet ve cehennemdeki)
yeri arzedilir. Cennet ehlinden ise, (yeri) cennet ehlinin (yeridir), ateş
ehlinden ise (yeri) ateş ehlinin (yeridir). Kendisine: ‘Allah seni kıyâmet
günü diriltilinceye kadar senin yerin işte budur!’denilir.” 152
Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir kabirden bir ses
işitmişti: “Bu ne zaman öldü? (Bileniniz var mı?)” diye sordu. “Câhiliye
devrinde!” dediler. Bu cevaba sevindi ve şöyle buyurdular: “Eğer
birbirinizi defnetmemenizden korkmasaydım kabir azabını size de işittirmesi
için duâ ederdim.” 153
“Kul kabrine konulup yakınları da ondan ayrılınca -ki o, geri dönenlerin
ayak seslerini işitir- kendisine iki melek gelir. Onu oturtup:
‘Muhammed (s.a.s.) denen kimse hakkında ne diyorsun?’ diye sorarlar.
Mü’min kimse bu soruya:
‘Şehâdet ederim ki O, Allah’ın kulu ve Rasûlüdür!” diye cevap verir.
Ona:
‘Cehennemdeki yerine bak! Allah orayı cennette bir mekâna tebdil
etti’ denilir. (Adam bakar) her ikisini de görür. Allah da ona, kabrinden
cennete bakan bir pencere açar.
Eğer ölen kâfir ve münâfık ise (meleklerin sorusuna):
‘(Sorduğunuz zâtı) bilmiyorum. Ben de herkesin söylediğini söylüyordum!’
diye cevap verir. Kendisine:
149 Kütüb-i Sitte Terc. 17/152
150 Kütüb-i Sitte Terc. 17/111
151 Kütüb-i Sitte Terc. 17/112
152 Buhârî, Cenâiz 90, Bed’ü’l-Halk 8, Rikak 42; Müslim, Cennet 65, Tirmizî,
Cenâiz 70; Nesâî, Cenâiz 116
153 Müslim, Cennet 68; Nesâî, Cenâiz 114
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 42 -
‘Anlamadın ve uymadın!’ denilir. Sonra kulaklarının arasına demirden
bir sopa ile vurulur. (Sopanın acısıyla) öyle bir çığlık atar ki, onu (insan
ve cinlerden ibâret olan) iki ağırlık dışında ona yakın olan bütün (kulak
sahipleri) işitir.” 154
“Cenâzede çabuk olun. Eğer sâlih biri ise, kendisine iyilik yapmış olursunuz.
Böyle biri değilse, belâyı bir an önce sırtınızdan atmış olursunuz.” 155
“Ölüyü (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan
ikisi geri döner, biri bâki kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle
bâki kalır.” 156
“Ölüp de pişman olmayan yoktur; mutlaka herkes nedâmet duyar:
Muhsin (İyi yolda) olan hayrını daha çok arttırmadığı için pişman olur,
nedâmet duyar. Kötü yolda olan da nefsini kötülükten çekip almadığına
pişman olur, nedâmet duyar.” 157
“Bir insan ölünce üç kişi hâriç herkesin ameli kesilir: Sadaka-i câriye
(bırakan) veya istifade edilen bir ilim (bırakan) veya kendine duâ edecek
sâlih evlât (bırakan).” 158
“Mü’min kul (ölünce), dünyanın yorgunluk ve ağrılarından kurtulur.
Fâcir (ölünce) ondan da kullar, memleket, ağaçlar ve hayvanlar kurtulur.”
159
“Mü’minin ruhu, cennet ağacında beslenen bir kuş olur. Yeniden dirilme
gününde Allah onu cesedine döndürünceye kadar orada beslenir.” 160
“Ölüm için bir korku vardır. Öyleyse cenâze gördünüzmü ayağa kalkın.”
161
“Kim cenâzeyi takip eder ve önce üç kere taşırsa (ölen kardeşine karşı
olan) borcunu ödemiş olur.” 162
“Ölülere sövmeyin (sebbetmeyin). Çünkü onlar (sağken hayırdan ve
şerden) gönderdiklerine kavuştular.” 163
“Ölülerinizin iyiliklerini zikredin; kötülüklerini zikretmeyin.” 164
154 Buhârî
155 Buhârî, Cenâiz 52; Müslim, Cenâiz 51; Ebû Dâvud, Cenâiz 50; Tirmizî,
Cenâiz 30; Nesâî, Cenâiz 44; Muvattâ, Cenâiz 56
156 Buhârî, Rikak 42, Zühd 5; Tirmizî, Zühd 46
157 Tirmizî, Zühd 59, hadis no: 2405
158 Müslim, Vasıyyet 14; Ebû Dâvud vesâyâ 10; Tirmizî, Ahkâm 36; Nesâî vesâyâ 8
159 Buhârî, Rikak 42; Cenâiz 61; Nesâî, Cenâiz 48, 49; Muvattâ, Cenâiz 54
160 Nesâî, Cenâiz 117; İbn Mâce, Zühd 32; Muvattâ, Cenâiz 49
161 Kütüb-i Sitte Terc. 15/275
162 Tirmizî, Cenâiz 50, hadis no: 1041
163 Buhârî, Cenâiz 97, Rikak 42; Ebû Dâvud, Edeb 50; Nesâî, Cenâiz 51
164 Ebû Dâvud, Edeb 50; Tirmizî, Cenâiz 34
ECEL VE ÖLÜM
- 43 -
Ebu’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): ‘Rasûlullah
(s.a.s.)’ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim
mi?’ diye sordu ve Rasûlullah’ın kendisine: “Haydi git, kırıp dökmedik
put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!” buyurduğunu söyledi.” 165
Hz. Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kabrin kireçlenmesini,
üzerine bina (kubbe, türbe) yapılmasını, üzerine oturulmasını,
üzerine yazı yazılmasını ve ayakla basılmasını yasakladı.” 166
“Ben sizi kabirleri ziyâretten men etmiştim. Artık onları ziyâret edebilirsiniz.
Çünkü onlar size âhireti hatırlatır.” 167
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), Medine ehlinin
mezarlarına uğramıştı. Mezarlara yüzünü çevirerek: “Esselâmu
aleyküm (selâm üzerinize olsun) ey kabir halkı! Allah sizi de bizi de mağfiret
buyursun. Sizler bizim seleflerimizsiziniz. Biz de arkadan geleceğiz.”
buyurdular.” 168
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir mezarlığa
uğramıştı. Mezarlara karşı şöyle buyurdu: “Selâm üzerinize
olsun ey mü’minler cemaatinin mahalle halkı! İnşâallah biz de sizlere
kavuşacağız!”169 Müslim ve Nesâî’deki rivâyette şu ziyâde vardır:
“Allah’tan bizim için de sizin için de âfiyet dilerim.” 170
“Allah kabirleri çok ziyâret eden kadınlara ve kabirlerin üzerine mescidler
yapanlara, kandiller takanlara lânet etsin!” 171
“Kim çocuğunu kaybeden bir anneye tâziyede bulunursa, cennette
ona bir bürde (hırka, kaftan) giydirilir.” 172
Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması
Ölüm, hayatın zıddıdır. Bitkilerde üremenin ve solunumun
durması, hayvanlarda ve insanlarda duyuların çalışmaz hale gelmesidir.
İnsanda, ayrıca düşünme, akletme, hatırlama gibi iç melekelerin
fonksiyonlarını yitirmesidir.
İnsan açısından ölüm, ruhun bedendeki tasarrufuna son verip
bedenden ayrılması olayına denir. Ölüm, insan varlığı için bir
165 Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99
166 Müslim, Cenâiz 94; Ebû Dâvud, Cenâiz 76; Tirmizî, Cenâiz 58; Nesâî, Cenâiz 96
167 Müslim, Cenâiz 106; Ebû Dâvud, Cenâiz 81; Tirmizî, Cenâiz 60; Nesâî,
Cenâiz 100
168 Tirmizî, Cenâiz 59, hadis no: 1053
169 Ebû Dâvud, Cenâiz 83, hadis no: 3237
170 Kütüb-i Sitte Terc. 15/296
171 Tirmizî, Cenâiz 61
172 Tirmizî, Cenâiz 74, hadis no: 1076
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 44 -
âlemden diğerine intikal etmektir. Bu anlamda ölüm yok olmak
değildir. Ruh, bâkîdir, yok olmaz. Her canlı varlık için ölüm kaçınılmaz
bir gerçektir. Canlılar doğar, büyür ve ölürler.
Var olanın biyolojik yapısının sonsuzluğa elverişsiz olması, ölümü
ister istemez ortaya çıkarmaktadır. Allah’ın diriliği ve ölümü
yaratmasının sebebi, Kur’an’da şöyle açıklanır: “O, hanginizin daha
güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü de hayatı da takdir edip
yaratandır.”173 Ölüm, ancak Allah’ın belirlediği zaman, yani ecel geldiğinde
vuku bulur. Ölüm konusundaki kader yazgısı, Kur’an’da
şöyle belirtilir: “Allah’ın emir ve kazası olmadıkça hiçbir kimseye ölmek
yoktur. O (ölüm), belli bir süreye/ecele göre yazılmıştır.” 174
Hiçbir kimsenin ölümden kaçıp kurtulma imkânı yoktur. “...
Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş
olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi...”175
“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; burçlarda, sarp ve sağlam kalelerde
olsanız bile!” 176
Ruh, dünya hayatına bir imtihan devresi geçirmek üzere doğum
yoluyla gelen insan oğluna anne karnında dört aylık cenin
döneminde üflenir ve böylece dünya hayatı başlamış olur. Ruhun
bedenden ayrılması ile de kabir hayatı başlar. Kıyâmet koptuktan
sonra da âhiret hayatına yeni bir yaşam için geçecek olan insanoğlu,
dünyadaki inanç ve amel durumuna göre Cennet veya Cehennemdeki
ebedî hayatta yerini alacaktır. İman sahibi olup da
amel eksikliği bulunanlar ise, Cenâb-ı Hakk’ın bileceği sürelerde
cezalarını çektikten sonra Cennet tarafına geçebileceklerdir. 177
Kâinat için esas olan hayattır. Varlıklar, varlık sahasına çıkmadan
önce ölü idiler. Nitekim, Kur’an’da “Allah’a karşı nasıl küfr içinde
olursunuz ki, siz ölüydünüz, size hayat verdi; sonra sizi öldürür, sonra
da diriltir.”178 buyurulmaktadır. Ölüm yok oluş değildir. Varlıkların
özleri Allah’ın ilminde olmaları açısından, yokluk söz konusu
olamaz. Aksi halde, dünya hayatının gerçek hayat ve bu hayattan
göçmeyi de yok olma kabul etmek gerekir; biz inanıyoruz ki,
ölüm yok oluş değil; sadece bir hicrettir, fânî/ölümlü dünyadan
ebedî hayata göç etmektir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Bedir Savaşında bir çukura doldurulan
173 67/Mülk, 2
174 3/Âl-i İmrân, 145
175 3/Âl-i İmrân, 154
176 4/Nisâ, 78
177 Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 5/166
178 2/Bakara, 18
ECEL VE ÖLÜM
- 45 -
müşrik ileri gelenlerine, “Ben Rabbimin bana vaad ettiğini gerçek
buldum; siz de Tanrınızın size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye
sormuş, yanındakilerin, “Yâ Rasûlallah, bunlar ölü, işitirler mi ki?”
demesi üzerine, “Bunlar sizden iyi işitirler, fakat buna cevap veremezler”
buyurmuştur. 179
Kur’an, özellikle insanın ruhunun Allah’tan olduğunu vurgular.
180 Şu halde, Allah’tan olan bir şeyin yok olması mümkün değildir.
Ruh, melekî bir varlıktır. Kur’an, ölümden söz ederken, hep
“nefs” kelimesini kullanır. Yani, bitkisel ve hayvansal hayat yok
olacak, ama öz bâki kalacaktır. Ölümden sonra dirilme, yani ba’s
arasında geçen döneme “berzah” denilir. İnsan, dünya hayatında
Âhiretini hazırlar. Öldükten sonra, dünyada iken amelleriyle
yazdığı kitabını karşısında görür. Bu görme olayı, ölümle birlikte
kendini gösterir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kabir,
ya Cennet bahçelerinden bir bahçe; ya da Cehennem çukurlarından
bir çukurdur.”181 Bu bakımdan, sevinci ve üzüntüyü, acıyı ve tatlıyı
duyan beden olmadığı için, kabir azabı veya mükâfatının rûhî
mi cismânî mi olacağı tartışması bir bakıma yersiz görünmektedir.
Kıyâmet hâdisesi, adından da anlaşılacağı gibi, bir kalkış, bir değişimdir,
bir yok oluş değildir. Kıyâmetle, ruhlar yeniden ceset giyecek,
âhiret hayatına göre oluşacak evrende Cennet ve Cehennem
şeklinde yeni bir hayata başlayacaklardır.
Kur’an’da zaman zaman “canı alma vefat ettirme” mânâsında
“teveffâ” kelimesi kullanılır. Bu kelime vefâ’dan gelir; “yerine getirme,
süresi dolduğunda gereğini yapma, söze bağlı kalma” demektir.
Nitekim dünya hayatı belli bir süreye (ecel) kadardır ve bu süre
gelince ölüm kendini gösterir. Şu halde, ölüm bir son olmak şöyle
dursun, bir hakikatin gölgesi olan dünya hayatındaki en önemli
gerçektir; gölgeden hakikate, uykudan uyanıklığa geçmektir.
Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır. Bir âyet-i
kerimede, “Allah ölümleri ânında nefsleri vefat ettirir; ölmeyenleri de
uykularında; üzerlerine ölüm hükmünü verdiğini tutar ve diğerini belli bir
ecele kadar salar. Düşünen bir kavim için bunda âyetler vardır.” 182 buyurulmaktadır.
Bu yüzden, “uyku, ölümün yarısıdır.” İşte vefat da,
“süresine erdirmek, vakti gelince sözü yerine getirmek, bütünüyle
îfâ etmek” demek olduğundan mevt/ölüm, insan ruhu için yeryüzündeki
sürenin dolması ve ruhun bedenden sıyrılmasıdır.
179 İbn Hişam 2/292
180 15/Hıcr, 29; 32/Secde, 9
181 Tirmizî, hadis no: 2578
182 39/Zümer, 42
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 46 -
Ölümün tersi de hayattır. Hayatın aslı, ruhun hayatıdır; mânevî
hayattır. Bitkisel ve hayvansal hayat, dünya hayatıdır; ama bu hayat
içinde ruhun hayatı da yaşanabilir. Bu ise, kalbi günahlardan
uzak tutma, tefekkür ve ibâdetlerle mümkün olur. Rûhî hayattan
uzak olup yalnızca dünya hayatını yaşayanlar aslında birer ölüdürler.
Eşyanın dış yüzüne ve hayatın zâhirine takılıp kaldıkları
için, olayların ve eşyanın gerisindeki hakikati göremedikleri için,
kâinatta her bir şeyde açık seçik olan İlâhî tecellîleri göremedikleri,
İlâhî mesajı alamadıkları için ölüdürler. Peygamberler, bunlara
diriltici nefeslerle gelirler. Bu yüzden, Kur’ân-ı Kerim’de, “Ey
iman edenler! (Rasûlullah,) sizi size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman,
Allah’a ve Rasûlü’nün çağrısına koşun ve bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına
girer ve muhakkak O’nun huzurunda toplanacaksınız.”183 buyurulur.
Âyette, iman edenlere seslenilmesi, imanın bir hayat emâresi olmakla
birlikte, asıl hayatın “ruhun ve kalbin hayat derecesi” olduğunu,
buna ulaşmanın ise iman içre iman gerektirdiğini hatırlatmak
için olsa gerektir.
Hayat, asıl itibarıyla kalbin hayatıdır, ruhun hayatı olduğu
gibi; insanın asıl ölümü ve dirimi dünyadadır. Ölüm, hiçbir zaman,
anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat
bulmadır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan
sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir?
Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten
ibarettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe
kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların
sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise,
ölmekle acı bir dirilmeği tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu
görmektedirler. Bu gerçek hayatta artık yeni bir değişme, yani
ölüp yeniden dirilme gibi şeyler söz konusu değildir. Dünyada ölü
kaldıktan sonra ölümle dirilme, azaba, ateşe dirilmedir; dünyada
diri olanlar ise, daha bir diriliğe, daha güzel, sürekli, kalıcı bir canlılığa
adım atarlar. Kur’an bunu, “Muhakkak ki âhiret yurdu, gerçekten
baştanbaşa hayattır, eğer bilselerdi.”184 şeklinde ifade etmektedir.
Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle dirilemeyenler,
Kur’an’ın deyişiyle, “ölüdürler”, “kabirdedirler”. Kur’an’da:
“Sen ölülere duyuramazsın!”;185 “Sen kabirdekilere duyaracak değilsin!”186
buyrulur. Böylelerinin ruhları silinmiş, kalpleri kararmış, dolayısıyla
kalplerinin duyma (sem’a) ve görme (basar) güçleri yok
183 8/Enfâl, 24
184 29/Ankebût, 94
185 30/Rûm, 52
186 35/Fâtır, 20
ECEL VE ÖLÜM
- 47 -
olmuştur. Peygamber (s.a.s.)’in çağrılarını duymadıkları gibi, çevrelerinde
mutlak gerçeğin işaretleri ve görüntüleri olarak cilvelenen
sayısız âyetleri de görmezler; olanlardan ders almazlar, dünya
hayatına nasıl gelinip bu hayattan nasıl göçüldüğüne dikkat
etmezler; yeryüzünde gezip öncekilerin bıraktıkları konusunda
düşünmezler, kâinatın muhteşem âhenk ve düzeni onlar için hiçbir
şey ifade etmez. Böylesi diriltici unsurlar karşısında kaskatı ölü
kesilenler için son dirilme çaresi, artık ölümdür. 187
Allah Mümît’tir; Eceli Takdir Eden,
Ölümü Yaratan Allah’tır
Allah’ın 99 esmâü’l-hüsnâsından biri, “el-Mümît”tir. El-Mümît,
canlı mahlûkların ölümünü yaratan anlamına gelir. Hayatı nasıl
Allah veriyorsa, ölümü de yine O yaratmaktadır. “O (öyle Yüce Allah)
ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı
yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır.” 188
Ölümü de dirilmeyi de Allah (c.c.) yaratır.189 Her insan eceliyle
ölür, hiç kimse ölüme müdâhale edemez. Ancak Allah’ın yazmış
olduğu ecele göre ölür. 190
Bir insan, kalp krizi geçirirken, aynı anda bir diğeri kanserden,
bir başkası akciğer yetmezliğinden hayata veda ediyor. Trafik
kazalarında insanlar can verirken, kaldırımlarda nice karıncalar
eziliyor. Kombinalarda sığırlar boğazlanıyor, çiftliklerde tavuklar
kesiliyor. Teknelerde balıklar, örümcek ağlarında sinekler son çırpınışlarını
yapıyorlar. O anda ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların,
hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imâte
fiiliyle, sonsuz bir ilim ve hikmetle icrâ edilmektedir.
İmâte, yok etme değil; varlığı daha mükemmel hale getirmedir.
İmâte, kabir âlemine doğuştur. İmâte, insan için, dünyaya
gönderilmesinden çok daha ileri bir rahmet tecellîsidir. Çekirdeklerin
ölümleriyle, bitkiler sümbül hayatına geçtikleri gibi, ölüm de
en az hayat kadar bir nimettir. Her ölümü bir diriliş takip etmekte
ve ikinci safhaların birincilerden daha mükemmel olduğu gözlenmektedir.
Bir müslüman, ölümün daha güzele doğru bir değişim
olduğunu idrâk eder; kabir âleminin dünyadan, âhiretin de kabir
âleminden daha güzel ve mükemmel olduğunu bilir. O yüzden
ölüm, yeni bir mükemmelliğe, güzel bir değişim ve dönüşüme
187 Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 235-239
188 67/Mülk, 2
189 67/Mülk 2
190 3/Al-i İmran, 145
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 48 -
atılan adımın adıdır. Ölümü kabir hayatı takip edecek ve dirilişle
insan yeniden beden-ruh beraberliğine kavuşacak; dünyadakinden
daha ileri bir yaratılışla. Ölümü ve imâteyi böylece değerlendiren
insan, ölümü severek gülerek karşılar. 191
Ölüm Meleği ve Azrâil
Allah’ın kendisine verdiği emirle canlıların ruhlarını almakla
görevli olan ölüm meleğinin adının Azrâil olduğu rivâyet edilir.
Kur’an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde bu ad geçmez; bunun yerine,
doğrudan anlamı olan Melekü’l-Mevt (ölüm meleği) terimi kullanılır.
“De ki; üzerinize memur edilen ölüm meleği, canınızı alır. Sonra
Rabbinize döndürülürsünüz.” 192
Azrâil (a.s.), Cenâb-ı Hakk’ın emrindeki öteki melekler gibidir.
Dört büyük melekten birisidir. O, yalnızca kendisine verilen emri
yerine getirir ve eceli tamam olmuş kulların ruhlarını alıp bu rûhu
isteyene götürür. Onun emrinde de bazı melekler vardır. Bu melekler
de kendilerine Allah Teâlâ tarafından ulaştırılan emirleri
yerine getirirler.
“... Nihayet birinize ölüm gelince elçilerimiz onun canını alırlar, onlar
hiç geri kalmazlar.”193 Kur’ân-ı Kerîm’de, meleklerin kâfir olan bir
kul ile mü’min olan bir kulun canlarını alışları tasvir edilmektedir.
Kâfirlerin can verişleri şöyle târif edilmektedir: “Melekler, kâfirlerin
canlarını alırken onları görseydin... Onların yüzlerine ve arkalarına vuruyorlar;
‘Haydi, yangın (Cehennem) azâbını tadın’ diyorlardı.”194 Nâşitât
meleklerinin mü’minlerin canlarını da tatlılıkla alışları şöyle ifâde
edilmektedir: “Melekler iyi insanlar olarak canlarını aldıkları kimselere
de; ‘Selâm size, yaptıklarınıza karşılık Cennet’e girin’ derler.” 195
Azrâil kelimesi, muhtemelen İbrânîce asıllı olup Kur’ân-ı
Kerim’de ve sahih hadislerde geçmemektedir. Secde sûresinde;
insanların canını almakla görevli olan melekten “melekü’l-mevt
(ölüm meleği)”196 diye bahsedilir. Hadislerde de “melekü’l-mevt”
tâbiri geçmektedir.197 Ancak, ilk iki halife döneminde müslüman
olan Kâ’b el-Ahbâr ile Vehb bin Münebbih gibi şahıslardan nakledilen
İsrâiliyyât arasında Azrâil ile ilgili bazı rivâyetler de tefsir
191 Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, 2/72-73
192 32/Secde, 11
193 6/En’âm, 61
194 8/Enfâl, 50
195 16/Nahl, 32; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s.189
196 32/Secde, 11
197 Buhârî, Cenâiz 69, Enbiyâ 31; Müslim, Fezâil 157, 158; Tirmizî, Tefsir 7; İbn
Mâce, Cihad 10; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/269, 351; IV/287; V/395
ECEL VE ÖLÜM
- 49 -
kitaplarına girmiştir. Secde sûresinde ve öteki bazı âyetlerde can
almakla görevli melekten tekil sîgasıyla bahsedildiği halde, diğer
âyetlerde198 çoğul şekliyle (melâike) bahsedilir. Bu sebeple Azrâil’in
ruhları almakla görevli melekler topluluğunun reisi olduğunu
veya meleklerden yardımcıları bulunduğunu söylemek mümkündür.
79/Nâziât sûresinin baş tarafında geçen “nâziât (çekip çıkaranlar)”
ve “nâşitât (incitmeden alanlar)” kelimelerinin ölüm melekleri
(nâziât, kâfirlerin ve günahkârların; nâşitât da mü’minlerin canlarını
almakla görevli melekler) mânâsına geldiği görüşü kesin değildir.
Çünkü müfessirlerin kanaatine göre aynı kelimelerin ruhları,
yıldızları, gâzîleri veya onların atlarını nitelendirmiş olması da
mümkündür.
Kur’an’da ölüm meleğinin can almakla görevli olduğu açıkça
belirtilmekle birlikte,199 bu fiil, her işin gerçek fâili olan Allah’a
da nisbet edilir.200 Nitekim başka âyetlerde201 ölüm meleklerinden
“elçilerimiz (rusulünâ)” diye bahsedilmektedir. Bir hadis-i şerife göre
ise, ölüm meleği bütün ruhları almakla görevlendirilmiştir.202 Yine
Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiği üzere ölüm melekleri, kötülüklerden
korunan mü’minlerin ruhlarını alırken şefkat ve nezâketle
hareket ederler ve kendilerine selâm verirler;203 kötülük işlemek
sûretiyle kendilerine zulmedenlerin canlarını alırken de yüzlerine
ve arkalarına vurarak onlara karşı sert ifâdeler kullanırlar. 204
Kur’an ve sahih hadislerde Azrâil hakkında ayrıntılı bilgi yoktur.
Bundan dolayı bazı (M.E.B. Yayınlarından İslâm Ansiklopedisine
Azrâil maddesi yazan Wensinck gibi) bilgin ve yazarların
ölüm meleğini tasvir biçimi, onun gücü, bulunduğu yer, canlıların
rûhunu alış şekli ve zamanı hakkındaki iddiâları İslâmî değildir.
Ölüm gibi çok önemli bir hâdise etrafında insanlık tarihi
boyunca oluşan ortak yorum ve yakıştırmalardan ve kısmen de
İsrâiliyattan ibâret olan bu tür rivâyetler bazı müslüman müellif
ve ediplerin eserlerine de girmiştir. Nitekim Türk edebiyatında ve
halk hikâyelerinde de Azrâil motifi aynı unsurlarla işlenmiştir. 205
Azrâil’in bu kadar kalabalık bir dünyada kıtalar ve ülkeler arasındaki
büyük mesafeleri nasıl aştığı ve aynı anda birçok insanın
198 8/Enfâl, 50; 16/Nahl, 32-33
199 32/Secde, 11
200 39/Zümer, 42
201 6/En’âm, 61; 7/A’râf, 37
202 İbn Mâce, Cihad 10
203 16/Nahl, 32
204 8/Enfâl, 50; 47/Muhammed, 27; 4/Nisâ, 97; 7/A’râf, 37
205 TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 350-351
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 50 -
ruhunu nasıl alabildiği bazı kimseler tarafından daima merak konusu
olmuştur. Mânevî âlemi, maddî durumlara bire bir uydurmanın
getirdiği yanlıştır bu. Eski çağların insanları için düşünce ve
teknik açılımları yönüyle bu soru, bir yönüyle makul olsa bile; günümüzün
baş döndürücü açılımları, dünyanın bir ucundan bilgisayarlara
bilgi aktarılabildiği veya virüsler ulaştırılabildiği bir zaman
diliminde bu tür soruların cevap vermeye değmeyecek yersizlikte
olduğunu vurgulamak gerekmektedir.
Ölüm meleği olduğu için Azrâil’in adı insanlar arasında âdetâ
korku sembolü haline gelmiştir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu meleğe
karşı duyguları olumsuzdur. Ancak bu düşünce hem yersizdir,
hem de iman gerçeğiyle uyuşmaz. Çünkü iman, ayrıca sevgi, saygı,
bağlılık ve teslimiyet ister. Azrâil, Allah’ın, can almak için görevlendirdiği
bir melektir. Dolayısıyla can almak onun görevidir. Her
şey gibi, canımızın da sahibi Allah’tır. Can, Allah’ın bize bir çeşit
ödünç olarak verdiği bir emânetidir. Emânet, bir gün gelir, asıl
sahibine iâde edilir. “Her nefis, ölümü tadacak, her emânet sahibini
bulacaktır. Azrâil, bu konuda sadece görevini yapmaktadır.
Onun hiç kimseye karşı özel bir düşmanlığı da yoktur. Bu nedenle,
Allah’ın bütün elçileri gibi Azrâil’i de saygıyla anmak imanımızın
gereğidir. Allah’ın selâmı O’nun ve diğer bütün elçilerinin üzerine
olsun.
Ölüm meleği olması itibarıyla Azrâil’e hakaret etmek, onu
eleştirmek, eli tırpanlı çirkin bir insan şeklinde onu resmetmek,
“zamansız öldü” gibi sözler sarfetmek, imanla bağdaşmayacak büyük
yanlışlardır.
Azrâil ve ölümden sonraki hayat hakkında, çevrede nice elfâz-ı
küfür, yani söyleyeni şirke düşürmesinden korkulan, bir müslümanı
mürted yapmasından endişe edilen çirkin söz vardır. Bunların
birkaç tanesini sayalım:
“Azrâil onun canını yanlış yere aldı”, “Azrâil’le savaşıyor” gibi
sözler, Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek anlamında).
“Eşek cennetini boyladı” (Cenneti küçümsemek, cenneti yakışıksız
bir şeyle vasıflandırmak anlamında).
“Sensiz cennet kötü, seninle cehennem bana ödül” gibi sözler
(Cenneti, cehennemi önemsiz görmek veya âşık olduğu bir insanı
bunlardan daha önemli kabul etmek anlamında).
Bir müslüman, bu ve buna benzer çirkin sözleri kesinlikle kullanmamalı,
bilinçsizce bu tür sözler sarfedenlere tepkisini mutlaka
ECEL VE ÖLÜM
- 51 -
belirtmelidir.
Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür
Ölümü, yok oluş, bitiş ve netice olarak gören insan, hayatın
mânâsından da uzaktır. Onun için hayat, tesadüfler oyuncağıdır,
kabir karanlıklara açılan bir kapı, ecel bütün sevdiklerinden bir
daha kavuşmamak üzere bir ayrılıştır. Bunun için âhirete inanmayan
kimsenin ruhu acı ve ıstırap içindedir; dehşet ve vahşet içindedir,
mânen kıvranmaktadır. Böyle bir insana hangi şey teselli
verebilir?
Her mevsim yaşanan olaylar gösteriyor ki, ölüm yeni bir hayatın
başlangıcıdır ve o hayata ulaşabilmek için geçirilmesi gereken
bir arınma hareketidir. Diğer bir ifadeyle, dünyanın ağırlıklarından
kurtulma faâliyetidir. Sonbaharda çürüyen, kuruyan ve
kendisinde hayattan eser kalmayan kökler, dallar ve tohumlar,
ilkbaharın o her yerden hayat fışkıran bayramına hazırlanır ve
vakit geldiğinde yeni bir hayata kavuşurlar. İşte bir gün biz de, o
tohumlar gibi toprağa düşeceğiz. Her ne kadar bir müddet için
toprağa karışsak bile, bizim de ebedî bir baharımız vardır ve gelecektir.
Evet, doğumla bu âleme kavuşulduğu gibi, ölümle de bir başka
âleme kavuşulacaktır. Ve tohum, toprakta çürümesine rağmen
oradan nasıl bir başka hayata kavuşup gökyüzüne doğru dal budak
salıyorsa, insanın cesedi de ölümle çürüyecek, fakat ölümsüz
ruhuyla ebedî bir âlemde hayat bulacaktır. Yer altındaki tohum,
nasıl yer üstündeki ağaç halini ve güneşli dünyayı idrâk edemez,
onu önceden düşünemez ve bilemezse, biz de bu kayıtlı ve sınırlı
hâlimizle, ebedî hayatı ölümden önce anlayamayız.
İnsan için ölüm, ipek böceğinin koza içindeki krizalit dönemi
gibidir. İpek böceğine, kabir gibi daracık kozasından çıktıktan
sonra kelebek olacağı ve kendisine birer kanat ihsan edileceği
bildirilse, böcek ona inanmakta zorluk çekecektir. İşte insan da,
ebedî âlemdeki hayatını anlamak noktasında o ipek böceği kadar
âcizdir. Çünkü bütün duyguları, bu dünya ölçülerine göre çalışmaktadır.
Ancak içinden gelen bir ses, ona ebedî âlemlerin var
olduğunu haykırır durur.
İlim adamları tarafından da doğrulanan ve bütün insanların
yaratılışında var olan bu sonsuzluk arzusu, bize ebedî âlemlerin
varlığını bildiren en kuvvetli bir psikolojik delil olarak kabul edilmektedir.
Tıpkı açlık ve susuzluk gibi. İnsanın susaması, suya işaret
eder ve onun varlığını gösterir. Bu, su ile insan arasındaki özel ve
içten bir alâkadır. İnsanın âhiret âleminin varlığını iç dünyasında
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 52 -
sezmesi âhiretin varlığına en büyük delillerden biridir. Veya en
azından böyle bir âlemin olmasını ve yaratılmasını gerektirir.
En küçük bir canlıyı, karıncayı dahi mükemmel bir şekilde besleyen
ve istediğini veren Rabbimiz, bize de bütün duygularımızla
istettiği âhireti, elbette verecektir. Zaten âhireti vermek istemeseydi,
onu istemek duygusunu da biz insanlara vermezdi. Bütün
insanlığı etkileyen ve kuşatan bu gerçeğin, boş ve kuru bir iddia
olmadığı açıktır. Bu arzuyu insanın kalbine koyan kim ise, onu verecek
olan da ondan başkası olmayacaktır elbette.
“Her nefis ölümü tadacak!” Bunu herkes biliyor, ama pek az
insan, üstünde düşünüyor. Nefis, kendini bu kesin hükmün dışında
tutmak istiyor. Ölümü hatırlasa bile başkaları için hatırlıyor.
Unutmak için de elinden geleni yapıyor. Nereye kadar?! Ölümü
düşünmek zorundayız. Ölmeyi öğrenmek, onun öğrencisi olmak
zorundayız. Ömrün sonudur belki, ama hayatın da sonu mudur?
Elbette hayır! Hayat, bedensiz bir biçimde yaşamaya devam edecek.
Ölümle yüzleşenler, ölmeyi bilenler farkındadır bunun. Ölümü
hatırlamak acı vermez onlara. Ölüm bir başlangıçtır çünkü.
Aslında ölümü kendimize biz düşman yapıyoruz. Zamana ve
mekâna sığmayan arzularımızı, duygu ve düşüncelerimizi kırk elli
yıllık dar bir şeride sığdırma gayretimiz, bizim için ölümü tatsız
kılıyor. Susuzluğu isteyen akıl ve kalbimizi, bir gün işlemez olacak
vücudumuzun emrine verdiğimiz; kabirden öteye geçemeyecek
sevdaların, ancak kabre kadar sürecek dostlukların ağına kendimizi
hapsettiğimiz an, iç dünyamızda bir bocalamadır başlıyor.
Her şeye endişeyle baktıran, hayatın tadını kaçıran bir bocalama.
Ebediyet arzusu; yaratılış toprağımıza ekilen en kudretli tohum
bu olsa gerek. Gelip geçici şeyler, bize huzur vermiyor. Her
ayrılık bizi acıya boğuyor. Asırlardır ebedî bir hayatın
Formülünü arıyor insanlık. İnsan ruhu, sonsuzluğa meftun olduğu
içindir ki, bütün peygamberler, tebliğ ettikleri âhiret inancı,
yani ebedî bir hayat müjdesiyle, ölümün dehşet veren yüzünü aydınlığa
çevirmişlerdi.
Batıda özellikle son iki asırda ortaya çıkan ve daha ziyâde bir
kargaşa şeklinde göze çarpan fikrî ve sosyal hareketliliğin ebedî
hayatın inkârından kaynaklandığını söylemek fazla zor olmamalı.
Ölümün bir yok oluş olarak kabulüyle insanın mutlaka öleceği
gerçeğinin yol açtığı çelişki, Batı insanını ve Batı düşüncesini benimseyen
dünya insanlarını birtakım yollara sevketti. Bir kere, intihara
yeni bir kapı açıldı. İnkârcı düşünceler içinde bocalamaktan,
kurtuluşu intiharda arayan insanlar görüldü.
ECEL VE ÖLÜM
- 53 -
Özellikle 19. asır şiirlerinde olmak üzere nice mısrâlarda sonsuzluk
iştiyakının yanında, ölüm korkusu sık sık konu edilir. Yok
olma acısının olmadığı huzurlu bir ölüm arzusu dile getirilir. Fakat,
korkusunu kendine bile itiraf edemeyen pekçok insan, hayalî
oyuncaklar formülünü bulmuştur. Servetlere servetler eklenir.
Huzur, istatistik rakamlarındaki büyüme özelliklerinde aranırken,
yeni yeni oyuncaklar piyasaya sürülür. Radyo, sinema, otomobil,
televizyon, bilgisayar, internet oyuncaklarıyla eğlenir, gezer. Gününü
gün eder, gündelik yaşar. Alkol ve uyuşturucu gibi “unutturma”
âletleriyle ne dünü, ne yarını düşünüp hatırlamamaya çalışır.
Bazı insanlar ise, geride bıraktıkları eserlerle yok olmaktan kurtulmuş
olacağı ümitleriyle tesellî bulur.
Âhiretin varlığını öldükten sonra anlamak, insanoğlunun ne
dünya huzurunu, ne de ebedî hayatın kurtuluşunu neticelendirecek.
Bizi bekleyen sonsuz hayat için açılan imtihanı başarmak,
ömrümüzü hesap gününün sahibinin emrettiği istikamette geçirmemizi
gerektiriyor. İşte o zaman, ölüm bir darağacı, bir ebedî
ayrılış, hiçliğe, yokluğa, çürümeye, unutulmaya, kopkoyu bir karanlığa
açılan kapı hüviyetinden çıkıp, ölümün olmadığı, gelmiş
ve gelecek bütün sevdiklerimizin toplandığı, Allah’ın emirlerine
uymuş olmanın mükâfatının verildiği âleme geçmek için bir basamak
haline gelecek. Ancak bu sâyede ölüm, hayatımıza bir mânâ,
huzur ve mutluluk katacak.
Kimler yok ki orada?! Dede ve ninelerimiz, gönülden sevdiğimiz
anne, baba ve kardeşlerimiz... Nice büyük insanlar, Allah
dostları, sıddîklar, şehidler, sâlihler, peygamberler ve en önemlisi,
iki cihan güneşi Efendimiz (s.a.s.) hep orada... Sevdiklerimizle
dolu olan âleme geçmek için, bir başka doğuş olan ölüm, tek
çare... 206
Ölüm de Bir Nimettir
Ölüm, hem de birkaç yönden insan için bir nimettir. Her şeyden
önce, ölüm bir kurtuluştur. Omzumuza yüklenmiş olan hayat
külfetinden bir kurtuluş. Bir derece hürriyete, serbestliğe varıştır.
Meselâ, üzerimizde olan bir vazifeyi, yapmakla yükümlü olduğumuz
bir işi hakkıyla yaptığımız veya bir engel çıkıp da yapma
imkânımız olmadığı zaman, o iş üzerimizden kalkmış olur ve
biz de rahatlayarak, “üzerimden dağ gibi bir yükün, bir ağırlığın
kalktığını hissediyorum” deriz. İşte ölüm de böyledir. Hiç ummadığımız
ve beklemediğimiz bir anda geliverir ve artık taşımaktan
âciz kaldığımız hayat yükünden bizi kurtarıverir.
206 Selim Gündüzalp, Ölüm Son Değildir, s. 12 vd.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 54 -
Bu gerçek, hadis-i şerifte şöyle dile getirilir: Rasûlullah’ın yanından
bir cenâze geçti. Ona baktı ve şöyle dedi: “Bu, ya kendi
kurtulmuştur veya kendisinden kurtulunmuştur.” Sahâbiler sordular:
“Yâ Rasûlallah! Kendi kurtulmuş veya kendisinden kurtulunmuş
ne demek?” Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle açıkladı: “Mü’min ölünce
dünyanın eziyet ve sıkıntılarından kurtulur; fâsık ölünce de onun şerrinden
insanlar, beldeler, ağaç ve canlılar kurtulur.” 207
Dünya hayatı, yapısı itibarıyla sıkıntılı, problemli, dert ve ıstıraplarla
doludur. Bazen gelir bir zindan oluverir, insanı boğmaya
başlar. Hayat çekilmez bir hal alır. Fakat ölüm geldiği zaman bütün
bu sıkıntıları ve dertleri silip süpürüverir. Sürurlu, geniş, ıstırapsız,
sonsuz, dertsiz ve gamsız bir hayat başlar. Zaten hadiste
“Dünya mü’minin zindanı; kâfirin cennetidir” buyrulmuyor mu? Yani
bu dünya, âhirete nisbetle mü’min için bir zindan; kâfir için de
cennettir. Çünkü mü’min imanı sâyesinde âhirette daha geniş nimetlere
kavuşacak, âhiretin yanında dünya hayatı bir zindan gibi
kalacaktır. Kâfir de dünyadaki rahatlığı ve nimetleri âhirette bulamadığı
için, âhiretine oranla bu dünya ona cennet gibi olacaktır.
İnsanın yaşı ilerledikçe, altmışı-yetmişi geçtikçe hayat ağırlaşır,
yaşamak zorlaşır. Kulağı az duyar, gözü az görür; hastalıklar,
ağrılar birbiri peşi sıra gelmeye başlar. Bütün bu dertler insanı
ölüme biraz daha yaklaştırır. Ve yaşlı insan bu dertlerden ancak
ölüm sâyesinde kurtulacağını bilmektedir. Ölümün, kendisi için
bir nimet olduğuna iyice inanır ve kabul eder. O kadar dengeli bir
manzara ki, insan hemen yerini arıyor. Demek ki dünyadaki acı
vaziyetler, hastalıklar, hatta bir yerde ihtiyarlığın ölümden önce
gelmesi sebepsiz değil. Bu durumlarla iç dünyamızda âhirete göçmek
ve dostlara kavuşmak üzere bir arzu uyandırılıyor. Ağırlaşan
hayat yükü ve hayat şartları karşısında ölümün nimet oluşu hissedilirken,
bütün kâinata hükmeden o Zat’ın sonsuz merhametini
de anlamış oluyoruz.
Hayat, ölüm olmadan sürüp gitse ne olurdu, bilinmez. Ama,
bugünkünden kat kat kalabalık bir dünyada ve yedi, on yedi...
nesil öncesiyle beraber yaşamak zorunda kalacağımız düşünülürse,
en değişmez gerçeğe olan düşmanca bakışımızı bir ölçüde
yumuşatmak gerekiyor. Dedemiz, onun dedesi ve sayılamayacak
kadar dedeler ve nineler... Her biri ayrı bir dert ve hastalık içinde
inleyip dursalar, hayat onlar için, hem de bizim için ne kadar ağır
ve çekilmez olacak ve ölüm ne kadar arzu edilecekti. İşte sadece
bu cihetten bakılsa dahi ölümün büyük bir nimet olduğu ortaya
çıkar. Eflâtun, ölüme “nimetlerin en büyüğü” derken, hiç de
207 Nesâî, Cenâiz 48
ECEL VE ÖLÜM
- 55 -
haksız bir hükmü dile getirmiyordu.
Ölümü bir an için yok farz ederek tahmin yürüten İbn Sina
şöyle diyor: “Yeryüzünün hacmi ve kapasitesi belli. Ölmeselerdi
bu kadar insan nereye sığacaktı? Birbirine bitişik ve sımsıkı durmaları
halinde bile bunlar dünyaya sığmazdı. Nerede kaldı ki,
oturdukları ve dağınık halde bulundukları zaman bunlar sığabilsin?
Bunlardan artabilecek ne barınacak bir yer, ne bir bina, ne
ekip biçilecek bir arazi ve ne de gezecek bir yer kalmazdı. Bu durum
az bir zaman için böyledir. Zaman geçtikçe hal ve keyfiyet nasıl
olacaktır? Ebedî hayatı arzu edip ölmeyi istemeyen ve bunun
mümkün olabileceğini zannedenin hali işte budur. Bu zan ve arzu,
cehâletin sonucudur. Ölüm, İlâhî bir ihsan olunca; o, kötü bir şey
olmaz. Kötü olan şey, ondan korkmaktır. Ölümden korkan da
onun gerçek yüzünü bilmeyendir.” 208
Ölümle uyku arasında çok yakın bir benzerlik vardır. Başta
hasta ve musîbet çekenler olmak üzere, herkes için uyku nasıl ki
bir istirahat ve rahmettir; uykunun büyük kardeşi olan ölüm de
dert çekenler ve intiharı düşünenler için de bir nimet ve rahmettir.
Kendi ihtiyaçlarını göremeyecek kadar âciz bir duruma düşen
felçli ve yatalak bir insan veya derdine çare ve ilaç bulamayan bir
hasta ölümü o kadar bir iştiyakla ister ki, onun tek arzusu varsa, o
da bir an önce ölüm nimetine kavuşmaktır. İntihara kalkışan kimse
de aynı durumdadır. Böyle bir insanın imdadına ölüm yetişecek
olsa, hem büyük bir günaha girmekten kurtulur, hem de ebedî
hayatını berbat etmemiş olur. 209
Ölüm Korkusu
Ölüm korkusu, insanlar arasında yaygın olan korku çeşitlerindendir.
Kur’an, şu ifadesi ile insanların ölüm korkusuna işaret
etmiştir: “De ki: ‘Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, sizi mutlaka
bulacaktır.”210 Savaşlarda ölüm korkusu, bütün açıklığı ile ortaya
çıkmaktadır. Özellikle bu, savaş alanına gönderilen muhâriplerde
daha belirgindir. Kur’an’da münâfıkların savaştaki ölüm korkusuna
temas edilmektedir: “Kendilerine savaş farz kılınınca, içlerinden bir
grup, insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla korkmaya başladılar.
‘Rabbimiz, savaşı bize niçin yazdın (farz kıldın)? Bizi yakın bir süreye
kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?’
dediler. Onlara de ki: ‘Dünya menfaati önemsizdir. Allah’tan korkanlar
208 İbn Sina, Ölüm Korkusundan Kurtuluş Risâlesi, s. 21
209 Mehmet Paksu, Ölüm ve Sonrası, s. 30-32
210 62/Cum’a, 8
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 56 -
için âhiret daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez.” 211
Allah’a sağlam bir iman, insanı ölüm korkusundan kurtarır.
Çünkü mü’min, kesin olarak ölümün kendisini, Allah’ın rahmeti
sayesinde en güzel nimetlere kavuşacağı sonsuz âhiret hayatına
götüreceğine inanır. Mü’min ölümden korktuğu takdirde, bu
sadece Allah’ın mağfiretinden nasiplenememek ve rahmetine
ulaşamamak endişesinden dolayıdır. Hiç şüphesiz ölüm korkusu,
tevbe etmeden evvel öleceklerinden korkan günahkârlarda fazla
olmaktadır. Realitede ölüm korkusu, sadece tevbe etmeye engel
olması cihetiyledir. Bu yüzden, ölüm korkusunun Allah korkusuyla
sağlam bir şekilde sımsıkı bir bağı bulunmaktadır. Kâfirler, dirilişe
de âhirete de inanmadıklarından, varlıklarını çürüttüğü ve yok
ettiği için ölümden korkarlar. Bazıları da kendilerini nasıl bir meçhule
götüreceğini bilmediklerinden dolayı ölümden korkarlar. Bu
gibi kişilerin gidecekleri son yeri bilmemeleri, ölümden korkma ve
endişelenme sebebi olmaktadır.
Ölüm korkusunun doğurduğu kaygı, endişe ve bunalımlara
çözüm arayışı içine giren insanın imdadına gerçek anlamda yetişecek
olan imandır, yeniden dirilmeye ve âhirete inanmaktır.
Âhirete yakînî bir şekilde iman eden kimse için ölüm; korkutucu,
ürkütücü ve acı veren bir olay olmaktan çıkar, zorlukların bitip her
türlü güzelliklere, sonsuz nimetlere açılan bir kapı olur. İnsandaki
ölümsüzlük arzusunu doyurup tatmin edebilecek olan da ancak
âhiret inancıdır. Eğer insan için her şey bu hayattan ibaret olsaydı,
bir yandan akıl almaz rûhî eğilim ve arzuları, diğer taraftan sınırlı
güç ve yetenekleri arasında bocalayıp duracaktı. İşte insanın bu
duygu ve ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayacak husus Allah’a ve
âhirete imandır. Allah’a ve âhirete yakînî bir şekilde inanan kimse,
Allah’ın azâbından korkar. Bunu Allah’ın hududuna riâyet ederek
yaşantısında gösterir, takvâ yoluna girer.
Ölüm Gerçeği ve Âhiret İnancının
Ruh Sağlığı Açısından Önemi
İnsan olarak dünyaya gelen birey, varoluşunun anlamını kavradığı
oranda hayata olumlu bakabilecek ve olayları daha rahat
kavrayabilecektir. Nitekim 23/Mü’minûn Suresi 115212 ve 75/
Kıyâme Suresi 36’da213 insanın başıboş yaratılmadığı belirtilerek
211 4/Nisâ, 77
212 “Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”
213 “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.”
ECEL VE ÖLÜM
- 57 -
yaratılışının anlamına vurgu yapılmaktadır. 51/Zâriyât Suresi, 56.
âyette de214 insanın yaratılış amacının kulluk olduğu belirtilerek
konuya açılım sağlanmaktadır.215
İnsanın varoluşunun anlamı bu şekilde belirtilirken 21/Enbiyâ
Sûresi 35’de216 bu dünyanın bir imtihan yeri olduğu ve sonunda
herkesin ölümü tadacağı belirtilerek ölüm gerçeğine vurgu yapılmaktadır.
“Ölüm bu dünyadaki yaşamı tamamlayan bir noktadır.217 Fakat
varlığın son noktası değil, bilakis ebedi hayatın başlangıcıdır. İslam
inancında insanın ölümü, dünya ile âhiret arasındaki bir geçişi
teşkil etmektedir.218 Nitekim ‘Bireyin, ölümün hayatın bir gerçeği
olduğunu gözönüne alarak hayat ile ölüm arasında sıkı bir bağ
olduğunu düşünmesi, Yalom’a göre kişiyi korku ya da kasvetli kötümserlik
varoluşuna mahkum etmekten çok, onu daha otantik
hayat tarzına yöneltmek için bir katalizör olarak hareket eder ve
hayattan alınan zevki arttırır.’219 Fakat burada şunu da hemen belirtmek
gerekir ki ölüm korkusu gerek her insanda varlığını hissettirmesi,
gerekse şiddet ve etkisinin gücü bakımından diğer bütün
korkulardan ayrılır. Hatta yaşadığımız bütün korkuların temelinde
sadece ölüm korkusunun yattığını iddia edenler vardır.220
Birbirinden farklı izah tarzları getirmiş olsalar da tarih boyunca
ölümden sonraki hayata atıfta bulunmayan hiçbir din yoktur.
221 Ölümü felsefi bir problem olarak ilk defa ele alan Sokrat’tır.
Sokrat’tan önce bu konuda kayda değer bir açıklama yoktur. Sokrat,
insanların hayatları boyunca devam eden korkularının başında
ölüm korkusu olduğunu söyler222…
İslam inancına göre ise bu dünya bir sınav yeridir ve insan bu
dünyada yaptığı her hareketinin karşılığını öbür dünyada görecektir.
Böyle bir âhiret inancı hem ölüm düşüncesinin kabullenilmesini
214 “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
215 Kula, “Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken
Psikolojik Hususlar”, s., 193-194.
216 “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de
deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.”
217 Özcan Köknel, İnsanı Anlamak, Altın Kitaplar, 6. Baskı, İstanbul 1997, s. 406.
218 Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, çev; Süleyman Ateş, Ankara, s. 24.
219 Naci Kula, Gençlerde Izdırap Tecrübesine Bağlı Dini Krizle Başa Çıkmaya
Yönelik Öneriler, (Yayınlanacak Çalışma), s. 19.
220 Hayati Hökelekli, “Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi”, U.Ü. İlâhiyat Fak. Dergisi,
Yıl: 1991, S:3, c: 3, s:156.
221 Faruk Karaca, Ölüm Psikolojisi, Beyan Yay., İstanbul 2000, s. 15.
222 Ruhattin Yazoğlu, “Ölüm Korkusuyla İlgili Bazı Felsefi Tavırlar”, Akademik
Araştırmalar, Bahar 1997, Yıl:1, Sayı:4, s. 120.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 58 -
hem de bu dünyada karşılaşılan birtakım sıkıntı ve meşakkatlerin
karşılığının öbür dünyada kat kat alınacağı düşüncesiyle kişiyi
karşılaşabileceği kaygı ve stresten kurtarabilecektir.223 ‘Zira âhiret
inancı bir taraftan insanlara zulüm ve sıkıntılar karşısında büyük
bir teselli kaynağı sunarken, diğer taraftan ölümsüzlük arzusuna
sahip insan için ebediyetin kapılarını açmakta, insanın ruhi dengelerinin
bozulmaması hususunda büyük rol oynamaktadır. Araştırmalarda
ümitsizlik vb. durumlarda âhiret inancının iman edenlera
bir ümit sunduğu ve endişeyi azalttığı, insanlara vicdan azabı
ve korkularını yatıştıracak teselliler oluşturduğu tespit edilmiştir.
Ayrıca âhiret inancı, ölümden sonra insanın hayatının devam edeceğini,
esas olanın âhiret hayatı olduğu fikrini insanın dikkatine
sunarak onun yaşantısını daha bilinçli bir şekilde geçirmesine,
kendisini otokritik etmesine de yardımcı olacağından olumlu bir
değişim ve kaliteli bir yaşam sürmesine imkân sağlar.’224
‘Netice olarak ölümü hayatın temel gayesi olarak gören inanan
insanlar, bir gün ölecekleri gerçeğini şuurlarının bir köşesinde
canlı tutarak zevk ve metanetle yaşayabilmenin imkânını araştırırlar.
Onlara göre ölümün berisindeki ve ötesindeki hayat birbirini
tamamlayan iki unsur olarak görülür. Nitekim onlar kendilerini
nihayetsiz bir istikbalin yolcuları olarak görürler.’ 225
Dolayısıyla bu şekilde güçlü bir ölüm ve âhiret inancına sahip
bireyler karşılaşmış oldukları olumsuz durumlarla çok daha rahat
bir şekilde baş edebileceklerdir.
İnanan insanın hayatta karşılaştığı çeşitli zorluklarla mücadele
edebilmesinde ona yardımcı olan bir diğer destek de kader inancıdır.
Nitekim İslam inancına göre insanın doğumundan ölümüne
kadar geçen süreçte başına gelebilecek her şey Allah katında bilinmektedir
ve onun dilemesine göre cereyan etmektedir. 226
Kaza-kader konusunda bilgi verilirken olaylar karşısında insanın
sorumluluğunun ve iradesinin önemine dikkat çekildikten
sonra daha geniş bir çerçevede her şeyi varedenin Allah olduğu
ve her olayın kendi içerisinde bir mantalitesinin olduğu vurgulanabilir.
Böylece kişi Allah’ın takdiri ve insanın iradesinin rolü
çerçevesinde olayların meydana geldiğini dikkate alabilir. 227
223 Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, Sönmez Matbaası, Samsun 1993, s. 167
224 Kula, a.g.ç., s. 19-20.
225 Karaca, a.g.e., s. 267-268; Muammer Cengil, “Depresyonu Önlemede Dini
İnancın Koruyucu Rolü” Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, III,
(2003), Sayı:2, s., 141
226 Kur’an, 57/22
227 Kula, “Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken
ECEL VE ÖLÜM
- 59 -
Böyle bir inanca sahip olan bir kimse üzerine düşen görevleri
yaptıktan sonra işin gerisini Allah’a bırakarak tevekkül eder ve
böyle bir inanç ile yaşamda karşılaştığı çeşitli sıkıntıların yıkıcı etkisinden
psikolojik olarak kendisini korumuş olur. 228
Ayrıca yaşanılan olayların mutlak anlamda olumsuzluk olarak
değerlendirilmemesi gerektiğine de vurgu yapılmalıdır. Çünkü
bize göre iyi olan bir şeyde bir olumsuzluğun veya olumsuz gibi
gözüken bir olayda da iyi bir durumun olabileceği vurgulanmalıdır.
Nitekim bir âyet-i kerimede229 insanların hoşuna giden bir
olayda şer, hoşuna gitmeyen bir olayda da hayır olabileceği vurgulanmaktadır.
230
Ölümü Düşünerek Dirilmek
İnsan açısından ölüm, Allah’ın mümît isminin tecellî etmesiyle,
ecel denilen belirli bir zamanda, ruhun bedendeki tasarrufuna
son verip vücuttan ayrılması olayına denir. Ölüm, insan için yok
olmak değil; bir âlemden diğerine intikal etmektir, bir hicrettir,
fânî/ölümlü dünyadan ebedî hayata göç etmektir.
Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte
“dirilme”dir, hayat bulmadır, uykudan uyanmaktır. Hayatın
kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın
gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek,
geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibarettir.
Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur
ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini
yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı
bir dirilmeyi tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler.
Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle231 dirilemeyenler,
Kur’an’ın deyişiyle, akılları çalışmayan, gözleri görmeyen,
kulakları işitmeyen, gerçek hayata sahip olmayan “ölüdürler.”
Allah’ın 99 esmâü’l-hüsnâsından biri, “el-Mümît”tir. El-Mümît,
canlı mahlûkların ölümünü yaratan anlamına gelir. Hayatı nasıl
Allah veriyorsa, ölümü de yine O yaratmaktadır. Allah’ın hayatı/
diriliği ve ölümü yaratmasının sebebi, Kerîm Kitapta şöyle
Psikolojik Hususlar”, s., 195.
228 Muammer Cengil, a.g.m., s., 141.
229 “… Olur ki, bir şey sizin için hayır iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur
ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
(2/Bakara, 228)
230 Kula, ““Bedenî Özürlü Gençlerin Din Eğitiminde Dikkat Edilmesi Gereken
Psikolojik Hususlar”, s., 197; Dr. Muammer Cengil
231 8/Enfâl, 24
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 60 -
açıklanır: “O (Allah), hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek
için ölümü ve hayatı yarattı.”232 Ölüme göre hayatı/dünyayı önceleyen
ters gözlüklü insan, bu âyetteki ifadede bir terslik varmış gibi
görebilir. Çünkü diğer canlılar gibi insanlar da, önce yaşar sonra
ölürler; ama âyette önce ölüm, sonra hayat denilmiş. Burada Allah
bize işaret yoluyla şunu anlatıyor: “Hayatı anlamak, doğru ve
güzel yaşamak istiyorsanız, önce ölümü anlamalısınız!” İnsanın
hayatı nasıl anlamlandırdığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına
bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız,
hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne
yaparsam kârdır” anlayışıyla değerlendirir ve öyle yaşarsınız. Ama
ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak
anlarsanız, o zaman hayatı; “en ince teferruatına kadar hesabının
verileceği bir olay” olarak kabul eder ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi
bir şey yapmadan önce, onun hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz
bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız. İkinci anlam
olarak, doğru bir gözlükle baktığımızda görürüz ki canlılar, varlık
sahasına çıkmadan önce ölü idiler. Yani, ölüm hayattan önce var
kılınmış, daha önce yaratılmıştı. Hayat Kitabımız, bu gerçeği şöyle
vurgular: “Allah’a karşı nasıl küfr içinde olursunuz ki, siz ölüydünüz, size
hayat verdi; sonra sizi öldürür, sonra da diriltir.” 233
Allah’ın İmâte/Öldürme Faâliyeti: Allah’ın yaratma fiili her an
faâliyet gösterdiği, Allah devamlı yarattığı gibi; imâte fiili, öldürme
sıfatı da aralıksız işlemektedir. Günde ortalama 300 bin kişi
ölmekte, hergün bir koca şehrin nüfusu kadar insan dünyasını
değiştirmektedir. Her saniye dünyadan dört kişi hayattan göçmektedir.
Bu rakam, insanlık âlemi için. Buna hayvanlar âlemi de
katıldığında, bu ilâhî fiilin nasıl aralıksız faâliyet gösterdiği daha
iyi anlaşılır. Her sâniye, ölen hücrelerin, alyuvarların, akyuvarların,
hele mikropların haddi hesabı yok. Bütün bu işler imâte fiiliyle,
sonsuz bir ilim ve hikmetle icrâ edilmektedir.
İmâte, yok etme değil; varlığı daha mükemmel hale getirmedir.
İmâte, kabir âlemine doğuştur, ileri bir rahmet tecellîsidir.
Çekirdeklerin ölümleriyle, bitkiler sümbül hayatına geçtikleri gibi,
ölüm de en az hayat kadar bir nimettir. Her ölümü bir diriliş takip
etmekte ve ikinci safhaların birincilerden daha mükemmel
olduğu gözlenmektedir. Ölüm, yeni bir mükemmelliğe, güzel bir
değişim ve dönüşüme atılan adımın adıdır. Ölümü kabir hayatı
takip edecek ve dirilişle insan yeniden beden-ruh beraberliğine
kavuşacak; dünyadakinden daha ileri bir yaratılışla. Ölümü böyle
232 67/Mülk, 2
233 2/Bakara, 18
ECEL VE ÖLÜM
- 61 -
değerlendiren insan, onu severek gülerek karşılar.
Kur’ân-ı Kerim’de ölüm anlamındaki “mevt” kelimesi ve türevleri
165 yerde geçer. Vefat gibi değişik kelime ve ifadelerle
ölümden 190 yerde söz edilen hayat veren Kitabımızda, bütün
âyetlerin üçte biri öldükten sonra dirilmeyle, âhiret ve oradaki
ödül ve cezayla ilgilidir. Âyet-i kerimelerde yaratan ve öldürenin
Allah olduğu, O’nun insanları tekrar diriltip hesaba çekeceği,
ölümden sonra insanların O’na döneceği belirtilir. Sahte tanrıların
kimseyi öldürüp diriltemeyeceği, kendilerine bile fayda ve
zarar veremeyecekleri vurgulanır. Yaşayanların ömürlerinin Allah
katında belli bir eceli/süresi olduğu, o süre dolup ecelleri geldiğinde
canlıların bir an bile geciktirilmeden veya öne alınmadan
ölüm acısını tadacakları ifade edilir.
Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır.234 Demek
ki ölümle uyku bir bakıma aynıdır; çünkü uykuda, nefs/ruh, bedenden
kısmen ayrılır; en azından, şuur olarak bedenin farkında
değildir. Ölümde ise bu kopuş, bütün bütündür. Uyku, ölümün
yarısıdır. “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun uyanmadın
olacak, / Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın
olacak / Taht misali o Mûsâlla taşında.” Başta hasta yatan
ve musîbet çekenler olmak üzere, herkes için uyku nasıl ki
bir istirahat ve rahmettir; uykunun büyük kardeşi olan ölüm de
dert çekenler ve intiharı düşünenler için de bir nimet ve rahmettir.
Her gece bir ölüm, her sabah bir diriliştir. Uyku, ölmenin provasıdır.
Mezara benzeyen yatağa girdikten belirli bir zaman sonra
uyanırız. Yani ölümden dirilişe geçeriz. Bunu her gün tekrarlarız.
Gündüz yaşar, gece ölür, sabah diriliriz. Uyku, kardeşi olan ölümü
unutturmaya değil; hatırlatmaya vesile olmalı; insan, yatağa girerken
mezara da gireceğini unutmamalı, uyuduğunda uyanma
garantisinin olmadığını düşünmeli ki, dört elle dünyaya sarılmasın
ve ölüme hazırlanabilsin.
Ölüm, bir nimettir, ilâhî bir ihsandır. Dolayısıyla o, kötü bir
şey olamaz. Kötü olan şey, ondan korkmaktır. Ölümden korkan
da onun gerçek yüzünü bilmeyendir. “Ölümden korkusu olanlar
ölür / Hayatı maddede bulanlar ölür / Gidenlere öldü diye ağlarız
/ Aslında geride kalanlar ölür.” Ölüm! Güzel gerçeğimiz bizim!
“Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber / Hiç güzel olmasaydı
ölür müydü Peygamber?”
Nasıl bir ölüm isteriz? Mademki ölüm var, ölümden kaçış yok;
öyleyse nasıl ölümle ölmek bize daha kolay, daha güzel gelir?
234 39/Zümer, 42
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 62 -
Sonra, ölümün şeklini seçme hak ve imkânımız var mı? Ölümün
şekli, hayatın nasıllığına bağlıdır. Kutlu vaad veya acı gerçek öyle:
“Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.”
Örneğin Hz. Ali gibi, bir çöl ortasında, hiçbir şeye dayanmadan
dimdik ayakta ölmeye ne dersiniz? Ya da Hz. Süleyman gibi Mescid
inşâsında cinleri kullanırken, çaktırmadan ölüvermek; ölüvermek
ama dimdik; ölüvermek ama devrilmemek, sürünmemek! Halkın
deyimiyle, “elden ayaktan düşmeden”, “Üç gün yatak; dördüncü
gün toprak”, ama imanla, ama müslümanca, ama insanca ölmek!
Bunun için de mü’mince yaşamak şart. Kimin yolunda, hangi gâye
uğruna yaşanılırsa, onun yolunda ve o amaç için ölüm gelecektir.
Allah yolunda O’nun rızâsı doğrultusunda yaşayanlar, elbet
O’nun yolunda ve O’nun istediği gibi öleceklerdir.
Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür. Ölümü, yok oluş,
bitiş ve neticesiz olarak gören insan, hayatın mânâsından da
uzaktır. Onun için hayat, tesadüfler oyuncağıdır, kabir karanlıklara
açılan bir kapı, ecel bütün sevdiklerinden bir daha kavuşmamak
üzere bir ayrılıştır. Bunun için âhirete inanmayan kimsenin
ruhu acı ve ıstırap içindedir; dehşet ve vahşet içindedir, mânen
kıvranmaktadır. Böyle bir insana hangi şey teselli verebilir? Cansız
ve şuursuz cisimlerin bir zerresi bile kaybolmaz iken ve dağılan
yıldızların atomlarından yeniden bir başka yıldız yaratılırken; büyük
emânete tâlip, yeryüzünün efendisi/halîfesi insanın ölümden
sonra bir avuç toprak olacağını düşünmek, insafsızlık olsa gerek.
O, ölümünün ardından, sahip olduğu nimetlerden, yüklendiği
emânetten hesaba çekilecek, mükâfat veya ceza için Cennet ya
da Cehenneme gönderilecektir.
Ölmemenin tek çaresi, doğmamaktır. Ama canlı cenâze şeklinde,
hayat süren leş gibi yaşamanın tercih edilebildiği gibi; ölümsüzleşmek,
güzel ölümden sonra çok güzel bir hayata terfî etmek
de mümkün. Ölüm meleğinin bizi nerede beklediği belli değil;
iyisimi biz onu her yerde bekleyelim. Ama elbette ona hazır bir
vaziyette. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına
baksın.”235 Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz
ne var? Asıl önemli olan bu. Dünkü yediğimiz çok lezzetli
yiyeceklerin veya zevkli saatlerin bugüne bir faydası yok; yarına
kalacak olan da sadece sevaplar veya günahlar. Dünya bir oyun
ve eğlenceden, bir masaldan ibâret. Âhiret ise daha hayırlı ve devamlı.
Ölüme Hazır Olmak: Allah’ın dışında tüm canlılar için ölümün
235 59/Haşr, 18
ECEL VE ÖLÜM
- 63 -
kaçınılmaz bir gerçek olduğunu unutmamak ve ölüme hazırlıklı
olmak her insanın gayreti ve özelliği olmalıdır. Ölümü anmak ve
hazırlıklı bulunmak müslüman olarak ölmek isteyen her mü’min
için gereklidir. Hz. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Lezzetleri
yok eden ölümü çok anın.”236 Başka bir hadiste, kabir içinde olanların
hatırlanması istenir: “Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin
çürümesini hatırlayın. Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk
eder.”237 Ensardan bir adam Peygamberimiz’e sordu: “Mü’minlerin
hangisi en akıllıdır?” Aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm: “Ölümü en çok hatırlayan
ve ölümden sonrası için en iyi hazırlığı yapanlar; İşte bunlar en
akıllı kimselerdir.” buyurdular. 238
Kabir ziyaretinin orada yatan ölü için değil; ziyaret eden dirinin
ibret alması, ölümü hatırlaması için meşrû kılındığını hatırlamakta
fayda var. Tevhidi zedeleyecek davranışlardan uzak
durmak şartıyla kabirleri ziyaret etmek, insana âhiret bilinci verir.
İslâm’da yasak olan kabrin üzerine bina yapmak, kubbe koymak,
yani türbe, kabirleri mescit veya tapınak hale getirmenin, şiddetle
yasaklanmış hurâfe ve bu konudaki aşırılıkların şirk unsuru olduğu
bilinmelidir. Ölümle ilgili küfür sözlerinden de cehennemden
korkar gibi sakınmak gerektiğini unutmamalıyız.
Ölümle başlayan esas hayatı dünya görüşünün merkezine alamayan
tek dünyalı insanın ufku, sadece bu geçici âlemle sınırlıdır.
Ölümü düşünmek, hatırlamak istemez; yatırımını sadece dünyaya
yapan, mutluluğu salt dünyevî ölçülere göre tanımlayan insan. Yaşayışından
ölümü kovmaya çalışır; çünkü adına ölüm dedikleri şey
dünyevîleşmiş insan için, gerçeği tokat vurur gibi haykıran uyarıcı
bir vâiz, sorgulayıp itham edici bir yargıç ve fâni zevklerini kemiren
korkunç bir canavardır. Modernleşen şehirlerde artık mezarlıklar,
bu tür insanları “rahatsız” etmeyecek kadar uzak yerlere
yapılır oldu. Mezarın içini cennet bahçesine çevirmeyi düşünmeyenler,
mezarlarını anıt gibi süslemeyi tercih ediyor. Hâlbuki İslâm,
kendi insanlarına ölümle dost olarak, onunla içli dışlı yaşamayı
öğretmişti. Ölümün korkulup kaçılacak bir şey değil; gereğinde
baş tâcı edilecek bir şey olduğuna inandırmıştı.
“Güzel ölüm”ün şefkatli kollarından “çirkin hayat”ın merhametsiz
kucağına terkedildi insanımız. Ölümün kronik korkusunu
da yenemedi, hemen tüm filmlerde o işlendi, çoğu rüyaları o böldü,
bunalımların kaynağının o olduğu söylendi. Ölümü unutmaya
236 Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
237 Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
238 Kütüb-i Sitte Terc. 17/598
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 64 -
çalışmak, başka güzellikleri de unutturdu. Sadece dünyayı düşündüğü
halde, ona da sahip olamadı; “hırsızı yakaladım” derken,
yakasını yavuz hırsız dünyanın elinden kurtaramadı. İslâm’ın
insanındaki ölüm sevgisi, yerini; dünyevîleşmiş insanda “ölüm
korkusu”nun stresine terk etti. Ölümü hatırlamamak için çeşitli
eğlencelere, uyutucu ve uyuşturuculara yönelen modern insan,
60-70 yaşlarında hükmü infaz edilecek olan (konforlu da olsa
dünya zindanında yatan) müebbet hapisteki bir idam mahkûmu
gibidir.
Her ne kadar ölüm, geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir
olay ise de, imanlı gönüller için fânîlikten ebedîliğe geçişi sağlayan
bir vâsıtadır. O yüzden birçok ayette ölüm ve âhiret hayatı
“buluşmak, sevdiğine kavuşmak” anlamındaki “lika (likaullah,
likau’l-âhire) kelimesiyle ifade edilmiştir. Asıl hayatın ikinci
âlemde başlayacağına iman edenler, ölümün ebedî yokluk olmadığını
kabul ederler. Henüz hayattayken, bu gerçek vatanın, baba
yurdunun, sonsuz mutluluk hayatının özlemini duyar ve ona göre
yaşarlar. Ölümün korkulmayacak, aksine can atılacak güzelliklerin
anahtarı olduğuna şâhitlik eden, ölümü öldürerek ölümsüzleşen
şehâdet erleri ise, şehidlerdir.
Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa
uzanan biz insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişe ve
gayretlerimiz yoksa; bu, hem dünyevî hayatımız, hem de uhrevî
hayatımız için büyük bir tehlikedir. Bugün insanların uğraşlarına,
şikâyetlerine bakınca; hemen tamamının dünyevî endişeler olduğunu
görüyoruz. Çağdaş insan, kendi kapısını yüzde yüz çalacak
ölüm dâvetini ve hesaba çekilmeyi düşünmeden, ot gibi yaşamayı;
fıtratına, aklına, dinin diriltici çağrısına rağmen başarabilmek(!)
için, kendi yaptığı putların, paranın, sporun, müziğin, sinemanın,
eğlencenin, teknolojinin... kulu olmayı kabullenmiş, tersine ve
olumsuz anlamda ölmeden önce ölmeyi, yani intiharı ve katliâmı
ebedî hayata tercih edebilmiştir.
Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır.
Tevhid, birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla hayatı
ve ölüm ötesini, dünya ile âhiret arasını ayırmak bu inanca zıt
olacaktır. Âhiretten ayırdığımız dünyayı, tekrar ebedî ve gerçek
hayatla birleştirmek zorundayız. Sadece ölüme kadar olan süre
olarak algıladığımız istikbâl (gelecek) kavramını, ölümden sonrasını
da içine alacak şekilde anlamaya ve bu anlayışı gündelik yaşayışa
geçirmek, kulluk görevimizdir.
Her şeyin bir anlamı vardır. Hayatın, ölümün, ağaçların, dağların,
insanların, hayvanların... Ölümü anlamlandırdığımız zaman,
ECEL VE ÖLÜM
- 65 -
her şey bir anlam kazanacaktır. Ölüm, bir yok olma değil; yeni
bir hayatın başlangıcıdır. Ölümlü, fâni sıkıntılarla dolu bir diyardan,
ölümün olmadığı, ebedî, mükâfatlarla dolu, zahmet ve sıkıntının
bulunmadığı, sevdiğimiz her şeyin bulunduğu bir diyara
yolculuktur. Onun için müslüman ölümden korkmaz; sadece ona
hazır olur. Hatta yeri geldiğinde seve seve canını verir, âhiret karşılığında
dünyayı satar. “Ölüm yok olmak değil; bir diriliştir, yeni
bir hayata geçiştir” cümlesinden hareketle, yaşadığımız hayatı ve
varlıkları seyredelim:
Güneşin her batışı bir ölüm, her doğuşu bir diriliştir. Her gece,
bir ölüm, her sabah bir dirilişi yaşar güneş altındaki bütün canlılar.
Bakmasını bilenler, baktıklarında görenler için güneşin doğuş ve
batışı, her an ölümün ve hayatın yaratılışını ispatlayan, âhirete
imanı seslendiren bir âyettir. Mevsimler de bize ölüm ve ardından
dirilişi anlatır. Her kış bir ölüm, her bahar bir diriliştir. Kışın, nice
sineklerin kaybolması bir ölüm, baharla ortaya çıkması bir diriliştir.
Kışın odun haline gelen ağaç için bu bir ölüm, baharla çiçek
açıp meyve vermesi bir diriliştir. Tabiat, kendi diliyle haykırır: “Ey
insan! Bir gün sen de böyle ölecek ve dirileceksin!” Rabbimiz, kış
ve bahar mevsimlerini yaşatırken aynı zamanda ölümleri ve dirilişleri
de aylarca seyrettirir. Tohumların toprağa atılışı bir ölüm,
günler sonra topraktan çıkışı bir diriliştir. Tohumun toprağın içinde
yok olduğunu zannederiz; hâlbuki yokluk yoktur. O, toprağın
altında diriliş sürecini yaşamaktadır. Nihayet bir müddet sonra,
bahar rüzgârı borusunu öttürecek, tohum, kıyameti yaşayarak
kıyam edecek, yeşillikler içinde yeni bir hayata kalkacaktır. İnsan
da böyle bir tohum gibidir. Yaşarken bir gün toprağın altına düştüğünü
görürüz. İnsanın düştüğü yer, onun kabridir. Tohum gibi
o da bir gün düştüğü yerden kalkacaktır. Kıyamet günü, zaten
kalkış günü demektir.239 Doğum da bir diriliştir. Doğum, ölü gibi
olan bebeklerin ana rahminde dirilişe geçip dünyaya adım atmasıdır.
Bakmasını ve görmesini bilenler için bir damla suyun (atılan
pis suyun milyonlarca parçasından birinin) dirilişe geçmesidir. 240
Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü
yaşarsınız. Ama öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız.
Çevremizdeki insanlar hep dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla
yaşasalar!.. Seyredin o zaman hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı
saâdet olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti daha burada
iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu dünyaya
yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline
239 Bk. 50/Kaf, 9-11; 30/Rûm, 19
240 Bk. 2/Bakara, 28; 36/Yâsin, 77-79
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 66 -
getirmeye koyulunca cenneti de unuttuk.
İmam Gazali diyor ki: “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler
yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor.” Ölüm öncesindeki
kavgaların ölümden sonra pişmanlık getireceğini hissederek
yaşayan insan, hiç pişman olacağı şeyin kavgasını verir mi? Hırsla
hayatın ve eşyaların, burada kalacak şeylerin ardına bir ömür
boyu düşer mi?.241 Ölümü tefekkür ederek yaşamak, hayatta “gidici”
olarak yaşama sonucunu doğurur. Böyle yaşayan insan da
hesabını ve yatırımını gideceği yere göre yapar. Aksi halde, insan
gideceği saate kadar kalacakmış gibi yaşar ve tercihini ona göre
yapar. “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha
hayırlı ve daha kalıcıdır.” 242
Hayatı güzelleştirmek istiyorsak, ölümü güzelleştirmek, ölümötesi
güzelliklere lâyık hayat sürmek gerektiğini unutmamalıyız.
Ölmeden evvel ölmeye çalışmalı, ama öldükten sonra yaşamanın
sırrını bulmaya gayret etmeli. Ölümü ancak bu iki şekilde öldürebiliriz.
Ölümün korkusu, ölmenin kendisinden çok daha beterdir.
Ölümü bu iki şekilden biriyle öldüren “bir gün” ölür; ölümden
korkup kaçmaya çalışan ise “her gün” ölür. Âhiret yanında dünya
bir gün kadar kısadır. Hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba
çekmek için geceler büyük fırsattır. Gündüzü dünya hayatının,
geceyi ölümün, yatağı kabrin karşılığı kabul ederek her yatağa
girdiğimizde, günlük amel defterimizin kâr ve zarar hânelerini
önce kendimiz değerlendirmeli, zararımız fazla ise, onu tevbe
ve gözyaşı silgisiyle silmeli ve daha hatasız ticaret için kararlar
alıp eyleme geçirmeliyiz. Yeniden bir dirilişi yaşayacağımız ertesi
günü, önceki günden daha güzel yapma gayreti içinde olmalıyız.
Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında,
her fırsatta; tefekkür edelim, özellikle ölümü, dirilişi, kıyâmeti,
mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı, Allah’ın nimetlerine
teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim. Oralarda
ölümle kolkola yaşayacağımız günleri düşünmek amacıyla, hele
gece karanlığında mezarlığa gidip şu ölümcül yaşayıştan silkinip
dirilelim. Ölüm ve şehâdet râbıtası yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor,
müslümanca hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin
de zor olduğunun bilincine varâlim. Mezarlarda ve hayalinde
düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün ki, bir-iki metrelik
çukur, içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında da senin
adın, evet senin adın, benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı
241 Bk. 44/Duhân, 25-28; 9/Tevbe, 38
242 87/A’lâ, 16-17
ECEL VE ÖLÜM
- 67 -
karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun veya beklemiyordun.
Ama öldün, yani senin kıyâmetin koptu. İşte bu kıyâmete
hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın mı yapmaman
gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-harçların, ümitlerin,
beklentilerin, yatırımların... neresi için? Ölüm... Ne zaman? Evet,
ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi
bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin huzuruna gidip yaptıklarının
ve yapmadıklarının hesabını vereceğini düşün ve hayatını
ona göre düzenle. Çünkü ölüm bir yok oluş değil; diriliştir.
Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır. “Ölümse / Gel dese / Tak
tak tak / Mu-hak-kak.” 􀀀
Ölüm! Güzel gerçeğimiz bizim! Ölüm! Allah’ın bir “hikmet”i,
bir “tecellî”si! Hikmetinden sual olunmadığı gibi, ne zaman
tecellî edeceği de bilinmez. “Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın
ölüm / Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm?!” Ölümsüzlüğü
tatmak! İşte ölümün dehşetini etkisiz kılan iksir! Ölümünü düğün
ve bayram ilân eden, o heyecanla ölüm adlı sevgiliyi bekleyen
canlı şehidlerin mesajı! “O mübârek, aziz şehitler ki / Hepsi seçmişler
en güzel ölümü! / Allah için, din için, şehitlik için / Döğüşüp
müslümanca ölmüşler! /Törensiz ölmüşler / Kefensiz ölmüşler
/ İsimsiz ölmüşler / Ruh olup hep, cisimsiz ölmüşler / Bürünüp sade
bir şehid adına / Öyle çıkmışlar, alnı pak, yüzü ak / Allah’ın katına!”
Mezar, zıtların kenetlendiği noktadır. Yokta varlığa yol veren
geçittir. Hayat ve ölümün, varlık ve yokluğun, bu dünya ve öte
dünyanın buluştuğu çizgidir. Mezar, yok olunduğu sanılan bir
noktada gerçek varlığın bulunduğu bir “geçit” oluverir. Ölümsüz
hayata geçmek için ölüm tek geçit! Dünya yalan, ölüm yalansız!
İnsan, bu gerçeği bilir; bilir bilmesine ama, bilmez gibi yaşar.
Ölümden korkmak, her gün binlerce kez ölmek demek.
Ölümden korkmak, hayatı bu maddî dünyadan ibaret sananların
çıkmazıdır. Ölümden korkmak, öte dünyaya imanın zayıflığının
göstergesi. Ölümden korkmak, ölümü yok etmez, ertelemez, hafifletmez,
“korkunun ecele faydası yoktur.”
Dünya bir han; konan göçer. Can ise, tıpkı bir kafesteki kuştur;
o da zamanı, vakti geldimi durmaz, uçar. Ölüm, öyle bir
yoldur ki, bir kez ve tek başına yürünür. Tekrarı yoktur; dönüşü
yoktur; tek yönlü bir yoldur; mecburî istikamettir. Ölüm âdildir;
ölüm herkes içindir; fakiri-zengini, beyazı-zenciyi, kadını-erkeği,
genci-yaşlıyı ayırmaz.
Ölüm, insan için güzel bir son ve aynı zamanda güzel bir başlangıç
demek! Bir hayata “vedâ” deyip, öte hayata “merhaba”
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 68 -
demek! Onun için güzel bir olay! Ölüm, dünya hayatının muhtaç
olduğu bir ihtiyaçtır. Yeri göğü titretse de, varlığı dengede tutmaktadır
ölüm. Ölüm, hayatın, varlığın, yaratılmışlığın dengesi ve
güzelliği için vardır. Hayat, sınanma için verildiği gibi ölüm de aynı
amaç için yaratılmıştır.243 İnsana düşen; ölüm korkusunu öldürmek,
ölümün bir denge ve güzellik olduğuna inanmak ve hayat
sınavında başarılı olmaktır. 244
Beşerî bilim, insanın dünyaya nasıl geldiğini anlatsa bile niçin
geldiğini bildiremez. Bu dünyaya her gelenin öleceğini bildirir,
fakat nereye gideceğini kestiremez. Bilim, olayın şeklinden bahseder,
felsefe ise, sebebini açıklamaya çalışır. Ancak felsefenin de
sınırı akıldır. Aklın bulamayacağı konular, felsefenin de dışında
kalır. O zaman söz “din”in olur/olmalıdır. Yüce Yaratıcımız, insan
aklının idrakten âciz kaldığı hakikatleri, Peygamberleri vasıtasıyla
öğretmiştir. Beşerî bilimin dışında kalan, onun sınırına girmeyen,
felsefeyi âciz bırakan konular, sadece dinin alanı içine girer. Ve
ancak bu sahada çözülebilir. Alex Carrel: “Ölümün esrârı karşısında
insanın duyduğu endişeye imanın verdiği cevap, bilimin verdiği
cevapla kıyaslanmayacak kadar tatminkârdır” diyor.
Nereden gelip nereye gittiğimizi, bizi nasıl bir geleceğin beklediğini
ve ölümün anlamını ancak vahiy aydınlatabilir. Vahyi kabul
etmeyen insan, tatminsizlik ve huzursuzluğu bu konudada da
derinden yaşayacak, bu soruların ve ölümün her insan için ayrı
mânâsı veya anlamsızlığı olacaktır. Çünkü ölüm, hayata göre, hayatın
mânâsı da onu yaşayan kişilere göre değişmekte ve sahip
olduğu inanç, insanı şekillendirmektedir. Ama ortak olan bir şey
vardır. O da, bu sorulara sadece bilim veya kuru bir akılla cevap
verilemeyeceği gerçeğidir.
İnsanın yeri ve konumu gerçekten çok yüksektir. Çünkü şu
koca dünya, ona bir ev, hayvanlar ona bir hizmetçi, güneş onun
ısınması için bir soba, ay ise aydınlanması için ona bir lâmba olarak
yaratılmıştır. Bu yüzden insanın görevi de büyüktür. Vazifesi, kendini
yaratanı tanıyıp O’nun emir ve izni dâhilinde hareket etmesi
şeklinde tarif edilebilir. Yine de imtihan dünyasında yaşadığımızı
ve dileyenin istediği yolu seçmekte serbest olduğunu da unutmamalıyız.
Ancak, cansız ve şuursuz cisimlerin bir zerresi bile kaybolmaz
iken ve dağılan yıldızların atomlarından yeniden bir başka
yıldız yaratılırken, insanın ölümden sonra bir avuç toprak olacağını
düşünmek, insafsızlık olsa gerek. O halde insan toprağa girip
ebediyyen yatamaz ve saklanamaz. Sahip olduğu nimetlerden
243 67/Mülk, 2
244 Hasan Ali Kasır, Ölüm Şiirleri, s. 21 vd.
ECEL VE ÖLÜM
- 69 -
hesaba çekilecek, mükâfat ve ceza için âhiret konakları olan Cennet
ve Cehenneme gönderilecektir.
Dünya Sağlık Örgütü’nün istatistiklerine göre, her günde ortalama
300.000 kişi ölmekte. Evet, her yaşta ölenlerin toplamı
bu... Bu sayının içinde nice ölmeyeceğini sananlar veya ölümü
bekleyenler, beklemeyenler veya başkasına “vah vah”, kendisine
ise “Allah gecinden versin” diyenler de mevcut. Ama hepsi yolcu.
Bunlar arasında ölümü unutanlar yok muydu dersiniz? Ama ölümün
onları unutmadığı bir gerçek. Evet ölüm, hiç umulmadık bir
anda kapımızı çalıyor. Ya bir kalbi sıkıyor, ya bir damarı tıkıyor. Ya
da yeni elbisesini giyerken bir ayna karşısında veya otomobilini
sürerken yakalıyor unutkan ve gâfil insanı. Kısacası, âhirete giden
yollar o kadar çok ki, saymakla bitmez, neticede hepsi oraya
çıkar. “Ölüm gelmiş cihâne, baş ağrısı bahâne!” Mezarın yeri ve
dış konforu nerede ve nasıl olursa olsun, âhiret, her yerden aynı
uzaklıkta. Önümüzdeki günlerde de yine yüz binlerce insan ölecek,
bir yandan da ölüm meleği vazifesi gereği can almaya devam
edecek. Ömrümüzün uzatılması için yapılan çalışmalar da devam
edecek. Geçen günler de gösteriyor ki, hayat var olduğu müddetçe,
dünya hayatı açısından ölümün sonu gelmeyecek ve ölüm
öldürülemeyecek.
Ölümü unutmak, ondan kaçmak çare değil. En yakın ve candan
bir dostumuzun cenazesinden bile yeterli ibret alamaz olmuşuz.
Ne kazmayı sallayan, ne tabutu taşıyan ve ne de ölüyü
yıkayan haberdar değil yaptığından. Hareketlerimiz hep ezberden,
mekanik bir şekilden ibaret. Eskiler ölümü o kadar uzakta
tutmamış ve günlük yaşamlarından kapı dışarı etmemişlerdi. Doğrusu
pek de bir şey kaybetmemişler, bilâkis kazanmışlardı. Çünkü
zaman ve mekân tanımayan o dâvetsiz misafire karşı biraz olsun
hazır bulunmakla, ona ansızın yakalanmaktan kurtulmuşlardı.
Yahya Kemal’e İstanbul’un nüfusu sorulduğu zaman 50 milyon
demiş, bunu abartı gibi görenlere de; “ne yapalım, biz ölülerle
dirilerimizi birbirinden ayrı düşünmüyoruz” cevabını vermişti.
Aslında, bu bir şahsın değil; uzun bir devrin ve köklü bir düşüncenin
eseriydi. Eski semtler, ölümle hayatı hâlâ beraber yaşıyor. İşte
İstanbul’un Eyüp Sultan, Üsküdar, Karacaahmet ve Topkapı kabristanları
ve diğerleri. Ölümle hayat iç içe. Ölmeden önce hayatımızın
kıymetini bildiren birer ibret taşları, yoldaki işaretler olmuş
kabirler.
Câmiler, minareler, kabristanlar, mezar taşları iki dünyayı ayıranın
bir ses değil; bir nefes olduğunu haykırıyorlar. Bırakın ölüleri,
yaşayanların bile dirilip döndüğü bir Eyüp kabristanı ile çevresini,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 70 -
bir de şimdiki mezarsız ve ezansız semtleri düşünün. Ölüm gerçeği
konusunda ne değişti sanki? Ama, ölümü algılayış ve hatırlayış
hususunda insanımız, yarına hazırlığı defterinden silgi izleri
sırıtacak şekilde sildi veya defterini karaladı. Ölümü hatırlamayı
modern çağın yüz karasıymış gibi düşünenler, kimseyi değil; sadece
kendilerini aldatmışlardı. Belki asrımızda çok şey değişmiş
olabilir, ama ölüm gerçeği değişmemiştir. Tam aksine, kazalar ve
hastalıklar sayesinde âni göçüşler, hızlı yaşamaya ayak uydurarak
sayı ve sürat kazanmıştır.
Bırakalım artık yarınların hayaliyle oyalanmayı. Bu gün için
elde olan ne? Yolculuğa hazır mıyız? Yanımızda götürebileceğimiz
ne var? Asıl önemli olan bu. Dünyaya bir daha gelip de eksik
ve hatalarımızı telâfi etme şansımız olmadığına göre, yaşadığımız
günün her ânını değerlendirmeli ve “gün bu gündür!” diyerek,
ebedî saâdeti kazanmaya çalışmalıyız. 245
Ölüme Hazır Olmak: Allah’ın dışında tüm canlılar için ölümün
kaçınılmaz bir gerçek olduğunu unutmamak ve ölüme hazırlıklı
olmak her insanın gayreti ve özelliği olmalıdır. Ölümü anmak
ve hazırlıklı bulunmak her mü’min için müstehap sayılmıştır. Hz.
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Lezzetleri yok eden ölümü çok
anın.”246 Başka bir hadiste, kabir içinde olanların hatırlanması istenir:
“Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın.
Âhiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder.” 247
Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz
Hasta ziyareti sünnettir. Bir hadis-i şerifte, müslümanın müslüman
üzerindeki hakları sayılırken, bunlardan birinin, hastalanınca
hasta ziyaretine gitmek, diğerinin de ölünce, cenazesine gitmek
olduğu belirtilir.248 Ölümcül hastaya ecel konusunda hoşuna gidecek,
sevindirecek sözler söylemelidir. Çünkü Allah’ın hükmünü
hiçbir şey geri çeviremez. Sadece gönlü hoş olmuş olur.249 Hasta
tevbe etmeye ve vasiyetlerini yapmaya teşvik edilir. Çünkü Allah
Rasûlü şöyle buyurur: “Vasiyet edeceği bir şey olup da, yanında
yazılı vasiyeti bulunmaksızın iki gece geçirmek müslümanın işi
değildir.”250 Sıkıntı, belâ ve hastalığa mâruz kalan kimsenin sabretmesi,
Allah’ın yardımı ile olur. “Sabret! Çünkü senin sabrın ancak
245 Selim Gündüzalp, a.g.e. s. 23 vd.
246 Tirmizî, Zühd 4, Kıyâme 26; Nesâî, Cenâiz 3; İbn Mâce, Zühd 31
247 Tirmizî, Kıyâme 24; Ahmed bin Hanbel, I/387
248 Buhârî, Libâs 36, 45, Cenâiz 2, Nikâh 71; Eşribe 28
249 Tirmizî, Tıbb 35
250 Buhârî vesâyâ 1; Müslim, Vasiyye 1, 4
ECEL VE ÖLÜM
- 71 -
Allah’ın yardımı iledir.” 251
Ölüm halindeki kişiyi sağ yanına yatırıp kıbleye döndürmelidir.
Çünkü Hz. Peygamber, Beytullah için “Ölü ve dirilirenizin kıblesidir.”252
buyurmuştur. Eğer yer darlığı yüzünden hastayı kıbleye çevirmek
mümkün olmazsa, sırt üstü yatırılır ve yüzü ile ayakları kıbleye
doğru çevrilir. Bu da yapılamazsa, olduğu hal üzere bırakılır.
Ölüm sırasında kişinin ağzına bir kaşık veya pamukla su verilir.
Hasta can çekişirken ona yardımcı olmak, yakınları için bir görev
ve sevap bir ameldir. Bu yüzden onun yanında kelime-i şehâdet
getirmek ve söylemesine yardımcı olmak sünnettir. Çünkü Allah
Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Ölülerinize; ‘Lâ İlâhe illâllah’ı telkin edin.
Çünkü ölüm halinde onu söyleyen bir mü’mini bu kelime, Cehennemden
kurtarır.” “Son sözü Lâ ilâhe illâllah olan kimse Cennete girer.” 253
Hastanın yanında şehâdet getirilir ki, o da hatırlayıp şehâdet
getirsin. Yoksa, ısrarla; ‘sen de söyle’ denilmez. Zira o anda zor bir
durumdadır. Ona yeni bir zorluk çıkarmamalıdır. Bir defa da söylese
yeterli olur. Buna “telkin” denir. Bu telkini, hastanın sevdiği
birisi yapmalıdır. Amaç, hastada isteksizlik uyandırmamaktır. Hayatını
tevhide ters inanç ve davranışlarla geçirip tevbe etmeyenlerin
ölüm döşeklerinde bunu kolayca söyleyebilmesi, pek nasip
olacak iş değildir. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Nasıl
yaşarsanız, öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz, öyle haşrolursunuz.”
Kişi vefat edince ağzı kapatılır, bir bez ile çenesi başından bağlanır.
Gözleri yumulur. Eller yanlarına getirilir. Sonra ölünün üstüne
bir örtü çekilir. Öldüğü iyice anlaşılınca hemen yıkanır. İnsan ne
zaman ve nerede öleceğini bilmez. 254
Ölüm ve sonrası için düşünülmesi ve o oranda çalışılması
gereken asıl mesele, son nefesi imanlı olarak verip verememe
sorunudur. Bir insan, bütün varlığıyla, bütün gücüyle ve bütün
imkânlarıyla bu meseleyi halledip gerçekleştirmeye çalışmalıdır.
Mü’minin isteği, bu dünyadan ancak müslüman olarak, şirk karışmamış
bir imana sahip bulunarak ayrılmak olmalıdır.255 Bunu
gerçekleştirmek için de, devamlı müslümanca bir yaşayışın gerekli
olduğu, nasıl ölmek istiyorsak öyle yaşamanın icap ettiği unutulmamalıdır.
Kabir ziyaretinin orada yatan ölü için değil; ziyaret eden
251 16/Nahl, 127
252 Ebû Dâvud vesâyâ, 10
253 Müslim, Cenâiz 1, 2; Ebû Dâvud, Cenâiz 16
254 31/Lokman, 34; Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 5/167
255 3/Âl-i İmrân, 102
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 72 -
dirinin ibret alması, ölümü hatırlaması için meşrû kılındığını hatırlamakta
fayda var. İslâm’da yasak olan kabrin üzerine bina
yapmak, kubbe koymak, yani türbe, kabirleri mescit veya tapınak
hale getirmenin, şiddetle yasaklanmış hurâfe ve bu konudaki
aşırılıkların şirk unsuru olduğu bilinmelidir. Ölümle ilgili küfür
sözlerinden de cehennemden korkmak gibi sakınmak gerektiğini
unutmamalıyız. Ölüm meleği olması itibarıyla Azrâil’e hakaret
etmek, onu eleştirmek, eli tırpanlı çirkin bir insan şeklinde onu
resmetmek, “Azrâil onun canını yanlış yere aldı” , “Azrâil’le savaşıyor”
, “zamansız öldü” gibi sözlerin insanı küfre götürebilecek
büyük yanlışlar olduğunu değerlendirmek zorundayız.
“...Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da âhirette de benim sahibimsin.
Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat!” 256
“Ecel geldi cihâne, baş ağrısı bahâne.” (Atasözü)
“Sana nasihat edici olarak ölüm yeter.” (Hadis-i Şerif)
“Ölenin kıyâmeti kopmuştur.” (Hadis-i Şerif)
“Nasıl yaşıyorsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz, öyle de dirilirsiniz.”
(Hadis-i Şerif)
“Kabirleri ziyaret edin; çünkü kabir ziyareti size âhireti hatırlatır.”
(H. Ş.)
“İnsanların en akıllısı, ölümü en çok hatırlayıp onun için en fazla
hazırlıklı olandır.” (H. Ş.)
“İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar.” (H. Ş.)
“Ölümü çok hatırlayın; zira günahları giderir de sizi dünyada
zâhid yapar.” (H. Ş.)
“İnsanların, karşılaşmayı en uzak gördüğü şey, ölümdür!” (H. Ş.)
“Günahlarını azalt ki, ölüm sana kolay gelsin!” (H. Ş.)
“Her kul hangi amel üzerine ölürse o amel üzerine dirilir.” (H. Ş.)
“Kabre hazırlıksız giren, denize kayıksız açılmış gibidir.” (Hz.
Ebûbekir r.a.)
“İnsanların öleceklerini yakiynen bilmelerine rağmen ondan
gaflet etmeleri kadar yalana benzeyen başka bir şey yoktur.”
“Allah Teâlâ, kuluna, ruhunun bedeninden çıkmasını, Allah
için çektiği gam ve kederler oranında kolaylaştırır.”
256 12/Yûsuf, 101
ECEL VE ÖLÜM
- 73 -
“Bir kimsenin evinden veya yakınından bir cenaze çıkar da o
kimse bundan ibret almazsa, ona, ne ilmin, ne hikmetin, ne de
va’z ve nasihatın bir faydası dokunur.”
“Cenazelerde hazır bulunmak suretiyle kalbin hastalıklarını
tedâvi etmek bir vecîbedir.”
“Ölümü istemek güzel değildir. Ölüme hazırlıklı olmak güzeldir.”
“En uzun ömrün en kısa ömürden pek fazla uzun olmadığını
anlamak için, ikisini de çevreleyen sonsuzluğu göz önüne getirin!”
“Hey, ne yapıyorsun? Sen, Rabbine gönderilecek bir kitabı yazmakla
meşgulsün. Ona doldurduğun cümlelere dikkat et! Her hareketin
filme alınıyor; ne biçim sanatçısın sen?!”
„Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.“
“Korkaklar, ecelleri gelmeden kimbilir kaç kere ölürler; cesurlar
ölümü bir kere tadarlar.”
“Ölüm, daima gözünün önünde olsun, o zaman asla âdî endişelere
düşmezsin ve hiçbir şeyi fazla hırsla arzu etmezsin.”
„Hayattan önce ölüme hazırlanmalıyız.“
“Ölüme gülen, iyi bir insandır.”
“Ağa olsa, paşa olsa, bey olsa; Yakasız gömleğe sarılır bir gün.”
“Ölüm ne hükümdar tanır, ne soytarı; herkesi aynı iştahla yutar.”
“Geçiyor birer birer bu daracık köprüden
Bir tabut daha geçti, kimdir acaba giden?”
“Bir gün de senin için ağlanacak ardından;
Sen de ayrılacaksın, doymadığın yurdundan.
Madem ki ölüm vardır, ne diye korkuyorsun?
Bu yalancı hayata ölüm teselli olsun!”
“Geldi geçti ömrüm benim; şol yel esip geçmiş gibi.
Hele bana şöyle geldi; şol göz yumup açmış gibi.
İşbu söze Hak tanıktır; bu can gövdeye konuktur.
Bir gün ola çıka gide kafesten kuş uçmuş gibi.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 74 -
Miskin âdemoğlanını benzetmişler ekinciye
Kimi biter, kimi yiter; yere tohum saçmış gibi.
Bu dünyada bir nesneye yanar içim, göynür özüm
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi.
Bir hastaya vardın ise; bir içim su verdin ise,
Yarın anda karşı gele Hak şarabın içmiş gibi.” (Yunus Emre)
“Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz...
Artık ne kin, ne haset, ne de yaşamak hırsı,
Belki bir sabah vakti, belki gece yarısı,
Artık nefes almayı bırakıp gideceğiz...
Gece değmemiş semâ, dalga bilmeyen deniz,
En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
Ümitler içindeyim; çok şükür öleceğiz.”
“Ne kötü bir dünya bu; sevgisiz, acımasız
Yaşarken dolu dizgin, ölüvermek apansız
Sen, en güzel yerinde olsan bile yaşamın
Alırlar, götürürler bir yerlere zamansız
Bütün o sevdiklerin, dostların, yakınların
Koyup giderler seni oraya yapayalnız
Çalkalanır gidersin kapkara bir boşlukta
Ne sevinç, ne de keder; artık her şey anlamsız.
hakkın yok üşümeye, ağlamaya, gülmeye
Unutma! Ölüsün sen, boş bir kalıpsın cansız
Her şey geride kaldı, ne sandın yalan dünya
Gördüğün gibi işte; bir ölüm var yalansız.”
“Öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun.
Ölümü de öldüren Rabbe, secdeler olsun.”
“Ölüm muhakkak
ECEL VE ÖLÜM
- 75 -
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün.”
“Yerin altında devam etmesidir bence ölüm,
Yerin üstünde görüp geçtiğimiz rü’yânın.”
“Bir gün çağrıyı duyar, insan ölür çaresiz;
Ölür kuşlar, ağaçlar, ölür sahil ve deniz.
Er geç kulağımızın dibinde çınlayacak
Ölümün soğuk sesi; “biraz gelir misiniz?”
“Ölümse / Gel dese / Tak tak tak / Muhakkak!”
“Hiç durmadan hayât öğütür devreden bu çark;
Ölmek sırayladır, sıralanmakta varsa fark!”
“Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya
Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya.”
“Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi;
Müşkil budur ki ölmeden evvel ölür kişi.”
“Ömrüm geçti, hayfâ ki geç uyandım;
Bu dünya bana bâki kala sandım.”
“Öleceği gün meçhul olmalı insanların!
O gün uzak olsa da, değil mi günü belli,
Yoktur günü bilinen ölümlere teselli.”
“Neylersin ölüm herkesin başında
Uyudun uyanmadın olacak,
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak
Taht misali o Mûsâlla taşında.”
“Sorun insanlar sorun, biliyor şu minare
Neymiş ölüme çare, neymiş ölüme çare?”
“Ömür, eser yeldir yahut akar su; Sakın yele suya dayanmayı
ko.”
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 76 -
“Ömür, temmuz güneşi karşısında kardır.”
“Ömür, kıymeti bilinmeyen aziz bir misafirdir.”
“Kimi insan derbeder; Ömrünü hebâ edip gider.”
“İnsan, ne idrâksiz mahlûktur! Herkes kimsenin sağ kalmadığını
bilir de, kendinin öleceğine inanmak istemez.”
“Zengin ve yoksul, ölüme doğru aynı zamanda gider.”
“Mezar, sonsuzluğun kapısıdır.”
“Ölümün pençesi, gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de; fakat
mü’min için asıl siması nûrânîdir, güzeldir.”
“Sonsuz yaşamaya karar veren ölümden korkmaz.”
“Şerefli bir ölüm, şerefsiz bir ömürden daha iyidir.”
“Ölümün eşiğini herkes yalnız aşar.”
“Ölüm olmasaydı, hayat bütün güzelliğini kaybederdi.”
“İnsanların bazısı yaşayıp bazısı ölseydi, ölüm dayanılmaz bir
acı olurdu.”
“Ey hayat! Ölüme (cennete) şükret. Seni onun sayesinde seviyorum.”
“Düşünsek biz, ölümden korkmamamız gerekir; zira yerin altında,
üstünden çok akrabamız var.”
“Müslümanca yaşayamadığını kabul eden her insan için bile,
müslümanca ölme imkânı vardır.”
“Açmamak olmaz ölüm kapıyı çalınca.”
“Ne ölümden kork, ne de ölümü iste.”
“Ölümün bizi nerede beklediği belli değil; iyisimi biz onu her
yerde bekleyelim.”
“Ölümün acılığını sevdiklerimizin ölümünde tadarız.”
“Bütün günler ölüme gider; son gün varır.”
“Dünyada, bir gerçek vardır; o da ölüm! Ölümden başkası yalan”
“Ölüm, Allah’a giden yolun tek kapısıdır.”
“Bir sen değil, olsa hasmı âlem
Merdâne ölür, ölürse âdem.”
“Dostunu hemen ölüverecekmiş gibi sev; düşmanını hiç ölmeyecekmiş
gibi telâkki et.”
“İyi bir şekilde ölmesini bilmeyen, kötü yaşamış demektir.”
“Her doğum müjdesi, bir vefat haberinin öncüsüdür.”
ECEL VE ÖLÜM
- 77 -
“Dünyaya geldiğimiz gün, bir yandan yaşamaya, bir yandan
ölmeye başlarız.”
“Daha doğar doğmaz, ölmeye başlarız.”
“Ölümün ilk işareti doğumdur.”
“Ölüm yoktur! Yıldızlar, başka bir kıyıda doğmak için batarlar.”
“İnsan ölümü düşündükçe hayattan daha az tat duyabilir; ama
daha sâkin ve huzurlu yaşar.”
“Ölümü, ancak ölmeye değer bir şeyi olmayan gözünde büyütür.”
“Ölmemek için kaçan, bacaklarını beyhude yormuş olur.”
“Öyle habersizce geliyor ki ölüm, Rüyalar tamamlanamıyor.”
“General olsan da derler: ‘Er kişi niyetine!”
“Ölüm eski bir şeydir ama, her insana yeni görünür.”
“Ölüm, bazen bir ceza, bazen bir armağan, çoğu zaman da bir
lütuftur.”
“Ölüler başka, ölüm hep birdir.”
“Ölüm! O sonsuz kurtuluş!”
“Arkada bıraktıklarımızın kalplerinde yaşamak, ölmemektir.”
“Ölüm, insanın fitnelerden âzâd oluşu, gafletten kurtuluşu,
uykudan uyanışıdır.”
“Ölüm, tüm mutsuzlukları iyileştiren en acı bir ilâçtır.”
“Ölüme karşı herkesten açık göğüs beklenmez.”
“Azrâil, bizim kullandığımız takvimi kullanmaz, onun takvimi
farklıdır.”
“Azrâil’e bahane bulunmaz.”
Ölümden korkmayan, ölümü sevebilen, ölümle dostluk kurabilen,
ölüm ötesine hazırlanıp canlı şehid gibi yaşayarak ölümsüzleşenlere
selâm olsun!
“Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki, biz ‘Rabbinize iman edin!’ diye seslenen
bir dâvetçiyi (Peygamber’i, Kur’an’ı) işittik; hemen iman ettik. Artık bizim
günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber
al! Rabbimiz! Bize, peygamberlerin vasıtasıyla vaad ettiklerini de ikram
et ve kıyâmet gününde bizi perişan etme; şüphesiz Sen, vaadinden
caymazsın!”257
“Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.”258
257 3/Âl-i İmrân, 193-194
258 7/A’râf, 126
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 78 -
Ecel Konusunda Âyet-i Kerimeler
A Ecel Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 52 Yerde): 2/Bakara,
231, 232, 234, 235, 282, 282; 3/Âl-i İmrân, 145; 4/Nisâ, 77; 6/En’âm, 2, 60,
128; 7/A’râf, 34, 34, 135, 185; 10/Yûnus, 11, 49, 49; 11/Hûd, 3, 104; 13/Ra’d,
2, 38; 14/İbrâhim, 10, 44; 15/Hicr, 5; 16/Nahl, 61, 61; 17/İsrâ, 99; 20/Tâhâ,
129; 22/Hacc, 5, 33; 23/Mü’minûn, 43; 28/Kasas, 28, 29; 29/Ankebût, 5, 53;
30/Rûm, 8; 31/Lokman, 29; 35/Fâtır, 13, 45, 45; 39/Zümer, 5, 40/Mü’min,
67; 42; 42/Şûrâ, 14; 46/Ahkaf, 3; 63/Münâfıkun, 10, 11; 65/Talâk, 2, 4; 71/
Nûh, 4, 4. Ayrıca, iki âyet-i kerimede “ecel” kelimesi fiil halinde kullanılır
(6/En’âm, 128; 77/Mürselât, 12); bir âyette de mef’ûl ismi olarak müeccel
şeklinde kullanılır (3/Âl-i İmrân, 145).
B Yaşama Süresi Anlamında Kullanılan Ömür (Umr) Kelimesinin Geçtiği
Âyet-i Kerimeler (Toplam: 7 Yerde): 10/Yûnus, 16; 16/Nahl, 70; 21/Enbiyâ,
44; 22/Hacc, 5; 26/Şuarâ, 18; 28/Kasas, 45; 35/Fâtır, 11) Ayrıca 5 Yerde de
Bu Anlamdaki Umr Kelimesi, Fiil Halinde Kullanılır: (2/Bakara, 96, 96; 35/
Fâtır, 11, 37; 36/Yâsin, 68)
C Ölüm Anlamındaki Mevt Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 165 yerde): 2/Bakara, 19, 28, 28, 56, 73, 94, 117, 132, 133, 154,
161, 164, 173, 180, 243, 243, 258, 259, 259, 260; 3/Âl-i İmrân, 27, 27, 49,
91, 102, 119, 143, 144, 145, 156, 156, 157, 158, 168, 169, 185; 4/Nisâ, 15,
18, 18, 78, 100, 159; 5/Mâide, 3, 106, 106, 110; 6/En’âm, 36, 61, 93, 95, 95,
111, 122, 139, 145, 162; 7/A’râf, 25, 57, 57, 158; 8/Enfâl, 6; 9/Tevbe, 84, 84,
116, 125; 10/Yunus, 31, 31, 56; 11/Hûd, 7; 13/Ra’d, 31; 14/İbrâhim, 17, 17;
16/Nahl, 21, 38, 65, 115; 17/İsrâ, 75; 19/Meryem, 15, 23, 33, 66; 20/Tâhâ,
74; 21/Enbiyâ, 34, 35; 22/Hacc, 6, 58, 66; 23/Mü’minûn, 15, 35, 37, 80, 82,
99; 25/Furkan, 3, 49, 58; 26/Şuarâ, 81; 27/Neml, 80; 29/Ankebût, 57, 63;
30/Rûm, 19, 19, 19, 24, 40, 50, 50, 52; 31/Lokman, 34; 32/Secde, 11; 33/
Ahzâb, 16, 19; 34/Sebe’, 14, 14; 35/Fâtır, 9, 9, 22, 36; 36/Yâsin, 12, 33; 37/
Sâffât, 16, 53, 58, 59; 39/Zümer, 30, 30, 42, 42, 42; 40/Mü’min, 11, 68; 41/
Fussılet, 39; 42/Şûrâ, 9; 43/Zuhruf, 11; 44/Duhân, 8, 35, 56, 56; 45/Câsiye, 5,
21, 24, 26; 46/Ahkaf, 33; 47/Muhammed, 20, 34; 49/Hucurât, 12; 50/Kaf, 3,
11, 19; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa, 47, 60; 57/Hadîd, 2, 17; 62/Cum’a, 6, 8; 63/
Münâfıkun, 10; 67/Mülk, 2; 75/Kıyâme, 40; 77/Mürselât, 26; 80/Abese, 21;
87/A’lâ, 13.
D Vefat Ettirmek, Hayatına Son Vermek Anlamındaki Vefat Kelimesi ve
Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 22 Yerde): 2/Bakara, 234,
240; 3/Âl-i İmrân, 55, 193; 4/Nisâ, 15; 5/Mâide, 117; 6/En’âm, 60; 7/A’râf,
37, 126; 8/Enfâl, 50; 10/Yûnus, 46, 104; 12/Yusuf, 101; 13/Ra’d, 40; 16/Nahl,
28, 32, 70; 22/Hacc, 5; 32/Secde, 11; 39/Zümer, 42; 40/Mü’min, 67, 77.
E Ecel ve Ömür Konusu:
a Her Ümmetin Bir Eceli Vardır: 7/Arâf, 34; 10/Yûnus, 49; 15/Hıcr, 4-5, 8; 16/
Nahl, 61; 23/Mü’minûn, 43.
b Ömrü Tâyin ve Takdir Eden Allah’tır: 56/Vâkıa, 60.
c Ecel Geri Kalmaz: 63/Münâfıkun, 11.
d Uzun Ömür: 2/Bakara, 96; 21/Enbiyâ, 44; 28/Kasas, 23, 45; 35/Fâtır, 11, 37;
36/Yâsin, 68; 40/Mü’min, 67.
e Kısa Ömür: 35/Fâtır, 11.
f Ömrün Uzaması ve Kısalması: 35/Fâtır, 11.
g İhtiyarlık ve Bunaklık: 12/Yûsuf, 94; 16/Nahl, 70; 22/Hacc, 5; 36/Yâsin, 68;
91/Şems, 10; 95/Tîn, 5.
ECEL VE ÖLÜM
- 79 -
F Ölüm:
a Öldüren Allah’tır: 2/Bakara, 28, 258; 3/Âl-i İmrân, 27, 156; 6/En’âm, 2, 95;
7/A’râf, 158; 9/Tevbe, 116; 10/Yûnus, 31, 56; 15/Hıcr, 23; 16/Nahl, 70; 22/
Hacc, 66; 23/Mü’minûn, 80; 30/Rûm, 19, 27, 40; 40/Mü’min, 68; 44/Duhân,
8; 45/Câsiye, 26; 50/Kaf, 43; 53/Necm, 44; 56/Vâkıa60; 57/Hadîd, 2.
b Her Nefs Ölecektir: 3/Âl-i İmrân, 185; 17/İsrâ, 99; 21/Enbiyâ, 34-35; 23/
Mü’minûn 15; 29/Ankebût, 57; 55/Rahmân, 26-27.
c Son Dönüş Allah’adır: 5/Mâide, 18, 105; 6/En’âm, 61, 62; 7/A’râf, 29; 10/
Yûnus, 4; 11/Hûd, 4; 19/Meryem, 40; 24/Nûr, 42; 28/Kasas, 70, 88; 29/
Ankebût, 17, 21, 57; 36/Yâsin, 83; 53/Necm, 42.
d Allah Dilemedikçe Hiç Kimseye Ölüm Yoktur: 3/Âl-i İmrân, 145.
e Ölümden Kaçılmaz: 2/Bakara, 243; 3/Âl-i İmrân, 145, 154; 4/Nisâ, 78; 50/
Kaf, 19.
f Ölüm Allah İçindir: 6/En’âm, 162.
g İnsan Nerede Öleceğini Bilmez: 31/Lokman, 34.
h Ölüm Karşısında Mü’min: 2/Bakara, 155-157.
i Müslüman Olarak Ölmek: 2/Bakara, 132; 3/Âl-i İmrân, 102, 193; 7/A’râf,
126; 12/Yûsuf, 101; 27/Neml, 19, 89-90.
j Ölüm ile Uyku İlişkisi: 6/En’âm, 60; 39/Zümer, 42.
k Ölüm Gelince Melek, Ruhu Bedenden Alır: 6/En’âm, 61.
l Mü’minlerin Ölümü: 16/Nahl, 28-29, 32-33; 56/Vâkıa, 88-91; 79/Nâziât,
2-3; 89/Fecr, 27-30.
m Kâfirlerin Ölümü: 16/Nahl, 28-29, 33-34; 56/Vâkıa, 83-87, 92-94; 79/Nâziât,
1, 4.
n Münâfıkların Ölümü: 37/Muhammed, 27.
o Ölüm Hali: 75/Kıyâme, 26-30.
G Kabir:
a Mü’minlerin Kabir Hayatı: 14/İbrâhim, 27.
b Kâfirlerin Kabir Hayatı: 14/İbrâhim, 27; 40/Mü’min, 46; 60/Mümtehine, 13.
c Münâfıkların Kabri: 9/Tevbe, 84.
d Kabir Azâbı: 20/Tâhâ, 124; 40/Mü’min, 46.
e Kabir Hayatı Belli Bir Zaman İçindir: 6/En’âm, 98; 80/Abese, 21.
f Soy-Sopla Öğünmek İçin Kabir Ziyareti: 102/Tekâsür, 1-2.
g Kabirden Kalkış: 22/Hacc, 7; 36/Yâsin, 51-52; 54/Kamer, 7; 70/Meâric, 43;
71/Nûh, 18; 82/İnfitâr, 4; 100/Âdiyât, 9.
h Kabirden Kalkışta Mutlu Kişilerden Olmak İçin Duâ: 26/Şuarâ, 87.
Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Ecel Üzerine, Osman Karadeniz, Şahsî Y.
2. Ecel, Kıyâmet, Âhiret, Ali Eren, Çile Y./Merve Yayın Pazarlama
3. Kazâ-Kader, Hayır ve Şer, Rızık, Ecel ve Tevekkül, M. Kenan Çığman,
Şahsî Y. , s. 231-241
4. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 4, s. 350-351; c. 10, s. 380-382
5. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 189; c. 2, s. 33
6. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 397-408
7. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risâle Y. c. 3, s. 197-198
8. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Çev. S. Ateş, Kevser Y. s. 117-125
9. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 304-308
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 80 -
10. İslâm Düşüncesinde Kader ve Kaza, Halife Keskin, Beyan Y. s. 194-197
11. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 94
12. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 45-
48, 144-146
13. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. 235-239
14. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, c. 2, s. 70-78
15. İman ve İslâm Atlası, Necip Fâzıl Kısakürek, Büyük Doğu Y. s. 331-333
16. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 81-86
17. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazali, Bedir Y. c. 4, s. 806-833
18. Kaderin Efendisi Kim? Said Ramazan el-Bûtî, Çev. Ramazan Tuğ, Madve Y.
19. Kader Nedir, Mehmet Kırkıncı, Zafer Y./Cihan Y.
20. Yaratılış ve Kader, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
21. Kadercilik Suçlaması ve Cihad, Muhammed Picthall, Çev. Tâhâ Dinçer,
Akabe Y.
22. Kadere İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
23. Kaderin Cilvesi, M. Yaşar Kandemir, Erkam Y./Çelik Y.
24. Bir Kader Sohbeti, Alaaddin Başar, Zafer Y.
25. Ezelî Sır Kader, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
26. İnsan ve Kader, Mustafa Sabri Efendi, Kültür Bas. Yay. Birl Y.
27. İslâm’da Kazâ ve Kader, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
28. Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader, M. Fethullah Gülen, Işık Y.
29. Badiiüzzaman’ın Görüşleri Işığında Kadere İman, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
30. Âhirete Giden Yol, Ali Rıza Altay, Sönmez Neşriyat
31. Âhiret Hazırlığı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
32. Ecel, Kıyâmet, Âhiret, Ali Eren, Çile/Merve Y.
33. Gözle Görülen Kıyâmet, Muhammed Mahmud Savvaf, Çelik Y.
34. Kabir Âlemi, Celâleddin Suyûtî, Kahraman Y.
35. Kırık Tayflar, Şemseddin Nuri, T.Ö.V. Y.
36. Mezar Notları, Muammer Özkan, İnsan Dergisi Y.
37. Ölüm Psikolojisi, Faruk Karaca, Beyan Y.
38. Ölüm, Mehmed Zâhit Kotku, Sehâ Neşriyat
39. Ölüm, Kıyâmet ve Âhiret, Sıddık Naci Eren, Demir Kitabevi Y.
40. Ölüm Ötesi Hayat, M. Fethullah Gülen, Nil Y.
41. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi
42. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
43. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
44. Ölüm Yokluk mudur? Hekimoğlu İsmail, Timaş Y.
45. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
46. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
47. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölüm, Cenaze, Kabir, İsmail Mutlu,
Mutlu Y.
48. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölümden Sonra Diriliş, İsmail Mutlu,
Mutlu Y.
49. Ölüm ve Diriliş, Safvet Senih, Nil A.Ş.
50. Kabir Âlemi, Âlemü’l-Berzah Tercümesi, Celâleddin Süyûtî, Kahraman Y.
51. Batılının Ölüm Karşısında Tavrı, Philippe Arise, Gece Y.
ECEL VE ÖLÜM
- 81 -
52. Ölümsüzlük Düşüncesi, Turan Koç, İz Y.
53. Ölümü Yaşamak, Betty J. Eadie, Form Y.
54. Ölüm Her An Gündemde, Feridun Yılmaz Yüceler, Akçağ Y.
55. Kaçınılmaz Gerçek Ölüm, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
56. Âhirete Açılan Kapı Kabir, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
57. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Ötesi, Abdullah Aydın, M. İzci, Mehdi Y.
58. Ölüm, Kıyâmet, Cehennem, Cavit Yalçın, Vural Y.
59. Meşhurların Son Anları, Burhan Bozgeyik, Türdav A.Ş.
60. Ölüm Cezası, Jean Imbert, İletişim Y.
61. Ölüm İstatistikleri, 1990 D.İ.E. , Devlet İstatistik Enstitüsü Y.
62. Ölüm İstatistikleri, İl ve İlçe Merkezlerinde 1993 D.İ.E. , Devlet İstatistik
Enstitüsü Y.
63. Ölüm, Kabir, Kıyâmet, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y.
64. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Âhir Zaman Alâmetleri, İmam Şârânî, Bedir Y.
65. Ölüm, Kıyâmet ve Diriliş, İmam şârânî, Pamuk Y.
66. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nâsıh, Nil A.Ş.
67. Ölüm Son Değildir, Selim Gündüzalp, Zafer Y.
68. Ölüm Sonrası Cennet ve Cehennem, Selim Al, Furkan Dergisi Y.
69. Ölüm ve Âhiret, İmam Gazali, Arslan Y.
70. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Salih, Kayıhan Y.
71. Ölümden Sonra Dirilmek ve Reenkarnasyon, Naim Erdoğan, Fatih Enes
Kitabevi
72. Sentez (Ölüm Son Değildir), Yusuf Mirdoğan, İshak Basımevi
73. Ölüm Şiirleri Antolojisi, Hasan Ali Kasır, Denge Y.
74. Ölüm Şiirleri Antolojisi, Ahmet Sezgin, Cengiz Yalçın, Ünlem Y.
75. Felsefe Tarihinde Ölüm Meselesi, Ernst Von Aster, Resimli Ay Matbaası
76. Ölüm Korkusundan Kurtuluş, İbn Sînâ, Burhaneddin Matbaası
77. Kitâbu’r-Rûh, İbn Kayyım el-Cevziyye, İz Y.
78. Ruhî Olaylar ve Ölümden Sonrası, Sinan Onbulak, Dilek Y.
79. Hüvel Baki, Mustafa Özdamar, Kırk Kandil Y.
80. Sevmek, Ölmekle Başlar, 1-2; Murat Başaran, Zafer Y.
81. Ölümü Yaşarken, Gülay Atasoy, Türdav Y.
82. Ölüm Sonrası Hayat, Burhan Bozgeyik
83. Ah Şu Ölüm Dedikleri, Abbas Yunal, Uysal Kitabevi Y.
84. Ölümü Özlemeyen Aşkı Anlayamaz, İsmail Acarkan, Vural Y.
85. Modern Fizik ve Tasavvuf Karşısında Ruh ve Ölüm, Cemal Bardakçı,
Akdem Y.
86. Stres ve Dinî İnanç, Necati Öner, T.D.Vakfı Y.
87. Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken, Hayreddin Karaman, T. Diyanet Vakfı Y.
88. Kur’an’da İnsan, İman ve Âhiret, Murtaza Mutahhari, Endişe Y.
89. Anadolu Folklorunda Ölüm, Sedat Veyis Örnek, Ank. Ün. Basımevi
90. Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Âhiret İnancı, Nun Y.
91. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
92. Ölüm ve Ötesi Bilimsel İncelenimi, Haluk Egemen ve Suat Bergil, Taş
Matbaası, İst.
93. Çağdaş Filozoflarda Ölümün Anlamı, R. Schaerez
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 82 -
94. Ölüm, Louis-Vincent Thomas, İletişim Y.
95. Ölümün Sıcak Yüzü, Ölümün Soğuk Yüzü, Ölümün Yüzsüzlüğü, M. Ali
Kılıçbay, Gece Y.
96. Korkular, Takıntılar, Saplantılar, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.
97. Ölümden Sonra Hayat, A. Raymond Moody, İnkılap ve Aka Kitabevi Y.
98. İnsanların Ölüm Karşısındaki Tutumları, Murat Yıldız, Dokuz Ey. Ü. S. Bil.
Enst. İzmir
99. Aile İçindeki Ölüme Karşı Çocukların Tepkileri, Atalay Yörükoğlu, Nöro
Psik. Araşt. 5, 7
100. Uyku ve Ölümün Tabiatıyla İlgili Çağdaş Müslüman Yorumları, İ. Jane
Smith, At. Ün.İ.F.Der.S.13
101. Ölüm Gerçeği ve Allah İnancı, Dokuz Eylül Ün. İ.F. Dergisi, c.1, sayı 1,
sayfa 303-312
102. Ölümle İlgili Dinî Sosyal Davranış Örüntülerinin Değişmesi, Ank. Ün.
Sosyal B. Enst.
103. Mutasavvıflara Göre Ölüm, Mehmet Demirci, İslâmî Araştırmalar Dergisi,
sayı, 3, 1987
104. Ölüm Üzerine, B. Ziya Egemen, Ank. Ü. İ.F.D. c. 11, 1983
105. Ölümle İlgili Tutumlar ve Dinî Davranış, Hayati Hökelekli, İslâmî
Araştırmalar, c. 5, sayı, 2, 1991
106. Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi, Hayati Hökelekli, Uludağ Ün. İ.F. Dergisi,
c.3, sayı 3, 1991
107. Ölümle İlgili Tutumların Dinî Davranışla İlişkisi, H. Hökelekli, Uludağ Ün.
İ.F. Der, c.4, s.4, 1992
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

Okunma 321 kez

Ortam

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.