Çarşamba, 27 Ocak 2021 00:57

Sevgi İtaat ve İsyan

Yazan
Ögeyi değerlendirin
(0 oy)

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 


Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -21-
SEVGİ, İTAAT ve İSYAN
Yazarı:
Ahmed Kalkan
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2012
Baskı:
İSTANBUL MATBAACILIK
Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: 0 212 482 52 66
SEVGİ, İTAAT ve İSYAN
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-21-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
İman sevgi ve buğzdur. “Lâ ilâhe illâllah” red ve kabul olduğu kadar nefret ve sevgidir. Rahmet, af, mağfiret, tevbelerin ve duaların kabulü gibi özellikler Allah’tan kullara sevgiyi gösterdiği gibi, hiçbir şeyi Allah’a şirk koşmamak ve ibâdeti sadece O’na tahsis edip kulluk yapmak da sevginin tezahürüdür. Demek ki sevgilerin en temeli, en yücesi, Allah sevgisidir. Allah’ı sevmek ve Allah tarafından sevilmek. Allah’tan râzı olmak ve Allah’ı râzı etmek. Diğer sevgiler, bu sevgiyi gölgelendirmeyecek, geri plana attırmayacak.
Sevgi itaat ister. Sevgi varsa itaat de vardır: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhametlidir. De ki: ‘Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 1 İmanı sevdiğimiz gibi imanlıyı da sevmek zorundayız. Birbirimizi sevmeden cennete giremeyeceğimizi belirtmiş Rasûl; bütün mü’minleri Allah için sevmeliyiz.
“Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaat ve isyanı olmayan, mevcut düzene her yönüyle uygun bir din dayatılıyor. Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle ve onların rab ve hâkimiyet anlayışlarıyla uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini hoş görmek için bin dereden su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık (!) hâkim kılınmak isteniyor. Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah’a iman eden, ama tâğutların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini ifade eden bir din, ilâhî olmaktan öte beşerî bir din!..
İtaat ve isyan yönüyle şirk, günümüzde en çok gördüğümüz şirk çeşidi. “Ey iman edenler! Kâfirlere itaat ederseniz, sizi eski dininize geri çevirirler; o takdirde büsbütün kaybedersiniz.” 2 İtaat edilen Allah ise, kişi, yüce mertebe olan “Allah’ın kulu” olmayı tercih etmiş; O’na isyan edenlere itaati tercih edince de, “emir kulu”, “kapı kulu” olmayı, yani iki dünyada rezillik ve zilleti seçmiş olur.
İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur. “Allah’a ve Peygamber’e iman ve itaat ettik derler. Sonra da onlardan bir grup, bunun ardından yüz çevirir, bunlar mü’min değillerdir.” 3
1 3/Âl-i İmrân, 31-32
2 3/Âl-i İmrân, 149
3 24/Nur, 47
Sevgi ve itaat, imanın test edilmesi, imanın ispat edilmesidir. Yine, Allah’a itaatle birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği, itaat etmemizi istemediği ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz. Biri varsa, öteki yok demektir. Tâğutu reddetmeden Allah’a imanın geçerli olmadığı gibi, tâğuta isyan olmadan, tâğuta kayıtsız şartsız itaatle birlikte Allah’a itaat de gerçekleşmez. Kayıtsız şartsız itaat edilecek mercî olarak kişi neyi tercih ediyorsa, ilâh olarak onu kabulleniyor demektir.
İsyanınız kâfirlere, tâğutlara, zâlimlere ve hevânıza; itaatiniz Rabbinize olsun!
Ahmed Kalkan
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
Kasım 2012, Ümraniye
İÇİNDEKİLER
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ / 9
Sevgi; Anlam ve Mâhiyeti / 9
Allah Sevgisi / 11
Sevginin Dereceleri / 15
Allah’ın Kulu Sevmesi / 16
Allah’ın Kulu, Kulun Allah’ı Sevmesinin Belirtileri / 18
Sevginin Esası ve Sebepleri / 19
Allah Sevgisi İçin “Aşk“ Kavramının Kullanılması Doğru mudur? / 20
Sevgi İmanın Göstergesidir / 28
Kur’ân-ı Kerim’de Sevgi Kavramı / 29
Allah Kimleri Sever? / 34
Allah Kimleri Sevmez? / 35
Hadis-i Şeriflerde Sevgi Kavramı / 37
Sevgi, Gönlün Ölümsüz Meyvesi / 43
Allah Vedûd’dur; Çok Seven ve Çok Sevilendir / 43
Sevginin Zirvesi: Takvâ / 51
Sevgi Toplumu / 58
Tutku (Çarpık Sevgi) / 61
İSYAN - İTAAT / 79
İsyan; Anlam ve Mâhiyeti / 79
İsyanın İki Yönü / 80
Ma’siyet Ne Demektir? / 82
İtaat; Anlam ve Mâhiyeti / 84
Tâat Ne Demektir? / 85
Kur’ân-ı Kerim’de İtaat ve İsyan Kavramı / 86
Hadis-i Şeriflerde İtaat ve İsyan / 89
İtaat Edilmesi Gereken Kimseler / 92
İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler / 99
Küfürde Önderler ve Onların İzinden Giden Uyduları / 104
İtaat ve İsyan Yoluyla Düşülen Şirk / 107
Allah’a İtaat ve İsyanın Boyutları / 111
Bütün Evren Allah’a İtaat Etmektedir / 113
Nerdesin Ey Güzel İsyan? / 116
- 9 -
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ

Sevgi; Anlam ve Mâhiyeti

Allah Sevgisi

Sevginin Dereceleri

Allah’ın Kulu Sevmesi

Allah’ın Kulu, Kulun Allah’ı Sevmesinin Belirtileri

Sevginin Esası ve Sebepleri

Allah Sevgisi İçin “Aşk“ Kavramının Kullanılması Doğru mudur?

Sevgi İmanın Göstergesidir

Kur’ân-ı Kerim’de Sevgi Kavramı

Allah Kimleri Sever?

Allah Kimleri Sevmez?

Hadis-i Şeriflerde Sevgi Kavramı

Sevgi, Gönlün Ölümsüz Meyvesi

Allah Vedûd’dur; Çok Seven ve Çok Sevilendir

Sevginin Zirvesi: Takvâ

Sevgi Toplumu

Tutku (Çarpık Sevgi)
“İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.“ 1
Sevgi; Anlam ve Mâhiyeti
Mahabbet (Türkçe söylenişiyle muhabbet), sevmek demektir. Mahabbetullah da, Allah’ı sevmek anlamındadır. Mahabbet, “hubb“ (h-b-b) kökünden gelir. Hubb saf sevgiye denir. Araplar, dişlerin parlaklığı için aynı kelimeyi kullanırlar. Kaynamak üzere olan suyun üstüne çıkmağa başlayan kabarcıklara da habâb denir. Buna göre mahabbet, susamışlıktan (fazla arzudan) kalbin kaynaması, taşması, sevilene ulaşmak için çırpınmasıdır. Habâbu’l-mâ’, suyun fazlasına denir. Mahabbet de kalpteki düşüncelerin en baskını olduğundan h-b-b ile ifade edilmiştir. Türkçede mahabbetin (muhabbetin) karşılığı sevgidir. Bunun da normaline sevgi, aşırısına aşk, daha aşırısına sevdâ/tutku denir. Sevgi anlamına gelen bu
1 2/Bakara, 165
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 10 -
terim, aynı zamanda çekirdek, tohum, öz, nüve (habb) anlamlarına
da gelmektedir. Bu mânâlarıyla Kur’an’da da kullanılmıştır.2
Bu ikinci anlamını da gözönünde tutarak rahatlıkla diyebiliriz ki
sevgi varoluşun tohumudur, çekirdeğidir, özüdür.
Sevgi; Sevme duygusu, bir kimseye veya bir şeye muhabbet
besleme hissi. Sevgi, insanlarda doğuştan bulunan fıtrî bir duygudur.
Sevgi, topluma huzur ve barışı getiren birleştirici bir unsurdur.
Kur’an, kalplerin sevgi ile birleşmesine önem verir. Mü’minin gönlü
sevgi ile doludur. Kin ve düşmanlık, kâfirlerin özelliklerindendir.
Allah Teâlâ, iman edenlerin kalplerini sevgi ile birleştirmiş, onları
bu sevgi ve bağlılıkla güçlendirmiştir: “Ve kalplerinin arasını sevgi ile
birleştirdi. Yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini harcasaydın, yine onların
kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah, onların arasını sevgi ile birleştirdi...“
3
Dinde sevgi iki türlüdür: Kulun Allah’ı sevmesi, Allah’ın kulu
sevmesi. Allah’ı sevmek, yani mahabbetullah, herkesin, elde etmek
için ardından koştuğu yüce bir mertebedir. Makamların en
yücesi, derecelerin en yükseğidir. Kalplerin azığı, ruhların gıdası,
gözlerin bebeğidir. Mahabbet, bir hayattır, onsuz insan ölülerden
sayılır; bir nurdur, onu kaybeden karanlıklarda kalır. İnsan için en
büyük mutluluk, Allah sevgisine ulaşmaktır. Allah Teâlâ; zâlimleri,
fesatçıları, kâfirleri, israfçıları, haddi aşanları, kibirlenip böbürlenenleri
sevmez. Buna karşılık, takvâ sahiplerini, tevbe edenleri,
sabredenleri, ihsan sahiplerini, adâletle iş görenleri, ibâdetlerini
yapanları, tevekkül edenleri sever. Yüce Allah; “De ki: ‘Eğer Allah’ı
seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.“
4 buyurmuş ve Allah sevgisine ancak O’nun emirlerine uymak, Peygamberinin
yolundan gitmekle ulaşılabileceğini haber vermiştir.
Müslümanın görevi, sevgisini iyiye, güzele ve meşrû olana yöneltmektir.
Sevdiğini Allah için sevmeli, sevmediğini de yine Allah
için sevmemelidir. Allah’ın sevdiklerini sırf Allah rızâsı için sevmek,
sevmediklerinden yine O’nun rızâsını umarak kaçınmak gerekir.
Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ, kıyâmet gününde:
‘Benim için birbirlerini sevenler nerede? Onları gölgemden başka
gölge bulunmayan bir günde Arş’ın gölgesinde gölgelendireceğim.’ buyurur.“
5
2 6/En’âm, 95; 55/Rahmân, 12
3 8/Enfâl, 63
4 3/Âl-i İmrân, 31
5 Müslim, Birr ve Sıla, 161
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 11 -
Abdullah bin Ömer şöyle söyler: “Allah için sev, Allah için buğzet,
Allah için dost ol ve yine O’nun için düşman ol. Çünkü Allah’ın
dostluğuna ancak bu şekilde erişilir.“ Müslüman, sevilmesi gereken
her şeye ve herkese karşı, her türlü çıkar düşüncesinden uzak,
sırf Allah rızâsı için, samimi bir sevgi beslemelidir. İnsan ruhunu
olgunlaştıran mânevî gıdalardan biri olan sevgi, özellikle çocuklardan
esirgenmez. Çocuk ruhunda her türlü iyiliği filizlendirecek
olan şey sevgidir. Sevgiden mahrum olarak yetişen çocuklar katı
yürekli ve zâlim olmaya daha yatkındırlar. Bu mahrûmiyet, onların
ruhunu kesinlikle olumsuz yönde etkiler. 6
Allah Sevgisi
Muhabbetullah, yani Allah sevgisi; nefsin, zât ve sıfatlarıyla
mükemmel olan Allah’a meyletmesidir. Sevginin meydana gelmesinde
ön şart, sevilen varlığın tanınmasıdır. Allah’ın künhünü
(nitelik ve niceliğini) akıl ile idrâk mümkün değil ise de, zâtının
kendini vasıflandırdığı kadarıyla da olsa O’nu tanımak, O’na inanmayı
ve sevmeyi gerektirir. İslâm düşünürü İmam Gazâlî, kişiyi Allah
sevgisine götüren beş sebepten bahseder:
a) İnsan kendi varlığını, varlığının kemâlini ve devamını sever;
yokluğunu, kemâlinin azlığını ise sevmez, ondan nefret eder. Bu
durum, insanı Allah’ı sevmeye götürür. Çünkü kendisini ve Rabbinı
bilen, varlığının devam ve kemâlinin kendinden değil; Allah’tan
olduğunu bilir. İnsanı yoktan var eden, yaşatan, kemâl sıfatlarını
yaratmakla kendisini olgunluğa ulaştıran ve güzelliğe ulaşma sebeplerini
yaratan, bu sebepleri kullanmaya hidâyet eden Allah’tır.
Yoksa insanın kendi başına ne varlığı, ne de devam ve kemâli
olabilir. Varlıklar arasında kendi kendine var olan yalnız Allah’tır.
O’ndan başka her şey, O’nun kuvvet ve kudretiyle vardır. Başkasından
meydana gelen kendi zâtını seven bir ârif, onu meydana getireni
ve (inanıyorsa) kendini yoktan var edip yaşatan ve bizâtihî
kaim olup başkalarını da yaşatanı elbette sever. O’nu sevmemesi,
kendine ve Rabbine olan cehâletinden ileri gelir. Muhabbet,
mârifetin meyvesidir, onun için mârifetten sonra gelir. Mârifet
(Allah’ı tanıma) olmazsa muhabbet de olmaz. Mârifet zayıf olursa
muhabbet de zayıf olur. Bunun için Hasan-ı Basrî: “Rabbini bilen
O’nu sever; dünyayı bilen ondan nefret eder“ demiştir.
b) İnsan, malını koruyan, kendisiyle güzel bir şekilde tatlı tatlı
konuşan, kendisine yardımda bulunan, düşmanlarına karşı savunan,
kendisine, ailesine, çoluk-çocuğuna iyilik yapan ve ihsanda
6 Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 393-394
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 12 -
bulunanı sever. Bu sevgi, Allah’ı sevmeyi gerektirir. Çünkü bütün
bu iyilikleri kendisine yapan ve yaptıran Allah’tır. Bunlara ilâveten
insanlara her çeşit nimetleri veren yine Allah’tır. “Allah’ın verdiği
nimetleri sayacak olsanız, sayıp bitiremezsiniz.“7 Çok kere Allah’ın nimetleri
bir insan kanalıyla diğerine intikal eder. Nimetin gerçek
sahibi ise Allah’tır. Ayrıca iyilik eden adamı, iyilik olarak kullanılan
malı yaratan, o maldaki tasarrufun kudret ve irâdesini o adama
nasip eden, kişiyi nimet verene karşı sevdiren, O’nu da diğerine
karşı meylettiren muhakkak ki yine Allah’tır. Allah’ın bu sebepleri
onda yaratması ve malını ona vermesinin kendi hakkında hayırlı
olmasını bildirmekle onu bu işi yapmaya mecbur etmiş ve adamın
da muhâlefet etme imkânı kalmamıştır. Demek ki; asıl ihsanda bulunan,
onu bu işe mecbur edendir. Onun eli ise ihsânı yapmakta
bir vâsıtadır. Demek ki; kişinin kendisine iyilik edeni sevmesi, o
adamı iyiliğe muvaffak kılan Allah’ı sevmeyi gerektirir.
c) İnsan, yapılan iyilikten şahsî bir faydası olmazsa bile iyiliği
yapanı sever, yapmayandan nefret eder. Kendisi ile ilgili olmasa
bile adâleti ve insanlara merhamet ve yumuşaklıkla muâmele etmesiyle
tanınan bir idâreci insanların sevgisini kazanırken, bunun
zıddına zulmü ve acımasızlığıyla tanınan bir yönetici de nefret kazanır.
Bu, ihsanda bulunan kimseyi sırf ihsanı yüzünden sevmektir.
Bu sevgi, ihsandan bir fayda görmeyende de görülür. Bu üçüncü
sebep de yalnız Allah’ı sevmeyi gerektirir. Zira O, kendi fazlından,
önce bütün mahlûkatı yarattı. Onların zarûrî ihtiyaçları olan organlarını
tamamladığı gibi, zarûrî olmadığı halde ihtiyaç olduğu
sanılan sebepleri yaratmakla onları nimet ve refaha kavuşturdu.
Sonra ihtiyaçlarından fazla olan birtakım süs ve ziynetlerle onları
güzelleştirdi. İnsan hayatı için zarûrî olmayan gerek fizikî güzellikleri
ve gerekse tabiatta olan dış güzellikleri yaratan Allah, bu
yönüyle de sevilmeye en lâyık olandır.
d) Sevmenin dördüncü sebebi, bir fayda ummak için değil; yalnız
güzelliğinden ve kemâlinden ötürüdür. Allah zât ve sıfatları
itibarıyla güzeldir. Çirkinlik, bir noksanlıktır. Noksanlık Allah’a yakışmaz.
Allah’ın her sıfatı kemâl noktasındadır. Âlim, bilgili, kudretli,
cömert insan; şahsî menfaati olmasa bile diğer insanlar tarafından
sevilir. Kişileri sevdiren, onlardaki bu güzel sıfatlardır. Oysa
sevgi sebebi olan bu sıfatlar, Allah’ın aynı kemâl sıfatlarıyla mukayese
dahi edilebilecek olgunlukta değildir. Hâlbuki bu sıfatları
da insana bahşeden yine Allah’tır. Eksik güzelliklerle sevilmeye
hak kazanan bir varlığa mukabil Allah’ın daha çok sevilmesi gerekir.
Çünkü Allah herkesten daha çok âlim, daha kudretli, daha
7 16/Nahl, 18
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 13 -
cömerttir. Eşi, benzeri, ortağı, dengi yoktur. Ezelî ve ebedîdir. Her
şeyi yoktan var eden, varlığında başkasına muhtaç olmayan, fazl,
celâl, cemâl, kudret ve kemâl sahibidir. Şâyet ilminden dolayı bir
âlimin, kudretinden dolayı bir kaadirin, olgunluğundan dolayı bir
kâmilin, bağışlayıcılığından dolayı bir bağışlayanın, ihsanından
dolayı bir varlığın sevilmesi gerekiyorsa bütün bu sıfatlar en kâmil
derecede Allah’ta vardır. Dolayısıyla bu yönü itibarıyla da en çok
sevilmeye lâyık olan yine Allah’tır.
e) İki kişi arasındaki münâsebet ve benzerlik, sevginin sebebidir.
Aynı cinsler birbirleriyle münâsebet kurarlar. Bu münâsebet
zamanla sevgiye dönüşür. Her ne kadar cins, şekil ve sûret sözkonusu
değilse de, kul ile Allah arasında gizli bir münâsebet
vardır. İnsanın, Allah’ın güzel vasıflarıyla vasıflanması emredilir:
“Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın“ gibi. Bu ahlâk da ilim, iyilik, ihsan, lütuf,
hayırda bulunmak, insanlara merhametli olmak, onlara öğüt
verip doğru yola getirmek, bâtıldan uzaklaştırmak ve benzeri
dînî faziletlerdir. Allah ile kul arasında, anlaşılması güç olan özel
münâsebetler de vardır. “Ona şekil verip rûhumdan üflediğimde...“8
Bu üstün münâsebetten dolayı melekler bile insana secde etmekle
emrolunmuşlardır. Yine insan, özel münâsebet neticesi, yeryüzünde
halîfe9 olarak yaratılmıştır. Bu tür münâsebetler de insanın
Allah’ı sevmesini gerektiren sebeplerdir. Bütün bunların dışında
kul Allah’ı, O’ndan gelecek bir nimet karşılığı değil; O yalnızca
Allah olduğu için sevmelidir. O’nu sevmenin ilk alâmeti O’na inanmak
ve kayıtsız şartsız emirlerine itaat etmektir. “De ki: ‘Eğer Allah’ı
seviyorsanız bana (Hz. Muhammed’e) uyun ki Allah da sizi sevsin...“10 Bu
âyet, Allah’ı sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin şartı olarak
Hz. Peygamber’e mutlak itaati öngörüyor.
Hz. Muhammed’e (s.a.s.) itaat, esasta onu elçi olarak gönderen
Allah’a itaattir. Ona isyan ise Allah’a isyandır. İsyan ile sevgi
bir arada bulunamaz. Allah’ı sevmek, diğer varlıkları sevmemeyi
gerektirmez. Ancak, yaratılanı yaratan gibi, yaratanı da yaratılan
gibi sevmek küfürdür. Hristiyanlar Hz. İsa’yı Allah gibi, Allah’ı
sever gibi sevdiklerinden küfre girmişlerdir. “İnsanlardan bazıları,
Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever
gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden)
çok daha fazladır...“ 11
8 15/Hıcr, 29
9 2/Bakara, 30
10 3/Âl-i İmrân, 31
11 2/Bakara, 165
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 14 -
Allah’ı sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin özelliği; O’na
iman, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve
şiddetli olmak, Allah yolunda cihad etmek, iman ve İslâm’ından
dolayı kınayıcının kınamasından korkmamaktır.12 Hiç kimsenin
sevgisi Allah sevgisinden daha ileri olamaz: “De ki: ‘Eğer babalarınız,
oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar,
kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size
Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise,
artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu
hidâyete erdirmez.“ 13
Allah’ı sevmek, zamanla O’nun tarafından sevilme nimetini
kazandırır. Allah’ın sevdiği kullar ise âhiretin korku ve üzüntüsünden
kurtulmuş olur. “İyi bil ki Allah’ın dostlarına/sevdiklerine korku
yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.“ 14 Kul, sevgisiyle Allah’a itaat eder,
farz ibâdetlerin yanında nâfile ibâdetlerle de Allah’a mânevî yakınlık
kazanmaya çalışır. Nihâyet İlâhî lütuf ile Allah’ın sevgisine
lâyık olur. Eşyaya benzemekten münezzeh olan Allah bir kulunu
sevdimi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve yürüyen ayağı
olur. Yani kul, Allah’ın görmesini istediği şeyi görür, işitmesini
istediği şeyi işitir, tutmasını istediği şeyi tutar... Daha açık ifadeyle
Allah sevdiği kuluna daima râzı olduğu işleri yapmayı nasip eder.
Allah sevgisinin, diğer mahlûkatı sevmeye engel olmadığını
söylemiştik. Ana, baba, eş, evlât, dünya ve dünya nimetleri de sevilir.
Ancak bu sevgi, Allah sevgisinden daha üstün olmamalıdır.
Sevgi, insanı sevdiğine bağlar. Ondan ayrılmak ise en büyük ızdırap
kaynağıdır. Aşırı derecede dünyayı seven ve ona bağlanan
insan, bir gün ondan ayrılacağını düşündükçe kahrolur. Allah’a ve
âhirete inanmayan ve hayat olarak sadece dünya hayatını kabul
eden kâfir için, ölüm en büyük felâkettir. Ölümü inkâr, Allah’ı ve
âhireti inkâr kadar kolay değildir.
Kâfir için sevdiklerinden ayrılma ve ızdırap kaynağı olan
ölüm, mü’min için sevdiğine kavuşma ânıdır. İman; sadece mârifet
ile olmaz, sevgi de gerekir. Sevgi; imanı olgunlaştırır. Allah’ı ve
Rasûlullah’ı her şeyden daha çok sevmek, mü’minin imanının
kemâlini gösterir. “Nefsim hâriç, seni her şeyden daha çok seviyorum
ya Rasûlallah!“ diyen Hz. Ömer’e, Peygamberimiz (s.a.s.):
“Beni nefsinden/kendinden de çok sevmedikçe kâmil mü’min olamazsın, ey
Ömer!“ demişti. Hz. Ömer de: “Seni kendimden de çok seviyorum
12 5/Mâide, 54
13 9/Tevbe, 24
14 10/Yûnus, 62
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 15 -
ey Allah’ın Rasûlü“ deyince Peygamber Efendimiz “Şimdi oldu ey
Ömer!“ buyurmuştu.
Yukarıda işaret edildiği gibi Peygamber’i sevmek, insanlığının
ötesinde, Allah’ın elçisi olduğu içindir, yani Allah onu sevdiği içindir.
Yine, cihada çıkacak olan İslâm askerlerine maddî yardımda
bulunmak üzere her şeyini bağışlayan Hz. Ebû Bekir’e Peygamberimiz:
“Geride ailene ne bıraktın?“ diye sorunca, “Allah ve Rasûlünün
sevgisini bıraktım, ey Allah’ın Rasûlü“ diyerek imanın sevgi ile
doruk noktaya çıktığının numûnesini vermiştir. Hz. Peygamber
(s.a.s.) de şöyle duâ etmiştir: “Allah’ım, Seni sevmeyi ve Seni seveni
sevmeyi ve Senin sevgine beni yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et
ve Senin sevgini bana kendimden, âilemden ve (sıcak ve harâretli günde)
soğuk sudan bana daha sevimli kıl.“ 15
Sevginin Dereceleri
Sevgi, kalpteki kuvvet ve zaaf derecesine göre çeşitli isimler
alır. Mahabbetin ilk derecesi “alâka“dır. Kalp, sevilene yapışıp bağlandığı
için, sevginin bu düzeyine alâka denmişir. Sevginin ikinci
derecesi “irâde“, yani kalbin sevdiğini istemesi, ona yönelmesidir.
Üçüncüsü: “sabâbet“ yani sargın eğilim; kalbin, uzakta olan sevgiliye
doğru, suyun tepeden aşağı akması gibi akmasıdır. Dördüncüsü
“ğarâm“dır. Bu da kalpten hiç ayrılmayan, alacaklının borçluya
yapışması gibi sahibine yapışan sevgidir. Suçluya yapışacak cehennem
ateşine de ğarâm denmiştir: “Onun azâbı ğarâmdır.“16 Beşincisi:
“Vedâd“dır. Bu da sevginin çok temiz ve hâlisine denir. Bunun için
Allah’ın en güzel isimlerinden biri de el-Vedûd’dur. Çünkü en hâlis
sevgi, O’nun yaratıklarını sevmesidir. Altıncısı “şeğaf“tır. Şeğaf,
kalbi istilâ eden, yahut kalbin içinden ta dış zarına kadar taşan
sevgiye denilir. Yedincisi “ışk“tır ki sahibinin sonucundan endişe
edilen bir sevgidir. Türkçede buna sevdâ, daha ileri derecesine
kara sevdâ denilir. Sekizincisi “teteyyüm“dür. Teteyyüm, tapmak,
küçüklenmek, daha doğrusu taparcasına sevmek demektir. Dokuzuncusu:
“Teabbüd“dür. Teabbüd, teteyyümün üstünde bir sevgidir.
Bu sevgi, taparcasına sevmek değil, sevdiğine fiilen tapmaktır.
Sevgilisi, onu tamamen kendisine kul yapar. Artık onun, kendisine
ait bir şeyi kalmaz. Açık ve gizlide ne varsa hepsi sevgilisinin olur.
İşte kulluğun hakikati, bu tür bir sevgidir. Onuncusu, “hullet“dir.
Bu da sevenin ruhunun içine, kalbinin hücrelerine işleyen, orada
sevgiliden başkasına hiç yer bırakmayan sevgidir.
15 Tirmizî, Deavât 72, 73; Cengiz Yağcı, Şamil İslam Ans. c. 1, s. 120-121
16 25/Furkan, 65
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 16 -
Allah’ın Kulu Sevmesi
Kul, Allah’ı sevdiği gibi, Allah da kulunu, yarattığını sever.
Özellikle insanın, öteki yaratıklar içinde ayrı bir yeri vardır. Çünkü:
“Biz gerçekten Âdemoğullarına çok ikram ettik, onlara çok değer
verdik...“17 âyeti ile Allah, insanoğlunu değerli yarattığını, ona çok
ikramda bulunduğunu bildirmiştir. Allah’ın kulunu sevdiğini belirten
çokça âyet vardır. Allah’ın, takvâ sahibi, iyilik eden, tevbe
eden, içini dışını temizleyen, âdil, sâlih kullarını sevdiğini Kur’an
vurgulamaktadır. Bazı âyetler de Allah’ın fesâd, fısk, kibir, zulüm,
saldırganlık gibi kötü işleri yapan kullarını sevmediğini belirtmektedir.
Âl-i İmrân sûresinin 31. âyetinde de Allah’ın kulu sevmesi,
kulun, Peygamberine uyması şartına bağlanmıştır.
Peygamberimiz (s.a.s.) de: “Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu
yükseltir. Kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır. Kim Allah’ı çok zikreder/
anarsa, Allah onu sever.“18 buyurmuştur. Bir rivâyette de: “Kulum
Bana, en çok, farz ibâdetlerle yaklaşır. Kulum, nâfile ibâdetlerle de Bana
yaklaşmağa devam eder. O kadar yaklaşır ki onun işiten kulağı Ben olurum,
Benimle işitir. Gören gözü Ben olurum, o Benimle görür. Tutan eli
Ben olurum, o Benimle tutar. Yürüdüğü ayağı Ben olurum, o Benimle
yürür.“ 19 buyrulmuştur. Yine birçok hadiste Allah’ın sevdiği işler
anlatılmış; “Allah’ın en çok sevdiği işler şu, şudur“ denilmiştir. Bütün
bunlar, Allah’ın, kullarını sevdiğini kanıtlamakta ve vurgulamaktadır.
Muhabbet yüce bir haldir. Allah, kulunun kendisini sevdiğini;
kendisinin de kulunu sevdiğini bildirmiştir. Allah, kulunu sever,
kul da Allah’ı sever. Sevgi hali, kulu, Allah’a saygıya, O’nun rızâsını
üstün tutmağa, O’nun yolunda sabra, Allah’a kavuşmağa, O’nsuz
kararının kalmamasına, kalbi sürekli Allah’ı anmağa ve onunla
kaynaşmağa sevk eder.
Gazâlî şöyle diyor: “Kulun Allah’ı sevmesi, mecâz değil; gerçektir.
Çünkü dilde muhabbet, nefsin, kendisine uygun bir şeye
duyduğu eğilimdir. Işk (Türkçe’de aşk) ise, bu eğilimin aşırı derecesidir.
İyilik ve güzellik nefse uygunluktur; güzellik ve iyilik, bazen
baş gözüyle, bazen de basîretle (gönül gözüyle) algılanır. Sevgi
ise, her ikisi ile algılanabilir, sadece söze mahsus değildir. Fakat
Allah’ın kulu sevmesi, bu anlamda olamaz. Bütün bu kavramlar
da öyledir. Allah’tan başkası hakkında bir mânâ ifade eden
kavramlar, Allah hakkında başka bir mânâ ifade eder. Yaratanla
17 17/İsrâ, 70
18 İbn Mâce, Zühd 16
19 Buhârî, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, VI/256
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 17 -
yaratıklar arasında en ortak isimlerden olan “varlık“ bile Yaratan
ile yaratıklar hakkında aynı anlamı vermez, herbiri için ayrı bir
anlam kazanır. Çünkü yaratıkların varlıkları, Allah’tan alınmıştır.
Tâbi’ varlık ile tâbi olunan varlık bir olamaz. Ortaklık, sadece kelimededir,
anlam farklıdır.“ 20
Genel olarak Yaratanla yaratıklar arasında, özellikle de Yaratanla
insan arasında sevgi, kâinatın temel yasalarından biridir.
Yüce Allah, eserlerini, fiillerini görmek, isim ve sıfatlarıyla görünmek
için kâinatı yaratmıştır. O, yaratıcıdır, rızık verendir, kısandır,
açandır, yükseltendir, azîz edendir, alçaltandır, zelîl edendir; diğer
isim ve sıfatların sahibidir. Eğer yarattığı kimse yoksa yaratması,
kuru bir isimden ibaret kalır. Rızık verdiği kimse yoksa rızık verici
sıfatı eyleme çıkmaz, potansiyel bir güçten ibaret kalır. Öteki isim
ve sıfatları da böyle, ancak tatbikatla, eyleme çıkmakla kuvveden
fiile geçmiş, görünmüş olur. İşte Yüce Allah, isimlerinin ve sıfatlarının
görünmesi için âlemleri yaratmıştır. “Ben, cinleri ve insanları sadece
Bana kulluk etmeleri için yarattım“ 21 âyetinde bu gerçeğe işaret
edilmiştir. Çünkü ibâdet edilmek, bilinmenin en ileri sonucudur.
Demek ki Allah, şânının bilinmesi için evreni yaratmıştır. Hakk’ın
bilinme ve ibâdet edilme irâdesi, parça parça her yaratığında görünen
sevgiyi içermektedir.
Maddî yaratıkların en küçük parçası -bildiğimize göre- atomdur.
Atomun yapısını bilen insan, merkezdeki çekirdek ile onun
çevresinde korkunç sür’atle dönen elektronlar arasındaki câzibeyi
yani sevgi bağını anlar. Şimdi sevgi, kâinatın en küçük parçasına
hâkim olduğuna göre, o zerrelerin birikiminden oluşan kâinat cisimlerinin
hepsine de hâkimdir. Demek ki kâinatın yapısı, isim ve
sıfatlarını seven Allah’ın sevgisinden taşan bir sevgi üzerine kuruludur.
Akıl, nakil, fıtrat, ibret, zevk ve vicdan kalıntıları hep kul ile
Rab, yaratılan ile Yaratan arasında iki yönlü muhabbetin varlığını
gösterir. Allah’ın yaratması, doğru yolu göstermek için emirler
vermesi, peygamberler göndermesi, davranış ve eylemlere sevap
ve ceza belirlemesi hep muhabbetinin, yaratıkları kollamasının
eseridir. Yaratıcının, yarattığını sevmesi, kendi zâtını ve fiillerini
sevmesi demektir. Yaratılanın, yaratanı sevmesi ise, eksiğin
kemâle eğilimidir; Elektronun çekirdeğe, gezegenlerin güneşe;
güneşin sistemiyle birlikte tâbi olduğu galaksi merkezine çekimi
gibi. Çünkü yaratığın varlığı, hayatı ve eylemleri hep Yaratan’a
20 İhyâu Ulûmi'd-Dîn, IV/302-303
21 51/Zâriyât, 56
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 18 -
bağlıdır. Yaratanın sevgisi, yaratılanın, özellikle de tam bilinç sahibi
insanın hücrelerine, ruhuna karıştırılmıştır. Mahlûkatın hamuru,
Hâlik sevgisiyle yoğrulmuştur. Allah cinleri ve insanları Kendisine
kulluk etmeleri için yaratmıştır.22 İbâdet, sevginin en son derecesidir.
Kulluğun gerçeği sevgidir. Sevgisiz inâbe, rızâ, hamd ve şükür,
havf ve recâ mümkün değildir. “Allah, İbrâhim’i halîl edinmiştir.“23
Âyette geçen hullet de sevginin en olgunudur. Sevgi, kalpte şevk,
üns, inbisât ve rızâ gibi haller doğurur.
Allah’ın Kulu, Kulun Allah’ı
Sevmesinin Belirtileri
Allah’ın, kulunu sevdiğinin ilk belirtisi, onu yaratması, ona varlık,
sağlık vermesi, hayatını sürdürebileceği nimetleri lutfetmesidir.
Ayrıca kulunu doğru yola iletmek, dünyada ve âhirette mutsuzluğa
düşmesini önlemek için ona verdiği akıl gücü, irâde özgürlüğü
yanında peygamberler, ıslahatçılar göndermesi de Allah’ın sevgisinin
bir sonucudur.
Dünyada yaratıkların en değerlisi ve şereflisi olarak yaratılan
insanın asıl yaratılış nedeni, yükselip kemal kazanmasıdır.
Kul, kazandığı kemâl ölçüsünde sonsuz âhiret hayatında mutlu
olur. Kemâl kazanmak da olayların sınavlarından geçmekle mümkündür.
İşte Allah, sevdiği kulunu çeşitli meşakkatlerle, belâlarla
sınavlardan geçire geçire olgunlaştırmak ister. Peygamberimiz
(s.a.s.): “Allah bir kulu severse onu dener. Kul, sabrederse onu seçer;
râzı olursa tertemiz yapar.“24 buyurmuştur. Âlimlerden biri de: “Sen
kendini, O’nu sever; O’nu da seni sınar görüyorsan, anla ki O seni
temizlemek istiyor“ demiştir.
Allah kulunu çeşitli belâlarla, zorluklarla, musîbetlerle dener.
Kul, çeşitli belâlarla denendiği halde sabreder, Allah’a sığınırsa
temizliği artar, Allah katında derecesi yükselir. Dünya, başlı başına
bir imtihan alanıdır: “Allah, sizin hanginizin daha güzel iş yapacağınızı
denemek için ölümü ve hayatı yarattı.“25; “Andolsun, sizi korku,
açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme gibi şeylerle deneriz;
sabredenleri müjdele. Ki onlara bir belâ eriştiği zaman: ‘Biz Allah içiniz
ve biz O’na döneceğiz!’ derler. İşte Rablerinden bağışlama ve nimet hep
onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.“ 26
22 51/Zâriyât, 56
23 4/Nisâ, 125
24 Deylemî, Müsnedu'l-Firdevs
25 67/Mülk, 2
26 2/Bakara, 155-157
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 19 -
Allah’ın, kulu çeşitli belâlarla, sıkıntılarla sınaması, kulun değersizliğine
değil; tersine Allah katındaki değerine işaret olabilir.
Zira çekilen güçlük oranında yüksek dereceler elde edilir. Belâlar
Allah’ın sınavı olduğu gibi, nimet bolluğu da O’nun sınavıdır. O,
kimini bolluk ile kimini darlık ile dener. Kulun nimetlere şükretmesi,
sıkıntılara, darlıklara katlanıp sabretmesi, Allah’ın kendisini
sevdiğinin belirtilerindendir.
Allah sevgisinin belirtilerinden biri de kulun, Allah’ın murâdını,
kendi isteklerine üstün tutması; Allah’ı, kendi canından fazla
sevmesi, gerektiğinde canını Allah yolunda fedâ etmekten kaçınmamasıdır.
Çünkü “Allah, harçla kaynatılmış binâlar gibi kendi yolunda
saf bağlayarak çarpışanları sever.“27; “Allah, cennet karşılığında,
mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. Allah yolunda çarpışırlar,
öldürürler ve öldürülürler.“ 28
Allah sevgisinin belirtilerinden biri de kulun, Allah’tan başka
her şeyi, O’nun uğrunda fedâ etmesidir. Sevginin alâmeti, sevdiğini,
nefsinden üstün tutmandır. Allah’a ibâdet eden herkes seven
değildir. Seven, yasaklardan kaçınandır. 29
Sevenin gönlü, sevgiliden başkasıyla huzura eremez. Nitekim
Yüce Allah: “Onlar ki inandılar ve kalpleri Allah’ı zikredip anmakla huzur
bulur. İyi bilin ki kalpler, ancak Allah’ı zikirle mutmain olur.“30 buyurmuştur.
Ebû Bekir Sıddık (r.a.) da: “Allah’ın hâlis sevgisini tatmak, kişiyi
dünya peşinde koşmaktan alıkor. İnsanlar içinde yalnız bırakır
(bedeni halk içindedir, ama gönlü yalnız Allah iledir)“ demiştir.
Allah sevgisinin belirtilerinden biri, dünyanın elden çıkmasına
üzülmemek, Allah’ın zikri dışında geçen saatlere üzülmek,
ibâdetleri yüksünmemek, zevk alarak yapmak, Allah’ın yaratıklarına
şefkatli, acımalı olmaktır. Yine belirtilerden biri de, sevgilisinin
rızâsından başka bir kaygısı, düşüncesi olmamaktır. Çünkü
Allah’ın rızâsı, nimetlerin en büyüğüdür.
Sevginin Esası ve Sebepleri
İnsan ancak bildiğini, tanıdığını sever. Sevgi sebepleri çeşitlidir.
Şöyle ki:
1) Nefsi Koruma: Canlının ilk sevgilisi, kendi canı ve organlarının
sağlığıdır. Sonra malını, çocuklarını, akrabasını ve dostlarını sever.
27 61/Saff, 4
28 9/Tevbe, 111
29 bk. 5/Mâide, 54; 48/Fetih, 29
30 13/Ra'd, 28
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 20 -
2) İyilik Görme: İnsan, ihsânın (iyiliğin) kölesidir. Yalnız insan
değil; hayvanların çoğu da öyledir. Kendisine iyilik edeni sever,
kötülük edenden hoşlanmaz.
3) Güzellik: Sevginin gerçek sebebi güzelliktir. Güzelliği algılayan
herkes, ondan yararlanamaz, ama güzeli, sırf güzelliği için
sever ve yanında bulunmak ister. Güzelliği algılamak, lezzetin ta
kendisidir, bizâtihî istenen bir şeydir. Güzellik, başka bir nedenle
değil; sırf kendisi için sevilir. Yüce Allah, bütün güzelliklerin kaynağıdır.
Bütün güzellikler O’nun zâtında toplanmıştır. O’nun güzelliği,
gerçek güzelliktir. Başkasının güzelliği, izâfî (göreceli)dir.
Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber: “İnnallahe cemîlun yuhıbbu’lcemâl
-Allah güzeldir, güzeli sever-.“ 31 buyurmuştur.
4) Sevenle Sevilen Arasındaki Gizli İlişki: Bazen iki kişi birbirini
sever de bu sevginin sebebi güzellik ya da haz (pay alma, zevk)
olmaz. Bu iki kişi, ruhları arasındaki bağ dolayısıyla birbirlerini
severler. Peygamber (s.a.s.) buna şöyle işaret buyurmuştur: “Ruhlar
bir arada bulunan topluluklardır. Tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar
ayrılır.“ 32
Allah Sevgisi İçin “Aşk“ Kavramının
Kullanılması Doğru mudur?
Arapça aslı ışk olan “aşk“, sözlükte “şiddetli ve aşırı sevgi“ anlamındadır.
Aşk, bir kimsenin kendisini tamamen sevdiğine vermesi,
sevgilisinden başka güzel görmeyecek kadar ona düşmesi“ demektir.
Lügat kitaplarında aşk kelimesinin sözlük anlamının, aynı
kökten olup “sarmaşık“ anlamına gelen “aşeka“ ile yakından ilgili
olduğu belirtilir. Buna göre sarmaşığın kuşattığı ağacın suyunu emmesi,
onu soldurup zayıflatması ve bazen kurutması gibi aşırı sevgi
de sevenin sevdiğinden başkasıyla ilgisini kestiği, onu sarartıp soldurduğu
için bu duyguya aşk denilmiştir. Ayrıca hem tatlı hem de
ekşi olan bir meyve çeşidine de “uşuk“ denilir.
Müslümanların literatüründe aşk, İlâhî ve beşerî olmak üzere
başlıca iki anlamda kullanılmış, İlâhî aşka genellikle “hakiki aşk“,
beşerî aşka da “mecâzî aşk“ denilmiştir. İlâhî aşk, geniş ölçüde
tasavvufta işlenmiştir. Kelâma dair bazı kaynaklarda, tasavvuftaki
aşk anlayışı tenkit edilmiştir.
Kur’an ve sahih hadislerde “aşk“ kelimesi geçmez. Sevgi,
Kur’an ve Sünnette çoğunlukla “hubb“ ve “muhabbet“, bazen
31 Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10; Ahmed bin Hanbel, IV/133, 134, 151
32 Buhârî, Enbiyâ 2; Müslim, Birr 159, 160; Ebû Dâvud, Edeb 16; Ahmed bin
Hanbel, II/295, 527, 537; Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 13, s. 8-17
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 21 -
de “meveddet“ kelimeleriyle ifade edilir. Allah sevgisiyle ilgili
olarak Peygamberimiz gibi. Sahâbe ve ilk zâhidler de “aşk“tan
kesinlikle söz etmemişler, bu kelimeyi İlâhî sevgi anlamında hiç
kullanmamışlardır. İlk defa hicrî II. (milâdî VIII.) y.y.da Allah ile kul
arasındaki sevgiyi anlatmak üzere nâdiren de olsa “aşk“ kelimesinin
kullanılmaya başlandığını gösteren rivâyetler vardır. Baklî’nin
naklettiğine göre mutasavvıflardan Ebu’l-Hüseyin en-Nûrî, “Ben
Allah’a âşığım, O da bana âşıktır“ dediği için kâfir olduğuna hükmedilerek
memleketinden kovulmuş, daha sonra idam edilmek
üzere cellâdın önüne çıkarılmış ve son anda asılmaktan kurtulabilmiştir.
33 Bu rivâyetten de anlaşılacağı üzere âlimler, hatta ilk dönemlerde
mutasavvıfların büyük çoğunluğu, Allah sevgisini ifade
etmek üzere Kur’an ve Sünnette yer alan hub ve muhabbet yerine
“aşk“ kelimesinin kullanılmasına karşı çıkmışlar; Râbia el-Adeviyye,
Bâyezîd-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hallâc-ı Mansur gibi sevgi temasını
işleyen ilk sûfiler, aşk yerine, “hubb“ kelimesi ve türevlerini
kullanmayı tercih etmişlerdir.
Hâris el-Muhâsibî, es-Sülemî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Hakîm et-
Tirmizî, Ebû Nasr es-Serrâc, el-Kelebâzî, Ebû Nuaym, el-Kuşeyrî,
Hücvirî, Gazzâlî gibi mutasavvıf yazarlar da eserlerinde aşk kelimesine
ya hiç yer vermemişler veya nâdiren kullanmışlar, bunun
yerine Allah sevgisi konusunu hubb ve muhabbet terimleriyle
anlatmayı tercih etmişlerdir. Bunlardan Kuşeyrî’nin naklettiğine
göre Allah ile kul arasındaki sevginin aşk kavramıyla ifade edilmesine
karşı olan şeyhi Ebû Ali ed-Dekkâk bu görüşünü şöyle açıklamıştı:
Aşk aşırı sevgi, yani sevgide ölçüyü aşma anlamına gelir.
Allah için böyle bir aşırılık düşünülemeyeceğinden O’nun kuluna
olan sevgisine aşk denemez. Öte yandan kulun Allah’a duyduğu
sevgi ne kadar güçlü olursa olsun yine de O’nu yeterince ve
lâyık olduğu ölçüde sevemeyeceğinden kulun Allah sevgisi de
aşk diye adlandırılamaz. 34
Hücvirî, tasavvuf şeyhlerinin aşk konusunda farklı görüşler taşıdıklarını
belirterek başlıca görüşleri şöyle açıklar: Bir zümreye
göre aşk, sevgilisinden ayrı düşenin bir nitelidir. Kul da Allah’tan
ayrı kaldığına göre onun Allah sevgisine aşk demek câizdir. Buna
karşılık Allah hiçbir şeyden ayrı ve uzak bulunmadığına göre
O’nun sevgisi aşk kelimesiyle ifade edilemez. Başka bir görüşe
göre aşk sınırı aşma demek olduğu, Allah da sınırsız varlık olduğu
için O’na duyulan sevgi hiçbir şekilde aşırı olamaz; dolayısıyla
aşk diye adlandırılamaz. Hücvirî, dayandıkları çeşitli gerekçeleri
33 Baklî, Şerh-i Şathiyyât, s. 165
34 Kuşeyrî, Risâle, s. 615
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 22 -
de sıralayarak müteahhirînin, Allah’a duyulan sevginin muhabbet
terimiyle ifade edilmesi gerektiği, bunun yerine aşk kelimesini
kullanmanın câiz olmadığı görüşünü benimsediklerini belirtir. 35
Muhyiddin İbü’l-Arabî, ibâdetin aslının da sevgi olduğunu
söyler. Onun içindir ki sevgisiz ibâdet makbul olmaz. Çünkü sevgi
en yüce ibâdettir. Aşk makamı mâbud olma makamıdır. Bir “sevgi
dini“nden de bahseden İbnü’l-Arabî, dinin de kıblesinin de sevgi
olduğunu ifade etmiştir. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, açıkça “aşk
dini“nden bahsederek aşktan başka din ve mezhep tanımadığını
ifade etmiştir. (O yüzden Mevlânâ’nın bağlıları, Mevlânâ için “aşk
peygamberi“ -ki, bu ifade, Mevlâna müzesinin kapısında da yazılıdır-,
mezarı için de “aşk kâbesi“, “âşıkların kıblegâhı“ derler.)
İbnü’l-Arabî’den önce de başta “Sultânu’l-Âşıkîn“ (Âşıklar Sultanı)
diye meşhur olan İbnü’l-Fârız ve Ebû Saîd-i Ebu’l-Hayr olmak
üzere birçok büyük mutasavvıf, peygamberlerinin ve kıblelerinin
aşk olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Bu inanç, Yunus Emre
ve Niyazi-i Mısrî gibi mutasavvıf Türk şâirleri tarafından da dile
getirilmiştir. İnanç farkı gözetmeden yetmiş iki millete bir gözle
bakmayı, herkesi aşk dergâhına dâvet etmeyi sağlayan mânâdaki
sevgi anlayışıdır.
Ahmed el-Gazzâlî, Aynülkudât el-Hemedânî, Senâî, Attâr,
Rûzbihân-ı Baklî, İbnü’l-Fârız ve Celâleddin-i Rûmî gibi mutasavvıflarda
aşk çok ağırlıklı konudur. Hatta bunlar nazarında her şey
aşktan ibârettir. Varlık hakkındaki açıklamaları tamamıyla aşka
dayanır. Bunlar bir çeşit aşk metafiziği kurmuşlardır.
Mutasavvıflar, baştan beri akılla Allah’a varılamayacağını,
O’na ermenin ancak sevgiyle olacağını savunmuşlardır. Onlara
göre; Mirac’da sözkonusu edilen Cebrâil aklı, Refref aşkı temsil
eder. Cebrâil Hz. Peygamber’i bir noktaya kadar götürebilmiş,
daha ileri götürmesi için onu Refref’e teslim etmişti. Demek ki
Allah’a giden yolda akıl, belli bir yerde durmak zorundadır; bu
noktadan itibaren insanı Allah’a götüren aşktır. Mutasavvıflar,
aşk ile mânevî miraç yapılabileceğini söyler, kendilerinin böyle
miraçları bulunduğunu ileri sürerek buna “mi’râc-ı aşk“ adını
verirler. Mecnun ve Leylâ gibi aşk hikâyelerini İlâhî aşkın değişik
bir biçimi olarak gören, bu âşıkları bir bakıma örnek alan Allah
âşığı mutasavvıflara göre bütün âlem, aşk esasına göre kurulduğuna
ve çalıştığına göre bu esasla uyuşmayan İblis’in ve cehennem
telâkkîlerinin değişik bir yorumu olması gerekir. Hallâc ile
başlayan ve Ahmed el-Gazzâlî, Aynülkudât el-Hemedânî, Senâî
35 Keşfü'l-Mahcûb, s. 401
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 23 -
ve Attâr gibi mutasavvıflar tarafından geliştirilen bu yeni yaklaşımda
İblis’in bütün hal ve hareketleri onun Allah’a olan aşkıyla
izah edilmiştir. Buna göre eğer mâşuku uğrunda en büyük azaba
katlanmak aşk ise, bunu en iyi şekilde İblis yapmıştır.36 Peşinden
cebirciliği (Cebriyyeciliği, kaderin elinde oyuncak olunduğu anlayışı)
de getiren bu aşk çerçevesinde İblis’in Allah’a âşık olduğunu
iddiâ etmek, mutasavvıflar için fazla zor olmamıştır. (Zaten daha
önceden, Hallâc-ı Mansûr gibi nice mutasavvıflar tarafından İblis
en büyük tevhid eri kabul ve ilân edilmişti. Çünkü o, Âdem’e secde
etmeyi Allah’ın emrine rağmen reddetmiş, cennetten kovulma
pahasına Allah’tan başkasına secde etmeyi kabullenmemişti.)
Tasavvufta Allah aşkını herkesin anlayacağı bir tarzda anlatmak
için birtakım benzetmeler yapılmış ve duyular âleminden
misaller verilmiştir. Bunlardan en önemlileri kadın, pervane-mumateş,
gül-bülbül ve bâde misalleridir. Baştan beri mutasavvıflar
ya konusu kadın ve beşerî aşk olan şarkı ve gazelleri İlâhî aşka
uygulamışlar veya Attâr, Abdurrahmân-ı Câmî ve Mevlânâ’da
olduğu gibi İlâhî aşkı doğrudan beşerî aşk şeklinde tasvir etmişlerdir.
Fuzûlî’nin Leylâ vü Mecnûn’u bunun en güzel örneklerinden
biridir. Bu sebeple konusu Allah aşkı olan gazel, kaside ve
mesnevîlerde dilberlerin yüz, göz, kaş, yanak, zülüf, gamze, boş,
işve ve cilve gibi hoşa giden yanları, hal ve hareketleri sembolik
ve mecâzî anlatım unsurları olarak bol bol kullanılmıştır. Gül ve
bülbül de mutasavvıfların en çok kullandığı misallerden biridir.
Bülbül âşık, gül mâşuktur. Güldeki diken aştaki ızdırabı, bülbülün
yanık nağmeleri âşığın feryat ve figânıdır. Pervane ve mum misali
de önemlidir. Mum ışığına âşık olan pervane bunun etrafında
durmadan döner, en sonunda kendisini ateşe atar, yanar ve böylece
ateşte fâni olur. Âşık da aşk ateşinde pervane gibi yanar ve
sevgilisi uğrunda kendini fedâ ederek fenâ mertebesine ulaşır. İnsanı
kendinden geçiren ve aklı baştan alan özelliğiyle şarap (mey,
bâde) da aşk bahçesinde mutasavvıflar tarafından çok kullanılmış,
kadeh, sâkî ve meyhane gibi şarapla ilgili kelimelere geniş yer verilmiştir.
Mutasavvıflar, İlâhî aşkla ilgili duygu ve düşüncelerini daha
çok teşbih ve temsillerle anlattıklarından tasavvuf edebiyatı bir
mecazlar ve rumuzlar edebiyatı haline gelmiştir. Bazı hallerde bir
manzûmenin İlâhî aşka mı, yoksa beşerî aşka mı dâir olduğunu
anlamak çok zordur.
36 bkz. Abdülhüseyin Zerrînkûb, s. 106-109
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 24 -
Aşk Güzel Bir Duygu mudur?
Ebu’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim gibi
âlimler, bir taraftan mutasavvıfların bu konudaki görüşlerini ciddî
şekilde tahlil ve tenkit etmişler, diğer taraftan konu ile ilgili kendi
görüşlerini geniş olarak ortaya koymuşlardır. Genellikle onlar kelime
ve kavram olarak “aşk“ı reddeder, yerine “muhabbet“i koyarlar.
Onlara göre aşk, şer’an da aklen de kötü, muhabbet ise hem
din hem akıl yönünden faydalı ve güzel bir duygudur. İbnü’l-Cevzî,
Zemmü’l-Hevâ adlı eserinde en basit arzudan başlayıp aşka kadar
varan bütün his ve heyecan hallerini geniş bir tahlil ve tenkide
tâbi tutmuş, bunlardan dinî ve İslâmî olanlarla olmayanları tesbit
edip şer’î hükümlerini tâyin etmeye çalışmıştır. Ona göre aşk güzel
sûretlere meftûn olmaktır. Câzip ve güzel sûretlere düşkün ve
tutkun olana “sûrî âşık“ denir. Sûretler fâni olduğu gibi onlara
bağlı olan aşk da fânidir. Nitekim çocuklar resim ve oyuncakları
yetişkinlerden daha çok severler, eğitimle olgunlaştıkları zaman
bu türlü şeylere fazla ilgi duymazlar. Eğitilen ve olgunlaşan insanlar,
sûretleri sevme mertebesini geçerek zatları sevme mertebesine
ulaşırlar. Bedenin güzelliğinden çok aklî ve ruhî güzelliği
severler. Mücerret güzelliğe duyulan sevgiyi müşahhas güzellikle
alâkalı sevgiye tercih ederler. Şekil ve sûretten ziyade ilim ve
mârifetten hoşlanırlar.
İbnü’l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim’e göre aşk insanı
insan yapan aklı, fikri ve muhâkemeyi yok eder. Çünkü aşk bir
çeşit cinnet halidir. Bu sebeple aşk yolunu tutan mutasavvıflar
çoğunlukla akıl ve mantığa meydan okumuşlar, düşüncenin ürünü
olan ilmi hiçe saymışlardır. Düşünce haliyle aşk hali birbirine
zıttır. Düşünce yok olduğu nisbette aşk hâkim olur. Onun için
şuur ve idrâk halini yok eden aşk bir fazilet olamaz. Aklın duyguya
hâkim olmasına fazîlet, duygunun akla hâkim olmasına
rezîlet denir. Şuuru yok eden ve hissî bir hal olan aşk bu bakımdan
makbul bir şey değildir. Gerek irâdelerine hâkim olamayıp
arzuların esiri olmaları bakımından, gerekse şuur ve idrâk halini
kaybetmeleri bakımından âşıklar hayvanların seviyesine, hatta
daha da aşağılara düşerler. Aşk bir ifrat halidir. Hâlbuki fazîlet
ifratla tefrit arasında bulunan itidâl halidir. Şu halde aşk bir fazilet
değildir. Aşk ölçüsüzlüktür, âşık da dengesizdir. Ölçüsüzlük
ve dengesizlik hiçbir zaman iyi bir şey değildir.
Tasavvufî aşkın karşısında olan âlimler aşkı elem, ızdırap,
uykusuzluk, iştahsızlık gibi patolojik tezâhürlerle kendini belli
eden, cinnet ve intihara kadar götüren rûhî ve bedenî hastalıklara
yol açtığını dikkate alarak selim fıtrata da aykırı bulmuşlardır.
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 25 -
İbnü’l-Cevzî aşk yüzünden intihar eden veya cinâyet işleyen kimseler
bulunduğunu belirterek çeşitli isimler sayar ve örnekler verir.
37 Telbîs İblîs’te mutasavvıfların aşk anlayışını tenkit eden İbnü’l-
Cevzî’ye göre muhabbet, iyi bir duygu olmakla birlikte, onun aşırı
şekli olan aşk kötüdür. Zira aşk insanın gözünü kör, kulağını sağır
eder. Bu sebeple aşkla başlayan ve gerçekleri görmeme esasına
dayanan birleşme ve beraberlikler ayrılık ve hüsranla neticelenir.
Aşkı uğurunda katil olanlar, intihar edenler bulunduğu gibi, bu
yolda din değiştirenler de az değildir.
Aşkı, “nefsin kendisine zarar veren şeyi sevmesidir“ diye tarif
eden İbn Teymiyye’ye göre aşk, rûhî ve kalbî bir hastalıktır. Beden
üzerindeki tesiri arttıkça cismânî bir hastalığa da dönüşebilir.
Kendini aşka kaptıran hüsrâna uğrar. Aşk bir irâde bozukluğu
ve hastalığıdır. Aşkı, mâşuku tasavvur etmekten hâsıl olan mahayyile
bozukluğu olarak görenler de vardır. Aşk bir kimal hali
olmadığı için Allah’ın vasfı değildir. Allah âşıktır veya mâşuktur
denemez. Bu durumda kulun Allah sevgisi ancak muhabbet diye
adlandırılabilir. İbn Teymiyye sûrî aşka (beşerî aşka) da şiddetle
karşı çıkmıştır. Zira aşk, önce kişinin dinini ve nâmusunu, sonra
aklını ve sıhhatini tahrip eder. Ona göre kalp Allah’ı sevmek için
yaratıldığından O’ndan başkasını kayıtsız şartsız olarak sevemez.
Allah’ı ihlâsla sevdiği için Hz. Yûsuf, Züleyhâ’ya âşık olmamıştı.
Züleyha müşrik olduğu için Hz. Yusuf’a âşık olmuştu. Aşkın
yegâne sebebi tevhid ve imandaki eksikliktir. Allah’tan korkmak
ve O’na gönül vermek, O’ndan başkasına gönül vermeye engeldir.
Sevginin önem ve gereğine işaret eden İbn Kayyim, aşk konusunda
İbn Teymiyye’yi tâkip eder. Ona göre konusu şekil ve sûret
olan olan sûrî (beşerî) aşk, büyük bir belâ, korkunç bir âfettir, kalbi
tahrip eder. Ruhu Allah’tan başkasının kulu ve kölesi haline getirir,
esârete düşürür. Bunun için âşık mâşukuna “kulun kölen olayın,
kurbanın olayım“ diye hitap eder. Böylelikle aşkını ve mâşukunu
ilâhlaştırarak ona tapar. Bir şeyi taparcasına sevmek, kişiyi o şeye
bağımlı kılar, hürriyetini elinden alır. Sadece Allah’ın kulu olan ve
yalnız O’nun huzurunda boyun eğen bir kimseyi kendisi gibi bir
insanın kölesi haline getiren ve kayıtsız şartsız onun irâdesinin ve
hâkimiyetinin altına sokan aşkın hiçbir faydası yoktur. Hak Teâlâ,
“Hevâsını (aşkını) ilâhlaştıran kişiyi görmedin mi?“38 diyerek aşkın sapıklık
olduğuna işaret etmiştir. Ona göre, “Mü’minler Allah’ı şiddetle
37 Zemmü'l-Hevâ, s. 458-465
38 45/Câsiye, 23
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 26 -
severler.“39 meâlindeki âyet, “mü’minler, Allah’ı müşriklerin putları
sevdiklerinden çok daha fazla severler“ mânâsına gelir. Müşriklerin
putları sevmeleri sahte, mü’minlerin Allah’ı sevmeleri samimi
ve hakiki bir sevgidir. Âyette bu husus belirtilmiş olup bunun aşkla
bir ilgisi yoktur. Ebû Ya’lâ el-Mevsılî, Ebu’l-Hüseyin en-Nûrî’nin,
“Ben Allah’a âşığım, O da bana“ sözü hakkında, “Bu, Hulûliye’nin
sözüdür“ demişti. İbn Kayyim de Nûrî’ye şiddetle hücum ederek
aşk kelimesinin sadece cinsî sevgi ile ilgili hususlar için kullanıldığını,
ayrıca Allah’ın sıfatlarının nakle dayandığını ve tevkıfî olduğunu
belirtmiştir. Buna göre, “O sever“ denilebilir ama “âşık
olur“ denilemez. Übnü’l-Cevzî, Gazzâlî’nin, “İlâhîler Allah’a âşık
olanın aşkını pekiştirir“ sözüne temas ederek, “Bu çirkin bir sözdür.
‘Allah’a âşık oldum’ demek, vehim ve vesveseden başka bir
şey değildir“ demiştir.
İbnü’l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim gibi müelliflerin
tasavvufî aşka hücum ederek onu şiddetle reddetmeleri sırf bir
tepkiden ibâret kalmamış, aşkı reddederken muhabbet unsurunu
bütün genişliği ve derinliğiyle işlemişler ve İslâm dininin bir
sevgi dini olduğunu naklî delillere bağlı kalarak izah etmişlerdir.
Öte yandan tabii bir şekilde cereyan eden beşerî aşkı da anlayışla
karşılamışlar, ancak bunun ifrâta götürülmemesi ve tabii sınırları
içinde bırakılması lâzım geldiğini ifade etmişlerdir.
Zemahşerî, Mâide sûresinin 54. âyetini tefsir ederken, kulun
Allah’ı sevmesini O’na itaat etmesi, rızâsını gözetmesi, gazabını
ve azabını gerektirecek hal ve hareketlerden sakınması şeklinde
izah eder. Ona göre Allah’ın kulunu sevmesi ise, amel ve ibâdete
karşılık olarak onu en güzel şekilde mükâfatlandırması, böyle
kullarına yüksek makamlar vermesi, onları övmesi ve kendilerinden
râzı olması mânâsına gelir. Mu’tezile mutasavvıfların anladığı
mânâdaki dinî ve İlâhî aşkı Hanbelîller gibi şiddetle reddeder.
Büyük müfessir Zemahşerî, İlâhî aşktan bahseden mutasavvıfları
insanların en câhili, ilmin ve âlimlerin azılı düşmanı, şeriat yolunun
en menfur ve en rezil kişileri olarak tavsif eder. Ona göre aşk
ve muhabbeti kendi dinleri olarak ilân eden mutasavvıflar, vaaz
meclislerinde ve raks meydanlarında “şâhid“ adını verdikleri oğlanlar
hakkında söylenen birtakım şarkılar okunursa vecde gelmiş
gibi kendilerinden geçerek nâralar atarlar. Zemahşerî bunlara,
“Allah, meclislerini ve raksettikleri yerleri târumar ederek virâneye
çevirsin!“ diye bedduâ eder. 40
39 2/Bakara, 165
40 el-Keşşâf, I/647
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 27 -
Şîî âlimlerden Ahmed el-Ahsâî, sevgide en ileri ve aşırı noktaya
kadar götürülen ve aşk adı verilen şeyin şeytanca bir çılgınlıktan
ibaret olduğunu belirtir. Ona göre Yüce Allah’ı en kuvvetli ve
en harâretli bir şekilde seven Hz. Muhammed (s.a.s.) ile Ehl-i beyti
olduğu halde, onlar bu sevgilerini ifade etmek için hakikat, ne de
mecaz olarak aşk kelimesini kullanmamışlardır. Çünkü o zaman
aşk sadece aşırı cinsî sevgiyi ifade ediyordu, hatta mala ve dünyaya
âşık olmak gibi ifadelere bile rastlanmıyordu. Ahsâî’ye göre
aşk, sûfîlere has bir ibâdet olup Allah bundan münezzehtir. Hz.
Muhammed (s.a.s.) ve Ehl-i beyti bundan tenzih etmek gerekir. 41
Hem İlâhî, hem de mecâzî anlamda aşk, edebiyatın ana temalarından
birini oluşturmuş, bu kavram etrafında geniş bir aşk
edebiyatı meydana gelmiştir. Edebiyatta ve tasavvufta “aşk“, bazen
her iki anlamda ve birbirine karıştırılarak sunulmuş, İslâm’ın
en temel konusu olan “tevhid“ hassâsiyetiyle ilgili zihinlerin ve
gönüllerin bulandırılmasına sebep olmuştur. İslâm’ın çok kesin
olarak yasakladığı ve büyük günahlardan saydığı içki, mubah gibi
de değil, bir fazîlet unsuru olarak sunulmuş ve İlâhî aşk anlamında
kullanılmıştır. Tasavvufî kitaplarda, tasavvufî şiirlerde “şarap“,
“bâde“, “mey“, “meyhane“, “sâkî“ gibi kelimeler İlâhî aşkı anlatmak
için kullanılan en güzel kelimeler olarak değerlendirilmiştir.
“Aşk“ ve “âşık olmak“ denilince, insan zihninde tümüyle dünyevî
ve nefsî/hevâî özellikler çağrıştığı halde, bunu yaratıklara hiçbir
yönüyle benzemeyen Allah için hiç tereddüt etmeden kullanabilmişlerdir.
Sonra, bu edebiyatın adına da İslâm edebiyatı diyebilmişlerdir.
Süleyman Çelebi, Mevlid diye bilinip ibâdet kasdıyla ve kutsal
kitap gibi okunan Vesiletü’n Necat adlı kitabında, Cenâb-ı Hakk’ın
Hz. Peygamber’e; “Ben sana âşık olmuşam ey Nebî“ şeklindeki
ifadesi, Divan edebiyatına tasavvufun bu tür etkilerinden biri olarak
değerlendirilir. Samed olan Allah’ın bir kuluna âşık olmasını
düşünmek, bunu dillendirmek İslâm’ın Allah ve tevhid inancıyla
nasıl ve ne kadar bağdaşır? Bir kadının yanağından, dudağından,
saçından, belinden... bahsedeceksiniz, sonra bunların Allah
aşkını ifade eden mazmumlar, mecâzî ifadeler olduğunu kabul
edeceksiniz. Peygamber ve ashâbı Allah sevgisini bu şekilde mi
dile getiriyorlardı? Böyle dile getirenleri duymuş olsalardı ne yaparlardı?
Allah sevgisini belirtmek için lügatlarda şaraptan, kadın
yanağı ve dudağından başka kelime mi kalmadı? Bunun faydası,
gereği nedir, zararı ve sakıncası nedir? Ve “atalarımız ne yaptıysa,
bir hikmeti vardır, biz de o yoldan yürümeliyiz, en azından
41 Süleyman Uludağ, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 11-16
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 28 -
bunları eleştirmemeli, yaptıklarına İslâmî sıfatı yakıştırmalıyız“ mı
denilmelidir? “O (şeytan) size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında
bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın
indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde
bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu
da bulamamış idiyseler?“ 42
Sevgi İmanın Göstergesidir
Rasûlullah (s.a.s.), Allah’ı her şeyden çok sevmeyi, imanın şartı
saymıştır. Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?“
diye sorunca: “Allah ve Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili
olmasıdır“ 43 buyurmuştur. Yine sevgi ile iman arasındaki ayrılmaz
bağı şu şekilde vurgulamıştır: “Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine
her şeyden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.“44; “Kul beni
âilesinden, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman
etmiş olmaz.“45; “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve
Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup
buğzetmektir.“46; “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna
dikkat etsin!“ 47
Bu hadisler, “Peygamber, mü’minlere, canlarından daha evlâdır/ileridir.“
48 Ve “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz,
hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz
ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah
yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye
kadar bekleyin...“ 49 âyetlerine uygundur.
Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır: “Allah bir kulu sevince,
Cebrâil’i çağırıp: ‘Ben falanı sevdim, sen de sev!“ der. Cebrâil de
onu sever. Sonra onun için yer (halkın)da kabul konulur (İnsanlar da onu
severler).“50 Bu hadis-i şerifin bir benzeri Kur’an’da şöyle ifade edilir:
“Rahmân, iman edip sâlih amel işleyenler için (gönüllere) bir sevgi
koyar.“51 Bu âyet de, yukarıdaki hadisi teyid etmektedir.
42 2/Bakara, 169-170
43 Ahmed bin Hanbel, IV/11
44 Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
45 Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce,
Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
46 Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî,
El-Kebîr
47 Tirmizî, Zühd 45 hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
48 33/Ahzâb, 6
49 9/Tevbe, 24
50 Buhârî, Bed'ü'l-Halk 6, Edeb 41, Tevhid 33; Müslim, Birr 157; Tirmizî, Tefsîru
Sûre 19; Muvattâ, Şi'r 15; Ahmed bin Hanbel, II/267, 341, 413
51 19/Meryem, 96
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 29 -
Mü’minler Arası Sevgi: Mü’minler, sevgide, dostluk ve kardeşlikte,
tıpkı parçaları birbirine geçmiş mükemmel ve sapasağlam
bir bina gibidirler veya bütün unsurları ve zerreleriyle birbirine
bağlı bir vücut gibidirler. Bir vücudun herhangi bir âzâsı rahatsız
olduğunda nasıl ki bütün vücut aynı rahatsızlığı, aynı acıyı duyarsa,
bir tek mü’minin -dünyanın ta öbür ucunda bile olsa- çektiği
acıyı, duyduğu ızdırabı diğer mü’min kardeşleri derinden hisseder.
Mü’minlerin bu denli birbirlerine bağlı olduklarını Peygamber
(s.a.s.) şöyle ifade etmektedir: “Mü’minin mü’mine bağlılığı, parçaları
birbirini bütünleyen bir binâ gibidir.“ 52
Kur’ân-ı Kerim’de Sevgi Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de sevgi anlamında daha çok “Hubb (H-b-b)“
kelimesi kullanılır. Bu kelime ve türevleri, toplam 83 yerde geçer.
Bunun yanında, yine sevgi anlamında “meveddet (v-d-d)“ kelimesi
28 yerde ve “ülfet (e-l-f)“ kelimesi ise 8 yerde kullanılır.
“İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar
edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan
sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azabı gördükleri
zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu
ve Allah’ın azâbının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.“ 53
“Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Hoşlanmadığınız
nice şeyler vardır ki, sizin için daha hayırlıdır. Sevdiğiniz nice şeyler de
vardır ki, o da sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.“ 54
“Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş
altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı
sevgi/düşkünlük, insanlara ziynetlendirildi, çekici kılındı. Bunlar, dünya
hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.
De ki: ‘Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için
Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler,
tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah’ın rızâsı/hoşnutluğu vardır. Allah
kullarını çok iyi görür.“ 55
“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve
günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhametlidir.
De ki: ‘Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki
Allah kâfirleri sevmez. “ 56
52 Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65; Tirmizî, Birr 18; Nesâî, Zekât 67
53 2/Bakara, 165
54 2/Bakara, 216
55 3/Âl-i İmrân, 14-15
56 3/Âl-i İmrân, 31-32
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 30 -
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) infak edip harcamadıkça “iyi“ye
eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, Allah onu hakkıyla bilir.“ 57
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.
Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman
kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde
kardeş olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan
da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru
yolu bulasınız.“ 58
“İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar (kâfirler/müşrikler, münâfıklar) sizi
sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız;
onlar ise, sizinle karşılaştıklarında ‘inandık’ derler; kendi başlarına kaldıklarında
da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar.
De ki: ‘Kininizde (kahrolup) geberin! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini
hakkıyla bilmektedir.“ 59
“...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın;
günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü
Allah’ın cezası çetindir.“ 60
“Yahûdiler ve hristiyanlar ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz’ dediler.
De ki: ‘Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor? Doğrusu siz
de O’nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine
azap eder. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allah’a
aittir. Sonunda dönüş de ancak O’nadır.“ 61
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği
ve Kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere
karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad
ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına
aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın
lütfu ve ilmi geniştir.“ 62
“Allah ve Rasûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya
kapılırsınız da rüzgârınız/kuvvetiniz/devletiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü
Allah sabredenlerle beraberdir.“ 63
“Ve kalplerinin arasını sevgi ile birleştirdi. Yoksa yeryüzünde ne varsa
hepsini harcasaydın, yine onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah,
onların arasını sevgi ile birleştirdi...“ 64
57 3/Âl-i İmrân, 92
58 3/Âl-i İmrân, 103
59 3/Âl-i İmrân, 119
60 5/Mâide, 2
61 5/Mâide, 18
62 5/Mâide, 54
63 8/Enfâl, 46
64 8/Enfâl, 63
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 31 -
“Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost
olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük bozgun ve fitne çıkar.“
65
“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa (istahabbû
-küfrü imandan çok seviyorlarsa-), babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) velî/
dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.“
66
“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız,
kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret,
hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad
etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin.
Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.“ 67
“Onun içinde (Mescid-i Dırârda) asla namaz kılma! İlk günden takvâ
üzerine kurulan mescid (Kuba Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha
doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri
sever.“ 68
“(Yusuf:) ‘Rabbim! Bana zindan, bunların benden istediklerinden
daha sevimlidir! Eğer onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder
ve câhillerden olurum!’ dedi.“ 69
“Dünya hayatını âhirete tercih edenler (yestehıbbûne -dünyayı
âhiretten daha fazla sevenler-), Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğriliğini
isteyenler var ya, işte onlar (haktan) uzak bir dalâlet/sapıklık içindedirler.“
70
“Rahmeti bütün canlıları kuşatan (Allah) iman eden ve güzel ameller
yapanlar için (kalplerde) sevgi yaratacaktır.“ 71
“Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik: ‘Mûsâ’yı
sandığa koy; sonra onu denize (Nil’e) bırak; deniz onu kıyıya atsın da, Benim
düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. (Ey Mûsâ! Sevilmen)
ve Benim nezâretimde yetiştirilmen için sana Kendimden sevgi verdim.“ 72
“İşte o gün, gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır.
Kâfirler için ise, o pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp
şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun
65 8/Enfâl, 73
66 9/Tevbe, 23
67 9/Tevbe, 24
68 9/Tevbe, 108
69 12/Yûsuf, 33
70 14/İbrâhim, 3
71 19/Meryem, 96
72 20/Tâhâ, 38-39
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 32 -
bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken
o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip
sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.“ 73
“(Rasûlüm!) Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine
hidâyet verir ve hidâyete girecek olanları en iyi O bilir.“ 74
“O’nun âyetlerinden biri de kendileriyle kaynaşmanız için size kendi
nefislerinizden (cinsinizden) eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet
koymasıdır.“ 75
“Süleyman: ‘Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi zikretmek/anmak
için istedim’ dedi...“ 76
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O
zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki
yakın bir dost oluverir. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna
ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.“ 77
“Muhammed Allah’ın Rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da
kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...“ 78
“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu
araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra
yaptığınıza pişman olursunuz. Bilin ki, içinizde Allah’ın elçisi vardır. Şâyet
o, birçok işte size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş
ve onu gönüllerinize sindirmiş/süslemiştir. Küfrü, fıskı ve isyânı da
size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır. Bu, Allah’tan
bir lütuf ve nimettir. Allah alîmdir, hakîmdir. Eğer mü’minlerden iki grup
birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını ıslah edip düzeltin. Şâyet biri ötekine
saldırırsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer
dönerse artık aralarını adâletle düzeltin ve (her işte) adâletli davranın.
Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever. Mü’minler ancak kardeştirler.
Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki merhamete
ulaşasınız. Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın.
Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya
almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın,
birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne
kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zâlimlerdir. Ey iman
edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin
kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin.
73 25/Furkan, 26-29
74 28/Kasas, 56
75 30/Rûm, 21
76 38/Sâd, 32
77 41/Fussılet, 34-35
78 48/Fetih, 29
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 33 -
Biriniz, ölmüş kardeşinin etinin yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz.
O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul
edendir, çok merhametlidir. Ey İnsanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir
dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere
ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, en takvâlı
olanınız/O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz ki Allah bilendir, her şeyden
haberdardır.“ 79
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla
dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve
katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan
cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş,
onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın tarafında
olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında
olanlardır.“ 80
“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş
olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler ve onlara
verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zarûret
içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden
korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.“ 81
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları
dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara
sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan
dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda
savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi
gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim.
Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şâyet onlar sizi
ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle
uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.“ 82
“Olur ki Allah sizinle düşman olduklarınız arasında yakında bir dostluk
meydana getirir. Allah, her şeye gücü yetendir. Allah çok bağışlayan,
çok merhamet edendir. Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi
yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı
yasaklamaz. Çünkü Allah, adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle
din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için
onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa
işte zâlimler onlardır.“ 83
79 49/Hucurât, 6-13
80 58/Mücâdele, 22
81 59/Haşr, 9
82 60/Mümtehine, 1-2
83 60/Mümtehıne, 7-9
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 34 -
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim
mi? Allah’a ve Rasûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah
yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte
bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan
cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük
kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve
yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.“ 84
“Hayır! Doğrusu siz, çarçabuk geçeni (dünya hayatını ve nimetlerini)
seviyor, âhireti bırakıyorsunuz.“ 85
“Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin
bir günü (âhireti) ihmal ediyorlar.“ 86
“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen, Allah sevgisiyle yemeği yoksula,
yetime ve esire yedirirler.“ 87
“Hayır! Doğrusu siz malı aşırı biçimde seviyorsunuz.“ 88
“... Andolsun ki insan, Rabbine karşı pek nankördür. Şüphesiz buna
kendisi de şâhiddir ve o, mal sevgisine de aşırı derecede düşkündür.“ 89
Allah Kimleri Sever?
İhsan Sahibi Muhsinleri (Güzellik Sergileyen, Allah’ı Görür
Gibi O’na Kulluk Yapanları): “Allah yolunda infak edin, mal ve paralarınızı
harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü
hareketinizde ihsan/güzellik sergileyin, dürüst davranın, çünkü Allah
muhsinleri (dürüstleri, Allah’ı görür gibi O’na kulluk yapanları) sever.“ 90
“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için infak edip harcarlar;
öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da muhsinleri, güzel
davranışta bulananları sever.“ 91
Tevbe Edenleri ve Temizlenenleri: “... Allah çokça tevbe edenleri
de sever, çokça temizlenenleri de sever.“ 92
“... Onda (Takvâ mescidi olan Mescid-i Kubâ’da) temizlenmeyi seven
adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.“ 93
84 61/Saff, 10-13
85 75/Kıyâme, 20-21
86 76/İnsan, 27
87 76/İnsan, 8
88 89/Fecr, 20
89 100/Âdiyât, 6-8
90 2/Bakara, 195
91 3/Âl-i İmrân, 134). Yine bkz. (3/Âl-i İmrân, 148; 5/Mâide, 13, 93
92 2/Bakara, 222
93 9/Tevbe, 108
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 35 -
Rasûlullah’a Tâbi Olup Uyanı: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız
bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son
derece bağışlayıcı ve merhametlidir.“ 94
Takvâ Sahibi Muttakîleri, Sakınanları: “Hayır! (Gerçek onların
dediği değil.) Her kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınır, takvâ
sahibi olursa, bilsin ki Allah müttakîleri sever.“ 95
“... Allah (haksızlıktan) sakınan müttakîleri sever.“ 96
“... Allah (ahdi bozmaktan) sakınan müttakîleri sever.“ 97
Sabredenleri: “Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah
erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına
gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah
sabredenleri sever.“ 98
Tevekkül Sahiplerini, Kendisine Dayanıp Güvenenleri: “O vakit
Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba,
katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde
onları affet; bağışlanmaları için duâ et; iş hakkında onlara danış. Kararını
verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, mütevekkilleri,
Kendisine dayanıp güvenenleri sever.“ 99
Âdil Olanları: “... Eğer hüküm verirsen, aralarında adâletle hükmet.
Allah âdil olanları sever.“ 100
“Her işte adâletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.“ 101
“... Allah, adâletli olanları sever.“ 102
Kendi Yolunda, Kenetlenmiş Gibi Saf Bağlayarak Savaşanları:
“Allah, Kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları
sever.“ 103
Allah Kimleri Sevmez?
Aşırı gidenleri: “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş
açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.“ 104
94 3/Âl-i İmrân, 31
95 3/Âl-i İmrân, 76
96 9/Tevbe, 4
97 9/Tevbe, 7
98 3/Âl-i İmrân, 146
99 3/Âl-i İmrân, 159
100 5/Mâide, 42
101 49/Hucurât, 9
102 60/Mümtehıne, 8
103 61/Saff, 4
104 2/Bakara, 190
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 36 -
Fesâdı/Bozgunculuğu: “... Allah fesâdı/bozgunculuğu sevmez.“ 105
Fâsidleri/Bozguncuları: “... Allah fesadçıları/bozguncuları sevmez.“ 106
“... Yeryüzünde fesâdı/bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah,
müfsidleri (bozguncuları) sevmez.“ 107
Günahlarda Israr Eden Nankörleri, Fâizle Uğraşanları: “Allah
fâizi (ondan gelen kârı) tüketir/mahveder (fâiz karışan malın bereketini
giderir); sadakaları ise arttırır/bereketlendirir. Allah, nankörlükte ve günahta
ısrar eden hiç kimseyi sevmez.“ 108
Kâfirleri, Allah’a ve Rasûlüne İtaat Etmeyenleri: “De ki: ‘Allah’a
ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.
“ 109
“... Şüphesiz O (Allah), kâfirleri sevmez.“ 110
Zâlimleri: “... Allah zâlimleri sevmez.“ 111
“... Doğrusu O (Allah), zâlimleri sevmez.“ 112
Şımarıkları: “... Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.“ 113
Kendini Beğenip Böbürlenen Kimseleri: “... Allah kendini beğenen
ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.“ 114
“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek
yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.“
115
“... Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.“ 116
Müstekbirleri, Büyüklük Taslayanları: “Hiç şüphesiz Allah, onların
gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, müstekbirleri/büyüklük
taslayanları asla sevmez.“ 117
105 2/Bakara, 205
106 5/Mâide, 64
107 28/Kasas, 77
108 2/Bakara, 276
109 3/Âl-i İmrân, 32
110 30/Rûm, 45
111 3/Âl-i İmrân, 57, 140
112 42/Şûrâ, 40
113 28/Kasas, 76
114 4/Nisâ, 36
115 31/Lokman, 18
116 57/Hadîd, 23
117 16/Nahl, 23
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 37 -
Hâin Günahkârları: “Kendilerine hıyânet edenleri savunma; çünkü
Allah hâinliği meslek edinmiş günahkârları sevmez.“ 118
“... Allah, hâin ve nankör olan herkesi sevgisinden mahrum eder, onları
sevmez.“ 119
“... Allah hâinleri sevmez.“ 120
Kötü Sözün Açıkça Söylenmesini: “Allah kötü sözün açıkça söylenmesini
sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka. Allah her şeyi işiten
ve bilendir.“ 121
Sınırı Aşanları: “Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize)
haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez.“ 122
“Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. Bilesiniz ki O, haddi
aşanları sevmez.“ 123
İsrâf Edenleri: “... İsrâf etmeyin; çünkü Allah müsrifleri/isrâf edenleri
sevmez.“ 124
Hadis-i Şeriflerde Sevgi Kavramı
“El-mer’ü mea men ehabbe (Kişi sevdiği ile beraberdir.)“ 125
“Bir kişi, beni anne ve babasından daha fazla sevmedikçe iman etmiş
olmaz.“ 126
“Kişi, Allah ve Rasûlünü, o ikisi dışında kalan her şeyden daha çok
sevmedikçe imanın tadını bulamaz.“ 127
“Nefsim yedinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete
giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.“ 128
“Mü’minin mü’mine karşı durumu (bağlılığı), bir parçası diğer parçasını
sımsıkı kenetleyip tutan/bütünleyen binâ gibidir.“ Hz. Peygamber,
bunu açıklamak için, iki elinin parmaklarını birbiri arasına geçirerek
kenetledi. 129
118 4/Nisâ, 107
119 22/Hacc, 38
120 8/Enfâl, 58
121 4/Nisâ, 148
122 5/Mâide, 87
123 7/A'râf, 55
124 6/En'âm, 141, 7/A'râf, 31
125 Buhâri, Edeb 96, Ahkâm 10; Müslim, Birr 161, 165
126 Buhâri, İman 8; Müslim, İman 69
127 Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10
128 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66; Kütüb-i Sitte Terc. 10/133
129 Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65; Tirmizî, Birr 18; Nesâî, Zekât 67
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 38 -
“Mü’minler birbirini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta
bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer
organlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.“ 130
“Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.“
“Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de
sevip arzu etmedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olmaz.“ 131
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz,
onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren
kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı
giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini
giderir. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o
kimsenin ayıp ve kusurunu örter.“ 132
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona hıyânet etmez, yalan söylemez
ve yardımı terketmez. Her müslümanın, diğer müslümana ırzı, malı
ve kanı haramdır. (Kalbini işaret ederek:) Takvâ buradadır. Bir kimseye şer
olarak müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter.“ 133
“Birbirinizle hasetleşmeyin. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak
için arttırmayın. Birbirinize kin ve nefret beslemeyin. Birbirinize
darılıp yüz çevirmeyin. Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın.
Ey Allah’ın kulları, böylelikle kardeş olun. Müslüman, müslümanın kardeşidir.
Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir
görmez. -Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki-
Takvâ buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye
şer olarak yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı başka müslümana
haramdır.“ 134
“Sakın zanna yer vermeyin; zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs
etmeyin (gizli kusurları araştırmayın), rekabet etmeyin, hasetleşmeyin,
birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları,
Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir.
Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahrik etmez. Kişiye kötülük
olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir. Her müslümanın
canı, malı, kanı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır. Allah sizin sûret ve
130 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66
131 Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19,
33; İbn Mâce, Mukaddime 9
132 Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58; Ebû Dâvud, Edeb 38, 60; Tirmizî, Hudûd
3, Birr 19; İbn Mâce, Mukaddime 17
133 Tirmizî, Birr 18
134 Müslim, Birr 32; Buhârî, Edeb 57; Ebû Dâvud, Edeb 47; Tirmizî, Birr 24; İbn
Mâce, Duâ 5
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 39 -
kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Sakın ha,
birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun.
Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.“ 135
“Din kardeşin zâlim de olsa, mazlum da olsa ona yardım et.“ Bir
adam: “Yâ Rasûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim;
ama zâlimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz?“ dedi. Peygamberimiz:
“Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki
bu ona yardım etmektir“ buyurdu. 136
“Bir kul, bu dünyada başka bir kulun ayıbını örterse, kıyâmet gününde
Allah da onun ayıbını örter.“ 137
“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların zarar görmediği kimsedir.
Muhâcir ise, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak duran kimsedir.“ 138
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm
varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden
önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı
zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şâyet iyilikleri
yoksa kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun
üzerine yükletilir.“ 139
“(Ancak) Allah için seven, Allah için buğz eden/nefret duyan, Allah
için veren ve Allah için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle
erdirmiş, olgunlaştırmıştır.“ 140
“Sevdiğini ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine de ölçülü
buğz et; bir gün dostun olabilir.“ 141
“Birbirinizle kinleşmeyin, haset etmeyin, birbirinizden yüz çevirmeyin.
Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz...“ 142
“Bir kişiye, müslüman kardeşine hakaret etmesi kötülük olarak yeter.“ 143
“Allah’ım, Seni sevmeyi ve Seni seveni sevmeyi ve Senin sevgine beni
135 Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud,
Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
136 Buhârî, Mezâlim 4, İkrâh 6; Tirmizî, Fiten 68
137 Müslim, Birr 72; Buhârî, Mezâlim 3; Ebû Dâvud, Edeb 38; Tirmizî, Birr 19;
İbn Mâce, Mukaddime 17
138 Buhârî, İman 4-5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65; Ebû Dâvud, Cihad 2;
Tirmizî, Kıyâmet 52, İman 12; Nesâî, İman 8, 9, 11
139 Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48
140 Et-Tâc, c. 5, s. 78
141 Tirmizî, Birr 60
142 Buhârî, Edeb 57, Ferâiz 2; Müslim, Birr 23; Tirmizî, Birr 24
143 Müslim, 1, 32
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 40 -
yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasip et ve Senin sevgini bana kendimden,
âilemden ve (sıcak ve harâretli günde) soğuk sudan bana daha sevimli
kıl.“ 144
Ebû Rezîn el-Akîl, kendisine: “Ey Allah’ın elçisi, iman nedir?“
diye sorunca, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “Allah ve
Rasûlünün, sana, her şeyden daha sevgili olmasıdır.“ 145
“Hiçbiriniz, Allah ve Rasûlü, kendisine her şeyden daha sevgili olmadıkça
iman etmiş olmaz.“ 146
“Kul beni âilesinden, malından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe
iman etmiş olmaz.“ 147
“İnnallahe cemîlun yuhıbbu’l-cemâl -Allah güzeldir, güzeli sever-.“ 148
“İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için
düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.“
149
“Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat
etsin!“ 150
“Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir,
uyuşmayanlar ayrılır.“ 151
“Allah bir kulu sevince, Cebrâil’i çağırıp: ‘Ben falanı sevdim, sen de
sev!“ der. Cebrâil de onu sever. Sonra onun için yer (halkın)da kabul konulur
(İnsanlar da onu severler).“ 152
“Allah, bir kulu sevdiğinde, o kulu meleklere de insanlara da sevdirir. Bir
kula buğzedince de meleklere ve insanlara da o kula karşı buğzettirir.“ 153
“Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu yükseltir. Kim de kibirlenirse
Allah onu alçaltır. Kim Allah’ı çok zikreder/anarsa, Allah onu sever.“ 154
144 Tirmizî, Deavât 72, 73
145 Ahmed bin Hanbel, IV/11
146 Nesâî, İman 2-4; İbn Mâce, Fiten 23; Ahmed bin Hanbel, IV/11
147 Buhârî, İman 8, Eymân 3; Müslim, İman 69, 70; Nesâî, İman 19; İbn Mâce,
Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, III/170, 207, 275
148 Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10; Ahmed bin Hanbel, IV/133, 134, 151
149 Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî,
El-Kebîr
150 Tirmizî, Zühd 45, hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
151 Buhârî, Enbiyâ 2, 3; Müslim, Birr 159, 160; Ebû Dâvud, Edeb 16; Ahmed bin
Hanbel, II/295, 527, 537
152 Buhârî, Bed'ü'l-Halk 6, Edeb 41, Tevhid 33; Müslim, Birr 157; Tirmizî, Tefsîru
Sûre 19; Muvattâ, Şi'r 15; Ahmed bin Hanbel, II/267, 341, 413
153 Buhârî, Tevhid 33, Edeb 41; Müslim, Birr 157
154 İbn Mâce, Zühd 16
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 41 -
“Kulum Bana, en çok, farz ibâdetlerle yaklaşır. Kulum, nâfile ibâdetlerle
de Bana yaklaşmağa devam eder. O kadar yaklaşır ki onun işiten kulağı
Ben olurum, Benimle işitir. Gören gözü Ben olurum, o Benimle görür.
Tutan eli Ben olurum, o Benimle tutar. Yürüdüğü ayağı Ben olurum, o
Benimle yürür.“ 155
“Allah bir kulunu sevdimi onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen
ayağı olur. Bu kul Allah’tan bir şey dilese dileği kabul edilir. Allah’a
sığındığında da Allah onu korur. Allah, velîsine düşman olan kimselere
harb ilân eder.“ 156
“Onlar (Allah’ın velîleri) öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah
hatırlanır, zikredilir.“ 157
“Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde
ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama“ 158
“Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı
ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına
rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azâbından hiçbir
şekilde kurtarmak mümkün olmaz.“ 159
Nebî (s.a.s.) Ali’nin (r.a.) oğlu Hasan’ı öpmüştü. O sırada Akra
İbn Hâbis de Peygamberimiz’in yanında bulunuyordu. Akra: “Benim
on tane çocuğum var, onlardan hiç birini öpmedim“ dedi.
Rasûlullah (s.a.s.) ona hayretle bakıp:“Merhamet etmeyen kimseye
merhamet olunmaz“ buyurdular. 160
Çölde yaşayan bedevîlerden bir grup Rasûlullah (s.a.s.)’ın huzuruna
geldiler ve “Siz çocuklarınızı öpüyor musunuz?“ diye sordular.
Peygamberimiz: “Evet“ buyurdu. Onlar: “Fakat biz, Allah’a
yemin ederiz ki, onları öpmüyoruz“ dediler. Rasûlullah (s.a.s.):
“Allah sizin kalplerinizden merhamet duygusunu çıkarıp almışsa, ben ne
yapabilirim ki!“ buyurdu. 161
“İnsanlara merhamet göstermeyen kimseye Allah da merhamet etmez.“
162
155 Buhârî, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, VI/256
156 Buhârî, Rekaik 38; İbn Mâce, Fiten 16
157 Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495
158 İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin
Hanbel, 3/225
159 Tirmizî, Zühd 64
160 Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65; Ebû Dâvud, Edeb 145; Tirmizî, Birr 12
161 Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 164; İbn Mâce, Edeb 3
162 Buhârî, Edeb 18; Tevhid 2; Müslim, Fezâil 66; Tirmizî, Birr 16, Zühd 48
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 42 -
“Bana dünyanızdan kadın ve güzel koku sevdirildi. Gözümün nûru da
namazdır.“ 163
“Birbirlerini seven (erkek ve hanım)ler için, nikâh/evlilik gibisi görülmedi.“
164
“Ben, müşrikler arasında ikamet eden her müslümandan berîyim/uzağım.“
Ashâb; “Niçin yâ Rasûlallah?“ diye sorunca, şöyle buyurdu:
“Çünkü o ikisinin ateşi birbirini görmez.“ 165
“Kim bir müşrikle ittifak yapar ve onunla birlikte ikamet ederse, o da
onun gibidir.“ 166
“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir. Selâmını almak, hasta
ziyaretine gitmek, cenâzesine katılmak, dâvetine icâbet etmek, aksırınca
‘yerhamukelllah’ demek.“ 167
“Aziz ve celil olan Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle diyecek; ‘Benim
celâlim adına birbirlerini sevenler nerede? Gölgemden başka hiçbir gölgenin
bulunmadığı şu günde onları gölgemde gölgelendireyim.“ 168
“Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Benim celâlim adına birbirini sevenler var
ya! Onlar için orada öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler
bile onlara gıpta ederler.“ 169
“Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir, ne
şehidlerdir. Üstelik kıyâmet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği
sebebiyle peygamberler ve şehidler onlara gıpta ederler.“ Orada bulunanlar
sordu: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, onlar kimdir, bize haber verir
misin?’ “Onlar, aralarında kan bağı ve dünya menfaati için birbirlerine
bağlı olmadıkları halde, Allah’ın nûru (Kur’an) adına birbirlerini sevenlerdir.
Allah’a yemin ederim ki, kesinlikle onların yüzleri nurdur. Onlar
bir nur üzeredirler. Halk korkarken onlar korkmazlar; İnsanlar üzülürken
onlar üzülmezler.“ Ardından da şu âyeti okudu: “İyi bilin ki, Allah’ın
velîlerine/dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.“ 170
“Din nasihatten (samimiyetten) ibarettir!“ Yanında bulunanlar; ‘kim
için ey Allah’ın Rasûlü?’ diye sormaları üzerine, şöyle buyurdu: “Allah
için, Peygamber için, müslümanların imanları ve hepsi için! Müslüman,
163 Nesâî, İşretü’n-Nisâ 1; Ahmed bin Hanbel, III/128, 199, 285
164 İbn Mâce, Nikâh 1
165 Ebû Dâvud, III/45, hadis no: 2645
166 Ebû Dâvud, III/93, hadis no: 2787
167 Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 4; Ebû Dâvud, Edeb 98
168 Müslim, Birr 37, hadis no: 2566
169 Tirmizî, Zühd 53, hadis no: 2391; Kütüb-i Sitte Terc. 10/139
170 10/Yûnus, 62; Ebû Dâvud, Büyû’ 78, hadis no: 3527; Kütüb-i Sitte Terc.
10/142
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 43 -
müslümanın kardeşidir. Ona yardımını kesmez; ona yalan söylemez; ona
zulmetmez. Herbiriniz, kardeşinin aynasıdır. Onda bir rahatsızlık görürse
bunu onda izâle etsin (gidersin).“ 171
Sevgi, Gönlün Ölümsüz Meyvesi
Sevgi, varlık sorusunun cevabı. Sevgi, mahlûkat ağacının tohumu.
Sevgi, yüreğin ölümsüz meyvesi. Sevgi, Yaratan ve yaratılanıyla
varlığın ortak sesi. Sevgi, insanın, harcadıkça çoğalan tek
sermayesi.
Sevgi, varlık sorusuna nasıl cevap olabilir? Şöyle ki: Olmayan
bir şeye sevgi duyulmaz, sevmekten söz edebilmek için “diğeri“
gerekli. Süje olmadan objeyi kim bilir? Sevginin sözkonusu olduğu
bir yerde elbette sevenlerle sevilenlerin varlığı kaçınılmazdır.
Ortada olmayan bir şeye sevgi duymak abes olur.
İşte bunun için sevgi, varlık sorusunun cevabıdır. Sevgiyi bilen,
sevecek, onu paylaşacak birini arar. Çünkü sevginin en güçlü
tezâhürüdür paylaşmak. Sevgiyi paylaşmak isteyen yaratmak gibi
bir güce sahip değilse eğer, varlık içerisinden bir “diğeri“ni bulup
sevgiyi onunla paylaşacaktır. Yok, bu zat yaratma gücünü elinde
tutan Allah ise, elbette sevilen ve seven birilerini yaratıverecektir.
“O’nun işi, bir şeyin olmasını istediği zaman ona sadece ‘ol’ demektir, hemen
oluverir.“ 172
Allah Vedûd’dur; Çok Seven ve Çok Sevilendir
Her şeyin olduğu gibi sevginin kaynağı da Allah’tır. Sevgi çağlayanının
kaynağında O vardır. Yeryüzünde gelmiş geçmiş en büyük
sevgi okulları (din) O’nundur. Dünyanın görüp göreceği en
yetenekli sevgi öğretmenleri (peygamberler) O’nun okulunun
mezunlarıdır. Sevginin ölümsüz kitabını yine O yazmıştır. Çünkü
O; Vedûd’dur, yani “çok seven.“ Yalnız o kadar mı? Elbette değil;
aynı zamanda O “çok sevilen“dir. Nedeni yine aynı: Çünkü O;
“Vedûd“dur. Kendi dilinden, kendisini öyle tanıtmaktadır; kendisini
tanıyabileceğimiz en sağlam kaynakta, Kur’an’da: “Rabbinizden
mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin! Doğrusu Rabbim çok merhamet
eden, çok sevendir.“173; “O (Allah) bağışlayandır, sevendir.“ 174
O’nun sevmesinin öbür adı “cennet“tir. Sevginin çözülüp eşyaya
dönüşmesidir cennet. O yalnız seven, yalnız sevdiren değil;
171 Tirmizî, Birr 17, 18, hadis no: 1928; Müslim, İman 95
172 36/Yâsin, 82
173 11/Hûd, 90
174 85/Bürûc, 14
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 44 -
aynı zamanda sevindirendir de. Neyle olacak, cennetle elbette.
Hem, çok sevenin, çok sevilenin, çok sevindirmemesi düşünülebilir
mi? O hem çok seven, hem de çok sevilendir. “Vedûd“ ism-i
celîlinin gramatik özelliğidir bu. Feûl vezninden mübâlağa sîgası,
anlam olarak hem etken hem de edilgen bir yapısı var. Yani fâil
olarak “çok seven“ anlamına geldiği gibi, mef’ûl olar olarak “çok
sevilen“ anlamına da gelir. Allah’ın Vedûd olması demek, O’nun
çok seveceği ve O’nu çok seven birilerinin olması demektir. İşte
bunun içindir ki, sevgi varlık sorusunun cevabıdır.
Sevgi, üflenen ruh gibi, özü İlâhî olan değerlerden biridir. Sözkonusu
değerlerin çok azı Yaratanla yaratılan arasında paylaşılır.
Paylaşılan bu değerlerin başında gelir sevgi. Yaratıcımızı tanıma
hususunda bize kılavuzluk eden diğer sıfatlara benzemeyen farklı
bir boyutu vardır Vedûd sıfatının. Örneğin Merhamet Edendir
(Rahmân), Bağışlayandır (Rahîm), fakat merhamet edilmeye ve
bağışlanmaya muhtaç değildir. Affeder (Ğafûr), affedilmez; Hükmeder,
hükmolunmaz; Doyurur (Râzık), doyurulmaz... Bu gibi
sıfatlar hem fâil hem mef’ul anlamıyla Allah için kullanılamaz.
Bunları böyle kullanmak, kişinin imanını tehlikeye sokacak küfür
sözler arasına bile girebilir. O’nun kendisi için seçip beğendiği
“Vedûd“ isminin işte bu açılardan farklılığı vardır. Allah, sevgiyi
kullarıyla paylaşmakta “O onları, onlar da O’nu sevmektedir.“ 175
Diğer nimetlerine karşılık olarak “ûbûdiyet (kulluk)“ isterken,
sevgi nimetine aynı cinsten karşılık beklemektedir. Bu mânâda bir
başka örneği daha yoktur sevginin ve sevgi rakipsizdir. Yaratan
onu varlığın ortak değeri kılmıştır. Doyurmuş, doyurulmayı istememiş;
vermiş, almayı istememiş; yaşatmış, yaşatılmayı istememiş;
korumuş, korunmayı istememiştir. Fakat sevgiye gelince iş değişmiş,
onu tüm varlığa şâmil kılarak, sevmiş ve sevilmeyi istemiştir.
Sevgi Mahlûkat Ağacının Çekirdeğidir: Kur’an’da sevgi üç ayrı
terimle ifade edilir: Muhabbet, meveddet, ülfet. En çok kullanılan
da birinci sıradaki “hubb (ha-be-be)“ kökünden türetilen terimlerdir.
Sevgi anlamına gelen bu terim, aynı zamanda çekirdek, tohum,
öz, nüve (habb) anlamlarına da gelmektedir. Bu mânâlarıyla
Kur’an’da da kullanılmıştır.176 Bu ikinci anlamını da gözönünde
tutarak rahatlıkla diyebiliriz ki sevgi varoluşun tohumudur, çekirdeğidir,
özüdür. Varlığın yaratılış hikmeti, insanın varoluş illetidir.
Her şey değerini ve ömrünü illetinden alır. İlleti ölümsüz olan
değerlerin kendisi de ölümsüzdür; Allah için sevmek gibi. İlleti
175 5/Mâide, 54
176 bk. 6/En’âm, 95; 55/Rahmân, 12
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 45 -
ölümlü olan değerlerin mâlûlü de ölümlüdür; kul için sevmek gibi.
Ancak seven (Vedûd) var oldukça sevgi de var olacak; O, bu ölümsüz
illetle yaratmasına devam edecektir. “O her an yeni bir iştedir
(Hayatı her an tazelemekte, yaratmaya devam etmektedir).“ 177
Mahlûkatın sebebi olan sevgi tohumunun ekilebileceği en verimli
toprak gönüldür. Adını sevgi koyduğumuz çandır tohumlar
değil de Vedûd olan Allah’ın bağışladığı cins tohum; hamı alınıp
nadaslanmış, taşı ayıklanıp keseği kırılmış, emek ve işçilikle sürülüp
gözyaşıyla sulanmış selîm bir kalbe ekilirse, gönül harcadıkça
çoğalan bitmez tükenmez bir sevgi ambarına dönecek; bu tohum,
bire on değil; bire bin, bire yüz bin veren gönül toprağının ölümsüz
hazinesi olacaktır. İnsan gönlünün bu ölümsüz meyvesinden
tam verim alabilmek için üç şey gerekli: Cins bir tohum (sevgi),
bakımlı bir tarla (kalp), fedâkâr bir bahçıvan.
En kötü kalpazanlık, sevgi kalpazanlığıdır. Karşılıksız çek kesen
türedi tüccar gibi karşılıksız sevgi imal eden türedi sevgi tâcirleri
yaptıkları kalpazanlığın adını “insanlık sevgisi“ ya da “hümanizm“
koyabilirler. Nasıl olsa bir faturası yok bu “kalp sevgi“nin. Kalpazanlığın
bir başka türü de sevgiyi donun içinde aramaz, ya da
günümüzde olduğu gibi fuhşun adını sevginin zirvesi olan “aşk“
koymak.
Ortalığı sahte sevgilerin ve sevgi sahtekârlarının kapladığı
bir çağda gerçek sevgiyi ancak vahyin kılavuzluğunda bulabiliriz.
Çünkü vahiy, hem sevenlerin ve hem sevilenlerin en yücesi olan
Allah’ın kelâmıdır; sevgiyi sevgiyle yaratan Allah’ın...
Sevgi Mihenk taşıdır: Evrenin yaratılış hikmeti, insanın ölümsüz
devleti, mü’minin dünyadaki cenneti, varlığın tek ortak serveti
olan sevgi, aynı zamanda İlâhî vahyin de çatısını oluşturur. Bu
çatı “sevmek“ ya da “sevmemek“ üzerine kurulmuştur. Bu İlâhî
üslûp, sevginin “belirleyici“ olduğu sonucuna götürüyor bizi. Sevgi,
Allah’ın kişiyi vurduğu mihenk taşıdır. Evrenin sahibi, kendisine
karşı isyan etme, karşı gelme yetisiyle donattığı insanı kahretmekten,
ateşe atmaktan, azab etmekten daha çok “sevmemek“le korkutup
uyarıyor. Allah’a itaatin illeti sevgi olarak belirirken, itaatsizliğin
illeti de sevgisizlik olarak ortaya çıkıyor.
Korku mu? O var, olmalı da; ancak illeti azap, gazap ya da
cehennem olmak yerine, yine “sevgi“ olmalı. Bu sayılanlar O’nun
sevmemesinin bir sonucu değil midir? Allah’a duyulan korkunun
temelinde cezaya çarptırılma korkusu değil de O’nunla kendisi
177 55/Rahmân, 29
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 46 -
arasındaki sevgiyi yıpratma korkusu, illeti sevgi olan korkudur ki,
istenilen de budur ve “takvâ“ bunun adıdır.
Allah, kitabını sevmek ve sevmemek üzerine binâ etmiştir. Şu
âyetlerde sevginin insanın amellerinin belirleyicisi olarak nasıl
kullanıldığına bakalım:
“Allah hâinleri sevmez.“ 178
“Allah tevbe edenleri sever.“ 179
“Allah fesatçıları sevmez.“ 180
“Allah müttakîleri sever.“ 181
“Allah haddi aşanları sevmez.“ 182
“Allah dengeli (âdil, kıst) olanları sever.“ 183
“Kuşkusuz Allah ihânette ilerlemiş günahkârı sevmez.“ 184
“Allah, yolunda kurşunla kaynatılmış sağlam duvar gibi saf halinde savaşanları
sever.“ 185
“Çünkü Allah büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.“ 186
“Allah (her türlü pislikten) temizlenip arınanı sever.“ 187
Hepsi bu kadar değil elbet. Sevgi ekseni etrafında dönen
bu âyetleri çoğaltmak mümkün. Bunlardan başka sevginin belirleyiciliğine,
sevginin başöğretmeni ve insan sevgisinin ufku
Rasûlullah’ın ve ashâbının hayatından da çarpıcı örnekler bulabiliriz.
Kişinin niteliğinin tesbitinde sevginin belirleyici bir unsur
olduğunu Allah Rasûlünde de görüyoruz. O, dışarıdan bakınca
sahibini negatif konumlara oturtacak kimi davranış sahiplerini,
sözkonusu olumsuz davranışlarıyla değil de sevgileriyle değerlendirmiştir.
Ashâbı arasında olumsuz davranış sergileyen kimilerine
karşı oluşan muhâlefeti dengelemek ve aşırı gidenlere unutulan
bir boyutu daha hatırlatmak için birçok olayda “Hayır! O kardeşiniz
Allah ve Rasûlünü seviyor“ buyurmuştur. Rasûlullah’ın sevgiyi
178 8/Enfâl, 58
179 2/Bakara, 222
180 5/Mâide, 54
181 3/Âl-i İmrân, 76
182 3/Âl-i İmrân, 57
183 5/Mâide, 42
184 4/Nisâ, 107
185 61/Saff, 4
186 4/Nisâ, 36
187 9/Tevbe, 108
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 47 -
belirleyici olarak gösterdiği birçok örnekten Buhârî ve başkalarının
naklettiği yalnızca birini aktarmakla yetinelim. Hz. Ömer anlatıyor:
“Allah Rasûlü zamanında Abdullah isminde “eşek“ lakaplı biri
vardı. Hareketleri ile Peygamberimizi güldürürdü. İçki içtiği için
Efendimiz ona sopa attırmıştı. Yine bir defasında içki içerken yakalanmış
ve sopa yemişti. Onun birkaç kez sopa yediğini gören
biri: “Allah lânet etsin! Ne kadar da çok içiyor“ dedi. Allah Rasûlü:
“Sus, ona lânet etme! Bilmiyorsun ki o, Allah ve Rasûlünü seviyor“ buyurdu.
Bu tavır, ameli hiçe sayan ters yönde bir dengesizliğe delil olamaz
elbet. Çünkü bu örneğin kendisi, bir ifrâtın, bir dengesizliğin
Allah Rasûlü eliyle önlenmesidir. İnsanları zaaflarından dolayı
mahkûm ederek kimi çok güzel hasletlerini görmezden gelmeyi
reddediyordu. Lâneti hak etmemiş birine lânet etmeyi hoş görmemişti
Rasûlullah. Belki bununla onun duâya ihtiyacı olduğunu,
affa ve rahmete ihtiyacı olduğunu îmâ etmişti. Elbette böylesi örnekler
ameli sıfıra çıkaran Mürcie dengesizliğine delil olamazlar.
“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve
günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan, merhamet edendir.“188 Sevginin
belirleyiciliğine güzel bir örnek de bu âyet-i kerime. Kişi sevmediğine
de itaat eder; ama eğer seviyorsanız itaat edin, yani itaatinizin
illeti Allah sevgisi olsun.
İtaat edin ki sevginiz lafta kalmasın, ödeyin onun bedelini.
Sevdiğiniz Zat’ın hatırı için Rasûl’e itaat etmekle sevginizi yürek
ülkenizde iktidara geçirin; iktidarsız sevgi olmaktan kurtulup iktidarlı
sevgiye dönüşsün. O zaman ne mi olacak? Sevginizi Allah’a
ispatlamış olacaksınız, onun bedeli olan itaati ödeyerek yapacaksınız
bunu. İşte o dem Allah da sizi sevecek; yalnızca o kadar mı?
Değil elbet, o da sevdiğini sana ispatlayacak, silecek günahlarını,
bağışlayacak seni. Senin Allah’a olan sevginin ispatı “itaat“ iken
Allah’ın sana olan sevgisinin ispatı da “mağfiret“ olacak. Bu sevgi
sürdükçe senin itaatin artacak, senin itaatin arttıkça onun bağışı
ve rahmeti artacak. İşte sana müthiş bir formül. Bu formülden haberi
olmayan insanların yakalarından tutarak sars onları ve onlara
“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız...“ Ve yine de ki onlara: Kim Allah’a
sahip, o neden mahrum? Kim Allah’tan mahrum, o neye sahip?
Sevmek ve Adamak: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse
(bilsin ki) Allah, sevdiği ve Kendisini seven, mü’minlere karşı alçak
188 3/Âl-i İmrân, 31
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 48 -
gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir.
(Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından
korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine
verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.“ 189
Allah’ın yolundayken O’ndan yüz çevirenlerin ilk yitirdiği şeyin
“sevgi“ olduğunu anlıyoruz. Önce sevgiyi kaybediyorlar, Allah
onları sevmiyor, onlar da Allah’ı. Ve arkası geliyor. Çünkü sevgi
diğer eylemlerin illeti. İllet yok olunca mâlûlün durması için hiçbir
sebep kalmıyor. Mü’minlere karşı yumuşak başlı olması gerekirken
tam tersi bir tavra giriyor: Sebebi sevgisizlik. Kâfirlere karşı
izzetli olması gerekirken, tam tersi bir tavır alıyor; sebebi yine
aynı. Sevginin, Allah’a olan sevginin en yüksek ifadesi olan cihadı
terkediyor. Bedeli “can“ ve “kan“ olan bir sevgiden yoksun kalınca,
o bedeli ödeyecek güç bulamıyor kendinde. Çünkü artık “Beni
seven ve benim sevdiğim Allah ne der?“ yerine, “falan ne der?“
sorusu geçiyor. O güne kadar sevdâsı uğruna kınayıcının kınamasından
korkmazken, o sevginin yok oluşuyla kınanmak korkusu
gibi aşağılık bir duyguya teslim oluyor. Dün sevgi sâyesinde özgürken
bugün sevgisizlik çukurunda nefsin, şeytanın, eşyanın ve çevrenin
esiri oluyor. Dün sevgi sâyesinde üreten ve veren biriyken
bugün sevgisizliğin pençesinde sürekli tüketen ve alan derekesine
düşüyor.
Sevmek vermektir, sahip olduğunuz en değerli varlığı, yüreğinizi
vermek... Vermek denilince, öyle çıkarıp sunmak değil;
paylaşmak anlamında vermek. Kişi, başkasına veremediğinin,
“diğeri“yle paylaşamadığının sahibi değildir. Ya da kişinin sahip
olduğu şey başkasına verebildiği şeydir. Bundan dolayı yüreğine
sahip olamayanlar sevemezler. Yüreği işgale uğramış bir insanın
sevebilmesi düşünülemez. Çünkü orası işgal edilmiştir, yüreğinin
iktidarı kendi ellerinde değildir, onu bir başkasıyla paylaşamaz.
Böylesine işgale uğramış bir yüreğin sahibi sevmekten söz ediyor,
“sevdim“ diyorsa, sevdiğine sahte adresli dâvetiye çıkartıyor demektir.
Vereceğiniz şey ne kadar değerliyse, onu vereceğiniz yer de o
kadar yüce olmalı. Daha doğru bir deyişle, verdiğinizin kıymetini
bildiğiniz ölçüde seçersiniz verilecek yeri. Sevginin adanabileceği
en büyük kapı Allah’ın kapısıdır. Sevgiyi o kapıya adamak, ona en
yüksek değeri biçmektir. Sizden olan bir şeyi ölümsüzleştirmektir.
Çünkü bir adağın sorumluluğu, adandığı andan itibaren, adandığı
kapıya geçer.
189 5/Mâide, 54
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 49 -
Sevmek adamaktır. Adağın tasarrufu, adandığı kapıya aittir.
Eğer sevginizi bir ölümsüze adamışsanız onu da ölümsüzleştirmişsiniz
demektir. Allah’ı sevmek, sevgiyi ölümsüzleştirmektir. İlleti
ölümlü olan sevginin kendisi de ölümlüdür. İlleti ölümsüz olanın
kendisi de ölümsüzdür.
Söz buraya gelmişken, yanlış bir kanaate değinmek istiyorum.
Bu kanaatte sevgi, şahsiyet geliştirici ve kişiye varlığını duyumsatıcı
bir üretim aracı değil; seveni sevdiğinde yok edici (fenâ) bir
tüketim aracıdır. Kişiyi olgunlaştıran ve ona şahsiyet kazandıran,
sevgiyi sevgi olmaktan çıkarıp tutkuya dönüştüren ve onu bir can
kurdu gibi insanı yiyip bitiren bir heyûlâ olarak tarif eden bu anlayışın
vardığı son durak vahdet-i vücut dengesizliğidir. Hintli bilge
Tao Tse’de görüldüğü gibi pisliğin içinde bile (hâşâ) tanrının görüldüğünü
söylemeye kadar vardırılan bu yamuk felsefe, Kur’an’ın
öngördüğü “Hâlık-mahlûk“ ikilemine taban tabana zıttır.
Sevmek, bazılarının iddiâ ettiği gibi yok olmak (fenâ) değil;
aksine “sevmek, var olmaktır“, varlığından haberdar olmaktır, kişinin
kendi varlığını ispatlamasının en kestirme yoludur. Çünkü
sevgi, şahsiyeti koruyarak bütünleşmektir. Birbirinde yok olmak
değil; birbirinde var olmaktır. Yok olma (fenâ) faraziyeleri, sevgiyi
tek yönlü kabul ederek sevenin sevdiğinde yok olacağını iddiâ
eder. Hâlbuki sevgi çift yönlüdür. Bu gerçek Allah’la kul arasındaki
sevgide bile geçerlidir: “Allah onları sever, onlar da Allah’ı.“190 Sevgi
bir başkasına hulûl (girme, onda yok olma) değil; bir başkasında
kişinin benliğini duyumsaması, varlığının farkına varmasıdır.
Bir sevgi ki ferde kendi kimliğini kaybettiriyorsa o sevgi, sevgi
değil girdaptır, karşıdaki de sevgili değil üzerine konan canlıyı
eritip sindiren ve canavar bitki olarak bilinen Nepentes çiçeğidir.
Kişiyi sevdiğinde kaybeden bir sevgi üretici değil; tüketici bir sevgidir;
Züleyha’nın Yusuf’a (a.s.) olan sevgisi gibi. Hem kendisi tükenir
hem de karşısındakini tüketir. Çünkü o sevdâya kara çalınmıştır;
kontrolden çıkmış, “ak sevdâ“ iken “kara sevdâ“ olmuştur.
Kur’an’da Züleyha için geçtiği gibi yakıp tüketen bir şey olmuştur:
“Sevda onun bağrını yakmış, dediler.“191 Evet, onu tüketmiş, o da kendisini
tüketenden intikam almak istemiştir. Tabii bu intikam dönüp
onu tüketmek biçiminde gösterecektir kendini. Onca sevgisine
rağmen mi? Evet, onca sevgisine rağmen yapmak isteyecektir
bunu.
190 5/Mâide, 54
191 12/Yusuf, 30
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 50 -
Böylesine bir sevgi kimse için meşrû değildir. Meşrû sevgi, aklı
baştan almaz; tersine aklı lâyık olduğu yere koyar. Bazılarının
iddiâ ettiği gibi Allah sevgisinden dolayı akıl yitirilmez. Allah’ı
seven O’nun yerli yerinde yarattığı ve hikmetle yerleştirdiği aklı
nasıl yerinden eder? Nasıl sevdiğini söylediği Zat’ın hikmetine
müdâhale edebilir? Böylesi bir şey, Züleyha’nın Yusuf’a sopa çektirmesi
ve bunu da, sevgi adına, sevginin üst sınırı olan aşk adına
yaptığını iddiâ etmesi kadar abestir. Evet, bu tüketiciliğin de bir
sevgi çeşidi olduğunda şüphe yok. Fakat normal ve üretici değil,
anormal ve tüketici bir sevgidir bu. Eğer istediğini elde etseydi
Züleyha, o sevgi hem kendisini hem karşısındakini yakacaktı.
Allah’ı sevmek adına, Allah’ın sevdiği gibi yarattığı insanın
dengesini bozmak, imrenilecek bir şey olsaydı, bu işi öncelikle
Allah’ı onun kadar hiç kimsenin sevemeyeceği Rasûlullah ve ashâbı
yapardı. Rasûllerin bizden çok daha bilip tanıdıkları Allah Teâlâ’yı
gereği gibi sevmemeleri düşünülemez. Allah’ın kendilerinden râzı
olduğu, kendilerinin de Allah’tan râzı olduğu sahâbe için de geçerli
aynı şey. Sevdikleri Allah ve Rasûlü yoluna sevginin en büyük
bedeli olan can ve kanlarını koyan sahâbe içerisinden belki her
türlüsü çıkmıştır, ama Allah aşkından deli-divâne olduğu söylenen,
çok sevdiklerini bildiğimiz bu iki varlığa karşı duydukları aşk
yüzünden aklını kaçırıp “meczup“laşan biri çıkmamıştır. Kimdir
Allah’ı Rasûlullah’tan (s.a.s.) daha çok sevdiğini iddiâ eden? Bunu
söylemeye kimin dili varabilir? Hem en güzel örneğimiz olan Allah
Rasûlü’nün ve onun ellerinde yetişen neslin bu konudaki tavrı
bizler için takip edilecek en doğru yol değil midir?
Allah’ı ruhuyle sevenlerin, kalbiyle sevenlerin aklını başında
bırakır sevgi. Allah’ı aklıyla sevenlerin aklı ise başlarından gider.
Çünkü sevgi, “bilmek“ değil; “tanımak“tır, akıl bunu kaldıracak
kapasitede değildir: “İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez. Zira
bu terâzi bu kadar sıkleti çekmez.“ Evet, akıl terazisi bu kadar
ağırlığı kaldıramayacak, ince bir yerinden kırılıverecektir.
Adresleri doğru tesbit etmek gerek. Sevginin yerini, adresini
de doğru tesbit etmek gerek. Bildiğimiz bir şey var: Allah sevgisini
en üst düzeyde yaşayan Rasûl ve ashâbı arasından mecnun
ve meczubun çıkmadığı. Yine bildiğimiz bir şey var: Allah
Rasûlünün ve ashâbının Allah’ı çok, hem de pek çok sevdiği ve
sevginin yüksek bedelini ödemekten bir an bile kaçınmadığı.
İslâm’daki cihad farîzası, kulun Allah’a olan sevgisinin en yüksek
tezâhürüdür. Çünkü sevginin büyüklüğü fedâkârlıkla orantılıdır.
Kişinin sahip olabildiği en büyük değer “can“dır. Sahip olduğu
o değeri en çok sevdiğini iddiâ ettiği Zat’ın yoluna sevgisinin
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 51 -
bedeli olarak koyar, O’na bu şekilde ispat eder sevgisini. Değilse
ispat edilmemiş sevgi kof bir sevgidir, kuru bir iddiâdan öte bir
değeri yoktur. Onu ne Yaratan ve ne yaradılan ciddiye alır.
Bu durumda varacağımız en doğru hüküm şudur: Allah’ı çok
sevenler kendini Allah’a, O’nun yoluna adayanlardır. Bu yüzden
şehâdet en büyük sevgidir, şehid ise sevgisini/coşkusunu kanıyla
ve canıyla ispat etmiş ölümsüz sevendir. Bu sevgi, öyle bir sevgidir
ki; bu sevgi uğruna bir kez değil; bin kez ölünür. Bu sevgi
insana: “Gül yüzlü güzel ölüm / Seni bin kez ölürüm.“ dedirtir.
Bu sevginin Peygamber dilindeki ifadesi budur; sevgisini kanıyla
ispat eden şehidin, bu eylemi dönüp dönüp tekrarlama isteğidir.
Hem, doğrusu da öyle değil mi?
Sevgini ispatlamak için gerekirse İbrâhim gibi ateşin ortasına
kaldırıp atacaksın kendini. Senden istenildiğinde böyle ispat
edeceksin sevgini. Elbet O da ispat edecek, seni sevdiğini, kabzasından
tuttuğu ateşe emrederek: “Yâ nâru kûnî berden ve selâmen
alâ İbrâhîm.“192 diyecek. Ateş de sahibinin bu emrini tutup sevgiyi
yakmaya güç yetiremeyecek; seven ve sevilene soğuk ve serin
olacaktır. Fakat buna rağmen bu sevgiyi yıpratırım diye tir tir
titreyeceksin. Hem canını adayacak, hem korkacaksın; hem ateşe
atlayacak, hem de sevgiyi kaybetmekten korkacaksın; işte budur
takvâ. 193
Sevginin Zirvesi: Takvâ
Takvâ kelimesi, “sakınmak“ biçiminde çevrilir Türkçeye.
Takvânın ne olduğunu bilmek, ancak yaşamakla mümkün. Ama
takvânın salt korku demeye gelmediği rahatlıkla söylenebilir. Bu
kavramın içerdiği anlamlar içinde, tabii korku da var. Ancak bu
korku; ateşten, cehennemden, azabdan, kahrdan korkmak değil.
Bu tür korkuya “havf“ derler ki, onda sevgi aranmaz.
Ya nedir? Takvâdaki korku, kulun Rabbiyle arasındaki sevgiyi
yıpratma korkusudur. O yakacak diye değil; O sevmeyecek
diye korkmaktır. Yanmanın en büyüğü O’nun sevmemesidir. İşte
takvâ, kişinin Allah’la arasında oluşturduğu sevgiyi yıpratmamak
için tetikte durması, o sevgiyi gözbebeği gibi korumasıdır. Bu durumda
vedûd olan Allah’ın değil yasaklarını; O’nun hoşlanmama
ihtimali olan şeyleri bile terkeder. Değil O’nun emirlerini; O’nu
hoşnut edeceğini sandığı tüm eylemlere sarılır. Bütün bunları yaparken
de başka hesaplar yapmaz. Yalnızca sevgiyi korumayı, onu
192 21/Enbiyâ, 69
193 M. İslamoğlu, Yürek Devleti, s. 83-96
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 52 -
yıpratmamayı amaçlar. Takvâda, titreyişin illeti ödül ya da ceza
değil; sevgidir.
Takvâ sevginin zirvesidir. Sevgi, umut, korku... Bu üçlünün
insan ruhunda meydana getirdiği hâlettir. Sevgi, umut, korku;
üçü birlikte yalnızca Allah için duyulur. Bunların üçünü birden
Allah’tan başkasına tahsis etmek, tahsis edilen o şeyi “ilâh“ edinmektir.
İnsan birini yalnız sevebilir, bu akîdevî bir mesele teşkil
etmez. Ya da birine umut besleyebilir veyahut birinden korkabilir.
Ancak bu üçünü birden Allah’tan başkasına tahsis edemez. Bunu
yapmak O’na eşler (endâd) bulmak demeye gelir. Fakat bunları
tümüyle Allah’a tahsis etmek kişiyi övgüye en lâyık makama ulaştırarak
“müttakî“ yapar. Bu üç ayrı ruh hali insandaki üç farklı
bilincin dinamiğidir; ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyet bilincinin...
Değil bunların üçünü birden Allah’tan gayrıya tahsis etmek,
mü’minin bir başkasını Allah’ı sever gibi sevmesine bile Allah’ın
rızâsı olmamaktadır. Böyle bir durumu “kendisine ortak koşmak“
olarak adlandırmaktadır. Cenâb-ı Hak, “İnsanlardan kimi Allah’tan
korkar gibi, hatta daha fazla İnsanlardan korkmaya başladılar: ‘Rabbimiz
niçin bize savaşı farz kıldın? Bize biraz daha süre tanısaydın olmaz
mıydı?’ dediler. De ki: ‘Dünya geçimi azdır; takvâ sahibi için âhiret daha
iyidir. Size kıl kadar haksızlık edilmez.“194 Evet, Allah’ı sever gibi sevenlerin
durumunu belirten âyetin üslûbuyla, Allah’tan korkar gibi
korkanların durumunu belirten âyetin üslûbu arasında çok açık
bir fark vardır. Yanlış sevginin cezası, yanlış korkunun cezasından
kıyas götürmeyecek kadar büyük. Allah’ı sever gibi sevmek
adeta şirkle tanımlanırken, Allah’tan korkar gibi korkmak sadece
yeriliyor. Bu da sevginin azametine çarpıcı bir örnek.
Sevgiye tanınan bu ayrıcalık da gösteriyor ki, o, duyguların
en yücesidir. Yerini bulduğunda sahibini de yüceltir. Tersi de geçerli
elbet; yerini bulmadığında ise sahibini aynı oranda alçaltır.
Onu yerli yerinde harcamayan harcanacaktır.
Alçak gönüllülük, sevginin yücelttiği kişilerde görülen bir erdemdir.
Bunun tersi olan kibir ve gurur ise sevgi yoksulluğunun
doğal sonucudur. Kerim âyetteki sıralama bunun en güzel delilidir:
“O onları sever onlar da O’nu. Mü’minlere karşı alçak gönüllü,
kâfirlere karşı izzetlidirler.“ Evet, mutlak alçaklık anlamına gelen “zillet“
bile sevginin yanına gelince kanatlanıp yükseliyor ve sahibini
de yükseltip övülen bir erdeme dönüşüyor; rezîletken fazîlet oluyor.
Aynen alçaklık gibi. O da öyle değil mi? Tek başına alçaklık iğrenç
bir durumken, gönlün, sevginin toprağı olan gönlün yanına
194 4/Nisâ, 77
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 53 -
gelince birden kanatlanıp fazîlete dönüşüyor, alçak+ gönül, yani
alçak gönüllülük bir meziyet oluyor. Asıl alçaklık tevâzu gösterilecek
yerde tevâzu göstermemek oluyor, mü’mine karşı kibirlenmek,
gururlanmak oluyor. Bunun temeli de sevgisizliğe dayanıyor.
Yine âyetin devamından anlıyoruz ki kâfirlere karşı gösterilen
şecaat ve cesaretin kaynağı da sevgidir. Sevgi insanı taraftar
yapar. Kimin olacak, elbette sevdiğinizin taraftarı. Eğer sevdiğiniz
Allah ise, siz de Allah taraftarı (hizbullah) olacaksınız. Bu
durumda sevdiğinizin dostlarına dost, düşmanlarına düşman
olacaksınız. Kâfirler karşısında ödleklik ve pısırıklık sergilemenin
illeti de sevgisizlik olarak ortaya çıkıyor bu durumda. En büyük
alçaklık, illeti sevgisizlik olan korkudur. Özetle sevmek cesarettir.
En iyisi sen başka şeyden değil; sevmemekten, sevememekten
kork. Tabii bir de sevgiyi yerli yerine koyamamaktan, her
derde devâ olan bu ilacı bir intihar âleti olarak kullanmaktan
kork. Sevgi gibi kökü İlâhî olan bir duyguyu yanlışa âlet ettiğinde
Allah’ı karşında bulacaksın. İşte bu noktada Allah kıskançtır.
Rasûlullah’a dayandırılan bir haberde: “Saad kıskançtır, ben
Saad’dan daha kıskancım, Allah da benden daha kıskançtır“ buyrulur.
Allah’ın güzel isimlerinden biri de “Ğayûr“dur, yani “kıskanç“.
Kulunu ulûhiyet ve rubûbiyet noktasında başkasından kıskanma
olayı. Salt kendisi için yaratıp herbir şeyi emrine verdiği kullarının
kendisi dışında ya da kendisiyle birlikte başka ilâh edinmelerini
(şirk) işte bu yüzden affetmemektedir. Ğayûr olduğu için,
Vedûd olduğu için çok sevdiği kullarının bu konudaki yanılgılarını
kat’iyyen affetmemekte, bunun dışındakilerini affedebileceğini
söylediği halde sırf bunu (şirki) affetmeyeceğini bildirmektedir.
Rabb-i Rahîm’in bu gayretine rağmen insanın kendisine vesenden,
sanemden, tâğuttan, canlıdan, cansızdan, ideolojiden,
teknolojiden, özetle O’nun dışındaki herhangi bir şeyden ortaklar
bulmasını affetmez. Affetmemekle kalmaz; çok şiddetli bir biçimde
cezalandırır. Sevgi (iman) yükselmektir, öyle yükselmek ki
gökleri geçmek, zamanı ve mekânı geçmek. İşte budur Allah’ın
kuluna olan sevgisi. Kul O’na ortak koşmakla bu sevgiye ihânet
ederse bu, o kulun, o muazzam yükseklikten düşmesi anlamına
gelir ki, bu düşüşün dehşetini haber vermekten diller âciz kalır.
Sevgiyi yitirenin halini güzel özetlemiş Seyrânî:
“Zor gönülden düşme gökten düşmenden, ben bilirim.
Kalb-i sultandan düşen kul parçasından pâre bul.“
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 54 -
Cibt gibi insanın kendi cinsinden birini, sanem gibi elleriyle
yaptığını, vesen ve tâğut gibi özel ya da tüzel kişilik sahibi otoriteleri,
hevâ gibi düşünce, sistem, ideoloji ve ekolleri “rab“ edinmenin
Allah’ı nasıl gazaba getirdiğini doğrudan Rasûlullah’ı
muhâtap alan ve insanı iliklerine kadar titreten şu âyette görebiliriz:
“Sakın Allah ile beraber başka tanrı edinme! Sonra rezil bir şekilde
kovularak cehenneme atılırsın.“195 Ömründe puta tapmamış ve daha
sonra da tapmayacağı kesin olan Rasûlullah’ın gönlünü sâbit tutması
için büyük sevgisine halel getirmemesi için bir uyarıydı bu.
Uyarı üslûbunun sertliği aynı zamanda sevginin de büyüklüğünü
gösteriyordu.
Kimi, Nasıl Sevmek? “Kimi sevmek“ sorusuna doğru cevap
bulmak yetmiyor, “kim için sevmek“ sorusunu da doğru cevaplamak
gerekiyor. Eğer birincisini doğru cevaplamak yetseydi şeytan
kovulmazdı. O Allah’ın rabliğini hiçbir zaman inkâr etmedi, lâkin
o Allah’ın sevdiğini sevmedi, hatta onu (Âdem) hasetledi, Allah’ı
ondan kıskandı. Bu kıskançlıkla diğerini karıştırmayalım. İkisi arasında
illet farkı var; yine “sevgi“. Ğayûr’un kıskançlığının illeti sevgi
iken, “ğarûr“un (şeytanın) kıskançlığının illeti “sevgisizlik“tir.
Sevgisizlik ise hasedin öbür adıdır. O’nu sevmek yetmez, sevdiğini
de O’nun için seveceksin. O’nun sev dediklerini seveceksin. O neyi,
ne kadar seveceğimizi vahy ile belirlemiş, çizmiş sınırları. Bu sınırları
iyi bilecek ve tecâvüz etmeyeceksin. O’nun, sevginden başkalarına
da pay ayırmana bir dediği yok. Yeter ki dozajını kaçırma.
Sevginin kontrolünü elden bırakma, ne ne kadar pay ayıracağını
iyi bil. Buyurun sevginin İlâhî taksîmâtına:
“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız,
kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret,
hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad
etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini (gazabını) getirinceye
kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.“196 “Babalar“
diye başlıyor âyet ve sıralıyor kişinin Allah’tan, Rasûlünden ve
Allah yolunda cihaddan daha fazla sevebileceği şeyleri, kendisini
bu üç sevgiliden alıkoyabilecek olan engelleri ya da sevgi kantarının
topuzunu kaçırma ihtimali olan değerleri. Kur’an’ın dilinde,
bu sayılanları Allah’tan, Rasûlünden ve O’nun yolunda cihaddan
daha fazla sevmek fâsık olmanın yeterli delilidir. Bu âyet, sevgide
dengenin nasıl sağlanacağını öğretiyor bize, bu dengeyi bozanları
tehdit ediyor.
195 17/İsrâ, 39
196 9/Tevbe, 24
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 55 -
Allah bu saydığı isimleri imtihan aracı kılarak nebîlerini sevgi
sınavından geçirdi. İbrâhim’i, hem babası ve hem de oğluyla sınadı.
Nuh’u oğlu ve karısıyla sınadı. Lût’u eşiyle sınadı. Rasûlullah’ı
yakınlarıyla sınadı. Eyyub’u malıyla sınadı. Bütün bu nebîler
(Allah’ın selâmı tümünün üzerine olsun!) alınlarının akıyla verdiler
sınavlarını. Bazıları için belki biraz zor oldu. Nuh’un oğlu için,
Rasûlullah’ın amcası Ebû Tâlip için duyduğu hislerde olduğu gibi.
Ama sonunda oldu. İbrâhim’e gelen koç, doğru adresten şaşmayan
sevgiye verilmiş bir ödüldü.
İnce bir nokta var: Babayı, kardeşi, kadını, hısım akrabayı saydığı
halde anneyi saymıyor âyet. Babayı saydığı halde anneyi saymamasının
nedeni, baba sevgisinin şartlı sevgi oluşundan. Baba
sevgisi, kazanılan bir sevgidir, umutlar gerçekleşmediği zaman
yiter. Evlâdından beklentileri vardır babanın, kendisinin gerçekleştiremediklerini
o gerçekleştirecektir, babasının kutsallarını
koruyacak bir haleftir. Gereğinde çocuğunu Allah’tan ve O’nun
yolundan alıkoyar. Eğer yukarıda sayılan emellerinin gerçekleşmesine
evlâdının Allah yolunda oluşunu engel olarak görüyorsa
gözünü kırpmadan yapar bunu. Hatta daha ileri gider, kendi kutsalları
ve atasının kutsalları adına Allah’a karşı, Rasûl’e karşı savaştırır
onu. Baba evlâdıyla arasındaki sevgiyi emellerinin gerçekleşmesi
uğrunda kullanamazsa sevgisi azalır, hatta tümden yitebilir.
Fakat anne sevgisi öyle değildir. O kazanılmış değil; verilmiş
bir sevgidir. O sevgide kayıt ve şart yoktur, baba gibi birtakım beklentileri
sevgisine temel yapmaz. Eğer birtakım şartlar ileri sürmüşse,
bu şartlar babada olduğu gibi “atalık“ hesapları yüzünden
değil; tamamen onun iyiliğine olacağını sandığı içindir. Babada
“ben“ ağır basarken anada “o“ ağır basar.
Günümüzde birçok ana baba farkında olarak ya da olmayarak
evlatlarının katili oluyorlar. Evlatlarını Allah’tan kıskanıyorlar.
Allah’ın dininden kıskanıyorlar. Ve Allah’tan daha çok seviyorlar
onları. Daha doğru bir deyişle Allah’ı onlardan daha az seviyorlar.
Elbet Gayûr olan Allah da buna râzı olmuyor, yalnız kendisi
için yarattığı bir şeyin yine yarattıklarınca kendisinden (Yaratanından)
esirgenmesine, kıskanılmasına râzı olmuyor ve sonunda
alıyor ellerinden. Onun gerçekte kime ait olduğunu böylesine sert
bir ihtarla hatırlatıyor bazen ebeveynlere. Anne babalar Allah’tan
kıskanarak, onlar Allah’ı sever gibi severek evlâtlarının sonunu
hazırlıyorlar. Bu yanlışı bazen de eşler yapıyor. Eşler Allah yolunda
birbirleriyle yarışa çıkmış iki atlet gayreti içerisinde olması gerekirken
o yola dikilen birer engel oluyorlar. Böyle olunca da Allah
kendi koyduğu sevgi ve merhameti alıyor, yani kendi yuvalarını
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 56 -
kendi elleriyle yıkıyorlar, kendi huzurlarını kendi elleriyle kaçırıyorlar.
Evet, Allah’ın koyduğu sevgiyi... Âyete buyurun; hem de
sevgiye “âyet“ diyen âyete: “O’nun âyetlerinden biri de kendileriyle
kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden (cinsinizden) eşler yaratması
ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır.“ 197
Allah’ın âyetlerinden bir âyet olan sevgi’yi O’nun yolunda kullanmak
varken o sevginin sahibine karşı silâh olarak kullanmak ne
hamâkat! Ailelerin yanlışı, kendilerini önce eş sonra kul saymalarında.
Genellikle babaların hoşuna gitmekte önce evlat sonra kul
tavrı. Bu ise, Allah’ın râzı olmayacağı bir durum; dahası inanan
birinin almaması gereken bir tavır:
“İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a endâd/denk tanrılar
edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri
ise (onlarınkinden) çok daha fazladır.“198 Çağdaş insanın Allah’a
inanışı câhiliye müşriklerinin Allah’a inanışına nitelik yönünden
çok benziyor. Çünkü sevgi değil ihtiyaç belirliyor Rable olan ilişkileri.
Çünkü insan “Ey Allah’ım, Sana muhtacım, çünkü Seni seviyorum“
deme yerine; “Seni seviyorum, çünkü Sana ihtiyacım var“
demeye getiriyor.
Câhiliyyede de, müşrikler kendilerini Allah’a yaklaştırdığını
iddiâ ettikleri putlarını savaş, kıtlık ve salgın hastalık zamanlarında
hatırlarlardı. O sıkıntı geçince, dün ölürcesine yalvardıkları
tanrılarını ertesi gün unuturlar, hayatın akıntısına tekrar dalarlardı.
Allah’a taptığını iddiâ eden günümüz insanının da yaratıcısıyla
ilişkisi buna benzemiyor mu? Bu ilişkinin temeli sevgiye değil;
ihtiyaca dayanmıyor mu? Dahası açınız çağdaş insanın gönlünü,
onu kaptırdığı şeyler arasında Yaratıcı’nın kaçıncı sıraya geldiğine
bakınız. Hatta gönlüne tıkıştırdığı bir yığın dünyalık arasında
Yaratıcı’ya bir yer ayırıp ayırmadığına bakınız.
Bir Meş’ale Ki Mevlâ Yaka, Üflemekle Sönmez: Sevgi, verilen
bir şey mi, kazanılan bir şey mi? Bu soruya “her ikisi de“ biçiminde
cevap vermek mümkün. İhlâs da öyle değil mi? Kitab’ta her
iki anlamıyla birden kullanılır: Muhlisîn (ihlâsı kazananlar), muhlasîn
(ihlâs verilenler). Elbet sevginin en garantilisi Allah tarafından verilen
sevgidir. Bu çok çeşitli alanlarda kendini gösterir. Meselâ iman
konusunda: “... Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu sizin kalplerinizde
süsledi ve size küfrü, fıskı ve isyânı çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar
bunlardır.“199 Sevgi, bu anlamda hidâyetin öteki adı olmuştur. Bir
197 30/Rûm, 21
198 2/Bakara, 165
199 49/Hucurât, 7
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 57 -
şeye sahip olmakla, sahip olunan bir şeyi sevmek arasında fark
olmalı. İmanı sevmek, imanlı olmaktan öte bir olay olsa gerek.
İmanı seven biri, onun üzerinde titreyecek, hatırını sürekli hoş
tutacak, uğrunda büyük fedâkârlıklara katlanacaktır. İmanı sevmek,
imanın düşmanları olan küfürden, fısktan, isyandan nefret
etmeyi gerekli kılıyor. İlkini sevdiren Allah bu sonuncusundan da
kulunu nefret ettiriyor. Bu durumda nefret de sevginin kaçınılmaz
unsuru oluyor.
“Her şey zıddıyla kaim“ ilkesine göre zaten sevmeyenin nefret
etmesi, nefret etmeyenin sevmesi düşünülemez. Ancak nefretin
meşrûlaşması illetinin “sevgi“ olmasıyla mümkündür. Süsleme
olayının sevmekle doğrudan ilgili olduğunu bu âyetten anlıyoruz.
Obje (iman)’yi süsleyip güzelleştirmek yetmiyor, subjenin de güzel
olması gerekiyor. Daha açık bir deyişle, baktığımız güzel olmalı,
fakat bakışımız da güzel olmalı. İşte bunun için Allah imanı süsleyip
güzelleştirirken bakışı da ihmal etmiyor. Yamuk bir bakış eğriyi
doğru, doğruyu eğri gösterecektir sahibine. Kötülüklerin çirkin
gösterildiği bir bakış doğru bir bakış demektir. İşte bunu yapıyor
Allah.
İman için sevgiden belirleyici olarak söz eden Kur’an, küfür
için de aynı ölçüyü koyuyor: “Küfrü sevmek...“ “Ey iman edenler!
Eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi velîler/
dostlar edinmeyin. Sizden kim onları velî tanır, dost tutarsa işte zâlimler
onlardır.“200 Çifte standardı tabiat haline getiren günümüz insanının
yaşadığı vahim çelişkiyi ortaya koyan bu âyet gerçekte yaygın
bir ikiyüzlülüğe parmak basıyor. İnandığını iddiâ ettiği halde imana
karşı küfrü sevenlerin, küfrü destekleyenlerin, küfrü savunanların
baba-kardeş de olsalar, imanı sevenler tarafından velî ve dost
edilmemelerini tavsiye ediyor.
Sadece imanı sevip küfrü sevmemek yetmiyor, imanlıyı sevmek,
kâfiri ve onların dostlarını da sevmemek gerekiyor. Onlar
isterse inandıklarını iddiâ etsinler, imana ve imanlıya dost olamazlar,
velî olamazlar. Çünkü imanlı olmak yetmiyor, imanı sevmek
de gerekiyor. Bu da yetmiyor, onun düşmanları olan inkâr,
günah ve Rasûlüne isyanı sevmemek gerekiyor; karanlıkla aydınlığı
birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Verilen sevgiden söz ediyorduk. Daha önce sevgiyi Allah’ın
kendinden üflediği ruha benzetmiştim. Bakınız âyete, âdetâ
O’ndan bir parça olarak söz ediyor sevgiden: “Gözümün önünde
200 9/Tevbe, 23
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 58 -
büyütülesin diye senin üzerine Benden bir sevgi bıraktım.“201 Rûhu herkes
taşırken sevgi daha özel bir ilişki gerektiriyor ve onu bazıları
taşıyor. İnsanın erebileceği en büyük saâdet O’ndan bir sevgiyi
üzerinde taşımasıdır. Sözkonusu bu sevgiyi taşıyacaklarda aranan
özellikler, yani O’ndan bir sevgi taşımaya lâyık olabilmek şartları
şöyle tesbit ediliyor: “İman eden ve sâlih amel işleyenler için Rahmân
bir sevgi yaratacak.“202 Bir şey dikkatimizi çekiyor; Kur’an’da nerede
Allah’ın sevmesinden söz edilse, bu âyette olduğu gibi, hemen
yanı başında rahmetten, bağıştan söz ediliyor.203 Sevgi Allah’ın
rahmet kalemleri içerisinde baş sırayı oluşturuyor. Bu nedenle de
sevgiden mahrum olmak, rahmetten mahrum olmak anlamına
geliyor.
Sevgi barıştır, üstelik barışın en büyük teminatıdır. Elbette sevginin
de bir teminatı olması gerek. İşte teminatı da Rabbimiz veriyor:
“Ve onların kalplerinin arasını (sevgi ile) uzlaştırdı. Sen yeryüzünde
bulunan her şeyi verseydin yine onların kalplerinin arasında ülfeti oluşturamazdın,
fakat Allah onların kalplerinin arasını uzlaştırdı.“204 Gönül
ferman dinlemiyor ve sevgi henüz borsalara düşmedi. İki insan
birbirini kaç para verseniz sever? Ya da seven iki insan hangi bedeli
ödeyince terkeder bu sevgiyi? Fiyatı nedir kalbin ve onun en
soylu meyvesi olan sevginin?
Gönüllere söz geçirecek olan sultanlar ve fermanlar değil;
yalnızca o gönlün sahibi olan Allah’tır. O’nun bir vasfı da
“Mukallibu’l-Kulûb (Kalpleri evirip çeviren)“dir. Eğer o gönüllerde
sevgi meş’alesini tutuşturmuşsa bir, dünya bir araya gelse,
söndüremeyecektir o meş’aleyi. Şair de öyle demiyor mu: “Bir
şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.“ 205
Sevgi Toplumu
“Hani siz birbirinize düşman idiniz. Allah kalplerinizi birleştirdi, O’nun
nimeti sâyesinde kardeşler oldunuz. Siz (ülfet yokken) ateşten bir çukurun
kenarındaydınız, Allah sizi (illeti sevgi olan bir topluluk içine katarak)
ondan kurtardı.“206 Sevgisizliğin İlâhî lisandaki tasviri “ateş çukurunun
kenarında olmak.“ Öyle ki yarım adım daha atınca kendinizi
yalnızlık ve sevgisizlik çukurunda bulabilirsiniz. Allah sâyesinde
yalnızlıktan kurtulup sevgiyi tattınız. Sevginin vazgeçilmez
201 20/Tâhâ, 39
202 19/Meryem, 96
203 Bkz. 11/Hûd, 90; 85/Bürûc, 14
204 8/Enfâl, 63
205 M. İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 96-107
206 3/Âl-i İmrân, 103
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 59 -
unsurunun “diğeri“ olduğunu konuya girerken söylemiştik. En
büyük toplumsal rahmet olan “ülfet“in (kelime anlamı olarak
birbirine geçirmek, aradaki boşlukları doldurmak demeye gelir.
İman edenlerin kalplerine Allah’ın yerleştirdiği kardeşlik sevgisidir.)
önşartı nedir, biliyor musunuz? Birlikte olmaktır, topluca sarılmaktır,
yani cemâdât değil; cemaat olmaktır. Aynı âyetin girişini
okuyalım: “Ve Allah’ın ipine hep birlikte sarılın, bölünmeyin. Allah’ın
size olan nimetini hatırlayın.“207 Evet, Allah’ın hatırlamamızı istediği
nimetin ülfet olduğunu âyetin devamında gördük. İşte sevgi nimetinin
şükrü öncelikle sevgide birliğin sağlanmasıdır. Herhalde
kimse sevginin olmadığı bir yerde vahdetten söz edemez.
Cemaat, sevginin bir araya topladığı ülfet adlı yürek devletini
kurabilmiş insanlar topluluğudur; yüreklerini paylaşanların,
ülfet kimliğiyle vizesiz gümrüksüz birbirlerinin gönlüne özgürce
yol bulanların topluluğudur. Ümmet işte bu toplulukların oluşturduğu
okyanusun adıdır. Böyle bir topluluğun fertleri yürek ülkelerinde
muhabbeti iktidar etmişlerdir. Sevgi toplumunda fertler
birbirlerinin gönlünü, hayat denizinde kopan ya da kopacak olan
fırtınalara karşı, emin bir liman, selâmetli bir sığınak, bereketli bir
barınak bilirler.
Sevgi toplumunda insan insanın kurdu değil; insan insanın
cennetidir. Sevgi iksirinin cennet haline getirdiği yüreklerinde
konuklarlar birbirlerini. Öyle bir yürek ki, çarşılarında sevgi satılır,
terazilerinde sevgi tartılır, ancak karşılığında para değil yine sevgi
alınır. Sevgilerinin faturası yine sevgidir. Çok kere severler ve sevgilerini
bezlederler, fedâ ederler. Sevgi toplumunda insanlar yeni
tanıdıkları her “insan“a yeni nâzil olmuş bir âyet gibi bakarlar.
Sevgi toplumunun fertleri, yüreğin işlevini iyi bilirler, onu nükleer
bir güç merkezi gibi kullanırlar. Sorunlarını sevgiyle çözmeye
çalışırlar. Kendi aralarındaki kavgaları sevgiden, tokatları ise şefkattendir.
Olağanüstü durumlarda sevgilerini tümden silmezler,
parantez içine alırlar. Bu da üç günü geçmez, geçemez. Dövmeleri
gerekiyorsa nefret ettikleri için değil; sevdikleri için döverler. Birbirlerini
tezgâhlarına koyup tüketmezler, gönüllerine ekip o münbit
toprakta üretirler.
Sevgi toplumunda yüreklere asılan “sevgili pankart“ta şu yazılıdır:
“Vallahi birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız, iman etmedikçe
de cennete giremezsiniz.“208 Bu sözün sahibi olan sevginin
başöğretmeni, ashâbına ara ara sevgi dersi veriyordu. Bir gün Hz.
207 3/Âl-i İmrân, 103
208 Buhârî, İman
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 60 -
Ömer’in elini eline almış, “tamam, şimdi oldu“ deyinceye kadar
onun yüreğine sevgi akıtmıştı. 209
Sevgi, peygamberlerin ve onların dâvet mirasını üstlenenlerin,
dâvetlerine muhâtap olanlardan istedikleri tek karşılık idi. Tüm
nebîlerin dâvetleri karşılığında bir ücret istemedikleri Kur’an dilinden
sık sık vurgulanır. Çünkü maddî karşılığı olmayan bir eylem,
fedâkârlık ve samimiyetin en büyük delilidir. Peygamberler kendilerini
çağırdıkları şeyde samimi olduklarını insanlara hatırlatmak
için ücret almadıklarını, ecri yalnızca Allah’tan beklediklerini sık
sık vurgulamışlardır. Bütün bunlara karşın insanlardan bir tek şeyi
istemelerine izin verilmiş. Ne demek “izin verilmiş“; istemeleri
Allah tarafından tavsiye ve teşvik edilmiş, bu mükteseb bir hak
olarak görülmüş. Nedir o bir tek şey? Tahmin edeceğiniz gibi yine
“sevgi“: “De ki: ‘Ben buna karşılık sizlerden bir ücret istemiyorum. İstediğim
yalnızca yakın bir sevgidir.“ 210
Sevmek kaynaşmaktır. İnsanların birlikte olmalarının illeti
sevgi olursa o birlikteliğin ömrü de sevginin ömrüne eş olacaktır.
Sevmek vahdetin ta kendisidir. Seven insan, cemaat ırmağına
dökülen bir katre olmayı kabullenmiş demektir. Çokta yok olmaz,
teki çoğa karıştırarak çokta var olur, kendinden olanların içinde
kendini bulur. Değil mi ki balık gölde yetişir? O sevgi çağlayanları
ümmet okyanusuna dökülür. O okyanusta bir damlanın hükmü
ne mi olacak? İşte öyle değil. O öyle bir damla ki aynı zamanda
bağrında okyanusu, yani ümmeti taşımaktadır.
Sevmek çoğalmaktır; artmak, üremektir. Tarihte sevgiyi katleden
birçok düşünce, yaşam biçimi ve sistem gelmiş geçmiştir, fakat
insanlığın değişmez değerlerini paraya tahvil eden, fazîlete dayalı
bir ahlâkı yıkıp üretim ve tüketime dayalı bir “ahlâk“ı ikame
eden; sevgi, fedâkârlık, samimiyet gibi erdemlerin yerine, gösteriş
ve ikiyüzlülüğe dayalı diplomasiyi yerleştiren kapitalizm gibisi
gelmemiştir.
Reklâm ve propagandaya dayanan çağdaş dünya sistemi,
sevgi gibi paraya dönüştürülemeyen değerlere hasımdır. Onu
tahrip etmeyi, bunu beceremezse tahrif etmeyi amaçlar. Onu
yok etmeyi beceremez, çünkü sevgi yok edilemez. Ne ki ikincisinde,
yani sevginin tahrif edilip sahte sevgileri, bol reklamla
pazarlama işinde başarılı olmuşlardır. Fuhşun, çarpık ilişkilerin,
putperestliğin adını aşk ve sanat koymayı başarmışlardır. Bu
209 Müslim
210 42/Şûrâ, 23
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 61 -
sâyede sevgi, tüketime elverişli bir hale getirilmiştir. Artık insanlığın
yüce değerlerinden biri olan sevgiyi tutsaklık aracı olarak
kullanmak mümkün olacaktır. 211
Tutku (Çarpık Sevgi)
Gerçekte sevgi, özgürlüğün üst sınırıdır. İnsanı mahkûm eden
duyguya sevgi denmez, tutku denir. Bu ikisini birbirine karıştırmamak
gerek. Sevgi ile tutku birbirinden tamamen farklı şeyler.
Sevmek bir şeyin içinde olmaktır. Tutku ise bir şeye kapılmaktır; bir
sele, bir kalabalığa, bir rüzgâra kapılır gibi kapılmak...
Sevmek özgür kılar, tutku tutuklar. Tutkusunu sevgi zannedenlere
söylüyorum: Elinizi kolunuzu bağlayan, irâdenize söz
hakkı tanımayıp onu teslim alan, aklınızın dizginlerini eline geçiren,
sizi uysal bir binek gibi istediği tarafa sürükleyen şey en
büyük özgürlük demek olan sevgi olabilir mi?
Tutkunun bir türü de tiryâkiliktir. Bir tiryâki, bana tiryâkisi olduğu
şeyi sevdiğini söylüyorsa ben bunu “tutku“ olarak anlarım
ve onun tutkuyu sevgi sandığı sonucuna varırım. Bu tiryâkilik her
zaman aynı şeyde ortaya çıkmaz, farklı farklı şeylerde tezâhür
edebilir. Kadın ya da erkek, bir zombi gibi kendisini esir edip ardından
sürükleyen şeyin adını aşk koymaktan gizli bir haz duyarlar.
Gerçek aşkın, saf aşkın iyi şöhretinden böyle istifade ederler.
Hâlbuki bu aşk değil; tutkunun ta kendisidir. Çünkü gerçek aşk
insanı kendi cinsinin elinde oyuncak etmez, insana özgürlük bahşeder
ve aşkınlık kazandırır.
Gerçek aşkı tanımayanlar iki kişilik divâneliklerin adını aşk
koymakta ısrarlıdırlar. Bu durum psiko-patolojik bir vak’adır. Aslında
tutku olan bu tip “aşk“lar çoğunlukla yalnızlığı yüksek dozda
yaşayan fertlerde görülür. Bu tipler çektikleri aşırı rûhî yalnızlığı
hafifleten birini bulduğu zaman, ilk anda kronik yalnızlığını
hafifleten o kişiye karşı duydukları minnet hissini aşk zannederler.
Uzun zamandır uçsuz bucaksız yüreğinde bastırdığı yalnızlık acısını
dindiren bu unsura karşı duyulan minnet ve şükran hissidir bu.
Aşk zannedilen bu hissin güçlü olması, sevginin şiddetinin ölçüsü
değil; daha önceki yalnızlığın derecesinin büyüklüğüdür. Yeni
durumda, yalnızlık açısından değişen pek bir şey yoktur aslında.
Evvelce tek kişilik olan yalnızlık, şimdiki durumda çift kişilik yalnızlığa
dönüşmüştür. Tabii, bu tutku platonik (tek yanlı) değilse.
211 M. İslâmoğlu, a.g.e., s. 107-111
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 62 -
Platonik aşklar genelde hayal gücüyle orantılı olarak büyürler.
Bu tip sevgilerin çoğu hayalî sevgidir. Sevgi hayal olduğu sürece
katlanılır. Fakat sevgi insanlar arasında yaşanılan bir olgu haline
gelince, aradığını bulmuşluğun korkusuyla donar kalır kahramanımız.
Çünkü gerçekte onun aradığı, sevginin kendisi değil şöhretidir.
Onu bir avuntu aracı olarak kullanmaktadır. Deniz kartpostallarında
hayalî geziye çıkan adam gibi sevgilinin kendisine değil,
fotoğrafına tutkundur. Bu tip sevgilerin diğer bir boyutu da, insanın
kendi sorunlarını çözmek yerine, kendinden, kendi gerçeklerinden
kaçmak için başkalarıyla ilgileniyor görünmeyi seçmesi.
Kendi sorunlarının tümü yüzüstü dururken sevdiğini zannettiği
insanın sorunlarını çözmeye çalışır ve bunun adını da “fedâkârlık“
koyar. İşte bu, insanın kendisinden kaçışıdır. Tabii, sonuçta hiçbir
sorun da çözülmüş olmaz.
Cinsellik, alkol, uyuşturucu, mecnunluk ve serserilik aşkın doğal
birer sonucu gibi gösterilir çarpık sevgide. Bu kocaman bir aldatmacadır.
Bunlar olsa olsa doyumsuz birinin, kendisini içine atıp
kaybolacağı bir girdap arama çabasıdır. Bu tip sevgilerde sevilen
bir “girdap“ görevi görür. O âdeta bir intihar ağacıdır. Bütün bunlar,
sevgi ve aşk değil; tutkunun farklı yansımalarıdır. Böyle birinin
mâşûkuna bakması bir tiryâkinin tiryâkisi olduğu şeye bakması
gibidir. Yalnızlığını, içki şişesinde balık olma düşüncesiyle gideren
bir ayyaşla, yalnızlığını bir kadının cinselliğinde giderme düşü gören
bir tutkun’un ruh halleri birbirinden farklı değildir.
Hâlbuki sevginin dinamiği ruhtur ve ruhun cinselliği yoktur.
İnanan ruhuyla sever. O sevgide, ön planda olan cinsellik değil;
ruhun, yani “üflenen öz“lerin birbirlerine karşılıklı olarak duydukları
iştiyaktır. Saf (rûhânî) sevginin altında buzağı (cinsellik)
arayan tipler ruhuyla değil; aklıyla, ya da daha başka yerleriyle seven
tiplerdir. Sevgiyi hep cinsellik olarak algılayanlar, rûhânî sevgilere
de “libido“ gözlüğünden bakarlar. İman edenlerin birbirine
kardeş kılınması, işte o “üflenen öz“ün bedendeki egemenliğini
kabul etmek (iman)tir. Bu egemenliği kabul edenler kardeş kılınmış
olurlar.
Birçok kişi cinsel arzuyu kafalarında sevgi ile özdeşleştirdikleri
için birbirlerine duydukları bedensel isteği kolayca “sevgi“ ya da
“aşk“ sanabilmektedirler. Öyle olduğunu kabul etsek bile illeti cinsel
arzu olan bir sevginin ömrünü ve değerini varın siz hesaplayın.
Kaldı ki bu, sevgi değil; iki kişilik bencilliktir; çift kişilik yalnızlıktır.
Bencil kişi, aslında değil başkasını, kendisini bile sevemez. Yaygın
kanaatte olduğu gibi, bencillik kişinin kendisini sevmesi değildir.
Belki kendi kalbî beceriksizliğinin üzerine egosunu giydirmektir.
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 63 -
O üretememenin acısını, ilgisini kendi şahsına tahsis ederek çıkarır.
Yalnızca tek bir kişi tarafından tüketilecek kadar kısır bir yüreğin
ürününe, nasıl “sevgi“ diyebiliriz?
Sevgi bir ummandır; yüzölçümü sınırsız olan bir yüreği bir kişiye
tahsis etmek sevgiyi hadım etmektir. Benliğinin dikenli tellerinden
kurtulup o yüreğin kıyılarına gelip dayanan herkesin girme
hakkı vardır oraya. Sevginin sadece kendisine tahsis edilmesini Allah
bile kullarından istememiştir. Onun istediği, sevgide başka bir
şeyin kendisine denk tutulmaması, en çok kendisinin sevilmesidir:
“İman edenler ise en çok Allah’ı severler.“ 212
Çağdaş insanın aşk adını verdiği yalnızlıkta, iki kişi dünyayı,
Allah’ı, Rasûlü karşılarına alıp bir ltd. şirket kurarlar. Bu iki kişilik
şirketin adına da sevgi derler. Çağdaş insanın hastalıklarından
biri de sevmeye değil; sevilmeye, beğenilmeye çalışması. Bunun
için olmadık kılıklara girmesi, bir yığın maskeler edinip; insanlara
gerçek yüzünü değil; maskeli yüzünü göstermesi ve sonunda
maskesini kendi gerçek yüzü sanması. Sen oradan geçiver. Sevgiyi
üretecek olan yine sevginin kendisidir. Etken ol, önce sev, sonra
ne yaparsan yap.
Romanlara, filmlere konu olan ve adına “büyük aşk“ denilen
çarpık sevgi bir tür tapınışa kapı aralıyor. Tutkuda taraflar birbirlerini
sevme değil; birbirlerine tapınma yarışına girince, aşk bir fetişizme
dönüşüyor. İnsanoğlu tarih boyunca putunu hep kendisi
yapmış ve dönüp kendisi tapmıştır. Bu kadim tutkunun bir devamı
oluyor bu iş. Put edinilen sevgilinin kendisi değil; bizzat tutku
yani “hevâ“ oluyor. Tutkusunu (hevâ) tanrı edinmekten Kur’an’da
da söz ediliyor: “Tutkusunu tanrı edinen kimseyi görüyor musun?“213
Gerçek sevginin yüceltici gücü olduğu gibi, çarpık sevginin de aynı
oranda alçaltıcı özelliği vardır. Birincisinde insan kendisini bulurken,
ikincisinde kendisini yitirir. Sevdiğini ilâh edinen, onu tefekkür
eder, onu zikreder, onu tesbih eder, onu görür, onu yaşar. O
artık sevgili olmaktan çıkıp bir çeşit “ilâh“ olur. Ve zaten bu sayılanlar
da bir tür tapınış yöntemleri değil midir?
Kahramanımız en büyük yanlışı sevgi dağılımında yapmıştır.
Yalnızca Allah’a verilebilecek payı kendi cinsine ayırmış, tutkusunu
tanrı edinmiş ve onu “Allah’ı sever gibi sevmiş“tir. Böyle bir
tavra karşı Ğayûr olan Allah’ın muâmelesi biraz farklıdır: “Allah
onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de bir perde
212 2/Bakara, 165
213 25/Furkan, 43
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 64 -
vardır.“214 Burada bir noktayı hatırlatmak gerek: Tutkusu insana
olan biri, tutkusu eşyaya olan birinden çok daha ehvendir. Hiç değilse
insan mahlûkatın şereflisidir. Ya mahlûkatın şerefsizine vurgun
olup onu “ilâh“ edinenler? Çoğu kez, çarpık da olsa, su katılmadığı
zaman sevgi, insana doğru adresi buldurabilir. Sevmeyi
öğrenmiş bir yürek, yanılgısını anlayıp gerçek sevgiliyi farkedince
O’na yönelecektir. O zaman geçmiş acı tecrübe mükemmel bir iç
zenginliğin kazanılmasında başrolü oynayacaktır. Gerçeğiyle, sahtesiyle
sevgiyi hiç tanımayan insanın sözünü etmeye bile hâcet
yok, çünkü onun “insan“lığı tartışılır.
Bu konuda son söz yine âyetin: “Rabbiniz sadece kendisine
tapmanızı emretti.“215 Putlaştırılan sevgide sevgililer birbirlerinde
olağanüstü şeyler görmeye başlarlar. Tıpkı Kur’an’ın dediği gibi:
“Belki yardım olunurlar diye Allah’tan başka tanrılar edindiler.“216 Sonunda
ne mi olacak? Onu da aynı kaynaktan öğrenelim: “(O putlaştırdıkları)
kendilerine yardım edemezler, tersine kendileri onlar için hazır
kıta askerdirler.“217 Hele tek taraflı tutkularda bu gerçek kendini
ne kadar açık bir biçimde gösteriyor. Sevgili adını verdiği ikonu
memnun etmek için yaptıklarının yarısını Allah için yapsa, belki
de O’nu râzı edecek. Bu serüven bazen tarafların birbirlerinden
yok oluşuyla son bulur. Maddî ya da mânevî intihar...
Çağdaş sistem insana ruh açlığını fark ettirmemek için ha bire
oyuncak üretiyor. Aile bağlarını, toplum bağlarını, sosyal erdemleri
zayıflatıp yok ederek bireyi önce yalnızlığa itiyor. Ardından
yalnızlığını hatırlayıp onu yenmeye çalışanların rotasını saptırıyor,
ona yaşına göre oynayacağı oyuncaklar imal ediyor. O zavallı
da bunları değiştire değiştire oynuyor, oyalanıyor. Bu oyuncaklar
ona yalnızlığını geçici bir süre unutturabilir, bir uyuşturucu etkisi
yapabilir. Asıl tehlike, bu oyuncakların ardındaki gizli maksadı
göremeyip onlara güvenerek, insanın, sevebilecek yerlerini yok
etmesidir. Bir kez toplumu bu hale getirirlerse gerisi kolay. Böylesi
bir toplumda insanlararası ilişkilerin illeti sevgi değil; menfaattir.
Herkes ikiyüzlü değil; iki yüz yüzlüdür. Olanca münâfıklığıyla sergilenen
çağdaş ilişkilerdeki yapmacı “kibarlık“a budalaca katlanmak
zorundadırlar. “Katlanmak“ ne kelime, kendisi de aynı oyunu
karşısındakine karşı oynamak zorundadır. Belirleyici gücünü
sevginin oluşturmadığı çağdaş ilişkiler tüketim, gösteriş, reklam
ve sahtekârlık üzerine kurulmuştur. Bireyi makinenin bir parçası
214 2/Bakara, 7
215 12/Yusuf, 40
216 36/Yâsin, 74
217 36/Yâsin, 75
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 65 -
haline getiren sistem, onun şahsiyetini hedeflemiştir. Onu en şerefli
yaratık makamından indirip eşyalaştırma ve eşyayı da onu
indirdiği makama geçirmek ister. Senden kutsadığı eşyayı tüketmeni,
yalnızca tüketmeni ister.
Bu bir yabancılaştırmadır; her şeyden önce insanın kendisine
karşı yabancılaştırılması, öz benliğine karşı yabancılaştırılmasıdır.
Böyle biri için sevgi, karın doyurmayan bir ayrıntıdır. Yabancılaşmış
tip, her şeye midesinden baktığı için, her şey orayı doldurduğu
oranda ya da bir eşya gibi tepe tepe kullanıldığı oranda kıymetlidir.
Ruhun varlığından haberi olmayanlar, ruhun açlığını nereden
bilsinler? Çağdaş sistemin bu sapıklığına bilimsel bir temel
hazırlamaya çalışan kapitalizm dininin sahtekâr peygamberleri,
kendilerine ilk hedef olarak sevgiyi seçmişlerdir. Bunlardan biri
olan Freud’a göre, tüm içgüdüsel arzular hiçbir engelleme ile karşılaşmadan
tatmin edilince mutluluk ve ruh sağlığı kendiliğinden
sağlanacaktır. Hiçbir ahlâk kuralı tanımayacaksınız, tüm toplumsal
değerleri reddedeceksiniz, dinin ilkelerini rafa kaldıracaksınız,
tüm eylemlerinizin itici gücü şehvet olacak, her türlü arzunuzu
her çeşit yoldan tatmin ederek mutlu olacaksınız.
Bu tezin bilimsel olup olmadığı üzerinde durmuyorum; ne olduğu
ortada zaten. Fakat bunun hiç de böyle olmadığını Freud’u
yetiştiren toplum bile anlamış durumda. İnsanı mutlu eden, şehvet
ve cinsel arzularının engellenmeden tatmini değil; bir dâvâya inanarak
inancını hayatında yaşayabilmesidir. O dâvâ eğer dünyevî
ise dünyada mutlu olur, eğer iki cihan mutluluğu istiyorsa o dâvâ
İslâm olmalıdır. Bu tez, kimin ekmeğine yağ sürüyordu? Elbette
kapitalizmin. Bu sömürü düzeninin insanın maddî ve mânevî tüm
ihtiyaçlarını karşılayıp onu mutlu etmeye yeteceği ispatlanmaya
çalışılıyordu. Ağababaların dünyayı daha iyi sömürebilmesi için
insanların aklını fikrini uçkuruna takması isteniyordu. Patronlar
bunu Freud aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştılar. Böylelikle kapitalizmin
insan sorunlarını çözmede daha kapsayıcı bir hale geldiği
vurgulanacaktı. Freud’a göre; insan doğuştan yarışmayı sever ve
birbirlerine karşılıklı nefretle doludur. Erkekler ise hep birbirlerini
kıskanırlar.
Darwin de bu bilimsel sömürü korosuna en güçlü olanın yaşamını
sürdürdüğü ve geliştiği teziyle katıldı. Hayatı tesadüfle
açıklayınca başka türlüsünü söylemesi de mümkün değildi zaten.
Böylelikle hayatın dinamiği, hak değil; güç olmuş oluyordu. Kaba
kuvvet, yaşamın kaynağına kocaman cüssesiyle gelip kuruluveriyordu.
Freud kapitalizmi psiko-sosyal alana taşırken, Darwin de
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 66 -
bu sömürü dinini biyolojik alana taşıdı. Sonuçta ikisi de aynı hedefe
ateş ettiler, sevgiye...
Putperest Batı medeniyetinin (Batı, toplum ve sistem olarak
tarihinin hiçbir döneminde muvahhid olmamış, aldığı hakikatleri
tahrif ederek almıştır) üzerinde yükseldiği felsefe budur. G. Leonard
kendi toplumunu şöyle değerlendiriyor: “Bu toplum, dünyayı
bir yörüngeye sokabilir, aya ulaşabilir, ama iki insan için birbirini
boğazlama isteği duymadan bir hafta süreyle birbirleriyle uyum
içinde yaşamanın yolunu henüz bulamadı.“
Onların bu hastalığı hangi topluma bulaşmadı ki? Şimdi nefreti
insanın değişmez karakteri olarak tanımlayan Batı her yerde;
Batı içimizde, çünkü nefret içimizde. Onun girdiği yerde sevgi yaşayamaz,
zaten o da yaşamadı. Sevginin sahibi, kendisinden yüz
çevirenden aldı, onu tanıyanlara verdi. Tarih boyunca böyle olmuştur
bu. “Ey iman edenler, sizden kim yolundan dönerse Allah öyle
bir toplum getirecek ki O onları sever, onlar da O’nu.“ 218
Sevmek fedâkârlıktır, verdikçe, harcadıkça çoğalır. Kimi harcamaların
sonu tükeniş ve yoksulluk olabilir. Fakat sevginin bizzat
kendisi zenginliktir. Bu yüzden sevebilen insan iki dünyanın
en zengin insanıdır. Çünkü gerçek zenginlik vermektir, veren el
olmaktır. Üreterek vermekten kazanılan ruh olgunluğu başka bir
şeyden kazanılamaz, hele tüketerek harcamaktan hiç.
Züleyha alıyordu, tüketici bir sevgiydi onunkisi, zaten arzusu
da buydu: Yusuf’u tüketmek. Yakub (a.s.) veriyordu, üreticiydi
onun sevgisi. Seviyor ve veriyordu. Gözlerini verdi, değerli bir varlığı
olan gözlerini. Sevginin bedeli olmuştu bir çift göz, onun karşılığında
sevgi de kendi bedelini Yakub’a ödedi; gözün göremediğini
gören bir burun vererek. Sevginin, sevip fedâ edene ödediği
bir bedeldi bu.
Tüketici sevgiyle üretici sevgi arasında bir fark vardı: Şefkat.
Birinin illeti şehvet iken, diğerinin illeti şefkat idi. Allah’a olan
sevgisini öz yavrusunu gözünü kırpmadan fedâ ederek ispatlayan
İbrâhim’e, sonunda sevgi aracı olan İsmâil’in iâde edildiği gibi,
Yakub (Allah’ın selâmı tümünün üzerine olsun)’un bedel olarak
ödediği gözleri de sonunda kendisine iâde edildi.
Şehvete dayalı cinsel sevgi aslında arzunun aklı ve duyuları
hükmü altına alıp kalbi yanıltmasıdır. Bunun benzeri hayvanlarda
da görülür. Bu tip bir arzu tatmin edilmezse ihtirasa dönüşür.
Sadistçe duygular işte bu tatmin edilmeyen ihtirasın insanı teslim
almasının sonucudur.
218 5/Mâide, 54
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 67 -
Sevginin Tezâhürleri: Sevgiyi besleyen yan kaynaklar vardır.
Bunlar olmadan sevgi tek başına uzun süre ayakta duramaz. Sevginin
saçakları bu kaynaktan beslenirse o sevgi sağlam ve uzun
ömürlü olur. Bunlar emek, ilgi, tanıma, sorumluluk ve saygıdır.
Emek: En doğal sevgi, emeğe dayanan sevgidir. Çünkü bu
tür sevginin içerisinde ilk kalemi şefkat oluşturur. Allah’ın kuluna,
ananın evlâdına, bahçıvanın çiçeklerine, mimarın eserine olan
sevgisi de bu tür bir sevgidir. Seven sevdiğine emek vermiş, kendisinden
bir şeyler katmıştır. İnsanlar ekmekle doyar, emekle büyür,
sevgiyle yaşarlar.
İlgi: İlgi de sevginin tezâhürlerindendir. Bir şeyi sevip de ona
ilgi göstermemek düşünülemez. Meselâ Allah’ı sevdiğinizi söylüyorsun
ama O’nun emirlerine ilgisiz kalıyorsanız, bu sevgi kupkuru
bir iddiâ olur. “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah
da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayan, merhamet
edendir.“219 Evet, yaratıcınız sevginizi ispatlamanızı istiyor, bunu
sevdiklerini de severek yapmanızı, onlara uyarak yapmanızı istiyor.
O’nun sevdiklerine itina göstererek, O’nun koyduğu kuralları
hayata hâkim kılarak yapmanızı istiyor. Unutanların unutulacağını
bilmenizi istiyor: “Onlar Allah’ı unuttular; Allah da onları unuttu.“ 220
Tanıma: Sevginin tezâhürlerinden biri de tanımadır. Tanıma
yöntemlerinin içinde en kolayı sevgiyle tanımaktır. Bunlar içiçe
eylemler. Sevdiğiniz kadar tanırsınız; tanıdığınız kadar seversiniz.
Fakat toplum tanımadan sevenlerle, sevdiğini iddiâ edenlerle
dolu. Bunu nasıl beceriyorlar, bilemiyorum doğrusu. Zaten bu tip
sevgilerin ömrü de olmuyor, tanıyıncaya kadar sürüyor. Buna şıp
sevdilik derler. Bir de tanıdıkça artan sevgi vardır ki, böyle biri
olmak büyük bir lütuftur. Allah da tanındıkça sevilir. Sevgi, tanımanın
en kestirme yoludur, demiştik. Çünkü sevmek, sevilmeyi
gerektirir. Bu eylemin karargâhı yürektir ve sevmek insanın kırkıncı
odası olan yürekte birini konuk etmektir. İnsanın sırrı işte o
odadadır. İnsanı tanımak için orayı görmek gerekli, yani sevilmek
gerekli. İnsana tanınmak içinse orada görmek, yani sevmek gerekli.
Elinde sevginin giriş kartını taşımayan, o odaya orduyla gelse
dahi giremeyecektir, göremeyecektir, tanıyamayacaktır.
Sorumluluk: Sevgi sorumluluk ister. Zaten sevmek, başlı başına
bir sorumluluk değil midir? Sorumsuz insanlar tutulabilir, vurulabilir,
lâkin sevemezler. Çünkü sevgi kazanılması zor, muhâfazası
ise daha zor bir olaydır. Onu korumak ve kollamak insana birtakım
219 3/Âl-i İmrân, 31
220 9/Tevbe, 67
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 68 -
ek yükümlülükler getirir. Yani engin bir sabır işidir sevgi. Sorumluluğun
zıddı yetersizliktir. Bir insana, sırf kendi kendine yetmediğin
için bağlıysan, o sevgi bir gün bir yerlerinden dökülüverir.
Sorumluluk en fazla eşler arasındaki sevginin çimentosudur. O
giderse aile binası ikisinin de başına yıkılacaktır.
Saygı: Kişi sevdiğini saymıyorsa ona bir gün sevginin faturasını
çıkartabilir, hatta sevdiği kişiyi tezgâhına koyup pazarlayabilir. Bu
ona duyduğu sevginin sırtından geçinmektir ki, pek hoş karşılanmaz.
Sevmek, sevilenin özgürlüğüne, şahsiyetine saygıyı gerektirir.
Dengesizliğe varan saygısız sevgi, içerisinde sevileni esir alma,
onu tutsak etme arzusunu barındırır. İşte bu yamuk arzu, ancak
saygıyla önlenebilir. Sevdiğini nesneleştirmekten kaçınabilen çok
az insan vardır. Sevilenin nesneleştirilmesinin en etkili tedbiri saygıdır.
Çünkü insan bir nesneyi sevebilir, fakat bir nesneye saygı
duyamaz. İşte bu nedenle saygı, sevginin kişisel bir sömürüye dönüşmesini
önleyen yegâne unsurdur.
Sevgi öğretilebilir mi? Ne münâsebet, elbette öğretilemez, fakat
yaşanır. Ancak, insanın sevme yeteneğini keşfetmesi, bu gizli
hazineyi ortaya çıkarması için, içinde taşıdığı mükemmel donanımı
görmesi, belki eğitimle sağlanabilir. Sevgiyi öğretmenin en
garantili yöntemi sevmek ve sevgi temelleri üzerinde yükselen
model bir toplum oluşturmaktır.
Kur’an sevgiden bu kadar çok söz ederken, sevgi bizim hayatımızda
ne kadar yer tutmakta? Sevebilecek yerlerimizi ellerimizle
hâlâ yok etmemişsek, haydi, hep birlikte sevgi oluğunun altına tutalım
başlarımızı. Bilelim ki, İslâm’ın ve insanın ortak düşmanları
önce sevgiyi katlettiler ve yerine nefret tohumları saçtılar. Bombalarını
coğrafyamızdan önce yüreklerimize attılar ve oradan başladılar
işgale. Yaşadığımız bu diz boyu sefâlet neyin sonucudur
sanıyorsunuz? Sevginin kanı dökülmüşse bir yüreğe, o yüreğe bir
daha bahar gelir mi hiç? Sevgi güllerini yolan eller kurumaz mı
hiç? Ondan geriye buğz, hased, kin, sûizan, kapris, ihtiras kalacaktır.
Sevginin yerini bu sayılanlar aldığı zaman gelsin gıybetler,
gelsin iftiralar, dahası gelsin hamâkatten kaynaklanan ihânetler
ve acımasızca kıyımlar.
Evet, yakıtı tükenmiş bir yürekle bu dünyanın en zor yokuşunda
nereye kadar çıkabilirsiniz ki? Kalp öyle bir taşıyıcı ki, taşıdıkları
arasında iman var, Kur’an var, basîret var, firâset var, cemaat
var -kırıp bitirmemişse tabii- ümmet var. Nüfusu milyarları bulan
bu ülkenin yüzölçümü henüz hesaplanabilmiş değil. Bütün bunlar
bir yana, orası Mekânsız’a mekân olacak kadar, O’nu orada
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 69 -
ağırlayacak kadar büyük. Bu sınırsız coğrafyada, bu sınırsız yükü
çekebilecek taşıtın yakıtı da sınırsız olmak gerek. İşte o yakıt
“sevgi“dir. Değilse, o muazzam yüke yürekten başka hangi araç,
sevgi’den başka hangi yakıt dayanabilir? Bir sonsuz’u taşıyan sonsuz
bir araca, sonsuz bir yakıttır sevgi.
Onun için diyoruz ki “önce sev...“ Kardeşini sevdin mi bir kez,
kötülük yapamazsın ona. Eğer mü’minler elimizden, dilimizden
emin olamıyorlarsa, sevgisizlik yüzündendir. Sevginin “cennet“
demeye geldiğini, sevginin “iman“ demeye geldiğini bir daha
dinleyelim Rasûl’ün dilinden: “Vallahi birbirinizi sevmedikçe iman etmiş
olamazsınız; iman etmedikçe cennete giremezsiniz.“
İnsanın insana sunabileceği en ölümsüz hediyedir sevgi. Bir
asrı asr-ı saâdet eden işte budur. Onlar sevgiyi öyle yüksek dozda
yaşadılar ki, sonraki nesiller onların bu sevgi stoğunu yüzyıllardır
harcaya harcaya bitiremedi. Buyurun, kuşağımızla biz bu sevgiyi
tüketen değil; üreten olalım. Öyle üretelim ki, sonraki kuşaklara
bile yetsin bu sevgi. Eğer dünyadaki insana ve insandaki dünyaya
varlığın harcadıkça çoğalan ortak sermâyesi sevgi hâkim olmayacaksa,
nasıl sağlanacaktır insanın mutluluğu? Ve yüreklerin işgal
altında olduğu bir toplumda sevmeyi neyle, nasıl becerecektir insanlar?
221
Sevginin Tezâhürü; Dostluk
ve Dostun Nitelikleri
Kur’an’ın haber verdiği velîde/dostta bulunan nitelikleri,
Kur’an’dan yola çıkarak belirleyebiliriz. Zira dostu tanımadan istenilen
hedefe ulaşmak mümkün değildir.
a- Dost, dostunun sıkıntılarını gideren ve gelecek belâları önleyebilendir.
Böyle bir dost, sadece Yüce Yaratıcı’dır. Zira, bütün
ümitlerin kesildiği bir anda yardım etme imkânına sahip olan sadece
O’dur. 222
b- Dost, Yüce Yaratıcı’yı tanıtan, dünya ve âhiretle ilgili doğru
bilgiler veren, lehimize ve aleyhimize olanları tanıtarak doğru karar
vermede yardımcı olan, insanların sıkıntıya düşmesine üzülen,
yaratılanlara acıyan ve hatalarını affedendir.223 Böyle bir dost, rahmet
peygamberi ve diğer nebîler olabilir. 224
221 M. İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 111-125
222 Bkz. 58/Mücâdele, 22; 2/Bakara, 107, 120, 257; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45;
6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196
223 5/Mâide, 55; 9/Tevbe,16
224 9/Tevbe, 61, 128; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhân, 6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 70 -
c- Allah’a ve Peygamberine gönülden bağlı olup Allah’ın
rızâsının dışına çıkmayan225 ve her konuda örnek olarak insanların
hayrını düşünen, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaya çalışan,
sevgisini ve buğzunu Allah için yapan, kötülüğü iyilikle önleyendir.
Böyle insanlar Allah’ın dostluğunu kazananlardır. Zira onların
hedefi, Allah’ın rızâsı ve sevgisini kazanmaktır. Bunlar, Kur’an diliyle
velî olanlar, Allah’ın velî kullarıdır.
d- İmanda birlik içinde bulunarak Allah’a, Peygamber’e ve
mü’minlere karşı gelebilecek tehlikeleri önlemede can ve mallarıyla
yardım içinde olabilenlerdir.226 Kur’an, bu durumda olanları
mü’min olarak değerlendirir.
e- Dostun dostluğu dünya menfaati ile sınırlı olmamalıdır.227
Dostların, birbirlerini Allah için sevmeleri gerekir. Böyle insanların
birbirleriyle olan sevgileri geçici bir menfaate dayanmaz. 228
Allah’ın velîsi/dostu olmanın da birtakım özellikleri belirtilir.
Allah dostu (velî ve evliyâ) olmanın birtakım özellikleri ve şartları
da vardır. Onları şöyle sayabiliriz:
a- Müslüman olmak,
b- Allah’a ve Peygamberine İslâm’ın istediği şekilde inanmak,
c- Namaz kılmak,
d- Zekât vermek,
e- Yaptıklarının hesabını verecek şekilde ihsan sahibi olmak. 229
Bu maddelerde özetlenen müslümanın vasfı dostluktur. Ondan
dosta yaraşacak hareketler beklenir. Müslümanın görevi, insanlara
Allah ve Rasûlünün yaklaştığı şekilde ve ölçüde yaklaşmaktır.
İslâm’ın tüm insanlara da tanıtılması gerekmektedir. Bir
müslüman, Allah’a vereceği hesabı ikinci plana alarak, maddî
çıkarlara öncelik verirse, Allah’ın istediği dostluğu ve kardeşliği
oluşturması mümkün değildir. Âyetlerin ortaya koyduğu dostluğu
ve kardeşliği sağlayacak insanlarda iman olmadan, sâlih amel
ve ihsan; amel olmadan da diğerlerinin istenen şekilde olması
düşünülemez. İnsanlar arasında istenilen dostluğun oluşması
için, Allah’ın aradığı takvâ özelliklerinin bulunması gerekir. Bu
225 3/Âli- İmrân, 110; 41/Fussılet, 34; 2/Bakara, 112; 6/En’âm, 4; 3/Âl-i İmrân,
150; 22/Hacc, 78
226 60/Mümtehıne, 1, 8, 9; 8/Enfâl, 60; 9/Tevbe, 71; 3/Âl-i İmrân, 118
227 Bkz. Ebû Dâvud, Büyû’, 78; krş. 10/Yûnus, 62
228 Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 65-66
229 5/Mâide, 55-56; 2/Bakara, 112
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 71 -
özelliklere sahip olanların ellerinden ve dillerinden, yaratılanlara
ancak fayda gelir. İslâm’ın istediği budur.
“Kişi, sevdiğiyle beraberdir.“ 230
“Bir şeyi aşırı sevmek, insanı o şeye karşı kör ve sağır yapar.“ 231
“Allah için sevişen iki din kardeşi buluştukları zaman, biri diğerini
yıkayan iki el gibidirler. Ne zaman iki mü’min bir araya gelirse,
Allah Teâlâ, birini diğerinden faydalandırır.“ 232
“Allah için birbirlerini sevip dost olanlar, kıyâmet gününde arşın
gölgesinde, nurdan minberlere kurulup oturacaklardır.“ 233
“Din kardeşinin ayıplarını örten kimsenin, Allah Teâlâ dünya ve
âhirette kusurlarını örter.“ 234
“Büyüklerimize saygı göstermeyen, küçüklerimize şefkat göstermeyen
Bizden değildir.“ 235
“Allah için sev, Allah için buğzet, Allah için dost ol ve yine
O’nun için düşman ol. Çünkü Allah’ın dostluğuna ancak bu şekilde
erişilir.“ 236
“Zâlimi seven kimse, Kâbe’de duânın mutlaka kabul olunduğu
yer olan makam-rükün arasında 70 yıl kalıp ibâdet etse dahi,
kıyâmet günü, Allah onu sevdiği zâlim ile beraber kılacaktır.“ 237
“Kul, aslında cehennemlik bir adamı, Allah’ın rızâsına uygun,
hayırlı bir iş yaptığını gördüğü için sevmiş olsa, bu yüzden Allah
onu mükâfatlandırır. Yine kul, aslında cennetlik olan bir adamı,
Allah’ın rızâsına aykırı, kötü bir iş yaparken görüp buğzetmiş olsa,
bundan dolayı da yine Allah onu mükâfatlandırır.“ 238
“Allah için dost olanların sevgisi, sebebi devamlı olduğu için
devam eder. Dünya için dost olanların sevgisi ise, sebebi fâni ve
devamsız olduğu için kısa sürer. Bir an gelir ki son bulur.“
“Allah sevgisinin alâmeti, muvâfakat, yani emredilene uyup,
peki demektir.“
230 Hadis-i Şerif rivâyeti
231 Hadis-i Şerif rivâyeti
232 Hadis-i Şerif rivâyeti
233 Hadis-i Şerif rivâyeti
234 Hadis-i Şerif rivâyeti
235 Hadis-i Şerif rivâyeti
236 Abdullah bin Ömer
237 Abdullah İbn Mes'ûd
238 Muhammed bin Hanefiyye
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 72 -
Bir zat, Muhammed bin Vâsi’ye: “Ben seni Allah rızâsı için seviyorum“
demişti. O da şu karşılığı verdi: “Madem O’nun için beni
seviyorsun. O da seni sevsin!“ Sonra şöyle duâ etti: “Ey Allah’ım!
Senin için halk tarafından sevilirken, aynı zamanda Senin sevmediğin
bir kulun olmaktan Sana sığınırım.“
Mü’min mü’mine mü’mince bakarsa nice güzellikler, sevilecek
pekçok yönler görecek ve sevecektir. Her şeyden önce güzellik,
bakan gözde; sevgi, seven gönüldedir.
“İnsanoğlu böyledir işte, hep sevilmek ister. Fakat sevilmek için
önce sevmek ve sevilmeyi hak etmek gerek.“
“Bir insanın iki sevgisi olamaz; Allah bir göğüste iki kalp yaratmamıştır.“
“Temiz ve berrak bir sevgi, ruhtaki bütün korkuları filtre eder.“
“Mıknatısın demiri çektiği gibi, insanoğlu da kendisini sevene
karşı muhabbet etmektedir. Çocuğun annesine olan muhabbeti,
dünya zevklerinden, onu yedirip içirmesinden dolayı değildir.
Aralarındaki bu bağ, Allah’ın kalbe koyduğu akrabalık, annelik
sevgisi sebebiyledir.“
“Allah sevgisi, itaate sarılmak, aykırılıklardan ayrılmaktır.“
“Sevilmek için önce sev ve sevimli ol.“
“Seviniz, insan hayatında bundan güzel bir şey yoktur, Sevilmesi
gereken zâtı gereği gibi sevmek, devamlı bir mutluluktur.“
“Eğer bir kimseyi, kimse sevmiyorsa, bunun sebebini araştırmalıdır;
eğer bir kimseyi herkes seviyorsa, bunun sebebini de araştırmalıdır.“
“Ana babalar, çocuklarından yedikleri tokatların sebebini, onları
çok fazla, yani ölçüsüz sevmelerinde aramalıdır.“
“Büyük işlerden hiçbiri sevgisiz başarılamamıştır.“
“İnsanlara giriş yolu gönül yoludur. Sevmeyen, insanlara kendisini
sevdirmeyen bir insan, insanlara bir şey anlatamaz.“
“Sevgiyle bakılan her şey güzeldir.“
“Gerçek sevgi, iyilik gördüğünde artmayan ve kötülük gördüğünde
eksilmeyendir.“
“Sevgi, rûhun güzelliğidir.“
“Çok şeyi sevmezsen, çok şeye üzülmezsin. Fâni şeyleri aşırı sevmek,
boş şeyler için üzülmek demektir.“
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 73 -
“Her şeyden bıkılabilir, ama sevgiden asla!“
“Sevginin karşılığı yine sevgidir.“
“Sevgi, bir çeşit savaştır.“
“Sevgi, kalbin göklere yükseldiği altın merdivendir.“
“Beşerî aşk, insanın her şeyini kilitleyen anahtar olabilir; İlâhî
sevgi, insanın her şeyini açan/çözen anahtardır.“
“Kendi isteğiyle sevilmek kolay değildir, ama saygı uyandırmak
kolaydır.“
“Sevgi, güneş gibidir; kör bile hisseder.“
“Dünya sevgisi, insanın kalbinden imanın tadını çıkarır.“
“Sevgi, insanı sürükleyip götüren eşi bulunmaz bir taşıttır.“
“Güzel değil batmakla kaybolan mahbûb/sevgili. Çünkü zevâle/
yokluğa mahkûm, gerçek güzel olamaz. Ebedî sevgi için yaratılan
ve İlâhî ayna olan kalp ile sevilmez, sevilmemeli.“
“Dünya için sevişenlerin araları, zamanla bozulur; Mevlâ için
sevişenlerin araları ise hiç bozulmaz.“
“Niçin başın göklerde, ne arslansın ne devsin;
Mü’minleri sev, Allah da seni sevsin.“
“Her kime nasib olsa Kâbe, Hüdâ dâvet eder,
Herkes sevdiğini hânesine dâvet eder.“
“İlâhî! Sevdir bize hep, sevdiklerini. Yerdir bize hep, yerdiklerini.
Yâr et bize erdirdiklerini.“
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 74 -
Sevgi Konusunda Âyet-i Kerimeler
A Sevgi Anlamında Hub (H-b-b) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 83 Yerde): 2/Bakara, 165, 165, 165, 177, 190, 195, 205, 216, 222,
222, 276; 3/Âl-i İmrân, 14, 31, 31, 32, 57, 76, 92, 119, 119, 134, 140, 146,
148, 152, 159, 188; 4/Nisâ, 36, 107, 148; 5/Mâide, 13, 18, 42, 54, 54, 64, 87,
93; 6/En’âm, 76, 141; 7/A’râf, 31, 55, 79; 8/Enfâl, 58; 9/Tevbe, 4, 7, 23, 24,
108, 108; 12/Yûsuf, 8, 30, 33; 14/İbrâhim, 3; 16/Nahl, 23, 107; 20/Tâhâ, 39;
22/Hacc, 38; 24/Nûr, 19, 22; 28/Kasas, 56, 76, 77; 30/Rûm, 45; 31/Lokman,
18; 38/Sâd, 32, 32; 41/Fussılet, 17; 42/Şûrâ, 40; 49/Hucurât, 9, 12; 57/Hadîd,
23; 59/Haşr, 9; 60/Mümtehıne, 8; 61/Saff, 4, 13; 75/Kıyâme, 20; 76/İnsân, 8,
27; 89/Fecr, 20, 20; 100/Âdiyât, 8.
B Sevgi Anlamında “Meveddet“ (V-d-d) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 28 Yerde): (2/Bakara, 96, 105, 109, 266; 3/Âl-i İmrân 30, 69,
118; 4/Nisâ, 42, 73, 89, 102; 5/Mâide, 82; 8/Enfâl, 7; 11/Hûd, 90; 15/Hıcr, 2;
19/Meryem, 96; 29/Ankebût, 25; 30/Rûm, 21; 33/Ahzâb,20; 42/Şûrâ, 23; 58/
Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 1, 1, 2, 7; 68/Kalem, 9; 70/Meâric, 11; 85/
Bürûc, 14.
C Sevgi Anlamında “Ülfet“ (E-l-f) ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 8 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 103; 8/Enfâl, 63, 63, 63; 9/Tevbe, 60; 24/
Nûr, 43; 106/Kureyş, 1, 1.
D Allah Sevgisi
a Mü’minlerin Allah Sevgisi: 2/Bakara, 165, 177, 186; 3/Âl-i İmrân, 31; 21/
Enbiyâ, 90.
b Allah’ın Kullarını Sevmesi: 3/Âl-i İmrân, 31; 5/Mâide, 54.
E Rasûlullah Sevgisi
a Peygamberimiz, Mü’minler İçin Nefislerinden daha İleridir: 33/Ahzâb, 6.
b Peygamberimiz’e Salevât Getirmek: 33/Ahzâb, 56
c Peygamberimiz’e Saygı Göstermek: 49/Hucurât, 1-5; 58/Mücâdele, 12-13.
d Peygamberimiz, Ümmetinin Üzerine Düşkündür: 5/Mâide, 118; 9/Tevbe,
128.
F Mü’minlerin Birbirini Sevmesi
a Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.
b Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
c Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
d Mü’minlerine Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71,
119; 5/Mâide, 55.
e Mü’minlere Tevâzu Göstermek: 15/Hucr, 88; 26/Şuarâ, 215-217.
f Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/
Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
g Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurât, 9.
G Mal Sevgisinde Aşırılık
a Mal Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14; 9/Tevbe, 35; 89/Fecr, 20.
b Mal Sevgisini Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün
Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24, 34-35; 63/Münâfıkun, 9; 92/Leyl,
8-11; 96/Alak, 6-8.
c Münâfıklar, Mal Sevgisi ile Doludurlar: 9/Tevbe, 58-59, 67, 75-76; 48/Fetih,
15, 49/Hucurât, 14, 16-17.
d Karun’un Mal Sevgisinin Sonu: 28/Kasas, 76-84; 29/Ankebût, 39-40.
H Kadın Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14.
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 75 -
İ Karı-Koca Arasındaki Sevgi: 30/Rûm, 21.
K Evlât Sevgisi: 3/Âl-i İmrân, 14; 34/Sebe’, 37.
L Evlâdı Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda Cihaddan Üstün Tutmanın
Kötülüğü: 9/Tevbe, 24; 60/Mümtehine, 3; 63/Münâfıkun, 9.
M Ana-Babayı ve Diğer Akrabayı Allah’tan, Peygamber’den ve Allah Yolunda
Cihaddan Üstün Tutmanın Kötülüğü: 9/Tevbe, 24.
N Kâfir Ana-Babanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 31/Lokman, 15.
O Dost ve Dostluk
a Allah En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır: 22/Hacc, 78; 42/Şûrâ, 9.
b Mü’minlerin Allah’tan Başka Dost ve Yardımcıları Yoktur: 2/Bakara, 107,
120, 286; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 5/Mâide, 55; 6/En’âm, 51; 7/A’râf,
196; 9/Tevbe, 16, 116; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31.
c Allah İman Edenlerin Yardımcısıdır: 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 139, 160;
6/En’âm, 127; 9/Tevbe, 40; 30/Rûm, 47; 45/Câsiye, 19; 47/muhammed, 11.
d Savaşta Allah’ın Yardımı ve Dostluğu: 2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 125-127,
139, 148; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 39-40; 9/Tevbe, 25; 22/Hacc, 40, 60, 47/Muhammed,
7.
e Allah’ın Velîleri/Dostları Kimlerdir: 10/Yûnus, 63.
f Allah’tan, Peygıamber’den ve Mü’minlerden Başka Dost Yoktur: 5/Mâide,
55; 9/Tevbe, 16.
g Peygamberimiz’in Dostluğu: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 128.
h Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe,
16, 71, 119.
i Sıddîklarla ve Sâlihlerle Beraber Olmak: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ,
83.
k Sâlihlerle Dostluk İçin Duâ: 26/Şuarâ, 83; 27/Neml, 19.
l Zâlimlerin Dostluğu: 11/Hûd, 113.
m Kâfirlerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 217; 3/Âl-i İmrân, 28, 118-120, 149-
150; 4/Nisâ, 44-45, 101, 140, 144; 5/Mâide, 57; 6/E.n’âm, 68; 9/Tevbe, 23;
13/Ra’d, 37; 28/Kasas, 86; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 13.
n Kâfir Akrabanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 11/Hûd, 45-47; 58/Mücâdele, 22.
o Münâfıkların Dostluğu: 2/Bakara, 204; 4/Nisâ, 89, 139-140; 5/Mâide, 41,
52; 9/Tevbe, 50-51; 58/Mücâdele, 14; 63/Mümtehine, 1-2, 6-9.
p Yahûdilerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80-82; 60/
Mümtehine, 13.
r Hristiyanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 82.
s Ehl-i Kitab’ın Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ,
44-45; 5/Mâide, 57-59.
P Arkadaş ve Arkadaşlık
a Arkadaşa İyilik Etmek: 4/Nisâ, 36.
b Peygamberlerin, Sıddîkların ve Şehidlerin Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe,
119; 26/Şuarâ, 83.
c Şeytanın Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 38; 41/Fussılet, 25; 43/Zuhruf, 36, 38; 50/Kaf, 27.
R Kardeşlik ve Barış
a Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
b Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.
c Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
d Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 76 -
e İnsanların Arasını Düzeltmek: 4/Nisâ, 114; 8/Enfâl, 1; 49/Hucurât, 9-10.
f Sulh (Barış) Daha Hayırlıdır: 4/Nisâ, 128.
g Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/
Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
h Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurat, 9.
Konu ile İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 471-478
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 117-118
3. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 319-320
4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 324-328
5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, 668-675
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neş. c. 1, s. 280-
281
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 4, s. 179-190
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s.
565-580
9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 439-442
10. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 276
11. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 157-158
12. Muht. Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 123-124
13. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 45
14. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s. 135-
142
15. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 204-205
16. El-Esâs fi’t-Tefsîr, Said Havva, Şamil Y. c. 1, s. 393-398
17. Ruhu’l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 2, s. 175-
179
18. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 13, s. 5-27
19. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. (S. Uludağ, İ. Kutluer, M.Uzun), c. 4, s. 11-21
20. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c.5, s. 393-394; c. 1, s. 120-121; c. 3, s. 302-
305
21. Yeni Ansiklopedi, Timaş Y. c. 3, s. 1217-1224
22. İslâm’da Nefis Tezkiyesi, Said Havva, Petek Y. s. 531-556, 438-441, 313-317
23. Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havva, Petek Y. s. 506-513
24. Müslüman Şahsiyeti, M. A. Haşimi, Risale Y. s. 137-164
25. Müslümanın Ahlâkı, Muhammed Gazali, Vahdet Y. s. 201-224, 249-265, 17-21
26. Hak Yolda Yürürken, Mustafa Meşhur, Fecr Y. s. 199-206
27. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
28. Dağarcık, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 19-20
29. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 67-
30. Hadis ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 77-97
31. Kur’an ve Sünnette Kalbî Hayat, Âdem Ergül, Altınoluk Y. s. 243-256
32. Kur’an’da Dostluk İlişkileri, Remzi Kaya, Ayışığı Kitapları Y. s. 43-45
33. Kur’ân-ı Kerim’de Sosyal Münasebetler, Âdâb-ı Muâşeret, M. Zeki Duman,
Özel Y. s. 37-53
34. Kur’an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, Yaşar Düzenli, İFAV Y. s. 325-331
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ
- 77 -
35. Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y.
s. 232-237
36. Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor? Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y. s. 225-229
37. Takvâ Bilinci, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 134-136, 255-257
38. Ahlâk Bilinci, Hüseyin Caneri, Denge Y. s. 37-42, 49-82
39. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 1, s. 205-208
40. Musâhabe, Mahmud Sami Ramazanoğlu, Erkam Y. c. 1, s. 11-32; c. 2, s. 149-
164, 97-110
41. İnsan Psikolojisi Üzerine, Muhammed Kutub, İşaret Y. s. 113-130
42. Hayâtü’s-Sahâbe, M. Yusuf Kandehlevi, İslâmî Neşriyat, c. 3, 100-117 ; c. 2, s.
474-664
43. İlmihal, İslâm ve Toplum, İSAM Y. c. 2, s. 523-531
44. İhyâu Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 4, s. u533-648
45. Medâricu’s Sâlikîn, İbn Kayyim el-Cevziyye, c. 3
46. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 158-159
47. Işığın Göründüğü Yer, Fethullah Gülen, Nil Y. s.34-38, 102-107
48. Gafletten Kurtuluş, Tenbihu’l-Ğâfilin, Ebulleys Semerkandi, Bedir Y. s. 553-
559
49. Sevgi Nedir, Alaaddin Başar, Zafer Y.
50. Sevgi Medeniyeti, Raşid Küçük, Rehber Y.
51. Sevgi Zaferdir, Mahir Duman, Gençlik Y.
52. Sevgi Atmosferi, Servet Engin, Adım Y.
53. İslâm’da Sevgi ve Kardeşlik, Hüsnü Ethem Cerrar, Dünya Y.
54. Başarı Yolunda Sevginin Gücü, M. Esad Coşan, Seha Neşriyat
55. Muhabbetulllah (Allah’ı Sevme), Şahver Çelikoğlu, Marifet Y.
56. Sevmek Ölmekle Başlar, Murat Başaran, Zafer Y.
57. Sevgi Yumağı, Nurcan Sevinç, Nesil Basım Yayın
58. Sevgi Yolu, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
59. Aşk Estetiği, Beşir Ayvazoğlu, Ötüken Neşriyat
60. Yavrularımıza Peygamber Sevgisi, M. Abdullah Yemani, Erkam Y.
61. Sevgili Kasidesi, Fatih Okumuş, Denge Y.
62. Sevgi, Leo Buscaglia, Çev. Nejat Ebcioğlu, İnkılap Kitabevi Y.
63. Sevgi İçin Doğmak, Leo Buscaglia, Çev. Mehmet Harmancı, İnkılap Kitabevi Y.
64. Sevgi Dünyasına Giden Yol, M. Scott Peck, Çev. Azize Bergin, Altın Kitaplar Y.
65. Sevgi Korkudan Özgürleşmektir, Gerald Jampolsk, Çev. Salih Serin, Kuraldışı Y.
66. Sevgi: Özgürlüğe Giden Yol, Peter Lauster, Çev. Nurettin Yıldırım, Doruk Y.
67. Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, Ercih Fromm, Çev. Yurdanur Salman, Payel Y.
68. Sevme Sanatı, Erich Fromm, Akış Y./Payel Y./Say Y./Star Yaprak Y.
69. Vahdet Ama Nasıl, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
70. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
71. Uhuvvet Risalesi, B. Said Nursi, Envâr Y./Sözler/Yeni Asya/İhlas-Nur Neşriyat
72. İslâm Kardeşliği, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
73. Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed M. Pickthall, Akabe Y.
74. Kardeşlik Çağrısı, Ramazan Kayan, Bakış Y.
75. Kardeşlik Çağrısı, Mehmet Metiner, Risale Y.
76. Müslümanların Kaynaşması, Selâmet Y.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 78 -
77. İslâm’da Müsamaha, İmam Gazali, Marifet Y.
78. İslâm’da Hoşgörü ve Sınırı, Taner Akçam, Başak Y.
79. Nebevî Hoşgörü, Yusuf Ziya Keskin, Timaş Y.
80. Müsamahada Ölçü, Heyet, İttihad Y.
81. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, T.Ö.V. Y.
82. Vahdete Yedi Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
83. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
84. İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y.
85. İhtilâftan Rahmete, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
86. İhtilâflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Kardavî, İlke Y.
87. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Câbir Alvânî, Risale Y.
88. Meşreb mi Tefrika mı? Mustafa Akgün, Özel Y.
89. Münakaşalar ve İhtilâf Sebepleri, Zekeriya Güler, T.D.V. Y.
90. İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umara, Denge Y.
91. İslâm’da Şahsiyet Hakları, Hüseyin Tekin Gökmenoğlu, T.D.V. Y.
92. İslâm’da Karşılıklı Haklar ve Vazifeler, Mehmet Talu, Şelâle Y.
93. Cihan Sulhü ve İslâm, Seyyid Kutub, Arslan Y.
94. İyi Müslüman, İsmail Lütfi Çakan, T.D.V. Y. s. 75-83, 90-95
95. Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y.
s. 232-237
96. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. c. 1, s. 139-160
97. Risâle-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 436-444
98. Unutulmaz Sözler ve Nükteler Antolojisi, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s. 334-
339, 330-331, 58-65
99. Hoşgörü: Nereye Kadar? Din ve Zorlama Veysel Kasar, Köprü, Kış 97
100. Din ve Fıtrat, s. 170-191
101. Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 188-199
- 79 -
İSYAN - İTAAT

İsyan; Anlam ve Mâhiyeti

İsyanın İki Yönü

Ma’siyet Ne Demektir?

İtaat; Anlam ve Mâhiyeti

Tâat Ne Demektir?

Kur’ân-ı Kerim’de İtaat ve İsyan Kavramı

Hadis-i Şeriflerde İtaat ve İsyan

İtaat Edilmesi Gereken Kimseler

İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler

Küfürde Önderler ve Onların İzinden Giden Uyduları

İtaat ve İsyan Yoluyla Düşülen Şirk

Allah’a İtaat ve İsyanın Boyutları

Bütün Evren Allah’a İtaat Etmektedir

Nerdesin Ey Güzel İsyan?
“Hatırlayın (ey İsrâil oğulları!) Verilen nimetlere karşılık, ‘Ey Mûsâ! Bir tek yemekle dayanamayız, bizim için Rabbine duâ et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın’ dediniz. Mûsâ ise (onlara): ‘Daha iyiyi daha kötü ile değiştiriyor musunuz?! O halde mısıra (şehre) inin. Herhalde istedikleriniz sizin için orada vardır.’ dedi. İşte (bu hâdiseden sonra) üzerlerine zillet (alçaklık) ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın gazabına uğradılar. Bu musîbetler (onların başına), Allah’ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak nebîleri/peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Onların hepsi, sadece isyanları ve düşmanlıkları sebebiyledir.” 239
İsyan; Anlam ve Mâhiyeti
“İsyan”ın sözlük anlamı, bir şeyi asa (değnek/sopa) ile engellemek demektir. Bu kelime zamanla, her türlü karşı çıkma, itaatsizlik etme, karşı koyma anlamlarını kazanmıştır. İsyan edene “âsi” denir. Allah’ın emirleri ve ilkeleri çerçevesinde üzerine düşeni yapmaktan kaçınmak, Allah’ı dinlemeyerek itaatsizlik yapmak, İslâmî literatürde “isyan”dır.
Meşrû (dine uygun) bir yönetime itaat etmeyerek karşı çıkan, İslâmî kanunlara uymayan kimselerin yaptığı da bir isyandır. Bu çeşit isyankâra “bağî” denilir. Hz. Musa’nın değneğinin adı da “asâ” idi. Yani “isyan” kelimesinin kökü olan kelime. Hz. Musa’nın
239 2/Bakara, 61
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 80 -
asası hem bilinen değnek idi, hem de o günün tâğutu Firavuna
karşı O’nun haklı isyanını sembolize ediyordu. Allah’a ve O’nun
peygamberine itaat etmeyip isyanla damgalanan Firavun’a 240 isyan,
Hz. Mûsa’nın mucizesi olmaktadır. Hz. Mûsa’nın asâ mûcizesi,
aynı zamanda, zâlim ve âsilere karşı kıyamı, onlara sopa göstermeyi
ve isyanı da içermektedir.
Bilindiği gibi, Hz. Musa, Firavun’un tanrılığına ve saltanatına
isyan etmişti. Çünkü Firavun, yoldan çıkmış ve tanrılık iddiasına
kalkışmıştı. Bir zulüm düzeni kurmuş ve o düzen ile insanlara haksız
yere hükmediyordu. Hz. Musa ise Allah’tan aldığı emirle ona
karşı gelmiş, ona itaat etmemişti. İşte Hz. Mûsa’nın elindeki asa,
zâlim yönetici Fir’avn’a isyanın sembolüydü.
Şeytan, Allah’ın ”Âdem’e secde edin” 241 emrine karşı gelerek ilk
isyan eden oldu. Yani Allah’a karşı geldi, itaat etmedi. O yüzden
olumsuz anlamda isyanın piri/duayeni şeytandır. Hz. Mûsa’nın isyanı
ise müspet ve güzel bir isyandı. Demek ki isyan kavramı hem
olumlu bir manaya, hem de olumsuz bir manaya gelebilir.
Hz. Âdem’in yasak meyveyi yemesi de bir itaatsizlikti. Bu, beşer
olmanın sonucu idi. O, hatasında direnmedi ve tevbe etti. Hâlbuki
şeytan isyanını sürdürdü, inatlaştı, hatta isyanını, isyana yönelten
hevâsını/kötü duygularını ilâh haline getirdi.
İsyanın İki Yönü
İsyan kavramının özünde hem yapma ve hem de yıkma anlayışı
vardır. Günahkârlar ve isyankârlar yıkmak için, Allah’a ve O’nun
ilkelerine, müslüman yöneticilere karşı çıkarlar ve yıkıcı olurlar.
Peygamberler ve onların izinden giden mü’minler, kötülüklere ve
Allah’a itaatsizlik eden zâlimlere itaat etmezler, onlara ve onların
zulüm düzenlerine karşı çıkarlar ve müfsitlerin yıktıklarını yapmaya
çalışırlar; onların isyanları ıslah içindir, yapıcı isyandır.
İnsanların yapmaya devam ettikleri yanlış âdetlere, mevcut
yönetimlerin uyguladıkları yanlış ilkelere karşı çıkmamak, isyan
etmemek, korkaklıktır, zillettir, teslimiyetçiliktir. Ortada olan kötülükleri
ve yanlışları kabul edip ses çıkarmamak, ilerlemeyi, olgunlaştırmayı
durdurur. Peygamberlerin en temel özelliklerinden
birini ve birincisini tevhid mesajını tebliğ ve onu hâkim kılma
mücadelesi oluşturmaktadır. Kelime-i tevhid, “lâ” ile yani isyanla
başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğuta isyan sözkonusudur tevhid mesajında.
Yani, Allah’a isyan edenlere isyan. Bütün peygamberler
240 Bk.10/Yûnus, 91; 79/Nâziât, 21
241 2/Bakara, 34
İSYAN - İTAAT
- 81 -
bu anlamda kutsal isyan ateşini tutuşturan isyan önderleridir. Firavun
da Hz. Mûsa da isyan eden âsi idiler. Hz. Mûsa, esas isyan
edene karşı şanlı bir isyan içindeydi, devrimci/inkılâpçı bir ruh ve
mûcizevî özellik taşıyordu; Firavun’un isyanı ise sonu helâkle biten,
zararı hem kendine hem çevresine bulaştıran bir isyandı.
Hz. Mûsâ ve asasından, Firavun’a isyandan söz açılmışken, kocası
Firavun’a değil de Allah’a itaat eden Âsiye Hanım’ı hatırlamamak
eksiklik olur. Âsiye, “isyan eden kadın” demektir. O, Allah’a
itaat etmeyen birisine kocası da olsa, devlet başkanı da olsa isyan
ediyor, âsiye oluyor. “Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını misal
gösterdi. O, ‘Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan
ve onun işinde çalışmaktan koru ve beni zâlimler topluluğundan kurtar!’
demişti.” 242
Âsiye annemiz, Firavun’a isyan edip Allah’a ve peygamberi
Mûsâ’ya iman ederek itaat ettiği için, bunun bedelini ödemiştir.
Ellerinden ve ayaklarından kazıklara bağlanmış, güneş altında
bırakılarak ona işkence edilmiştir. İman edip Allah’ı itaat edilecek
tek mercî kabul ettiği için işkencelere mâruz kalan Âsiye,
Kur’an’da mü’minlere iman ve kararlılık örneği olarak zikredilmiştir.
Hadislerde de Âsiye’den övgüyle söz edilmiş ve Hz. Meryem’le
birlikte o da en yüksek kemâle ermiş bir kadın olarak gösterilmiştir.
243 İsyan edilmesi gerekenlere, sıf bedel ödemenin dünyevî
zorluklarından dolayı itaatte kusur etmeyenler, Âsiye gibi zâlim
ve tâğutlara isyan edemeyenin erkek mi ürkek mi olduğunu değerlendirmelidirler.
İsyan kelimesinin olumsuz anlamı, Allah’a ve O’nun peygamberlerinin
yoluna karşı çıkıştır. Allah’a kulluk yapması için yaratılan
insanlardan bir kısmı, Allah’ın emirlerine, bile bile karşı gelmekte
ve isyan etmekteler. Bundan dolayı da günah kazanmaktalar. Bu
tür isyan, şeytanî isyandır.
Mü’minler, Allah’tan kendilerine bir emir geldiği zaman şöyle
derler:“Ey Rabbimiz! Dinledik ve itaat ettik (ediyoruz). Senin mağfiretine
(bağışlamana) sığınıyoruz. Ey Rabbimiz, dönüş Sanadır.”244 Allah’ın emirleri
karşısında alaycı bir tavır takınan, yahudileşenler de “dinledik
ve isyan ediyoruz.”245 derler ve seviyelerinin ne kadar alçak olduğunu
ortaya koyarlar. Mü’min, Allah’a itaat konusunu, geleceğe,
umut ve temennilere bırakamaz. Bilir ki, Peygamber’in ifadesiyle
242 66/Tahrim, 11
243 Bk. Buhâri, Enbiyâ 32, 46; Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70
244 2/Bakara, 285
245 2/Bakara, 93
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 82 -
“heleke’l müsevvifûn, sevfe’ciler/yarıncılar (itaati yarınlara bırakanlar) helâk
oldu.” Şeytan, bâtılı sevdiremediği kişiye, hakkı yarınlara bıraktırarak
onun günü kaybetmesine uğraşır. Ertesi gün de kaldığı yerden
devam eder: Yarınlar bitmedi ya... Büyük hedefler ve idealler
uğruna, yarın çok büyük eylem ve faâliyetler yapacağı ümit
ve temennisiyle günler şeytana itaatle geçer gider. Ama gerçek
mü’min Allah’ın emri kendine ulaşır ulaşmaz ‘dinledim, duydum
ve itaat ettim’ der, hemen o saniye eyleme geçmiştir bile. Az sonraya
bırakamaz, “az sonra” kendisi için olmayabilir çünkü.
Mü’min, kendi görüş, davranış ve seçme tercihini Rabbinden
yana kullanır, Rabbinin doğru hükümlerine teslim olur. Her konuda
O’nun ölçüsüyle hareket eder, O’nun emirlerine boyun eğer.
Peygamberi aracılığıyla gönderdiklerine itaat eder. “Allah ve Rasûlü
bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü’min erkekle mü’min kadına, o işte
kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan
ederse (karşı gelirse) apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” 246
Aldanan, unutan, gaflete düşen ve inanmayan kimseler,
Allah’a itaat etmezler, O’nun ilkelerine isyan ederler. Bunlar,
Allah’ın ilâhlığını ve Rabliğini yeterince takdir edemeyen ve aklını
yerli yerinde kullanmayanlardır. Bunlar, dünyada huzurdan
mahrum yaşadıkları gibi, âhirette de azap içinde olacaktır. Allah’a
ve peygambere isyan edenler, kendi arzularını (hevâlarını) üstün
görüp Allah’ın Rabliğini ve büyüklüğünü takdir edemeyenlerdir.
İsyan edenler, yanlışlar içinde yüzen, kendine ve başkalarına zulmeden
ve yeryüzünde sürekli fesat/bozgunculuk çıkaran kimselerdir.
İlk isyancı şeytandır. Öyleyse kim aynen onun gibi kibirlenerek
Rabbine itaatsızlık ederse, onda şeytan ahlâkı var demektir.
Allah ve O’nun peygamberine isyan, O’nu tanımamak, O’nun
koyduğu kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın İslâm’dan
uzaklaşmasına sebep olur. Mü’minler, ancak zararlı, yanlış, bâtıl
ve sapık fikirlere, inançlara, sistemlere isyan ederler veya en azından,
itaat etmezler. Allah’a hiç isyan etmeyen melekleri 247 düşünürler.
Her anlarını Allah’a ibâdet ve itaat içinde değerlendiren ve
toplumlarındaki zâlim ve tâğutlara baş kaldıran peygamberleri 248
örnek alırlar.
Ma’siyet Ne Demektir?
“Ma’siyet”, isyan kökünden türemiş bir kavramdır. “Ma’siyet”,
baş kaldırmak, isyan etmek, sınırları çiğnemek, Allah’ın ve
246 33/Ahzâb, 36
247 66 Tahrim/6
248 16/Nahl, 36
İSYAN - İTAAT
- 83 -
Rasûlü’nün emrini dinlememek demektir. En geniş anlamıyla
“ma’siyet” günahlara dalmayı, Allah ve Rasûlüne karşı gelmeyi,
helâl ve haram sınırlarını aşmayı ifade eder.
İnanması, teslim olması ve itaat etmesi gereken insanın, inkârcı
olması ve Allah’ın emirlerini dinlememesi ma’siyet olduğu gibi;
inandıktan sonra da birtakım haramları işlemesi yine ma’siyettir.
Kur’an, bu kelimeyi isyan edenler, haddi aşanlar, sınırları çiğneyenler
hakkında kullanır. Onların yaptıkları fiiller, itaat emrinin
dışındadır. İtaatı terkedip, emirlere karşı gelene âsi oldu denir.
Onun bu yaptığı karşı gelme, emri dinlememe, konulan kurala
aykırı hareket etme fiiline de ma’siyet denilir.
Kur’an, ma’siyet sahiplerini uyarıyor ve tehdit ediyor. Onları
bu davranışlarından vazgeçirmeye davet ediyor. Çünkü her türlü
ma’siyet insana iki dünyada da zarar verecektir. Kur’an-ı Kerim,
ma’siyet kelimesini iki yerde kullanır ve ‘peygambere karşı gelme’
şeklinde bir ifadeyi dile getirir. 249
Dinin kötü dediği fiiller, nüanslarına ve işlevlerine göre
Kur’an’da farklı kelime ve kavramlarla anlatılmaktadır. Ma’siyet
kelimesinin bunların birçoğu ile yakından ilgisi vardır. İnsanların
yaptığı zulüm, fücur, fısk, zenb (günah), kibir, tekzib (yalanlama),
ism (günah), hata ve seyyie (günah ve kötülük) gibi yanlış davranışlar
ma’siyet kategorisine girer. Bütün bunlar kötü davranışlardır.
Bu ma’siyetleri işleyen kimseler, dünyada zararlarını gördükleri
gibi; esas olarak âhirette büyük cezayı hak ederler.
Ma’siyete düşmek, isyan hali üzere olmak, bunu bir ahlâk haline
getirmek müslümana yakışmaz. Müslüman, İslâm’a inanan ve
Allah’a itaat sözü veren ve bunu amelleriyle gösteren insandır; o
ma’siyetin her türlüsünden kaçınmaya gayret eder.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor:“Ma’siyet konusunda
kullara itaat edilmez. İtaat, mârufadır.” 250 Ana-babaya itaat Allah’ın
emridir. Ancak ana-baba günah işlemeyi, Allah’a isyanı emrederse
onlara bu konuda itaat edilmez. Yine müslümanları yönetenler
onlara günah işlemeyi emrederlerse, ya da Kur’an’a aykırı bir
hükmü kabul etmelerini isterlerse onlara itaat edilmez. Bir başka
deyişle “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.” 251
249 Bk. 58/Mücâdele, 8-9
250 Buhârî, Cihad 107, 4/60; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955
251 Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 84 -
İtaat; Anlam ve Mâhiyeti
“İtaat”, kulun yaratıcı karşısında olması gereken durumunu
açıklayan önemli bir kavramdır. İnsan, kul olarak Yaratıcısının
karşısında ne yapacaktır? Onun rolü nedir? Rabbi ondan ne gibi
tavırlar beklemektedir? İtaat, sözlükte inkıyad etmek, yani boyun
eğmek demektir. Emre uyma, sözü dinleme, alınan emri yerine
getirme, verilen emre göre hareket etme anlamlarına da gelir.
Türkçede kullanılan itaat kelimesi de aynı anlamdadır.İtaat eden
kimseye “mutî” denilir. Aynı kökten gelen “tâat” kelimesi, emredileni
yerine getirme, denileni yapma demektir. İtaat’ın karşıtı
“isyan”dır. Ayrıca serkeşlik ve muhalefet de onun zıddıdır.
Allah, yarattığı ve nimet verdiği kullarının kendisine isyan değil;
itaat etmelerini istemektedir. Eğer insan, tek ve gerçek ilâh
olarak âlemlerin Rabbine itaat etmezse; başka ilâhlara itaat edecektir.
Bu da onu sapıklığa ve zarara uğratacaktır. Allah, kendisine
itaatı emrettiği gibi, kendi adına bazı kimselere de itaat etmeyi
kullarına emretmektedir: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine
ve sizden olan emir sahiplerine (sizin gibi mü’min olan yetkililere) itaat
edin.…” 252
Peygambere itaat, O’nun yolunu takip etmek, Allah’a itaat gibidir;
O’na karşı gelmek de Allah’a isyan gibidir.253 Allah’ın adıyla
ve O’nun emirleri doğrultusunda iş yapan bütün yetki sahiplerine,
dinin sınırları içerisinde kalmak şartıyla itaat edilir. 254Müslümanları
yönetenler onlara günah işlemeyi emrederlerse, ya da Kur’an’a
aykırı bir hükmü kabul etmelerini isterlerse onlara itaat edilmez. 255
Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.256 Peygamberimiz
(s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Kim bana itaat etmişse mutlaka
Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan etmişse, mutlaka Allah’a isyan
etmiştir. Kim emîr’e (meşru yöneticiye) itaat ederse mutlaka bana itaat
etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse mutlaka bana isyan etmiş olur.” 257
Müslümanlar, “ülü’l emr” bile İslâm’ın hükümlerine aykırı,
yani günah bir şeyi emrederse onlara uymayacaklarına göre;
kâfir ve müşriklerin hükümlerine ve dinlerine hiç itaat edemezler.
Onların yollarına uymazlar, İslâm’a aykırı işlerini örnek almazlar.
252 4/Nisâ, 59
253 4/Nisâ, 80
254 Buharî, Ahkâm 4, 9/79; İbn Mâce, Cihad 39, hadis no: 2859-2862, 2/954
255 İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955
256 Buhâri, Cihad 109, 4/60; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
257 Buhâri, Ahkâm 1, 9/77; Müslim, İmâre 32-33, hadis no: 1835, 3/1466; Nesâi,
Bey’at 27, 7/138
İSYAN - İTAAT
- 85 -
Kâfir ve müşriklere itaat; onları takip etmek, onların izleri üzerinden
gitmek, din ve dünya görüşü noktasında onların görüşlerini
benimsemek, ya da onların emrettiklerini Allah’ın rızasına uymasa
bile yerine getirmektir. Kur’an, mü’minleri şöyle uyarıyor: “Ey
iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba
itaat edecek olursanız, sizi imanınızdan sonra kâfir yaparak (dininizden)
geri çevirirler.” 258
Son asırlarda müşrikleri ve Kur’an’ın kâfir dediklerini izleyen,
onların hükümlerini ve görüşlerini üstün kabul eden, İslâm’ın
ölçüleri yerine -çağdaşlık kılıfıyla- onların ilkelerini ve ölçülerini
alan kimseler bu tehlikeyi yaşamaktadırlar. Özellikle batıdan gelen
bâtıl ilkelere, ölçülere, anlayışlara -Kur’an’ın ölçülerine rağmen-
sarılanların iman iddiası ne kadar gerçekçidir?
Mü’minler kâfirlere itaat ederlerse, kâfirler onları dinlerinden
döndürürler, kendileri gibi yaparlar. O zaman da müslümanlar
büsbütün kaybetmiş olurlar.259 Şeytanın dostlarına itaat edenler
şirke düşerler.260 Müşrikler, inkâr edenler, iki kimlikli münâfıklar,
ehli kitap olanlar, itaat edilmeye lâyık değillerdir. Onların din görüşü,
hayata bakışları, hükümleri yanlıştır; gittikleri yol bâtıldır,
dalâlettir.
İnkârcılar Cehennem azabı ile yüz yüze geldikleri zaman, “ah
keşke Allah’a ve O’nun Rasûlüne (dünyada iken) itaat etseydik”
diyecekler.261 Dünyada iken kim Allah’a ve O’nun son Rasûlü Hz.
Muhammed’e (s.a.s.) itaat ederse, O’nun getirip tebliğ ettiği Din’e
uygun yaşarsa; şüphesiz o büyük bir kurtuluşla kurtulacaktır. 262
Tâat Ne Demektir?
“Tâat”, emredileni yerine getirme, denileni yapma, boyun
eğme, özellikle ilâhî emirlere uyma, takvâ, ibâdet anlamlarına gelir.
Tâat kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 3 âyette geçer. 263
“(Münâfıklar) Sen hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde
mutlaka (savaşa) çıkacaklarına dair, en ağır yeminleri ile Allah’a
yemin ettiler. De ki: ‘Yemin etmeyin. Tâat (itâatiniz) mâlûmdur!
Bilin ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”264Âyetten anlaşıldığına
göre, itaat edeceğine en ağır yeminlerle söz vermek, fakat
258 3/Âl-i İmran,100
259 3/Âl-i İmran, 143
260 6/En’âm, 121
261 33/Ahzâb, 66
262 33 Ahzab/71; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 320-323
263 4/Nisâ, 81; 24/Nûr, 53; 47/Muhammed, 21
264 24/Nûr, 53
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 86 -
sözlerini yerine getirmemek münâfıkların özelliğidir. Nitekim
hadis-i şerifte, münâfıklığın belirtilerinden birinin de sözünde
durmamak olduğu açıklanmıştır. “(Onların vazifesi) tâat (itaat) ve
güzel sözdür. İş ciddiye bindiği zaman, Allah’a sadâkat gösterselerdi,
elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.”265 Âyette, vazifeleri
itaat ve güzel söz söyleme durumunda olanların isteklerinde
samimi olmaları gerektiği vurgulanır. Peygamberimiz, “Allah’a
isyanda tâat yoktur.” buyurmuştur. Burada, ma’siyet olan şeyi emrettikleri
zaman, emir sahiplerine itaat edilmemesi kast edilmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’de İtaat ve İsyan Kavramı
İtaat kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 129 yerde geçer. İsyan kelimesi
ise 32 yerde kullanılır. İtaatın Kur’an’da bu kadar yerde bahsedilmesi
de gösteriyor ki, bu çok önemli bir ibâdettir. Kur’an’ın
bildirdiğine göre itaat, Allah’tan gelecek rahmet ve merhametin
vesilesi olduğu gibi,266 cennetin267 ve inkârcılara karşı kazanılacak
zaferin de anahtarıdır. Allah’a ve Rasûlü’ne isyan da, dünyevî zarar
ve ziyanların sebebi olduğu gibi, esas olarak da sonu pişmanlıkla268ve
cehennemle269 sonuçlanan âdiliktir.270 Allah’a ve Rasûlüne
itaatten yüz çevirmek, mü’minlik iddasına ters düşer.271 Kalabalığa,
çoğunluğa itaat de Allah’ın yolundan sapmayı sonuçlandıran
bir tehlikedir. 272
İtaat kavramı, Kur’an’da bütün temel boyutlarıyla ele alınır.
İtaat edilmesi gerekenler, itaat edilmeyecekler, itaatin ve isyanın
sonuçları, âyetlerde çok açık bir şekilde izah edilir.
“Sen onların dinine uyuncaya kadar ne yahûdiler, ne de hıristiyanlar
senden râzı olurlar. De ki, ‘doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen
ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki
Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” 273
“Onlara (müşriklere) ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar,
‘hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ dediler. Ya ataları
bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” 274
265 47/Muhammed, 21
266 3/Âl-i İmrân, 132
267 4/Nisâ, 13
268 25/Furkan, 27-29; 33/Ahzâb, 66
269 4/Nisâ, 14, 115
270 11/Hûd, 59
271 24/Nûr, 47
272 6/En’âm, 116
273 2/Bakara, 120
274 2/Bakara, 170
İSYAN - İTAAT
- 87 -
“Ey Rabbimiz! Dinledik ve itaat ettik (ediyoruz). Senin mağfiretine (bağışlamana)
sığınıyoruz. Ey Rabbimiz, dönüş Sanadır.” 275
(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da
sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet
edicidir. De ki: Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse
bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 276
“Gökte ve yerde her ne varsa hepsi de isteyerek veya istemeyerek
Allah’a teslim olmuşlardır.” 277
“Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir
gruba itaat edecek olursanız, sizi imanınızdan sonra kâfir yaparak (dininizden)
geri çevirirler.” 278
“Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin ki size merhamet edilsin.” 279
“Ey iman edenler! Kâfirlere uyarsanız, sizi eski dininize geri çevirirler; o
takdirde büsbütün kaybedersiniz.” 280
“Bunlar, Allah’ın (koyduğu) sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne
itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır;
orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve
Peygamberi’ne karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı
kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azâb vardır.” 281
“Küfür yoluna sapıp Peygamber’i dinlemeyenler o gün yerin dibine
batırılmayı temenni ederler ve Allah’tan hiçbir haberi gizleyemezler.” 282
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan emir
sahiplerine (müslüman yöneticilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa
düşerseniz -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu
Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların tâlimatına göre halledin); bu hem hayırlı,
hem de netice bakımından daha iyidir.” 283
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine (Kitab’a) ve Rasûl’e gelin (onlara başvuralım)’
denildiği zaman, münâfıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.”
284
“Biz her peygamberi, ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi
için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler
275 2/Bakara, 285
276 3/Âl-i İmrân, 31-32
277 3/Âl-i İmrân, 83
278 3/Âl-i İmran,100
279 3/Âl-i İmrân, 132
280 3/Âl-i İmrân, 149
281 4/Nisâ, 13-14
282 4/Nisâ, 42
283 4/Nisâ, 59
284 4/Nisâ, 61
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 88 -
de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi
Allah’ı ziyadesiyle affedici, merhamet edici bulurlardı. Hayır! Rabbine andolsun
ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra
da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla
kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” 285
“Kim Allah’a ve Rasûl’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet
verdiği (lütufta bulunduğu) peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlih
kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” 286
“Kim Rasûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince,
seni onların başına bekçi göndermedik.” 287
“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar
ve mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yolda bırakırız
ve cehenneme sokarız; o, ne kötü bir yerdir.” 288
“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma.
Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına
dikkat et.” 289
“Yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edecek olursan, seni Allah’ın
yolundan saptırırlar. Onlar, zandan/tahminden başka bir şeye tâbi olmaz,
yalandan başka (söz de) söylemezler.” 290
“(Hâlâ) bilmediler mi ki: Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı çıkarsa elbette
onun için, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte bu büyük
rüsvaylıktır.” 291
“...Kalbini bizi anmaktan gâfil kıldığımız, hevâsına/kötü arzularına uymuş
ve işi gücü aşırılık olan kimseye itaat etme.” 292
“(Bazı insanlar) ‘Allah’a ve Peygamber’e iman ettik ve itaat ettik’ diyorlar;
ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Bunlar mü’min
değillerdir.” 293
“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildiklerinde,
‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür.
İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim, Allah’a ve Rasûlüne itaat eder,
Allah’a huşû/saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar bedbahtlıktan
kurtulanlardır.” 294
285 4/Nisâ, 64-65
286 4/Nisâ, 69
287 4/Nisâ, 80
288 4/Nisâ, 115
289 5/Mâide, 49
290 6/En’âm, 116
291 9/Tevbe, 63
292 18/Kehf, 28
293 24/Nûr, 47
294 24/Nûr, 51-52
İSYAN - İTAAT
- 89 -
“...Onun (Peygamber’in) emrine aykırı davranlar, başlarına bir belâ gilmesinden
veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”
295
“O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberlerle
birlikte bir yol tutsaydım! Yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim!
Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı.”
296
“Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü’min erkekle
mü’min kadına, o işte kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Kim
Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse (karşı gelirse) apaçık bir sapıklığa düşmüştür.”
297
“Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘eyvah bize! Keşke Allah’a itaat
etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize
ve büyüklerimize itaat ettik de onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler.
‘Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden
kov.” 298
“Sonra seni din konusunda bir şeriat (ve düzen) sahibi kıldık. Sen ona
uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.” 299
“...Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da
sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” 300
“...Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle
birlikte) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.” 301
Hadis-i Şeriflerde İtaat ve İsyan
“Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana
isyan etmişse, mutlaka Allah’a isyan etmiştir. Kim emîr’e (meşru yöneticiye)
itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse
mutlaka bana isyan etmiş olur.” 302
“Ümmetimin hepsi Cennet’e girecektir. Ancak kaçınanlar hâriç, onlar
giremeyecektir.” Ashâb: “Kim Cennet’e girmekten kaçınır yâ
Rasûlallah?” diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim
295 24/Nur, 63
296 25/Furkan, 27-29
297 33/Ahzâb, 36
298 33/Ahzâb, 66-68
299 45/Câsiye, 18
300 59/Haşr, 7
301 72/Cin, 23
302 Buhâri, Ahkâm 1, 9/77; Müslim, İmâre 32-33, hadis no: 1835, 3/1466; Nesâi,
Bey’at 27, 7/138; İbn Mâce, Cihad 39
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 90 -
bana itaat ederse, Cennete girer. Kim de bana âsi olursa (emirlerime
itaat etmezse) o Cennete girmekten çekinip kaçınmış olur (ve Cennete
giremez).” 303
“Bir müslümanın, bir günah işlemekle emrolunması dışında, hoşlandığı
ve hoşlanmadığı her hususta müslüman emîrine itaat etmesi gerekir.
Bir günah işlemekle emrolunduğu zaman dinlemek ve itaat etmek yoktur.”
304
“Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.” 305
“Ma’siyet/Allah’a isyan konusunda kullara itaat edilmez. İtaat,
mârufadır (meşrû ve iyi olanadır).” 306
“İçinizde Allah’ın Kitabını ayakta tuttuğu (onunla amel ettiği) ve sizi
Allah’ın kitabı ile sevk ve idare ettiği müddetçe, başınızdaki emîr, başı
simsiyah üzüm tanesi gibi olan Habeşli bir köle de olsa dinleyin ve itaat
edin.” 307
“Başınızdakilerden kim size Allah’a isyan etmeyi emrederse, sakın o
hususta ona itaat etmeyin.” 308
“Ubâde bin Sâmit’ten (r.a.): Rasûlullah’a (s.a.s.) kolaylıkta ve zorlukta,
hoşumuza giden ve gitmeyen hususlarda, onun korunup kollanmasında,
Allah katından bir burhanla apaçık bir küfrünü görmediğimiz sürece
verilmiş olan emirde/işte çekişmeyeceğimize ve kınayanın kınamasından
çekinmeksizin nerede, nasıl olursa olsun hakkı söylemek üzere işitip itaat
etmeye bey’at ettik.” 309
İbn Abbas’dan (r.a.) rivâyet olunmuştur. O der ki: Bir münâfık
ile bir yahudi arasında husûmet vardı. Yahudi, ‘haydi gel,
Muhammed’e gidelim’ derken, münâfık, ‘hayır, gel Kâ’b bin el-
Eşref’e gidelim’ demişti. Ancak, yahudinin ısrar etmesi üzerine
münâfık Hz. Peygamber’in huzurunda muhâkeme olunmayı kabul
etti ve onunla birlikte Hz. Peygamber’in huzuruna vardı. Hz. Peygamber,
yahudinin lehine hüküm verdi. Rasûlullah’ın huzurundan
çıkarlarken münâfık; ‘ben bu hükme râzı değilim. Haydi, gel Ebû
303 Buhârî, İ’tisâm, 12
304 İbn Mâce, Cihad 40
305 Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
306 Buhârî, Cihad 107, Ahkâm, 4; Tecrid- Sarih Terc. 12/294; Müslim, İmâre 38-
40; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955
307 Buhâri, Ahkâm, 4; S. Buhâri Tecrîd-i Sarih Terc. 12/314, Fethu’l Bâri, 13/108
308 İbn Mâce, Cihad 40
309 Buhârî, Ahkâm, S. Buhâri Tecrid-i Sarih Terc. c. 12, s. 293-294, Fethu’l Bâri,
13/5; Müslim, hadis no: 1709
İSYAN - İTAAT
- 91 -
Bekir’e gidelim’ dedi. O da yahudi lehine hüküm verdi. Münâfık
buna da râzı olmayarak; ‘haydi gel, Ömer’e gidelim’ dedi. Hz.
Ömer’in yanına gittiler. Yahudi, Hz. Ömer’e; ‘Peygamber’e gittik,
O’nun verdiği hükme râzı olmadı. Sonra Ebû Bekir’e gittik, onun
verdiği hükme de râzı olmadı’ diyerek durumu anlattı. Hz. Ömer,
münâfığa ‘öyle mi?’ diye sordu. Münâfık ‘evet’ dedi. Hz. Ömer
(r.a.); ‘öyleyse ikiniz, ben yanınıza gelinceye kadar biraz bekleyin.
Şimdi hemen gelip aranızda hükmedeceğim’ diyerek eve girdi. Kılıcını
alarak münâfığın boynunu vurup onu öldürdü ve dedi ki:
‘Allah’ın hükmüne ve O’nun Rasûlü’nün hükmüne râzı olmayanın
hakkında işte ben, böyle hüküm veririm!’ Yahudi kaçtı. Bunun
üzerine şu âyet nâzil oldu: “Hayır; Rabbine andolsun ki aralarında çıkan
anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden
içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe
iman etmiş olmazlar.”310 Bu olay üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz.
Ömer’e hitâben buyurdu ki: “Sen fâruk’sun! (Hakla bâtılı ayıransın)”
İşte Hz. Ömer, o günden itibaren “el-Fâruk” diye isimlendirildi. 311
“Bir kere Nebî (s.a.s.) uyurken yanına birtakım melekler gelerek bunlardan
bazıları: ‘Bu zat uyuyor’ dedi; bazıları da: ‘Gözü uyuyor, fakat kalbi
uyanıktır’ dedi. Bunun üzerine bu melekler (birbirlerine) ‘bu dostunuzun
üstün sıfatı vardır, haydi siz de bunun yüce mevkiini hârici bir örnekle
temsil edin’ dediler. Fakat bazıları; ‘iyi ama bu zat uyuyor’ dediler. Bazıları
da: ‘Hayır, O’nun gözü uyuyor, fakat kalbi uyanıktır’ dediler. Bunun
üzerine melekler; ‘Bu zâtın hâricî benzeri, şu kimsenin misali gibidir ki, o
kimse yeni bir ev yaptırır, o evde bir velîme ziyafeti tertip edip (bu ziyafete)
insanları dâvet etmek için bir dâvetçi gönderir; bu dâvetçinin dâvetine
kim icâbet ederse, o (mükemmel) eve girer ve (mükellef) ziyafeti yer. Kim
de dâvetçinin dâvetine icâbet etmezse o eve giremez, ziyafet yemeklerini
de yiyemez.’ Bunun üzerine melekler, yine birbirlerine: ‘Haydi bu temsili
bu zâta izah edin de anlasın’ dediler. Fakat yine bunlardan bazıları, ‘iyi
ama bu zat uyuyor’ dediler. Bazıları da ‘hayır, gözleri uyuyor, fakat kalbi
uyanıktır’ dediler. Bunun üzerine melekler (kendi aralarında temsili izah
ederek): ‘O ev cennettir; dâvetçi de Muhammed (s.a.s.)’dir. Kim O’na itaat
ederse Allah’a itaat etmiştir. Kim de O’na âsi olur, baş kaldırırsa Aziz
ve Celil olan Allah’a âsi olmuştur. Hz. Muhammed insanların arasını ayırt
etmiştir (itaat ve isyan şiarını bildirip inananları, inanmayanları birbirinden
ayırt etmiştir).” 312
310 4/Nisâ, 65
311 Müslim, A. Dâvudoğlu Terc. 10/146; Ebû Dâvud, Sünnet 6, hadis no: 4607;
Tirmizî, İlm, 16, hadis no: 2815; İbn Mâce, Mukaddime 6, hadis no: 42, 43;
İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, 4/1753-1754
312 Buhâri, İ’tisâm 2; Tedrîc-i Sarih Terc. c. 12, s. 403-404
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 92 -
İtaat Edilmesi Gereken Kimseler
Kur’an’da itaat edilmesi gerekenler; Allah, peygamberler ve
müslüman ülü’l emr olarak belirlenir.
a- Allah’a İtaat: Kâinatı yoktan var eden ve yöneten Allah’a
kayıtsız şartsız itaat edilmelidir. Mü’min, Allah’a ve O’ndan gelen
hayat kanunlarına itaat etmek için iman eden insandır. O’nun
emirleri ve yasaklarına itaat edilmedikçe iman, en küçük bir sarsıntıda
yıkılmaya mahkûm olacak şekilde zayıftır. Allah’a itaat,
emrettiği her konuda yerine getirilmelidir. Kişisel, sosyal, ailevî ve
siyasî, vs. bütün konularda Allah’ın emirlerine itaat, Allah’a iman
etmenin zarurî gereğidir.
Evet, Allah vardır, birdir, yaratandır. Ezelî ve ebedî olandır.
Gören, işiten, dilediğini istediği anda ve şekilde yapmaya gücü
yetendir. Mâziyi, hali, istikbali ve yarattığı insanların hayatlarını
tanzim edecek kanunları en iyi bilen, emirler ve yasaklar koymaya
yegâne yetkili olandır. Mü’min olabilmek için Allah’a bütün bu
ölçüler çerçevesinde inanmak gerekir. Allah’ı en bilgili ve kudretli
Rab kabul edip de, tatbik olunması için koyduğu emirleri ve yasaklarını,
uygulanmasına gerek olmayan yasalar dizisi olarak görmek
veya çevremize bu tür bir görüşün insanı olduğumuz fikrini
verdirebilecek yaşantı biçimlerinin içine düşmek, fiilen O’na inanmamaktır.
O yüzden gerçek anlamıyla Allah’a iman, ancak Allah’a
itaatle gerçekleşir. Bunun içindir ki, O’nun emirleri ve yasaklarına
kayıtsız şartsız itaat etmek mecburiyetindeyiz. “Gücünüzün yettiği
kadar Allah’tan korkun/sakının. (Emirlerini) dinleyin ve itaat edin. Kendi
iyiliğiniz için infak edin/Allah için harcayın. Nefsinin cimriliğinden korunan
kimseler kurtuluşa ererler.” 313
b- Rasûl’e İtaat: Bilindiği gibi, peygamberlere iman, temel
iman esaslarındandır. Tevhid kelimesinin, şehadet andının ikinci
bölümü Hz. Muhammed’i Allah’ın peygamberi olarak kabul etmektir.
Onu peygamber kabul etmek de, hayatımızda hiçbir fonksiyonu
olmayan kuru bir vicdan işi değildir. Hz. Muhammed’e
(s.a.s.) iman, ona itaat etmek içindir. “Biz her peygamberi, ancak
Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik...”314 Çünkü O,
yalnız inanılmak için değil; fiilen önder edinilip itaat edilmek için
gönderilmiştir. Ona itaat etmedikçe gerçekten O’nu rehber tanımış
olmayız. Çünkü O’na inandığımızı ifade ettiğimiz halde, nefsî
arzularımıza tâbi olmak, toplumun olumsuz akışını izlemek, çeşitli
bâtıl düzenlerin kurucuları ve temsilcilerine itaat ederek onların
313 64/Teğâbün, 16
314 4/Nisâ, 64
İSYAN - İTAAT
- 93 -
izlerini takip etmek, fiilen Hz. Muhammed’in (s.a.s.) mukaddes
önderliğini yalanlamaktır. Bunun içindir ki, Peygamberimiz şöyle
buyurmuştur: “Sizden birinizin nefsi, getirip tebliğ ettiğim İslâm dinine
(ve benim hayat önderliğime) istekle tâbi olmadıkça gerçekten iman etmiş
olamaz.”
Mü’min olarak vazifemiz, Allah’a ve elçisine kayıtsız şartsız
itaat etmek, bunun için de İslâm’ı aşkla şevkle yaşamaktır. Biz,
O’na, sevmek ve itaat etmek için iman ettik. Eğer kişisel hayatımızı,
âilevî yaşantımızı, iş ve davranışımızı peygamberimizin yaşayışına
uygun hale getirmezsek, sosyal ve siyasal hayatımızı O’nun
tebliğ ettiği ve bizzat yaşayarak örneklerini sergilediği sisteme
göre tanzim etmezsek, O’na inanmamızın ne anlamı olacaktır?
Kendi arzularımızı mâbutlaştırdıktan, şunun bunun ardından sürüklendikten,
toplumun olumsuz etkilerine tâbi olduktan sonra,
aziz peygamberimize iman etmenin pratik hayatta elbette ki hiçbir
önemi kalmayacaktır. 315
Rasûlullah’a itaat etmeyip, O’nun dâvetine icâbet etmeyenler,
hevâlarına/kötü arzularına tâbi olan kimselerdir ve sapıktırlar. 316
Kur’an’da Allah’a ve peygambere itaat, çoğu yerde birlikte ele
alınmakta veya birbiriyle ilgisi gündeme gelmektedir. Kur’an’da
açıkça belirtilmektedir ki, peygamber’e itaat, Allah’a itaat demektir.
Allah’a olduğu gibi, peygambere itaat de imanın bir göstergesi
ve sonucudur. Mü’minler, Allah’a ve Rasûlü’ne kayıtsız şartsız ve
gönülden itaat ederken, münâfıklar, iman konusunda olduğu gibi,
itaat konusunda da kaypak ve çifte standartlıdır. İtaat, merhamet
kaynağıdır.
“Kim Allah’a ve Rasûl’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet
verdiği (lütufta bulunduğu) peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlih
kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” 317
“Kim Rasûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince,
seni onların başına bekçi göndermedik.” 318
“(Hâlâ) bilmediler mi ki: Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı çıkarsa elbette
onun için, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte bu büyük
rüsvaylıktır.” 319
“(Bazı insanlar) ‘Allah’a ve Peygamber’e iman ettik ve itaat ettik’
315 Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, 2/173-174
316 28/Kasas, 50
317 4/Nisâ, 69
318 4/Nisâ, 80
319 9/Tevbe, 63
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 94 -
diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Bunlar mü’min
değillerdir.” 320
“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildiklerinde,
‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür.
İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim, Allah’a ve Rasûlüne itaat eder,
Allah’a huşû/saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar bedbahtlıktan
kurtulanlardır.” 321
“...Onun (Peygamber’in) emrine aykırı davranlar, başlarına bir belâ gilmesinden
veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”
322
“O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberlerle
birlikte bir yol tutsaydım! Yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim!
Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı.”
323
“Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü’min erkekle
mü’min kadına, o işte kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Kim
Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse (karşı gelirse) apaçık bir sapıklığa düşmüştür.”
324
“Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘eyvah bize! Keşke Allah’a itaat
etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler.” 325
“...Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da
sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” 326
“...Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle
birlikte) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.” 327
Rasûlullah’a itaatin önemiyle ilgili hadis-i şeriflere bakarsak,
bu itaatin imanla direkt bağlantılı olduğunu, peygambere itaatin
Allah’a itaatin gereği olduğunu görürüz:
“Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana
isyan etmişse, mutlaka Allah’a isyan etmiştir. Kim emîr’e (meşru yöneticiye)
itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse
mutlaka bana isyan etmiş olur.” 328
320 24/Nûr, 47
321 24/Nûr, 51-52
322 24/Nur, 63
323 25/Furkan, 27-29
324 33/Ahzâb, 36
325 33/Ahzâb, 66
326 59/Haşr, 7
327 72/Cin, 23
328 Buhâri, Ahkâm 1, 9/77; Müslim, İmâre 32-33, hadis no: 1835, 3/1466; Nesâi,
Bey’at 27, 7/138
İSYAN - İTAAT
- 95 -
“Ümmetimin hepsi Cennet’e girecektir. Ancak kaçınanlar hâriç, onlar
giremeyecektir.” Ashâb: “Kim Cennet’e girmekten kaçınır yâ
Rasûlallah?” diye sordular. Rasûllah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim
bana itaat ederse, Cennete girer. Kim de bana âsi olursa (emirlerime
itaat etmezse) o Cennete girmekten çekinip kaçınmış olur (ve Cennete
giremez).” 329
c- Ulu’l-emr’e İtaat: İtaat edileceklerin üçüncüsü, mü’minlerden
olan emir sahibi, mü’minlerin ulu’l-emridir. “Ey iman edenler! Allah’a
itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan emir sahiplerine (müslüman yöneticilere)
de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a
ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların
tâlimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından
daha iyidir.” 330Ulu’l-emre itaat, ilk iki itaat gibi kayıtsız şartsız değil;
ulu’l-emrin Allah’a ve Rasûle itaatiyle kayıtlı ve şartlı bir itaattir.
Emir sahipleri Allah’a itaat sınırını aşıyorlarsa ma’siyettedirler.
Ma’siyette olana da itaat değil; itaatsizlik vaciptir. Ayrıca, herhangi
bir “emir sahibi” değil; müslüman bir ulu’l-emre itaat emredilmektedir.
Bu âyette emredilen itaatle ilgili dikkat edilecek bazı hususlar:
a) Allah’a ve Rasûlüne itaat emri verilirken; Allah ile Peygamber
hakkında “itaat edin” anlamına gelen “etîû” emri tekrarlanmış;
“ulu’l-emr/emir sahipleri” hakkında bu emir tekrarlanmamıştır.
Müfessirlere ve fukahâya göre bunun anlamı ve sebebi şudur:
Allah’a ve Peygambere itaat, kayıtsız şartsızdır. O bakımdan onlar
hakkında bu emir tekrarlanırken; “emir sahipleri” hakkında bu
emir tekrarlanmamıştır. Çünkü ulu’l-emre itaat, şeriatin çerçevesinde,
mâruf ölçüler içerisinde sözkonusudur. Bu ölçü ve çerçevenin
dışında kalan emir ve hükümlere, itaat etmemekten başlayarak,
gerektiğinde ve şartların uygun olması halinde ayaklanarak
karşı çıkmak ise; bir hak değil; bir görevdir.
b) Kendilerine itaat edilmesi bu ölçü ve çerçeve içerisinde
sözkonusu olan ulu’l-emr hakkında ikinci kayıt, “minküm = sizden”
kaydıdır. Yani ulu’l-emriniz müslüman olup sizinle onlar arasında,
yani yönetilen olarak sizlerle, yöneten olarak onlar arasında
herhangi bir anlaşmazlık ortaya çıkacak olursa, çözüm için başvuracağınız
mercî, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’ nün sünneti olacaktır.
Câhilî hüküm, gelenekler, görenekler vs. olmayacaktır. “Sizden”
yani mü’min olmayanların ise, esasen sizin üzerinizde velâyet hak
329 Buhârî, İ’tisâm, 12
330 4/Nisâ, 59
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 96 -
ve yetkileri olmadığından,331 onları “ulu’l-emr/emir sahibi” olarak
kabul etmeniz, hiçbir şekilde düşünülemez. Dolayısıyla bu tür
gâsıb, fâsık ve fâcir yönetim ve yöneticilerle ilişkiler, bu âyetten
başka muhtevâya sahip âyetler tarafından ele alınmıştır; onlara
göre düzenlenmelidir.
c) Bu tür anlaşmazlık halinde âyet-i kerimede dile getirilen
yolu izlemenin Allah’a ve âhiret gününe imanın bir gereği olduğunu
görüyoruz. Dolayısıyla kim Allah’a ve âhiret gününe iman
ettiğini söylüyorsa, anlaşmazlıklarının çözümü için âyetin zikrettiği
mercîlerden başkasına müracaat edemez. 332
Allah’a, Rasûlü’ne itaati ve onlara itaat üzere olan müslümanlardan
olan ulu’l-emre itaati emreden bu âyetin yorumunda
Mevdûdî, şu açıklamaları yapar:
Bu âyet, İslâm’ın bütün dinî, kültürel ve siyâsî sisteminin temelini
teşkil ettiği gibi, sistemin kurulması için de, ilk ve en önemli
düsturdur. Bu âyetten, aşağıdaki prensipler çıkarılabilir:
1- İslâm sisteminde, tek gerçek otorite olan Allah’a itaat edilmelidir.
Bir müslüman, her şeyden önce Allah’ın kuludur, diğer
bütün özellikleri, bu niteliğinden sonra gelir. Bu nedenle bir fert
veya toplum olarak bütün müslümanlar, ilk olarak Allah’a bağlıdırlar,
tüm diğer bağlar bu bağa boyun eğmek zorundadır. Çünkü
tüm insanlar Allah’a verdikleri söze/ahde sâdık kalmak zorundadır.
Başka birisine bağlılık ve itaat, ancak Allah’a itaati engellemeyecekse
kabul edilir. Bu aslî bağlılık ve ahde aykırı olan tüm
öteki bağlılık ve ahitler geçersizdir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu
bir hadisinde şöyle açıklamıştır: “Yaratıcıya isyan (itaatsizlik) olan yerde,
yaratıklardan hiçbirine itaat edilmez.”
2- İslâm dininin ikinci önemli prensibi Hz. Peygamber’e (s.a.s.)
itaat ve bağlılıktır. Bu itaat, sadece peygamberlik kurumunun bir
gereği değil; Allah’a itaat etmenin de tek çıkar yoludur. Allah’ın
Rasûlü’ne itaat edilmelidir. Çünkü O, Allah’tan gelen emir ve
direktiflerin elde edilebileceği tek kaynaktır. O halde biz ancak
O’nun Rasûlü’ne itaat ederek Allah’a itaat edebiliriz. Çünkü itaatin
başka bir yolu yoktur. Bunun aksine Rasûl ile aradaki bağı
koparmak, O’nu gönderen Allah’a başkaldırmak demektir. Bir
hadis-i şerif, bu konuyu şöyle açıklar: “Kim bana itaat ederse Allah’a
itaat etmiş olur, kim de bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur.”
3- Bu birinci ve ikinci bağlılıktan sonra, bunlardan daha aşağı
331 3/Âl-i İmrân, 118
332 M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, 80-81
İSYAN - İTAAT
- 97 -
derecede yer alan bir bağlılık daha vardır. Bu, müslümanların kendi
aralarında seçip yetki verdikleri yöneticilere bağlılıktır. “Ülülemr”
(kendilerine yetki verilenler) kelimesi çok geniş kapsamlıdır.
Müslümanların herhangi bir işinin başında olan herkesi kapsar.
Din âlimleri, düşünürler, politik liderler, yöneticiler, mahkemelerdeki
kadılar, kabile başkanları ve buna benzer kimseler. Kısacası,
müslümanlar arasından seçilip kendilerine yetki verilen herkese
itaat edilmelidir. Onlar a) Müslümanlardan oldukları, b) Allah’a
ve Rasûlü’ne itaat ettikleri sürece, onlara karşı gelip, müslümanların
toplum hayatındaki barışı bozmak doğru değildir. Bu iki şart,
onlara itaat edilmesinin ön şartını oluşturur. Bunlar, hem Kur’ân-ı
Kerim’de açıkça ortaya konmuş, hem de Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından
açıklanmıştır. Aşağıda şartların gerekliliğini belirten Hz.
Peygamber’den birkaç hadis zikrediyoruz:
a) “Emrettiği şey günah olmadığı sürece, bir müslümanın kendilerine
yetki verilen yöneticilerin emirlerine, hoşlansın veya hoşlanmasın, itaat
etmesi gerekir. Eğer emîr, ona günah olan bir şeyi yapmasını emrederse,
o yöneticiyi dinlememeli ve emirlerine de itaat etmemelidir.” 333
b) “Günah olan bir konuda bir kimseye itaat etmek haramdır; itaat,
ancak doğru olan şeylerde zorunludur.” 334
c) Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizin başınızda
doğru olduğu kadar yanlışı da uygulayan yöneticiler bulunacaktır. (Böyle
bir durumda) kim yanlış olan şeylerden nefret ederse, sorumluluktan kurtulacaktır.”
Ashâbdan bazıları: “Böyle yöneticilere karşı savaşmayacak
mıyız?” diye sorunca Hz. Peygamber (s.a.s.): “Namazı kıldıkları
müddetçe, hayır!” diye cevap vermiştir.335 Yani, eğer namazı terkederlerse,
bu onların Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ettiklerinin açık bir
göstergesi olacaktır.
d) Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizin en kötü yöneticileriniz,
sizin nefret ettiğiniz ve sizden nefret eden ve sizin bedduâ
ettiğiniz ve size bedduâ eden yöneticilerdir.” Ashâbdan bazıları: “Ey
Allah’ın Rasûlü, böyle yöneticilere karşı başkaldırmayacak mıyız?”
diye sorunca, Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Aranızda namazı
ikame ettiği müddetçe, hayır!”
Bir öncekinde koşulan namaz şartı, bu hadiste daha açık bir şekilde
belirlenmektedir. “c” hadisinde, ferdî olarak namaz kılan bir
yöneticiye karşı ayaklanılmaması gerektiği hükmü çıkıyor. Fakat
333 Buhâri, Müslim
334 Buhâri, Müslim
335 Müslim
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 98 -
“d” hadisinde yöneticilerin İslâm toplumunda namazı ikame edip
onu temel direklerden biri yapmaları şart koşuluyor. Bu bir başka
hadiste de şöyle ifade ediliyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) bizden bazı
şeylerle ilgili olarak bağlılık yemini aldı. Bunlardan biri de, başımızdaki yöneticilerde
apaçık küfür alâmetleri görmeden onlara karşı gelmememizdi.
O (küfür alâmetlerini gördüğümüz) zaman Allah huzurunda (başkaldırmamız
için) geçerli bir nedene sahip olabiliriz.” 336
4- Mutlak ve sürekli bir prensip olarak konulan dördüncü husus
ise, Allah’ın emirlerinin ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünnetinin,
(yani Kitap ve Sünnetin) hükümlerin tespitinde ve İslâm dininde
tek ve nihâî otorite olduğu noktasıdır. O halde müslümanlar arasında
veya yönetici ile yönetilenler arasında herhangi bir mesele
ortaya çıktığında, hepsi birden Kur’an ve Sünnet’e başvurmalı ve
O’nun verdiği karara boyun eğmelidirler. Bu nedenle İslâm’ı, diğer
İslâm dışı sistemlerden ayıran ana sebebin, Allah’ın Kitabı’nı ve
Rasûlü’nün sünnetini nihâî otorite olarak kabul edip, bu ikisine
başvurulması ve onların hükmüne boyun eğilmesi olduğunu söyleyebiliriz.
Âyetin ilk bölümünde Kur’an, İslâmî bir yapının dört asıl ilkesini
ilân eder ve ikinci bölümde bu ilkelerin altında yatan hikmeti
öğretir. Müslümanlara, gerçekten mü’min iseler bu dört ilkeye
uymaları emredilir; aksi takdirde onların şehâdetleri şüpheli olur.
Daha sonra onlara hayat sistemlerini, refahlarının dayanağını teşkil
eden bu dört temel ilkeye dayandırmaları öğretiliyor. Çünkü
sadece bu ilke, onları bu dünyada doğru yola götürüp âhirette de
mutlu bir hayata ulaştırabilir.
Bu tavsiyenin, yahûdilerin ahlâkî ve dinî durumlarını eleştiren
pasajdan sonra geldiğine ve müslümanları belirsiz bir şekilde onların
kötü durumlarına karşı uyardığına dikkat edilmelidir. Bu, şu
anlama gelir: Ne zaman bir toplum Allah’ın Kitab’ı ve Rasûlü’nün
Sünnet’ini fırlatıp atar, Allah ve Rasûlü’ne isyan eden lidere
uyar, Kitap ve Sünnet’in hüküm vermesini istemeksizin yönetici
ve dinî liderlere düşüncesizce itaat ederse, İsrâiloğullarının kötü
âkıbetine uğramaktan kurtulamaz. 337
Tefsirlerde Kur’an’daki “ulu’l-emr” (emir sahibi) kavramıyla
kast edilen anlamın şu insanlar olduğu ifade edilmiştir: 1- Âmirler,
2- Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, 3- Hulefâi Râşidin, 4- Bütün ensâr
ve muhâcirler, 5- Bütün ashâb, 6- Sahâbe ve tâbiîn, 7- Halkı idare
eden müslüman ve akıllı kimseler, 8- Ulemâ ve fukahâ (İslâm
336 Buhâri, Müslim
337 Mevdûdî, Tefhimu’l Kur’an, 1/370-373
İSYAN - İTAAT
- 99 -
âlimleri, müctehid ve fıkıhçıları), 9- Seriyye kumandanları (cihad
emirleri), 10- İlim ehli ve Kur’an ehli olanlar, 11- Bütün iş başında
bulunanlar (yöneticiler). Genel kabul gören anlayış, sonuncu şıktır.
İbn Münzir şöyle der: “Sözü dinlenir bütün ilim ehli, kâfir bir
kimsenin hiçbir suretle müslümanlara hükmetmesinin câiz olmadığı
hususunda icmâ halindedirler.”338 Kadı Ebû Ya’lâ şöyle der:
“İmam (yönetici), müslüman iken dinden çıkıp kâfirleşirse, imamlıktan
da çıkar. Bu konuda âlimler arasında ihtilâf yoktur.”339 Kadı
Iyâz şöyle der: “Kâfir bir kimseye verilen imamlık (yöneticilik)
bey’atının geçerli olmadığı, önce müslüman olan imam (yönetici)
kâfirleşirse, imamlığının düşeceği, bu durumda ona itaat etmenin
gerekmediği ve kendisini düşürmenin vacip olduğu konularında
âlimler arasında icmâ vardır.” 340
İbn Hacer de şöyle der: “İmam (yönetici) kâfirleşirse, imamlık
ehliyeti düşer. Bu durumda müslümanların gücü yeterse, onu indirmeleri
vaciptir. Buna güçleri yetmezse, o yerden hicret etmeleri
lâzımdır. Bu ikisinden hiç birini yapmayıp umursamazlık gösterirlerse
günahkâr olurlar.”341 el-Kirmânî şöyle der: Namazların cemaatle
kılınmasını ve gerektiği zaman cihad yapılmasını temin ettiği
müddetçe, zorbalık yapan imama, günahların dışında kalan hususlarda
itaat etmek fakihlerin (fıkıh âlimlerinin) icmâıyla lâzımdır.
İllâ ki, kendisi açık bir şekilde küfre kaysın. Bu takdirde, ona hiçbir
konuda itaat câiz değildir. Bundan da ötesi, gücü yetenlerin
onunla mücadele etmesi vaciptir.” 342
İtaat edilmesi ve uyulması gereken konularla ilgili olarak
Kur’an’ın emrettiği hususlardan biri “vahy”e uymak,343 diğeri
“şeriat”e344 tâbi olmaktır ki, bu iki itaat, Allah’a itaat etmenin kapsamına
girmektedir.
İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler
a- Kâfirlere: “Kâfirlere itaat etme ve bununla (Kur’an ile) onlara karşı
olanca gücünlü büyük bir savaş ver (büyük cihad yap).” 345
Allah’a itaat, nasıl iman gereği ise, kâfirlere itaat de küfre yol
açacak bir isyandır: “Ey iman edenler! Eğer kâfirlere itaat ederseniz,
338 İbnü’l Kayyim, Ahkâmu Ehli’z Zimmeh, 237
339 Ebû Ya’lâ, el-Mu’temed fî Usûli’d-Din, 243
340 Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 12/229
341 İbn Hacer, Fethu’l Bârî, 13/123
342 Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 10/169; A. el-Luveyhık, Dinde Ölçülü Olmak, 426
343 33/Ahzâb, 2
344 45/Câsiye, 18
345 25/Furkan, 52
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 100 -
sizi eski dininize geri çevirirler; o takdirde büsbütün kaybedersiniz.”346 Bu
âyetin yorumunda, kâfirlere ve tâğutlara ölümü pahasına itaat
etmeyen şehid müfessir Seyyid Kutub, şunları söyler:
Allah; iman edenleri kâfirlere itaat etmekten nehyediyor.
Allah’a küfredenlere itaatin âkıbeti, acıklı bir hüsrandır. Bunda,
hiçbir kâr ve fayda yoktur. Böyle bir hareket, ökçelerin üstünden
gerisin geri küfre dönmektir. Mü’min, ya küfür ehli kâfirlerle cihad
ederek, bâtıl ve bâtıl yolunda olanlarla kavga ederek, yolunda
yürür; yahut da -neûzü billâh- ökçesi üstünde gerisin geri
küfre döner. Tabii ki, her ikisinin arasında durup hem durumunu
muhâfaza etmek, hem dinini korumak muhaldir (mümkün değildir).
Küfürle, şerle, dalâletle, bâtılla, putçulukla çarpışmayan kimse,
horlanıp zelil olacak, mağlûp olup gerisin geri küfre, şerre,
dalâlete, bâtıla, putçuluğa mutlaka dönecektir! İtikadı ve imanı,
onu kâfirlere itaatten, onların sözünü dinlemekten, onlara güvenmekten
alıkoymayan kimse, ilk andan itibaren -hakikatin- itikadından
ve imanından sıyrılıverir. Bir itikad sahibinin itikadının
düşmanlarına dayanması, onların vesveselerini dinleyip emirlerine
itaat etmesi, rûhî hezimetten başka bir şey değildir. Bu ilk başlangıçta
bir hezimettir; en sonunda onu bu hezimetten, gerisin
geri küfre dönmekten hiçbir şey alıkoyamaz. İsterse ilk adımlarında
bu çirkin sonuca doğru yol aldığını hissetmesin... Mü’min itikadı,
teslim olduğu kumanda mevzuunda, dininin ve kumandanının
düşmanlarıyla meşveret edemez. Şâyet onları bir kerecik olsun
dinlerse, ökçesi üstü küfre dönmenin yolunu tutmuş demektir...
Fıtrî ve pratik bir hakikat... Allah, mü’minlere bu hakikati tenbih
ediyor. Allah, onlara iman adına sesleniyor...
“Ey iman edenler, kâfirlere itaat ederseniz, ökçelerinizin üstünden sizi
geriye çevirirler de hüsrana uğrayanlardan olursunuz.” 347Ökçesi üstü
imandan küfre dönme ziyanından daha büyük hasar olur mu?
İman ziyanından sonra, ne kazanç olabilir? Şâyet küfredenlere itaate
meyletmeye sevk eden âmil, onların himayesini temenni edip,
yanlarından nusret (yardım ve zafer) dilemekse, işte bunlar, işte
onlar... Âyet o safhayı da açıklıyor, nusret ve himayenin hakikatini
onlara hatırlatıyor: “Hâlbuki Mevlânız Allah’tır. Ve O, yardımcıların en
hayırlısıdır.”348 İşte mü’minin, yanından zafer dileyeceği, himayesini
talep edeceği yön burasıdır... Sahibi Allah olan kimsenin, Allah’ın
346 3/Âl-i İmrân, 149
347 3/Âl-i İmrân, 149
348 3/Âl-i İmrân, 150
İSYAN - İTAAT
- 101 -
yaratıklarından sahip aramaya ne ihtiyacı vardır? Yardımcısı Allah
olan kimse, kulların yardımına hiç muhtaç olur mu? 349
b- Ehl-i Kitaba: “Ey iman edenler! Kendilerine Kitap verilenlerden
bir gruba itaat ederseniz, imanınızdan sonra sizi çevirip kâfir olmaya çevirirler.”
350
c- Münâfıklara: “Ey Peygamber! Allah’tan kork, kâfir ve münâfıklara
itaat etme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve her şeyi yerli yerince yapmaktadır.”
351
d- Kendisini Allah Yolundan Uzaklaştıran ve Saptıran Liderlere
ve Büyüklere: “Allah, kâfirlere/inkârcılara lânet etmiş ve onlara içinde
sonsuz olarak temelli kalacakları çılgın alevli cehennemi hazırlamıştır. Onlar,
bir dost ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateşte çevrildiği gün, ‘keşke
Allah’a itaat etseydik, keşke peygambere itaat etseydik’ derler. Şöyle derler:
‘Rabbimiz! Biz yöneticilerimize (efendilerimize) ve büyüklerimize itaat
etmiştik, fakat onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap
ver, onları büyük bir lânetle rahmetinden kov.” 352
e- Şeytana ve Şeytanın Dostlarına: Şeytanın dostlarına itaat,
şirke kapı açar, insanı müşrik yapar: “Üzerine Allah’ın adı anılmadan
kesilen hayvanlardan (onların etlerinden) yemeyin. Çünkü onu yemek
fısktır/Allah yolundan çıkmaktır, günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına,
sizinle mücadele etmeleri için fısıldarlar/telkin ederler. Eğer onlara itaat
ederseniz şüphesiz siz de müşrik/Allah’a ortak koşanlardan olursunuz.” 353
İnsanın şeytana uyması ve onun adımlarını takip etmesi,354
ona itaat ederek onun çağırdığı yola gitmesi demektir. Şeytanın
emrine uyarak Allah’tan başka tanrılar edinmenin bizzat şeytana
ibâdet/kulluk olarak adlandırılması,355 ona itaat edip uymanın
tehlikesi için yeterlidir.
f- Günahkârlara ve Nankörlere: “Rabbinin hükmüne sabır göster.
Onlardan günahkâr veya nankör olana itaat etme.” 356
g- Yalancılara: “Yalancılara (hakikati yalan sayanlara) itaat etme.
Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.”
357
349 Seyyid Kutub, Fî Zılâlil Kur’an, 2/482-483
350 3/Âl-i İmrân, 100
351 33/Ahzâb, 1
352 33/Ahzâb, 64-6
353 6/En’âm, 121
354 2/Bakara, 102, 168, 208; 4/Nisâ, 83 vd.
355 19/Meryem, 44; 36/Yâsin, 60
356 76/İnsan, 24
357 68/Kalem, 8-9
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 102 -
h- Ahlâksızlara: “Çok yemin eden, diliyle iğneleyen, kusur arayıp
devamlı kusur arayıp kınayan, kovuculuk eden/durmadan laf götürüp getiren,
iyiliği daima engelleyen, mütecâviz/aşırı giden, suç işleyen/günaha
bulanmış, kaba, haşin ve alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla
damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları (yandaşları)
vardır diye sakın itaat etme.” 358
i- Gâfillere, Zikirden (Allah’ı anmaktan ve Kur’an’dan) Gaflette
Olanlara: “...Kalbini zikirden/Bizi anmaktan (ve Kur’an’dan) gâfil
kıldığımız (unutturduğumuz), hevâsına/kötü arzularına uymuş ve işi gücü
aşırılık olan kimseye itaat etme.” 359
j- Namaza Engel Olanlara: “Namaz kılmaktan men edene asla
itaat etme. Sen secde et ve Rabbine yaklaş.” 360
k- Aşırılara, İsrafçı ve Fesatçılara: “Yeryüzünde fesad çıkarıp/
bozgunculuk yapıp da ıslah etmeyen/dirlik düzenlik vermeyen müsriflerin
(aşırıların ve beyinsizlerin) emrine itaat etmeyin.” 361
l- Şirke Zorlayan Ana-Babaya: “Biz insana ana-babasına iyi davranıp
iyilik yapmasını tavsiye ettik. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan
bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara
itaat etme.”362; “...Önce Bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede
bulunduk. Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan
bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara
itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy.” 363
m- Halka, İnsanların Çoğuna, “Çoğunluğun İstediği Olmalı”
Anlayışına ve Zanna: “Yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edecek
olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan (kesin olmayan
bilgiden) başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan da başka (söz) söylemezler.”
364; “Bilin ki içinizde Allah’ın peygamberi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde
size itaat etseydi, şüphesiz sıkıntıya, kötü/zor duruma düşerdiniz.” 365
Hakikat adına hiçbir şey ifade etmeyen zannın366 peşine düşmek,
insanı Allah’a şirk/ortak koşmaya367 kadar götürür. Allah’a
şirk koşmanın ve sahte tanrılara tapınmanın, zanna tâbi olmanın
dışında hiçbir dayanağı yoktur.
358 68/Kalem, 10-14
359 18/Kehf, 28
360 96/Alak, 19
361 26/Şuarâ, 151-152
362 29/Ankebut, 8
363 31/Lokman, 14-15
364 6/En’âm, 116
365 49/Hucurât, 7
366 10/Yûnus, 36; 53/Necm, 2
367 6/En’âm, 116, 148; 10/Yûnus,35-36, 66
İSYAN - İTAAT
- 103 -
n- İnsanların ve Bilmeyenlerin Hevâlarına/Kötü Arzu ve İsteklerine:
“(Sana şu tâlimatı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet
ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin
bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse
bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına
belâ etmek ister. İnsanların çoğu da zâten fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.
Yoksa, onlar (İslâm öncesi) câhiliyye yönetimini mi istiyorlar? İyi anlayan
bir topluma göre, hüküm/kanun ve yönetim yönünden Allah’tan daha
güzel kim vardır?”368; “Sonra seni din konusunda bir şeriat (ve düzen)
sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin hevâlarına/isteklerine uyma.” 369
Allah’ın yolundan sapmanın en büyük sebeplerinden biri olan
hevâya 370 tâbi olmayı Kur’an, şirkin temel etkenlerinden biri olarak
görmektedir. “Hevâsını ilâh edineni gördün mü?”371. Allah’ı bırakıp
sahte tanrılar edinmenin, aslında hevâyı ilâh edinme olduğunu
görmekteyiz. Müşrikler, zanna uymanın yanında hevâlarına
uyan kimseler olduğu için372, Kur’an, onların hevâlarına itaat edilip
uyulmaması gerektiğini sık sık tekrar eder373.
o- Allah’a ve Rasûlüne İsyanı (Haram Olan Bir Şeyi) Emreden
Kim Olursa Olsun, Ona: “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat
edilmez.”374 “Ma’siyet (Allah’a isyan, haram ve günah) konusunda kullara
itaat edilmez. İtaat, ancak mârufadır (meşrû ve iyi olanadır).” 375Hz.
Ebûbekir’in halife seçildiğinde ashâba seslenişi: “Allah’a ve Rasülüne
itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah’a âsi olursam,
bana itaatiniz gerekmez!”
Hz. Ali bin Ebî Tâlib (r.a.): “Peygamber (s.a.s.), Ensar’dan bir
kişiyi seriyye emîri yaptı. Seriyyedekiler emîri kızdırdılar. O da
şöyle dedi: ‘Bana odun toplayın’, onlar da topladılar ve tutuşturmalarını
emretti; onlar da tutuşturdular. Sonra emîr şöyle dedi:
‘Rasûlullah (s.a.s.) “dinleyip itaat etmenizi” emretmedi mi?’ Onlar
da ‘evet’ dediler. O da, ‘o zaman ateşe girin’ dedi. (Râvi şöyle) diyor:
Birbirlerine baktılar ve ‘Muhakkak ki biz Rasûlullah’a (s.a.s.)
ateşe düşmemek için sığındık’ dediler. O zaman emîrin kızgınlığı
geçti ve ateşi söndürdü. Peygamber’ in yanına geldiklerinde
O’na durumu anlattılar. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ateşe girmiş
368 5/Mâide, 49-50
369 45/Câsiye, 18
370 38/Sâd, 26
371 25/Furkan, 42; 45/Câsiye, 23
372 7/A’râf, 126; 18/Kehf, 28; 20/Tâhâ, 16
373 2/Bakara, 120, 145; 5/Mâide, 48, 49, 77; 6/En’âm, 56, 150 vd.
374 Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839, 3/1469
375 Buhârî, Cihad 107, Ahkâm, 4; Tecrid- Sarih Terc. 12/294; Müslim, İmâre 39;
İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2863-2865, 2/955)
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 104 -
olsaydınız, ebediyyen oradan çıkamazdınız. Muhakkak ki itaat mârufta/
iyilik ve meşrûluktadır.” 376
Rasûlullah burada itaatın sınırını belirlemektedir. O da, itaatın
mârufta olduğu sürece geçerli olacağıdır. Mâruf dairesi dışına
çıktığında emredilen iş, Allah’ın gazabına çevrilmiştir ve Allah’a
isyanda yaratılana itaat yoktur. İtaat etmemiz gereken birçok şey
vardır. Bunlar: İslâm devletinde halifeye ve valilere, anne babaya,
hanım kocasına, köle efendisine, hizmetçinin hizmetini gördüğü
kimseye, İslâm askerinin müslüman komutanına, öğrencinin hocasına,
işçinin mükellef olduğu işverene... Hz. Ebûbekir’in hilâfete
geldiğinde söylediği sözde halife; halkın, başkanlığına itaat sınırını
belirlemiş, körü körüne bir itaat emretmemişti. Şüphesiz itaat
Allah’ın emrettiği şeylere yahut mârufun içeriğindeki şeyedir. Fakat
mâruf mefhumunun dışına çıkana itaat yoktur.
Halife veya devletin birinci sorumlusu, halka te’vili olmayan
bir ma’siyet emrederse buna itaat edilmez. Allah’tan sonra itaati
en çok hak eden anne babaya itaat gelmektedir: “Rabbin yalnızca
kendisine itaat etmeyi ve anne babaya iyiliği emretti.”377 Anne babaya
büyük itaati tavsiye ettikten sonra, çocuklarına ma’siyeti emretmeleri
durumunu istisna ediyor ve şöyle diyor: “Annen ve baban;
hakkında bir bilgin olmayan şeyi Bana şirk koşman için sana karşı bir çaba
harcarlarsa bu durumda onlara itaat etme.” 378
Küfürde Önderler ve Onların
İzinden Giden Uyduları
İnsan psikolojisi, etkileşime açıktır; insanın diğer insanlardan,
çevrelerinden etkilenmesi sosyolojik bir vâkıadır. Toplumların, kitlelerin
de önderlerine tâbi oldukları gerçeğini de hemen herkes
gözlemleyebilir. Halk, bazen onlara hayran olur, taklit eder, bazen
emir alır, itaat eder ve isteyerek veya istemeyerek yönetilir, yönlendirilir.
Halkın kendi kendini yönetimi gibi aldatıcı slogana rağmen,
demokrasilerde bile itaat edenler ve itaat edilenler, uyanlar
ve uyulanlar diye toplum iki sınıftan ibarettir.
İşte bu yığınların hem dünyevî hem de uhrevî sorumluluğunu
büyük çapta önderler yüklenecektir. “Bir fenalığa sebep olan, onu
işleyen gibidir” hükmünce, kötülüğe önder olup çığır açan kimseler,
öncülük yaptıkları toplumların günah yüklerinden de pay alacaklardır.
Tarihin her döneminde dalâlet ehlinden, milletleri saptıran,
376 S. Buhâri, Fethu’l Bâri, 7145; el-Bidâye ve’n-Nihâye, 4/226
377 17/İsrâ, 23
378 31/Lokman, 15; Abdülhamid Bilali, Eğitici Dersler, 75-76
İSYAN - İTAAT
- 105 -
ideolojik bâtıl inançlarını otoriteleri ve yönetimleri sayesinde toplumların
bütün kesimlerine derece derece empoze eden önderler
ve elebaşılar çıkmıştır. Bazı gafil toplumlar da bu dalâlet öncülerini
gözlerinde büyütmüş, kahraman yaftası altında yücelttikçe
yüceltmiş, onlara büyük bir coşku ile itaat edip tâbi olmuştur.
Bazı uluslar, uyanıp akıllarını başlarına alarak o sahte kahramanları
yerle bir etseler ve bir zamanlar taptıkları heykellerini devirseler
de, bazı toplumların uyanışı bu dünyada olmayıp âhirete
kalmaktadır. Fakat oradaki uyanışları da, “Ey Rabbimiz, biz önderlerimize
ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi hak yoldan saptırdılar”379
demekten ileriye gitmeyecek, dünyadayken itaat edip peşinden
gittikleri önderlerine kendilerine verilen azabın iki katını vermesi
ve lânet etmesi için Allah’a yalvaracaklardır.380 Bu fâni dünyada,
kendilerine ümit bağlayarak siyasî, idarî ve ekonomik bakımdan
itaat edip uydukları, müslümanlara rağmen tercih ettikleri, “bizi
kurtardı”, ya da “kurtaracak” dedikleri, âdeta takdis edip dokunulmaz
ve hata etmez saydıkları, ilkelerini, görüşlerini ilâhî ve
nebevî bildirinin üstünde tutarak ilahlaştırdıkları o önderleri, büyük
hesap gününde en büyük düşmanları haline gelecektir.
Kalabalıkların şuursuzca itaat edip izini takip ettikleri reislerine,
“Siz olmasaydınız elbette biz mü’min olurduk!”381 şeklinde suçladıkları
zaman, o itaat ettiklerinden alacakları karşılık da: “Size
hidâyet geldiği zaman, sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, siz kendiniz suç
işliyordunuz!”382 cümlesinden ibarettir. Toplumlara tahakküm eden
bu müstekbirlerle itaatkâr uyduları arasındaki bu tartışma, uyduların
şöyle demesiyle sona erecek: “Hayır, öyle değil! Gece gündüz
(sizin işiniz) hile ve tuzak kurmaktı. Allah’ı inkâr etmemizi, O’na eşler koşmamızı
bize emrederdiniz!” 383
İşte beşerî düzenlerin hepsinde görüldüğü üzere, âdeta bir
sürü gibi yönetilenler, hak nizama gözlerini ve gönüllerini kapayanlar,
yanlışlık ve haksızlık karşısında hiçbir tepki göstermeyip
kalabalığa uyanlar, hakka karşı olduğu halde otoriteye itaat edip
boyun eğenler... sonunda yönetici önderlerine, şöyle diyecekler:
“biz size uymuştuk, şimdi bize gelen bu ateş azabından küçük bir parçayı
olsun bizden savabilir misiniz?” 384
379 33/Ahzâb, 67
380 7/A’râf, 38
381 34/Sebe’, 31
382 34/Sebe’, 32
383 34/Sebe’, 33
384 14/İbrahim, 21
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 106 -
Toplumlar, genellikle meliklerinin dini üzeredirler. Meliklerin
gidişatı, dünya görüşleri, tercihleri, değer yargıları, tebaalarına
da yansımaktadır. “Ennâsü alâ dîn-i mülûkihim: İnsanlar meliklerinin
dini üzeredir” hadis-i şerifi bunu ifade etmektedir. Bilindiği gibi, insanlar
İslâm fıtratıyla doğuyor; dünyaya doğuştan inkârcı olarak
gelmiyorlar. Sonradan aile, çevre, ortam, eğitim ve yönetim, onların
mü’min kalmalarında ya da münkir olmalarında az veya çok
etkili oluyor. Bütün bunlar gösteriyor ki, itaat konusu, dünyada
onurlu bir şekilde yaşamanın, âhirette ateşten korunmanın temel
dinamiklerindendir. Allah, Firavun ve adamları hakkında, “Biz onları,
insanları ateşe çağıran önderler yaptık.”385 buyuruyor. Bu liderlerin
insanları ateşe çağırması demek, onları cehenneme götürecek
fiilleri yapmaya dâvet etmeleri ve buna vesile olmaları demektir.
“Günü geldiğinde, her sınıf insanları önderleri ile birlikte çağıracağız.”386
O gün, her insan topluluğu, ilâhî ya da şeytânî önderlerine nisbet
edilerek çağrılacak. Meselâ “ey Firavun itaatkârları” , “ey Nemrut
uyduları”... diye dâvet edilecek. Ayrıca, dinlerine, kitaplarına, taraftarlıklarına
nisbet edilerek çağrılacaktır.
Allah Rasûlü’nün, “Kişi dostunun dini üzeredir; onun için her biriniz
kime dostluk ettiğine iyi baksın” sözünden de anlıyoruz ki, insanlar,
önderlerinin sadece şahsına değil; görüşlerine de dost oluyorlar,
itaat edip bağlanıyorlar. Onların yollarını kendilerine izlenilecek
yol edinmek suretiyle, bâtıl dinlerini kendilerine din ediniyorlar.
Dünyadaki ideolojik veya hevâî temele dayalı işbirlikleri, kesinlikle
görüş beraberliğine delâlet ediyor. Bunun için Yüce Hakk’ın
fermanı, “toplayın o zâlimleri ve onlarla beraber işbirliği edenleri, aynı
yoldaki arkadaşlarını ve Allah’tan başka tapmış oldukları putları”387 şeklinde
tecelli edecek.
Dünyadaki etkileme, tahakküm vâkıası ve itaat anlayışı o derece
açık ve enteresandır ki, ilâhî adâlet gününde bunu mütegallibelerin
(haksız olarak ve zor kullanarak hükmedenler) yüzüne
çarpan taklitçi ve itaatkâr uyduları, sanki bugün yaşanan “oyun”u
dile getiriyor gibidir. Şöyle diyor, itaat edip tâbi olanlar, itaat ettiklerine:
“Siz bize sağdan gelirdiniz (suret-i haktan görünüp vesvese
verir, telkinde bulunurdunuz) derler.”388 Güvendiğimiz yönden bize
sokulup propaganda yapardınız. Siz bize hak cihetinden gelir,
bâtılı bize süslü gösterirdiniz. Bizi hidâyet yoluna uymaktan alıkoyardınız.
Bize din taraflısı görünerek yaklaşır, sahte delillerle
385 28/Kasas, 41
386 17/İsrâ, 71
387 37/Saffât, 22-23;
388 37/Saffâft, 28
İSYAN - İTAAT
- 107 -
aldatırdınız diyecekler. Zamanlar, metodlar ve imkânlar değişse
bile, aldatmadaki asıl unsurun nasıl her devirde birbirine benzediği
hayret vericidir. Yöneteni ve yönetileniyle, itaat edileni ve edeniyle,
yönlendireni ve kandırılanıyla hepsi “o gün azabda müşterek/
ortaktırlar.” 389
İtaat ve İsyan Yoluyla Düşülen Şirk
İnsanımıza abdesti bozan şeyler kadar olsun imanı bozan şeyler
anlatılamadığı, anlatılmasına izin verilmediğinden, tam tersine,
her çeşit günah ve isyan için, “bunlar imanı bozmaz, bunlar
olmadan da müslümanlık olur” diyerek insanları her çeşit isyana
rağmen Allah’ın affına güvendirerek kandıran kimselerin 390aldattığı
insanımızın mü’mine benzeyen ne kadar vasfı kaldı değerlendirilmez.
Olayın iman boyutu, kabul ve itaat sözü olan “illâ Allah”
tan önce gelmesi gereken red ve isyan sözü “lâ ilâhe” ile ilgili
tevhid penceresinden bakışla uzun bir ufuk turu ile çağdaş yaşam
değerlendirilebilir.
Biz olayın bir başka yönünü vurgulamış olalım: İbadette esas
olan itaattir. Bir başka deyişle Allah’a ibâdet, O’nun emir ve yasaklarında
sadece O’na itaat etmektir. Allah’ın emrine boyun eğmeğe
yanaşmayan, itaatte Allah’tan başkasına yönelerek onların
icad ettiği helâl ve haramlara uyan kişilerin inançlarında –her ne
kadar aksini iddia etseler de- Allah’ın rubûbiyet ve ulûhiyetine
yer yoktur. O, eylemleri ve isyanlarıyla mutlak otorite anlayışına,
ilâhlık ve rablik makamına Allah’tan başkasını koyarak kullukta
ona yöneliyor. Mü’min olmak ve mü’min kalmak için mutlak anlamda,
kayıtsız ve şartsız itaatin yalnız Allah’a yapılması gerekir.
Âlemlerin rabbı olan Allah evrende mutlak tasarruf sahibidir.
Yaratıklar arasında yalnızca insan teşrii alanda bu rabliğe karşı çıkabilir.
Yeryüzündeki tasarrufunu Allah’ın hükmüne göre değil;
kendi iradesi doğrultusunda yapmaya kalkışabilir. Bu zâlim insan,
yeryüzündeki hayatı, istediği biçimde yönlendirmeye kalkar.
Bunun için Allah’ın kurallarına rağmen kendinden kurallar koyar.
Böylece insan, kendi arzularını ilahlaştırmış olur. Arzularının
doğrultusunda yeryüzüne şekil vermeğe kalkınca da yeryüzünde
rableşmiş olur. Bunun sonucunda, böylesi insanlara isteyerek itaat
edenler de, Allah’ı değil; bu insanları rab kabul etmiş olurlar.
Günümüz insanlığının rab anlayışını, onların inançlarında ve
pratik hayatlarında çok açık bir şekilde görmek mümkündür. Dinin
389 37/Saffât, 33; Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, 92-97
390 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5; 57/Hadîd, 14
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 108 -
ilk şartı, Allah’a, O’nun emirlerine teslim ve tâbi olmaktır. Allah’a
rağmen Allah’tan başkalarının koyduğu gayrı meşru hükümlerine
seve seve uyup itaat edenlerin, “Allah’ın rablığına ve ilahlığına
inandık” demeleri kendilerini kurtarmaz. Çünkü İslâm; rab olarak
sadece Allah’a inandıktan ve O’na karşı kulluk vecibelerini yerine
getirdikten sonra, O’nun koyduğu hüküm ve kurallara itaat
edilmesini de ister. Bunun için, insanlar, Allah’ın kesin olarak bildirdiği
hükümleri bırakıp, ilâhî emirlere ters olarak başkalarının
ortaya koyduğu hükümlerine isteyerek itaatleri halinde, her ne
kadar dâvâları Allah’a iman olsa da, bu imanları geçerli olamaz.
Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp kabul ettikleri
ilâhla, yaşantılarında, hükümlerine teslim oldukları ilâhlar aynı değildir.
Teorik olarak inandıklarını ifade ettikleri Allah’ın ilâhlığını
ve rablığını, vicdanlarına hapseden günümüz insanlarının pek
çoğu, pratik hayatlarında Allah’tan başka rabların emirlerine ve
hükümlerine teslim olmaktadırlar. İnsanların pek çoğunun maruz
kaldığı en büyük tehlike; Allah’ı günlük yaşantılarında rab kabul
edemeyişleridir. Onlar, bir yandan mü’min ve müslüman olduklarını
söylerlerken, diğer yandan da Allah’ın emir ve yasaklarını bir
tarafa atarak çeşitli varlıkların ve rehber edindikleri önderlerinin
emirlerine uyarlar. Onların koyduğu gayri meşru hükümlere gönüllü
olarak itaat ederler; böylece Allah’tan başkalarını rab edinmiş
olurlar.
“Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaat ve isyanı olmayan,
mevcut düzene her yönüyle uygun bir din dayatılıyor. Her
şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle ve onların rab ve hâkimiyet
anlayışlarıyla uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini hoş görmek için
bin dereden su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık (!) hâkim kılınmak
isteniyor. Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan,
Allah’a iman eden, ama tâğutların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini
ifade eden bir din, ilâhî olmaktan öte beşerî bir din!..
Rabliğin birkısım özelliklerini Allah’tan başkalarında görmeleri,
ahlâkî, sosyal ve kişisel hayatları için gerekli olan emir ve kuralları,
Allah’tan başkalarından almalarıdır. Bunun için, insanların
pek çoğu, ya doğrudan doğruya Allah’tan başka rabblar olduğuna
inanıyorlar veya Allah’ın rabblığına teorik olarak inansalar da
pratik hayatlarında Allah’tan başkalarının rabblığına teslim oluyorlar.
İşte rabb konusunda, peygamberlerin her asırda yıkmak istedikleri
asıl sapıklık budur. Hükmü sadece göklerde geçen, dünyaya,
insanlara, yönetime, sosyal ve siyasal hayata... karışmayan
bir Allah inancı. Yani göklerin rabbı. Hâlbuki Allah, göklerin, yerin,
bütün âlemlerin rabbıdır.
İSYAN - İTAAT
- 109 -
Önceden hıristiyan olan Adiyy b. Hatem, boynunda altından
bir haç olduğu halde Rasülüllah’ın huzuruna geldi. Peygamberimiz
ona: “Ya Adiyy, boynundan şu putu çıkar.” buyurdu. Bu sırada
Rasülüllah “Yahudiler ve hıristiyanlar, haham ve rahiplerini Allah’tan
başka rabblar edindiler.”391 mealindeki âyeti okuyordu. Adiyy: “Ey
Allah’ın Rasûlü, hıristiyanlar, rahiplere ibâdet etmediler ki (onları
rab edinmiş olsunlar)” dedi. Peygamberimiz: “Evet ama onlar (hıristiyan
rahipleri ve yahudi hahamları) Allah’ın helal kıldığını haram; haram
kıldığını da helal saydılar. Onlar da bunlara uyup itaat ettiler. İşte onların
bu tutumları, onlara ibâdet etmeleri ve onları rab edinmeleridir.” buyurdu.
392 Bu hadis-i şerif açık olarak gösterir ki, herhangi birini rab
edinmiş olmak için ona hemen rab adını vermiş olmak şart değildir.
Bu rab edinme, tabii ki onların önünde secde etmek, onlara
doğrudan ibâdet etmek biçiminde gerçekleşmiyordu. Allah’tan
başkalarının emrine, Allah’ın dinine uyup uymadığı hiç hesaba
katılmaksızın isteyerek itaat etmek, hükümle ilgili konularda
Allah’tan başkalarının sözünü dinleyip kabullenmek, Allah’tan
başkasına itaat ederek O’nun dininin emir ve hükümlerine başkasını
tercih ederek muhalefet etmek, Allah’tan başkalarını rab
edinmek ve onlara tapmak demektir.
Putlara, şeytanlara ve tâğutlara tapmak nasıl şirk ise, Allah’ın
emrine, Hakk’ın hükmüne uymayan kişilerin ortaya attıkları görüşleri
benimsemek ve onları Allah’a tercih edip onlara uyup itaat
etmek de öylece bir şirktir. Bu durum, onlara kulluk mertebesinden
fazla değer vermek, Allah’ın ilâhî hükümlerine uymayan görüş
ve fikirlerini benimsemek olduğu için, bir şirk çeşididir. Onların
sözlerine itaat edip, Allah’ın emirlerini terketmenin puta ve
tâğuta tapmakla aynı olmasının sebebi açıktır. Hakkı batıl, batılı
da hak yapmaya çalışıp, insanlara helali haram, haramı da helal
tanıtarak Allah’ın hükümlerini değiştirmeye çalışanlar, ilmi haysiyetten
uzak birer tâğutturlar. Bunlara uyup itaat etmek de onları
rabb kabul etmektir. Çünkü bu duruma düşenler, Allah’ın hükmüne
değil de onların isteklerine itaat ederek onlara Allah’a tapar
gibi tapmış olanlardır.
Günümüzde şirkin her çeşidinin yaygın olduğunu görüyoruz.
Müslüman mahallede pazarlanan bin bir çeşit şirk içinde, çok yaygın
olmasından ötürü, belki en önemli örneklerinden biri itaat
ve isyan konusuyla ilgili şirktir. Hani meşhur fıkradaki ifadeyle,
taşlar beşerî yasalarla bağlı ve itler de “özgürlük tanrısı”nın salıvermesiyle
her önüne gelene saldırmak için ortalıkta koştururken,
391 9/Tevbe, 31
392 Tirmizî, Tefsir 9
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 110 -
fincancı katırları ürkütme riskini göze alamayanlarca bu çeşit şirke
vurgu yapılamamakta, hatta bu şirk canavarı, ehlîleştirilmiş ve
mâsum gösterilmektedir. Müslümanların sırât-ı müstakim’i şaşırıp
yanlış işaretlerle mecburi istikamet diye gösterilen cehennem
yolu üzerinde “dur!” diye ellerini makas gibi açanlar çıkmadıkça
ve yoldaki işaretleri doğrusuyla değiştirme çabasına yeterli sayıda
insan girmedikçe, uçurumlara yuvarlananlara ağıt yakacaklar bile
kalmayacaktır.
“Ey iman edenler! Kâfirlere uyarsanız, sizi eski dininize geri çevirirler;
o takdirde büsbütün kaybedersiniz.”393; “Rabbinizden size indirilene
(Kur’ân’a) uyun. Ondan başkasını evliyâ/dostlar edinip peşlerine düşmeyin.
Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!”394; “Bunlar, Allah’ın (koyduğu)
sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ederse Allah onu, zemininden
ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte
büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne karşı isyan eder ve
sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için
alçaltıcı bir azâb vardır.” 395
İtaat edilen Allah ise, kişi, yüce mertebe olan “Allah’ın kulu”
olmayı tercih etmiş; O’na isyan edenlere itaatı tercih edince de,
“emir kulu”, “kapı kulu” olmayı, yani iki dünyada rezillik ve zilleti
seçmiş olur.
Kuru bir “iman ettim” sözü elbette yeterli değildir. İmanın
gerçeği de bu değildir. Söz, kalbin tasdiki ve beynin kabulü ile
bağlılığın ifadesi olmalıdır. Bu da yaşamayı gerekli kılar. İman sözünün
verildiği anda, kişi “ben, Allah’tan başka ilâh olmadığına
şahit olarak, bütün benliğimle Allah’a bağlanıyorum. O’nun otoritesine
giriyorum.” demiş olur. Sonra da O’nun otoritesini hiçe
sayıp, hevâ ve hevesleri doğrultusunda hayatını sürdürürse, bu
kişi imanı anlamamış ve benimsememiş demektir. Aslında onun
imanı, kendi arzularının otorite olarak kabulü yönündedir. Çünkü
o Allah’ın isteklerini değil; kendi isteklerini kayıtsız şartsız yerine
getiriyor. Kim, kimin isteklerini kayıtsız şartsız yerine getirirse, o,
onun kuludur. İmanı, yani bağlılığı onadır.
İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur. “İnsanlardan
öyle kimseler vardır ki: ‘Allah’a ve ahiret gününe iman ettik’ derler; hâlbuki
onlar, mü’min değillerdir.”396 “Allah’a ve Peygamber’e iman ve itaat ettik
derler. Sonra da onlardan bir grup, bunun ardından yüz çevirir, bunlar
393 3/Âl-i İmrân, 149
394 7/A’râf, 3
395 4/Nisâ, 13-14
396 2/Bakara, 8
İSYAN - İTAAT
- 111 -
mü’min değillerdir.”397; “Ey iman edenler, Allah’a ve Peygamberi’ne itaat
ediniz. İşitip dururken, itaatten yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde ‘işittik’
diyenler gibi olmayın. Zira Allah katında hayvanların en şerlisi, akıl etmeyen
sağırlar ve dilsizlerdir.” 398
Görüldüğü gibi âyet, Allah’a itaat etmeyenleri işitmeyen ve
görmeyen, aynı zamanda akılsız, en aşağılık mahlûklar olarak tanımlıyor.
İmanının gerçek olup olmadığı ortaya çıksın diye mü’min,
Allah tarafından imtihan edilir: “İnsanlar, ‘iman ettik’ demekle bir
imtihana çekilmeden bırakılıvereceklerini mi zannediyorlar? Hâlbuki Biz,
kendilerinden öncekileri de denemiştik. Allah, elbette imanlarında doğru/
sâdık olanları ortaya çıkaracaktır ve elbette yalancı olanları da belirleyecektir.”
399
Allah’a İtaat ve İsyanın Boyutları
İtaat ve isyan, insanlar için imtihan konuları olduğundan,
nefse zor gelir. Bâtıla isyan, irâde gücünün göstergesidir. Nefsin
hevâsına, kötü arzularına isyan etmek, yani olumlu isyan da savaş
kadar zor olduğundan, geleneksel İslâmî kültürde “büyük cihad”
sayılmıştır. İnsan, hevâsını/kötü arzularını mı, yoksa gerçek ilâh
Allah’ı mı ilah kabul ediyor; bu itaat ettiği mercî ile ilgilidir. İtaatin
her türlü şartta, her çeşit zorlukta ve kayıtsız şartsız, pazarlıksız
uygulanması gerekir. Bazı küçük zorluklara göğüs gererek yapılan
itaat, belki münâfıklar tarafından da gösterilebilir; oysa zorluk ve
sıkıntıya rağmen itaat, mü’minlere hastır. Kur’an’da münâfıkların
Allah yolunda girişilecek mücadeleyi zor görerek geride kaldıkları
bildirilir. Ancak, eğer “yakın bir yarar ve orta (zorlukta) bir sefer
olsa, geleceklerdir400. Mü’minin sahip olduğu en önemli özelliklerden
biri, itaatini her durumda korumasıdır. Rasûlullah bir hüküm
koymuş, bir karar vermişse, mü’min, kendi basit çıkarlarına aykırı
da olsa buna itaat eder. Kur’an, münafıklarla mü’minleri itaat konusunda
farklı davranışlarıyla bize tanıtır. 401
İtaat ve isyan bir bütündür. Yani, Allah’a itaat eden, O’na isyandan
da kaçar. Hem itaat hem isyan birlikte barınamaz; beraber
bulunurlarsa her ikisi de eksiktir, yok sayılır. Bazı insanlar,
övülürken, “kumarı yok, içkisi yok, kötü alışkanlıkları yok” diye
bazı isyan türü davranışlarının olmadığı, o yüzden iyi insan olduğu
vurgulanır. Bu “yok”ların yanında, nelerin “var” olup olmadığı
397 24/Nur, 47
398 8/Enfâl, 20-22
399 29/Ankebut, 2-3
400 9/Tevbe, 41-42
401 24/Nûr, 47-54
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 112 -
önemsenmez. Ancak, Allah’a itaat olarak tüm emirlere uyup uymadığı
değerlendirilince, onun isyankâr olup olmadığı açığa çıkacaktır.
Yani, itaatsizlik de bir isyandır. Allah’a tam itaat etmeyen
biri, isyan içinde demektir, isterse bazı isyan türünden kötü alışkanlıkları
olmasın.
Yine, Allah’a itaatla birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği,
itaat etmemizi istemediği ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz.
Biri varsa, öteki yok demektir. Tâğutu reddetmeden
Allah’a imanın geçerli olmadığı 402 gibi, tâğuta isyan olmadan,
tâğuta kayıtsız şartsız itaatle birlikte Allah’a itaat de gerçekleşmez.
Kayıtsız şartsız itaat edilecek mercî olarak kişi neyi tercih
ediyorsa, ilâh olarak onu kabulleniyor demektir.
İtaat, imanın test edilmesidir. Allah’ı tek ilâh kabul eden
kimse, O’na kulluğunu, O’na kayıtsız şartsız itaat etme zorunluluğu
duyarak gösterecektir. İtaat olmadan cennet yoktur.403
Allah ve Peygamber, mü’minleri kurtaracak, onlara hayat verecek
şeylere çağırmaktadır. Bu dâvete icabet etmektir itaat. “Ey
iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve
Rasûlü’ne icâbet edin.” 404
Allah’a itaati terkeden isyankâr ve kendine zulüm/yazık
edenlere dünyevî cezalardan biri, kendileri gibilerin onları yönetmesidir.
“Zâlimlerin bir kısmını, bir kısmının başına geçiririz.”405 İnsanlar
bozuldukları, Allah’a âsi oldukları zaman, onların kötüleri
başlarına getirilir: “Nasılsanız, öyle yönetilirsiniz.” 406
Allah’a ve Rasûlü’ne itaat, namaz ve zekâtla da yakından ilgilidir:
“Namaz kılın, zekât verin, Peygamber’e itaat edin ki size merhamet
edilsin.”407; “...Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin.
Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” 408
Allah’a gerçekten iman etmiş kimse, yaratılış amacının sadece
Allah’a ibâdet olduğu409 bilincindedir. O, namazını, ibâdetlerini,
hayatını ve ölümünü hep âlemlerin Rabbi için,410 O’nun rızâsı
doğrultusunda geçirmeye söz vermiştir. Mü’minin hayatı, tümüyle
ibâdet olduğundan/olması gerektiğinden, itaat ve isyanı da
402 2/Bakara, 256; 16/Nahl, 36
403 4/Nisâ, 14
404 8/Enfâl, 24
405 6/En’âm, 129
406 Aclûnî, Keşfu’l Hafâ, 2/126-127
407 24/Nûr, 56
408 58/Mücâdele, 1
409 51/Zâriyât, 56
410 6/En’âm, 162
İSYAN - İTAAT
- 113 -
namazına benzeyecektir. Namazı, Allah’ın istediği gibi kılmakla
nasıl ibâdet yapılmış oluyorsa, Allah’a herhangi bir konuda itaat
de ibâdettir. Namaz kılarken imama uyup itaat ettiği gibi, büyük
imam olan müslüman yöneticiye, yani ülü’l emre de öyle itaat
edecektir. Namaz kılarken, kendinden daha âlim ve takvalı olsa
da imamın yanlışına uymadığı, onu gerektiği şekilde düzelttiği
gibi, yöneticisinin de yanlışlarını ikaz edecek, düzeltecektir.
Hz. Ömer’in, “ben Allah’a ve Rasûlü’ne itaatten ayrılırsam, ne
yaparsınız?” diye sorduğunda, cemaatten herhangi bir genç, ayağa
kalkıp “Allah’a ve Rasûlüne azıcık muhâlefet etsen, itaatten
kıl kadar ayrılsan, seni kılıçlarımızla düzeltiriz!” diye cevaplaması,
Hz. Ömer’in de bu cevaba şükretmesi, örnek alınma gereği duyulmadan,
sadece tarihî bir vaka olarak değerlendirilemez.
Bilindiği gibi, Hz. Ebu Bekir, halife seçildikten sonra yaptığı
konuşmada şunları söyledi: “İnsanlar! Sizin en iyiniz olmadığım
halde başınıza getirildim. İyi davranırsam bana yardımcı olun;
saparsam düzeltin beni. Doğruluk emanet, yalan hıyânettir. İçinizdeki
güçsüz, hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür.
İçinizdeki güçlü de, Allah’ın izniyle hakkı ondan alınıncaya kadar
benim yanımda zayıftır. Sizden kimse cihadı terketmesin; çünkü
onu terkeden bir kavmi, muhakkak Allah zillete düşürmüştür.
Allah’a ve Rasülüne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah’a
âsi olursam, bana itaatiniz gerekmez!”
Bütün Evren Allah’a İtaat Etmektedir
Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:“Gökte ve yerde her ne varsa
hepsi de isteyerek veya istemeyerek Allah’a teslim olmuşlardır. Böyle olduğu
halde onlar, Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki O’na
döndürüleceklerdir.”411 Âyette “isteyerek” kelimesi “itaat” kelimesiyle
ifade edilmektedir. Bunun anlamı yerde ve gökte olan şeyler,
ister Allah’a gönülden teslim olarak itaat edici olsunlar, isterse
bundan hoşlanmasınlar; her şey O’na teslim olmak zorundadır.
Peki, gökler ve yeryüzü, gönül rızası ile severek ve isteyerek mi;
yoksa istemeyerek, zoraki ve mecburen mi Allah’a ve O’nun yasalarına
uyuyorlar? Cevabını, onları sadece dış görünüşüyle ve çok
yüzeysel ve de kısmî olarak tanıyan bizim verebilmemiz beklenmez.
Tüm yarattıklarını en iyi tanıyan O’dur. “Hiç yaratan bilmez
mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.”412
Öyleyse cevabı O’ndan öğrenelim: “Sonra buhar halinde olan göğe
yöneldi, ona ve yerküreye: ‘İsteyerek veya istemeyerek, gelin!’ dedi. Her
411 3/Âl-i İmrân, 83
412 67/Mülk, 14
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 114 -
ikisi de: ‘İsteyerek/itaat ederek (tâiîn) geldik’ dediler.”413 Burada dünyanın
ve göklerin Allah tarafından kendilerine yüklenen görevlerin
gereğini isteyerek, seve seve yerine getirdikleri vurgulanmaktadır.
Bu âyette geçen “kerhen = istemeden, zorla” ifadesinin karşıtı,
itaat kelimesinin kökü olan “tav’an = isteyerek” kelimesi olduğu
gibi; aynı zamanda “isteyerek” anlamı verilen “tâiîn = gönülden
itaat ederek” kelimesinin kullanılışıdır. Bu kullanım, Kur’an’ın
itaat kavramı hakkındaki mantığını gösterir: İçlerinde, hoşlanmadıklarını
gösteren bir sıkıntı duyarak, gönülsüz bir şekilde uyar
gözükmenin “itaat” olarak kabul edilmediği; ancak, gönülden
boyun eğerek, tam bir teslimiyetle414 boyun eğmeye “itaat” dendiğidir.
Bu özellikleri taşımayan, yani gönülden ve severek yapılmayan
bir uymanın/zarurî teslimiyetin, itaatkâr mü’minlerin değil;
münâfıkların tavrı olduğudur.
Allah’a itaat, evrenle uyum içinde ve onlarla kardeş olup bütünleşmedir.
İnsan dışında bütün varlıklar Allah’a itaat etmektedirler.
Bütün evren, gökler, yer ve buralarda bulunanlar, Allah’a
teslim olmuşlar, O’na secde etmişler ve O’nun emrine itaat edip
uymuşlardır 415. “Sonra yine kalpleriniz katılaştı. İşte onlar (kalpleriniz)
şimdi katılıkta taş gibi, hatta daha da katı. Çünkü taşlardan öylesi var
ki, içinden ırmaklar fışkırır. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır/
kaynar(gözyaşı döker). Taşlardan bir kısmı da haşyetle, Allah korkusuyla
yukarıdan aşağı düşer. Allah, yapmakta olduklarınızdan asla gâfil
değildir.”416;“Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu,
Allah korkusundan huşû ile baş eğerek parça parça olmuş görürdün. Bu
misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.”417 İnsan kadar yüce vasıflarla
donatılmamış, yer ve gök Allah’a isteyerek itaat ettiği, bu
coşkusunu sergilediği halde, insanın itaat etmemesi uygun olur
mu? O takdirde en güzel biçimde yaratılan418 insanın, yeryüzüne
halife419 olması mümkün olur mu? O zaman esfel-i sâfilîn/aşağıların
en aşağısına420, en alçak yere/cehenneme lâyık olmaz mı?
Âyetlerde açıkça görüldüğü gibi itaat, Allah’ın ve Rasûlü’nün
verdiği hükme rızâ göstererek gönülden bir teslimiyetle boyun
eğme anlamını taşımaktadır. Allah’a ve Peygamber’e gösterilecek
itaatin; zoraki, yapmacık, gösteriş için, istemeye istemeye
413 41/Fussılet, 11
414 4/Nisâ, 65
415 3/Âl-i İmrân, 83; 13/Ra’d, 15; 41/Fussılet, 11
416 2/Bakara, 74
417 59/Haşr, 21
418 95/Tîn, 4
419 2/Bakara, 30
420 95/Tîn, 5
İSYAN - İTAAT
- 115 -
yapılması itaat sayılmaz. İtaatin içten, gönülden gelmesi gerekir.
Mü’min, peygamberin yolunun, onun sünnetinin doğru olduğuna
kesin olarak kanaat etmeli ve itaatinde hiçbir şüphe ve sıkıntı
duymamalıdır. Gönülsüz bir itaat, Kur’an’da imansızlık göstergesi
olarak değerlendirilir: “Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan
anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden
içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe
iman etmiş olmazlar.” 421
Allah’a ve Rasûlü’ne itaatten yüz çevirmek, insanın küfrünü
gerektiren bir durumdur: “De ki: ‘Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer
yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 422 Mutlak otorite
Allah’tır. O’nun izni, bir şeyi meşrû, helâl, mubah kılar; izin vermediği,
yasakladığı bir şeyi de meşrû ve normal kabul etmek, mutlak
ve nihâî otorite olan Allah’ın bu yetkisini başkalarına vermektir.
“Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları
mı vardır?” 423 Allah’ın emrine boyun eğmeğe yanaşmayan, itaatte
Allah’tan başkasına, Allah’ın kendilerine itaati yasakladıklarına
yönelerek onların icat ettiği İslâm’a ters kuralları benimseyerek
onlara itaat eden kimse, diliyle farklı iddiada bulunsa da, şirk içindedir.
Allah’tan başkasına ve O’nun izin vermediği kişi ve ilkelere itaatin,
insana huzur vermediği nice acı tecrübelerle görülmektedir.
Allah’a ve Allah rızâsı için O’nun müsaade ettiklerine itaat, hayat
verici, mutlu edici, iki cihanda aziz eden bir itaattir. Dünyada huzur
ve âhirette kurtuluş ancak bu itaatle gerçekleşir. Çünkü itaat,
imanın gereğidir. Allah’a itaat etmeyen, Rasûlullah’tan, müslüman
emir sahiplerinden, ya da kâmil mü’minlerden ayrı bir yola
sapan kimsenin varacağı yer, cehennemdir: “Kendisi için doğru yol
belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan
başka bir yola giderse, onu o yolda bırakırız ve cehenneme sokarız; o,
ne kötü bir yerdir.” 424 “Kim Allah’a ve Peygamberi’ne karşı isyan eder ve
sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için
alçaltıcı bir azâb vardır.” 425
Toplum halinde yaşamak zorunda olan insanların fesat ve
kargaşadan kurtulmaları için, düzen ve âdil otoriteye, sadakat ve
itaate zaruret vardır. İnsanlar toplum halinde tâatsiz yaşayamaz.
Problem, kime ve niçin itaat edilmesi konusunda düğümlenir.
421 4/Nisâ, 65
422 3/Âl-i İmrân, 32
423 42/Şûrâ, 21
424 4/Nisâ, 115
425 4/Nisâ, 14
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 116 -
İnsanların, kendileri gibi zaaflara sahip, bazı konularda kendilerinden
daha kötü bir insana itaat etmeleri, kısmî faydaları yanında
daha büyük zararlara yol açmaz mı?
Tarihten günümüze binlerce defa görülmüştür ki, zulmün,
diktatörlüğün, tuğyanın, müstekbirliğin, sömürünün, yani şirk ve
küfrün bütün farklı çizgilerinin temel sebebi, otorite hususu, emir
ve itaat konusundaki gayr-ı meşrû/bâtıl ve yanlış anlayışlardır. İnsanın
insana ilâhlık taslamasına, onu emir kulu kabul edip istediği
gibi yönetip yönlendirmesine kim izin vermektedir? Özgürlük ve
demokrasi taraftarları da bu konuda, insanın şerefini koruyan ve
zulmü önleyen tatmin edici cevaplar verememektedir. İtaatsiz yaşanmıyor
ve insana itaat de nice probleme sebep oluyorsa, çözüm
nedir?
Tartışılmaz üstünlüğü olan, tüm insanlardan daha yüce, insandaki
eksiklik ve yetersiz bilgi, zulmetme eğilimi gibi hiçbir zaafı
olmayan, insanın her yönünü insandan daha iyi bilen Allah’a itaatin
dışında bir çözüm olamaz. O, hem insanları, hem tüm evreni
yaratan ve onlara hükmedendir. İtaat edilmeye lâyık tek varlıktır.
Allah’ın dışında mutlak itaat edilmeye lâyık kimse yoktur; O’ndan
başkasına itaat, ancak O’na itaat sayıldığı yerlerde, yani yetkisini
ve sınırını O’nun belirlediği ve O’na itaat edenlere itaat ölçüsünde
doğru olacaktır. O’nun dışında kimse kimseye rablik yapamaz,
ilahlık taslayamaz. İnsanların insanlara haksız hükmü tahakkümü
doğurur. İnsanların Allah’a itaati ise adâlet, huzur ve saâdeti neticelendirir.
Şu bunalım çağını saâdet asrıyla barıştırıp bağdaştırmak,
saâdeti bu asra taşımak, asr-ı saâdeti güncelleştirmek için
bundan başka çözüm yoktur.
Nerdesin Ey Güzel İsyan?
Olumlu İsyan: Olumlu anlamda isyan, gerekli şekilde ve gereken
yerlere gösterildiğinde cihad farîzasını içerir. Küçüğüyle
büyüğüyle, silâhlısı ve silâhsızıyla, dış düşmanlara, iç düşmanlara,
şeytana veya nefse karşı olanıyla, kâfire veya münâfığa, yani her
çeşidiyle cihad, bir isyandır. Dinin müsaade etmediği durumlardaki
isyan ise, fesattır, fitne ve terördür. İsyanın gerektiği yerleri tespit,
İslâm’a göre farklı; câhiliyyeye göre farklı olduğundan, nice
cihad eylemi, câhiliyye bakış açısına göre isyan, ayaklanma, terör
ve fundamentalizm yaftası yiyebilmektedir. Müslümana göre de,
namaz kılmayan veya tesettüre uymayan, ya da içki içen birisi
Allah’a isyankâr, yani fesatçı, terörist bir kimse kabul edilir.
Tevhidî çevre içinde, toplumun ve yönetimin Allah’a itaati
şiar edindiği yerde mü’mine yakışan “işittik ve itaat ettik” demek
İSYAN - İTAAT
- 117 -
olduğu gibi; şirkin ve Hakka isyanın hâkim olduğu yönetim ve çevre
şartlarında mü’mine yakışan “ne işittik, ne de itaat ettik” , yani
“dinlemiyoruz, itaat etmiyoruz!” demek, kutsal isyanı öne çıkarmaktır.
İslâm’ın hâkim olduğu yerdeki müslümanın temel tavrı ile
İslâm’ın mahkûm olduğu konumdaki tavrı elbette aynı değildir.
Bunu Âsiye ismi ile örneklendirebiliriz: Peygambermiz, câhiliyye
döneminde müşrik babaları tarafından çocuklarına verilmiş olan,
manası şirki çağrıştıran isimleri; anlamı kötü ve ahlâksızlığı hatırlatan
adları değiştirirdi426. Bu kabilden olmak üzere “isyankâr, isyan
eden kadın” anlamına geldiği için “Âsiye” ismini değiştirmiştir.
Müslüman olmuş bir kadının ismi Âsiye idi. Rasûlullah (s.a.s.)
onun adını Cemile olarak değiştirdi ve ona: “Sen Cemile’sin” dedi.
427. Ama aynı Rasûl, Kur’an’da ismi belirtilmeyen “Firavun’un
hanımı” nın “Âsiye” olduğunu bildirmiş ve ondan övgüyle söz
etmiştir 428. Bundan şöyle bir çıkarım yapmak herhalde yanlış olmaz:
İslâm’ın hâkim olduğu, yönetimin ve çevrenin Allah’a itaat
edenlerden teşekkül ettiği ortamda Âsiye/isyankâr olmak büyük
bir yanlıştır. Ama Firavunların hâkim olduğu ve Allah’a itaat etmeyenlerin
egemen olduğu ortamlarda Âsiye/isyankâr olmak;
dünyevî açıdan riskli olsa da en temel, kurtuluş için en emin tavır,
Rasûlullah’ın övgüsüne mazhar olan en doğru yoldur.
Müslüman; ıslah adına, tebliğ adına dininden ve dâvâsından
her çeşit tâvizi verebilen, Allah’ın hor gördüklerini hoş gören,
“gelene ağam, gidene paşam” diyen, tepkisiz, buğzsuz, nefretsiz,
dolayısıyla kişiliksiz insan değildir. Düşünmeyen, hakkı yaşamayan
bir çevrede, mü’min boyun eğen, sesini çıkarmayan, tepki göstermeyen,
silik bir şahsiyet olamaz. “Münkerler” etrafını kuşattığından,
en azından kendini kurtarmak, bulaşıcı mikroplara karşı mücadele
ederek koruyucu hekimlik tedbirlerini almak, yani “nehy-i
anilmünker” yapmak mecburiyetindedir. Tevhid eri olabilmek için;
Allah’ın dışında politik, medyatik, sosyal, sanatsal, sportif, maddî,
fikrî, nefsî... alanlardaki tüm ilâhları reddetmek, putların ve putçuluğun
her tezâhürüne, endâdın her görüntüsüne, fanatikliğin
her çeşidine tavır almak olmazsa olmaz bir zarûrettir. Muvahhid
olmak, mü’mince yaşamak ve müslümanca ölmek için tâğutlara,
zorbalara, ilahlık taslayan şahıs, ilke ve kurallara, kısacası Allah’a
itaat etmeyenlere “lâ” isyan bayrağını çekmek şarttır. Bu tavır takınılmadan,
izzet ve onurunu korumak da, mü’min kalıp mü’min
426 Bk. Buhâri, Edeb 108; Ebû Dâvud, Edeb 62; İbn Mâce, Edeb 32
427 Müslim, Âdâb 14, 15; İbn Mâce, Edeb, hadis no: 3733; Tirmizî, Edeb, hadis
no: 2840; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/18; Dârimî, Sünen, İsti’zân 62
428 Buhâri, Enbiyâ 32, 46; Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 118 -
ölmek de mümkün değildir429. Trafik ışığı olarak kırmızı lamba konusunda
itaatsizliğin cezası değerlendirilir de, Allah’ın koyduğu
helal-haram hududuna itaatsizlik, her iki dünyada cezasız mı kalır
dersiniz?
İsyan, kıyam, ayaklanma, savaş ayrı şeylerdir; itaatsizlik ayrı.
Küfre isyan edemeyen müslüman, en azından itaatsizlik yapmalıdır.
Zâlim otoritelere karşı sivil tepki ve sivil itaatsizliğin en güzel
destanlarını tevhid yolunun önderleri yazmıştır. Nemrutlara itaat
etmeyip putlarını kıran İbrahim, Firavunlara başkaldıran Mûsâ,
câhiliyye şirkine karşı en şanlı direniş, en anlamlı tepki ve en güzel
savaş sayfalarını yazan Hz. Muhammed...
Yeşiller, çevreciler, hayvan severler, sendikalar, spor fanatikleri...
kadar bile tepkilerini dillendiremeyen dâvâ adamları(!); sayıları
kırkı bulur bulmaz sivil itaatsizlik ve tepkilerini sokağa taşıran,
sloganlar atıp tevhidi gülle gibi meydanlara savurarak kutsal isyana
giden yolu açanları sadece tarihte yaşanıp bir daha tekrarlanamayacak
masal gibi değerlendirirler. Onların çoğu, zenginliğin
ihtiraslı rüyalarının mahmurluğu içinde dünyevîleşme çarkında
veya hor gördüğü müslümanları bırakıp müşriklere hoşgörüler
dağıtmakta, bazıları da tâğutları, kâfirleri darıltmamaya özen
göstermekte, hatta kimse inanmasa da büyük putları sahiplendiğini
ilân etmede veya etliye sütlüye karışmadan gününü gün edip,
suya sabuna karışmadan temizlik(!) peşinde.... Allah’a iman ettiği
halde tâğuta kulluk yapmak, küfre dolaylı da olsa hizmet etmek,
Allah’a itaat etmeyene muhâlefet bile yapamadan ot gibi yaşayıp
gitmek, her konumdaki ve her zihniyetteki âmire itaat edip emir
kulu olmak, bütün bunlar Allah’a hakkıyla kul olmak isteyen bir
müslümandan, cehennem kadar uzak olması gereken hususlardır.
İbâdetin üç unsuru (kulluk, itaat ve sadâkat) üzerinde dururken,
üstad Mevdûdî, belki bazılarımızın biraz abartılı ve karikatürize
edilmiş bulabileceği bir örnekleme ile ibâdet-itaat ilişkisini ve
bu dengenin kayboluşunu şöyle açıklar:
“Önce ibâdet’in bu anlamını kafanızda tutun, sorularıma ondan
sonra cevap verin: Efendisinin kendisinden yapmasını istediği
işleri yapmayıp daima elleri bağlı, efendisinin önünde duran ve
onun ismini anan bir köle hakkında ne düşünürsünüz? Efendisi
ona, ‘git şu şu işleri yap’ diyor; köle bulunduğu yerden kımıldamıyor,
eğilip efendisini on kez selâmlıyor, tekrar ayağa kalkıp elleri
bağlı öylece duruyor. Efendisi ona, ‘git falan yanlışlıkları düzelt’
diye tâlimat veriyor; ama adam yine yerinden kıpırdamıyor, efendisinin
önünde eğilmeye devam ediyor. Efendisi ‘hırsızın elini bu
429 2/Bakara, 256
İSYAN - İTAAT
- 119 -
kötü işten kes’ diye emrediyor. Bunu duyan köle, hırsızın elini keseceği
yerde efendisinin söylediklerini tekrarlamaktan başka bir
şey yapmıyor ve ‘hırsızın elini bu işten kes’ emrini yüzlerce kez
tekrarlıyor. Şimdi bu kölenin efendisine gerçekten hürmet ettiğini
söyleyebilir miyiz? Sizin kölelerinizden bir tanesi böyle davransaydı
ne yapardınız Allah bilir! Allah’ın kullarından böyle davrananların
kendilerini Allah’a ibâdete adamış olarak kabul etmelerine
şaşmıyorum! Böyleleri sabahtan akşama kadar Allah bilir, kaç kere
Kur’an’daki ilâhî emirleri okurlar, ama bunları yerine getirmek için
kıllarını bile kıpırdatmazlar. Diğer taraftan ha bire nâfile namaz
kılar, ellerine binlik bir tesbih alır ve Allah’ın adını anarlar. Çok
acıklı bir makamla Kur’an okurlar! Onları bu halde gördüğünüz
zaman; ‘ne kadar müttakî, ne kadar dindar adamlar’ dersiniz. Bu
yanlış anlamanın temelinde ibâdetin gerçek anlamını bilmemek
yatar. 430
Bir örnek de M. İslâmoğlu hoca’dan: Allah’a inandığını söylediği
halde O’na itaat etmeyenlerin durumu, şu askerin durumu
gibidir: Komutan kendisine hayatî önemi olan bir planı verdikten
sonra planın yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir. O
planın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle
komutanın emirlerine uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen
emir ve tâlimatların hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya
inanmamıştır, ya da inandığı halde zaafları yüzünden emri aksatmıştır.
İki halde de cezaya çarptırılır; Birinci durumda inanmayanların
cezasına, ikinci durumda da âsilerin cezasına.431
Allah ve O’nun peygamberine isyan, O’nu tanımamak, O’nun
koyduğu kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın İslâm’dan
uzaklaşmasına sebep olur. Her tarafından küfrün her çeşidiyle her
şekilde kuşatılan günümüzün müslümanı, müslüman kalmak ve
müslüman ölmek için ateşten gömlek giymeye hazır olmalıdır.
“Müslüman” ismini benimsemek, ciddî ve büyük bir iddiadır. Bu
iddianın isbatı, tüm iç ve dış zorluklara rağmen, itaat ve isyan sınavlarını
başarmaktır. Cennetin bedeli itaat; cehennemin sebebi
isyandır.
Allah’ın emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik”
deyip hemen eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş,
kural ve kişilere karşı da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!”
deyip sözünün eri olan cihad erlerine selâm olsun.
İsyanınız kâfirlere, tâğut ve zâlimlere ve hevânıza; itaatiniz
Rabbinize olsun!
430 Ebu’l Hasan Ali Nedvî, İslâm’ın Siyasi Yorumu, s. 77, Mevdûdi’nin Fundamentals
Of İslâm adlı eserinden naklen
431 M. İslâmoğlu, İman Risâlesi, 345
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 120 -
İsyan ve İtaatle İlgili Âyet-i Kerimeler
A İsyan Kelimesinin Kökü Olan A-s-y ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 32 Yerde:) 2/Bakara, 61, 93; 3/Âl-i İmrân, 112, 152; 4/Nisâ, 14,
42, 46; 5/Mâide, 78; 6/En’âm, 15; 10/Yûnus, 15, 91; 11/Hûd, 59, 63; 14/
İbrâhim, 36; 18/Kehf, 69; 19/Meryem, 14, 44; 20/Tâhâ, 93, 121; 26/Şuarâ,
216; 33/Ahzâb, 36; 39/Zümer, 13; 49/Hucurât, 7; 58/Mücâdele, 8, 9; 60/
Mümtehıne, 12; 66/Tahrîm, 6; 69/Haakka, 10; 71/Nûh, 21; 72/Cinn, 23; 73/
Müzzemmil, 16; 79/Nâziât, 21.
B İtaat Kelimesinin Kökü Etâa Fiili ve Değişik Çekimlerinin Geçtiği Âyet-i
Kerimeler (Toplam 74 Yerde:) 2/Bakara, 285; 3/Âl-i İmrân, 32, 50, 100, 132,
149, 168; 4/Nisâ, 13, 34, 46, 59, 59, 64, 69, 80, 80; 5/Mâide, 7, 92, 92; 6/
En’âm, 116, 121; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 18/Kehf, 28; 20/Tâhâ, 90;
23/Mü’minûn, 34; 24/Nûr, 47, 51, 52, 54, 54, 54, 56; 25/Furkan, 52; 26/
Şuarâ, 108, 110, 126, 131, 144, 150, 151, 163, 179; 29/Ankebût, 8; 31/
Lokman, 15; 33/Ahzâb, 1, 33, 48, 66, 66, 67, 71; 40/Mü’min, 18; 43/Zuhruf,
54, 63; 47/Muhammed, 26, 33, 33; 48/Fetih, 16, 17; 49/Hucurât, 7, 14, 17;
58/Mücâdele, 13; 59/Haşr, 11; 64/Teğâbün, 12, 12, 16; 68/Kalem, 8, 10; 71/
Nûh, 3; 76/İns3an, 24; 96/Alak, 19.
C İsyan Konusunda Âyet-i Kerimeler
a Allah’a İsyan: 4/Nisâ, 14; 5/Mâide, 56; 8/Enfâl, 27; 9/Tevbe, 63; 13/Ra’d, 18;
72/Cin, 23.
b Peygamber’e İsyan: 4/Nisâ, 14, 42, 80, 115; 5/Mâide, 56; 8/Enfâl, 27; 9/Tevbe,
61, 63; 22/Hacc, 78; 33/Ahzâb, 36; 72/Cin, 23.
c Şeytan İsyanı Emreder: 2/Bakara, 169; 4/Nisâ, 14, 118-119; 6/En’âm, 128;
7/A’râf, 200 24/Nûr, 21; 38/Sâd, 82-83.
d Haksız İsyan ve Haksız Tecavüz: 7/A’râf, 33.
D İtaat Konusunda Âyet-i Kerimeler
a Allah’a İtaat Etmek: 3/Âl-i İmrân, 32, 132; 4/Nisâ, 13, 59, 69-70; 5/Mâide,
92; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 13/Ra’d, 18; 24/Nûr, 52, 54; 33/Ahzâb,
71; 42/Şûrâ, 38; 47/Muhammed, 33; 48/Feth, 17; 58/Mücâdele, 13; 64/
Teğâbün, 12.
b Peygamber’e İtaat Etmek: 3/Âl-i İmrân, 31-32, 132; 4/Nisâ, 13, 59, 64, 69-
70, 80; 5/Mâide, 92; 7/A’râf, 157-158; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 24/
Nûr, 51-52, 54, 56; 33/Ahzâb, 36, 71; 47/Muhammed, 33; 48/Feth, 17; 58/
Mücâdele, 13; 59/Haşr, 7; 64/Teğâbün, 12.
c Müslüman Emir Sahiplerine İtaat: 4/Nisâ, 59; 6/En’âm, 165.
d Mü’minlerin İtaati: 2/Bakara, 285; 3/Âl-i İmrân, 16-17; 6/En’âm, 165; 24/
Nûr, 51.
e İtaat Edenlerin Özellikleri ve Mükâfatı: 22/Hacc, 34-35.
f Kâfirlere İtaatten Sakınmak: 3/Âl-i İmrân, 149; 18/Kehf, 28; 25/Furkan, 52;
28/Kasas, 86; 33/Ahzâb, 1-3, 48; 42/Şûrâ, 15; 76/İnsan, 24; 96/Alak, 19.
g Münâfıklara İtaatten Sakınmak: 33/Ahzâb, 1-3, 48.
E Biat (İtaat Sözü Vermek)
a Peygamber’e Biat Etmek: 48/Feth, 10, 18.
b Biatı Bozmak: 48/Feth, 10.
c Rıdvan Biatı: 5/Mâide, 7; 48/Feth, 10, 18-21.
d Mekke’nin Fethi Günü, Peygamberimiz’e Kadınların Biatı: 60/Mümtehine, 12.
İSYAN - İTAAT
- 121 -
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 2, s. 342-345
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 370-373
3. Fî Zılâlil Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 2, s. 481-484
4. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 234-235; 244-245
5. Hayâtü’s- Sahâbe, M. Yusuf Kandehlevî, İslâmî Neşriyat Y. c. 2, s. 521-557
6. Peygamberimizin Yaşantısından Eğitici Dersler, Abdülhamid Bilâli, Buruc Y. s.
69-79
7. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 206-216; 267-274
8. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 320-323, 386-387
9. Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 94-101
10. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 337-342
11. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman bin el-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 425-519
12. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y. s. 32-35
13. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 160-176
14. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 1, s. 331-340
15. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 70-75, 80
16. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 10, s. 528-536
17. Kur’an’da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y. s. 89-99
18. Kur’an’da Denge, Faruk Gürbüz, Denge Y. s. 221-244
19. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 342-353
20. Kur’an’da İnsan ve Toplumu, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 91-98, 249-259
21. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 173-177; 178-182
22. İslâm’a Bağlılığım Neyi Gerektirir, Fethi Yeken, Özgün Y.
23. Evet Adım İsyan, Nazrul İslâm, Fide Y.
24. İsyan Ahlâkı, Nurettin Topçu, Dergâh Y.
25. İtaatsizlik Üzerine Denemeler, Erich Fromm, Yaprak Y.
26. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y.
27. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y.
28. İslâm’ın Siyasi Yorumu, Ebu’l Hasan Ali Nedvî, Akabe Y.
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

Okunma 288 kez Son değişiklik Çarşamba, 27 Ocak 2021 01:05

Ortam

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.