Pazartesi, 25 Ocak 2021 06:23

Bel'am

Yazan
Ögeyi değerlendirin
(0 oy)

 

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 


Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -20-
BEL’AM
Yazarı:
Ahmed Kalkan
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2012
Baskı:
İSTANBUL MATBAACILIK
Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: 0 212 482 52 66
BEL’AM
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-20-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
Âlimler ve âmirler… Sağlam olurlarsa bütün toplumun sağlam olacağı iki ana direk. Sorumlu olduklarını unutup sorunlu olurlarsa, toplumlarının sorunları bitmeyecek, feci sonları yaklaşacaktır. Âlimler âmirlerin emrine girdiklerinde hem kendileri, hem âmirleri ve hem de toplum ifsad olur. Karşılığında alınan ücret, âhirette kaybettiklerinin yanında semenen kalîlâ, çok az bir karşılık olur. Ahmakça bir tercihtir bu. Ama maalesef tarihten günümüze bu ahmaklıkları yapmayanlar yok denecek kadar az olmuştur. Kur’an’da ismi geçmemesine rağmen, özellikleri anlatılan Kitab bilgisine rağmen azgınlaşan kimse için Tevrat’taki isim meşhur olmuştur: Bel’am. Bel’am, bir şahıs olmaktan ziyade bir karakter, bir tip rolü üstlenir. Her devirde dünyevîleşen, dünyayı âhirete değişip tercihini fânîden yana yapan zihniyetin adı Bel’am veya Sâmirî’dir.
Devletin gönüllü kölesi, esiri olan Bel’am, A’râf sûresinde köpeğe benzetilir. Önüne atılan bir kemik uğruna zâlim sultanlara bekçiliği ve sâlih insanlara hırlamayı sürdüren köpektir onlar. Cuma sûresinde eşeğe benzetilen tip de yine taşıdığı ilimden yararlanmayan benzer özellikleri gösteren karakterdir.
Devlet yöneticileri, pek severler kendilerine ve düzenlerine hizmette kusur etmeyen bu yalaka tipleri. Eskiden saray mollası denilen şimdiki ifade ile devlet âlimi, daha doğrusu emir kulu olan bu devlet memurları, Allah’ın seçkin kulu olmak yerine, zâlim rejimin askeri, bekçisi, hizmetçisi olmayı tercih etmiş bir din tüccarıdır. Günümüzde hazır Yâsin, okunmuş Kur’an hatmi satan, mevlitçi, menfaatçi tipler, düzenin dinine hizmet ederken Allah’ın dinine ne kadar ihanet ettiklerini düşünmüyorlar bile.
Allah’ın (c.c.) indirdiği hükümlere karşı ayaklanan ve İslâm’a küfreden yönetimlerle yani tâğûtî güçlerle din adına uzlaşan ve müslümanları da “Allah (c.c.) adını kullanarak” aldatan, Kur’ân’daki ifâdeyle “köpek sıfatlı” kimselerin ortak ismidir Bel’am. Bu köpek sıfatlı kimseler de; Allah’ın (c.c.) indirdiği hükümlerin bir kısmını kabul etseler de, bir kısmını “zamanın değişmesi” gerekçesiyle sükûtla geçiştirirler. Tarihselciliği savunurlar, dinin ahkâmının günümüzde uygulanma zarûretini görmezlikten gelirler. Günümüzde, zâlim devleti güçlendirecek tarzda resmî ideolojiyi kabul eden ve İslâm’ı o ideolojiye hizmet ettirmeye
çalışan çok sayıda Bel’am benzeri vardır. Bunlar, tâğut’a itikad ve iman etme noktasında titizdirler. Kraldan fazla kralcıdırlar. Hakla bâtılı karıştırıp sentez yapmaktan çekinmezler. Tevhid, şirk, irtidâd, tâğut gibi itikadî; demokrasi, anayasa, meclis, parmak hesabıyla kanun koyma, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeme gibi şirk ahkâmı; fâiz, kredi, borsa gibi ekonomik; okullardaki tören denilen âyinler ve vahyi reddeden müfredat ve müşrik insan yetiştirme sistemi gibi eğitim konularında bu alanlarla ilgili İslâm’ın kırmızı çizgilerini açıklamaktan korkarlar, ketm etmenin lânetlik suçunu işlemekte bir beis görmezler.
İşte bu gaflet cephesinin içyüzü, bu kitabın sayfalarında…
Ahmed Kalkan
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
Kasım 2012, Ümraniye
İÇİNDEKİLER
BEL’AM:
Bel’am Kimdir? / 10
Kitab Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse / 12
Bel’am; Bir “Devlet Âlimi” Prototipi / 15
Kimlikten Karaktere Bel’am ve Bel’amlık / 18
Bel’am; Bir Din Tüccarı / 19
Kur’ân-ı Kerim’de Bel’am Karakteri; Sorumlu ve Sorunlu Âlimler / 22
Hadislerde Bel’am Tipli Kötü Âlimler ve İlmin Sorumluluğu / 26
Bel’amların Râzı Olduğu Devlet Dini ve Diyânet / 35
Çağından Sorumlu Kişiler; Âlimler / 52
En Korkunç Felâket: Âlimlerin Dünyevîleşmesi / 72
İlme İhânet Edenler / 83
- 9 -
BEL’AM:
KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE

Bel’am Kimdir

Kitab Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse

Bel’am; Bir “Devlet Âlimi” Prototipi

Kimlikten Karaktere Bel’am ve Bel’amlık

Bel’am; Bir Din Tüccarı

Kur’ân-ı Kerim’de Bel’am Karakteri; Sorumlu ve Sorunlu Âlimler

Hadislerde Bel’am Tipli Kötü Âlimler ve İlmin Sorumluluğu

Bel’amların Râzı Olduğu Devlet Dini ve Diyânet

Çağından Sorumlu Kişiler; Âlimler

En Korkunç Felâket: Âlimlerin Dünyevîleşmesi

İlme İhânet Edenler
“Onlara (Yahûdilere) kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın tâkibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin (Bel’am’ın) haberini oku.”
Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevâsınınn/hevesinin peşine düştü. Onun durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.”
Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmetmekte olan kavmin durumu ne kötüdür!”
Allah kimi hidâyete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa, işte onlar ziyana uğrayanlardır.” 1
1 7/A’râf, 175-178
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 10 -
“Kendilerine Tevrat yükletilen, sonra onu, taşımayanların
(Kitab’ın hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca
kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlamış
olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zâlimler topluluğunu
doğru yola iletmez.” 2
Bel’am Kimdir?
Bel’am; Hz. Mûsâ (a.s.) zamanında yaşamış ve sonradan irtidat
etmiş olan ilim adamıdır. A’râf suresinin 175-176’ncı âyetleri
münâsebetiyle ismi çeşitli tefsir ve tarih kitaplarına girmiş olan
Bel’am İbn Bâura (veya Bel’am İbn Eber)’nın, İsrâiloğulları’ndan,
Yemen diyarından veya Ken’an ilinden Allah’ın dinini öğrenmiş,
ilim ve irfan sahibi, duâsı müstecap, yanında Allah’ın ismi a’zamı
bulunan ve fakat sonradan itaatsizliğe düşmüş bir kimse olduğu
şeklinde rivâyetler vardır. Her ne kadar Lût’un (a.s.) kızlarından
biri ile evlenmiş olduğu söylenirse de, bunun yahûdiler tarafından
müslümanlar aleyhine uydurulmuş bir iftira olduğu bilinmektedir.
3
Bel’am’a konu teşkil eden âyet meâlleri şöyledir: “Onlara, şeytanın
peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan
olan kişinin olayını anlat. Dileseydik, onu âyetlerimizle üstün kılardık;
fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan
da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.
İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hâli böyledir. Sen onlara bu
kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” 4
Bel’am’la ilgili olarak İslâmî kaynaklarda şunlar anlatılmaktadır:
“Rivâyete göre Mûsa (a.s.), Ken’âniler’in Şam’daki topraklarına
girmişti. Bu sırada Bel’am, el-Belkâ köylerinden Bal’â’da bulunuyordu.
Ken’âniler’den bazıları Bel’am’ın yanına gelerek: “Ey
Bel’am, Mûsa İbn İmrân İsrâiloğulları’nın başında olduğu halde
bizi yurdumuzdan sürmek ve öldürmek üzere geldi. Bizim ülkemize
İsrâiloğulları’nı yerleştirecek. Senin kavmin olan bizlerin ise
yerleşecek bir yerimiz yok. Sen duâsı kabul edilen bir kimsesin.
Onları defetmesi için Allah’a duâ et”, dediler. Bel’am: “Yazıklar
olsun size! O Allah elçisidir; melekler ve mü’minler de onunla
beraberdir; onlar aleyhine nasıl duâ edebilirim! Bildiğimi bana
Allah öğretti” diye red cevabı verdi. Kavmi duâ etmesi hususunda
2 62/Cum’a, 5
3 Taberî, Tefsiru’t-Taberî, Mısır, 1373/1954, IX, 119-120; Fahruddin er-Râzî,
Mefâtîhu’l-Gayb, Mısır, 1308, XV, 54; D. B. Macdonald, İA, “Bel’âm İbn
Bâura” Mad.
4 7/A’râf, 175-176
BEL’AM
- 11 -
ısrar ettiler. Bel’am da eşeğine binerek, İsrâiloğulları’nın çıkmakta
olduğu dağa doğru ilerledi. Bu dağ, Husban dağıdır. Biraz gittikten
sonra eşeği yere çöktü. Eşeğine binerek biraz ilerledikten
sonra hayvan yine çöktü. Bel’am biraz evvelki gibi hareket ettikten
sonra tekrar hayvanına bindi. Biraz yol alınca eşek yine çöktü.
O, yine eşeği yerinden kalkıncaya kadar dövdü. Nihâyet eşek,
Bel’am aleyhinde bir delil teşkil etsin diye, Allah’ın izni ile konuşarak
şöyle dedi: “Ey Bel’am, nereye gidiyorsun? Meleklerin önümde
durarak beni yolumdan çevirdiklerini görmüyor musun? Allah
elçisi ile mü’minler senin kavmin aleyhinde duâ etmektedirler.”
Fakat Bel’am, buna aldırış etmeden eşeğini döverek yoluna devam
etti. Nihâyet eşek onu Husban dağına çıkardı, Mûsâ’nın (a.s.)
ordusunun ve İsrâiloğulları’nın karşısına götürdü. Bel’am onlara
bedduâ etmeye başladı; fakat İsrâiloğulları’na beddûa ederken
Allah onun dilini kendi kavmi aleyhine çevirdi. Yanında bulunan
halk, onun kendi aleyhlerine bedduâ etmekte olduğunu görünce:
“Ey Bel’am! Ne yaptığını biliyor musun? Sen İsrâiloğulları’na hayır
duâda, bize bedduâda bulunuyorsun” dediler. O: “Ben bunu kendi
ihtiyarımla yapmıyorum, Allah dilime hâkim oldu” dedi. Bunun
üzerine dili ağzından çıkarak göğsü üzerine sarktı. Sonra kavmine:
Dünya ve âhiret benim elimden gitti, artık hileye başvurmaktan
başka çare yoktur...” dedi. 5
Her ne kadar müfessirler âyetlerin nüzûl sebebi olarak daha
çok Bel’am’ın ismi üzerinde durmuşlarsa da, sözkonusu âyetlerle
anlatılmak istenenin Bel’am olduğu yolundaki rivâyetleri ve
onunla ilgili olarak anlatılan kıssaları doğrulayacak -güvenilir- hiç
bir eser yoktur. Aynı şekilde yalnız Bel’am’ın, âyetlerin nüzulüne
sebep teşkil etmiş olması da doğru değildir. 6
Öte yandan, âyetlerde bahsi geçen kişinin, Bel’am’ın dışında,
Ümeyye İbn Ebi’s-Salt, er-Râhib Ebû Amr, İsrâiloğulları’ndan duâsı
makbul bir kişi, münâfık olan her kişi veya yahûdi, hristiyan ve
haniflerden olup da Hakk’tan ayrılan herkes olduğu şeklinde de
rivâyetler vardır. 7
Öyle anlaşılıyor ki âyetler, Bel’am ve hareketleri itibariyle
onun gibi olan herkese şâmildir. Çünkü Allah’ın âyetlerini
5 Taberî, a.g.e., IX, 124-126; Râzî, a.g.e., XV, 54; İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-
Târih, Beyrut 1385/1965, I, 200 vd; İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Riyad
1966, I, 322 vd.
6 Kasımî, Mehâsinü’t-Te’vil, VII, 2906
7 Taberi, a.g.e., IX, 119 vd; Râzî, a.g.e, XV, 54; Zemahşeri, el-Keşşaf, Beyrut
1366/1947, II, 78; Mes’üdî, Mürûcü’z-Zeheb, Mısır 1384/1964, I, 52; İbni Kesir,
a.g.e., I, 322
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 12 -
yalnız bir veya birkaç kişiye hasretmek doğru olmaz; onlar geniş
kapsamlıdırlar. Burada asıl üzerinde durulması gereken konu;
Bel’am’la ilgili olarak söylenen ve İslâmî kaynaklara girmiş olan
bilgilerin büyük çoğunluğunun İsrâiliyyâta dayanmış olmasıdır.8
Çünkü İslâmî kaynaklarda zikredilen bilgiler -bazı isim ve ifade
değişiklikleri hâriç- Kitab-ı Mukaddes’te geçen bilgilerin tamamen
aynısıdır. 9
Ancak Bel’am, dünyevî çıkar ve hesaplar için Allah’ın dinini
tahrif eden bir ilim ve din adamını küfür sistemlerine ve kâfir yöneticilere
yaranmak maksadıyla Allah’ın hükümlerini çiğneyen ve
asıl gayesinden saptıran kimseleri temsil etmektedir.
İnsanları “Allah (c.c.) adını kullanarak”’ aldatan, hevâ ve heveslerini
tatmin için “Tevhid akîdesini” tahrip eden “Bel’am’ın”
etkisi korkunçtur. İslâm topraklarında; kâfirlerin istilâsını hazırlayan
güç, “Bel’am”dır.
Allah’ın (c.c.) indirdiği hükümlere karşı ayaklanan ve İslâm’a
küfreden yönetimlerle yani tâğûtî güçlerle din adına uzlaşan
ve müslümanları da “Allah (c.c.) adını kullanarak” aldatan,
Kur’ân’daki ifâdeyle “köpek sıfatlı” kimselerin ortak ismi
Bel’am’dır. Bu köpek sıfatlı kimseler de; Allah’ın (c.c.) indirdiği
hükümlerin bir kısmını kabul, bir kısmını “zamanın değişmesi”
gerekçesiyle sükûtla geçiştirirler. Günümüzde, başta resmî ideolojiyi
kabul eden ve İslâm’ı o ideolojiye hizmetçi kılmaya çalışan
müesseseler olmak üzere, çok sayıda Bel’am benzeri vardır. Bunlar
“çok dindar” görünmekle birlikte, tâğut’a itikad ve iman etme
noktasında titizdirler. “Ulü’l-Emr” kavramını İslâm’a karşı ayaklanan
güçlere izâfe ederek, mü’minleri yanıltırlar. İşte bunlar çağdaş
Bel’am’lardır. 10
Kitab Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse
Bel’am, Tevrat ve İslâmî kaynaklarda, önceleri iyi bir mü’min
iken, daha sonra Hz. Mûsâ ve kavmi aleyhine hile tertiplediği için
cezâlandırıldığı rivâyit edilen kişidir. Müfessirlerın çoğunluğuna
göre Kur’ân-ı Kerim’de ismi zikredilmeksizin, 7/A’râf, sûresinin
175-176. âyetlerindeki ifadelerde kendisinden söz edilen kişi Belam
bin Bâûrâ’dır. Kaynaklarda Bel’am, Bel’âm, Bel’âm bin Bâurâ,
Bel’am bin Eber veya Bel’âm bin Bâûrâ’ şeklinde kaydedilen bu
8 D. B. Macdonald, İ A, II, 464-465; Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Ankara
1979, s. 242
9 Kitabı Mukaddes, İstanbul 1981, Sayılar XXII, 2-41; XXIII 1-30; XXIV, 25;
XXII, 16; Yeşu XXIV, 9
10 Ahmed Güç, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 221-222
BEL’AM
- 13 -
kişi,11 Tevrat’ta Beor’un oğlu Balaam olarak geçmektedir.12 Ve peygamber13
diye takdim edilen Bel’am’ın kehânetlerine büyük önem
verilmektedir.14 Bel’am’ın kıssası Tevrat’ta en az iki ayrı rivâyet
halinde nakledilir ki, bu rivâyetler birbirinden farklıdır.15 Elohist
denilen rivâyete göre o Ârâmî veya Amorî bir kâhindir. Tanrı’ya
inanmakta ve O’ndan ilham almaktadır. Moab Kralı Balak’ın
İsrâiloğulları’na lânet etmesi husûsundaki ısrarlarını ancak Tanrı
tarafından müsaade edilince kabul eder.16 Yahvist denilen rivâyete
göre ise o Midyanlı (Medyen’li) bir kâhin olup17 Balak’ın dâvetine
Tanrı’nın izni olmaksızın icâbet etmiştir.18 Tevrat’taki kıssaya
göre, Hz. Mûsâ başkanlığındaki İsrailoğulları’nın çölde Ken’an
diyarına doğru ilerlediklerini gören Moab kralı endişeye kapılır.
İsrâiloğulları’na karşı kendilerine yardım etmesi için Bel’am’ı dâvet
eder. Zira Bel’am’ın mübârek kıldığı mübârek olmakta, lânetlediği
ise lânetlenmektedir.19 Bel’am ise Rabden alacağı emre göre hareket
edeceğini bildirir; ne var ki bu konuda kendisine müsâade
verilmez. Moab kralının ikinci defa ısrârı üzerine yine Rabbe
danışan Bel’am’a bir rivâyete göre gitme izni verilir,20 diğer bir
rivâyete göre ise o, izin verilmeksizin yola çıkar.21 Yolda eşeği melek
tarafından durdurulur. Sonra yoluna devam eder ve Balak’a
sadece, Allah’ın kendisine söyleteceği şeyleri söyleyebileceğini
ifâde eder. Söylediği dört meselin hepsinde de kralın beklediğinin
aksine, İsrâiloğulları’na lânet edeceğine onları mübârek kılar.22
Bel’am, Allah’ın lânet etmediğine lânet edemeyeceğini, Rabbin
bedduâ etmediğine bedduâda bulunamayacağını, O’ndan emir
aldığını, Allah’ın sözlerini işittiğini, yüce olanın bilgisini bilen kişi
olduğunu, Rabbin sözünden öteye geçemeyeceğini ifâde eder.23
Bununla beraber Kitâb-ı Mukaddes’te Bel’am’ın İsrâil’e düşman
olarak tasvir edildiği de görülür. İsrâiloğulları’nın Midyan kadınlarıyla
zinâ ederek felâkete uğramaları Ruhban metninde Bel’am’ın
bir hilesi olarak gösterilir.24 Balak’a, İsrâiloğulları’nın Moablı ka-
11 Taberî, Tefsir, IX/82; Kurtubî, Tefsir, VII/319
12 Sayılar, 22/5), Kâhin (Yeşu), 13/22
13 Petrus’un İkinci Mektubu, 2/15
14 Sayılar, 22/6
15 Sayılar, 22-24
16 Sayılar, 22/5-21
17 Sayılar, 31/8
18 Sayılar, 22/22-34
19 Sayılar, 22/6
20 Sayılar, 22/20
21 Sayılar, 22/22
22 Sayılar, 23/7-10, 18-24; 24/3-9, 15-24
23 Sayılar, 23/8, 20; 24/4, 12, 16
24 Sayılar, 31/16
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 14 -
dınlarla zinâ etmelerini, putlara kesilen kurbanlardan yemelerini
sağlamasını, böylece onların günahkâr olup cezâlandırılacaklarını
öğreten Bel’am’dır.25 Bel’am ile ilgili kıssada bu husûsa yer verilmez,
ancak İsrâiloğulları’nın Moablı kızlarla zinâ ettikleri, onların
ilâhlarına eğildikleri ifâde edilir.26 Bel’am İsrâiloğulları tarafından
öldürülmüştür. 27
İslâmî kaynaklar umûmiyetle yukarıda meâli verilmiş olan
7/A’râf sûresinin 175 ve 176. âyetlerinde kastedilen kişinin
Tevrat’ta da zikredilen Bel’am bin Bâûrâ olduğunu, söz konusu
âyetlerden önce Hz. Mûsâ ve İsrâîloğulları’ndan bahsedilmesinin
de bunu gösterdiğini belirtirler. Fakat bu kişinin Ümeyye bin
Ebü’s-Salt es-Sekafî veya Nu’mân bin Sayfî er-Râhib olduğuna dâir
görüşler de vardır. 28
İslâmî kaynaklarda Bel’am bin Bâûrâ ile ilgili çeşitli rivâyetler
yer almaktadır. Bu rivâyetlerden birine göre Hz. Mûsâ’nın, Kur’ân-ı
Kerim’de “cebbar bir kavim” şeklinde nitelendirilen bir toplulukla
savaşmak için hazırlanması üzerine Bel’am’ın kavmi ona durumu
anlatarak Mûsâ’nın etkisiz kılınması için duâ etmesini isterler.
Ancak Mûsâ’nın peygamberliğine inanan ve iyi bir mü’min olan
Bel’am bu isteği reddeder. Allah’ın kendisine Mûsâ’ya bedduâ
konusunda izin vermediğini belirterek öteki isteklerini de geri
çevirirse de, kavmi onu hediyelerle kandırıp bedduâ etmesini sağlarlar.
Ancak Allah bu bedduâyı onun kavmine çevirir; Bel’am’ın
da Allah tarafından bir cezâ olmak üzere dili göğsüne doğru sarkar.
Artık dünya ve âhiretinin yıkıldığını düşünen Bel’am, hiç olmazsa
kavmini kurtarmak için onlara Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları’na
karşı kullanılmak üzere bir hile öğretir. Buna göre bu kavim, kadınları
süsleyerek Mûsâ’nın sefer halinde olan askerleri arasına
gönderecek ve bu kadınlar onları baştan çıkaracaktır. Gerçekten
Şimeonîler’in reisi Zimri, Sur kızı Kozbi ile zinâ etmiş ve bu yüzden
İlâhî bir cezâ olmak üzere baş gösteren vebâ salgınında 70.000
kişi ölmüştür. 29
Bir başka rivâyete göre ise Bel’am Hz. Mûsâ’ya bedduâ edemeyeceğini,
çünkü aynı dine mensup olduklarını belirtmiş, çarmıha
gerilerek öldürülme tehdidi üzerine ise ism-i a’zam’ı okuyarak Hz.
Mûsâ’nın şehre girmemesi için duâ etmiş, duâsı kabul olunmuş ve
25 Vahiy, 2/14
26 Sayılar, 25/1-3
27 Sayılar, 31/8; Yeşu, 13/22
28 Taberî, Tefsir, IX/83, Kurtubî, Tefsir, VII/320, İbn Kesîr, Tefsîr, III/507; Sa’lebî,
Arâisu’l-Mecâlis, s. 182
29 İbn Kesîr, Tefsir, III/511; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, IX/112
BEL’AM
- 15 -
böylece İsrâiloğulları çölde kalmışlardır. Bunun üzerine Hz. Mûsâ,
Bel’am’dan ism-i a’zam ile imanın alınması için duâ etmiş ve ilgili
âyette belirtildiği gibi Bel’am’a verilen “âyetler” geri alınmıştır. 30
Bel’am’ın İsrâiloğulları’ndan, Ken’ânîler’den veya Yemenli olduğu,
ona verilen âyetlerden maksadın ise “ism-i a’zam”, “suhuf”
veya “kitap” olduğu da rivâyet edilmiştir. Hatta ona peygamberlik
verildiği de söylenir. Ancak İslâm inancına göre kendisine peygamberlik
verilen bir kişinin hak dini terketmesi mümkün olmadığından
bu rivâyete itibar edilmemektedir. 31 gerekmektedir.
Söz konusu âyetlerde kıssası anlatılan kişinin Bel’am bin Bâûrâ
olduğuna dâir bir işaret yoktur. Burada hak ve hakikati gördükten
sonra onu bırakıp şeytanın peşine düşenin kötü durumu ifade
edilmektedir. Mutasavvıflar ise Bel’am bin Bâûrâ’yı, kibir ve
dünyevî arzular sebebiyle sapıklığa düşenlerin bir örneği olarak
takdim etmektedirler. 32
Bel’am; Bir “Devlet Âlimi” Prototipi
Bel’am’la ilgili olduğu değerlendirilmesi yapılan âyet meali
şudur: “Onlara, kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan
sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan
olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik.
Fakat o, yere saplandı ve hevâ/hevesinin peşine düştü. Onun
durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Eğer üstüne varsan, dilini çıkarıp
solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin
durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.” 33
Âyetlerde, Hz. Peygamber’den, geçmişte yaşanmış bir olayın
kahramanını anlatması isteniyor. Olayın kahramanının adı geçmiyor.
Onun yerine, tavır ve davranışı geçiyor. Kur’an’ın üslûbu budur.
Nedeni de, dikkatler özel isimler, özel yerler, özel zamanlar
ve toplumlar üzerinde değil de, tavırlar üzerinde yoğunlaşması
içindir. Âyetin çizdiği hastalıklı tipin belirgin özellikleri şunlardır:
Kendisine mûcize, vahiy, kitap, ya da birtakım olağanüstü ve herkeste
olmayan yetenekler verilen bir ulu, önder ve âlim kişi, daha
önce bu İlâhî ödülü hak eden bir davranış içerisinde olduğu halde
sonradan bozuluyor. Kendisine verilen âyetlerle amel etmeyip
onlara sırtını dönünce, şeytanın askeri oluyor. Vahiyden uzaklaştıkça
azgınlaşıyor. Âyetleri ihtirasları uğruna kullanıyor.
30 Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, IX/112
31 Kurtubî, Tefsir, VII/320; İbn Kesir, Tefsir, III/509
32 Encyclopédie de l’İslam, Leiden, 1954, I/1014; Ömer Faruk Harman, TDV
İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 389
33 7/A’raf, 175-176
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 16 -
Azgınlığının temel sebebi makam-mevkî, mal-mülk, şöhretservet
sevdâsı. O, dünyalığı Allah’a tercih edip Allah’ın verdiği
âyetleri menfaat temininde kullanınca, Allah da ona verdiği
âyetleri, o âyetlerle gelen tüm meziyet ve faziletleri alıyor. Adam
şahsiyetini kaybederek, “köpek gibi”, bir çanak yal uğruna her
türlü zillete eyvallah eder hale geliyor. Kovsan da, sevsen de, dövsen
de onun için fark etmiyor. Tabiatı köpekleştiğinden, kendisini
tutanla kendisini iten arasındaki farkı göremeyip, her ikisine
de dilini sarkıtıp soluyor. Âyette yapılan bu keskin tasvir, “İşte
âyetlerimizi yalanlayanların hali budur” cümlesiyle tamamlanıyor. Hz.
Peygamber’e de bu kıssayı anlatması emrediliyor ki, bu âyetlerin
nâzil olduğu Mekke döneminin sonlarında tıpkı bu adam gibi bilgi
ve hikmet sahibi olup da ilmini şeytana satan kimseler “belki
düşünür, öğüt alırlar” diye...
Âyette geçen şahsın gerçek kimliği hakkında farklı rivâyetler
var. Bel’am bin Baura (Eber), Ümeyye bin ebi’s-Salt es-Sakafî, Ebû
Amir bin Sayfî bu isimlerin başında geliyor. Bel’am, âyette anlatılan
kıssanın gerçek sahibi ve mâzideki sebeb-i nüzûlü, Ümeyye
bin Ebi’s-Salt, haldeki sebeb-i nüzûlü, Ebû Amir ise istikbaldeki
sebeb-i nüzûlüdür.
Hz. Ali, İbn Ömer, İbn Abbas, Mücâhid, İkrime ve müfessirlerin
büyük bir çoğunluğu, kıssası anlatılması istenen bu adamın,
Benï İsrail bilginlerinden Bel’am bin Baura olduğunu kabul ederler.
Mücâhid, Abdullah bin Amr, Kelbî ise Ümeyye bin Ebi’s-Salt’tır
diyorlar. Said bin Müseyyeb ise Ebû Âmir’de karar kılıyor. 34
Tevrat ve İncil’de Bel’am, Boer oğlu Balam olarak geçer. 35
İslâmî kaynaklarda anlatılan rivâyetler de, Tevrat’ta verilen Bel’am
portresiyle uyuşmaktadır. Tevrat’ta anlatılanları biraz daha detaylandıran
İslâmî rivâyetler de Bel’am’ın resmî din adamı kimliğini
tescil eder. Duâsı makbul bir bilgin olan bu kişi, kavminin ısrârı
üzerine Hz. Mûsâ’ya bedduâ etmiş, o yüzden dili göğsüne kadar
sarkmış.
Moab’lılar, “onlara bedduâ et” dediler. O dedi ki: “Benim
elimde olmayan bir şeyi bana emrediyorsunuz.” Onlar dediler:
Eğer Rabb’in onlara bedduâ etmenden hoşlanmazsa daha önce
olduğu gibi bundan seni alıkoyacaktır.” Başladı İsrâiloğullarına
bedduâya. Lâkin onlara bedduâ ederken dili sürçüp kendi halkına
bedduâ ediyordu. Kendi halkının zaferi için duâ etmek istediği
34 Taberî, Câmiu’l-Beyan, 6/118-121; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an,
7/319-320
35 Kitab-ı Mukaddes, Sayılar, 22-23
BEL’AM
- 17 -
zaman da, dili sürçerek Allah’ın izniyle Mûsâ ve ordusunun muzaffer
olması için duâ ediyordu. Toplumu: “Sen onlara değil, bize
bedduâ ediyorsun” dediklerinde, “Benim dilim bundan başkasına
dönmüyor. Kaldı ki onlara bedduâ etseydim bile kabul olunmayacaktı”
diye yakındı. “Lâkin” dedi, “size bir yol göstereyim. Eğer
yaparsanız onları yenersiniz. Allah zinâya çok gazaplanır. Eğer
onlar zinâya düşürülebilirse, helâk olurlar. Allah’ın onları bu şekilde
helâk etmesini umuyorum. Kadınlarınızı çıkarıp onların üzerine
gönderin. Onlar yılları yollarda geçmiş seferî bir toplumdur;
bu yüzden zinâya meyledip helâk olmaları daha kolaydır. 36
Bundan sonrası kolay oldu. İsrâiloğulları, peygamberlerini
dinlemeyerek Moab’lı fahişelerle zinâya koştular. Moab’lı fahişelerin
sunduğu putlara adanmış muhtemelen mikroplu etleri
yedikleri için İsrâiloğulları içerisinde salgın bir hastalık çıkmış ve
kitlesel ölümlere (Taberî’ye göre 70 bin) sebep olmuştu. Âyetteki
“hevâsına uydu” ibâresini Kurtubî “mala çok düşkün olan hanımının
müslüman İsrâiloğullarına bedduâ etmesi için yaptığı ısrarlı taleplere
uymuştu” şeklinde açıklar. 37
Tüm bu bilgiler, 7/A’râf 175-176. âyetleri desteklemektedir.
Âyette sözü edilen kimsenin Bel’am olduğuna hükmetmek, -diğer
şahısların âyette belirtilen tüm özelliklere sahip olmadığı için- en
uygun görünmektedir.
Âyetlerin sebeb-i nüzûlü olarak görülen ikinci isim de Ümeyye
bin Ebi’s-Salt es-Sekafî. Olumsuz bir prototip olan “Bel’am” tipini
iyi tanımak için Ümeyye’den kısaca söz etmemiz gerekecek:
Tâif’teki Sakîf kabilesinin en ünlü şâiri olan Ümeyye bin Eb’s-
Salt bi’setten önce hanîf olarak bilinenler arasındaydı. Rasûlullah
onun şiirini dinlerdi. Hatta birgün onun şiirini dinledikten sonra
“Onun şiiri müslüman olmuştu” buyurur. Hadisin bir başka varyantında
şöyle bir ziyâde var: “Keşke kendisi de müslüman olsaydı.”38
Müslim’deki bu ibâre, İbn Mâce’de temennî edâtıyla “neredeyse
müslüman olmuştu” biçiminde gelir. 39
İbn Kuteybe, eş-Şi’r ve’ş-Şuarâ adlı eserinde Ümeyye bin Ebi’s-
Salt’ın şiirlerine üç sayfa ayırmış. Oradan öğreniyoruz ki Ümeyye
câhiliyye Araplarından tamamen farklı bir inanca sahipti. “İlâhu’lâlemîn”
olarak andığı Allah’tan “ferdun ve muvahhadun: Bir
başına ve tek” olarak söz eden Ümeyye; cennete, cehenneme,
36 Taberî, Câmiu’l Beyân, 6/123
37 Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, 7/322
38 Müslim, Kitâbu’ş-Şiir, 41-1
39 İbn Mâce, Edeb 41, hadis no: 3757
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 18 -
meleklere, peygamberlere inanmaktadır. “O yeryüzünün tamamına
egemendir” dediği Allah’ı “göklerin ve yerin meliki” olarak
anar. İbranca ve Süryanca’ya vâkıf olup Tevrat ve İncil’i asıllarından
okuyabilmektedir.
Câhiliyye döneminde hiç puta tapmayıp içki içmemiştir.
İslâm’ın zuhûrunda 8 yıl Bahreyn’de ikamet etmiştir. Rasûlullah’ın
nübüvvetini haber alır-almaz Mekke’ye gelen Ümeyye, onun ağzından
Kur’an’ı dinlemiş, Kureyş müşrikleri kendisine fikrini sorunca
da “O hak üzeredir” demiştir. Kendisine “O halde niçin ona
tâbi olmuyorsun?” denildiğinde “Onun işinin neticesini görünceye
kadar bekleyeceğim” demiştir.40 Dayısının iki oğlu Bedir’de
Rasûlullah’a karşı savaşmış ve öldürülmüşlerdir. Kendisi için de
sahâbe “aduvvullah: Allah’ın düşmanı” lakabını benimsemiştir.
Hasta yatağında şöyle söylediği rivâyet edilir: “Bu hastalığın beni
öldüreceği muhakkak. Ben Hanîf dininin doğru olduğunu biliyorum.
Ama Muhammed’e karşı içimdeki kuşku beni bırakmıyor.” 41
Ümeyye’ye herhangi bir kitap, vahiy ya da mûcize verilmediği
konusunda herkes müttefik. O halde âyette “kendisine âyetlerimizi
vermiştik” denilen kimse Ümeyye olamaz. Üçüncü ihtimal olan Ebû
Âmir bin Sayfî, gündeme Medine’de girmiştir. Hâlbuki âyetler
Mekkî’dir. Sonuçta âyette sözü edilen kimsenin Bel’am olduğuna
hükmetmemiz
Kimlikten Karaktere Bel’am ve Bel’amlık
Bel’am tipi, tahrifin prototipidir. Kur’an, Tevrat, İncil ve İslâmî
kaynaklarda yazılanlardan yola çıkacak olursak bu tipin temel
özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
1- Bel’am ırkçı bir tiptir: Müslüman İsrâiloğullarına ve Hz.
Mûsâ’ya karşı putperest Moab’ lıları ve onların putçu yöneticisi
Balak’ı sırf kendi kavmi ve ülkesi olduğu için destekledi. Hakka
karşı, “bizden” gerekçesiyle bâtılın yanında yer aldı.
2- Dünyacı bir tiptir: Kendisine verilen İlâhî emânete ihânet
ederek, şöhret, servet gibi geçici dünya nimetleri uğruna onları
fedâ etti. Dinini satıp dünyasını aldı. Bir çanak yal uğruna, sahibinin
onca itip kakmasına kuyruk sallayan köpek gibi, bir miktar
dünyalık uğruna ilminin izzetini sattı.
3- İlmini zâlim/kâfir yöneticilerin hizmetine veren resmî ulemâ
tipidir: Kendisine “yukardan” gelen emirleri, Allah’tan gelen
40 Zirikli, el-A’lâm, 2/23
41 Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 108
BEL’AM
- 19 -
emirlere karşı da olsa uygulayan, bu yüzden de âyette “tutsan
da itsen de dilini sarkıtıp soluyan köpek” olarak tanımlanan yüzsüz
ve onursuz, “evet efendim”ci bir tip. Şairin “Köpektir zevk alan
sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten” mısraında ifâde ettiği gibi, sadâkati
cinâyet derecesinde midesine bağlı bir tip.
4- İlkesiz, makyavelist bir tip: Ulusal birliği ve ülkenin bütünlüğünü
korumak için, kendi kutsal değerlerini de hiçe sayarak,
her yolu meşrû gördü. Bu cümleden, muhtemelen zührevî ve bulaşıcı
hastalığa yakalanmış Moab’lı fâhişelerin İsrâiloğulları’yla
zinâ yapması fikrini ortaya attı. Harp halinde dahi, yöneticileri,
ilkeli, insan hak ve onuruna saygılı davranmaya dâvet edeceği
yerde, önce o hak ve onuru kendisi çiğnedi. Kendisine verilen akıl
âyetini, şeytanın hizmetinde kullandı.
Bu sayılan özellikler, kimde bulunursa, o kendi yaşadığı çağın
ve toplumun Bel’am’ıdır. Kur’an, onun için yer, zaman ve şahıs
ismi vermez. Çünkü bu tipler, her yerde ve her zamanda bulunabilir.
Onları görünce tanımamız için özelliklerini sıralar. 42
Bel’am; Bir Din Tüccarı
Sahip bulunduğu ilim hazinelerine karşılık, “dünya” için
“din”ini satan, âhiretini dünyaya değişen ve bu doğrultuda azgın
yöneticiler ve tâğutlarla işbirliği yapan, onlara hizmet veren, dini
ve bilimi âlet edip kullanarak insanları zâlimlerin buyruğuna ve
boyunduruğuna sokan kimliği simgeleyen bir addır Bel’am.
Tâbiri câizse, Allah’ın peygamberine, Allah’ın dinine karşı,
Allah adına mücâdele veren ve halk katındaki itibarını bahane
ederek tevhid mücâdelesine karşı direnen bir azgın! Bir kısım
müfessirler, bu âyetin, Ümeyye bin Ebi’s-Salt hakkında nâzil olduğunu
beyan etmişlerdir. Bu kişinin de, Hz. Muhammed’e (s.a.s.)
nübüvvet görevi verilmeden önce “hanif”lerden olduğu, Allah’ın
kısa bir süre içerisinde peygamber göndereceğini söyleyip durduğu
halde, gurura kapılıp ona iman etmediği bilinmektedir.
Rivâyetlerdeki ortak yön, muayyen bir şahsı tariften çok, onun
prototip karakterini ortaya koymasıdır. Nüzul sebebinin husûsî
olması, hükmün umûmî olmasına engel değildir. Kıyâmete kadar
Bel’am’ın vazifesini yapan “Bel’am” tipi, bu karakterin yapısı
ortaya konulmaktadır. İnsanları “Allah adını kullanarak” aldatan,
hevâ ve heveslerini tatmin için tevhid akidesini tahrip eden
Bel’am’ın etkisi korkunçtur.
42 Mustafa İslâmoğlu, Yahûdileşme Temayülü, s. 241-247
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 20 -
Bel’am; Firavun’un ilkelerini Allah’ın dini adına muhâfaza
eden bir mel’undur. Her düzenin bir sâdık bekçisi vardır. Tâğûtî
düzenin sâdık bekçisi ise hiç şüphesiz Bel’am’dır. Câhiliyye düzeninde
Bel’am sadece bir kişi değil; bir çetedir. Evet, Bel’amlar
çetesi tâğûtî düzen tarafından örgütlenmiş bulunan bir haydutlar
çetesidir. Bel’amlar çetesi, tâğûtî düzen içerisindeki kiralık
din bezirgânlarıdır. Tabii ki bunları kiralayan tâğûtî düzenin
kendisidir. Bu Bel’amlar çetesinin kökü Firavun düzenine dayanır.
Bel’amlar çetesinin ilk reisi Bel’am bin Baura’dır.
7/A’râf sûresindeki âyetleri dikkate alarak Bel’am’ın vasıflarını
şöyle sıralamak mümkündür:
Bel’am, Allah’ın âyetlerini bilen bir âlimdir.
Bel’am, Bildiği Allah’ın âyetleriyle amel etmekten vazgeçip,
bunların yerine şeytanın rehberliğine sığınan kimsedir.
Bel’am, Allah’ın rızâsı yerine, gazâbına müstahak olmuştur.
Bel’am, dünyevî menfaat için imanını ve ilmini satan bir din
hâinidir.
Bel’am, Firavunî düzeni devirmeye çalışan muvahhidlere hırlayan
bir köpektir.
Bel’am, Allah’a tâbi olmak yerine kendi hevâsına tâbi olmuştur.
Bel’am, Allah’ın yasalarını yalanlaması nedeniyle köpeğe
benzetilmiştir.
Bel’am, sadece Firavun dönemine mahsus bir şahsiyet değildir.
Aksine ümmet-i Muhammed içerisinde de ortaya çıkmış ve daha
da çıkacak olan bir şahsiyettir.
Bel’am, ümmet-i Muhammed’e düşman, ümmet-i Muhammed
de Bel’am’a düşmandır.
Bel’am, Hz. Muhammed (s.a.s.) tarafından kötülüğü beşeriyete
bildirilen bir fitne ve fesad odağıdır.
Bu vasıflar kimde bulunursa o bir Bel’am’dır. Câhiliyye düzeninin
kuşatması altındaki toplumlarda devlete bağlı bir din vardır.
Bu devlete bağlı dinin mümessilleri Bel’amlardır. Bu Bel’amlar, her
yerde ve her zaman dine bağlı devlet anlayışına karşı savaşırlar.
Tâğûtî düzenin her türlü icraatını İslâm’ın mührüyle mühürlemeye
çalışırlar. Tâğûtî düzenin kapılarında ev sahibinden kemik bekleyen
köpekler gibi kuyruk sallarlar. Tâğûtî düzenin hatırı için İslâm
BEL’AM
- 21 -
dinine eklemede ve çıkarmada bulunurlar.
Bel’amlar çetesi, İslâm coğrafyasında küfrün iktidar olması
ve iktidarının devam etmesinin en büyük destekçisidir. Bugün
İslâm coğrafyasının siyasî iktidarı İslâm’ın elinde değildir. Devlete
bağlı din serbest, dine bağlı devlet yasaktır. Dine bağlı devletin
zarûretinden bahsedenler zindanlarda, devlete bağlı dini anlatanlar
ise kürsülerdedir.
Kur’an, Bel’amları köpeğe benzetir. Köpek, ev sahibinin
itikadî yapısına bakmadan sadece kendisine verilen kemikler karşılığında
evi bekler ve eve girmek isteyen yabancılara/aileden sayılmayanlara
karşı direnir.
Câhiliyye düzeni için Bel’amlar büyük bir silâhtır. Her ne zaman
câhiliyye bir kanun uydurursa Bel’amlar bu kanunun İslâm dinine
uygun olduğunu iddia ederek halkı itaate mecbur etmeye çalışırlar.
Câhiliyye düzeninde tâğutlar kanun uydururlar; Bel’amlar ise
bu uydurulan kanunları müslüman halka kabul ettirler. Tâğutlar
emir verirler, Bel’amlar emre itaati sağlarlar. Câhiliyye düzeni için
Bel’amlara duyulan ihtiyaç, düşman sahibi bir kişinin kapısını bekleyen
bir yırtıcı köpeğe olan ihtiyaç gibidir. Yani, câhiliyye düzeninin
ayakta kalması için, bu düzenlerde Bel’amların bulunması
zarûridir.
İslâm coğrafyasında siyasî otoriteyi elinde bulunduran müşrik
otoriteler, bu otoritelerini Bel’amlara borçludurlar. Bazen topun,
tüfeğin yapamadığını Bel’amlar yapar. Çünkü Bel’am, Firavun’un
siyasî ihtirasını ve Karun’un câhilî sermayesini; insanları Allah
adına aldatarak koruyan mel’undur. Bel’am, bir anlamda bilimin
mücessem put haline gelmesidir. Çünkü Bel’am, Hz. Mûsâ ile
karşı karşıyadır. Allah’ın peygamberi ile, Allah adını kullanarak
mücâdele etmekten çekinmemiştir. Bu işin mâhiyeti düşünülürse;
hem Karun, hem Firavun, kitleler üzerindeki gücünü Bel’am’dan
almıştır denebilir. Câhiliyye düzenine karşı savaşan muvahhidlerin
önündeki en büyük engel, köpek sıfatlı Bel’amlardır. Bu gün
tâğûtî düzeni devirmeye çalışan muvahhidlere “ehl-i fitne” sıfatını
verenler Bel’amlardır. Hâlbuki tâğûtî düzenin kendisi bir fitnedir.
Bu fitneyi muhâfaza etmeye çalışan Bel’am ise başlı başına bir
pisliktir. Bu konuda bir tâğutun katili Muhammed bin Mesleme
(r.a.) şöyle diyor: “Zâlim idarecilerin kapısındaki âlimlerden, pislik
üzerindeki sinek daha güzeldir.” 43
43 Zemahşeri, Keşşâf II/434; Mustafa Çelik, Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası,
s. 103-107
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 22 -
Kur’ân-ı Kerim’de Bel’am Karakteri;
Sorumlu ve Sorunlu Âlimler
“...Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Benden korkun. Hakkı
bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin.” 44
“(Ey bilginler!) Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde,
insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor
musunuz?” 45
“Ey iman edenler, onların (yahûdilerin) size inanacaklarını mı umuyorsunuz?
Oysaki onlardan bir zümre, Allah’ın kelâmını işitirler de iyice
anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi/değiştirirlerdi.” 46
“Elleriyle Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için
‘Bu Allah katındandır’ diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından
ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü yazıklar olsun onlara!”
47
“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak rezilliktir.
Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yapmakta
olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 48
“İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Onlardan
azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez.” 49
“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti Biz kitap’da insanlara açıkça belirttikten
sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem
de bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak, tevbe edip durumlarını
düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır; onları bağışlarım. Çünkü
Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça merhamet edenim.” 50
“Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler
yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten
başka bir şey değildir. Kıyâmet günü Allah, ne kendileriyle konuşur ve ne
de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar
doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfiret bedeli olarak da azâbı satın
almış kimselerdir. Onlar, ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! O azâbın
sebebi, Allah’ın, Kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır. (Buna rağmen farklı
yorum yapıp) Kitap’ta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın
içine düşmüşlerdir.” 51
44 2/Bakara, 41-42
45 2/Bakara, 44
46 2/Bakara, 75
47 2/Bakara, 79
48 2/Bakara, 85
49 2/Bakara, 86
50 2/Bakara, 159-160
51 2/Bakara, 174-176
BEL’AM
- 23 -
“Ey ehl-i kitap! Neden hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile hakkı/gerçeği
gizliyorsunuz?” 52
“Allah, kendilerine Kitap verilenlerden, ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
onu gizlemeyeceksiniz’ diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu
kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne
kadar kötü!” 53
“Ehl-i Kitap’tan öyleleri var ki, Allah’a, size ve kendilerine indirilene,
tam bir samimiyet-le ve Allah’a boyun eğerek iman ederler. Allah’ın
âyetlerini az bir paraya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ücretleri/
ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır.” 54
“...İnsanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel
karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar
kâfirlerin ta kendileridir.” 55
“Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan
O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.
Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna hidâyet etmez/rehberlik yapmaz.” 56
“İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa diliyle
lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmalarıdır.
Onlar, işledikleri münkerden/kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı.
Andolsun, yaptıkları ne kötüdür!” 57
“Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde,
onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak ol (meclislerini terket).
Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra (hemen kalk), o
zâlimler topluluğu ile oturma.” 58
“İçlerinden bir topluluk, ‘Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde
azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dedi. (Öğüt
verenler de) dediler ki: ‘Rabbinize mâzeret (beyan etmek) için, bir de
belki sakınırlar diye (öğüt veriyoruz). Onlar, kendilerine verilen öğütleri
unutunca, Biz de kötülükten men edenleri kurtardık, zulmedenleri yapmakta
oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir azap ile yakaladık.” 59
“Onların ardından (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını
alıp, ‘nasıl olsa bağışlanacağız’ diyerek Kitab’a vâris olan birtakım
52 3/Âl-i İmran, 71
53 3/Âl-i İmran, 187
54 3/Âl-i İmran, 199
55 5/Mâide, 44
56 5/Mâide, 67
57 5/Maide, 78-79
58 6/En’âm, 68; yine bk. 4/Nisâ, 140
59 7/A’râf, 164-165
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 24 -
kötü kimseler geldi. Onlara ona benzer bir menfaat daha gelse onu da
alırlar. Acaba Allah’a karşı haktan/gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine
dair kendilerinden, o Kitabın hükmü üzere mîsak/kuvvetli söz
alınmamış mıydı ve onlar Kitab’ın içindekini ders edinip okumadılar mı?
Hâlbuki âhiret yurdu, takvâ sahipleri/Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır.
Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” 60
“Onlara (Yahûdilere) kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan
sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın tâkibine uğrayan ve sonunda
azgınlardan olan kimsenin (Bel’am’ın) haberini oku.
Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı
ve hevâsınınn/hevesinin peşine düştü. Onun durumu, üstüne varsan da,
kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.
İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur
ki düşünür, ibret alırlar.”
Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmetmekte olan kavmin durumu
ne kötüdür!”
Allah kimi hidâyete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa,
işte onlar ziyana uğrayanlardır.” 61
“Ey iman edenler, (biliniz ki) hahamlardan (yahûdi bilginlerinden) ve
(hıristiyan) râhiplerden birçoğu insanların mallarını bâtıl/haksız yollarla
yerler ve onları Allah’ın yolundan men ederler. Altın ve gümüşü yığıp
biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azâbı
müjdele!” 62
“(Sizden olduklarına dair yemin eden) Münâfık erkekler ve münâfık
kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Çünkü onlar münkeri/kötülüğü
emreder, ma’rûftan/iyilikten alıkorlar (siz ise iyiliği emreder, kötülükten
alıkorsunuz) ve onlar ellerini sıkı tutarlar (Allah için infak edip harcamak
husûsunda cimrilik gösterirler). Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.
Çünkü münâfıklar fâsıkların ta kendileridir.” 63
“Dediler ki ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız
hususunda dilediğimizi yapmayı terketmemizi sana namazın mı
emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın.’ Dedi ki: ‘Ey kavmim!
Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa
ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size
yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum.
Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat
60 7/A’râf, 169
61 7/A’râf, 175-178
62 9/Tevbe, 34
63 9/Tevbe, 67
BEL’AM
- 25 -
başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız
O’na döneceğim.” 64
“(Ey Rasûlüm) Buna karşı (yaptığın tebliğ ve imana dâvetten dolayı)
onlardan bir ücret de istemiyorsun. O Kur’an, bütün âlemlere ancak bir
nasihattir.” 65
“(Müşrikler,) sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere Bize isnat
etmen için seni, neredeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve
ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni sebatkâr
kılmasaydık, gerçekten, neredeyse onlara birazcık meyledecek-tin. O
takdirde hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık;
sonra Bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” 66
“Sabah-akşam Rablerine, sırf O’nun rızâsını dileyerek duâ edenlerle
birlikte candan sebat et. Dünya hayatının zînetini/süsünü isteyerek gözlerini
onlara çevirme. Kalbini, Bizi zikretmekten/anmaktan gâfil kıldığımız,
kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.” 67
“(Ey Rasülüm) de ki: ‘Ben bu yaptığım tebliğe karşı sizden bir ücret
istemiyorum, ancak Rabbine bir iman ve itaat yolu tutmak isteyen kimseler
istiyorum.” 68
“Onlar ki, Allah’ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah’tan korkarlar
ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese)
yeter.” 69
“Kim izzet ve şeref istiyorsa, (bilsin ki) izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır
(onu dilediğine verir). O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da
Allah’a amel-i sâlih ulaştırır...” 70
“Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, onların
sözlerine kulak verin; çünkü onlar hidâyete (doğru yola) ermiş kimselerdir.”
71
“Onların bu konuda ilmi yok; sadece atıp tutuyorlar.” 72
64 11/Hûd, 87-88
65 12/Yûsuf, 104; Rasûlullah’ın tebliğine karşı ücret istememesi ile ilgili olarak
benzer ifadeler için bk. 42/Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe’, 47; 6/En’am, 90.
66 17/İsrâ, 73-75
67 18/Kehf, 28
68 25/Furkan, 57
69 33/Ahzâb, 39
70 35/Fâtır, 10
71 36/Yâsin, 21
72 43/Zuhruf, 20
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 26 -
“Hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere sapıtıp, kulağını ve
kalbini mühürleyip gözü üzerine de perde çektiği kimseyi gördün mü?” 73
“Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da, borçlu kalmaktan, yük
altında ezilmişler midir?” 74
“Onların hiç ilimleri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise, hiç şüphesiz
hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” 75
“Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız
şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanan
en sevilmeyen bir şeydir.” 76
“Kendilerine Tevrat yükletilen, sonra onu, taşımayanların (Kitab’ın
hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan
eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlamış olan kavmin durumu
ne kötüdür! Allah, zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.” 77
“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak
iman edip sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler
hâriçtir.” 78
Hadislerde Bel’am Tipli Kötü
Âlimler ve İlmin Sorumluluğu
“İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara ilim
öğretmeye kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık
takan adama benzer.” 79
“Ne âlimlere karşı iftihar edip övünmek için, ne câhillerle münakaşa
etmek ve ne de meclislerin seçkin köşelerinde yer almak için ilim talep
edin. Bu yasağa rağmen kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe
(müstahaktır).” 80
“Allah’ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan
duâdan, doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım.” 81
“İlmin kaldırılması, câhilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinânın çoğalması
kıyâmet alâmetlerindendir.” 82
73 45/Câsiye, 23
74 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46
75 53/Necm, 28
76 61/Saff, 2-3
77 62/Cum’a, 5
78 103/Asr, 1-3
79 İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 224
80 İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254
81 Tirmizî, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711
82 Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671-
BEL’AM
- 27 -
“Şüphesiz Allah, ilmi kullardan silmek sûretiyle değil, âlimlerin ruhlarını
kabzetmek sûretiyle giderecektir. Nihâyet hiçbir âlim bırakmayınca
insanlar, câhil kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara meseleler sorulacak;
onlar da bilgileri olmadığı halde fetvâ verecekler. Onlar bu sûretle
hem kendileri sapıklığa düşerler, hem de halkı sapıtırlar.” 83
“Kendisine bir ilim sorulup da bunu gizleyen kimseye kıyâmet gününde
ateşten bir gem vurulacaktır.” 84
“Kıyâmet gününde bir adam getirilir ve cehenneme atılır da cehennem
değirmen merkebinin taşlarıyla (buğday) öğütmesi gibi onu öğütür.
Bunun üzerine cehennem halkı onun başına toplanır da: ‘Ey filan, sen
ma’rufla emrediyor ve münkerden nehyediyor değil miydin?’ derler. O
da: ‘Evet, ben ma’rufla emrederdim de onu kendim yapmazdım ve yine
ben, münkerden nehyederdim de, onu kendim işlerdim’ der.” 85
“Allah’ın benim vâsıtamla gönderdiği hidâyet ve ilim, bol yağmura
benzer. Bu yağmur bazen öyle verimli bir toprağa düşer ki, onun bir
kısmı toprağı suya doyurur ve çayırda bol ot yetişir. Bir kısım toprak kurak
olur, suyu üstünde tutar, gölcük olur da Allah onunla insanları yine
faydalandırır; ondan hem kendileri içerler, hem de hayvanlarını sularlar,
ekin ekerler. Bu yağmur bir de diğer bir çeşit toprağa isâbet eder ki, kıraç
ve kaygandır; ne suyu üstünde tutar, ne de ot bitirir. İşte Allah’ın dinini
anlayıp da Allah’ın benim vâsıtamla gönderdiği hidâyet ve ilimden faydalanan
ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse ile; bunu duyduğu
vakit kibrinden başını bile kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderilen
hidâyetini kabul etmeyen kimse böyledir.” 86
“İyiliği emir ve kötülüğü yasaklamaktan ve Allah’ı zikirden başka insanoğlunun
her sözü aleyhinedir.” 87
“Cihâdın en faziletlisi, zâlim idarecinin karşısında doğru ve adâletli
sözü, hakkı haykırmaktır.” 88
Peygamber (s.a.s.) ayağını bineceği hayvanın üzengisine koymuş
vaziyette iken bir adam: “Hangi cihadın sevabı daha çoktur?”
diye sordu. Peygamberimiz: “Zâlim idârecinin karşısında doğru ve
adâletli sözü haykırmaktır” buyurdular. 89
83 Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673-
84 İbn Mâce, Mukaddime 24, hadis no: 261; Tirmizi, İlm 3, hadis no: 2651,
2787; Ebû Dâvud, İlm 9, hadis no: 3658
85 Buhâri, Fiten, 17, hadis no: 46, Bed’u’l-Halk 10; Müslim, Zühd 7, hadis no:
51 -2989-; Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/205, 206, 207, 209
86 Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; Müslim, Kitabu’l-Fedâil 5, hadis no: 15 -2282-
87 İbn Mâce, Fiten 12
88 Ebû Dâvud; Melâhim 17; Tirmizî, Bey’at 37
89 Nesâî, Bey’at 37
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 28 -
“Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak onları koruyanlarla yasaklarını
hiçe sayarak hudûdu çiğneyenlerin durumu aynen şöyledir: Bir gemideki
yerlerini almak üzere bir toplum aralarında kur’a çektiler. Bunlardan bir
kısmı geminin alt katına bir kısmı da üst katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler
su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt
katta oturanlar hissemize düşen alt kattan bir delik açsak da, üst katımızda
oturanlara su almak için eziyet etmemiş olsak, dediler. Eğer üstte
oturanlar bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa
hepsi birlikte batar, helâk olurlar. Eğer buna engel olurlarsa hem kendileri
kurtulur, hem de onları kurtarmış olurlar.” 90
Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde iyiler de olduğu halde
felâkete uğrar mıyız?” denildi. Rasûlullah (s.a.s.) de şöyle cevap
verdi: “Kötülükler ve fenâlıklar çoğaldığı vakit evet.” 91
“Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; ya
iyilikleri emreder, kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında
üzerinize bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul
edilmez.” 92
“İsrâiloğullarının dindeki bozuklukları şöyle başlamıştır. Bir adam başka
birine rastlar ve: ‘Hey arkadaş, Allah’tan kork ve yapmakta olduğun
şeyi terket, zira o işi yapmak sana helâl değildir’ derdi. Ertesi gün aynı
işi yaparken tekrar o adamla karşılaşır ve onu yaptığı kötülükten yasaklamadığı
gibi onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi.
Onlar böyle yapınca Allah, onların kalplerini birbirine benzetti.” Sonra
Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti okudu: “Allah’tan gelen gerçekleri örtbas
etmeye şartlanmış olan şu İsrâiloğulları Dâvud ve Meryemoğlu İsa’nın diliyle
lânetlenmişlerdir. Bu, onların isyan etmeleri ve hak, adâlet sınırlarını
aşmalarındandır. Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye
çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onlardan birçoğunun
Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenlerle dost olduklarını görebilirsin.
Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kadar kötüdür
ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedî kalacaklardır. Eğer
onlar Allah’a ve kendilerine gönderilen peygambere ve ona indirilen her
şeye gerçekten inansalardı bu; Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenleri
dost edinmezlerdi. Ama onların çoğu İlâhî sınırları aşan kimselerdir.”93
Bu âyeti okuduktan sonra Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Hayır Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder kötülüklerden sakındırır,
zâlimin elini tutup zulmünden el çektirir, hakka döndürüp hak üzerinde
tutarsınız, ya da Allah kalplerinizi birbirine benzetir de İsrâiloğullarına
lânet ettiği gibi size de lânet eder.” 94
90 Buhârî, Şirket 6
91 Buhârî, Fiten 4; Müslim, Fiten 1
92 Tirmizî, Fiten 9
93 5/Mâide, 78-81
94 Ebû Dâvud, Melâhim 17
BEL’AM
- 29 -
Tirmizî’nin rivâyeti ise şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“İsrâiloğulları günahlara daldıklarında âlimler onları sakındırdılarsa
da onlar izledikleri günahlara devam ettiler. Bu sefer âlimleri de onlarla
birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun üzerine Allah da onların
kalblerini birbirine benzetti de Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle
onlara lânet etti. Bu, onların isyan etmeleri ve sınırları aşmaları sebebiyle
idi.” Rasûlullah (s.a.s.) dayanmakta olduğu yerden doğrulup
oturdu ve: “Hayır, canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin
ederim ki, dil ile yasaklama yetmez, siz onları hakka boyun eğdirip hak
üzere tutmadıkça bu lânetleme de devam edecektir.” 95
Ebû Bekir es-Sıddık (r.a.) şöyle demiştir: “Ey insanlar şüphesiz
siz şu âyeti okuyor (fakat yanlış anlıyor)sunuz: “Ey iman edenler! Siz
yalnız kendinizden sorumlusunuz. Eğer siz doğru yolda iseniz sapıklığa
düşenler size hiçbir zarar vermezler. Hepinizin dönüşü Allah’a olacaktır
ve o zaman Allah size hayatta yapmış oluğunuz şeyleri bildirecektir.”96
Zira ben Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyururken işittim: “Şüphesiz ki
insanlar zâlimi görüp de onun zulmüne engel olmazlarsa Allah’ın bütün
insanları gazâba uğratması pek yakındır.” 97
“Kıyâmet gününde azâbı insanlar arasında en çetin olacak kimse Yüce
Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır.” 98
“Cenâb-ı Hakk’ın benden önce, ümmetler arasında gönderdiği her
peygamberin ashâbı ve havârileri (kendi sünnetine uyan ve emrine sarılan
samimi ve seçkin çevresi) vardır. Bunlar o peygamberin sünnetine
ittibâ eder, emirlerine uyarlar. Fakat onlardan sonra öyle nesiller gelir
ki yapmadıklarını söyler ve emr olunmadıklarını işlerler. Kim onlara
karşı eliyle mücâhede ederse mü’mindir, kim diliyle mücâhede ederse
mü’mindir. Bunun ötesinde ise zerre kadar iman yoktur.” 99
“Şu muhakkak ki sizin üzerinize birtakım âmirler/yöneticiler tâyin
olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını mâruf ve güzel göreceksiniz.
Kim münker işi çirkin görürse onun günahından berî (uzak) olur.
İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan) uzak olur. Ancak
kim ona râzı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından kurtulamaz.”
(Sahâbîler) dediler ki: ‘O idarecilerle savaşmayalım mı?’ Buyurdu
ki: “Namaz kıldıkları müddetçe hayır!” 100
95 Tirmizî, Tefsiru Sûre-i Mâide 6
96 5/Mâide, 105
97 Ebû Dâvud, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 8
98 İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
99 Müslim, İman 80; Ahmed bin Hanbel, I/458, 461
100 Müslim, İmâre 63
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 30 -
“İnsanları doğru yola çağıran kimseye kendisine uyanların sevabı gibi
sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez. Başkalarını
dalâlete/sapıklığa çağıran kimseye de kendisine uyanların günahı gibi
günah yazılır, ona uyanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez.” 101
“İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, açtığı o çığırın sevâbı verileceği
gibi, o yolda gidenlerin sevabı da verilir ve onların sevabından da hiç bir
şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kimseye açtığı
çığırın günahı yükletildiği gibi, kendisinden sonra o yoldan gidenlerin
günahı da yükletilir. Fakat onların günahlarından da hiçbir şey noksanlaşmaz.”
102
“Mü’min dil uzatıcı değildir, lânet okuyucu değildir, kötü iş yapan
değildir, kötü, kaba ve çirkin söz söyleyen değildir.” 103
“Bir kimse, başka bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi
takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği
sıfat) kendine döndürülür.” 104
“Bir mü’mine şer olarak, müslüman kardeşine hakaret etmesi kâfidir.” 105
“Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran kişi
ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın azâbının
gölgesi altındadır.” 106
“Cehennemde, cehennem ehlinin kokusundan bîzâr/şikâyetçi oldukları
bir adam vardır.” Denildi ki: “O kimdir ey Allah’ın Rasûlü?” Hz.
Peygamber (s.a.s.) de: “İlminden kendisi istifâde etmeyen âlimdir” buyurdu.
107
“Kendisi yapmadığı halde insanlara hayrı (iyiliği) öğreten kimse tıpkı
insanları aydınlatırken kendisini yakıp tüketen bir kandil gibidir.” 108
“Muhakkak ki Allah sığır cinsinin otu yerken ağzında evirip çevirdiği
gibi sözü ağzında evirip, çevirerek lugat parçalayan kimselere buğzeder.” 109
“İçinizden en çok sevdiklerim ve kıyâmet gününde bana en yakın
olacak olanlar güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. Güzel konuşuyor dedirtmek
için uzun uzun ve edebiyat yaparak konuşanlar, sözünü beğendirmek
için avurdunu şişire şişire laf edenler, bilgiçlik taslayarak lügat
101 Müslim, İlim 16; Tirmizî, İlm 15; Ebû Dâvud, Sünnet 6
102 Müslim, Zekât 69
103 Tirmizî, Birr 48, hadis no: 1978
104 Buhârî, Edeb 44
105 Riyâzu’s-Sâlihîn, III/156
106 Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
107 Tefsir-i Kebir, II/482
108 Tefsir-i Kebir, II/482
109 Ebû Dâvud, Edeb 94; Tirmizî, Edeb 72
BEL’AM
- 31 -
parçalayanlar ise hiç sevmediğim ve kıyâmet günü bana en uzak olan
kimselerdir.” 110
“Şâyet Nebînizin Sünnetini terkederseniz sapıtırsınız.” 111
“Benim Sünnetimle amel etmeyen, benden değildir.” 112
“Kur’an- Kerim’i okuyun, onu (dünya menfaatlerine vesile kılmak
sûretiyle) yemeyin!” 113
“Kur’an okuyun, onunla amel edin, On(u okumak)dan asla uzaklaşmayın,
onun hakkında haddi aşmayın; onun karşılığında ücret alıp yemeyin,
onunla dünya menfaati artırmayı talep etmeyin.” 114
Übeyy bin Kâ’b: “Bir adama Kur’ân-ı Kerim öğrettiydim de,
bana bir yay hediye etmişti. Durumu Rasûlullah’a söylediğimde:
“Onu alırsan, ateşten bir yay almış olursun demektir” buyurdular, ben
de sahibine geri verdim. 115
Ubâde bin Sâmit: Ehl-i Suffe’den birçok kimselere Kur’an öğrettim.
Bu öğrencilerimden birisi bana ok atılan bir yay hediye
etti. -Kendi kendime- ‘Bu bir mal/para değildir. Özellikle bununla
ben savaşlarda Allah yolunda ok atacağım’ dedim. Bununla beraber,
Nebî (s.a.s.)’e bu olayı arz ettim. Rasül-i Ekrem cevaben şöyle
buyurdu: “Allah Teâlâ’nın Kıyâmet gününde boynuna ateşten bir halka
takmasını arzu edersen kabul et!” 116
“Kim Kur’an öğretmesi karşılığında bir kavs/yay alırsa, Allah ona ateşten
bir yay kılâde yapıp boynuna takar.” 117
Bu hadislerin çoğunda Suffe talebelerinin, öğretmenlerine
hep kavs, ok yayı hediye ettikleri zikredilmiştir. ‘Bunların hediye
edecek başka şeyleri yok mu idi? Bunların hepsi de ok, yay sahibi
mi idi?’ Evet, başka şeyleri yoktu. Bunların tümü, fakir ve ihtiyaç
sahibi kimselerdi. Ayrıca, bunların hepsi mücâhid idi. Hepsinin de
mâlik olduğu dünya malı okla yaydan ibaret idi. Ekserisi bâdiye
(çöl) halkından idi. En güzel yay bunlarda bulunurdu. Birbirini görerek
hocalarına yay hediye etmek istedikleri anlaşılıyor. 118
110 Tirmizî, Birr 71
111 İbn Mâce, Mesâcid 14
112 Buhârî, Nikâh I ; Müslim, Nikâh 5
113 Ahmed bin Hanbel, Müsned; Heysemî, M. Zevâid, VI/168
114 Ahmed bin Hanbel, Müsned II/428; Heysemî, VI/167); Şevkânî, Neylü’l-Evtâr,
V/322; Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/95; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/46
115 İbn Mâce, II/157; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47-48
116 Ebû Dâvud; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47
117 Dârimî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
118 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 32 -
“Kim Kur’an okuyup Kur’an’ı insanların malını yemeye vesile edinirse,
Kıyâmet gününde yüzü etten soyulmuş bir kemikten ibaret olarak Arasat
meydanına gelir.” 119
“Kur’an okuyan, onunla Allah’tan istesin. Zira birtakım insanlar gelecek,
Kur’an’ı okuyacaklar ve onunla insanlardan menfaat temin edeceklerdir.”
120
İmam Buhârî, Sahih-i Buhârî’nin “Fedâilu’l-Kur’an” bölümünde
“Kur’ân’ı; gösteriş, yeme ve övünme için okuyanlar” diye bir
başlık açmış ve ilk olarak şu hadis-i şerifi almıştır: “Dünyanın sonunda
birtakım insanlar gelecek ki, onlar basit akıllıdırlar. Allah’ın kelâmını
okurlar, ama okun yaydan çıktığı gibi İslâm’dan çıkarlar. İmanları gırtlaklarından
öteye geçmez; onları bulduğunuz yerde öldürün. Çünkü onları
öldürmek, Kıyâmet gününde ecir olacaktır.” 121
Buhârî’yi şerheden âlimlerden Kirmânî, bu hadisle ilgili şu
açıklamayı yapar: “Bu hadisin, konulan başlığın ikinci kısmıyla,
yani Kur’an’ı yeme vesilesi yapmakla ilişkisi şudur: Kur’an okuma,
Allah için olmazsa, elbette ya gösteriş, ya yeme vesilesi, ya da benzeri
bir şey için olacaktır.” 122
“Kim Allah’ın rızâsı için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sadece bir dünya
metâı/malı elde etmek için öğrenirse, kıyâmet gününde Cennetin kokusunu
duyamaz.” 123
“Kim Allah (c.c.) rızâsından başka bir şey için ilim öğrenirse veya ilimle
Allah rızâsından başka bir şeyi murâd ederse, Cehennemdeki yerine hazırlansın.”
124
“İlim adamlarıyla boy ölçüşmek veya bilgisiz kimselerle tartışmak ya
da halkın yüzünü kendine döndürmek amacıyla ilim edinen kimseyi Allah
(c.c.) Cehenneme sokacaktır.” 125
“Bir kimse, âhiret ameli ile dünyayı talep ederse, yüzü insan
sûretinden çıkar, zikri de mahvolur. İsmi de ehl-i nâr (Cehennemlikler)
siciline girer.” 126
119 Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/96; Beyhakî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
120 Tirmizî, V/179, hadis no: 2917; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48-49;
Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, V/322; Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/96
121 Buhâri, Tecrid-i Sarih, IX/301; XI/248
122 Kirmânî, Şerhu’l-Buhârî XIX/49; Kastalânî, İrşâdü’s-Sârî, VII/388
123 Ebû Dâvud, İlim 12, hadis no: 3664; İbn Mâce, Mukaddime 23; Müsned, III/338
124 Tirmizî, hadis no: 2793; İbn Mâce, hadis no: 258
125 İbn Mâce, hadis no: 259, 260; Tirmizî, hadis no: 2793
126 Taberâni, Kebir; Ebû Nuaym; Râmûz el-Ehâdis, II/429
BEL’AM
- 33 -
“Kapkaranlık gece parçaları gelmeden (fitnelerin karanlığında, nur/
ışık temini için) amellere sür’atle koşun ki, o devirde insan sabah mü’min
olduğu halde akşama kâfir olarak ulaşır. Mü’min olarak gecelediği halde
kâfir olarak sabaha çıkar. Ve o günün adamları dinini, dünyadan az bir
şeye karşılık satarlar.” 127
“Sizin içinizde öyle zümreler türeyecektir ki, siz onların namazlarının
yanında kendi namazlarınızı, onların oruçları yanında kendi oruçlarınızı,
onların amelleri/iyi işleri yanında kendi sâlih amellerinizi küçük göreceksiniz.
Onlar Kur’an da okuyacaklar. Fakat Kur’ân(ın feyzi) onların hançerelerinden
(boğazlarından) öteye geçmeyecek. Onlar, okun avı delip
geçtiği gibi dinden çıkacaklar...” 128
“Birtakım dâîler, yani çığırtkan hatipler türeyecek, onlar bizim dilimizle
(bizim aziz duygularımıza seslenerek) konuşurlar (Hâlbuki gönüllerinde
hayırdan eser yoktur). Bizim dinî kaidelerimizle, bizim dînî hislerimize
hitab edecekler ve ümmeti Cehenneme ve felâkete dâvet edecekler!” 129
Peygamber (s.a.s.) ashâbından iki kişi bir gün bir mescide geldiler.
İmam namazdan selâm verince, cemaatten biri, bir miktar
Kur’an okudu; sonra da yardım istedi. Olaydan müteessir olan
sahâbîlerden biri: ‘Hepimiz Allah içiniz, O’na âidiz ve O’na döneceğiz.
Peygamber Efendimiz’i şöyle derken işitmiştim: “Pek yakın
bir gelecekte bir grup insan türeyecek, bunlar Kur’an’ı âlet edip dilenecekler.
Bu işi kimin yaptığını görürseniz, sakın ona bir şey vereyim demeyiniz.”
130
“Kur’ân’ı Arap lâhnı ve üslûbu ile okuyun. Fâsıkların, yahûdi ve hıristiyanların
lâhnı ve tavrı ile onu okumaktan sakının. Benden sonra bir
kavim gelecek; onlar Kur’an’ı şarkıcıların, râhibelerin ve yas tutan kadınların
üslûbu ile okurlar. Ama okudukları hançerelerinden (boğazlarından)
öteye geçmez. Onların da, bu okuyuşlarından hoşlananların da kalpleri
fitne ile dolmuştur.” 131
“Benden sonra birtakım emîrler (idareciler) olacaktır. Kim onların yalanlarını
tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa benden
değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse benim ‘havz’ımın etrafına
yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez, zulümlerinde
onlara yardım etmezse bendendir. Ben de onunla beraberim. Ve o kimse
havzımın kenarında bana ulaşacaktır.” 132
127 Müslim, Tirmizi, Ahmed bin Hanbel; Râmûz el-Ehâdis, I/243
128 Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, XI/247; hadis no: 1783
129 Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX/298; XI/248
130 Fudayl bin Amr’dan, et-Tıbyân fî Âdâb-ı Hameleti’l-Kur’an, Muhyiddin
Nevevî, s. 29
131 Beyhakî, Şuabu’l-İman, I/429; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I/43
132 Tirmizî, 121, hadis no: 2360; Tâc Terc. III/106, hadis no: 168
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 34 -
“Benden sonra, yakında birtakım sultanlar peydah olur. Kapılarında
fitneler develerin yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler (ellerinden
kimse hayır görmez). Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden
bir tâviz kopararak verirler.” 133
“Ben bir müşrikten yardım almam!” 134
“Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız.” 135
“İsrâ’ya götürüldüğüm (Mi’râca çıkarıldığım) gece, dudakları ateşten
makaslarla kesilen birtakım kimselerin yanından geçtim. ‘Bunlar kimlerdir
ey Cebrâil’ dedim. Bana şu cevabı verdi: ‘Bunlar dünya ehlinden olan
hatiplerdir. İnsanlara iyiliği emrettikleri ve Kitab’ı okudukları halde bizzat
kendilerini unutanlardır. Bunlar hiç akıl etmezler mi?” 136
“Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran kişi
ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın azâbının
gölgesi altındadır.” 137
Hz. Peygamberimiz’e “ilim nedir?” diye sorulunca, “amelin kılavuzudur”
138 buyurdu.
“Ümmetimin helâkı (fâsık) âlimlerden ve câhil âbidlerden olacaktır.” 139
Ebû Hüreyre’nin, şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Eğer Allah’ın
Kitabındaki şu iki âyet olmasaydı, size hiç bir hadis rivâyet etmezdim”
Ebû Hüreyre, ilmi gizlemeyle ilgili yukarıdaki iki âyeti140 okumuştur.
141
Hasan Basri: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sadece
sözlerinle değil.”142 Yine Hasan Basri’nin diğer bir nasihati:
“Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan
ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan
olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk
olursun.” 143
133 Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî, Râmûzu’l-Ehâdîs, I/302; Taberânî, Kebir;
Hâkim, Müstedrek -Abdullah bin Hars’dan-
134 Müslim, hadis no: 151
135 Nesâi, Kitab: 48, bab 52
136 Ahmed bin Hanbel, III/120, 231, 239
137 Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
138 F. Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. II/296
139 Aliyyül Kari, Esrâru’l-Menfûa, 364
140 2/Bakara, 159 ve 160
141 Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. ve Şerhi, c. 1, s. 115
142 Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 273
143 Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
BEL’AM
- 35 -
Ebû ’l Velid Ubâde İbn-i Sâmit (r.a.) şöyle demiştir: “Biz zorlukta
ve kolaylıkta, sevinçli ve kederli anlarda söz dinlemeye ve boyun
eğmeye ve başkalarının bize tercih edildiği zamanlarda bile
ses çıkarmaksızın itaat etmeye, elimizde bulunan kesin delillere
göre açık küfür sayılan bir şey görmedikçe iş başındakilerin işlerine
karışmamaya, nerede olursak olalım kimseden çekinmeksizin
hakkı söylemeye Allah yolunda ve Allah’ın rızâsı için hiçbir kınayanın
kınamasından korkmayacağımıza dair Rasûlullah’ın (s.a.s.)
siyasî otoritesini kabul edip bey’at ederek elini sıktık.” 144
Âişe (r. anhâ) şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.) iki şeyden birini
yapma konusunda serbest bırakıldığı zaman günah olmadığı
sürece mutlaka en kolay olanını tercih ederdi. Yapılacak iş günah
ise ondan daima en uzak kalan kendisi olurdu. Allah’ın yasakladığını
çiğnemediği sürece şahsı adına hiç bir şeyden intikam almamış;
Allah’ın yasağı çiğnenmiş ise onun cezasını mutlaka Allah
için vermiştir.” 145
Fahreddin Râzi’ye göre; ilmiyle amel etmeyen ve ilminden yararlanmayan
kimselerin hali; sırtında su kapları olduğu halde çölde
susuzluktan ölen devenin durumu gibidir. Amelsizlik bir fitnedir.
“Fi’lü’l-ulemâ, delîlü’l-cühelâ” (âlimlerin yaptıkları, câhillerin
delîlidir) sözünde belirtildiği gibi; ilim adamları halkın örneğidirler.
Âlim ilmiyle amel etmediğinde câhil de öğrenmekten kaçınır.
Amelsiz ilim de yağmursuz bulut gibidir. 146
İmam Gazali; Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu
defter veya kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz.
Bileyi taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez.
İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat kendisi daima çıplak durur.
Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan
kurtulamaz. 147
Bel’amların Râzı Olduğu Devlet Dini ve Diyânet
“Din” kelimesinden türeyen “diyânet” kelime olarak; “din,
dine ait, dinî emirlere riâyet etmek, gereğini yerine getirmek
ve dindarlık” mânâsına gelir. Fıkıh eserlerinde bu kelime,
“muâmelât”a karşılık ibâdetleri belirtmek için kullanılır. Günümüzde
ve yaşadığımız coğrafyada terim olarak, başta anayasa
olmak üzere laik yasalarla yetkisi çizilen ve Başbakanlığa (ilgili
144 Buhârî, Ahkâm 42; Müslim, İman 41
145 Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil 77
146 Fahreddin Râzî, Tefsîr-i Kebir Terc. c. 2, s. 283
147 Gazâlî, İhyâi Ulûmi’d Din, c. 1, s. 82
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 36 -
devlet bakanlığına) bağlı olarak çalışan, resmî devlet kurumu olan
“Diyanet İşleri Başkanlığı” teşkilâtı için kullanılmaktadır. Biz de bu
anlamda kullanacağız.
İslâm’a göre insan, yeryüzünün halîfesidir. Allah, insanı yeryüzünde
meşrû icrâatta bulunması için, yani Allah’a kulluk için yaratmıştır.
Bu anlamda halifelik; sadece namaz kılma, oruç tutma,
zekât verme, hacca gitme gibi ibâdetleri yerine getirmekle sınırlı
olmayıp, her hususta Allah’ın rızâsına uygun hareket edilmesini
zorunlu kılar. Yani, Kur’an’ın hayat ve hüküm kitabı kabul edilerek
tatbik edilmesi gerekir.
Kur’an’da bu gerçek, apaçık belirtildiği halde, müslümanların
yaşadığı ülkelerdeki rejimler, “din”i kendi kontrolleri altına
almak, dinin emir ve yasaklarından kendilerini soyutlamak; devletin
dinsiz olmadığını göstermek için “Diyânet” teşkilât kurdular.
Bu kurum vâsıtasıyla halka belli konularda serbestlik verilirken,
“hak din”in temel/asıl konularından haberdar edilmemesine özen
gösterdiler.
Yetkililer, Diyânet teşkilatını başbakanlığa bağlayınca ve kendilerine
uygun gördükleri bir başkanı da o makama atayınca, dinle
ve dolayısıyla hayatla ilgili bütün ipleri ellerine almış oldular.
İşi daha da sağlama almak için imamların, müezzinlerin, vâiz ve
müftülerin maaşını laik devletin bütçesinden ödemeye başladılar.
Böyle yapmakla, kendilerinden maaş alanların kendilerine hesap
sorma yolunu da kapatmaya çalıştılar. Bu durumda din, artık ortada
oyuncak haline gelmiş oluyordu.
Kim başa gelirse gelsin; ister solcu, ister sağcı, ister sözde dindar,
ister laik dinsiz; din bu yetkililerin menfaatlerine hizmet eden
güçlü bir araç olarak kullanılmaya başlandı. Kim iktidarda ise din,
yani Diyânet, o şahsın istekleri doğrultusunda hareket etmek zorundadır.
Bu durum, müslümanların yaşadığı işgal edilmiş bütün
İslâm topraklarında geçerlidir. Yani, her ülkede devletin kontrolünde
olan bir Diyânet teşkilâtı vardır. Diyânet kurumu, devletin
dini kendi emelleri için kullanmasına destek veren bir kuruluştur.
Diyânet için dinin tümüne riâyet edip etmemek mesele değildir.
Çünkü devlet ne derse Diyânet yetkilileri, kendilerini emir kulu
kabul ederek öyle hareket etmek zorunda hissederler. Allah’ın
hükmü ise açıktır: “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını
inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak
rezilliktir. Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler.
Allah, yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 148
148 2/Bakara, 85
BEL’AM
- 37 -
Diyânet teşkilâtı, Türkiye’de 3 Mart 1924 tarihinde Atatürk’ün
isteğiyle meclisin kabul ettiği 429 sayılı kanunla kuruldu. Bu tarihten
itibaren tekke ve zâviyeler kapatıldı. Câmilerin bazısına kilit
vuruldu. Bütün bu yerler çok değişik maksatlar için kullanıldı. Bir
kısmı depo, ambar, işyeri olarak kullanılmaya başlandı. Bazı câmi,
medrese ve vakfiyeler de Cumhuriyetin ilk yıllarında torpilli bazı
azınlıklara satıldı. 15 Kasım 1935 tarihinde çıkarılan bir kanunla
eskiden câmi olarak kullanılan kiliseler, tekrar kiliseye çevrildi.
Bunun yanında, 3 Şubat 1932’de “ezan”ın Türkçeleştirilmesi kanunlaştırılarak
Arapça aslıyla okunması yasaklandı.
Diyanetin kuruluş amacı, tamamıyla devletin hizmetinde
olan, devletin istediği şekilde bir din oluşturma için kurulmuş bir
teşkilât olmasıdır. Devlet, kendi içerisinde kendi aleyhine oluşacak
bir güç olgusuna şiddetle karşı olduğundan, din ile devletin
birbirinden tamamen ayrı olduğu söylenmeye başlandı. Aynı
zamanda dine ve vicdana saygılı olduklarını söylemeyi de ihmal
etmediler. Yetkili ve etkili güçler, halkın tepkisini çekmemek için
dinsiz olmadıklarını söylediler. Bunun için de dini kontrol altına
alan bir teşkilât kurmaları gerekiyordu.
Resmî ideolojinin kontrolünde ve onun prensiplerine göre çalışan
her kurum, bağlı olduğu devletin değerlerine hizmet etmek
zorundadır. Bu anlamda müslümanların Diyanet’ten bir beklentileri
olamaz. Çünkü böylesi bir kuruluştan beklenti içinde olmak
abesle uğraşmak olur. Aksine, bu kurum hem İslâm’ın anlaşılmasına,
hem de müslümanların ciddi çalışmalarına engel teşkil etmektedir.
Bu kurumun kitleler üzerindeki tesiri düşünülürse bu
sözümüz daha iyi anlaşılır. Câhil insanlar Diyanet’i, Dini muhâfaza
eden kurum olarak gördüklerinden farklı kurum ve kuruluşlara
şüpheyle bakmaktadırlar. Diyanet, bütün câmileri kendi kontrolünde
tuttuğundan, dolayısıyla bu yerlere devletin hâkim olmasından
ötürü, zaman zaman resmiyete uygun yapılmayan bazı
icraatlar, hutbe ve vaaz veren yetkililer hakkında hemen soruşturma
açılıp cezalandırılmaktadır. Hutbelerin kalitesi; çiçeklerden,
böceklerden, veremden, ormandan bahsetmekle ölçülmekte.
Hatta bazen verginin faydalarından, kalkınmak için verginin kutsallığından
bahsedilmektedir. Çünkü Diyanette, her şeyin Allah
için yapılmasından önce, her şeyin devlet için yapılması önceliklidir.
Tabii bu kurumun içinde yine de insaflı ve samimi insanların,
dinini devlete/maaşa/az bir bedele satmayan müslümanların bulunduğu
da bir gerçek. Fakat kargaların sesleri/gürültüleri bülbülleri
bastırmaktadır.
Diyanet teşkilâtında çalışanların büyük çoğunluğu Diyanet’in
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 38 -
esaslarına uygun bir kafa yapısına sahip olduklarından, kendilerine
dikte ettirilen devlet dinini anlatmaktan (bazı istisnâlar hâriç)
herhangi bir rahatsızlık duymamaktalar. Ancak, zaman zaman
hasbel-kader oralarda şu veya bu sebeple görev almış tevhid eri
müslümanlar bulunabilmektedir. Bunlar da kendilerine dayatılmak
istenen İslâm dışı hutbe ve vaazları okumadıkları ve İslâm’ın
sosyal ve siyasal yönünü esas alan hutbeler irad ettikleri için soruşturma
geçirmekte, bazen de görevlerinden uzaklaştırılmaktadır.
Diyanet kurumu, öylesine devletçidir ki, iktidarda, hükümette
kim olursa olsun fark etmez; memur olmanın gereğini yapar,
âmirlerinin emirlerini harfiyyen yerine getirir, Allah’ın kulu olduğunu
unutarak emir kulu olur. Onlarca benzeri bulunan bir örnek
verelim. Aşağıya alıntılayacağımız örnek metinde görüldüğü gibi,
müslümanlara her durumda devletin yanında yer almayı tavsiye
etmektedirler. Bu tavsiyeye uymayanlar Diyanet’e göre müslüman
bile sayılmazlar. Çünkü onlar, hâin olarak târif edilmekte.
Diyânet Vakfı’nca yayınlanan İslâm’a ters nice unsurlar içeren bir
kitabı beraberce okuyalım. Bu kitap, câmi görevlilerince cemaatlere
ısrarla tavsiye edildiğinden olsa gerek, tam 25 baskı yapmış
bir kitaptır:
“1- Milletimize ve Yurdumuza Karşı Vazifelerimiz: İnsan, toplu
yaşama istidadında yaratılmıştır. İnsanın bu haline “medenî ve
ictimaî vasfı” denir. Dünyadaki her topluluk, belirli sınırlar içinde
siyasî bir cemiyet kurmuştur. Bunun adına “devlet”, devletin hâiz
olduğu kudreti temsil eden kuvvete “hükümet”, yurt içinde yaşayan
devlet ve hükümeti kuran insanların hepsine “millet” denir.
Bizim devletimizin adına Türk Devleti; hükümetimize: Türkiye
Cumhuriyeti Hükümeti; milletimize de Türk milleti denir.
Müslüman Türk milleti, beşer tarihinin en eski, en ünlü, şerefli
ve yüce bir milletidir. Türk tarihi ise insanlığın yüzünü ağartan,
başka milletlere az nasip olan, idârede, askerlikte, medeniyette
ve insanlık faziletlerinde yüce kahramanlıklarla doludur. Bu emsalsiz
kahramanlıkların kaynağı, gıdası; imandır. Geçmişte böyle
olduğu gibi bugün de mümtaz mevkimizi imanımıza borçluyuz.
Yurt sevgisi de imandan gelir, imansızın kalbinde yurt sevgisi yer
tutmaz. Her devletin bekası, o devleti meydana getiren milletle
hükümeti arasındaki karşılıklı vazifelerin hakkıyla, yoluyla yapılmasına
bağlıdır.
2- Milletin Hükümete Karşı Vazifeleri: Her insan için memleket
ve milletini sevmek, onun saâdetine ve yükselmesine çalışmak,
hükümetin kanunlarına, emirlerine boyun eğmek bir vazifedir.
BEL’AM
- 39 -
Bizim Kitabımız Kur’ân-ı Kerim böyle emreder. Yurdun içten ve
dıştan korunması, millet işlerinin lâyıkıyla başarılması için herkes,
malıyla, canıyla hükümete yardım etmek zorundadır. Malla yapılan
yardıma, vergi; canla yapılan yardıma da askerlik denir.
Memleketimizi düşman saldırılarından korumak, memleket
içinde halkın rahat ve sükûnunu sağlamak için hükümetin kurduğu
orduda hizmete koşmak, asker olmak, her vatandaşa düşen
vazifedir. Bu vazife de dinin emridir. Askerlik, düşmanlara karşı
yurdumuzu, ırz, namus ve şerefimizi koruma hizmetidir. Bu şerefli
hizmeti ifa eden ordu, icabında canını fedâya hazır olan silahlı bir
kuvvettir. Askerlik vazifesi, yurdumuza ve hükümetimize yaptığımız
vazifelerin en şereflisidir. Çünkü askerlik, kan ve can vergisidir.
Bizim dinimizde askerlik mertebesi çok yücedir. Asker savaşta
ölürse şehitlik; kalırsa, gâzilik mertebesine erer. Şehitlik mertebesi,
âhirette peygamberlik mertebesinden sonra gelir. Fahr-i
âlem efendimiz; “karada şehit olanların kul borcundan başka günahları
affolunur. Denizde şehit olanların ise bütün günahlarıyla
kul borçları da affolunur” buyurmuşlardır. Türlü bahaneler icad
ederek askere gitmemek veya gittikten sonra kaçmak, hâinliktir,
alçaklıktır, büyük günahtır.” 149
Allah’ın dinine ayarlı olmayan bir kurumda çalışmak sûretiyle
O’nun dininin esaslarını gerçek mânâda anlatmak mümkün değildir.
Bu metot, fevkalâde yanlış bir usûldür. Dünyalık geçimini elde
etmek için sadece insanların önüne geçip namaz kıldırma memurluğu
yapan nice insan vardır ki, namazın ne anlama geldiğinden
bile habersizdir. Bırakın tefsirleri, mealiyle birlikte Kur’an’ı baştan
sona okuyanların sayısı yok denecek kadardır. Bu görevi yapan
kimselere, yani namaz kıldırma gibi önemli bir görevi yapana
İslâmî ıstılahta “imam” denir. İmamın taşıdığı özellikler kendisinde
bulunmayan bu zavallı kimseler nasıl olur da cemaate lider
olabilir? Hâlbuki imam; lider, yön veren, örnek olan, iyiliği emreden,
kötülükten sakındıran, Allah’ın dinini gerçek mânâda insanlara
anlatan kişi demektir. Diyanette çok sayıda namaz kıldıran
sözde imam vardır ki, endişeleri sadece geçimleridir. Bu da sistemin
ayarladığı sihirli değnek hükmündedir. Zira maaş adlı sihirli
değnekle, istediği zaman bu kurumu ve insanları kendi lehine çalıştırabilmektedir.
Maaş endişesiyle, dinin bazı gerçeklerini anlatmaktan
korkan görevli sayısı, çok büyüktür. Hâlbuki aynı imamlar,
insanlara rızkın Allah’tan olduğunu da anlatıp dururlar.
149 Cep İlmihali, Mehmet Soymen, Diyanet Vakfı Yayınları, s. 95-96
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 40 -
Televizyon veya radyo programlarında rastlamışsınızdır. İnanç
dünyası veya kandil gecelerinde yapılan programlarda hiç yeri
değilken bazı kimselere duâ edilir. Ölmüş gitmiş ve dine de pek
inanmayan kimselere duâ edip dururlar. Bu duâları yapanların
çoğu da, yağcılığı ve dalkavukluğu meslek edinmiş, kravatlı, göbekli
Diyanet memurlarıdır. Aslında, hoca denilen bu görevliler,
devletin temel ilkesi olan laikliğe ters düştüklerinin, ona leke
sürdüklerinin farkında bile değildirler. Ama alan memnun, satan
memnun; laiklik de, acıkınca yenilen helvadan bir put değil mi?
Ne acıdır ki, halen müslümanlara yönelik sürmekte olan baskılara,
müslümanların başörtülerine yönelik zulümlere, Diyânet
resmî bir kınamada bile bulunmaktan âcizdir. Haksızlığa, dinsizliğe
ve dine düşmanlığa sessiz kalmanın fetvâsını hangi dinden
aldıklarını sormak lâzım. Hem Diyanet içinde Din İşleri Yüksek Kurulu
diye bir kurul kuracaksınız, hem de bu kurul, birileri Hak dine
kürfretse hiç ses çıkarmayacak. İyi niyetle halk tarafından büyük
fedâkârlıklarla yapılan câmilere Diyanet hemen el koyar. Maksat,
orada kendisinin anlattığı devletin dininden farklı bir dinin anlatılmasına,
yaşanmasına engel olmaktır. İşgal edilen bu mekânlar,
devlet için öylesine faydalı yerlerdi ki laik devlet bu yerlerin kendi
kontrolünde olmak şartıyla sayılarının artmasından fevkalâde
memnun oluyor.
Haftada bir gün, o kadar insana Cuma günü anlatacağı mesajları
neden fırsat bilmesin? O kadar insan, zorla toplanmaya
çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz. Devlet, Diyanet’in eliyle hiç
çaktırmadan yapmak istediğini güzelce yapmaktadır. Devletin
dinsizliğine (daha doğrusu laiklik inancıyla çok dinliliğine), düzenin
despotluğuna ses çıkarmayan, onun ikiyüzlü yönetimine hizmet
eden bir Diyanet, neden olmasın, değil mi? Üstelik bu kurum,
düzene, polis ve jandarmadan daha iyi hizmet etmektedir.
Bizim için, Diyanet’in karşı olunacak en önemli tarafı, onun
kuruluş amacı ve İslâm adına yaptığı tahrifat ve tahribatlardır.
Çünkü Diyanet, sırf Allah’ın râzı olduğu dine karşı laik ve gayri
İslâmî bir devletin râzı olduğu bir dini yaygınlaştırmak için kurulmuştur.
Yani dine karşı yeni bir dinle mücâdele etmek. Maksat,
mevcut potansiyeli, yani halkı kontrol altına almaktır. Onlara
göre halka verilecek İslâmî anlamda/alanda her serbestlik, sürdürdükleri
saltanata son vermek olacaktır. Bu durumu bilen düzen,
Diyanet aracılığıyla kendi konumunu sağlama almış olmaktadır.
Yine Diyanet; eğitimden kişinin dünya görüşüne kadar her
şeyine müdâhale etmiş bulunuyor. Başta kendi personeli olmak
BEL’AM
- 41 -
üzere, onun eğitiminden geçen çoğu kimse devletçi ve düzencidir.
Devletin uygun görmediği her anlayış, bunlara göre de yanlıştır,
zararlıdır. Bu inançla hareket eden Diyanet personeli, devlete ve
onun yanlış icraatlarına tepki gösteren kimselere bölücü, hâin
demekten çekinmezler. Kulaklarını, gözlerini ve kalplerini düzene
kiralayan bu kimseler âyet ve hadislere karşı gelmek adına
da olsa devletçidirler. Aralarında marangoz hatası cinsinden bazı
istisnâlar olmasına rağmen herkes tâğuta karşı çıkmayan bir tavırdan
yanadır. Her personel, bu çarkın dişlisi olarak görev yapmaktadır.
En ücrâ köylere bile devletin öğretmeninden, jandarmasından
önce Diyanet ulaşabilmekte. Bir karın tokluğuyla ya da bir
maaşla satın alınan bu kadroların bir zamanlar Afganistan’daki
mevcut komünist rejime karşı mücâdele eden mücâhidlerin anarşist,
bölücü olarak câmilerde tanıtıldığı günlerin diğer ülkelerde
de olmasına şaşmamak lâzım. Bilindiği üzere Afganistan’da Allah
için kıyam eden mücâhidler Ruslara bağlı Diyanet personeli tarafından
halka bölücü, hâin ve anarşist diye tanıtılıyordu. Demek
ki Rus keferesi bile ülkelerindeki Diyanet teşkilatının varlığından
memnunluk duyuyor. Çünkü İslâm dışı rejimler kendi kontrollerinde
bir Diyanet teşkilatının olmasını kendileri için faydalı görmektedirler.
Yaşadığımız topraklarda da, etkili ve yetkili çevrelerin İslâm’a
saldırmalarına karşı Diyanet’in sesini hiç çıkarmaması, üzerinde
düşünülmesi gereken husustur. Eski müftü mürted Turan Dursun,
kitaplarında İslâm’a açıktan saldırırken Diyanet ve oluşturduğu
heyet, Din İşleri Yüksek Kurulu, bu konuda neden bir açıklamada
bulunmuyor, cevap vermiyor? Haydi, ülke içinde İslâm’a açıkça
hakaret edenlere bir şey diyemiyorsa, ülke dışında meselâ, Hint
asıllı mürted Salman Rüştü, aynı şekilde İslâm’a saldırdığı, Hz.
Peygamber’in hanımları olan annelerimize hakaret ettiği zaman
neden onu tel’in etmemiştir? Bazı resmî ve yarı resmî kuruluşların,
kimi yetkililerin ve bir kısım medyanın herhangi bir olayı bahane
ederek İslâm’a topyekün savaş açmalarına üç maymunu oynaması,
görmemeyi, duymamayı, söylememeyi tercih etmesi başka
neyle izah edilebilir? “İrtica” denilerek İslâm’a ve müslümanlara
olmadık iftiralar atan, Hak Dini karalayan ve onunla en çirkin
yöntemlerle savaşan medya ve diğer kesime karşı, Diyânet, Hak
Dini müdâfaa etme ihtiyacı bile hissetmemekte ve “dilsiz şeytan”
rolünü üstlenmektedir.
Tabii, Diyanet, hak karşısındaki bu sessizliğe/tepkisizliğe kılıf
uydurmayı da ihmal etmiyor. Çünkü demokrasiyle(!) idare edilen
bir ülkede her şey tartışılmalı. Gerekirse halkın en kutsal değerleri
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 42 -
bile tartışılabilir; ama rejimin temel ilkeleri ve heykelleri tartışılamaz.
Çünkü tartışılması Kemalist anlayışa ve Devlet dinine göre
câiz değildir, demokrasi dininin kurallarını ihlâl etmektir.150 “Ey
iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden dininizi eğlence
ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer mü’min
iseniz Allah’tan korkun.” 151
İslâm’ın, sosyal ve siyasal hayatı hayra doğru değiştirip dönüştürmesinin
önünde en büyük engellerden biri, resmî/laik
İslâmizasyon anlayışları ve bu işlevi gören kurumlar, en başta da
Diyanet kuruluşlarıdır. Diyanet teşkilâtları, işgal altındaki bütün
İslâm dünyasında büyük bir kambur, ayak bağı ve pranga durumundadır.
İslâm dışı düzenler açısından ise, bir koltuk değneği,
bir emniyet sibobu, bir drenaj kanalıdır. Diyanet görevlilerine
“Din görevlisi” denilmektedir. Bu deyimdeki “din”den İslâm kast
ediliyorsa, bu yanlış bir adlandırma olur. Çünkü İslâm’da, herkes
dininin görevlisidir. İslâm’da, hıristiyanlıkta olduğu gibi ruhbanlık,
ruhbanlar (din adamları) sınıfı yoktur. Bütün müslümanlar, iyiliği
emretmek, kötülükten sakındırmak, dinlerini yaşayıp başkalarına
yaşatmak için dinin kendilerini görevlendirdiğini kabul eden insanlardır.
Onun için her müslüman, dininin vazifelisi, din görevlisidir.
Ama, bu “Din görevlisi” tâbiriyle düzenin resmî dini kast
ediliyorsa, diğer memurlar gibi, hatta onlardan öncelikli olarak
Diyânet görevlilerine bu ismin/ünvanın verilmesinde sakınca yoktur.
Kendilerine görev veren, nerede, hangi câmide ve hangi türde,
hangi kanun ve yönetmelikler çerçevesinde görev yapacağını
bildiren/emreden devlet olduğuna göre, bunların, her şeyden
önce devlet görevlileri, devletin din için görevlendirdikleri, devlet
dininin görevlileri olduğu daha mantıklı çıkarım olmaktadır. İslâm
dışı güçlerin desteği/maaşı olmadan ayakta duramayacak olan bu
grup, çoğu zaman kendilerini hak dinin temsilcileri olarak görürler.
Bu da müslümanların cezâsı olarak yetmektedir.
Dünyadaki tüm küfür sistemleri, açık cephe alıp fertlerin
içinden sökemedikleri Allah inancını köreltmek, saptırmak ve bu
yolla insanları dalâlete düşürüp köleleştirmek için kendilerine
Bel’amlar bulmak zorunda hissetmişlerdir. Tarihin çok eski devirlerinden
itibaren, Kur’an’ın bildirdiğine göre meselâ Hz. Mûsâ
döneminden bu yana, küfürle hükmeden düzenler, edindikleri
bu yardımcılara para ve makam vererek onları toplumun önüne
sürmüşlerdir. Bir taraftan da, dinî konularda bunların yetkili
150 Abdurrahman Çobanoğlu, İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, s.
55-69
151 5/Mâide, 57
BEL’AM
- 43 -
olduklarını yaymaya ve bu imajı toplumun kafasında yaşatmaya
çalıştılar. Böylece, bu yolla halkın onlara tâbi olmasını sağlayarak,
halk üzerinde kendi egemenliklerini ve baskılarını kurdular. Dünyadaki
tüm küfür sistemlerinin İslâmî gerçekleri müftü, vâiz ve
namaz memurları sâyesinde nasıl saptırdıklarına dair nice örnekler
içinden birkaçına değinelim:
Bir taraftan dini afyon kabul ederek, insanları dinsizleştirmek
için elinden geleni ardına koymayan Rusya’daki sosyalist düzen,
diğer taraftan resmî müftüler atayarak, yıllarca insanları bu müftüler
vâsıtasıyla saptırmağa çalışmıştır. Hac mevsimlerinde, bu kiralık
müftüleri hacca göndererek, o kutsal topraklarda kendi propagandasını
yaptıran sosyalist sistem, aynı zamanda ülkesindeki
muvahhid mü’minleri kurşuna dizmiştir. Bu yaptıklarıyla sosyalist
düzenin, müftü atamakta ne kadar samimi olduğu gözükmekte
ve asıl amacının ne olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu gerçekler, yıllarca
tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmiştir.
Yunanistan gibi hıristiyan çoğunluğa mensup bir ülke, sömürgesi
altındaki Batı Trakya’nın Gümülcine’sinde resmî müftü atamaya
çalışmış, halkın seçtiği müftüyü kabul etmemiştir. Bu durum,
laik bir ülke olan Türkiye tarafından eleştirilmiş, İslâm düşmanı
medya tarafından da Yunanistan’ın bu tutumuna karşı çıkılmıştır.
Hıristiyan bir ülke, neden kendini İslâm’a nisbet eden halkın,
kendisine seçtiği müftüyü kabul etmeyerek kendisi müftü atasın?
Niçin müftü seçmekte bu kadar hassâsiyet göstersin? Bunun cevabı
gâyet açıktır. Hıristiyan Yunanistan, eğer bir kişiyi kiralayarak
müftü tâyin ediyorsa, bunun sebebi; diğer küfür rejimlerinde olduğu
gibi, o şahıs ve kuruluş aracılığıyla müslüman halkı kendisine
boyun eğdirmek, itaat ettirmektir.
Orta doğuda, Asya ve Afrika’da da durum pek farklı değildir.
Dünyanın hemen her yerinde, İslâm dışı düzenler, kendilerinin
İslâm’la hiçbir ilgileri bulunmadığı halde, müslüman gördükleri
halklara müftü, vâiz ve namaz memuru tâyin etmişlerdir. Bu kiralık
görevliler de, ücret aldıkları küfür rejimlerine hizmeti ibâdet
telakki ederek görevlerini lâyıkıyla yapmışlar, halklarını din adına
aldatmışlardır. Zaten İslâm dışı düzenler de bunu yapmaları için
kendilerine ücret ödüyorlar. Bunlardan birçoğu da toplum içinde
oldukça ün salmış, meşhur edilmiş kişiler olarak ortaya çıkarlar.
İşin en tuhaf yönü ise, bu kiralık görevlilerin, İslâm dışı rejimlerin
uşakları ve hizmetkârı olduklarını unutarak, kendilerini gerçekten
İslâm âlimi, İslâmî konularda söz sahibi olduklarını zannetmeleridir.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 44 -
Diyanet İşleri teşkilatını niçin kurduklarını açık bir şekilde
anlatan, laik sistemin akıl hocası ve düşünürü, 1961 anayasasının
mimarlarından biri olan Prof. Mümtaz Soysal’ın “Yüz Soruda
Anayasanın Anlamı” adlı kitabındaki ifadeleri, bu söylediklerimize
ışık tutmaktadır. Soysal, laikliğin tarifini ve Batı toplumlarında
geçirdiği evreleri tanımladıktan sonra, laikliğin önünde engel
teşkil eden İslâm dininin, nasıl etkisiz hale getirilerek devre dışı
bırakıldığını şöyle anlatıyor:
“Dinin toplum işlerinden, toplumsal görevlerinden sıyrılıp ‘vicdanlara
itilmesi’, kişilerin iç dünyalarından dışarıya taşmayan bir
inançlar bütünü sayılabilmesi. Bu, aynı zamanda, dünya işleriyle
çok yakından ilgili olan müslümanlığın kendi içinde de bir reforma
girişmek demek. Bir bakıma, Atatürk’ün uygulamak istediği
laiklik politikası, dini ‘toplumsal’ olmaktan çıkarıp ‘kişisel’leştirirken,
müslümanlığın temel niteliklerinden birine de dokunmuş
oluyordu. Laik devlet, yalnız mezhepler arasında ayrım gütmeyen,
resmî bir dini olmayan, dinsel kurallarla iş görmeyen bir devlet
olmakla kalmamalı, aynı zamanda dinin vicdanlara itilmesi için
gerekli tedbirleri de alabilen devlet olmalıydı.” 152
Prof. Soysal’a göre devlet, laikliğin öngördüğü tedbirini aldı.
Aldı almasına da, ancak İslâm dini, büyük bir engel olarak laikliğin
karşısında, olduğu gibi duruyordu. Çünkü İslâm’da, hıristiyanlıktaki
gibi din ve devlet işleri ayrı ayrı değildi. Soysal bu gerçeği
şu ifadelerle dile getiriyor: “İslâm dini, din ile devlet işlerini
ayırmak şöyle dursun, bunlarda tam bir kaynaşma getiriyor. Din,
insanların iç dünyaları kadar, devlet konusundaki davranışları da
kurallara bağlamak amacını gütmektedir. Bu alanda laikleşmeğe
doğru atılan her adım, eninde sonunda dinin kendisiyle çatışmaya
kadar varıyor.” 153
Laik rejim İslâm’la çatışmayı göze alamadı. Ancak, bu engel
kaldırılmalı, ama çatışma olmadan bu iş halledilmeliydi. Çünkü
böyle bir çatışma laik rejimin sonu demekti. O halde, laikliğe zarar
verilmeden bu iş gerçekleştirilmeliydi. Ve formül bulundu:
İslâm isim olarak var olmalıydı, ancak, hüküm/uygulama olarak
kaldırılmalıydı. Laik rejimin çok güveneceği bir teşkilat kurulmalı,
bu kuruluş, dinin vicdanlara hapsedilme işini en iyi şekilde yerine
getirmeliydi. Diyanet İşleri Teşkilatı böylece kuruldu. Diyanetin
laik sistem içindeki yerini ve görevini istenildiği gibi nasıl yerine
getirdiğini de Soysal şöyle ifade ediyor:
152 Mümtaz Soysal, Yüz Soruda Anayasanın Anlamı, Gerçek Y., s. 171
153 Mümtaz Soysal, a.g.e., s. 172
BEL’AM
- 45 -
“Laik bir devlette ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare
içinde yer alması, Türk devriminin özelliklerine uygun bir laikliğin,
yani dini toplum işlerinden kişisel vicdanlara itebilme işinin daha
sağlam ve emin yollardan gerçekleştirilmesi dışında herhangi bir
anlam taşıyamaz.” 154
Soysal, çok açık bir şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş
amacını ortaya koymaktadır. Buna göre, Diyanet’in görevi,
dünya ve âhiret nizamı olan İslâm nizamının, devletle ve dünya
ile ilgili olan kurallarını gizleyerek onu ruhbanlık dini haline getirmeye
ve böylece onu vicdanlara hapsetmeye çalışmaktır. Bunun
için; müftüler, vâizler ve namaz memurları yetiştirmek, bunların
nasıl hareket edecekleriyle ilgili esasları belirlemek, bu esaslar
doğrultusunda hareket edip etmediklerini, laik sisteme uygun
konuşup konuşmadıklarını kontrol etmek üzere, müfettişler görevlendirmek
Diyanetin temel görevidir.
Laik sistem, kendi emniyeti için kurduğu ve emniyet sibopluğu
yaptırdığı Diyanet örgütüne yalnızca eleman yetiştirmekle
kalmamış, aynı zamanda bu yetiştirdiği elemanlarına işleyecekleri
dinî cinâyetleri (dini vicdanlara hapsetmeye çalışmaları) karşılığında,
bütçesinden her yıl düzenli olarak ve miktarı laik rejimin
birçok bakanlığın bütçelerinin 10-15 katı kadar parayı rüşvet olarak
vermiştir. Laik rejim, protokolda, Tapu Kadastro Müdürlüğü
kadar bir yere sahip olan Diyanet Teşkilatına, devletin çok önemli
altı bakanlığının toplam bütçesinden daha fazla bir parayı ayırıyordu.
Ayrıca, yıl ortasındaki ek ödenekler ve Diyanet Vakfının
gelirlerinin de eklenmesi ile bir müdürlük seviyesindeki Diyanet
örgütünün bütçesi, devlet içinde devlet bütçesi haline geliyor.
Bütün bu rakamlar çok büyük, hatta korkunç gelse de; aslında,
Diyanet teşkilatının işlediği dinî katliamlar karşılığında
az bile kalmaktadır. Çünkü Rusya, büyük askerî gücüne ve onca
imkânına rağmen, bir avuç Çeçen’in kafasından din duygusunu,
gönlünden cihad ve şehitliği, onca propaganda, saldırı ve işkenceye
rağmen kaldırmayı başaramazken, Diyanet, kan dökmeden
ve baskı yapmadan personeli vâsıtasıyla yaptığı propagandalarla,
dini toplumsal hayattan kaldırma ve toplumu hak dinden kopararak
devlete tâbi kılma açısından Rusya ile karşılaştırılamayacak
büyük başarı elde etmiştir. Konuyu bir de nüfus açısından ele alacak
olursak, sonuç daha büyük boyutlara ulaşmaktadır. Yani Rusya,
250 milyonu geçen nüfusu, süper askerî ve malî gücü, sosyalist
ideolojisi, baskı ve saldırılarıyla, bir milyon Çeçen’in kalbinden ve
154 M. Soysal, a.g.e. s. 174
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 46 -
kafasından imanı sökmeye muvaffak olamazken; diyanet örgütü,
88 bin çalışanı ile 70 milyon insanın kalbindeki ve kafasındaki
imanı geçersiz hale getirerek onları birer uydu/köle haline getirebilmiştir.
Rusya 250 milyon nüfusuyla bir milyona yapamadığını,
Diyanet örgütü 88 bin çalışanıyla 70 milyona yaptı. Bu nedenle,
Diyanet’in aldığı ücret/rüşvet az bile kalmaktadır. Diyanet şebekesinin
zavallı elemanları rejime yaptıkları hizmetleri bir bilselerdi,
generallerin rejime yaptıkları hizmetlerden çok daha fazla
olduğunu ve rejimi nasıl koruduklarını görürlerdi. Çünkü Diyanet
örgütü, içerideki dinsel düşmanı (irticâyı) etkisiz hale getirmekte,
generallerin dış düşmanı etkisiz hale getirmelerinden daha başarılıdırlar.
Diyanet teşkilatının her elemanı, yaptıkları üstün ve
başarılı görevleri için aslında mareşallikle ödüllendirilmelidir.
Ancak, her işte olduğu gibi, bu konuda da insanların bir hesabı
varsa, Yüce Allah’ın da bir hesabı var ve Allah, hesabında daima
üstün gelendir. “Kâfirler istemese de Allah dinini üstün kılacaktır.”155
İşte bu Diyanet şebekesi konusunda da laik sistemin hesabı yine
tutmadı. Tıpkı İmam-Hatip Liselerinde ve İlâhiyat Fakültelerinde
tutmadığı gibi. Çünkü düzen, onca rüşvet vererek kiraladığı dinsel
suçlu müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarından kimileri,
işledikleri cinâyetin farkına vardılar. Allah korkusunun ağır basması
sonucunda, laik rejimin ellerine tutuşturduğu, rejimi öven
kâğıtları bir kenara fırlatıp ellerine Kur’an’ı alarak aslına uygun
bir şekilde hak dini halka anlatmaya çalıştılar. Ancak, rejimden
onca rüşvet alan Diyanet ve bağlı olduğu yetkililer boş durur mu?
Hemen harekete geçerek namaz memurlarından halka Kur’an’ın
anlamlarını anlatan ve okutanları araştırmaya başladılar ve
Kur’anî gerçekleri insanlara ulaştırmaya çalışanlardan tespit edebildiklerinin
işine son verdiler.
Diyanet İşleri, dinin bir vicdan meselesi olduğunu halka kabul
ettirmek için, sürekli olarak bu tarzda hutbeler hazırlar ve namaz
kıldırma memurlarına da bu hutbeleri okutur. Bu hutbeleri okumayanları
uyarır, cezalandırır, hatta gerekirse görevine son verir.
Diyanetin bağlı bulunduğu yasa, dinin bir bölümünü anlatmaya,
bir bölümünü gizlemeye görevlileri zorlamaktadır. Aynı yasa, laiklikle
çatışan, Kur’an’ın devlet ve egemenlikle ilgili hükümlerini
gizlemeleri gerekirken bunları açıklayan görevlilerin işlerine son
verileceğini de ortaya koymaktadır.
İslâm dini, devlet ve hüküm/egemenlik esasını ilk plana almaktadır.
“Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, bu gerçeği ifade etmektedir.
155 9/Tevbe, 33
BEL’AM
- 47 -
Hz. Âdem’den (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar süregelen
risâlet zinciri, sadece bu gerçeğin anlaşılması içindi:
“Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının’ diye (emretmeleri
için) her ümmete/topluma bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan
bir kısmına hidâyet edip onları doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı
için de sapıklığa düşmek hak/gerekli oldu. Yeryüzünde gezin de görün;
inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!”156 Kur’ân-ı Kerim, hâkimiyet
konusunu, sürekli olarak işlemekte, baştan sona kadar bu konuya
işaret etmektedir. “Hüküm, yalnız Allah’ındır. O, yalnız kendisine
ibâdet/kulluk etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Ama insanların
çoğu bilmezler.” 157
Hâkimiyetin ancak kendisine ait olduğunu bildiren Yüce Allah,
indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlerin kâfir, zâlim ve fâsık olduklarını,
hükümleri gizleyenlerin de aynı kategoriye girdiklerini
bildirdikten sonra, Kur’an’la mutlaka hükmedilmesi gerektiğini
emretmektedir. “Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak
üzere Kitabı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği
ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/keyiflerine/
arzularına uyma... Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından
seni saptırmamalarına dikkat et.” 158
Yüce Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmını gizleyerek saklayanların
ve hükümleri istemeyenlerin câhil olduğunu bildiren
Kur’an, en güzel hükmedenin Allah Teâlâ olduğunu haber vermektedir:
“Yoksa câhiliyye hükmünü/idaresini mi istiyorlar? İyice bilen
bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?”159 Yüce
Allah’ın indirdiği hükümleri gizlemek ve bunlarla hükmetmemek,
ya da İslâmî esasların günümüzde geçerli olmadığını düşünmek
ve söylemek; dini yalanlamak, inkâr etmektir: “Artık bundan sonra
hangi şey, sana dini yalanlatabilir? Allah hükmedenlerin en güzel hükmedeni
değil mi?” 160
Aldıkları birkaç kuruş için İslâmî hakikatleri örtbas edenler, aslında
İslâmî esaslardan ne kadar uzak olduklarını ortaya koymaktadırlar.
Hakkı ortaya koymanın yolu, başta câhilî bütün sistemleri
reddetmekten, daha sonra İslâmî esasları çok iyi öğrenmekten
geçer. Bunun için hakkın ve bâtılın net olarak ortaya konulması
gerekmektedir. “Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık
156 16/Nahl, 36
157 12/Yûsuf, 40
158 5/Mâide, 48-49
159 5/Mâide, 50
160 95/Tîn, 7-8
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 48 -
ve eğrilikten ayrıt edilmiştir. O halde, kim tâğutu (Allah’tan başka hüküm
koyanı) reddedip Allah’a iman ederse, kopması mümkün olmayan sağlam
kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 161
İşte, Diyânet teşkilâtı, bu hakikatlerin gün yüzüne çıkmaması
için müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarına ücret vermekte
ve bu gerçekleri topluma duyuranları ise hiç bekletmeden kovmaktadır.
Diyanet teşkilatının başına, dinin bir vicdan işi olduğu
felsefesini kabul etmiş ve bu felsefe doğrultusunda hareket edeceğine
dair güvence vermiş başkanlar getirilmektedir. Bu başkanlar,
görevlerini laik düzenin emirleri doğrultusunda yapmaktadırlar.
Bunların emrindeki câmi görevlileri de kendilerine yasalarla
emredilenleri yerine getirmektedir. Bu görevliler, kendilerine verilen
görev gereği, Kur’an’ın bütününü Arapça aslıyla okudukları
halde, bir kısmını gizleyerek, kalan diğer kısımlarının anlamını
halka ulaştırırlar. Bu ücretli görevlilerin, dinin ancak bu kadarını
bildikleri söylenemez. Çünkü bir âyeti okuyup onun altındaki
veya üstündeki âyetleri görmemek mümkün değildir. Kur’ân-ı
Kerim’deki iyilik, güzellik, yardım severlik konularındaki âyetleri
sürekli okuyarak; içki, kumar, zinâ, fâiz ve hâkimiyetin Allah’a
ait olduğuyla ilgili âyetleri toplumdan gizleyen görevliler, ancak
kendilerine verilen Bel’amlık görevini ifa etmektedirler. Bu görevlilerin
böyle yapmasını isteyen, Diyanet teşkilatını kuran laik
düzendir. Ancak şu unutulmamalı ki, Yüce Allah, indirdiği açık
delillerin tümünün açıklanmasını istemekte ve bir kısmını gizleyenlere
lânet edileceğini bildirmektedir:
“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, Biz Kitap’ta insanlara açıkça
belirttikten sonra, gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah lânet
eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder.”162; “Allah’ın indirdiği
Kitap’tan bir şey gizleyip onu az bir paraya satanlar var ya, işte onlar
karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyâmet günü Allah
onlarla ne konuşacak ve ne de onları temize çıkaracaktır. Orada onlar
için acı bir azap vardır. Onlar hidâyeti/doğru yolu bırakıp sapıklığı, mağfirete
karşılık olarak da azâbı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne
kadar da dayanıklıdırlar!” 163
Oysa Kitab’a vâris olanlar, Kitab’ı açıp okuyanlar, onu açıklamakla
mükellef tutulmuşlardır. Diyanetin maaşlı elemanlarının
çoğu ise, aldıkları birkaç kuruş için, onu gizlediler, hükümlerini
saptırdılar ve böylece Kitab’ın hükümlerini arkalarına attılar.
161 2/Bakara, 256
162 2/Bakara, 159
163 2/Bakara, 174-175
BEL’AM
- 49 -
“Allah, kendilerine Kitap verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
gizlemeyeceksiniz!’ diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü
kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne
kadar kötü!” 164
Diyanet görevlileri, dinin toplum tarafından anlaşılmasını, dinin
sosyal ve siyasal yönlerini, iyilikleri emretmek ve kötülüklerle
mücâdele etmenin her müslümanın görevi olduğunu anlatmayarak,
kötülüklerin toplum hayatına egemen olmasına destek oldular.
Bu görevliler, kötülüklerin toplum hayatına hâkim olması
için, elbette ki kötülüğü övüp halkı teşvik etmediler; zaten onlara
bu görev de verilmemişti. Kötülükleri başkaları, rejimin bizzat
kendisi toplumun önüne çıkardı; fakat toplumdaki dinî inanç, bu
kötülüklerin yayılmasını engelliyordu. Bu dinî inanç toplumdan
kalkmadıkça kötülük yayılmayacaktı. Öyleyse bu dinî inanç kalkmalıydı,
ya da vicdanlara hapsedilmeliydi ki, kötülüklere meydan
açılabilsin ve her çeşit şer ortalıkta özgürce işlenebilsin. Dini vicdanlara
itebilme işi, toplum içinden çıkan, toplumun güveneceği
kişilere verilmeliydi ki, toplum uyanıp laik rejime, şerlerin egemen
olduğu düzene ve yapıya karşı gelmesin.
Evet, Diyanet görevlileri, büyük çoğunlukla, dini vicdanlara
hapsederek gerçekleri gizlemişler, hakkın toplum tarafından anlaşılmasına
engel olmuşlardır. Bu ise, yapılabilecek en kötü işti:
“Onlar, işledikleri kötülükten, birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı.
Andolsun yaptıkları ne kötüdür!”165; “Allah’ın âyetlerini az bir paraya
sattılar da O’nun yoluna engel oldular. Onların yaptıkları, gerçekten ne
kötüdür!”166 Bu görevliler, bunu ister bilerek yapsınlar, isterse bilmeden;
bâtılı emretmeleri, bundan da kötüsü, hakla bâtılı karıştırmaları,
cinâyet olarak yeter! “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın;
yalnız Benden (Benim azâbımdan) korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın;
bilerek hakkı gizlemeyin.” 167
Yine, hangi sebeple olursa olsun, hakkı gizleyerek belli konuları
işlemeleri, onların Kur’an’ı böldüklerinin açık bir delilidir. Bunun
hesabı, elbette sorulacaktır. “Onlar ki Kur’an’ı bölük bölük ettiler.
Senin Rabbin hakkı için Biz onların hepsine, yaptıkları şeylerden soracağız.
O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırma!”168
Kur’an’ı parça parça ederek bir bölümü ile hareket edenler için
164 3/Âl-i İmrân, 187
165 5/Mâide, 79
166 9/Tevbe, 9
167 2/Bakara, 41-42
168 15/Hicr, 91-94
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 50 -
Kur’an’ın öngördüğü ceza, dünya hayatında laik düzenlerin isteklerine
göre hareket ettiklerinden dolayı rezillik, rezillerin âhiret
cezası ise, azâbın en şiddetlisine atılmaktır. “...Yoksa siz Kitabın bir
kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın
cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyâmet gününde
de (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir.”
169
Diyânetin memurları, bu itaatkâr tavırlarıyla, bilerek veya
farkında olmadan; Diyanetin, dolayısıyla laik düzenin emir ve yasaklarını
Allah ve Rasûlünün emir ve yasaklarının üstüne çıkarmış
oluyorlar. Bu nedenle, Kur’ânî emirler bunlar için pek bir şey ifade
etmeyebiliyor. Bunun en açık örneği, cenâze namazları ile ilgili
tutumlarıdır. Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın dininden hoşlanmayanların,
fâsıkların ve münâfıkların namazlarının kılınmamasını, mezarları
başında durulmamasını isterken, bu namaz memurları, bırakın
münâfıkları, Allah’ın dinine ve müslümanlara düşman olan dinsizlerin
(daha doğrusu, farklı din mensupları müşriklerin) bile namazlarını
kılmakta, onlar için duâ etmektedirler. Namazdan sonra
da bu müşriklerin ölüsünü almaya gelenlerin bazılarınca, “kahrolsun
şeriat!” diye İslâm’a saldırdıkları durumlar bile olabilmektedir.
“Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma, onun kabri başında da durma.
Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ettiler de fâsık olarak öldüler.”170
Şimdi, bir tarafta Yüce Allah’ın emri, diğer tarafta Diyanet ve laik
sistemin emri var. Namaz memurları laik düzenin emrine tâbi olduklarını
ortaya koyarak, Yüce Allah’ın bu emrinin tersine hareket
ediyorlar. Bu davranışlarıyla da Kitab’ın hükümlerini arkalarına
atmış oluyorlar.
Diyanete, daha doğrusu laik düzene hizmeti ibâdet kabul
eden müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarından oluşan bu
grup, tevbe ederek Allah’a ve O’nun yüce Kitabına tam teslim olmadıkları
ve Kur’ânî gerçekleri insanlara olduğu gibi anlatmadıkları
sürece, ne müslümanlarla beraber olabilirler ve ne de Yüce
Allah tarafından bağışlanırlar. “İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını
satın alan kimselerdir. Onlardan azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç
yardım edilmez.”171; “Ancak, tevbe edip düzeltenler, (Hakkı) açıklayanlar
başka. Onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çok kabul eden ve merhametli
olanım.”172; “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr
mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak
169 2/Bakara, 85
170 9/Tevbe, 84
171 2/Bakara, 86
172 2/Bakara, 160
BEL’AM
- 51 -
rezilliktir. Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah,
yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 173
Hamdolsun, bu âyete göre durumlarını düzeltenler, günden
güne çoğalmakta ve birçok Diyânet görevlisi, yalnızca Yüce
Allah’a kul olma şerefine ulaşmak için çalışmaktadırlar. Ancak, rızık
endişesiyle hâlâ gerçekleri gizleyen büyük bir grup Diyanet
görevlisi bulunmaktadır. 174
Diyanetin Hutbelerinden Küçük Birer Kesit: 1973’te basılan,
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından “Hutbeler” adlı kitaptaki
hutbe konularından bazıları şunlar: “Hâkimiyet Milletindir”,
“Hürriyet ve Adâlet Sevgisi”, “Yurt Sevgisi ve Vatana Bağlılık”,
“Vatan Sevgisi”, “Askerlik Sevgisi”, “Dinimiz Kaçakçılığın Her Çeşidini
Yasaklamıştır”, “Millî ve Dinî An’anelerimize Bağlı Kalalım”,
“Ormanların Korunması ve Ağaç Yetiştirilmesi”, “Dinimizin Zenaat
ve Tekniğe Verdiği Önem”.
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından, 1981 yılında basılan
ve kapağında “Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılı Dolayısıyla” diye
not düşülmüş, câmilerde İmam-Hatiplik yapanlara hutbe olarak
yararlanmaları için hazırlanan “İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler”
adlı kitaptan birkaç konu/hutbe başlığını sayalım: “Yurtta ve
Cihanda Sulh”, “Türk Devleti, Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bir
Bütündür”, “Türklük ve Müslümanlık”, “Çalışmak Bir İbâdettir”,
“Vatan ve Millet Sevgisi”, “Askerlik ve Yurt Savunması”, “Cumhuriyet
Fazilettir”, “Milli Hâkimiyet Bayramı”, “Çanakkale Zaferi”,
“30 Ağustos Zaferi”, “Vergi Vermek Çok Önemli Bir Vatandaşlık
Görevidir”, “Ağaç ve Orman Sevgisi”, “Yerli Malı Kullanalım”,
“Kaçakçılık ve Karaborsacılık”, “Anarşi, Terör ve Bozgunculuk”,
“Turizmin Önemi”.
Hakk’a ve hak dine inanmayan insanların bize din biçmelerine,
kendi bâtıl dinlerini bize dayatmalarına, hak dini tahrif etmeye
çalışmalarına, Allah’a ve Allah’ın dinine iftira etmelerine göz
yumacak ve boyun eğecek değiliz. Onların ilâhlıklarını, rabliklerini
reddedeceğiz; onların tuzaklarına düşmeyeceğiz. Onların (b)
alıkları avlamak için oltalarına taktıkları “din”i yutmayacağız. Dinimizi,
düzenin resmî kurumlarından ve din tüccarı Bel’amlardan
değil; temiz kaynağından; Kur’an’dan, sahih sünnetten ve takvâ
sahibi âlimlerden öğreneceğiz.
173 2/Bakara, 85
174 Ramazan Yılmaz, Tevhidin Düşmanı Tefrika, s. 155-171
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 52 -
Çağından Sorumlu Kişiler; Âlimler
İlim vahyin kendisidir. Vahyin önüne geçen, ya da vahiyle sağlaması
yapılamayıp ona ters düşen bilgi ilim değildir. İlim, bütün
peygamberlerin ortak mirasıdır. İlim, söz ve amelin sıhhati için şarttır.
Söz ve amel, ancak ilimle itibar kazanırlar. İlim, amelden önce
gelir. İlim, amelin rahberi ve mürşidi konumundadır. İlmin amelden
önce gelmesinin nedeni, akîdede hak ve bâtılı, ibâdetlerde
sünnet ile bid’ati, ahlâkta güzel ile çirkini, sözlerde doğru ve
yanlışı, ilişkilerde sahih ile müfsidi, ölçülerde makbul ile makbul
olmayanı birbirinden ayırt ediyor oluşudur. İlim, inançtan bile
önce gelir. Neye, nasıl inanacağını bilmeden sağlam bir akîdenin
oluşması mümkün değildir. Şeriatın gaye ve hedeflerini anlama,
dinî hakikatleri kavrama sorunu, ancak ilim merkezli bir gayret
ile elde edilebilir. İlim, her türlü İslâmî çalışmada şarttır.175 Her ne
kadar Yüce Kur’an, anlaşılması kolay; açık ve berrak hükümler içeriyor
olsa da, Kur’an’ın ve Sünnetin hayata aktarılmasında ihtisas
gerektiren ilmî bir disiplinin rolü inkâr edilemez. Yüce Kitabımız
Arapça inmiştir ve Arapça ilmine vâkıf olmak âyetlerin hedef ve
maksatlarını kuşkusuz daha iyi anlamada yarar sağlamaktadır.
Yine, bunun yanı sıra sebeb-i nüzul bilgisi, tefsir ve hadis usûlü,
hüküm istinbat etme yolu (Fıkıh usûlü) gibi alanlar, inkâr edilemeyecek
şekilde Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’i daha derinlikli ve hikmete
uygun bir şekilde anlamamızı kolaylaştırmaktadır. Ancak, bu
ilmî disiplinler, belli birikim gerektiren ihtisas alanlarıdır. Bu ilmî
birikimlere sahip olan “ulemâ”nın, İslâmî bir yürüyüşe öncülük
etmedeki rolü, hem daha etkin hem daha kuşatıcıdır. Peygamberlerin
vârisleri olarak sorumlulukları bildirilip taltif edilen “ulemâ”,
tevhidî gerçekleri, peygamberlerin topluma ulaştırdığı yol ve yöntemlerle
topluma ulaştırma gayreti içinde olan “ulemâ”dır. İslâmî
hareket içinde tevhidî şuura sahip muttakî âlimlerin yerini alması
ve sahip oldukları ilmî birikimlerini hareketin güçlenmesi yolunda
harcamaları gerektiği, inkâr edilemez bir gerçektir. Çünkü ilim
adamlarının sahip oldukları ilmî birikimin onları toplumda daha
fazla dikkat ve câzibe merkezi haline getirdiği bilinen bir husustur.
Bu bağlamda şunu da belirtmeliyiz ki, İslâm nokta-i nazarında
ilim belli bir kesimin tekelinde bir metâ olarak görülmez. İslâm,
başta ruhbanlık olmak üzere, her türlü sınıf sistemine karşıdır.
“Her ilim sahibinin üstünde bir âlimin bulunması176 Kur’an’da işaret
edilen bir vâkıadır. Mesleği, ilgi alanı ve sorumluluğu ne olursa
175 12/Yusuf, 44, 45
176 12/Yusuf, 76
BEL’AM
- 53 -
olsun, her müslümanın kendi konumunun gerektirdiği vahyî ilimle
donanması gereklidir. Her Müslüman bildiğinin âlimi, bilmediğinin
de talebesi olmak zorundadır. Bildiği doğruları sadece kültür
zenginliği olarak üzerinde taşımaz; bildiği doğrularla amel
ederek ilmi hayatına geçirir ve başkalarına da dâvet, tebliğ, nasihat
ve emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar. Tarih boyunca
ulemânın toplum üzerindeki gücü, özellikle kritik dönemlerde,
bâriz bir şekilde hissedilmiştir. Buna, Moğollara karşı, kalemi ve lisanıyla
Müslümanlara kahramanlık ve cesaret aşılayan Ahmed İbn
Teymiyye ile İslâm akîdesini koruma uğruna “Mihne” döneminde
her türlü işkenceye katlanan Ahmed İbn Hanbel örnek olarak verilebilir.
İlim adamlarının Allah katında sorumlulukları diğerlerine
göre çok daha ağırdır. Hele günümüzde parçalanmışlık içinde
bulunan ümmetin bu vahim tablosu karşısında, tevhid ehli hiçbir
âlimin yerinde oturup kalması veya ümmet sorunlarına duyarsız
kalması düşünülemez. Böyle ise, o âlim değildir. İlmî seviye oranında
bu mes’ûliyet artar.
Parçalanmış, zaafa uğramış ümmetin elinden tutup ümmetin
kalkınması ve yeniden yapılanmasında, en fazla öncülük yapma
görevi, ulemâya aittir. Yığınlarla bilgisi olmakla birlikte, bilgisini,
öngörülen sorumluluk içinde kullanmayan ve bu bilinçle hareket
etmeyen ulemâ, büyük bir vebal altında kalacaktır. Dâvetin topluma
ulaşmasında rehberlik görevini görecek ulemânın, birtakım
kısır veya cüz’î tebliğ faâliyetleriyle kendilerini sınırlandırmaları,
onları bu vebalden kurtaramaz. “Toparlayıcılık” misyonu ya da
ümmetin önündeki engelleri kaldırma misyonu, onların eliyle
gerçekleşmelidir. Ancak, yaşadığımız toplumda, anlaşılmaktadır
ki, tevhidî duyarlılığa sahip ilim adamlarının tek başına bu işin
altından kalkmaları imkânsız gibi görünmektedir. Onların birçoğu,
birtakım ârızî sebeplerle, halktan uzak kalmışlar ve toplumun
sosyolojik analiz ya da tahlili, egemen sistemin işleyişi, toplumsal
hastalıkların keşfi, Müslümanların ayağa kalkış yöntemi gibi konularda
yeterlilik sahibi olamadıkları görülmektedir.
Dolayısıyla, ilim adamlarımızın, toplum içinden gelen entelektüel
birikimin sahibi, tevhidî şuura sahip aktivist Müslüman öncülere
de ihtiyacı vardır. Her iki birikimin bütünleşmesi, öncü kadro
misyonu açısından, zorunlu ve vazgeçilmez gözükmektedir. Aslında,
aydın ve hareket adamı aktivist muvahhidlerin belirli oranda
da olsa ilim sahibi olma zorunluluğu gibi; gerçek ulemânın aynı
zamanda entelektüel yetiye sahip, çağı ve insanları her yönüyle
tanıyan aydın kimliğinin de bulunması gerekir.
Diğer bir tâbirle, ümmete öncülük yapacak kadrolar içinde,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 54 -
ulemâ var olan bilgisiyle, diğer aktivist Müslümanlarda var olan
ilmiyle, diğer aktivist Müslümanlar da var olan tecrübe ve yetenekleriyle
yerini almalı ve bu iki tâife, sorumluluklarının bilincinde
ve istişare içinde birbirleriyle bütünleşebilmelidir. Bununla
birlikte her ulemânın aktivist, her aktivistin de belli oranda ilimle
kuşanması gerekir.
Ulemânın rolü ve sorumluluğu İslâm’ın egemen olduğu bir
toplumda farklıdır; İslâm’ın egemen olduğu bir toplumda farklıdır.
Küfrün egemen olduğu bir toplumda, ulemânın, sanki İslâm
devletinde yaşıyormuş gibi davranması, çok ciddi bir zâfiyet, çok
ciddi bir açmazdır. Böyle bir toplumda ulemânın öncelikli ve en
âcil görevi, toplumu İslâm’a doğru dönüştürecek İlâhî yasaları harekete
geçirmede rehberlik yapması, örnek yaşayışıyla öne düşmesidir.
Kur’an’ın itikadda hedefi iki şey üzerinde yoğunlaşır: 1- İlmî
tevhid, 2- Amelî tevhid. (Faydalı ilim ve sâlih amel).
Ulemânın ayrıca, İlâhî programa uygun İslâmî bir yürüyüşü
denetleme gibi bir görevi de vardır. Yürüyüşün İlâhî maksatlara
uygun bir şekilde yürümesini kontrol etme, hareketin ifrat ve tefrite
sapmasını engelleme, hareket önderlerinin fevrî ya da usûle
aykırı davranmalarını tespit ve murâkabe etme gibi fonksiyonları
da icrâ etmeleri gerekir. Bu noktada, İslâm hukukunda yerini alan
bir kavram olan, “ehl-i hal ve’l-akd” kurumunun yürütücü işlevlerini
muttakî ulemâ üstlenir. Ulemâ, ümmet içinde var olan her
türlü potansiyeli bir harekete dönüştürme sorumluluğunu üstüne
almalıdır. Bu kadar hayatî görevlere hâiz olan ulemâ kadrosunun,
dar, cüz’î ve kısıtlı tebliğ ya da eğitim faaliyetleriyle kendilerini
sınırlandırması, cidden şaşılacak bir durumdur. Bir toplumda
“ulemâ” acziyet içinde ise, diğer Müslümanların halini varın siz
düşünün. Allah, onlara şu âyette, verdiği bilgiyi gizlememeleri
konusunda şiddetle ikaz etmiştir: “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti
Biz kitap’da insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler var ya; işte
onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder.
Ancak, tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır;
onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça
merhamet edenim.” 177
Yahya b. Muaz şöyle diyor: “Âlimler, Muhammed’in (s.a.s.)
ümmetine anne ve babalarından da şefkatlidirler. Çünkü anne
ve babaları onları, dünya ateşinden, âlimler ise âhiret ateşinden
korurlar.” 178
177 2/Bakara, 159-160
178 Gazâlî, İhyâ, Çev. A. Serdaroğlu, Bedir Y., c. 1, s. 37
BEL’AM
- 55 -
Merhametli, vicdanlı, şefkatli, imanlı ve sâlih amel sahibi bir
anne ve baba çocukları için neleri düşünüyor, neleri istiyor, neleri
yapıyorlarsa, muttakî âlimler, onlardan daha çok şeyleri ümmet
için istiyor ve yapıyorlar... Muvahhid ve mücâhid İslâm ulemâsı,
peygamberlerin varisleri olduklarının şuurunda ve idrakindedirler...
Onların her biri, ümmet için çoban olduklarının ve kendilerine
vacib olan sorumluluklarının farkındadırlar...
Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)’nın rivâyetiyle şöyle buyuruyor
Rasûlullah (s.a.s.): “Hepiniz çobansınız ve her biriniz elinizin altındakinden
sorumlusunuz.” 179
Bir anne ve babanın evladından sorumluluğundan daha çok
âlim, ümmetten sorumludur... Bir anne ve baba nasıl ki, çocuklarının
sıhhatinden, hasta olduğunda tedavisinden ve ameliyatından,
eğitim ve öğretiminden, edeb, terbiye ve güzel ahlakından,
iktisadî hayatından, meslek ve işinden, ayrıca istikbalinden
sorumlu ise, âlim de ümmet için aynı sorumluluğu taşımaktadır...
Çünkü ümmetin genel velayeti, muttakî ve mücâhid ulemâdadır...
İslâmın âlimleri, ümmetin sağlığından, hastalığının sıhhatli tedavisinden,
ekonomisinin helâl üzere devam etmesinden, yabancı
unsurlardan temizlenmesinden, düşman saldırısından korunmasından,
eğitim ve öğretim, edeb ve güzel ahlâklı olmasından
sorumludurlar... Ümmet hayatının Allah’ın hükümlerine ve
Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sünnetine uygun olmasından muttakî ulemâ
sorumludur... Eğer bu konularda herhangi bir noksanlık var ise,
âlimler tarafından tesbit edilip giderilmesine çalışılmalıdır... Her
şeyden önce İslâm ulemâsı hür ve bağımsız olmalıdır... İslâm topraklarını
işgal eden müstekbir egemen tağutlardan tamamen
uzaklaşmış ilişkisini kesmiş ve onlarla asla uzlaşmayan taviz vermeyen
ulemâ ancak çağın problemlerini İslâm ölçülerince çözebilir...
Çözülen problemlerin hayatta uygulanışının örneğini yine
muvahhid ulemânın ortaya koyması icab eder... Eğer bilgi yüklü
kişiler, ümmete rehberlik yapmıyor ve onların dertleriyle ilgilenmiyorlarsa,
onlar, gerçekten âlim olamazlar... Âlimler, Allah’dan
gereği şekilde korkar ve kendilerine yükletilen sorumluluğunun
idrakinde oldukları için vazifelerini yerine getirirler... İmanı sağlam
bir şekilde ilmiyle âmil olmayan kişiler, sadece bilmekten dolayı
âlim olamazlar...
Ebû’d Derda (r.a.) şu tesbitte bulunmuştur: “Öğrenci
179 Buhârî, Kitabu’l-Cuma, B. 11, Hds. 18, Kitabu’l-Ahkâm, B. 1, Hds. 2; Müslim,
Kitabu’l-İmâre, B. 5, Hds. 20; Ebû Dâvud, Kitabu’l-Harac, B. 1, Hds. 2928;
Tirmizî, Kitabu’l-Cihad, B. 27, Hds. 1757; İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B.
108, Hds. 212
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 56 -
olmadıkça ilim sahibi olamazsın. Kendisiyle amel etmedikçe ilimden
dolayı da âlim olamazsın.”180 İbn Mübarek (rh. a.) ise şöyle
der: “Âlim, okumaya devam ettiği müddetçe âlimdir. Ne zaman
âlim olduğunu zanneder ve ilmini arttırmaktan vazgeçerse, işte o
zaman câhil olur. 181
Kendisini sorumlu olarak kabul eden muttakî âlim, kendisine
yalnız ve yalnız Rasûlullah’ı (s.a.s.) önder ve hayat örneği edinmiş,182
Rabbi Allah’ı sevdiği için O’nun emriyle Rasulüne (s.a.s.) uymuş,183
zamanın en uyanığı olan bir kişidir. Yalnızca Allah’dan korkan ve
ne olursa olsun, neye malolursa olsun, Allah’ın ayetlerini dosdoğru
okuyup beyan eden,184 onları asla dünya malına ve menfaatına
değişmeyen izzetli ulemâ, okudukları Rabbleri Allah’ın kitabına
göre “Rabbânîler” olmuşlardır...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur: “Öğrendiğiniz ve ders verdiğiniz
Kitaba göre Rabbanîler olun.”185 Bu âyeti açıklayan İslâm
ulemâsı şunları demişlerdir: ed-Dahhâk (rh.a.): “Kur’ân’ı okuyan
herkese fakîh olmak bir borçtur” der. Hasan (rh. a.): “Hâkimler
ve âlimler” demiştir. Said b. Cübeyr (rh. a.) ise, rabbanîler için:
Âlimler, fakîhler, demiştir. 186
İbn Abbas (r. anhumâ): “Rabbânîler olunuz” demek, hâkimler
ve fakîhler olunuz demektir, dedi ve: “Rabbânî, insanlar üzerinde
ilim ile siyaset icrâ eden ve büyük ilimden evvel, küçük bilgilerle
terbiye eyleyen kimseye denir, demiştir.187 İmam Taberî,
“Rabbâniyyîn” kelimesi hakkında şunları söylemiştir: “Rabbaniyyîn
kelimesi, ‘Rabbâniyyun’ kelimesinin çoğuludur. Bunun mânâsı ise,
insanları yetiştiren, işlerini düzene koyan ve onları sevk ve idâre
eden, demektir. Bu nedenle, âlimler de, fakîhler de, hikmet sahipleri
de, liderler de, eğiticiler de, “Rabbaniyyîn” kelimesinin ihtiva
ettiği mânâya girmektedirler. Çünkü bunlardan her biri, kendi ihtisasları
alanında insanları yetiştirirler, eğitirler, işlerini düzeltirler,
sevk ve idare ederler. 188
180 Dârimî, Mukaddime, B. 29, Hbr. 299
181 Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 152
182 Bk. 33/Ahzâb, 21
183 3/Âl-i İmrân, 31
184 2/Bakara, 41
185 3/Âl-i İmrân, 79
186 Dârimî, Mukaddime, B. 32, Hbr 334-336; İmam Kurtubî, el-Câmiu li-
Ahkâmi’l-Kur’an, c. 4, s. 259
187 Buhârî, Kitâbu’l-Ilm, B. 11, -Bab başlığında-
188 et-Taberî, a.g.e., c. 2, s. 301
BEL’AM
- 57 -
Rabbimiz Allah, rabbânîlerin durumlarını ve vazifelerini şöyle
beyan buyurur:
“Nice Peygamberlerle birlikte birçok Rabbânî (bilgin)ler savaşa girdiler
de, Allah yolunda kendilerine isâbet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı
ne gevşeklik gösterdiler, ne de boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever.
Onların söyledikleri: ‘Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı
bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kâfirler topluluğuna
karşı yardım et’ demelerinden başka bir şey değildi. Böylece
Allah, dünya ve âhiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte
bulunanları sever.”189; “Onların çoğunun günahta, düşmanlıkta ve haram
yiyicilikte çabalarına hız kattıklarını görürsün. Yapmakta oldukları
ne kötüdür. Bilgin-yöneticileri (rabbâniyyun) ve yüksek bilginleri (ahbâr)
onları, günah söylemelerinden ve haram yiyiciliklerinden sakındırmalı
değil miydi? Yapmakta oldukları ne kötüdür.” 190
Bütün izzetin Allah Teâlâ’ya âit olduğunu191 ve Allah’a gerçekten
iman edip sâlih amel işleyen mü’minlerin de izzet sahibi
şahsiyetler olduklarını192 bilen ilim sahipleri, her ne olursa olsun
hakkı ve adâleti savunmaları, bâtılı ve zulmü ortadan kaldırmaları
gerekir... Kesinlikle bâtılı hakka, zulmü adâlete karıştırmamalıdırlar...
Ak, ak olmalı, kara da kara olmalı bilenlerin katında ak
ile kara karıştırılacak olursa, ne ak kalır, ne de kara kalır... İkisinin
karışımından ne ak, ne de kara olan gri ve grinin tonları meydana
gelmiş olur... Bu, hak ile batılı karıştırmaktır... Hak ile bâtılı birbirine
karıştıranlar ve bu ihâneti hak olarak gösterenler, ya cidden
câhildirler, ya da korkunç hâindirler...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur: “Ey Kitab Ehli, niçin hakkı bâtıl ile
karıştırıyor ve bildiğiniz hâlde hakkı gizliyorsunuz?”193; “Hakkı, bâtıl
ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki,) siz (gerçeği) biliyorsunuz.”194
Muttakî âlimler, hakka karıştırılmış bâtılı, hakkın içinden söküp
çıkaran ve hakkın üstüne atılan bâtıl perdesini kaldırıp hakkın
apaçık ortaya çıkmasını sağlayan mücâhid kişilerdir... Ümmet-i
Merhumenin içinde kıyâmete kadar bu şahsiyetlerden birçokları
bulunacak ve hiç noksan olmayacaktır...
Muğire b. Şu’be’nin (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
(s.a.s.): “Ümmetimden bir tâife, kendilerine Allah’ın emri gelinceye (yani
kıyâmet kopuncaya) kadar hak üzerinde birbirine yardımcı olmakla devam
189 3/Âl-i İmrân, 146-148
190 5/Mâide, 62-63
191 bk. 4/Nisâ, 139
192 bk. 63/Münâfıkun, 8
193 3/Âl-i İmrân, 71
194 2/Bakara, 42
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 58 -
edecek ve bunlar, (muhâlefet edenlere) daima galib olacaklardır.”195
İmam Buhârî: Bunlar, ilim sahipleridir, demiştir;196. İmam Tirmizî
şöyle diyor: Muhammed b. İsmail (Buhârî), Ali el-Medinî’den naklen:
Onlar hadisçilerdir, dedi.
Bu hadisin şerhinde şunlar beyan olmuştur: İmam Ahmed b.
Hanbel: “Bunlar, ehl-i Hadis değilseler, kimler olacağını ben de
bilmiyorum, demiştir. İmam Nevevî şöyle der: “İhtimal ki, bu tâife,
muhtelif mü’minler arasına dağılmıştır. Bazıları cengâver yiğitler,
birtakımları fukahâ ve hadis ulemâsı, kimisi zahid, kimisi emr-i
bi’l-ma’rûfu yapan zevattır. Hepsinin bir yerde toplu bulunmaları
lazım gelmez. Bilâkis muhtelif yerlerde bulunurlar.” 197
Çağından ve toplumdan sorumlu olduğunun idrakinde olan
mücâhid âlim şahsiyet, dünyevîleşmemek için elindeki bütün gayreti
sarfeder... O ilmini Allah yolunda kullanmak isteyen, gayesi
Allah’ın rızâsını kazanmak ve insanların iman üzere olmaları için
hidayetlerine vesile olmayı arzu eden bir kişiliğe sahibdir... Onun
tek gayesi, Rabbi Allah’ın kendisinden razı olacağı gibi bir hâl
ve tavır içinde olup gerekli kulluk vazifelerini yerine getirmektir...
Allah’ın rızâsını kazanmak için kullandığı ilmiyle, bütün insanlık
âlemine hizmet edip onlara hidayet rehberi ve hidayet vesilesi
olmak ister... İlmiyle âmil olan âlimler, bu iyi niyet ve bu ihlâs ile
hareket ettikçe kıymetleri artar...
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.), bu konuya dikkat çekerek şunları
beyan ediyor: “Eğer ilim ehli, ilmi(n değerini) koruyup onu
liyakatli olanların yanına koymuş olsalardı, ilim sayesinde zamanlarındaki
insanların büyükleri olacaklardı. Lakin âlimler, ilim vasıtasıyla
dünya ehlinden birtakım menfaatler sağlamak için ilmi,
değerlendirmeden dünya ehline mebzulen vermeye giriştiler. Bu
sebeble dünya ehli yanında âlimlerin değeri de düştü. Ben, Peygamberiniz
(s.a.s.)’den şöyle buyururken işittim: “Kim çok arzuları
tek arzu -âhirete ait arzu- hâline döndürürse Allah, onun dünyaya aid
arzusu için yeterlidir. Ve kim ki, dünya ahvali hakkındaki arzuları dağılırsa
veya arzular kendisini dağıtırsa, onun dünyanın hangi deresinde helâk
olduğuna Allah, iltifat etmeyecektir.” 198
195 Buhârî, Kitabu’l-İ’tisam, B. 10, Hds. 42, Kitâbu’t-Tevhid, B. 29, Hds. 85,
Kitâbu’l-Menâkıb, B. 28, Hds. 141
196 Müslim, Kitâbu’l-İmâre, B. 53, Hds. 170-171; Kitâbu’l-İman, B. 71, Hds. 247;
Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Fiten, B. 1, Hds. 4252; İbn Mace, Mukaddime, B. 1, Hds.
10, Kitabu’l-Fiten, B. 9, Hds. 3952; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 25, Hds. 2287
197 Ahmed Dâvudoğlu, S. Müslim Terc. ve Şerhi, İst. 1983, c. 9, s. 141
198 İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 257, Kitâbu’z-Zühd, B. 2, Hds. 4306
BEL’AM
- 59 -
Çağının problemlerini çözmekten ve toplumları maddî veya
manevî krizlerden kurtarıp istikamet üzere olmalarına yardımcı
olmaktan sorumlu olan muttakî ulemâ, bu sorumluluğunu her
zaman ilk planda tutmalıdır... O, bunca bilgisiyle bilmezler gibi
davranmamalı ve dünyevîleşmemelidir... Onun tek gâyesi Allah
olmalıdır... Murâdı, Allah’a kul olup O’nun rızâsını kazanmaktır...
Ebû Osman Said b. İsmail el-Hîrî (rh.a.) şöyle demiştir: “Her bir
şeyde muradı Allah olmayan kimsenin, her işte var olan ilâhî hazdan
nasibi eksik olur. Bu sebeble, nihâî düşünce ve maksat, hep
yüce Allah olmalıdır. Her şeyde gayesi ve hedefi Allah Teâlâ olan
insan, sadece yüce Allah ile sükûna erer ve iç huzuru bulur. Çünkü
Allah Teâlâ’nın eşi ve benzeri yoktur ki, bir başkasında sükûna
ersin. O’ndan daha yüce bir zat yoktur ki, nihâî düşünce ve arzularını
bir başkasına çevirsin. İşte bu sebeblerden dolayı, gerçek ve
en güzel kalb huzuru ve sükûnu sadece yüce Allah ile bulunur.” 199
Çağından sorumlu olan âlim, bu inanç ve bu duygularla hareket
etmesi gerekir... O, yüksek bir vicdana, kuvvetli bir imana
sahib olan bir kişidir... Bundan dolayı hiçbir haksızlığa, zulme ve
sömürüye rızâ gösteremez... Hak çiğnenirken seyirci olamaz!..
Her zaman ve her mekânda, yeryüzünün zorba güçlerine rağmen
hakkın gereğini yerine getirir, adâletle davranır ve hep mazlumun
yanında yer alıp zâlime karşı çıkar...
Bu kesin inançtan dolayı ashâb-ı kiramdan Ebû Zerr (r.a.) ensesini
göstererek şöyle demiştir. “(Beni öldürmek için) kılıcı şuraya
koysanız, ben de Rasûlullah’dan işitmiş olduğum bir sözü, siz işinizi
tamamlayıncaya kadar infaz edebileceğimi, yani ilân edeceğimi
bilsem yine infaz ederim.” 200
Ebû Hüreyre şöyle demiştir: “İnsanlar: ‘Ebû Hüreyre, çok hadis
rivâyet ediyor’ deyip duruyorlar. Hâlbuki Allah’ın kitabın’da şu iki
âyet olmasaydı hiçbir hadis nakletmezdim: “Gerçekten, apaçık belgelerden
indirdiklerimizi ve insanlar için Kitab’da açıkladığımız hidayeti
gizlemekte olanlar, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de (bütün)
lânet ediciler. Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını) düzeltenler
ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince;) artık onların tevbelerini kabul
ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, bağışlayanım.”201 Muhâcir kardeşlerimizi,
çarşılarda alış-veriş etmek meşgul ederdi. Ensar kardeşlerimizi
de mallarında çalışmak meşgul ederdi. Ebû Hüreyre
ise, karın tokluğuna Rasulul-lah’dan ayrılmazdı da, onların hazır
199 Beyhakî, Kitâbu’z-Zühd, s. 81, no: 119
200 Buhârî, Kitâbu’l-Ilm, B. 11 -Bab başlığında-; Dârimî, Mukaddime, B. 46, Hbr.
551
201 2/Bakara, 2/159-160
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 60 -
bulunmadığı meclislerde hazır bulunur ve onların belleyemedikleri
sözleri bellerdi.” 202
Çağın problemlerini ve toplumun sıkıntılarını bilen muvahhid
âlim, problemleri çözerken, toplumun sıkıntısını giderirken,
insanların ihtiyacı olan şeyleri beyan etmeye çalışır... Onları ilgilendirmeyen,
hatta duyduklarında kendileri için fitne olabilecek
hakikatları “Bir hakikattır, gizli kalmamalı” iyi niyetinden hareketle
açıklaması gerekmez... Her doğrunun kabul göreceği bir
zamanı ve bir mekânı vardır... Zamansız ve mekânsız, yani yersiz
söylenen doğru, muhatabta herhangi bir yankı uyandırmaz, hatta
onun için bir fitne olur... Onun için doğruları, doğruların kabul
edilecek yerlerde ve onun kıymetini bilen toplumlarda söylemek
gerekir... Söylenen doğruyu, eğri anlayacak ve yanlış değerlendirecek
bir toplumda söyleyen kişi, sözünde hata etmez fakat yeri
müsaid olmadığı için yanlış anlaşılır... Bundan dolayı, bazı hakikatların
söylenecek zaman ve mekânı iyi ayarlanması gerekir... Bu
da, âlim için bir sorumluluktur... Eğer toplumun, kulluk vazifesini
yaparken bu hakikata ihtiyacı yok ise, bu hakikat ziyade bir şey
ise ve muhâtabın bunu anlayacak kabiliyeti yok ise, o hakikatın
söylenmesine ihtiyaç yoktur!..
Bundan dolayı Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir:
“Rasûlullah’dan (s.a.s.) iki kap ilim belledim. Bunlardan birisini
neşrettim. Diğerine gelince, onu neşretseydim, benim şu boğazım
kesilirdi.203 Yaşadığı çağın önderleri ve içinde bulundukları
toplumun hidayet rehberi olan muttakî ulemâ, maddî ve manevî
sorumluluğundan dolayı hakikatları gizleyemezler... Yalnız hangi
hakikatı, nerede ve kimlere beyan edeceklerinin çok iyi hesabını
yaparlar... Faydalı olan şeyleri anlatır ve yayarlar...
Mücâhid ve muvahhid İslâm ulemâsı, tarih boyu yüklenmiş olduğu
ağır vazifesinin sorumluluğunu idrak etmiş ve üzerine düşeni
yerine getirmeye gayret etmişlerdir... Âlimlerin kıymeti, ilimlerinin
gereği olan sâlih ameli işlemek ve istikamet üzere olmaktan
ileri gelmektedir.
Enes b. Mâlik (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kıyâmette âlimlerin mürekepleri ile şehidlerin kanları tartılır. Âlimlerin
mürekkepleri ağır gelir.” 204
202 Buhârî, Kitâbu’l-İlm, B. 43, Hbr. 59, Kitabu’l-Muzâra’a, B. 21, Hds. 29; Müslim,
Kitâbu Fedâilu’s-Sahâbe, B. 35, Hds. 2492; İbn Mâce, Mukaddime, B.
24, Hbr. 262; Zubeyr bin Harb, Kitâbu’l-İlm, s. 176, Hbr. 96 ve 107
203 Buhârî, Kitâbu’l-Ilm, B. 42, Hbr. 61
204 Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 400, Hds. 3281. Şirazî, İbn Abdi’l-Berr ve İbn
BEL’AM
- 61 -
Muttakî âlim, kendisine ve diğer insanlara faydalı ilmi elde
eder, ilmini hayır yolunda sarf ederek toplumuna faydalı olmaya
çalışır... Faydasız olan şeylerin peşine düşmez ve insanlara fayda
vermeyecek şeyleri beyan etmez... Sadece konuşmuş olmak için
konuşmaz, her konuştuğu şey bir hikmet ve hayırdır... Eğer hikmet
ve hayır konuşulacak ortam yok ise, susar ve onun bu susması
da başlı başına bir hayırdır...
Abdullah İbn Abbas (r. anhumâ), Rasûlullah’ın (s.a.s.) iman ve
cihad mektebinde eğitim ve öğretim görüp her biri bir insan-ı kâmil
olan ashâb-ı kiram’ı şöyle anlatıyor: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbı kadar
hayır olan hiçbir topluluk görmedim. (Rasûlullah) vefat edinceye
kadar O’na hepsi Kur’ân’da bulunan sadece on üç mes’ele sormuşlardı:
“Sana, haram olan o ayı sorarlar.” 205 Ve: “Sana, kadınların ay hâlini
de sorarlar.” () âyeti bunlardandır. (İbn Abbas, sözünün devamında)
şöyle dedi: “Onlar, başkasını değil, sadece kendilerine fayda verecek
şeyleri sorarlardı. 206
Ammar b. Yâsir’den (r. anhumâ) bir mes’ele soruldu. O da: Bu,
henüz meydana geldi mi? diye sordu. (Soranlar:) Hayır, dediler.
(Ammar, o zaman) şöyle dedi: “(O halde) meydana gelinceye kadar
bizi (rahat) bırakın! Sonra meydana geldiğinde sizin için onu
(hâlletme) zahmetine gireriz.” 207
es-Salt b. Rasîd (rh.a.) anlatıyor: Ben, Tâvus’a bir mes’ele sordum.
Bana: “Bu, meydana gelmiş mi?” dedi. “Evet” dedim. “Vallahi
mi?” dedi. “Vallahi!” dedim. Bunun üzerine şöyle dedi: “Arkadaşlarımız,
Muaz b. Cebel’den bize haber verdiler ki, o şöyle
demiştir: “Ey insanlar, belânın (hükmünde) başınıza gelmesinden
önce acele etmeyiniz. Çünkü siz, şayet onun (hükmünde), başınıza
gelmesinden önce acele etmezseniz, müslüman-ların içinde
(kendilerine bir şey) sorulduğu zaman (cevabı) isâbetli kılacak,
söz söylediği zaman doğruya ulaştıracak, kimseler bulunmaya devam
edecektir.” 208
Cevzî rivâyet etmişlerdir. Munâvî: “Hadisin senedleri zâiftir” derken, İbn
Ğaras da hadisin zâif olduğu görüşündedir. -Aliyyu’l-Karî, Zayıf Hadisleri
Öğrenme Metodu, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1986, s. 105; İmam Gazalî,
İhyâ, c.1, s. 25; İmam Hasan el-Basrî (rh.a)’ın sözü olarak.
205 2/Bakara, 217
206 Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 400, Hds. 3281. Şirazî, İbn Abdi’l-Berr ve İbn
Cevzî rivâyet etmişlerdir. Munâvî: “Hadisin senedleri zâiftir” derken, İbn
Ğaras da hadisin zâif olduğu görüşündedir. -Aliyyu’l-Karî, Zayıf Hadisleri
Öğrenme Metodu, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1986, s. 105; Gazalî, İhyâ,
c.1, s. 25; İmam Hasan el-Basrî (rh.a)’ın sözü olarak.
207 Dârimî, Mukaddime, B. 18, Hbr. 125
208 Dârimî, Mukaddime, B. 19, Hbr. 155, B. 17, Hbr. 118
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 62 -
İlmiyle âmil olan muvahhid âlimler, mes’eleleri tartışma ortamına
getirmez ve onu ehli olmayanlarla konuşup ayağa düşürmezler...
Onlar, insanlara hangi mes’eleyi arzedecekler ise, onun
Kur’ân’dan, Sünnet’ten, İcmâ’dan ve Kıyas’tan delilini beyan eder,
bu deliller sonucu şu görüşü benimsediklerini açıklarlar... Buna,
herhangi bir itiraz olursa, yine delillerle konuyu aydınlatırlar...
Hele hele ilmi olmayan ve usûlden anlamayanlarla ilmi herhangi
bir mes’eleyi, tartışmak şöyle dursun konuşmaya bile yanaşmazlar.
İlmî mes’eleler, ancak ehli olan ve takvâ sahibi ilim adamlarıyla
konuşulup görüşülür... Ehli olmayanlarla ilmî mes’eleleri konuşmak,
ilme büyük bir saygısızlık ve zulüm olur...
Muttakî âlimin, ehli olmayanlarla ilmî mes’eleleri konuşmayı
reddetmesi, onları küçük gördüğünden veya gururlu-kibirli oluşundan
değil, ilmin kıymetini bilip ilme karşıki hürmetinden ileri
gelir... Âlim şahsiyetin, ehil olmayan kişilerle ilmî bir mes’elenin
görüşülmesini uygun görmemeleri, muvahhid mü’minlerin önderi
Rasûlullah’ın (s.a.s.) bir emrinden dolayıdır...
Enes b. Malik (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
(s.a.s.): “Ehil olmayan insanların yanına ilim bırakan kimse, domuzların
boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık takan adama benzer.” 209
Bundan dolayı âlimler, ilmî mes’eleleri uygun olmayan ortamlarda
beyan etmekten çekinirler... Ve kendileriyle tartışmak
isteyen ehil olmadıkları gibi haddlerini de bilmeyen kişilerle muhatab
olmaz, onlarla tartışmazlar!..
Enes b. Malik’den (r.a.); Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Bâtıl ve haksız yolda iken mücâdeleyi bırakana cennetin kenarında,
hak yolda iken cidalı (tartışmayı) terk edene cennetin ortasında ve huyunu
güzelleştirene cennetin en yüce mevkiinde köşk yapılır.” 210
İbn Abbas’dan (r.anhumâ); Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kardeşinle münâkaşa etme, onunla (kırıcı şekilde) şaka etme ve ona,
yerine getiremeyeceğin vaadde bulunma!”211 Ebû Umâme’den (r.a.):
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hiçbir kavim hidayete erdikten
sonra, batılı hak ve hakkı batıl göstermek sûretiyle mücâdele ve çekişmelerde
bulunmadıkça dalâlete gitmemiştir.” Sonra Rasûlullah (s.a.s.)
şu âyeti okudu: “Onu, yalnızca bir tartışma konusu olsun diye (örnek)
209 İbn Mâce, Mukaddime, B. 17, Hds. 224
210 İbn Mâce, Mukaddime, B. 7, Hds. 51; Tirmizî, Kitâbu’l-Birr ve’s-Sıla, B. 57,
Hds. 2961; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Edeb, B. 8, Hds. 4800
211 Tirmizî, Kitâbu’l-Birr ve’s-Sıla, B. 57, Hds. 2063
BEL’AM
- 63 -
verdiler. Hayır, onlar tartışmacı ve düşman bir kavimdir.” 212
Ehil olmayan insanların yanında ilmî hakikatların konuşulması
bir fitneye yol açar konusunda, önderimiz Rasûlullah (s.a.s.)
bir ibretli örnek vermektedir... Ebû Hüreyre’nin rivâyetiyle şöyle
buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “(Bir yerde) oturup hikmetli konuşmayı
dinledikten sonra (konuşmacı) arkadaşından işittiği (sözlerin) yalnız şerr
(yani yanılma, unutma veya dil sürçmesi eseri) olanı anlatan kişinin durumu,
şu adamın durumuna benzer ki, çobanın yanına varır ve: ‘Ey çoban,
bana, koyunlardan kesilmeye elverişli (semiz) bir koyun ver!’ diye talepte
bulunur. Çoban da: ‘Git de, koyunların en iyisinin kulağından tut (götür)!’
der. Bunun üzerine adam, gidip sürünün köpeğinin kulağından
tutar.” 213
Bu tipte ve bu düşüncede olan kişiler, her zaman ve her toplumda
bulunması ihtimal dâhilindedir... Bunun için bu konuda
hassas olmak gereklidir... Sorumlu âlimin görevi çok ağırdır... Bir
yandan nefsiyle cihad ederken, diğer yanda her türlü kötülük ve
kötülerle mücâdele içinde olmalıdır... Muttakî âlim, hiçbir zaman
“Bana ne!” dememeli ve vazifesini ihmal etmemelidir... Her zaman
ilmiyle âmil olan ihlâs sahibi olma şahsiyetinde bir kusur etmemelidir...
Merhamet olunmuş ümmetin müctehid âlimlerinden İmam
Hasan el-Basrî (rh.a.), şu ibretli tesbitte bulunmuştur… Şöyle diyor
İmam Hasan el-Basrî (rh.a.): “İlim sahibleri dışında olan insanların
tümü helâke uğramışlardır. İlim sahibi olanların da amel edenleri
dışındakileri helâke uğramışlardır. Amel edenlerin de ihlâslıları
dışında kalanlar, helâke uğramışlardır. İhlâslılar ise, büyük bir tehlike
ile karşı karşıyadırlar.” 214
Sehl (rh.a.) şöyle demiştir: İlmin hepsi dünyalıktır. Âhiret için
olanı, kendisiyle amel edilendir. Amelin hepsi havadır. Ancak
212 43/Zuhruf, 58; İbn Mâce, Mukaddime, B. 7, Hds. 48; Tirmizî, Kitâbu Tefsîri’l-
Kur’an, B. 44, Hds. 3468
213 İbn Mâce, Kitâbu’z-Zühd, B. 15, Hds. 4172; Rûdânî, Cem’u’l-Fevâid, c. 1, s.
60, Hds. 256; Ebû Ya’lâ’dan. Aynı eserin, c.1, s .412, Tahric: 256’da aynı hadisin,
Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 2, s. 405, ve 508’de olduğu beyan
edilmiştir.
214 Said Havva, el-Esas Fi’s-Sünne - İslâm Akaidi, çev. M. Ahmed Varol, Vdğ.,
İst.1992, C.10, Sh.11. Not: İmam Hasan el-Basrî (rh. a.)’ın bu sözleri, bazı kitaplarda
veya bazı kişiler tarafından hadis olarak rivâyet edilmişse de, hadis
olmadığı ve hiçbir mûteber hadis kaynağında bulunmadığı ehil olan
âlimler tarafından beyan olunmuştur. Sağanî (rh.a.) bunun için: İftira edilmiş/
uydurulmuş bir hadistir/sözdür, demiştir. Bkz. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c.
2, s. 312, no: 2796; Şevkânî, el-Fevâidu’l-Mecmua fi’l-Ehâdisi’l-Mevzûa, Kahire,
1960, s. 257; Sâğanî, Risâle fi’l-Mevzuat, Mısır, T.Y., s. 5
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 64 -
Allah rızâsı için olan başka. İnsanlar hep ölüdürler, yalnız âlimler
ölü değil. Âlimler de sarhoşturlar, yalnız amel edenler müstesnâ.
Amel edenler de aldanmıştır, yalnız ihlâs ile amel edenler başka.
İhlâs ile amel edenler de neticeyi bilinceye kadar korkudadır. 215
İmam Hasan el-Basrî (rh.a.), sorumluluğunun ve vazifesinin şuurunda
olan muttakî âlim şahsiyet için şunları beyan ediyor: Akıllı
ve âlim kişi odur ki, dünyasını harab eder ve harab ettiği dünyanın
enkazı üzerine âhiretini inşâ eder. Âhiretini harab edip de bunun
enkazı üzerine dünyasını inşâ etmez.216 Başka bir beyânında
şöyle diyordu İmam Hasan el-Basrî (rh.a.): Hakikaten kişi, ilimden
bir konuyu elde edip, onunla amel ederdi de bu, onun için dünya
ve içindekilerinin kendisinin olması, sonra da bunları âhiret (yoluna)
vermesinden daha hayırlı olurdu. (Önceleri) adam, ilim tahsil
ettiği zaman bunun (te’sirinin) onun basiretinde, huşû’unda, dilinde,
elinde, namazında ve zühdünde görülmesi gecikmezdi. 217
Fudayl b. Iyaz (rh.a.), sorumlu ulemânın vazifesinin ne kadar
çetin olduğunu ve vazifesini hakkıyla yapanların azınlıkta kaldığını
beyan ile şunları söylemiştir: Şimdiki zamanda üç şeyi aramayınız,
zirâ bulamazsınız: İlmi, ameline mutabık olan âlim aramayınız,
zirâ böyle birini bulamaz ve âlimsiz kalırsınız. Ameline
muvâfık ihlâsı bulunan bir âmil aramayınız, zirâ böylesini bulamaz
ve amelsiz kalırsınız. Kusursuz dost aramayınız, zirâ böyle
birini bulamaz ve dostsuz kalırsınız. 218
Ümmetin derdiyle dertlenen ve zulme uğramış, toprakları
işgal edilmiş mustaz’af mü’min müslümanlara rehberlik eden
muttakî ulemâ böyle ciddî beyanlarla yolumuzu aydınlatmakdadır.
İlim, amel etmek ve dünya-âhiret faydası için öğrenilir... Dünyada
iman üzere, izzet ve şeref üzere bir hayat sürmek için ilme
ihtiyaç vardır... Kendisiyle amel edilen ilim, âmil olan kişiyi ebedî
saâdete ulaştırır, âhiretini ma’mur yapar...
Safvan b. Assal el-Muradî (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah’ın (s.a.s.)
yanına geldim. O, kırmızı bürdesine yaslanmış vaziyetteydi. O’na:
‘Yâ Rasûlullah, ben, ilim öğrenmeye geldim’ deyince, Rasûlullah
(s.a.s.): “Merhaba, ilim öğrenmek isteyen kişi. İlim öğreneni melekler,
kanatlarıyla kuşatırlar. Sonra onun öğreneceği şeye olan sevgilerinden
215 Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 156; Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, çev. Prof. Dr.
Yakup Çiçek, İst. 1999, c. 2, s. 201; Fahruddin er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 2,
s. 296 (Kısmen
216 Ferideddin Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ, çev. Doç. Dr. Süleyman Uludağ, İst.
1991, s. 83
217 Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 391
218 Feridüddin Atar, a.g.e, s. 136
BEL’AM
- 65 -
dolayı, dünya göğüne ulaşıncaya kadar birbirlerinin üzerlerine yığılırlar.”
219
İlmiyle âmil olan ve sorumluluğunun şuurunu idrak eden muvahhid
ve mücâhid âlimler, hep beraber Allah’ın ipine sarılıp220
Rabbimiz Allah’ın şu emirlerini yerine getirmeye çalışmışlardır...
Bu günün İslâm ulemâsı, selefleri olan muttakî âlimler gibi, sorumluluğu
kuşanmış, vazifesini idrak ederek ümmetin kurtuluşu için
var gücüyle çalışmaktadır. Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:“Sizden
hayra çağıran, iyiliği (ma’rufu) emreden ve kötülükten (münkerden)
sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”221;
“Allah’a çağıran, sâlih amellerde bulunan ve: ‘Gerçekten ben müslümanlardanım.’
diyenden daha güzel sözlü kimdir?” 222
Zulme ve Zâlime Karşı Ulemâ
Emirü’l-mü’minin İmam Ali İbn Ebi Talib (r.a.) şöyle demiştir:
Mazlûma yardımcı ol, zâlime düşman kesil! Bâtıla yardım eden,
hakka zulmeder!223 Yegâne hayat nizamı İslâm’a katıksız iman
eden ve imanın gereği olan hayat tarzını yaşayan her muvahhid
mü’min müslüman, Emirü’l-mü’minin İmam Ali’nin (r.a.) beyan ettiklerine
gönülden inanmış ve beyan etmiştir... Kıyâmete kadar da
aynı ilkeye inanır ve beyan etmeye devam eder... Bu hakikat, muvahhid
mü’minlerin var olma sebebidir. Yegâne Rabbimiz Allah’a
gerçek kul olanlar, yani yalnızca O’na ibâdet edenler, zulme ve
zâlime karşı mazlum ve adâletin yanındadır... Batılın her türlüsü
olan câhiliyye âdetlerini ayakların altına almıştır... Haktan ve hakikattan
yana bütün imkânlarıyla çaba gösteren mü’min müslümanlar,
haksızlığa karşı susmamış, her zamanda ve her mekânda
hakkı haykırmıştır... Haksızlığa karşı susmak, zulme ve sömürüye
rızâ göstermek, muvahhid mü’minlerin var oluşlarına aykırıdır...
Bir yerde bir muvahhid mü’min var ise, orada hakkın, adâletin
ve hayrın temsilcisi var demektir... Muvahhid mü’min bulunduğu
yerde Allah’ın şahidi ve İslâm’ın temsilcisidir...
Üstad Ebû Ali Dakkak (rh.a.) şöyle söyler: “Hak çiğnenirken
susan, dilsiz şeytandır.” 224
219 Hâfız el-Munzirî, Terğîb ve Terhîb, çev. A. Muhtar Büyükçınar vdğ., c. 1, s.
128, Hds. 9; Ahmed bin Hanbel, Taberânî, İbn Hıbban ve Hâkim rivâyet etmişlerdir.
Hâkim: Senedi sahihtir, demiştir
220 Bk. 3/Âl-i İmrân, 103
221 3/Âl-i İmrân, 104
222 41/Fussılet, 33
223 Nehcü’l-Belâğa, s. 431
224 Abdulkerim Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, çev. Süleyman Uludağ, 3. baskı, İst.
1991, s. 258. Not: Ebû Ali Dakkak’ın bu sözü, halk arasında: “Haksızlığa
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 66 -
Bâtıla, zulme, haksızlığa ve hayrın ortadan kaldırılmasına ses
çıkarmayan, buna razı olanın, şeytana tabi olduğu apaçıktır... Bu
kişi ya cinlerden, ya da insanlardan şeytan olanların225 emrine
girmiş ve onlarla beraber hakka ve adâlete karşı çıkıp hakikata
ihânet etmiştir...
Muvahhid mü’minlerden hiçbiri böyle bir zillete düşemez...
Hele hele muttakî âlimler, böyle bir zelil durumu asla kabul edemezler...
Onlar, mallarını ve canlarını verirler de, hak din olan
İslâm’dan asla taviz vermezler... Onlar, Allah’ın dini olan İslâm’ı
canlarından daha kıymetli bilir ve her zamanda, her mekânda
onu savunurlar... Onlar, İslâm’ı savunurken, İslâm düşmanları veya
adâletten sapan zâlimler tarafından öldürülmenin, en yüce mertebe
olan şehadet olduğuna katıksız iman etmişlerdir... Muttakî
âlimler, Allah’dan gereği şekilde korktukları için, başkalarından
asla korkmazlar!..
Câbir (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.):
“Kıyâmet günü Allah katında şehidlerin efendisi, Hamza bin Abdulmuttalib
ile zâlim bir idareciye ayağa kalkarak ona iyiliği emredip kötülükten
sakındıran ve bu yüzden o idarecinin öldürdüğü kimsedir.” 226
Ebû Said el-Hudrî (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Cihadın en efdalı, zâlim sultanın veya zâlim emirin yanında söylenecek
adâletli sözdür.” 227
Muvahhid ve muttakî âlimler, peygamberlerin gerçek
vârisleridirler... Peygamberler (Allah’ın salât ve selâmı cümlesinin
üzerine olsun), nasıl davranmışlar ise, onların varisleri olan âlimler
de o şekilde davranmalıdırlar... Bu, onların devraldığı mukaddes
mirasın vazgeçilmez şartıdır!.. Amr İbn Abese es-Sülemî (r.a.) anlatıyor:
Ben, câhiliyye devrinde iken, bütün insanlığın dalalette
bulunduğunu ve hiçbir doğru yolda olmadıklarını biliyordum.
(Çünkü) insanlar, putlara taparlardı. Derken işittim ki, Mekke’de
bir zat (çıkmış) birtakım haberler veriyormuş. Hemen devemin
üzerine atlayarak, O’na geldim. Bir de baktım Rasûlullah (s.a.s.)
karşı susan, dilsiz şeytandır” şeklinde ve hadis olarak söyleniyorsa da, hadis
değildir. Rasûlullah (s.a.s.)’in hadisleri arasında böyle bir söz yoktur ve
hiçbir mûteber kaynakta yer almadığı beyan olunmuştur.
225 bk. 114/Nâs, 6
226 Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 476, Hds. 2380
-4747-, Hakim’in Müstedrek’inden; el-Munzirî, a.g.e., c. 4, s. 506, Hds. 8
227 Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Melâhim, B. 17, Hds. 4344; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten,
B. 12, Hds. 2265; İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B. 20, Hds. 4011-4012; Nesâî,
Kitâbu’l-Biât, B. 37, Hds. 4191; Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s. 164, Hds.
100; Kuzâî, a.g.e., s. 231, Hds. 791; Suyûtî, a.g.e., c. 1, s. 347, Hds. 724
-1246-, Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 3, s. 19’dan
BEL’AM
- 67 -
gizlenmiş. Kavmi, O’nun aleyhinde cüretkâr bir vaziyette... Bunun
üzerine kalbim yumuşadı.
Mekke’de O’nun yanına girerek, kendisine: ‘Sen, nesin?’ dedim.
“Ben, Peygamberim” cevabını verdi. ‘Peygamber ne demektir?’
dedim. Rasûlullah (s.a.s.): “Beni, Allah gönderdi” buyurdu. ‘Seni, ne
ile gönderdi?’ dedim. “Allah beni, akrabaya yardım edilmesi, putların
kırılması, Allah’ın bir tanınması, O’na, hiçbir şeyin şirk/ortak koşulmaması
(vazifesi) ile gönderdi.” buyurdu. 228
İşte yegâne önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) mirası budur!..
Ve işte Rasûlullah (s.a.s.) ve diğer peygamberlerin varisleri olan
muttakî ve mücâhid İslâm ulemâsının bu mirasa sahib çıkarken
ortaya koydukları tavır!..
Zulme ve zâlime karşı muttakî ulemânın tavrından, örnek olmak
üzere birkaç tanesini burada kaydediyoruz...
1) Esma’î anlatıyor: Atâ b. Ebi Rabah (rh.a.), Emevîlerden Abdulmelik
b. Mervan’ın huzuruna çıktı. Abdulmelik, muhteşem bir
vaziyette kürsüsünde oturuyordu. Her kabilenin ileri gelenleri
etrafında toplanmış, bu da Mekke’de hacc mevsimine tesadüf etmişti.
Atâ’yı görünce, hemen O’nu yanına alarak köşküne oturttu
ve ne istediğini kendisinden sordu. O da: ‘Ey mü’minlerin emiri,
Allah’ın ve Rasûlü’nün hareminde Allah’dan kork ve bu harem-i
şerifleri imar eyle! Muhâcir ve Ensar çocukları hakkında da
Allah’dan kork! Zirâ sen, bu mecliste onların sayesinde oturdun.
Ayrıca sınır boylarında bulunanların da haklarına riâyet et! Zirâ
onlar, müslümanların kal’asıdır. Müslümanların idaresini araştır.
Çünkü onlardan yegâne mes’ûl olan sensin. Kapındakilerin hakkına
riâyet et! Kapına gelenlere kapını kapama!’ dedi.
Abdulmelik: ‘Başüstüne, senin dediklerini yerine getireceğim!’
dedi. Sonra oradan kalktı ve giderken Abdulmelik kendisini yakalayarak:
‘Senin, bizden istediklerinin hepsi başkaları nâmınadır.
Biz, bunlara söz verdik, fakat kendi nâmına bir istekde bulunmadın.
Kendin için ne istiyorsun?’ dedi. O da: ‘Hayır, ben, insanlardan
bir şey istemem!’ dedi ve oradan ayrıldı. Abdulmelik: ‘Zâten
seni şereflendiren ve yücelten bu hâlindir’ dedi.
Bir gün Velid bin Abdulmelik, kapıcısına: “Kapıda dur ve oradan
ilk geçen zatı huzuruma getir, onunla konuşalım” dedi. Kapıcı,
bir müddet bekledikten sonra oradan Atâ bin Rabah’ın geçmekte
olduğunu gördü. Fakat kapıcı bunu tanımıyordu. Ona: “İhtiyar,
Emiru’l-mü’minin seni çağırıyor, içeri buyur!” dedi ve Atâ da içeri
228 Müslim, Kitâbu Sıfati’l-Musâfirîn, B. 52, Hds. 294
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 68 -
girince “Ey Velid, sana selâm!” dedi. Velid, kapıcıya kızdı: “Ben
sana, bir adam gönder, sohbet edelim” dedim. Sen ise, Allah’ın
bana revâ gördüğü “Emirü’l-mü’minin” unvânını bile çok gören
bir adamı huzuruma getirdin” dedi. Kapıcı da: “Başka bir gelen
olmadı, ne yapayım?” dedi. Sonra da Atâ ile sohbete başladı. Atâ,
sohbeti esnasında Velid’e: “Cehennemde “Hebheb” adında bir
vâdi var, zâlim hükümdarlar orada yanacaklar” dedi. Bunu duyan
Velid, kapının eşiği önünde oturuyordu, hemen bayıldı ve yere
düştü. Ömer b. Abdulaziz: “Emir’i öldürdün!” diye şaka yaptı. Bunun
üzerine Atâ, Ömer’in bileğini sıkıca kavradı ve: “Ey Ömer, iş
ciddidir, şakaya gelmez” dedi ve oradan ayrıldı. Ömer, diyor ki:
“Elimi öyle kuvvetli sıkmıştı ki, bir sene acısı elimden çıkmadı.” 229
2) Ebû Câfer Mansur, (tabiîn’den) asrının büyük âlimi Tâvus’u
huzuruna dâvet etti. Tâvus, Mâlik b. Enes’le (rh. aleyhim) onun
yanına gittiler. Bir müddet beklediler. Sonra Ebû Câfer Mansur,
Tâvus’a döndü ve: “Bana, baban İbn Keysan’dan rivâyette bulun”
dedi. Tâvus: “Ben, babamın Rasûlullah’tan (s.a.s.) şu hadisi
rivâyet ettiğini duydum: “Kıyâmet günü azap yönünden insanların en
şiddetlisi, Allah’ın mülkünde idarecilik yapıp adâletine zulüm karıştıran
kişidir.” Bir müddet bekleştiler. Mâlik bin Enes: “Elbisemin eteklerini,
Tâvus’un kanıyla kirlenmesinden korkarak topladım. Sonra
Ebû Cafer, O’na döndü ve: “Bana öğüt ver, ey Tâvus” dedi: Tâvus:
“Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Rabbinin Ad (kavmin)e ne yaptığını
görmedin mi? Yüksek sütunlar sahibi İrem’e? Ki şehirler içinde onun bir
benzeri yaratılmış değildir. Ve vâdilerde kayaları oyup biçin Semud’a? Ve
kazıklar (ehramlar) sahibi Fir’avn’a? Ki onlar, şehirlerde azgınlaşmışlardı.
Böylece oralarda fesâdı yaygınlaştırıp arttırmışlardı. Bundan dolayı, Rabbin,
onların üzerine bir azap kamçısı çarpıverdi. Çünkü senin Rabbin,
gerçekten gözetleme yerindedir.” 230
Malik b. Enes: “Tâvus’un kanının bana bulaşması endişesiyle
elbisemin eteklerini topladım.” Devamla, “Ebû Câfer Mansur, bir
müddet daha konuşmadan durdu. Sonra dönerek: “Bana hokkayı
veriniz” dedi. Bir müddet daha durdu. Hava iyice elektriklenmişti.
Tâvus’a dönerek: “Ey Tâvus, şu hokkayı bana ver” dedi. Tâvus vermekten
çekindi. Ebû Câfer: “Niçin onu bana vermiyorsun?” Tâvus:
“Onunla Allah Teâlâ’ya karşı günah olacak bir iş yapmandan korkuyorum.
O takdirde ben, o günahta senin ortağın olmuş olurum”
dedi. Ebû Câfer bu sözü işitince: “Yanımdan kalkınız” dedi.
Tâvus: “Bugüne kadar emrine karşı gelmemiştim” dedi. Mâlik bin
Enes şöyle devam ediyor: “Bu zamana kadar Tâvus’un bu derece
229 Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst.1987, c. 2, s. 839-840
230 89/Fecr, 6-14
BEL’AM
- 69 -
büyüklüğünü bilmiyordum. Bu şiddetli öğüde karşı Mansur’un cevabı
sadece “Kalkıp gidiniz” oldu. 231
3) Haccac, Hasan el-Basrî’yi çağırttı ve: “Allah, onları mahvetsin,
para uğrunda müslümanları öldürdüler’ diyen sen misin?”
deyince, Hasan (rh.a.): “Evet, ben söyledim!” dedi. Haccac: “Niçin
söyledin?” diye sordu. Hasan: “Çünkü Allah Teâlâ, bildiklerini
söyleyip gizlemeyeceklerine dair âlimlerden söz almıştır” dedi.
Bunun üzerine Haccac: “Sesini kes, diline sahip ol! Bir daha senden
böyle sözler duymayayım, yoksa kelleni vücudundan ayırırım”
dedi.
Hâlid ez-Ziyad’ı (rh.a.) Haccac’a getirdiler. Haccac: “Hâlid sen
misin?” “Evet, benim. Ne soracaksan sor! Çünkü ben Makaam
denen mevkide üç hususta Allah’a söz verdim. Birincisi: Sorulana
doğru cevab vereceğim. İkincisi: Belâya sabredeceğim. Üçüncüsü
de: Âfiyete şükredeceğim” dedi. Haccac: “Benim hakkımdaki görüşün
nedir?” “Sen, Muhakkak ki, yeryüzünde Allah’ın bir düşmanısın.
Haramın perdesini yırtan ve bâtıl töhmet üzerine kan
akıtan bir zâlimsin!” “Hükümdar Abdulmelik bin Mervan hakkındaki
görüşün nedir?” “O, senden daha büyük bir mücrimdir. Sen
ise, onun günahlarından birisin.”
Bunun üzerine Haccac: “Buna, şiddetli bir işkence yapın!”
dedi. Ve şiddetli işkenceler neticesinde kamışı yukarıdan aşağı ikiye
bölerek etlerinin arasına sıkıştırdı ve kamçı ipi ile sıkıca bağlayarak
vücudunu didik didik ederek etlerini parça parça kopardılar.
Artık nefes saymakta olduğunu Haccac’a haber verdiklerinde, o:
“Atın onu sokağa!” dedi. Kendisi, bu işkenceye karşı kat’iyyen sesini
çıkarmadı. Bu manzarayı haber veren Câfer diyor ki: “Yanına
gittim. Benden, bir yudum su istedi ve suyu içince öldü ki, kendisi
henüz 18 yaşında idi. Allah rahmet etsin. 232
4) Ümmetin mutlak müctehidlerinden İmam Şâfiî (rh.a.) anlatıyor:
Amcam Muhammed b. Ali bana anlattı ve dedi ki: Abbasî
halifelerinden Ebû Câfer Mansur’un sohbetinde bulunuyordum.
Mecliste İbn Ebi Züeyb de vardı. Hz. Ali’nin torunlarından Hasan
bin Zeyd de Medine valisi idi. Gıfârîlerden bazıları, vali hakkında
şikâyette bulunmak üzere Halifeye müracaat ettiler. Hasan
bin Zeyd: “Bunları, İbn Ebi Züeyb’den sor, ey mü’minlerin emiri”
dedi. Halife de O’na: “Ne diyorsun bunlar hakkında?” diye sordu.
Bu zât ise: “O adamlar, insanlara eziyet eden ve insanlar için
231 Abdulaziz el-Bedrî, İslâm’da Devlet Adamı ve Âlim, çev. Mehmet Bıyıklı -
Kemal Solak, İst. 1989, s. 114-116
232 Gazâlî, a.g.e., c. 2, s. 842-843
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 70 -
bolca dedikodu yapan kimselerdir” dedi. Bunun üzerine Halife,
Gıfârîlere: “Dediğini duydunuz ya!” dedi. Gıfârîler: “Ona bir de
Hasan bin Zeyd’i sor” dediler.
Halife ona: “Hasan bin Zeyd hakkında ne diyorsun?” diye sordu.
O da: “Hasan hakkında, haksız hüküm verip nefsinin arzularına
uyan bir kimse olduğuna şehâdet ederim” dedi. Bunun üzerine
Halife, Hasan’a: “Söylediğini duydun mu? Bu iyi bir insandır”
deyince, Hasan halifeye: “Ondan bir de kendini sor” dedi. Halife
de, ona: “Benim hakkımda görüşün nedir?” diye sordu. O zât:
“Beni affet! Bunu, benden sorma!” deyince, Halife: “Allah adına
soruyorum, bildiğini söyle!” dedi. O zât: “Sanki kendini bilmiyormuşsun
gibi bana Allah adına yemin verdirerek, soruyorsun” dedi.
Halife de: “Allah adına bildiğini haber ver!” diye ısrar edince, O
da: “Ben şehâdet ederim ki, kapında zulüm gözle görülecek şekildedir”
deyince, Ebû Câfer, yerinde doğruldu ve kalkarak İbn Ebi
Züeyb’in kafasına elini koydu, kendisine doğru çekti ve: “Ben bu
makamda oturmasam, Fars, Rum, Deylem ve Türk’ün intikamını
senden alırdım” dedi.
İbn Ebi Züeyb: “Ey Mü’minlerin Emiri, Ebû Bekr ve Ömer de
(Allah onlardan razı olsun) bu makamda oturdu, hakkı aldı ve
onu müsâvî olarak taksim ettiler. Fars ve Rum’un son şehirlerine
kadar zaptettiler, onların burunlarını kırdılar” deyince, Ebû Cafer,
İbn Ebi Züeyb’in başını bıraktı ve: “Vallahi, senin doğru konuştuğunu
bilmesem senin kelleni vururdum!” dedi. İbn Ebi Züeyb: “Ey
mü’minlerin emîri, vallahi ben, oğlun Mehdî’den daha çok senin
iyiliğini isteyen bir kimseyim” dedi. İbn Ebi Züeyb, oradan ayrıldıktan
sonra Süfyân-ı Sevrî ile karşılaştı. Süfyan: Senin, bu zâlime
söylediklerinden çok memnun oldum. Fakat “Oğlun Mehdi” sözünden
üzüldüm, dedi. İbn Ebi Züeyb: “Allah, seni mağfiret etsin,
hepimiz hidâyette değil miyiz?” diye cevap verdi. 233
5) Zâhir, Şam’da Tatarlara karşı savaşa çıkmak istediğinde
âlimlerden harpte kullanmak üzere halktan mal almanın câiz
olduğu hakkında fetvâ istedi. Bunu Şam İslâm hukukçularına
yazdı. Onlar, câiz olduğuna dâir fetvâ verdiler. Bunun üzerine
Zâhir: “Görüşünü almadığımız başka bir âlim kaldı mı?” diye sordu.
Ona: “Evet, Üstad Muhyiddin Nevevî görüşünü açıklamadı”
dediler. Zâhir, onu istedi. Muhyiddin Nevevî, Zâhir’e geldi. Zâhir,
ona: “Sen de, diğer İslâm hukukçuları gibi görüşünü açıkla!” dedi.
Üstad Nevevî, görüşünü açıklamaktan çekindi. Zâhir: “Görüşünü
açıklamamanın sebebi ne?” dedi. İmam Muhyiddin Nevevî (rh.a.):
233 Gazâlî, a.g.e., c. 2, s. 845-846
BEL’AM
- 71 -
“Ben senin Emir Bunduktar’ın kölesi olduğunu bilirim. Senin hiçbir
şeyin yoktu. Sonra Allah Teâlâ, sana mal-mülk ihsan eyledi. Seni,
padişah yaptı. Şu an senin, bin tane kölen, her bir kölenin altın
sırmalı elbiseleri ve ayrıca senin iki yüz câriyen ve her bir câriyenin
de bir sürü mücevherâtı olduğunu işittim. Şimdi sen, bunların
hepsini harcar, sadece bukağılarıyla kölelerini ve mücevherâtsız
elbiseleriyle câriyelerini bırakırsan, ben de o zaman halktan mal
toplamanın câiz olduğuna dâir fetvâ veririm.”
Zâhir, Muhyiddin Nevevî’nin (rh.a.) bu cevabına çok kızdı:
“Yurdum (Şam)’dan çık!” diye haykırdı. Nevevî: “Baş üstüne!”
deyip Neva’ya gitti. Fakîhler: “O bizim büyük âlimlerimizden,
sâlihlerimizden ve kendisine uyulması gerekenlerdendi” dediler.
Zâhir onun Şam’a geri gelmesini istedi. Ona, dönmesi için mektup
yazdı. Fakat Üstad Nevevî dönmedi ve: “Orada Zâhir olduğu müddetçe
oraya girmem!” dedi. Bir ay sonra da vefat etti. Halife, özrünün
kabülünü istedi. Çünkü o, ilim ve takvâ yönünden Muhyiddin
Nevevî’nin kim olduğunu ve ne derece büyük âlim olduğunu
öğrendi. Fakat Nevevî, direterek halifenin özrünü kabul etmedi.
Bununla, açıkca halifeye bir ders vermek istedi. Âlimler, yöneticilerin
hiçbir müslümana kötülük yapmamalarını istiyorlar. 234
6) “Âlimlerin Ahlâkı” adlı kitabın yazarı şöyle anlatıyor:
Bana, saygıdeğer arkadaşım Muhammed Fehmi Nadur Paşa, Ahmed
Bedevi Efendi’den, o da babasından, babası da dedesinden
nakletti. Dedesi, Hidiv İsmail zamanında Ezher Üniversitesi’nin
profesörlerindendi. Mısır’la Habeşistan arasında harp başladığında
ordu komandaları arasındaki ihtilaftan dolayı Mısır ordusu
ardı ardına mağlub oldu. Hidiv İsmail’in buna canı çok sıkıldı.
Sıkıntısını gidermek için bir gün Şerif Paşa ile birlikte çıktı. Şerif
Paşa: “Senin başına bir musibet geldiğinde bu belâyı gidermek
için ne yaparsın?”
Hidiv İsmail: “Ey Efendimiz, başıma bir musibet geldiğinde,
Allah Teâlâ bana, en muttakî âlimlerin duâ etmesini tavsiye
ediyor. Böylece Allah Teâlâ, musibetimi giderir. Hidiv İsmail, Ezher
Üniversitesi’nin rektörü ile konuştu. Rektör, O’nun için ilmi
ile âmil muttakî âlimleri topladı. Ezher Üniversitesi binasındaki
eski kubbenin altında duâ etmeye başladılar. Fakat bütün bu
olanlar yanında yenilgiler devam edip gidiyordu. Yanında Şerif
Paşa olduğu hâlde Hidiv İsmail, âlimlerin yanına gitti ve onlara
kızarak şöyle dedi. “Bu yaptığınız ya duâ değil veya siz ilmi ile
âmil âlimlerden değilsiniz. Allah Teâlâ, ne sizin sebebinizle, ne de
234 Abdulaziz el-Bedrî, a.g.e., s. 140-142
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 72 -
duânızla belâları ve yenilgiyi giderecek değildir.
Âlimler, bu hitap karşısında çok üzüldüler ve mahcup oldular.
O anda cemaatin arkasında bir âlim, ona şöyle hitap etti: “Senin
yüzünden bu belâlar, ey İsmail!... Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu
bize naklonuldu: “Ya iyilikle emreder ve kötülükten nehyedersiniz
veya Allah Teâlâ, size en şerrlilerinizi musallat eder. İyileriniz Allah’a
duâ eder, fakat duâları kabul olunmaz.” 235
Diğer âlimler, korkudan titremeye başladılar. Şerif Paşa ile Hidiv
İsmail, bir tek kelime söylemeden çıkıp gittiler. Âlimler, bunu
söyleyen âlimi kınamaya ve azarlamaya başladılar. Onlar, bu
hâldeyken Şerif Paşa geri göndü: “Hidiv İsmail’e o sözleri söyleyen
âlim kimdir?” diye sordu. O âlim: “Benim!” diyerek ayağa kalktı.
Şerif Paşa, onu aldı ve götürdü. Âlimler onu kınamadan vazgeçip
kendisiyle vedâlaşmaya başladılar. Dönmesini ummuyorlardı
bile. Onun, geri gelmesi için duâ ediyorlardı. Şerif Paşa ile o, Hidiv
İsmail’in sarayına gittiler. Hidiv İsmail, selâmlığında oturuyordu.
Ön tarafında bir koltuk vardı. Âlim, o koltuğa oturdu.
Hidiv İsmail: “Bana, Ezher Üniversitesi’nde söylediğin sözleri
tekrar et!” dedi. Âlim, söylediği sözleri ve hadisi tekrar etti. Ayrıca
hadisin açıklamasını da yaptı. Hidiv İsmail, ona: “Ne yaptık ki, bu
belâlar başımıza geldi?” diye sordu. Âlim: “Efendim, kanunlarınız
Şer’î ve Medenî diye birbirine karışmadı mı? Fâizin helâllığına dair
kanun çıktı. Zinâ, ruhsatlı değil mi? İçki, serbest değil mi? Ve değil
mi?... Değil mi?... İnkârı gayr-ı kabil haramları ona bir bir saydı ve
devamla: “Nasıl Allah’tan yardım beklersin?!” dedi. Hidiv İsmail:
“Ne yapalım? Avrupalılarla karıştık. Bu ise, onların medeniyetidir.
Âlim: “O takdirde, âlimlerin mahâreti ne olabilir ki?!” Hidiv
ismail, uzun zaman başını eğerek kaldı, konuşmadı. Sonra âlime:
“Doğru söyledin, doğru söyledin!” dedi. Ayrıca Hidiv İsmail, o
âlime ayda 30 Mısır Lirası maaş bağlanmasını emretti. Daha sonra
âlim, Ezher Üniversitesi’ne döndü. Ondan ümit kesen arkadaşları,
sanki yeniden dünyaya gelmiş gibi sevindiler... 236
En Korkunç Felâket: Âlimlerin Dünyevîleşmesi
Muvahhid ve muttakî âlimler, Ümmet içinde hayra çağıran,
iyiliği emreden, kötülükten sakındıran, Allah’a davet edip sâlih
amellerde bulunan izzetli şahsiyetlerdir... Onlar, Rabbimiz Allah’ın
235 Hadisi, Evsat’ta Taberânî ve Bezzar rivâyet etti. Benzer bir hadis için bk.
Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 9, Hds. 2259; İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B. 20, Hds.
4004
236 Abdulaziz el-Bedrî, a.g.e., s. 142-144; Âlimlerin Ahlâkı, s. 101-102’den
BEL’AM
- 73 -
kendilerine vermiş olduğu ilim nimetiyle âhiret yurdunu arayan,
dünyadaki sorumlu oldukları vazifelerini unutmayanlardır... İlmin
felâketi, onu unutmak ve terk edip amel etmemektir... İlim,
ehli olmayana rivâyet edilip öğretildi mi kaybolup gider... Böyle
bir hareket ilmi zayi eder...237 Ehli olmayanların yanında oldukça
hayra değil, şerre kullanılır... İnsanlığın faydasına değil, zararı için
harcanır... Sanki gözü dönmüş ve insan öldürmekten şeytanî zevk
alan katilin eline en sağlam silâh vermeye benzer, ehli olmayana
ilim öğretmek!...
Elde etmiş olduğu ilmin ehli olan ve sorumluluğunu idrak
eden muttakî ulemâ, Allah’dan gereği gibi korkan, ilimlerini Allah
yolunda insanlığın hidâyeti ve selâmeti için kullanan kişilerdir...
Onlar, ilimlerini dünya menfaatı karşılığında satmayan, bu
hatâya düşmeyen, her zaman haktan ve adâletten yana olanlardır...
Kalbleri iman dolu ve dipdiri!.. Çünkü onların bütün gayesi,
Allah’dır... Âhiret ameli karşılığında, asla dünya malını tercih etmeyenlerdir...
Onlar, helâl kazanç sonu elde edilen mal ve mülkü,
âhiret yatırımı olarak Allah yolunda sarf edenlerdir...
Malik b. Dinar (rh.a.) anlatıyor:
Âlime verilen ceza hakkında el-Hasanu’l-Basrî’ye sordum.
“Kalbinin ölümüdür” dedi. “Kalbinin ölümü nedir?” diye sordum.
“Âhiret ameli karşılığı dünyayı istemektir” dedi. 238
Âhiret ameli karşılığında dünya malı ve dünya menfaatı elde
etmeye çalışan ilim sahibi kişilerin kalpleri ölür... Kalbleri ölünce
de, sahib oldukları ilimden herhangi bir hayır görmezler... Böylece
hayırsızlaşır ve topluma faydaları dokunmadığı gibi kötü örnek
de olurlar... Bunca ilimleriyle dünyevîleşen, dünyayı âhirete
tercih edenler, kim ki, kendilerine arzuladıkları dünya malı ve hedefledikleri
makamı verirse, onun emrine girerler... İşgal edilmiş
İslâm topraklarında egemen olan müstekbir tağutî yönetimlerin
emrine âmâde olan “din adamı” lakablı ve sıfatlı birçok insanın
bu durumda olduğunda hiç şüphe yoktur... Bu tip insanlar, tahsil
etmiş oldukları İslâmî ilimlerden dolayı mustaz’af ve mazlum halk
arasında belli bir itibarı olan kişilerdir... Bilgilerinden dolayı bazı
akademik ünvanlara da sahib olmuşlardır... Bütün bunlara rağmen
işgal kuvvetleri olan egemen tağutların emrine girmiş, müstekbir
zâlim yönetimlere göbek ve mide bağıyla bağlanmışlardır...
237 Bk. Dârimî, Mukaddime, B. 51, Hds. 630; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muhtasarı
Terc. Ve Şerhi, c. 1, s. 25, Hds. 7 -12-; İbn Ebî Şeybe –İbn Mesûd’dan-
238 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 331, Hbr. 1514; Ahmed bin
Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 2, s. 376, Hbr. 1503
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 74 -
Egemen işgalci tağutlar, bunların vasıtasıyla sömürdüğü ve esir
ettiği İslâm topraklarındaki mazlum müslümanları çok daha rahat
bir şekilde ezmekte ve kanlarını emmektedirler...
Dinlerini ve âhiretlerini, dünya menfaatı karşılığında hebâ
edenlerin durumlarını, Rasûlullah (s.a.s.) net bir şekilde bildirmiştir...
Abdullah İbn Abbas (r.anhumâ)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
buyurur: “Şüphesiz benim ümmetimden bazı insanlar, dinde fıkıh bilgisine
sahib olduğunu iddia edecekler, Kur’ân okuyacak ve diyecekler
ki:‘Biz, emir (yönetici)ler sınıfına varıyor, dünyalıklarından yararlanıyoruz.
Fakat dindarlığımız hususunda onlardan uzak durup (bu yönden bize bir
zarar ilişmiyor)’ derler. Hâlbuki onların dediğinin gerçekleşmesi mümkün
değildir. Katad (adındaki dikenli ve meyvesiz ağaç)dan geven dikenlerinden
başka (bir meyveyi) toplamak mümkün olmadığı gibi,
emir (yönetici)lere yaklaşmaktan bir şey toplanamaz. Ancak...” 239
Önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu hadislerinde beyan buyurdukları
dünyevîleşen ilim adamları, bugünün işgal altındaki İslâm
topraklarında yaşayan ve egemen tağutların emri altına girip
hizmet ettikleri iddiasıyla kendilerini savunanlardan başkası mıdır?..
Onların, “her ne kadar egemen tağutî sistemlerin memuru
olmuşlarsa da, bu yol ile halka hizmet edip onların yetişmesine
çalıştıklarını” beyan etmelerine karşı önderimiz Rasûlullah
(s.a.s.) şöyle buyuruyorlar: “Hâlbuki onların dediğinin gerçekleşmesi
mümkün değildir!” Bu hadisin şerhinde şunlar beyan olunmuştur:
Miftâhu’l-Hâce yazarı diyor ki: “Hadisten kasdedilen mânâ şudur:
Kur’ân okuyan, fıkıh bilgisi olduğunu iddia eden bazı kimseler,
zarurî ihtiyaçları ve önemli bir işleri olmadığı hâlde emirler
sınıfının yanına giderek, fazilet ve ilim sahibi olduklarını açıklar,
birtakım mal ve makam koparmak isterler. Bu tip kimselere: ‘İlim
ile bu nevi davranışlar birbiri ile bağdaşmaz, niçin böyle hareket
ediyorsunuz?’ denildiği zaman, şöyle cevaplarlar: ‘Biz, emirlere
varıp onların dünyalıklarından yararlanırız. Ama dinî vecibelerimiz
bakımından onlardan uzak dururuz...’ Hâlbuki yekdiğerine
zıt iki şeyi toplamak imkânsızdır. Katad, dikenden başka meyvesi
olmayan bir ağaçtır. Bu ağaçtan meyve olarak dikenden başka bir
şey toplamak mümkün değildir. Emirlere yakınlıktan bir semere
beklenemez. Beklenen şey, ne olabilir?
Hadiste Peygamber’in (s.a.s.) sözünde, emirlerden alınabilen
şey, yani müstesnâ anılmamıştır. Ravî: ‘Anılmak istenen şeyin,
“hatâlar” olduğunu sanıyorum, diyor. Şu hâlde onlara yaklaşmaktan
beklenebilen semere, hatâlar ve günahlar olmuş olur. Sindî
239 İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 255; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 164, Hds. 7
BEL’AM
- 75 -
(rh.a.) diyor ki: “Emirlere yaklaşmanın, Katad ağacından diken
toplamaya benzetilmesi ile onlara yaklaşmaktan dinî yönden zarar
etmekten başka bir sonuç alınmayacağına işaret ediliyor. Çünkü,
kişi için Allah tarafından takdir edilmiş olan rızık ve menfaatlar,
behemhâl sahibini bulacaktır. İster emirlerin kapısına gidilsin,
ister gidilmesin netice değişmez. O hâlde onların kapılarına gidilmekle,
yeni bir kazanç sağlanacak değildir. Ama bununla beraber
dinî yönden zarara uğramak da vardır. Şöyle de söylenebilir: İlâhî
takdir, meçhulumuz olup dış görünüşe göre emirlerin sohbetinde
bulunmak ve onlarla ihtilat yapmak sûretiyle elde edilen dünyalık
menfaat, bu ilişkilerle uğranılan zarar muvacehesinde çok cüz’i
olduğu için yok gibidir. Dolayısı ile zarardan başka bir şey kalmamış
sayılır.” 240
Ubey İbn Kâ’b’ın (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.):
“Bu ümmete, yükseleceklerini, mal-mülk ve kuvvet sahibi olacaklarını,
zâlim krallarının kendilerine boyun eğeceklerini ve yeryüzüne hâkim
olacaklarını müjdele. Artık kim âhiret için yapmış olduğu amelleri dünya
çıkarlarına âlet yaparsa, o kimsenin âhirette nasibi yoktur.” 241
Ebû Hüreyre’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim
kendisi ile Allah’ın rızâsı aranan ilimlerden bir ilmi, dünya malından bir
şey elde etmek için öğrenirse, kıyâmet gününde cennetin kokusunu alamaz.”
242
İbn Ömer (r.a.) dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Kim
Allah’dan başka bir şey için ilim taleb ederse veya o ilimle Allah rızâsından
başka bir maksad edinirse, cehennemden olan üzerine hazırlansın.” 243
Yegâne önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu beyanları, bu apaçık
ikazları karşısında her vicdan sahibi elini vicdanına koysun ve
Rabbimiz Allah’ın verdiği akıl nimetini kullanabilen her akıl sahibi
kişi aklını kullanıp düşünsün! İslâm topraklarını işgal etmiş
ve şirk ideolojisinin mensubları olan egemen tağutların hizmetinde,
müstekbir zâlimlerin emrinde bulunan ilim ehli insanların
durumu nedir? Onların, dünya menfaatı karşılığında itaat ettikleri
hükümlerin onlardan istedikleri nelerdir? Onlar, bu gayr-ı
İslâmî hükümlere boyun bükerken neler kaybediyorlar? Buna
240 Haydar Hatipoğlu, S. İbn Mâce Terc. ve Şerhi, ist. 1982, c. 1, s. 420-421
241 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 69, hds. 4; Ahmed bin Hanbel, Hakim, Beyhakî ve
İbn Hıbbân’dan. Hakim: Hadisin isnâdı sahihtir, demiştir.
242 Ebû Dâvud, Kitâbu’l-İlm, B. 12, Hds. 3664; İbn Mâce, Mukaddime, B. 23,
Hds. 252; Dârimî, Mukaddime, B. 27, Hds. 263; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 161,
Hds. 1; İbn Hıbban ve Hakim’den
243 İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 258; Tirmizî, Kitâbu’l-Ilm, B. 6, hds. 2793
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 76 -
karşılık onların ellerine ne geçiyor? Onlar, bu tavırlarıyla İslâm’a
ve mü’min müslümanlara ne fayda sağlıyor, ümmetin kurtuluşu
için ne katkıda bulunabiliyorlar?... Acaba mü’min müslümanların
esaretten kurtulmalarına mı yarıyor onların böyle davranmaları,
yoksa işgalci egemen tağutların halk üzerindeki zulme dayalı
egemenliklerinin daha sağlamlaşmasına mı yarıyor?
Bütün bu soruların cevaplarını, iman sahibi, vicdan sahibi ve
akıl sahibi olanların ciddî ciddî düşünüp araştırıp doğru bir şekilde
verirlerse, ancak hakikat apaçık anlaşılacaktır!... Doğru cevab
verebilmek için doğru bir ölçü ile ölçmek gerekir... Dosdoğru ölçü
ve adâlet terazisi, İslâm’dır... Rabbimiz Allah’ın Kitabı Kur’ân-ı
Kerim ve önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sünneti değişmez, eskimez
ve zamanı geçmez, bütün çağları kapsayan bir ölçüdür... Eğer
Kur’ân ve Sünnet ölçüsünce olaylar değerlendirilecek ve mazlum
ümmetin meselesi topyekün düşünelecek olursa, hayırlı bir sonuç
elde edilir... İşte o zaman ilmini kötüye kullanan âlimlerden dolayı
yazık olmuş ümmet244 esâretten kurtulur, hürriyetine kavuşur...
İlim adamlarının kalbini öldüren, onların âhiretini hebâ eden
dünyevîleşmek konusunda selef ulemâsı ümmet-i merhumeyi
uyarmıştır! Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: “Sizi, gençleri
ihtiyarlatan, ihtiyarları çökerten ve adet hâline gelen bir fitne
(zulüm, taşkınlık ve İslâm’a uymayan kötülükler) kaplar ve bir gün
daha da ileri giderse ne yaparsınız?” Dinleyenler: “Bu, çok çirkin
bir şeydir” dediler. İbn Mes’ud da: “Bu, ne zaman olacak biliyor
musunuz?” dedi ve şöyle devam etti: “Bu fitne, aranızda güvenilir
kişilerin azaldığı, amirlerinizin çoğaldığı, anlayışlı âlimlerin azaldığı,
okuyucularınızın çoğaldığı, ilimler, din için değil de dünya
menfaati için öğrenildiği ve âhiret amelleri ile dünya menfaatı
kazanılmağa çalışıldığı zaman çıkacaktır. 245
Emirü’l-mü’minin İmam Ali b. Ebi Tâlib (r.a.), âhir zamanda
olacak fitneleri anlatırken, İmam Ömer (r.a.): “Bu fitneler ne zaman,
belirtileri nedir yâ Ali?” diye sordu. İmam Ali: “İlim, din için
değil, dünya menfaatleri için öğrenildiği ve âhiret amelleriyle
dünya malı kazanılmağa çalışıldığı zaman!” diye cevap verdi, 246
Süfyan (rh.a.) şöyle diyor: “Hiçbir kulun ilmi artıp, sonra
da dünyaya karşı isteği artmamıştır ki, onun, Allah’tan uzaklığı
244 Suyûtî, a.g.e., c. 3, s. 422, Hds. 3838 -9654-; Hâkim’in Müstedrek’inden
245 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, sh. 165, Hbr. 9; Abdurrezzak, kitabında mevkuf olarak
rivâyet etmiştir
246 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 166, Hbr. 10; Abdurrezzak, kitabında mevkuf olarak
rivâyet etmiştir.
BEL’AM
- 77 -
artmış olmasın.”247 İmam Hasan el-Basrî (rh.a.) de şunları beyan
ediyor: “Bu ilimden bir şeyin peşine düşüp de onunla Allah katında
olanı isteyen kimse, inşaallah (isteğine) kavuşur. Kim de onunla
dünya(lık) isterse, işte vallahi, onun bundan nasibi (sadece) budur.”
248
Dünyanın serveti, şöhreti, malı, mülkü, makam ve mevkileri
ayaklarının altına serildiği hâlde dünyevîleşmeyen, aksine âhireti
tercih ettikleri için dünyayı ellerinin tersiyle reddeden muttakî
âlimler, bu ümmet içinde her zaman var olmuşlardır... Onlar, dinlerini
ve ilimlerini dünya menfaatı karşılığı zâlim yöneticilerin
emrine vermemiş, aksine o zâlimlere karşı bütün imkânlarıyla
mücâdele etmişlerdir...
Bu muvahhid, mücâhid ve muttakî âlimlerden birisi, tabiin
ulemâsından Said b. Müseyyeb’dir (rh.a.). Devrinin Emevî halifelerinden
Abdulmelik b. Mervan’ın adâletten sapan yönetimini
reddetmiş zulme dayalı uygulamalarının karşısına dikilmişti... Abdulmelik
b. Mervan’ın O’na karşı sunduğu birçok dünyalık tekliflerinin
hiçbirini kabul etmemiş, ilmini, gaye edindiği Allah yolunda
sarf etmişti...
İmam İbn Kesir kaydediyor: “Abdulmelik, Said’in kızını oğlu
Velid’e istedi. Ancak Said, kızını Velid’e vermek istemedi. Abdulmelik
de bir yolunu bulup O’na tuzak kurdu ve onu kırbaçladı. Bu
olay şöyle olmuştur: Abdulmelik’in zamanında Velid, bey’at için
Medine’ye geldiğinde Said, bey’ata yanaşmamıştı. Bunun üzerine
Medine Valisi Hişam b. İsmail, onu kırbaçlıyarak, Medine sokaklarında
dolaştırmış, kılıç çekmiş ve tehdit etmişti. Ancak o, yine de
kendisini eziyete maruz bırakıp sarstıklarında bir kadın görmüş
ve ona: ‘Ey Said, bu ne rezâlet?’ diye sormuş, Said de, ona şu cevabı
vermişti: ‘Aslında biz, rezâletten kaçıp şu gördüğün hâle mâruz
kaldık.’ Yani, Abdulmelik’i ve adamlarını sevseydik, o zaman hem
dünya, hem de âhiret rezaletine mâruz kalırdık.
Said, sırtına koyun postu giyerdi. Elinde ticaret için kullandığı
bir mikdar sermayesi vardı ve şöyle derdi: ‘Allahım, sen de biliyorsun
ki, ben cimrilikten veya hırstan ötürü bu sermayeyi edinmedim.
Dünya sevgisi ve şehvetlerine kavuşmak arzusuyla da bu
sermayeye sahib olmadım. Ancak ben, Allah’ın huzuruna varıncaya
kadar Mervan oğullarına yüzsuyunu dökmemek için bu sermayeyi
edindim ki, âhirette Cenâb-ı Allah, benimle Mervan oğulları
arasında hükmünü versin ve bu para ile de akrabalarıma yardımcı
247 Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 392
248 Dârimî, Mukaddime, B. 27, Hbr. 260
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 78 -
olayım, yoksulların hukukunu ödeyeyim. Dullara, fakirlere, düşkünlere,
yetimlere ve komşulara bu maldaki haklarını vereyim.
İşte bu maksatla bu sermayeyi edindim.” 249
Bütün hayatını Allah yolunda fedâ eden, Allah’ın rızâsından
başka bir gayesi olmayan, zâlim iktidarlara karşı boyun bükmeyip
onlarla amansız mücâdeleyi girişen ve hep mazlumun yanında,
İslâm milletinin hizmetinde olan muttakî âlimlerden birisi de Şehid
İmam Ebû Hanife Numan b. Sâbit’tir (rh.a.)...
Emevîler ve Abbasîler döneminde yaşayan Şehid İmam Ebû
Hanife (rh.a.) her iki iktidar döneminde de zulme ve işkenceye
maruz kalmıştı... Devlet, İslâm Devleti olmasına rağmen iktidarda
bulunan hükümetler ve başlarındaki sultanlar, adâletten sapmış,
iktidarlarını zulümle, fısk ve fucurla devam ettiriyorlardı... Şehid
imamımız İmam Ebû Hanife (rh.a.) onların bu zülum idarelerine
karşı çok sert tavır almış, onların uygulamalarının İslâm’a uymadığını
beyan etmiştir.
İktidarda bulunanlar, Şehid İmam Ebû Hanife’nin (rh.a.) bu
sert tavırlarını yumuşatmak O’nu kendilerine bağlayıp hizmet ettirmek
için devletin en üst makamlarında görev teklifinde bulunmuşlardı...
Şehid İmam’a bu görevlerden herhangi birisini kabul
ettirecek olurlarsa, ümmetin nezdinde meşru bir hükümet olduklarını
isbat edeceklerdi... Şehid İmam Ebû Hanife (rh.a.), onların
bu ihânet planlarını bildiği için hiçbir görevi kabul etmedi...
Mekkî, “Menakıb-ı Ebû Hanife” adlı eserinde aynen şöyle
diyor: “Emevîler zamanında İbn Hübeyre, Kûfe valisi idi. Irak’da
kaynaşmalar baş gösterdi. Irak fukahasını kendi ka-pısında topladı.
Aralarında İbn Ebi Leylâ, İbn Şübrüme, Davud b. Ebi Hind
gibi ulemâ vardı. Her birini mühim devlet vazifeleri başına geçirdi.
Ebû Hanife’yi de davet etti. Mührü, onun eline vermek istedi. Ebû
Hanife’nin elinden geçmeyince hiçbir emir ve fermanın hükmü olmayacak,
Beytu’l-mal’den çıkan her mal, Ebû Hanife’nin elinden
çıkmış olacaktı.
Ebû Hanife, bunu kabul etmedi. İbn Hübeyre: ‘Eğer kabul etmezse
O’nu döverim!’ diye yemin etti. Fukahâ arkadaşları, Ebû
Hanife’ye: ‘Allah aşkına, kendini tehlikeye atma, şu işi kabul et.
Biz, senin kardeşleriniziz. Hepimiz bu işlerden nefret ediyoruz,
fakat kabulden başka çare bulamadık, ister istemez vazife aldık’
dediler. Ebû Hanife şu cevabı verdi: ‘Vâsıt Mescidi’nin kapılarını
249 İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye -Büyük İslâm Tarihi-, c. 9, s. 168-169
BEL’AM
- 79 -
saymayı bana teklif etse ona, onu da yapmam. Nasıl olur da bu
ağır işi kabul ederim. O, boynunu vuracağı bir adamın ölüm fermanını
yazacak, ben de ona mühür basacağım ha! Vallahi, böyle
bir işe katiyyen girmem!’ İbn Ebî Leylâ: ‘Arkadaşımızı bırakalım!
O, haklıdır, hatâ başkasının’ dedi.
Ebû Hanife’yi hapse attılar. O’na, her gün dayak atıyorlardı.
Cellât, İbn Hübeyre’ye gelerek: ‘Bu adam, kırbaçtan ölecek’ dedi.
İbn Hübeyre: ‘Söyle O’na, bizi yeminimizden kurtarsın’ dedi. O da,
Ebû Hanife’ye bunu söyleyince: ‘Câminin kapılarını saymamı istese
yine yapmam’ dedi. Sonra Cellât, İbn Hübeyre ile görüştü: ‘Bu
mahpusa bir nasihatçı yok mu? Mühlet istesin ki, vereyim’ dedi.
Ebû Hanife’ye haber gönderdiler: ‘Arkadaşlarımla istişâre yapayım,
bakayım’ dedi. İbn Hübeyre, tahliyesini emretti. Ebû Hanife,
hapisten çıkınca atına bindi, Mekke’ye kaçtı. Bu hâdise, 130 senesinde
idi. Mekke’de yerleşti. Hilâfet Abbâsîlere geçinceye kadar
orada kaldı. Ebû Cafer Mansur zamanında Kûfe’ye döndü.” 250
Şehid İmamımız İmam Ebû Hanife (rh.a.), Emevîlerin iktidarında
vazife almadığı gibi, Abbasîlerin iktidarında da hükümetin
herhangi bir kademesinde vazife almayı reddetmişti... Şehid
İmam (rh.a.) ile O’na kadılık vazifesi vermek isteyen Abbasî Halifesi
Ebû Cafer Mansur arasında geçen şu ibretli tarihî olayı burada
aktarmakta fayda umarız...
“Ebû Hanife, Mansur tarafından çağrılarak, kadılık teklif edilmişti.
İmam, kabul etmedi. Halife de: ‘Seni, bu makama getireceğim,
diye yemin etmişti. Halifenin teşrifat memuru Rabi’ (ki, Ebû
Hanife için iyi niyet beslemeyen bir kimseydi), İmama: ‘Görmüyor
musun? Halife yemin etti’ dedi. Ebû Hanife: ‘Mü’minlerin emiri,
yemin kefâretini vermeye benden daha kadirdir’ dedi. Bunun üzerine
İmam, hapse atılmıştı. Hapisten tekrar çıkarılarak aynı teklif
yapıldı. Ebû Hanife, şöyle diyordu: ‘Allah’tan kork! Ben, kendime
güvenemiyorum. Kadılık emânetini de Allah’tan korkan birisine
ver. Ben, buna lâyık değilim, yapamam.’ Halifenin canı sıkılmıştı.
‘Yalan söylüyorsun! Sen, bu işe lâyıksın’ dedi. (Ebû Hanife, bunu
bekliyormuş gibi:) ‘İşte hükmü kendiniz verdiniz. Yalan söylediğini
ikrar ettiğiniz bir kimseye kadılık emânetini nasıl verebilirsiniz?
Bununla beraber ben, Arab değilim. Arab olmayan bir kimsenin
kadılık makamına getirilmesine râzı olurlar mı?’ dedi. İmam, bütün
bu teklifleri reddetmesi üzerine hapse atılmıştı. Hapishanede
250 Mekkî, Menâkıb-ı Ebû Hanife, c. 2, s. 23-24’den; Muhammed Ebû Zehra,
Ebû Hanife, çev. Osman Keskioğlu, Ank. 1997, s. 46-47; İbn Haceri’l-Heysemî,
Menâkıb-ı İmam-ı Azam, çev. Ahmet Karadut, Ank. 1983, s. 159-160
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 80 -
Hakk’ın rahmetine kavuştu. Hapishanede, dayaktan mı, yoksa zehirlenerek
mi vefat etti?...” 251
İşte şehid imamımız İmam Ebû Hanife’nin (rh.a.) tavrı ve
işte çağımızda O’nun mezhebine bağlı olduğunu beyan eden ve
İslâm topraklarını işgal etmiş müstekbir egemen tağutların emrine
âmâde olan ilim ehli olanların tavrı!? Müstevlî ve müstekbir
gayr-ı İslâmî iktidarların emrine giren, onların memuru olan ve
kendilerine verilen maaşlarla zor geçinen din adamları ile ilim
adamlarının durumu nerede, her ne olursa olsun zulüm iktidarların
emrine girmeyi reddeden İmam Said b. el-Müseyyeb (rh.a.) ile
Şehid İmam Ebû Hanife (rh.a.) nerede?...
İbn Mes’ud (r.a.)’ın rivâyetiyle Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“İnsanoğluna beş şeyden hesab sorulmadıkça, onun ayakları kıyâmet gününde
Rabbinin katından ayrılmayacaktır. (Bunlardan biri de şudur:)
öğrendiği ilimde nasıl davrandığından.” 252
İlim ehli olan bir kişi, dünya hayatında ilmini nerelerde harcadığının
ve bunca ilim ile nasıl davrandığının hesabını, âhirette
Rabbinin huzurunda verecektir... Eğer dünya hayatında iken sorumluluğunu
yüklendiği ilmini gereği gibi kullanıp onunla amel
etmiş ve Allah’ın rızâsını kazanmış ise, elbette çok iyi bir mükâfat
ile karşılığını görecektir... Eğer sahib olduğu ilim ile dünya menfaatını
hedeflemiş ve yeryüzünün müstekbir egemen tağutlarının
emrine girerek, mazlum insanların ezilmesine, sömürülmesine ve
uyutulmasına yardımcı olmuş ise, elbette ilme yaptığı bu ihâneti,
âhirette İlâhî adâletin tecelli ettiği Rabbinin huzurunda cezâsız
kalmayacaktır!...
el-Avas b. Hakim, babası Hakim’den (r.a.): Bir adam,
Rasûlullah’a (s.a.s.) şerri (kötüyü ve kötülüğü) sormuş. Bunun üzerine
O, üç defa olmak üzere şöyle buyurmuş: “Bana şerri sormayınız,
bana hayrı sorunuz.” Sonra da şöyle buyurmuş: “İyi bilin ki, kötünün
en kötüsü, âlimlerin kötüleridir. İyinin en iyisi de, âlimlerin iyisidir.” 253
251 İbn Haceri’l-Heysemî, Menâkıb-ı İmam-ı Âzam, çev. Ahmet Karadut, Ank,
1983, s. 161-162; Hatib Bağdadî, Tarih-i Bağdad, c. 13, s. 328-329’dan; Muhammed
Ebû Zehra, Ebû Hanife, s . 66
252 Tirmizî, Kitâbu Sıfati’l-Kıyâme, B. 1, Hds. 2531-2532; Taberânî, Mu’cemu’s-
Sağir Tercümesi, c. 2, s. 205, Hds. 522; Beyhakî, Kitâbu’z-Zühd, s. 72, Hds.
76; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 180-181, Hds. 6; Zubeyr bin Harb, Kitâbu’l-İlm,
s. 174, Hds. 89
253 Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 376; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 183, Hds. 10,
Bezzar’dan (Bazı lafız değişiklikleriyle); Ebû Nuaym el-Isfahânî, Hilyetu’l-
Evliyâ - Sahâbe’den Günümüze Allah Dostları-, çev. Said Aykut, Vdğ., İst.
1995, c. 1, s. 391
BEL’AM
- 81 -
Toplum içindeki iyiliğin egemen olması, ya da kötülüğün galib
gelmesi, o toplumdaki bilen ilim adamlarının durumuna bağlıdır...
Çünkü ilim adamları, doğruyu ve yanlışı iyice tanıyan, onları
birbirinden ayırabilen kişilerdir... Doğrunun ve iyiliğin hayrını,
faydasını, yanlışın ve kötülüğün şerrini, zararını çok iyi bilenler
oldukları için onlar hangi tarafı tercih eder, onu yaşar ve topluma
örnek olurlarsa, toplumda egemen olan o hâl olur...
İlmi elde etmeye çalışan ve ilim sahibi olanlar, imanlı, akıllı
ve ibâdet ehli olurlarsa, ancak ilmin hakkını verir, hem kendileri
hem de diğer insanların faydalandıkları bir durum sergilerler.
Muvahhid ve muttakî âlimler, ilmin, aklını kullanmayan ve ibâdet
ehli olmayanların eline geçmesinden çok korkmuşlardır... Zeki ve
fasık insanların ilmi öğrenmeleri, toplum içinde korkunç bir tehlike
arzeder... Onlar, aklını kullanamayan fakat zeki kişilerdir, aynı
zamanda fısk ehli olmaları, ilimlerini dünya menfaatı için kullanmalarını
gündeme getirir... Dünyevîleşen bu ilim adamları, her
şeyde kendilerine bir menfaat sağlamaya çalışırlar... Böylece hem
kendilerini, hem de diğer insanları ifsad ederler...
Tabiîn’in büyük müctehid âlimlerinden eş-Şa’bî (rh.a.) şöyle
demiştir: “Bu ilmi, ancak kendisinde iki haslet, yani akıl ve ibâdet
birleşmiş olan kimseler tahsil ederdi. Çünkü (öğrenci) ibâdetli
olup akıllı olmazsa: ‘Bu sadece akıllıların ulaşabileceği bir iştir’
der ve tahsili bırakır. Şayet (öğrenci) akıllı olup ibâdetli olmazsa:
‘Bu, sadece ibâdetlilerin ulaşabileceği bir iştir’ der ve tahsili bırakır.
eş-Şa’bî, sonra şöyle dedi: “Yemin olsun ki, ben onu (yani ilmi)
bugün, kendisinde bunlardan hiçbiri, ne akıl, ne ibâdet bulunan
kimselerin tahsil etmekte (öğrenmekte) olmasından korkmuşumdur.”
254
Akıllı, şuurlu ve gerçeği idrak eden kişilerin, ilim tahsil etmesi
ve onu elde etmeleri sonucu âlim olmaları, içinde bulundukları
toplumun faydasınadır... Bu şahsiyetlerin muttakî mü’minler
olması, bu faydayı kat kat arttırır... Çünkü faydalı ilim, imanın
emrine girdiği zaman vicdan ile kaynaşır... İmanlı ve vicdanlı bir
muttakî âlim veya âlimler, toplum için hidayet ve saadet rehberleri
olurlar... İlmiyle âmil olanlar, insanlık âlemini, maddî ve manevî
her türlü krizden kurtarır, selâmete ulaştırıp istikamet üzere hayat
sürmelerine vesile olurlar...
Eğitim ve öğretim yoluyla elde ettikleri ilmi, ya terk etmek, ya
da gereğini yapmamakla ondan uzaklaşmak, büyük bir felâkettir...
254 Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 377
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 82 -
Böyle olanlar, hüsranda oldukları gibi, kendilerini örnek edinen
insanları da felâkete sürüklerler...
Cerir İbn Hazim (rh.a.) anlatıyor: Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)
insanları öğrenir ve öğretir vaziyette gördüğü zaman, el-Hâris İbn
Kays’a (r.a.): ‘Ey Hâris, insanların tatbik etmek için öğrendiklerini
mi zannediyorsun?’ diye sordu. el-Hâris: ‘Hayır, vallahi, öyle zannetmiyorum.
Fakat onları, öğreniyor ve terk ediyorlar, zannediyorum’
dedi. Bunun üzerine İbn Mes’ud: ‘Vallahi, zannedersem
doğru söylüyorsun’ buyurdu. 255
Dünyevîleşmek için yegâne hayat nizamı ve Allah katında yalnızca
tek din olan İslâm’dan256 herhangi bir şeyi terk edenlerin içine
düşmüş oldukları buhranı şöyle beyan ediyor Emirü’l-mü’minin
İmam Ali bin Ebi Tâlib (r.a.): “İnsanlar, dünyalarını düzene sokmak
için dinlerine aid bir şeyi terk ettiler mi Allah onları, ondan daha
zararlı bir şeye uğratır.” 257
Yegâne önderimiz Rasûlullah (s.a.s.), ilmin kaldırılması veya
ilimle amel edilmeyip terk edilmesini kıyâmet alametlerinden
olduğunu beyan buyurmuştur... Hak din olan İslâm ilimle bilinir,
ilimle tanınır... İlmin kaldırılması, İslâm’ın gerek ferd, gerekse toplum
hayatının üstündeki yaptırım gücünün zorba tağutlar tarafından
kaldırılması demektir... İlmin terk edilmesi, İslâm’ın terk
edilmesi ile sonuçlanır... İslâm, terk edildi mi ilim de terk edilmiştir!..
İlim ve İslâm beraberdirler... Birisi gitti mi, diğeri de onun peşinden
gider... İkisi, bir bütündür ve asla parçalanmazlar... Parçalandıkları
takdirde, yani ilim İslâm’sız ve İslâm ilimsiz bırakıldı mı,
gerek ferde, gerekse topluma câhiliyye egemen olur ve bu durum,
hem ferd, hem de toplum için korkunç bir felâket hâline gelir...
Tâbiîn’in meşhur âlimlerinden Muhammed b. Sirin (rh.a.) şöyle
diyor: “Şüphesiz ki, bu ilim dindir. Öyle ise, dininizi kimlerden
aldığınıza dikkat edin!” 258
Enes b. Malik’in (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyurdu Rasûlullah
(s.a.s.): “İlmin kaldırılması, cahilliğin meydana çıkıp kökleşmesi, şarabın
içilmesi, zinânın aşikâre olup çoğalması, erkeklerin azalıp kadınların çoğalması,
kıyâmet alâmetlerindendir.” 259
255 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 207, Hbr. 820
256 3/Âl-i İmrân, 19
257 Nehcu’l-Belâğa, s. 390
258 Müslim, Mukaddime, B. 5; Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 391; Bkz. Ahmed
Davudoğlu, a.g.e., c. 1, s. 39, Dipnot: 133
259 Buhârî, Kitâbu’l-Muharribîn, B. 5, Hds. 7, Kitâbu’l-İlm, B. 22, Hds. 22-23;
Müslim, Kitâbu’l-İlm, B. 5, Hds. 9; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 30, Hds. 2301;
BEL’AM
- 83 -
Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu hadislerindeki “ilmin kaldırılması”
gerçeği, ilmiyle âmil muttakî âlimlerin ölümü olarak da beyan
olunmuştur...260 Muvahhid ulemânın ölümüyle yerlerini dolduracak
yeni âlimler yetişmezse, onların boş kalan yerlerini cahiller
doldurur... İnsanlar, onları âlim zanneder... Onlar da, heva ve
heveslerine göre insanlara fetvâ verip onları sapıtırlar... Böylece
cehâlet topluma hâkim olur ve toplumun kıyâmeti kopar!...
Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
(s.a.s.): “Âhir zamanda birtakım kişiler çıkacaklardır ki, dini, dünyaya
alet edecekler ve insanlara yumuşak görünmek için kuzu postuna bürüneceklerdir.
Dilleri, şekerden tatlı, fakat kalbleri kurt kalbidir. Allah şöyle
buyurur: ‘Benim hilmim (genişliğim)e mi mağrur oluyor, yoksa bana karşı
cüretkârlık mı gösteriyorsunuz? Kendi adıma yemin ederim ki onlara,
kendilerinden bir fitne göndereceğim ki, içlerinden halim (geniş) olanı
(bile) şaşkına çevirecektir.”261 Dini, dünyaya alet edip dünyevîleşen,
böylece dünya menfaatını âhirete tercih eden ve bunca bilgisiyle
sorumluluğunu bir yana bırakarak egemen müstevli tağutların
emrine giren ilim adamlarının korkunç hâlini beyan buyuran
Rasûlullah’ın (s.a.s.) hadislerinden sonra şu ikaza kulak verelim!...
Yahya b. Muaz er-Râzî (rh.a.) dünya âlimlerine şöyle hitab ediyor:
“Ey âlimler, köşkleriniz Kayser’lerin sarayı, evleriniz Kisra’nın
evi, elbiseleriniz Vezir Tahir’in elbiseleri, ayakkabılarınız Câlut’un
ayakkabıları, binitleriniz Karun’un binitleri, kap-kacak mefruşatınız
Fir’avn’ın mefruşatı, yeyip içmeniz câhiliyye devrinde olduğu
gibi, tuttuğunuz yol, şeytanet yolu! Nerede kaldı İslâmiyet!?” 262
İlme İhânet Edenler
İlim sahibleri dünyevîleştikleri, bildikleriyle amel etmedikleri
ve ilimlerini çok değersiz dünya menfaatına sattıkları zaman,
ilme en korkunç ihâneti yaparlar... Onların bu ihânetinden dolayı
karada ve denizde fesad olur, büyük felâketler ortaya çıkar... Hem
kendileri sapar, hem de peşlerine takılan insan kitlelerini saptırırlar...
Bu ihânet, ilmi, cehâlete çevirir... Bir cahilin yapacaklarını, bir
ilim sahibine yaptırır... İlim sahibi olan kişi, ancak cahillerin yapabileceği
yanlış ve zararlı işler yapmaya başlar bu ihânet sonucu!...
İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B. 25, Hds. 4045; Bkz. Ahmed Davudoğlu, a.g.e.,
c. 10, s. 665
260 Bk. Ahmed Davudoğlu, a.g.e., c. 10, s. 665
261 Tirmizî, Kitâbu’z-Zühd, B. 46, Hds. 2515; Abdullah İbnü’l-Mübârek,
Kitâbu’z-Zühd, s. 25, Hds. 50
262 Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 155
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 84 -
Büyük bilginlerden birine: “Bilgi, ne vakit cehâletten kötü
olur?” diye soruldu. Âlim de cevap olarak şöyle demiş: “Bilginin
gereğine göre amel edilmediği vakit, cehâletten daha kötü
olur.” Mü’minlerin emiri İmam Ali’nin de (r.a.), şöyle dediği anlatılır:
“Hakkı bilip tasdik ettikten sonra sapıklığa dönen bir kimse,
Cenâb-ı Hakk’ın mağfiretine mazhar olmaktan çok uzak bulunmaktadır.
263
İlim ehli olanlar, ilimlerini dünya menfaatını elde etmek için
kullanacak olurlarsa, ya halkın emrine, ya da müstevli müstekbir
tağutî yönetimlerinin emrine girer ve onların kendilerine verdikleri
dünyalık maaşlarla, makam ve ünvanlarla oyalanır haktan
uzaklaşırlar... Onlar, bu inanç ve tavırlarıyla Allah Teâlâ’yı mutlak
Rezzak olarak kabullenme konusunda çok büyük bir hatânın içine
düşer ve gerek egemen zâlim tağutların maaş vermelerine, gerekse
halkın sadakası, zekâtı ve diğer yardımları onlar için bir rızık
kapısı olmaktadır... Bu rızık kapısının kapanmaması için, kendilerine
bu kapıyı açıp onları menfaat-landıranların her isteklerine
boyun eğen ilim adamları, zulmün, cehâletin, fısk ve fucurun yayılmasına
hem yardımcı olur, hem de göz yumarlar... Onların aralarında
her şeye rağmen vicdan azâbı çektikleri için bazı doğruları
söyleyenler ve halka nasihatta bulunanlar varsa da, kendi sorumluluğunu
unuttuğundan, Allah’a kulluk vazifesini yerine getirmediğinden,
onun nasihatı yerine bulmayan, hiç tesiri olmayan bir
nasihattır... Konuşan vaiz ve dinleyen cemaat, günlük vakitlerinin
bir miktarını tatlı bir sohbete ayırmışlardır. Allah’ın ayetlerini ve
Rasûlullah’ın (s.a.s.) hadislerini dinler, sahte bir manevî hava kendilerini
bürür, camiiden veya sohbet yerinden ayrıldıktan sonra o
güzel sözler orada kalır, yine herkes eski hâline döner... Çünkü görülen
ve bilinen hakikat odur ki, ne konuşan, ne de dinleyenlerin
bir inkılab istekleri yoktur... Onların, içinde bulundukları câhiliyye
değerlerini, İslâm değerleriyle değiştirme gibi bir çabaları gündeme
gelmiş değildir... Hayatlarındaki câhiliyye değerlerini giderip
onların yerine İslâmî değerleri hakim kılma diye bir arzu oluşmamıştır
kendilerinde!...
Vâiz, alacağı maaşı hak etmek, memur olan ilim adamı maaş
kademesini yükseltmek için konuşur, anlatır... Dinleyenler ise,
kendisiyle amel etmeyecekleri ve edemeyecekleri tatlı ve güzel
sözler işitir, kendilerini iyi saran bir sohbet dinlemiş oluyorlar...
Çünkü anlatılan ayet ve hadisleri amel hâline getirecek herhangi
bir karar vermiş değiller... İslâm’ı hayata egemen kılacak bir birlik
263 Ebu’l-Kasım Rağıb el-Isfahânî, Tafsîlu’n-Neş’eteyn ve Tahsîlu’s-Saâdeteyn,
Mutluluğun Kazanılması, çev. Lütfi Doğan, İst. 1974, s. 178
BEL’AM
- 85 -
ve beraberlikleri oluşmuş değil... Aralarında İslâm kardeşliği, akide
birliği, usûl ve hedef bütünlüğü meydana gelmemiştir... Camiler
ve mes-cidler, belli vakitlerde birbirini tanımayan, aralarında
akidevî ve sosyal irtibat bulunmayan insanların yalnızca namaz
kılmak için dolup, geldikleri gibi boşalıp gittikleri yerler hâline
gelmiştir... Camilerde ve mescidlerde görevli olanlar maaşlarını
almaya hak kazanırken, namaz için gelen diğer insanlar da adet
edindikleri bir ameli işlemiş ve dağılmışlardır... Böyle mi olmalıydı?!...
Kulluk vazifesini yerine getirmeyen, yaratılış gayesini unutan
ilim ehli olanlar, Rasûlullah’ın (s.a.s.) hadislerinde şöyle beyan
olunmuşlardır... Enes b. Mâlik’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.)
şöyle buyurur: “Mi’rac gecesi bir kavme uğradım. Ellerinde ateşten
makaslar vardı ve dudaklarını parçalıyorlardı. ‘Kim bunlar?’ dedim.
‘Bunlar, yeryüzünde kitabı okudukları hâlde, insanlara vaz-u nasihat
edip, iyiliği emreden, kendilerini unutan kimseler (hatibler)dir. Hiç akıllarını
kullanmıyorlar mı? denildi.” 264
Usâme bin Zeyd’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Kıyâmet gününde bir kişi getirilir, cehennemin içine atılır da, cehennemde
onun barsakları derhâl karnından dışarı çıkar. Sonra o kişi, (barsak
etrafında) değirmen eşeğinin değirmende dönüşü gibi döner. Bunun
üzerine cehennem ahalisi, o kişinin başına toplanır da: ‘Ey filan, senin
hâlin nedir? Sen, bize (dünyada) iyilikle emreder ve bizleri kötülükten
nehyeder değil miydin?’ derler. O da: ‘(Evet) ben, size iyilik emrederdim,
fakat onu kendim yapmazdım. Yine ben, sizleri kötülükten nehy ederdim
de onu, kendim işlerdim, diye cevab verir.” 265
Velid b. Ukbe’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Cennetlik
olan bazı insanlar, (dünyada kendilerine va’z ve nasihat eden) cehennemlik
olmuş insanların yanına giderler ve onlara: ‘Ne yaptınız da
cehenneme girdiniz? Vallahi biz, cennete sırf sizden öğrendiklerimizle
girdik’ derler. Onlar da: ‘Biz söylerdik, ama dediklerimizi yapmazdık’ derler.”
266
264 Ahmed İbn Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 1, s. 76, Hds. 244; Abdullah İbnü’l-
Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 206, Hds. 819; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 178,
Hds. 2; İbn Ebî Dünya, İbn Hıbban ve Beyhakî’den
265 Buhârî, Kitâbu Bed’i’l-Halk, B. 10, Hds. 76, Kitâbu’l-Fiten, B. 17, Hds. 46;
Müslim, Kitâbu’z-Zühd ve’r-Rikak, B. 7, Hds. 51; Ahmed bin Hanbel, Müsned,
c. 5, s. 205-207 ve 209
266 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 181, Hds. 7; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir’den; Şâtibî,
el-Muvâfakat -İslâmî İlimler Metodolojisi-, çev. Dr. Mehmet Erdoğan,
İst.1990, c. 1, s. 53 (Ebû Hüreyre’den; Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-
Zühd, s. 27, Hbr. 64 -İmam eş-Şa’bî’nin beyanı olarak-)
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 86 -
Cündüb b. Abdullah el-Ezdî (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
buyurdu: “İnsanlara hayrı öğretip de kendisini unutan âlimin durumu,
insanları aydınlatıp da kendisini yakan kandilin durumuna benzer.” 267
Ebû Hüreyre’den (r.a.); Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Kıyâmet günü, insanlardan azâbı en şiddetli olan, ilmi kendisine fayda
vermeyen âlimdir.”268 Mansur b. Zazan’dan (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.)
şöyle buyurdu: “Cehennemde azab görenler, bazılarının pis kokusundan
rahatsız olunca: ‘Kahrolasın! Ne yaptın ki, pis kokunla bizi rahatsız
ediyorsun? Azâbımız bize yetmez mi?’ derler. O da: ‘Ben, âlimdim, fakat
ilmimden faydalanmadım’ der.” 269
Bildikleriyle amel etmeyen, ümmet-i merhûmenin derdiyle
dertlenmeyen, tek vücud olan mü’minlerin arasında yerini alamayan,
takvâ ve iyilikte müslümanlarla yarışa çıkamayan ilim sahibi
kişiler, bildikleri ile dünyalığa yönelip dünyayı âhirete değiştikleri
zaman bu hâle düşmektedirler... Önderimiz Rasûlullah (s.a.s.),
hem onları, hem de ümmeti uyarmaktadır... Âlimlere, bildiklerini
yanlış yerde kullanmasınlar, kendilerinin ve ümmetin kurtuluşu
yolunda ilimleriyle çaba göstersinler diye tavsiyede bulunan
Rasûlullah (s.a.s.) ümmete de yanlışlıkları, hatâları ve isyanları, elleriyle,
dilleriyle, kalpleriyle düzeltmelerini emretmiştir... 270
Her tavsiyesi, ümmetinin faydasına, iyiliğine bir emir olan
Rasûlullah’ın (s.a.s.) iman ve ilim mektebinde yetişmiş olan
ashâb-ı kiram (Allah cümlesinden râzı olsun,) âlimin sorumluluğunu
hakkıyla kavramış ve ilmin gereğini yerine getirmeye en son
imkânlarını kullanarak çaba göstermişlerdir...
Ebû’d-Derdâ (r.a.) şöyle diyor: “Kıyâmet günü insanların Allah
katında makamca en şerlisi, ilminden faydalanmayan âlimdir.”271
Mâlik b. Dinar (rh.a.) anlatıyor: Ebû’d-Derdâ (r.a.) dedi ki: “Kimin
ilmi artarsa, ağrısı (korkusu) artar.” Yine Ebû’d-Derdâ şöyle dedi:
267 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 184, Hds. 13; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir’de isnâdı,
“Hasen”dir der; Aynı eser, c. 1, s. 183, Hds.11; Bezzar’dan Ebû Berze, r.a.)’ın
rivâyetiyle; İmam Suyûtî, a.g.e., c. 3, s. 295, Hds. 3467 -8134-; Ayrıca c. 1, s.
220, Hds. 417 -761-; İbn Kanî’nin Mu’cemi’nden; İmam er-Rûdânî, a.g.e., c.
1, s. 61, Hds. 262; Ahmed İbn Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 2, s. 296, Hbr. 1122
-Basra ulemâsından Cundeb’in sözü olarak-
268 Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s. 479, Hds. 357; el-Munzirî, a.g.e., c. 1,
s. 184, Hds. 15, Beyhakî’den; Kuzâî, Şihâbu’l-Ahbâr Tercümesi, s. 210,
Hds. 708; İmam Suyûtî, a.g.e., c. 1, s. 297, Hds. 606 -1053-, İbn Adiyy, el-
Kâmil’den
269 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 187, Hds. 21, Ahmed bin Hanbel ve Beyhakî’den
270 Bk. Müslim, Kitâbu’l-İman, B. 20, Hds. 78; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 10, Hds.
2263; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Melâhim, B. 17, Hds. 4340
271 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 23, Hbr. 40; Dârimî, Mukaddime,
B. 27, Hbr. 268
BEL’AM
- 87 -
“Bana (hesab gününde): ‘Ne bildin?’ denilmesinden dolayı nefsime
karşı endişe etmiyorum. Fakat bana: ‘Ne amel ettin?’ denilmesinden
endişe ediyorum. 272
Muaz İbn Cebel (r.a.) şöyle diyor: “İstediğiniz kadar biliniz! Allah
Teâlâ, (bildiğinizi) yapıncaya kadar, ilim karşılığında asla size
ecir vermeyecektir.”273 Emîru’l-mü’minin İmam Ömer b. el-Hattab
(r.a.) şu nasihatta bulunmuştur: “Üç şey için ilim öğrenme ve üç
şey için de ilmi terk etme! Mücâdele, övünmek ve riya için ilim öğrenme!
Öğrenmekten utanarak, veya lüzumu yok ya da bilmesem
de olur, demek sûretiyle de ilmi terk etme!..” 274
İşgal edilmiş İslâm topraklarında egemen tağutî güçlere karşı
mazlum ve mustaz’af müslümanların yanında yerini almadıkça
hiçbir ilim ehli sorumluluktan kurtulamaz!.. Bu dünyada onlar
için bir zillet ve âhirette ise, Allah’ın azâbı vardır!... Onlar, ilimleriyle
ümmet potasında bulunmalı ve üzerlerine düşen vazifelerini
hakkıyla yerine getirmelidirler... Bunu yapmayacak olurlarsa,
onların ilimlerinin kendilerine ve diğer insanlara hiçbir faydası
olmayacağı gibi, felâkete götüren zararlı olur... Onların ilimleri,
İmam Ömer (r.a.)’ın beyan ettiği gibi yalnızca mücâdele, övünmek
ve riya için elde edilmiş ilim hâline gelir... Bu yanlışlığın maddî ve
manevî sorumluluğu çok ağırdır...
Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyurur Rasûlullah
(s.a.s.): “Kıyâmet gününde insanların üzerine ilk hüküm verilecek olanı,
şehid düşen bir adamdır... Bir de ilmi öğrenip öğreten ve Kur’ân’ı okuyan
bir adamdır. Bu da, getirilerek (Allah) kendisine nimetlerini tarif edecek,
o da onları tanıyacaktır. ‘Bunlar hakkında ne yaptın?’ diye soracak. O
adam: ‘İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızân için Kur’ân’ı da okudum’
diyecek. Hak Teâlâ: ‘Yalan söyledin! Lâkin sen, ilmi, âlim desinler diye
öğrendin. Kur’ân’ı da ‘O, kaarîdir’ denilsin diye okudun. Gerçekten denildi
de’ buyuracak. Sonra onun hakkında emir verecek ve yüzü üstü
sürüklenecek, nihayet cehenneme atılacaktır.” 275
272 Dârimî, Mukaddime, B. 27, Hbr. 269; Abdulah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-
Zühd, s. 23, Hbr. 39; Ahmed İbn Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 1, s. 199, Hbr.
730; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 182, Hbr. 9, Beyhakî’den
273 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitabü’z-Zühd, s. 27, Hbr. 62; Ahmed İbn Hanbel,
Kitâbu’z-Zühd, c. 1, s. 265, Hbr. 1009; Ebû Nuaym el-Isfahânî, a.g.e., c.
1, s. 385
274 Gazâlî, a.g.e., c. 3, s. 266
275 Müslim, Kitâbu’l-İmâre, B. 43, Hds. 152; Tirmizî, Kitâbu’z-Zühd, B. 35, Hds.
2489; Nesâî, Kitâbu’l-Cihad, B. 22, Hds. 3123; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c.
2, s. 322; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 63, Hds. 1, İbn Hıbban’dan s. 66, Hds. 2; İbn
Huzeyme, Sahih’inden; İmam Buhârî, Halku Ef’ali’l-İbâd -Hadis-i Şerifler Işığında
İlâhî Kelâmın Müdafaası-, çev. Yusuf Özbek, İst. 1992, s. 104, Hds. 335
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 88 -
İlmiyle amel etmeyip sahib olduğu ilimle dünya malı ve menfaatını
tercih ederek zulmün, fısk ve fucurun yapılmasına katkıda
bulunan ilim sahibleri için şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:
“Onlara, kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O,
bundan sıyrılıp uzaklaşmış, şeytan, onu peşine takmıştı. O da sonunda
azgınlardan olmuştu.
Eğer Biz dileseydik, onu, bundan yükseltirdik. Ama o, yere meyletti
(veya yere saplandı), hevasına uydu. Onun durumu, üstüne
varsan dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp
soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalanlayan
topluluğun durumu böyledir. Artık gerçek haberi onlara aktar ki,
düşünsünler.
Ayetlerimizi yalanlayanlar ve yalnızca kendi nefislerine zulmedenlerin
örneği ne kötüdür.
Allah kime hidayet verirse o, artık hidayeti bulmuştur. Kimi şaşırtıp
saptırırsa, artık onlar da hüsrana uğrayanlardır.” 276
İmam İbn Kesir bu âyetlerin tefsirinde şöyle der: “Allah Teâlâ
şöyle buyuruyor: Âyetlerimizi yalanlayan kavmin misali ne kötüdür.
Yiyecek ve şehvetini giderecek şeyleri elde etmekten başka
bir düşüncesi olmayan köpeklere benzetilmiş olmaları, onlar için
ne kadar kötüdür. İşte kim ilim ve hidayet sahasından çıkar, nefsinin
arzusuna yönelir ve şehvetlerine tabi olursa, o köpeğe benzer.
Onun hâli ne kadar kötüdür.” 277
Rabbimiz Allah, bildiğiyle amel etmeyen ve ilmini yanlış yerlere
kullanıp zararlı olan ilim adamları hakkında şöyle buyuruyor:
“Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları, hikmet
ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca
kitab yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan
kavmin durumu ne kötüdür. Allah, zâlim bir kavmi hidâyete
erdirmez.” 278
İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.), bu âyetin tefsirinde şöyle demiştir:
“Yahûdîler, Tevrat’takilerle, yani Hz. Muhammed’e (s.a.s.)
iman etmeleri gerektiğini bildiren hükümlerden istifâde etmeyince,
ilmî kitabları taşıyan ama o kitablarda ne var-ne yok bilmeyen
eşeğe benzetilmişlerdir. Me’ânî âlimleri şöyle demişlerdir: Bu
benzetme, Kur’ân’ın mânâsını anlayıp da onunla amel etmeyen
276 7/A’râf, 175-178
277 İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, c. 7, s. 3167
278 62/Cum’a, 5
BEL’AM
- 89 -
ve Kur’ân’dan, ona ihtiyacı olmayanların yüz çevirişi gibi, yüz
çeviren kimseler için yapılmıştır. İşte bundan ötürü, Meymûn b.
Mihran: ‘Ey Kur’ân ehli Kur’ân sizin peşinize düşmezden (sizden
hesab sormazdan) önce, Kur’ân’ın peşine düşün, ona tâbi olun!’
demiş, sonra da bu âyeti okumuştur.” 279
Önderimiz Rasûlullah (s.a.s.), zâlim, fâsık ve fâcir yöneticilerin
kapılarına giden, onların emrine giren, ilimleriyle onların zulmüne
destek olup fısk ve fucurlarına ortak olan ilim ehli kişilerin
içine düştüğü kötü durumu şöyle beyan buyuruyor: İbn Abbas
(r.anhuma)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Çölde oturan
kimse(nin huyu) sertleşir. Av peşinde gezen gafilleşir. (Fâsık) sultan(ların
kapısın)a giden fitneye düşer.” 280
Peygamber’den (s.a.s.) (rivâyet edilen bu) müsedded hadisi
bir de mânâ olarak Ebû Hüreyre’den (r.a.) (rivâyet olunmuştur.
Ebû Hüreyre (r.a.) bu hadisi:“Kim (devamlı olarak zâlim) idareci ile
düşer-kalkarsa, fitneye düşer.” (anlamına gelen lafızlarla) rivâyet etti.
(Daha sonra bu rivâyetine şu mânâya gelen cümleyi de) ilâve etti:
“Kul, (zâlim) sultana yaklaşmakla Allah’tan uzaklaşmaktan başka bir şey
kazanmaz.” 281
Bu hadisin şerhinde şu açıklamalar yapılmıştır: “Ulemânın
zâlim ve fâsık idarecilerin kapılarına gidip, onlarla düşüp kalkmaları
yasaklanmıştır. Çünkü zâlim sultanlar veya idareciler, zulümlerine
devam ederlerken ulemânın onlarla düşüp kalkması, bu
zulmü onların da tasvib etmesi anlamına gelir ki, bu durum, zâlim
idarecilerin ve zulümlerinin halkın tümü tarafından benimsenip
tasvib edilmesine sebep olur. Oysa ulemâ, hakkı ve adâleti koruyup
yaşatmakla, halk da, hakkı ve hakikatı öğrenmek için onlara
müracaat etmekle mükelleftir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de:
“(Allah), kendilerine kitab verilenlerden: ‘Onu, mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
gizlemeyeceksiniz’, diye söz almıştı.”282 buyurarak ulemâya,
“Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (mes’eleyi bilenlere) sorun.”283 buyurmak
sûretiyle de ulemânın dışındaki halka bu mükellefiyetlerini
bildirmiştir.
Ebû Zerr Gifârî (r.a.), Hz. Seleme’ye şöyle demiştir: “Ey Seleme,
(zâlim) sultanların kapısına gitme! Çünkü sen, onların
279 Fahruddin er-Râzî, a.g.e, c. 21, s. 480
280 Ebû Dâvud, Kitâbu’s-Sayd, B. 24-25, Hds. 2859; Neseî, Kitâbu’s-Sayd ve’z-
Zebâih, B. 24, Hds. 4289; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 59, Hds. 2357
281 Ebû Dâvud, Kitâbu’s-Sayd, B. 24-25, Hbr. 2860
282 3/Âl-i İmran, 187
283 21/Enbiyâ, 7
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 90 -
dünyalığından bir şey elde edemezsin. Fakat onlar senin, onların
dünyalığından daha faziletli olan dinini alırlar.” 284
Kâ’b b. Ucra’dan (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Dinleyin!
Benden sonra (zâlim) idareciler çıkacağını işittiniz mi? Kim onlara
yaklaşır, yalanlarını doğrular, zulümlerine yardımcı olursa, o kimse, benden
değildir, ben de onunla değilim. (Âhirette de) Havz’ın başında yanıma
gelemez. Kim onlara katılmaz, yalanlarını doğrulamaz, zulümlerine
yardımcı olmazsa, o kimse, bendendir, ben de onunlayım. Havz’ın başında
da yanıma uğrayacaktır.” 285
Yegâne hayat nizamı İslâm, yeryüzündeki zulmün her türlüsünü
kökten söküp kaldırmak ve onun yerine adâleti yerleştirmek
için inzâl olmuştur... İslâm’ın hedefi budur!... İslâm Dini’nin hedefi
zulmü ortadan kaldırmak ve zâlimi ıslah etmek iken, kendisini
İslâm’a mal etmeye çalışan, müslüman olduğunu beyan eden ilim
ehli, nasıl oluyor ki, zâlim egemenlerin ve ezici zulmün yanında
yer olabilir?... Yer alanların, durumu ve hükmü nedir?... Ümmü
Seleme’nin (r.anhâ) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.):
“Sizin üzerinize birtakım emirler tayin edilecektir. Siz, onları bilip itiraz
edeceksiniz. O hâlde her kim kerih görürse beraat etti, her kim itirazda
bulunursa kurtuldu demektir. Lâkin kim rızâ gösterir de tâbi olursa (günaha
girer ve cezâ görür).” Ashâb: “Ya Rasûlullah, onlarla savaşmayalım
mı?” demişler. (Rasûlullah:) “Hayır, namaz kıldıkları müddetçe!”
buyurmuş. 286
Zâlimin her türlü zulmünü kerih görüp ona itiraz eden, eliyle,
diliyle ve kalbiyle değiştirmeye çalışanlar kurtulurlar... Fakat kim
ki, zâlimin zulmüne karşı çıkmaz, itiraz etmez ve onu değiştirmeye
çaba harcamaz, aksine zâlime zulmünde yardımcı olursa, o
kimse de zâlim gibidir, zulme ortaktır... İslâm, bu tip zâlimlere
ortak olan, dolayısıyla zulüm işleyen kimseleri, kim ve ne olursa
olsun reddeder... Özellikle bunlar, ilim ehli kişiler iseler, onları asla
kabul etmez ve suçlarının çok daha korkunç, cezalarının çok daha
ağır olduğunu beyan eder...
Ebû Hüreyre’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Cübbü’l-Hüzn (veya) Cübbü’l-Hazan’dan Allah’a sığınınız!”
284 Ebû Davud Terceme ve Şerhi, Hzr. Necati Yeniel - Hüseyin Kayapınar, İst.
1991, c.11, s. 38-39
285 Nesâî, Kitâbu’l-Biat, B. 36, Hds. 4190; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 61, Hds.
2360; Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s. 398, Hds. 115; el-Munzirî, a.g.e., c.
4, s. 451, Hds. 5, Ahmed bin Hanbel’den c. 4, s. 452, Hds. 6-7; Taberânî, İbn
Hıbban, Ahmed bin Hanbel ve Ebû Ya’lâ’dan
286 Müslim, Kitâbu’l-İmâre, B. 16, Hds. 63
BEL’AM
- 91 -
Sahâbîler: ‘Yâ Rasûlallah, Cübbü’l-Hüzn (veya) Cübbü’l-Hazen
nedir? diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.), onlara cevaben: “Cehennemde
öyle bir deredir ki, cehennem her gün dört yüz defa ondan
(Allah’a) sığınır.” buyurdu. Sahâbîler: ‘Yâ Rasûlallah, kimler bu dereye
girer?’ diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.): “O dere, amelleri ile
riyâkârlık eden Kur’ân okuyucuları için hazırlanmıştır. Allah’ın en çok
öfkelendiği kurrâlardan (Kur’ân bilen âlimlerden) bir kısmı da,
şüphesiz emirleri (yöneticileri) ziyâret eden kurrâlardır.” buyurdu.
(Râvî) el-Muhâribî dedi ki: “Emirlerden maksat, zâlim olan
emirlerdir. 287
el-Hasanü’l-Basrî’den (rh.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Bu ümmet, Kur’ân okuyanları emirlerine (idarecilerine) meyletmedikçe,
sâlihleri, facirlerini ‘temizsiniz’ diyerek tezkiye etmedikçe, hayrı,
yani iyi işleri bol olanları, şerri bol olanları batıl zanlara sevk etmedikçe,
Allah’ın eli ve himayesi altındadırlar. Fakat bunları yaptıkları zaman Allah
elini onlardan kaldırır ve onların üzerine zorba olanlarını musallat eder
ve bunlar da onlara, azâbın en kötüsünü tattırırlar ve Allah da onlara,
ihtiyaç ve fakirlik de vurur. Ve kalblerini korkuyla doldurur.” 288
Muttakî ulemâ, halktan ve egemen yöneticilerden müstağnî
olmalıdır... Eğer halka ve egemen yöneticilere maddî bir bağ ile
bağlanacak olursa, onlara boyun büker, ihtiyaçlarından dolayı
onların emirlerine girer... Bundan dolayı adâletli davranamaz!..
Halkın ve egemen yöneticilerin arzularına göre hareket eder...
Verdiği fetvâlar, halkın ve egemen yöneticilerin menfaatlarına
aykırı olamaz... Halk facir, egemen yöneticiler de zâlim tağutlar
oldukları bölgelerde, onlara muhtaç olup emirlerine giren ilim
ehli olan kişiler, hatâ üstüne hatâ yapar, zilletin en aşağılık olanına
düşerler...
Şu apaçık bir hakikattir ki, ümmet içinde iki sınıf insanın düzelmesi,
ümmetin düzelmesidir... Onların bozulması, ümmetin bozulup
bozguna uğramasıdır... Bunlar: Umerâ ve ulemâdır... Yani
egemen yöneticiler ve âlimler...289 Egemen yöneticiler ve âlimler,
katıksız iman ehli ve sâlih amel işleyenler olduğu müddetçe ümmet,
adâlet üzere olur, huzur ve saadet bulur... Eğer egemen yöneticiler,
adâleti, ihsanı, vicdanı terk eder, İslâm’dan uzaklaşır ve
Kur’ân’dan saparlarsa, o bölgenin âlimleri de onların memurları
olur, zulümde onlara yardımcı olurlarsa, ümmet, bozguna uğrar...
287 İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 256; Tirmizî, Kitâbu’z-Zühd, B. 36, Hds.
2490
288 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 207, Hds. 821
289 Bk. Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 20, Dipnot: 19
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 92 -
Son yüz yıldan bu yana ümmet, bu korkunç felâketi yaşamaktadır...
Bu felâket ve bu bozgunun bitmesi için, umerâ ve ulemânın
tekrar İslâm’a dönmesi gerekir... Bütün gayr-ı İslâmî işlerden, yöntemlerden,
ideolojilerden vazgeçip katkısız bir şekilde İslâm’a teslim
olunca, zulüm, felâket ve bozgun biter...
Bu konuda ilim ehline çok büyük görevler düşmektedir... Onlar,
bir yanda halkı eğitip şuurlandırırken, diğer yanda zulüm
eden zâlim yöneticilerin ıslahına çalışacaklardır... Zâlimlerin zulmünü
gidermeye çalışacak, adâletin tekrar hâkim olması için çaba
göstereceklerdir... Muvahhid ve muttakî âlimin ölümü, âlemin
ölümü olduğu gibi, âlimin yanılması da insan kitlelerinin yanılması
ve hatâ etmesi demektir...
Ebû Hüreyre (r.a.)’ın rivâyetiyle Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“(Bir âlimin verdiği) yalnız fetvâ yüzünden hatâya düşen kişiye günah
yoktur. Bütün vebal, yalnız fetvâ veren (âlim)in boynunadır.” 290
Muaz b. Cebel (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Sizin için üç şeyden korkuyorum: Âlimin hatâsı (zellesi), münâfığın
Kur’ân’ı âlet ederek mücâdeleye kalkışması, dDünya nimetlerinin
size açılması.” 291
Ziyad b. Hudayr (r.a.) anlatıyor: “Bana, Ömer (r.a.): ‘Biliyor
musun İslâm’ı ne yıkar?’ diye sordu. ‘Hayır’ dedim. Şöyle açıkladı:
Onu, âlimin hatâsı (sürçmesi), münâfığın Kur’ân vâsıtasıyla
mücâdelesi, saptırıcı önderlerin hükmü!” 292
İmam Ömer (r.a.), Temimü’d-Dârî’ye (r.a.) gelip: “Âlimin
kayması nedir?” diye sordu. O da, şu cevabı verdi: “Âlim, insanlarla
birlikte kayar. Fakat insanlar da ona tutunurlar. Âlimin, o
hatâsından dönüp tevbe etmesi mümkündür. Fakat insanlar, o
yanlış harekete tutunmaya devam ederler.” 293 Emirü’l-mü’minin
İmam Ali (r.a.) şöyle der: “Hikmet sahibi kişilerin sözleri doğruysa
devâdır, yanlışsa hastalık. İlim ikidir: Yaratılıştan olan, duyup
bellenen. Duyulup bellenen bilgi, yaratılışta bilgi kabiliyeti yoksa
fayda vermez.” 294
290 İbn Mâce, Mukaddime, B. 8, Hds. 53; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-İlm, B. 8, Hds.
3657; Dârimî, Mukaddime, B. 20, Hds. 161-162
291 Taberânî, Mu’cemus-Sağîr, c. 2, s. 395, Hds. 690; Kuzâî, a.g.e., s. 211, Hds.
712
292 Dârimî, Mukaddime, B. 23, Hbr. 220; Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-
Zühd, s. 327, Hbr. 1475
293 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 321, Hbr. 1449
294 İmam Ali, Nehcü’l-Belâğa, s. 417
BEL’AM
- 93 -
Sorumluluğunun ve vazifesinin farkında olan âlim, çağındaki
her mes’ele ile ilgilenir, kendisindeki İslâmî ilimlerle çağın ilimlerini
ve teknolojisini birleştirmeye gayret eder... Sorumlu muttakî
âlim, çağının insanlarını ilgilendiren her türlü ilimle ve problemlerle
ilgilenir, bu konularda problemlere çözümler üretir... Siyasetten
ekonomiye, eğitimden hukuka ve sanayiden teknolojiye
bütün sosyal ve insanî mes’eleler muttakî âlimlerin mes’eleleridir.
Onların ilgi alanlarına girmeyen hiçbir hayatî ve insanî mes’ele
yoktur... Muvahhid ulemâ, bütün bu hayatî ve insanî mes’eleleri
yaratılış gayesi doğrultusunda, İslâmî ölçülerle ele alır ve en doğrusunu
ortaya koyarak adâletin sağlanmasına çaba gösterirler...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur: “De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler
bir olur mu? Şübhesiz, temiz akıl sahibleri öğüt alıp düşünürler.”295;
“Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen kişi, o
görmeyen (âmâ) gibi midir? Ancak temiz akıl sahipbleri öğüt alıp
düşünebilirler. Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri
kesin sözü (misakı) bozmazlar.” 296
Peygamberlerin gerçek varisleri olan muttakî âlimler, peygamberlerin
yolundan giderek içinde bulundukları toplumlarda
hidayet rehberi olurlar... Hakka davet ettikleri toplumlara, varisleri
olduğu peygamberler gibi seslenir ve onları hakikatı beyan
ederler: “Ey kavmim, ben sizden, buna karşılık, bir mal istemiyorum.
Benim ecrim, yalnızca Allah’a aiddir.” 297; “De ki: ‘Ey kavmim, görüşünüz
nedir söyler misiniz? Ya ben, Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem
ve O da beni kendisinden güzel bir rızık ile rızıklandırmışsa? Ben, size
yasakladığım şeylere (kendim sahiblenmek sûretiyle) size aykırı düşmek
istemiyorum. Benim istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir.
Benim başarım, ancak Allah iledir. O’na tevekkül ettim ve O’na içten
yönelip dönerim.” 298
Sorumluluğun şuurunda olan ve vazifesini gereği gibi yapmaya
son imkanına kadar çaba gösteren muttakî âlimler, bu şekilde
davranırken, ilme ihânet edip ilimlerini dünya menfaatı karşılığında
satan ve Allah’ın apaçık ayetlerini gizleyenlerin durumu
nedir?.. Allah’ın ayetlerinde bu ilim hainlerinin durumu şu şekilde
beyan olunmuştur: Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor: “Gerçekten
apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve insanlar için kitabta açıkladığımız
hidayeti gizlemekte olanlar, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de
(bütün) lânet ediciler. Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını)
295 39/Zümer, 9
296 13/Ra’d, 19-20
297 11/Hûd, 29
298 11/Hûd, 88
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 94 -
düzeltenler ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince) artık onların tevbelerini
kabul ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, esirgeyenim.”299; “Allah’ın
indirdiği kitabtan bir şeyi gözardı edip saklayanlar ve onunla değeri az
(bir şeyi) satın alanlar, onların yedikleri karınlarında ateşten başkası değildir.
Allah, kıyâmet günü onlarla konuşmaz ve onlar için acı bir azap
vardır. Onlar, hidâyete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azâbı satın
almışlardır. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar. Bu, Allah’ın kitabı şübhesiz
hak olarak indirmesindendir. Kitab konusunda anlaşmazlığa düşenler
ise, uzak bir ayrılık içindedirler.”300; “Hani kendilerine kitab verilenlerden:
‘Onu, mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu, gizlemeyeceksiniz’ diye
kesin söz almıştı. Fakat onlar, bunu, arkalarına attılar ve ona karşı az bir
değeri satın aldılar. O aldıkları şey, ne kötüdür.” 301
İmam Kurtubî (rh.a.) tefsirinde, Bakara Sûresinin 174. âyetini
tefsir ederken şöyle der: Bu ayet-i kerime her ne kadar yahudî
âlimleri hakkında ise de, elde edeceği dünyalık sebebiyle kendi
isteğiyle hakkı gizleyen müslümanları da kapsamına alır.302 İmam
Taberî diyor ki: Âyet, her ne kadar bu özel kişilere işaret etmekte
ise de hükmü, Allah’ın insanlara açıklamasını farz kıldığı bilgileri
saklayan herkesi içine almaktadır. İslâm Dini, Allah’ın insanlara
gönderdiği bilgileri onlardan gizlemeyi yasaklamış ve bunu yapanların
lânetleneceklerini beyan etmiştir. 303
İbn Kesir (rh.a.) Âl-i İmrân Sûresi’nin 187. âyet-i kerimesini
tefsir ederken şunları kaydediyor: “Bu ifâde, Ehl-i Kitab’ı azarlama
ve tehdiddir. O Ehl-i Kitab ki, Allah Teâlâ, peygamberlerinin
dilinden Muhammed’e (s.a.s.) iman edeceklerine, insanlar arasında
O’nun adını anıp yücelteceklerine ve Peygamber olarak Allah
Teâlâ kendisini gönderdiğinde O’na uyacaklarına dair söz almıştı.
Onlar ise, bunu gizlediler, basit dünyevî bir haz, alçak ve boş bir
karşılık ile O’nun dünya ve âhirette va’d etmiş olduğu hayra karşı
çıktılar. Verdikleri söz ve biat ne kötü oldu. Bu âyette aynı zamanda
bilginler uyarılmakta ve Ehl-i Kitab’ın gittiği yoldan giderek,
onların başlarına gelen akibetin kendi başlarına gelmesinden ve
bu sebeble insanların onların yoluna girmesinden sakındırılmaktadır.
Âlimlere düşen sahib oldukları, faydalı ve salip amellere ileten
ilmi, etraflarında bulunanlara bolca vermeleri ve bilgilerini
saklamamalarıdır.” 304
299 2/Bakara, 159-160
300 2/Bakara, 174-176
301 3/Âl-i İmrân, 187
302 Kurtubî, a.g.e., c. 2, s. 479
303 Ebû Câfer Muhammed bin Cerir et-Taberî, a.g.e., c. 1, s. 384; Ayrıca bk.
Fahruddin er-Râzî, a.g.e., c. 4, s. 109
304 İbn Kesir, a.g.e., c. 4, s. 1502-1503
BEL’AM
- 95 -
İlmi gizleyip halka anlatmayanlar veya İslâm topraklarını işgal
eden müstevli egemen tağutların emriyle ve onların zâlim yönetimlerine
zarar vermeyecek şekliyle ilmi yorumlayarak halka açıklayıp
onları yanıltanlar, ayet-i kerimelerde böyle anlatılmıştır...
Önderimiz Rasûlullah da (s.a.s.), ilmî hakikatları, dünya menfaatı
karşılığında saklayanların kıyâmetteki azablarının çetin olacağını
beyan buyurmuştur...
Ebû Hüreyre (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdular:
“Hıfz ettiği bir ilim kendisine sorulup da onu gizleyen bir adam, kıyâmet
günü ateşten bir gem onun ağzına vurulmuş olduğu hâlde (mahşere)
getirilir.” 305
Eyyüb (rh.a.) anlatıyor: el-Kasım (b. Muhammed b. Ebû Bekr)’e
(bir şey) sorulduğunu işitmiştim (de) o, şöyle cevab vermişti: “Vallahi
biz, sorduğunuz her şeyi bilmiyoruz. Bilseydik ne (bunu) sizden
saklardık, ne de (bunu) sizden saklamamız bize helâl olurdu.” 306
İman ve vicdan sahibi olan ilim sahibi bir kişi, ilmini saklayamaz!..
İlmiyle, hem kendi amel eder, hem de diğer insanların ondan
faydalanmasını ister... Her şeye rağmen ilmini yayan ve toplumun
rehberliğinde bulunan âlimler çağlar boyu var olmuş ve var
olmaya devam edecektir de!... Her ne kadar ilme ihânet edenler
olmuşsa da, ilme sadakat gösterenler de azınlık da değildirler...
Onlar, birer hazine olan ilimlerini, Allah yolunda her muhtaç olana
sarf etmişlerdir...
Ebû Hüreyre (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
(s.a.s.): “Kendisinden istifâde edilmeyen bir ilmin misali, kendisinden Allah
yolunda harcama yapılmayan bir hazinenin misali gibidir.” 307
Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Altını ve gümüşü biriktirip
de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara, acı bir azâbı müjdele.” 308
“Kendilerine kitab verdiklerimiz, O’nu (Peygamberi) çocuklarını tanır
gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü bildikleri hâlde mutlaka
gerçeği gizlerler.” 309
305 İbn Mâce, Mukaddime, B. 24, Hds. 261; Tirmizî, Kitâbu’l-İlm, B. 3, Hds. 2787;
Ebû Dâvud, Kitâbu’l-İlm, B. 9, Hds. 3658; Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s.
169, Hds. 105; Zubeyr İbn Harb, Kitâbu’l-İlm, s. 182, Hds. 142; el-Munzirî,
a.g.e., c. 1, s. 172-173, Hds. 1-4, İbn Hıbban, Beyhakî ve Hakim’den
306 Dârimî, Mukaddime, B. 17, Hbr. 113; Zubeyr İbn Harb, Kitâbu’l-İlm, s. 182,
Hbr. 139
307 Dârimî, Mukaddime, B. 46, Hds. 562; İbn Hacer el-Askalânî, Metâlibu Âliye,
c. 3, s. 63, Hds. 3026; Ayrıca bk. Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 2, s. 499
308 9/Tevbe, 34
309 2/Bakara, 146
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 96 -
“Onlar cimrilikte bulunurlar, insanlara da cimriliği emreder(önerir)
ler ve Allah’ın, fazlından kendilerine verdiğini gizli tutarlar. Biz, o
kâfirlere aşağılatıcı bir azab hazırlamışızdır.” 310
Yezid b. Ebi Habib (r.a.) şöyle anlatır: Âlim ve fakîh bir kimsenin
imtihanı, kendisinin yerine konuşacak biri olduğu hâlde,
dinlemekten daha çok konuşmanın ona hoş gelmesidir. Çünkü
dinlemekte, selâmet ve ilimce artma vardır. Kulak veren, zaten
konuşmanın ortağıdır. Konuşmakta ise, Allah’ın koruması müstesna
şaşırmak, zînetlenmek, fazlalaştırmak veya eksiltmek vardır.
Bu âlimlerin bir kısmı, insanların bir kısmını, “şerefleri ve ileri gelmeleri
sebebiyle” kendisiyle konuşmaya daha çok hak sahibi sayar
da, miskinleri hakir görür, onları ilme layık görmez. Âlimlerden,
ilmini saklayan ve öğretmeyi kayıp görenler de vardır. İlmin, ancak
kendisinde bulunmasını arzu eder. Onlardan bir kısmı, ilimde
sultan gibi davranır ve bir sözünün reddolunmasına kızar. Onlardan
bir kısmı, kendini fetvâ makamına tayin eder de şayet ona,
bilmediği bir mes’ele getirilirse, “bilmiyorum” demekten utanır,
atar ve böylece lüzumsuz külfete girenlerden yazılır. Onlardan bir
kısmı, her işittiğini rivâyet eder. O kadar ki, sözünün desteklenmesi
için yahudî ve hristiyanların sözlerini rivâyet ederler. 311
Yezid b. Ebi Habib’in (r.a.) bu beyanları, ilme ihânet eden ilim
ehlini çok güzel bir şekilde açıklamaktadır!..
Rabbimiz Allah’ın: “Kulları içinde ise, Allah’dan ancak âlim olanlar
içleri titreyerek korkar.”312 diye vasıflandırdığı muttakî âlimlerden
sunulan birkaç örnekte görüldüğü gibi, yalnızca Allah’dan korkan
âlimler, topluma hidayet rehberleri olabilirler... Onlar, hakikatları
apaçık izah edebilirler... Onlar, Allah’dan başkasından korkmadan,
gerek egemen yöneticilerde, gerekse yönetilen halk kitlelerindeki
noksanlıkları görür, teşhisini kor ve tedâvi yöntemlerini beyan
ederler...
Şehid imamımız İmam Ebû Hanife (rh.a.) korkunun psikolojik
ve sosyolojik yönlerini şöyle beyan eder, “el-Âlim ve’l-Müteallim”
adlı eserinde: “Talebe: “Ne kadar güzel söylediniz. Fakat acaba
bir şeyden korkan yahut bir şeyden menfaat uman kimse, kâfir
olur mu?” Âlim (rh.a.): “Bir insanın korkması ve umması, iki değişik
durumda bulunur. Bir kimseden uman yahut korkan kimse,
onun Allah’ın izni olmadan kendisine zarar veya fayda vermeye
muktedir olduğu görüşünde ise, kâfir olur. Diğer durumda ise, bir
310 4/Nisâ, 37
311 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 24, Hbr. 48
312 35/Fâtır, 28
BEL’AM
- 97 -
kimse, hayrı Allah’tan umduğu yahut Allah’ın kendisini başkalarının
eline düşürmek, veya bir şeyi sebep kılmakla vereceği belâdan
endişe ettiği için başkasından korkar veya umarsa bu kimse, kâfir
olmaz. Çünkü baba, evlâdının kendisine faydalı olmasını, kişi hayvanının
kendisini taşımasını, komşusunun kendisine iyilik etmesini,
devlet başkanının kendisini korumasını umar. Bu durumda
kâfirlik bahis konusu olmaz. Çünkü umduğunu Allah’tan ummaktadır.
Kendisini, evlâdından ve komşusundan faydalandırmasını,
içtiği ilaç vesilesiyle şifâ ihsan etmesini Allah’tan ümit eden kimse
kâfir olmaz.
İnsan bazen şerrden korkar. Allah’ın kendisini kötü şeylerle
mübtelâ kılmasından korkarak kaçar. Meselâ, Allah’ın Rasul seçtiği
ve kelâmı ile mümtaz kıldığı Hz. Mûsâ (a.s.), Allah ile arasında
hiçbir elçi olmadan: “Beni, öldürmelerinden korkarım.”313 demişti.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), (hicret esnâsında) mağaraya saklanmıştı.
Bu durumda, onlar için küfür, kat’iyyen bahis mevzuu olamaz.
Kezâ insan, yırtıcı hayvanlardan, yılan yahut akrepten veya
evinin yıkılması, sel âfeti ve zarar verecek yiyecek ya da içeceklerden
korkar. Bütün bu durumlarda insana küfür veya şüphe hâli
değil, ancak korkmak ârız olmuş olur.
Talebe: “Şüphesiz bildiklerimizi söylediniz. Fakat bu
mahlûklardan, Allah’tan korktuğundan daha çok korkan
mü’minin durumu nedir? Bunu açıklayın.” Âlim (rh.a.): “Mü’minin,
Allah’tan daha çok korktuğu hiçbir varlık yoktur. Zirâ mü’min
şiddetli bir şekilde hastalandığı yahut Allah’tan gelen kötü bir
musîbete uğradığı zaman bile gizli veya açık olarak: ‘Yâ Rabbi, ne
kötü yaptın!’ demez. Bunu, içinden de söylemez. Buna mukabil
Allah’ı daha çok zikreder. Eğer bu musîbetin yüzde biri, dünya
hükümdarlarından birisinden gelmiş olsa idi, o kimse, güvendiği
kimselere hükümdarın duymadığı yerde onun zulmünü, kalbi ve
lisanı ile ifâdeden çekinmezdi. Hâlbuki mü’min, gizli, âşikâr, sıcak,
soğuk her yerde Allah’ın emrini gözetir. Dünya hükümdarlarının
emirleri ise, gizli, açık, isteyerek, ya da istemeyerek her hâl ve
kârda gözetilmez. Meselâ, bazen mü’minin soğuk bir gecede yıkanması
gerekir. Hoşuna gitmese de uykusundan uyanır, Allah’tan
başkasının bilmediği bir durum için ve sırf Allah’tan korktuğu için
gusleder. Kezâ, şiddetli sıcakta, susuzluktan yanıp kavrulduğu
hâlde orucunu tutar. Yanında kimse bulunmadığı hâlde Allah’ın
emrini gözetir, sabreder. Allah’tan korktuğu için feryad etmez.
Buna mukabil bir kimse, bir hükümdarın huzurunda bulunduğu
müddetçe ondan korkar, fakat uzaklaşınca korkmaz. Bütün
313 28/Kasas, 33
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 98 -
bunlardan anlıyoruz ki, mü’minin, Allah’tan daha çok korktuğu
hiçbir varlık yoktur.” 314
Enes b. Malik’in (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
(s.a.s.): “Âlim, ilmiyle Allah rızâsını aradığında her şey kendisinden saygıyla
karışık bir korku duyar. Fakat ilmiyle mal yığmak istediğinde kendisi,
her şeyden korkar.” 315
Muttakî ve muvahhid İslâm ulemâsı, tarih boyunca icrâ ettiği
ve ümmet için başarılı olduğu asil vazifesini, bugünde yerine getirmekle
mükelleftir... Dünyanın neresinde olursa olsun, sorumlu
muttakî âlimler, mutlaka hep beraber Allah’ın ipi olan Kur’ân’a
sarılarak, Sünnet üzere yaşamaları ve bir araya gelip, bir bilek bir
yürek olarak ümmetin velâyet hakkı gereği “Ehl-i Hâl ve’l-Akd”i
oluşturmaları gerekir... Yetkili muttakî âlimlerden meydana gelen
ümmetin “Ehl-i Hâl ve’l-Akd”i “önderliği” gündeme getirerek,
koparılmış olan başı, çırpınan başsız gövdeyle birleştirecektir...
Böylece, bir vücudun organları olarak, Rasûlullah (s.a.s.) tarafından
tarif edilen muvahhid mü’minlerin her biri, ümmet vücudundaki
aslî yerini almış olacaktır...
Abdullah b. Amr’ın (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
(s.a.s.): “Müslümanlar, kendilerinin dışındaki kimselere karşı bir el (tek
yumruk hükmünde)dirler.” 316
Ümmetin velâyetini ehline teslim edecek ve hidâyet önderleri
konumunda olan muttakî ulemâ, İslâmî ilimlerini çağın sosyal ve
fen ilimleriyle birleştirip teknoloji ile barışık bir hayatı gündeme
getirmeleri gerekir... Hayatî her konuda ilerinin ilerisinde birer
önder olan muvahhid âlimler, bulundukları toplumlarda her yönleriyle
örnek şahsiyetler olup her biri birer hidâyet rehberleridir...
Allah’ın izni ve yardımıyla ulemânın tevhid ve sâlih amel üzere
insanlara önder olmaları, karanlığa gömülmüş çağı aydınlatacak
ve câhiliyyenin insan fıtratına aykırı bütün değerlerinden insanları
kurtaracaktır!... Kalplerdeki, beyinlerdeki ve yaşanan hayattaki
bütün câhilî değerler yerlerini, insan fıtratına uygun fıtrat dini
olan İslâmî değerlere bırakacaktır... İslâmî değerler, hayata egemen
olacak ve insanlık İslâm’ın aydınlığında, Kur’ân ve Sünnet
rehberliğinde huzur, barış ve saâdete kavuşacaktır...
314 İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, çev. Mustafa Öz, İst. 1981, s. 36-38
315 Suyûtî, a.g.e., c. 3, s. 8, Hds. 2739 -5667-; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs’den. Hadis,
zâiftir. Geniş bilgi için bkz. Münâvî, Feyzu’l-Kadir, c. 4, s. 371, Hds. 5657
316 Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Cihad, B. 147, Hds. 2751; İbn Mâce, Kitâbu’d-Diyet, B.
31, Hds. 2683; Neseî, Kitabu’l-Kasâme, B. 8, Hds. 4707-4708; Kuzâî, a.g.e., s.
59, Hds. 118
BEL’AM
- 99 -
Yaşadıkları çağda ve toplumda, toplumsal önderlik vazifesini
yüklenmiş olan şuurlu ulemâ, çağından sorumlu olduğu idrâkiyle
hareket edip, her şeye ve herkese karşı görevlerini hakkıyla yerine
getirmeye çalışmalıdır... Görevin şuurlu ve hakkıyla yapılması,
özlenen, arzulanan ve beklenen hayırlı sonucu verecektir. Çağın
ve ümmetin problemlerini, İslâmî ölçülerde çözmeye ve hayırlı bir
sonuca bağlamaya ehil (Ehl-i Hâl ve’l Akd) olan muttakî ulemânın,
mü’min müslümanlara önder olup her türlü krizden kurtulmaya
ve kurtarmaya çalışması gerekir... Ümmetin velâyeti, tabii olarak
muttakî ulemâ’ya aittir... Üstlendikleri velâyet hakkını gereği gibi
yerine getirmeleri ve önderlik konusunu asla ihmal etmemeleri
lâzımdır... Dünya barışının ve insanlık huzurunun şartı budur!.. 317
Tefsirlerden İktibaslar
Mevdûdi der ki:
“Onlara kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O,
bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, şeytan da onu peşine takmıştı. O da sonunda
azgınlardan oluvermişti.
“Eğer biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik. Ama o yere meyletti
(veya yere saplandı), hevâsına uydu. Onun durumu üstüne varsan da
dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan
köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu
böyledir. Artık gerçek olan haberi onlara aktar. Umulur ki düşünürler.” 318
“Onlara kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat..”:
Âyet metninin ifadesine göre, âyette geçen kişi misal olsun diye
uydurulmuş hayali bir şahsiyet değil, aksine gerçekten yaşamış birisidir.
Allah ve Rasûlü, o kimsenin ismini anmadılar, zira olayın
aktarılmasından umulan gaye isim zikredilmeden de gerçekleşmektedir.
Böylece, adını zikrederek ona lüzumsuz bir şöhret sağlamaktan
kaçınmak için, o kimsenin adı gizlenmiştir. Gerek Kur’an
ve gerekse hadis-i şeriflerde genellikle nezih ifade üslubuna sık sık
rastlanmaktadır. Bundan dolayı Kur’an ve Sünnet, ibret alınması
için, kötü bir örnek olarak naklettikleri şahsın ismini zikretmemişlerdir.
Mamafih, yine de bazı müfessirler, eski zamanlarda veya Hz.
Peygamber (s.a.s.) devrine ait bazı hususî isimler zikretmişlerdir.
Mesela bazıları, Baura’nın oğlu Bel’am’ın ismini, diğer bir kısmı
da Ümeyye bin Essalt ve Seyf ibn er-Rahib’in ismini zikrederler.
Fakat gerçek şu ki, Kur’an ve Hadis, âyette geçen şahsın kimliğini
317 Kul Sadi Yüksel, Çağ ve Ulemâ, Misyon Y., s. 75-151
318 7/A’râf, 175-176
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 100 -
tanıtmamıştır. Bu yüzden, bu hâlâ sırdır, ama bu örnek aynı davranışı
sergileyen herkes için geçerlidir.
“…Onun durumu üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına
bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.”: Bu paragraf
çok önemli bir konuyu içerdiği için, geniş izahlar gerektirir.
Kötü örnekler olarak gösterilmiş olan şahsın, Allah’ın vahyi hakkında
malumatı vardı ve Hakikati de bizzat tanıyordu. Bundan
dolayı, haklı olarak sahip olduğu bilginin onu, bâtıl olduğunu bildiği
yoldan koruması ve doğru olduğunu bildiği yola sevk etmesi
beklenmişti. Sonra, vahye uygun hareket etmesi icabınca Allah da
onu, üstün insan mevkiine çıkartacaktı. Fakat o, dünya menfaatlerine,
hırs ve rahatına yönelip çeşitli günahlara kapılarak bu behimî
arzuların hırsına öyle yenik düştü ki, sonunda bütün yüce olan
şeyleri bir kenara iterek tüm aklî ve ahlakî terakki yetilerini boşa
harcadı. Böylece bilgisinin isteklerine uygun gözetmesi gereken
bütün sınırları aştı. Hemen yanı başında hazır beklemekte olan
Şeytan da, ahlakî zaafları nedeniyle kasden ve amden Hakk’tan
yüz çevirdiğini görünce, derhal onu kendi azdırma ve saptırması
altında tümüyle iradesini ve aklını yitirmiş insanların arkadaşlığına
katılıncaya, onu bu dereceye düşürünceye kadar kovalar.
Allah böyle bir kimseyi, hırs ve şehvette tıpkı bir köpeğe
benzetmiştir. Zira köpek bu tip karakteriyle meşhurdur. Dışarıya
sarkan dili ve akan salyası, onun doymak bilmeyen oburluğunu
gösterir, kendisine bir taş parçası atıldığında bile yer koklayarak
o yöne doğru süratle koşar ve belki bir kemik olabilir umuduyla,
onu dişler. Kendisi gibi daha birçok köpeğin doymasına yetecek
bir leşe rastladığı zaman da onun bencilliği, bu son derece güçlü
sahip olma hırsı açıkça ortaya çıkar ve başka hiçbir köpeği buna
ortak yapmak istemez. Köpeğin diğer bir belirgin özelliği de şehvete
aşırı düşkün olmasıdır. Bu yüzden iman ve bilginin kendisine
telkinde bulunduğu yasakları çiğneyen dünyaperest insan işte
böyle bir köpeğe benzetilmiştir. Tıpkı bir köpek gibi o da sadece
midesini dolduracak ve şehvetini tatmin edecek yolların peşine
düşecektir.
Yine Mevdûdi, 62/Cum’a sûresi, 5. âyetin tefsirinde şöyle der:
“Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları,
hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca
kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalan
saymakta olan kavmin durumu ne kadar kötüdür. Allah, zâlim olan bir
kavmi hidâyete erdirmez.” 319
319 62/Cum’a, 5
BEL’AM
- 101 -
“Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları,
hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların…”: Bu
cümle biri umumi, diğeri hususi iki anlamı birden tazammun eder.
Umûmi anlamı şu şekildedir: “Kendilerine Tevrat verilmesine ve
ona göre amel etmekle sorumlu tutulmalarına rağmen, bu sorumluluklarının
bilincinde olmamış ve bunu yerine getirmemişlerdir.”
Hususi anlamı ise şöyledir: “Tevrat” yüklenmiş kimseler olmaları
nedeniyle, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) herkesten önce uymalıydılar.
Çünkü Tevrat’ta açıkça Hz. Peygamber’in (s.a.s.) geleceği müjdesi
verilmiştir. Ancak buna rağmen Yahûdiler, Tevrat’ın mesajına aldırmaksızın,
Hz. Peygamber’e (s.a.s.) herkesten daha fazla karşı
çıkmışlardır.
“…Yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin
durumu gibidir.”: Yani, tıpkı ne taşıdığını bilmeyen üzerine kitaplar
yüklü merkep gibidirler. Yahûdiler de, adeta bir merkep
gibi Tevrat’ı yüklenmişlerdir ve o kitabın kendilerine ne tür sorumluluklar
tevdi ettiğini bilmemektedirler.
“Allah’ın âyetlerini yalan saymakta olan kavmin durumu ne kadar
kötüdür.”: Yani onların durumu merkepten daha beterdir; zira
merkep kendisine şuur verilmediği için mazurdur. Ancak onlara
şuur verildiği gibi ayrıca Tevrat’ı okuyor ve anlıyorlar. Fakat buna
rağmen, yine de bu öğretiyi uygulamaktan kaçınmakta ve Hz.
Peygamber’i (s.a) bile bile reddetmektedirler. Oysa bu peygamberler,
Tevrat’a göre hak bir peygamberdir, ayrıca Tevrat’ı anlamadıkları
şeklindeki iddiaları da mazeret değildir, aksine onu anlıyor
ama Allah’ın âyetlerini bile bile yalanlıyorlar. 320
Elmalılı der ki:
175: Ey Resulüm, onlara hatırlat ve kendilerine şu alçağın kıssasını
da oku ki, o alçağa âyetlerimizi vermiştik, ilmî ve dinî haysiyeti
vardı. İşte o alçak, âyetlerimizden sıyrıldı çıktı da onu şeytan
kendisine uydurdu, o da sapıklardan biri oldu.
176: “Ve eğer dileseydik hiç şüphesiz Biz onu o âyetlerle yükseltirdik.
Lâkin o alçak, yere saplandı, dünya ve sefâlete meyletti,
kendi hevâ ve hevesine uydu da o âyetlerden sıyrıldı, dinden çıktı,
alçaldıkça alçaldı. Demek ki, yükselmesine İlâhî irâde meydan vermedi,
kendi haline bırakıldı da bu düşüşten kurtulamadı. Bunun
Hz. Mûsâ zamanında İsrâiloğulları âlimlerinden Bel’am b. Ebr veya
Ken’anîler’den Bel’am b. Baura namında birisi olduğuna veya
Araplar’dan Ümeyye b. Ebissalti Sakafî hakkında nazil olduğuna
320 Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 102 -
dair birkaç rivâyet vardır. Bel’am’ın bazı ilâhî kitaplara bilgisi vardı,
duâsı makbul bir veli iken Arz-ı Mukaddes’e girme meselesinde
Hz. Mûsâ’nın veya Yûşâ’nın aksine dünya sevgisi ile zorbalara
arka çıkmıştı. Ümeyye b. Ebissalt da bazı din kitaplarını okumuş
ve bir peygamberin geleceğine inanmıştı, o gelecek peygamberin
kendisi olması ümidine kapılmıştı. O sırada Hz. Muhammed’e peygamberlik
verilince hasedinden dolayı küfre sapmıştır. Diyebiliriz
ki, asıl kıssa Bel’am olduğu halde nüzul sebebi Ümeyye olmuştur.
Fakat âyet şunu gösteriyor ki, kıssadan maksat herhangi bir şahsın
tarifi değil, onun halini dile getirmek ve karakterini söz konusu
etmektir. Mademki, o hevâ ve hevesine uydu, dinden sıyrılıp çıktı
ve insanlık bakımından alçaldı, işte artık onun temsili bir köpek
temsili gibidir, sen onu sevk etsen de kehler, bıraksan da kehler,
yani onu yorsan da dilini çıkarıp solur, kendi haline bıraksan da
dilini çıkarıp solur, hiçbir zaman ıstıraptan, acıdan kurtulamaz.
Köpeğin en aşağılık hali de başka hiçbir hayvanda bulunmayan
bu soluyuştur. İşte o kimsenin halindeki düşüş, köpeğin mesel olmuş
olan bu aşağılık hali gibidir. Yani alçalmanın en son kertesidir.
“Onları uyarsan da, uyarmasan da birdir.”321 İşte bu mesel âyetlerimizi
inkâr eden o kavmin meselesidir ki onlar, “Tevrat’ı miras alan ve
onu şu alçak dünyanın çıkarlarına değişen o bozuk nesildir.” O
inkârcı kavimdir. İşte sen onlara bu kıssayı anlat ki, belki biraz düşünürler.
İçlerinde bundan ders alacaklar bulunur. Yani sen, bu ihtimali
de hesaba katarak anlat. 322
Yine Elmalılı, 62/Cum’a sûresi, 5. âyetin tefsirinde der ki:
Bu âyette ilmiyle amel etmeyenlerin kınanması için buyruluyor
ki; kendilerine Tevrat yükletilmiş, öğretilip mânâsıyla amel
etmeleri teklif edilmiş olup da sonra onu yüklenmemiş; içindekini
anlayıp gereğince istifade ve amel etmemiş bulunanların meseli
yani mesel haline gelmiş tuhaf halleri ki, bilginiz, kendimizi
Allah’a adamışız ve okur-yazarız diye yüklerle kitap sırtlanmış oldukları
halde, Tevrat’ın ve Beni İsrail peygamberlerinin, o Allah’ın
bir fazlı olan ümmi Nebî’si son peygamber hakkındaki haberlerine
itibar etmemiş, ahkâm ve ahlâkıyla doğruluk dairesinde amel
etme cihetine gitmemişlerdir. Böyle kimselerin hali o eşeğin haline
benzer ki sifirler, yani koca koca kitaplar taşır da içindekinden
hiç haberi olmaz, istifade etmez. Burada zikredilen “esfâr”
tâbirinde Tevrat’ın kısımlarına esfâr denildiğine işaret vardır. Bak
Allah’ın âyetlerini yalanlayan kavmin meseli ne çirkindir! Burada
ilmiyle amel etmeyenlerin hepsinin hâl ve mesellerinin böyle
321 2/Bakara, 5
322 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
BEL’AM
- 103 -
çirkin olduğuna bir uyarı vardır. Allah da zâlimler topluluğunu
hidâyete erdirmez. Doğru yola çıkarmaz. Kendilerine hakkın delilleri
gösterildiği halde onlara inanmayıp da tasdik yerine tekzibi
koyan haksızların, o doğru yolu bulmaları, murada ermeleri
mümkün olur mu? 323
Seyyid Kutub, 7/A’râf sûresinin 175-176. âyetlerinin tefsirinde
der ki:
Bu sahne gerçekten hayret verici bir sahnedir. Bu dilin düşünce
ve tasvir yönünden zenginliğine dayalı, son derece yeni
bir manzara tasvir etmektedir. Burada yüce Allah bir insana
âyetlerini veriyor, üstün nimetleriyle onu donatıyor, ilminden ona
bir pay veriyor. Doğru yolu seçmesi, kendisi ile bağ kurması ve
yükselmesi için gereken en güzel fırsatı sağlıyor. Fakat o, bunların
hepsine rağmen, görüyorsunuz ya, bu işten sıyrılmak istiyor. Sanki
o, etine yapışık bulunan deriden sıyrılır gibi bu âyetlerden sıyrılıyor.
Çırpınarak, zorlanarak ve büyük bir çabayla ancak bunu üzerinden
atabiliyor. Bedenine yapışık halde bulunan derisinden bir
canlının yüzülmesi gibi bir sıyrılıştır bu. İnsanın bünyesi derinin
bedeni sarması gibi Allah’a iman duygusuyla sarılmış değil miydi?
İşte o, buna rağmen gördüğünüz gibi Allah’ın âyetlerinden sıyrılıyor,
kendisini koruyan örtüyü, bedenini muhafaza eden zırhı
atıyor, arzu ve isteklere uymak için doğru yoldan sapıyor, aydınlık
ufuklardan yuvarlanıyor, kapkaranlık çamura gömülüyor. Ve artık
şeytanın bir oyuncağı durumuna düşüyor. Şimdi artık hiçbir koruyucu
onu korumuyor. Kimse şeytandan onu muhafaza etmiyor. Ve
o, şeytana uyuyor. Şeytana bağlanıyor. Şeytan ona egemen oluyor.
Sonra bir de bakıyoruz ki, biz uğursuz, çirkin ve korkunç bir sahne
ile karşı karşıyayız. İşte şimdi biz bu tuhaf yaratık ile karşı karşıyayız.
Yeryüzüne çakılıp kalmış, çamura batmış bir yaratıktır bu.
Bir de bakıyoruz ki, bu yaratık köpek şekline girmiş, kovulsa da
kovulmasa da solumasını sürdüren bir köpek şekline. Bu hareketli
manzaraların hepsi birbirini izliyor, arka arkaya geliyor. İnsanın
hayatı burada olayı somut bir şekilde izliyor. Zaman zaman tepki
gösteriyor, hayret ediyor, heyecana kapılıyor. Bu sahnelerin sonuna
yani ardı arkası gelmeyen solumalar sahnesine gelindiğinde,
sahnenin tamamını kuşatan gizli direktiflerle dolu bulunan yorum
geliyor:
“İşte âyetlerimizi yalanlayanların durumu budur. Bu hikâyeyi onlara
anlat, ola ki, üzerinde düşünürler. Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine
zulmeden toplumun durumu ne kötü bir örnektir!” İşte onların örneği
budur. İnsanı doğru yola ileten âyetler, imanı aşılayan direktifler
323 Elmalılı, a.g.e.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 104 -
onların fıtratlarına ve bünyelerine ayrıca çevrelerini kuşatan bütün
varlıkların yapılarına da yerleştirilmiştir. Buna rağmen onlar
bunların hepsinden sıyrılmışlar. Sonra onların şekilleri değişmiş,
hayvanlaşmışlar. Bünyeleri çirkinleşmiş “insan”lık konumundan
hayvanların düzeyine düşmüşler... Çamurda debelenen köpeğin
seviyesine inmişler. Hâlbuki onların imandan kanatları vardı. Bunlarla
yüce âlemlere açılabilirlerdi. Ne var ki, onlar bu güzel makamdan
alçakların alçağı bir dereceye yuvarlanıyorlar!
“Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmeden toplumun durumu
ne kötü bir örnektir.” Bu örnekten daha kötü bir durum düşünebilir
mi? Doğru yoldan ayrılıp haktan uzaklaşmaktan daha çirkin
bir şey var mıdır? Yeryüzüne çakılıp kalmaktan, arzu ve isteklere
bağlanmaktan daha kötü ne olabilir? Bu hareketleriyle kendi nefislerine
zulmeden insandan daha fazla nefsine zulmeden birisi
düşünebilir mi? Kendisini koruyan örtüyü çıkarıp atan, bedenini
muhafaza eden zırhtan sıyrılan, böylece kendisini şeytanın oyuncağı
haline getiren ve ona bağlayan, şeytana binek yapan, onu
yeryüzüne çakılıp kalan şaşkınlık ve kararsızlık içindeki hayvanlar
âlemine sürükleyen ve sürekli köpeklerin soluyuşu gibi soluyan bir
hayvan haline getiren kişiden daha zâlim kim vardır?
Bu durumun nitelendirilmesi ve tasviri konusunda Kur’ân-ı
Kerim’in eşsiz, hayret verici ifade tarzından başka hangi söz bu
kadar eşsiz ve hayret verici ifade gücüne sahip olabilir? Sonra...
Bu sadece okunan bir haber midir? Yoksa çoğu zaman bir realite
olarak gerçekleştiğinden dolayı haber şeklinde verilen bir örnek
midir? Bu açıdan aktarılan bir haber midir?
Bazı rivâyetlerin kayıtlarına göre bu İsrailoğulları’nın Filistin’e
girmelerinden önce orada yaşayan iyi bir insanın haberidir.
Rivâyetler, bu adamın şaşkınlığa ve sapıklığa düşüşünü detaylarına
varıncaya kadar verirler. Bu rivâyetlerde olay öyle bir üslûpla
dile getirilmiştir ki, onun yahûdi kültürünün bir parçası olmadığını
söylemek çok zordur. En azından olayın tüm detaylarının kesinliği
sözkonusu değildir. Ayrıca bu rivâyetlerde birtakım farklılıklar ve
çelişkiler de vardır ki, bunlar aynı konuda daha fazla dikkatli olmamızı
gerektirmektedir. Rivâyete göre bu kişi İsrailoğulları’ndan
biri olan Bel’am b. Bâûrâ’dır. O’nun Filistin’in zorba yerlilerinden
biri olduğu da rivâyet edilmiştir. Araplar’dan Ümeyye b. Sait olduğu
da gelen rivâyetler arasındadır. Bu rivâyete göre ise, bu adam
Peygamberimiz’in (s.a.s.) çağdaşı olan, fâsık olan Ebû Amir idi.
Mûsâ’nın (a.s.) çağdaşı olduğu da rivâyet edilmiştir. Bir rivâyete
göre ise İsrâiloğulları’nın şehre girmeyi reddetmelere üzerine, kırk
yıllık çöl hayatından sonra İsrâiloğulları’nın zâlimleriyle savaşan
BEL’AM
- 105 -
Yûşâ bin Nûn zamanında yaşayan bir adamdı. Hatırlanacağı gibi
Kur’ân-ı Kerim’de bildirildiğine göre, onlar peygamberleri Hz.
Mûsâ’ya (a.s.) şöyle demişlerdi: “Git sen Rabbin ile birlikte savaş, biz
burada kalıyoruz.” 324
Ona verilen bu âyetlerin tefsirinde, onların kendisiyle duâ
edildiğinde kabul edilen “Allah’ın İsm-i A’zamı (en yüce adı) olduğu
da rivâyet edildiği gibi, Allah tarafından gönderilen bir kitap
olduğu ve onun da bir peygamber olduğu bildirilmiştir... Bundan
sonra haberin detayları birçok açıdan farklılık göstererek uzayıp
gider.
Bu nedenle biz “Fî Zılâl’il Kur’an’da” izlediğimiz metoda
bağlı olarak bu rivâyetlerin hiç birine dalmayı uygun görmedik.
Ayrıca Kur’an’ın metninde bunların hiçbiri yer almıyor. Bu konuda
Peygamber’e (s.a.s.) kadar varan sağlıklı bir hadiseye rastlayabilmiş
değiliz. Dolayısıyla biz bu haberin ötesini araştırmaya
gerek görmedik. Burada Allah’ın âyetlerini apaçık olarak gördükleri
halde, bu âyetlerin gösterdiği yolda yürümeyip onları yalan
sayanların durumu gözler önüne serilmektedir. Bu olay insanın
hayatında ne de çok gerçekleşiyor. Allah’ın dininin bilgisi kendilerine
bağışlandığı halde bu bilgiler doğrultusunda hareket etmeyenler
ne de çoktur! Onlar bu dini bilgiyi, hükümlerin yerini
değiştirmek ve onunla arzu ve isteklerine uymayı sağlamak için
vasıta kılıyorlar. Onlar bu bilgilerini kendi hevâ ve hevesleri ve
dünya hayatının nimetlerine sahip olduklarını zannettikleri efendilerinin
arzu ve istekleri doğrultusunda kullanırlar.
Nice din bilgini tanıyoruz ki, Allah’ın dinini gerçek anlamda
öğrendiği halde ondan sapar. Onu olduğundan başka türlü açıklar.
Bu bilgisini bilinçli tahrifler, yeryüzünün geçici hükümdarlarının
keyfine göre fetvâlar için kullanır! Bu tahrifler ve fetvâlarla
Allah’ın hâkimiyetini ve O’nun yeryüzündeki bütün mukaddeslerini
çiğneyenlerin saltanatını sağlama almaya çalışır!
Biz bu bilginler içinden; yasama Allah’ın haklarından biridir,
bu hakka kendisinin sahip olduğunu iddia edenlerin ilâhlık iddiasında
bulunmuş olacaklarını, ilâhlık iddiasında bulunanların ise
kâfir olduklarını, ayrıca o kişilere bu hakkı verenlerin ve onların
peşinden gidenlerin de kâfir sayılacaklarını bilen ve söyleyen kimseler
gördük. Bununla beraber bu gerçeği bilmelerine ve dinde
bu gerçeği bir zarûret olarak öğrenmelerine rağmen bu din bilginleri,
yasama hakkını kendinde gören ve bu hakkı iddia etmekle
ilâhlık iddiasında bulunan zâlim idarecilere duâ ederler. Bizzat
324 5/Mâide, 24
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 106 -
kendilerinin küfürlerine hüküm verdikleri bu insanlara duâ ederler
ve onlara “müslüman” adını yakıştırırlar!... Onların bu yaptıklarım,
en ideal İslâm olarak gösteriyorlar. Yine bunların bazılarını
gördük ki; bir sene faizin bütün çeşitlerinin haram olduğunu
yazdıkları halde, başka bir sene onun helâl olduğunu yazmaya
başlarlar. Yine bunların öylelerine rastladık ki, insanlar arasında
fuhşun ve ahlâksızlığın yayılmasına ön ayak oldukları gibi, bu çirkefin
üzerine din örtüsünü, dini unvanları ve alâmetleri çekmeye
çalışırlar.
Bu ise: “Ona âyetlerimizi sunduk, fakat o onların içinden sıyrılıp çıktı.
Arkasından şeytan onu peşine taktı da, azgınlardan oldu.” âyetini
doğrulayan bir delilden başka bir şey değildir. Bu yüce Allah’ın
kendisinden söz ettiği haber sahibinin hayvanlaşmasından başka
nedir ki?: “Eğer dileseydik, bu âyetler aracılığı ile onun düzeyini
yükseltirdik, fakat o, yere saplandı kaldı. Onun durumu üstüne
varsan da, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp horlayarak soluyan
köpeğin durumu gibidir.” Eğer Allah dileseydi, kendisine verdiği
âyetlerin bilgisiyle onu yükseltirdi. Ne var ki, Yüce Allah bunu
istememiştir. Çünkü âyetleri bilen bu adam, dünya hayatının rahatını
tercih etmiş, âyetlere değil de arzu ve isteklerine uymuştur.”
Bu, Allah’ın kendi bilgisinden bir miktarını verdiği halde, bu
bilgiden yararlanmayan, iman yolu üzerinde doğru bir istikamete
yönelmeyen, horlanmış bir biçimde şeytanın peşine düşmek ve
sonuçta şekil değiştirerek hayvanların mertebesine inmek için
Allah’ın nimetinden sıyrılan herkesi kapsamına alan bir örnektir!
Sonra ardı arkası kesilmeyen köpek solumaları nedir acaba?
Kur’an’ın arzettiği manzaranın tasvir gücünden ve haberin vurgularından
da anlaşıldığı gibi, bu solumalar dünya hayatının geçici
güzellikleri peşinde koşarken yaşanan solumalardır... İşte dünyanın
bu geçici zevklerine takılanlar, Allah’ın kendilerine verdiği
âyetlerden sıyrılmak isteyenlerdir. Dünya malının peşine düşen bu
insanlara öğüt verilse de verilmese de, onlar bu solumalarından
vazgeçmeyecekler ve onlar sürekli olarak bu hal üzere devam
edip gidecekler.
Dünya hayatı her yerde, her zaman ve her toplumda bu örneği
sürekli olarak gözlerimizin önüne getirir. Hatta birçok zaman
geçmesine rağmen insanın gözleri hangi bilgine takılsa,
onun durumunun da aynı olduğunu görür. Allah’ın âyetlerinden
sıyrılmayan, dünya hayatının rahatına dalmayan, arzu ve isteklerin
peşinde sürüklenmeyen, şeytanın boyunduruğuna râzı olmayan,
egemenliği ellerinde bulunduranların sahip oldukları dünya
BEL’AM
- 107 -
malının peşinden ha bire solumayan, Allah’ın kendilerini koruduğu
çok az bir kesim hâriç!
Bu varlığı ve meydana gelişi hiçbir zaman kopukluğa uğramayan
bir örnektir. Belli bir kuşakta meydana gelen bir olayla asla
sınırlı değildir! Yüce Allah, Peygamberimize -salât ve selâm üzerine
olsun- bu örneği Allah’ın âyetlerinin kendilerine gönderildiği
kavmine okumasını istiyordu ki, onlarda bu âyetler kendilerine
verildikten sonra ondan sıyrılmasınlar. Sonrakiler için de ders
olsunlar. Ardarda gelen nesiller tarafından okunsunlar. Allah’ın
ilminden bir şey öğrenenler bu çirkin âkıbete uğramaktan sakınsınlar,
Ardı arkası kesilmeyen bir soluyuş içine girmesinler. Hiçbir
düşmanın düşmanına dahi reva görmediği biçimde kendi kendilerine
zulüm etmesinler. Çünkü bu uğursuz akıbet ile kendi kendilerinden
başka kimseye zulmetmiş olmazlar!
Günümüzde bu tip âlimlerden öylelerini gördük ki, Allah korusun
kendi kendilerine zulmetmek için büyük bir ihtirasla ortaya
atılıyorlar veya cehennem çukurundaki yerlerini kendileriyle
beraber yarış halindekilerden birinin almasından korkan adamın
hali gibi, bu işe dört elle sarılıyorlar! Cehennem’deki bu yerini
garantiye almak için her sabah biraz daha ilerliyorlar! Bu dünya
hayatının sonuna kadar bitmek tükenmek nedir bilmeyen salyalı
solumaları ile bu emellerinin peşinde koşup duruyorlar!
Allah’ım sen bizleri koru! Ayaklarımızı kaydırma! Üzerimize
sabır yağdır! Ve müslüman olarak canımızı al!
İman ve Hayat Düzeni: Bu İlâhî haberin ve bu haberi bildiren
Kur’an’ın ifade tarzı üzerinde bir başka açıdan durmak istiyoruz.
Bu örnek sahibini şehevi arzu ve isteklerin ağırlığından korumayan,
dünya hayatının ağırlığından ve cazibesinden onu kurtarmayan,
hevâ ve hevesine uymaktan şeytana bağlanmaktan, onun
yolunu izlemekten, bu hevâ-heves yolları ile onun peşinde sürüklenmekten
alıkoymayan bilginin örneğidir.
İşte ilim insanı korumadığından dolayı, Kur’an’ın yolu, müslüman
nefisleri ve islâmi hayatı oluşturmak için kendisine has bir
metot izler. Bu metot, ilmi sırf bilmek şeklinde ele almaz. Aksine,
ilmi vicdan âleminde ve pratik hayatta hedefini gerçekleştirmek
için hareketli, itici ve sıcak bir inanç sistemi olarak ele alır.
Kur’an’ın hayat sistemi akideyi, ilmi araştırmalar şeklinde
hazırlanmış bir “teori” olarak ele almaz. Böyle bir inanç sistemi
sırf bilgiden ibarettir. Vicdan dünyasında ve hayat alanında etkili
olamaz. Bu kuru bir ilimdir. Sahibini keyfi arzularının peşine
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 108 -
düşmekten korumaz, Şehevi arzuların baskısından hiçbir şeyi hafifletmez.
Şeytanı da kovmaz. Aksine onun yolunu açar ve insanı
ona köle haline getirir!
Aynı şekilde Kur’an’ın hayat yolu bu dini, “İslâm Nizamı”,
“İslâm Fıkhı”, “İslâm İktisadı”, “Tabiat Bilimleri”, “Psikolojik Bilimler”
alanında yapılan etütler şeklinde sunmuyor. Bu dini kültürel
etütlerin hiçbiri şeklinde takdim etmiyor!
Kur’an’ın hayat sistemi dini, itici, harekete geçirici, diriltici,
yükseltici bir inanç sistemi şeklinde sunuyor. Kalbe ve akla yerleştikten
sonra pratik uygulamasını gerçekleştirmek için harekete
iten bir güç kaynağı olarak görür akideyi. Bu akide ölü kalpleri
diriltiyor, canlandırıyor, harekete geçiriyor ve ilerletiyor. İnsanın
fıtratındaki alıcı-verici cihazları uyarıyor. İnsanı Allah’a verdiği ilk
söze döndürüyor. İnsanın hedeflerini ve değerlerini yüceltiyor. Artık
çamurun cazibesi onu üzerine bindirmiyor ve onu asla dünya
malına bağlamıyor.
Kur’an’ın hayat yolu, bu akideyi teori ve düşünce için bir metot
olarak takdim ediyor. Bu insanların düşüncelerinden apayrı ve
tamamen farklı bir metottur. Çünkü bu metot insanları, arzu ve
isteklerin oyuncağı ve bedenlerin ağırlığı ve şeytanın aldatmaları
altında oluşturdukları metotların kusurlarından, yanlışlıklarından,
sapıklıklarından kurtarmak için gönderilmiştir!
Kur’an’ın hayat yolu, bu akideyi gerçeğin bir ölçüsü olarak
sunuyor. İnsanların akıllarını ve duygularını bununla bir sisteme
bağlıyor. İnsanların yönelişlerini, hareketlerini ve düşüncelerini
bununla kontrol ediyor ve ölçüye vuruyor. Artık buna göre, bu
ölçünün kabul ettiği şeyler doğrudur. Onları sürdürmek gerekir.
Yine bu ölçünün reddettiği şeyler yanlıştır. Onlardan vazgeçmek
gerekir.
Kur’an’ın hayat yolu, bu akideyi bir hareket metodu olarak
takdim eder. Bu metot, insanları kendi programına ve kendi ölçülerine
göre adını adım yücelerin yücesine doğru yükseltir, ilerletir.
Realiteye dayalı bu hareket esnasında insanların hayat sistemini
ve hukuklarının temellerini, iktisatlarının, sosyal yapılarının ve siyasetlerinin
ilkelerini belirler. Bu ilkelere göre şekillenmiş akılları
ile kanunî ve fıkhî yasalarını tespit eder. Fizik ve psikolojik bilimlerine
bu ölçülere göre biçim verir. Realiteye dayalı pratik hayatları
neyi gerektiriyorsa onları düzene koyar. Onlar, detaylara ilişkin
kanunları ve hükümleri belirlerken içlerinde akidenin sıcaklığını
ve itici gücünü, şeriatın ciddiyetini ve realitesini, hayatın gerçek
ihtiyaçlarını ve direktiflerini derinden hisseder!
BEL’AM
- 109 -
İşte Kur’an’ın hayat yolu, müslüman nefisleri ve İslâmî hayatı
bu metot ile şekillendiriyor. Sırf etüd etme amacına yönelik teorik
araştırmalara gelince bu ilim, sahibini yeryüzünün ağırlıklarından
arzu ve isteklerin itici gücünden ve şeytanın aldatmasından koruyamaz.
Beşer hayatı için yararlı bir şey takdim edemez! 325
Burada âyetin akış seyri, bu manzarada tasvir edilen örnek
üzerinde bir değerlendirmede bulunmak için kısaca duruyor.
Allah’ın kendisine âyetlerini verdiği halde, onlardan sıyrılan
adamın hareketi üzerine hidâyetin Allah’ın hidâyeti olduğunu,
Allah’ın kendisini hidâyete ilettiği kimsenin gerçekten hidâyet
üzere bulunduğunu, Allah’ın saptırdığı kimsenin ise hüsrana uğradığını
ve hiçbir şey kazanmadığını belirtiyor.
“Allah kimi doğru yola iletirse o doğru yolda olur, kimleri saptırırsa
işte onlar, hüsrana uğrayanlardır.” 326 Yüce Allah aşağıdaki âyetlerde
belirttiği gibi doğru yolu bulmak için çalışanları hidâyete erdirir:
“Bizim uğrumuzda çaba sarf edenleri biz, elbette yollarımıza iletiriz.”327;
“Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını
değiştirmez.”328; “Nefse ve onu şekillendirene, ona kötülüğünü ve korunmasını
ilham edene andolsun ki; nefsini temizleyen kurtulmuş, onu
kirletip örten ziyana uğramıştır.” 329
Aynı şekilde kendisi için sapıklık yolunu seçen, doğru yolun
delillerinden ve imanın direktiflerinden yüz çeviren, kalbini, kulaklarını
ve gözlerini onlara karşı kapayanları da yüce Allah sapıklığa
iter. Âyetlerin devamında bu noktaya ışık tutan bir âyet
vardır: “Andolsun ki, birçok cini ve insanı cehennemlik olarak yarattık.
Onların kalpleri vardır, fakat anlamazlar, gözleri var, fakat
görmezler, kulakları var, fakat işitmezler. Onlar hayvanlar gibidirler,
hatta hayvanlardan da daha sapıktırlar. Onlar gaflet içindedirler.”
330
Ayrıca: “Onların kalplerinde hastalık vardır, Allah da bu hastalıklarını
arttırmıştır.”331; “Allah kâfirleri ve zâlimleri ne bağışlayacak, ne de doğru
yola iletecektir. Onların iletilecekleri tek yol cehennem yoludur. Orada
ebedî olarak kalacaklardır...”332 âyetleri de bununla ilgilidir.
325 En’âm Sûresinin girişine bk.
326 7/A’râf, 178
327 29/Ankebût, 65
328 13/Ra’d, 11
329 91/Şems, 7-10
330 7/A’râf, 179
331 2/Bakara, 10
332 4/Nisâ, 168-169
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 110 -
Hidâyet ve sapıklığa değinen bütün âyetleri göz önünde bulundurup
bunların anlamları arasındaki ahenge dikkat edersek,
önümüzde tek bir yol netleşir. Hiç şüphesiz önümüzde netleşen
bu yol, hem İslâmî fırkaların kelâmcıları, hem hristiyan teolojisi,
hem de bir dizi felsefi akımlar tarafından genel olarak kaza ve
kader konusunda körükledikleri tartışma ortamından tamamen
uzaktır.
Yüce Allah’ın insan denen varlığın kaderini sürüklenmeyi dilemesi,
yüce Allah’ın bu insanı hem hidâyeti hem de sapıklığı kabul
edebilecek iki yönlü bir yetenek üzere yaratmasıdır. Bununla
beraber insanın fıtratına, tek olan ilâhlık gerçeğini kavrayabilme
ve ona yönelebilme yeteneği yerleştirmiştir. Sapıklığı ve hidâyeti
birbirinden ayırıcı nitelikteki aklı ona vermiştir. Buna ilave olarak
bozulduğunda fıtratını uyarmak, saptığında aklına doğru yolu
göstermek için, apaçık delillerle peygamberler göndermiştir. Şu
kadar var ki, tüm bunlardan sonra insanın kendisi ile yaratıldığı
hem hidâyet hem sapıklık niteliğine sahip olan bu iki yönlülük,
bu iki yetenek, Allah’ın dilemesine uygun biçimde işler.
Aynı şekilde yüce Allah’ın dilemesi O’nun takdirine hükmeder.
Buna bağlı olarak doğru yola ulaşmak isteyen ve bu yolda çaba
sarf edenleri hidâyete erdirir. Kendilerine verilen akıllarını, peygamberin
mesajlarına serpiştirilen hidâyete iletici âyetleri kavramayan,
görme ve işitme cihazlarının aktif bir biçimde kullanmayanları
da sapıklığa iter, saptırır.
Her hal u kârda Allah’ın dilediği olur, ondan başkası olmaz.
Meydana gelen her olay, O’nun takdiri ile olur. Başkasının kuvveti
ile değil. İşlerin bu şekilde düzenlenmesi Allah’ın böyle olmasını
dilemiş olmasındandır. Allah’ın takdiri bir şeyin olmasını gerektirmedikçe,
hiçbir şey olmaz. Buna göre varlık âleminde, işlerin
kendisine uygun olarak meydana geldiği başka bir irade yoktur.
Olayları meydana getiren Allah’ın takdirinden başka bir kuvvet
yoktur ortada. İşte bu gerçeğin çerçevesinde insan kendi isteğine
göre hareket eder. Doğru yola ulaşması veya sapıklığa düşmesi de
bu çerçevede meydana gelir.
İşte Kur’ân-ı Kerim’in bütün âyetlerini karşılaştırarak ve onların
arasındaki ahengi göz önünde bulundurarak elde edilen
İslâmî düşünce budur. Pek tabii olarak bu düşünceye varabilmek
için, âyetleri ayrı ayrı ekollerin ve akımların isteklerine uygun biçimde
ele almamalı, onların bir kısmını diğer bir kısmına karşı delil
olarak ileri sürmemeli ve onları çarpıştırma yolu bırakılmamalıdır.
Şimdi incelediğimiz âyet-i kerimede deniyor ki: “Allah, kimi
BEL’AM
- 111 -
doğru yola iletirse o doğru yolda olur, kimleri saptırırsa, işte onlar hüsrana
uğrayanlardır.” Bu âyete ve Allah’ın az önce açıkladığımız
yasasına göre,.hidâyete erdirdiği kimse gerçekten hidâyete kesin
bir şekilde erişmiş, yolu bilen, yol üzerinde yürüyen ve âhiret
gününde kurtuluşa eren biri olmuştur. Allah’ın yine bu yasalara
göre saptırdığı kimse de hüsrana uğramıştır. Her şeyi kaybetmiştir.
Hiçbir şey kazanmamıştır. Ne kadar mala, mülke sahip olsa da, ne
kadar imkân elde etse de bunların hepsi boşa gidecek veya bunların
hepsi boştur! Bu sapık yola giren adamın, özünü kaybetmiş
olması açısından meseleye baktığımızda da durumun böyle olduğunu
görürüz. Kendi kendisini kaybeden adam ne elde edebilir,
neyi kazanabilir!
Yine Seyyid Kutub, 62/Cum’a, 5. âyetin tefsirinde der ki:
Kitap Yüklü Eşekler: Bundan sonra yahûdilerin Allah’ın
emânetini taşıma hususundaki görevlerinin sona erdiğini ifade
ediyor. Çünkü onların artık bu emâneti yüklenecek kalpleri yoktur.
Zira bu emâneti ancak diri, keskin anlayış ve kavrayış sahibi, bilinçli,
duyarlı kendini yüklendiği göreve adayan kalpler taşıyabilirler.
“Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların
durumu, sırtına kitap yüklü eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların
durumu ne kötüdür. Allah zâlimler topluluğunu doğru yola
iletmez.” 333
İsrailoğulları Tevrat’ı yüklendiler. Şeriat ve akidenin emâneti
ile yükümlü oldular. “Sonra O’nu taşımadılar.” Zira emâneti yüklenmek;
anlamak, öğrenmek ve kavramakla başlar. Emânetin
gereğini hem iç dünyada hem de dış dünyada gerçekleştirmek
için çalışmakla sona erer. Ne varki İsrail oğullarının Kur’ân-ı Kerim
tarafından aktarılan ve tarihi gerçeğinden de ortaya çıktığı
gibi, hayatları onların bu emâneti takdir ettiklerini, onun gerçek
yüzünü kavradıklarını ve onu pratik hayatlarında yaşadıklarını
göstermemektedir. Bu nedenle onlar koca koca kitaplar taşıyan
eşeklere dönmüşlerdir. Sadece onların ağırlığını taşımışlar, onlara
sahip çıkmamışlardır. Onun amacına katkıda bulunmamışlardır.
Bu tablo çirkin ve iğrenç bir tablodur. Kötü ve çirkin bir örnektir.
Bununla beraber doğru bir gerçeği dile getiren bir tablodur.
Allah’ın âyetlerini yalanlayan topluluğun durumu örneği
ne kötüdür: “Allah zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.”
İnanç emânetini yüklenip sonra onun gereğini yerine getirmeyenler,
pek çok nesiller boyunca bozulan ve bu zamanda yaşayanlar,
333 62/Cum’a, 5
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 112 -
müslümanların adlarını taşıdıkları halde onların yaptıklarını yapmayanlar,
özellikle Kur’an’ı ve kitapları okudukları halde içindekilerle
amel etmeyenler, gereğini yerine getirmeyenler, evet
bunların hepsi önce Tevrat’ı yüklenip sonra gereğini yerine getirmeyenler
gibidirler. Tıpkı koca koca kitapları taşıyan eşekler gibi.
Bu tür insanlar çok hem de pek çoktur! Çünkü mesele taşınan ve
okunan kitaplar meselesi değildir. Önemli olan bu kitaplardakini
güzelce kavramak ve gereğini yerine getirmektir, anlamak ve yaşamaktır.
Yahûdiler, -bugün de kendilerini öyle kabul ettikleri gibi-
Allah’ın seçkin milleti olduklarını iddia ediyorlardı. Kendilerinin
dışında kalanlara ise “Cuyim” yani diğer milletler veya bilgisizler
diyorlardı. Bu nedenle diğer milletlere karşı dinlerinin hükümlerine
uymalarının gerekmediğini ileri sürüyorlardı. “Ümmîlere
(kendi dinimizden olmayanlara) karşı hiçbir sorumluluğumuz yoktur.”334
Yahûdilerin buna benzer hiçbir delile dayanmadan Allah adına uydurdukları
yalana dayalı nice iddialar vardır. Bu nedenle surenin
burasında karşılıklı bedduâlaşma gündeme geliyor. Bu karşılıklı
bedduâlaşma hem onlara, hem hristiyanlara hem de Mekke’deki
müşrik Araplara yöneltilmişti. 335
Ali Küçük der ki:
“Ey Muhammed! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz
âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat.”336 Bu
bölümde Rabbimiz Allah’ın âyetleri kendisine verilmiş, Allah’ın
âyetlerine ulaşmış, âyet bilgisine, kitap bilgisine ulaşmış bir insan
tipini anlatıyor. Kendisine âyetlerimiz ulaşmış bir kimsenin haberini
de anlat peygamberim. Onun haberini de oku, onun durumunu
da anlat insanlara. Bu oku emri Rasûlullah’a vahyen gelen
Kur’an’ın Peygamber tarafından tebliğini emreden bir ifâdedir.
Rasûlullah’a emredilen bu hususun aynı zamanda onun şahsında
bizim için de bir emirdir. Öyleyse Peygamber tarafından bize
nakledilen bu kitabın âyetlerini biz de hem kendimize hem de
çevremize okumakla, duyurmakla mükellefiz. Hele hele şu anda
haber peşinde koşan haber meraklılarına daha çok duyurmak zorundayız.
Evet, bir adam ki Allah’ın âyetleri kendisine ulaşmış, âyetlerle
ilgi kurmuş, anlamış ama ne yazık ki bu insan bildiği, tanıdığı o
Allah âyetlerinden sıyrılmış. Bu adam âyetlere sahipti. Allah’ın
âfâkî ve enfüsi âyetlerini çok iyi biliyordu. Ama ne yazık ki bu
334 3/Âl-i İmrân, 75
335 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’ân
336 7/A’râf, 75
BEL’AM
- 113 -
adam bildiği âyetleri terk etti, âyetlerden sıyrılıp çıktı da şeytana
tâbi oldu. Şeytan da onu peşine taktı ve o kimse sonunda azgınlardan
oluverdi. Demek ki burada çok önemli bir haber var. Rabbimiz
bize çok önemli bir haberden söz ediyor. Çünkü “Nebe’”
çok büyük bir haber demektir. Rabbimizin bu konuyu anlatmak
için seçtiği bu kelimenin yapısından da anlıyoruz ki demek ki bu
konu sürekli hâfızalarımızda canlı tutmamız gereken, ciddi ciddi
kulak vermemiz ve sürekli kendisiyle meşgul olmamız gereken bir
haberdir. Kendimiz bu haberi okuyacağız, bu haberden haberdar
olacağız ve sürekli çevremizi bu haberden haberdar edeceğiz. Karımıza,
kızımıza, eşimize dostumuza bu haberi götürecek ve onların
gündemlerini de bu haberle oluşturmaya çalışacağız. Çünkü
bizim her anımızı ilgilendiren bu büyük haber yanında gazete haberlerinin,
kanalizasyon haberlerinin hiç bir önemi yoktur. Eğer
biz bize düşmanlığa soyunmuş bu şeytan vahiylerinin haberlerine
zaman ayıracak olursak bilelim ki Rabbimizin bu haberlerini tanımaya
zamanımız da kalmayacaktır gücümüzde. Hâlbuki direk
bizim imanlarımızla, bizim Cennetimizle, bizim dünya ve ukbâ
saâdetimizle ilgili olan bu haberleri öğrenmeden başka haberlerin
peşinde koşmak câiz de değildir.
Evet, işte bakın Rabbimizin okuyun dediği büyük bir haber.
Bir adam ki Allah’ın âyetleri kendisine ulaşmış, âyet bilgisini elde
etmiş, kitabı tanımış, sünneti tanımış ama o âyetlerin içinden
sıyrılıp çıkmış adam. Peki, kim bu adam denilmiş. Bu kimse için
Bel’am denilmiş. Bel’am bin Baura Hz Mûsâ (a.s.) ümmetinden,
İsrail oğullarından âlim bir kimseydi. Kitap bilgisine, Tevrat bilgisine
sahip bir kimse olmasına rağmen kendisini düzene angaje
ettiği için, sırtını düzene dayadığı için düzenin keyfine göre ya
da kendi hevâ ve heveslerine göre, dünyevî menfaatlerine göre
Allah âyetlerini istediği gibi, ya da düzenin istediği gibi yorumlama
ve âyetlerin içinden sıyrılıp çıkma cinnetine kapılmış bir adam.
Kimileri de burada anlatılan kişinin Ümeyyetübn Ebî Salt olduğunu
söylemişler. Bu adam da Rasûlullah döneminde yaşamış
bir adamdı. Bu adam da Rasûlullah’ı tanıyordu, bekliyordu, hatta
peygamberimizin özellikleri konusunda şiirler yazarak nerede
kaldı? Beklenen Nebi geç kaldı diyerek onun özlemini terennüm
ediyordu. Nihâyet Allah’ın Rasulü Mekkede Kureyş içinden zuhur
edince de Rasûlullah hakkındaki tüm bu bilgilerinden sıyrılarak
gurura, kibire kapılarak ona imandan vazgeçiverdi. Hatta bu kimse
hakkında Rasûlullah Efendimiz’in: “Şiiri iman eden, ama kendisi
iman etmeyen adam” diye söz ettiğini biliyoruz.
Bakın dikkat ediyorsanız âyet-i kerimede “ Seleha, inseleha”
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 114 -
kelimesi kullanılmış. Seleha kelimesi aslında derinin vücuttan yüzülmesi
sıyrılıp çıkarılması anlamına gelmektedir. Bu mânâ içinde
düşündüğümüz zaman adam böyle bildiği Allah âyetlerinden
topyekün sıyrılıp çıkıyor. Tıpkı derisi yüzülen beden gibi. Derisi
yüzülmüş, kendisini dış etkenlerden koruyacak deri desteğini kaybetmiş
bir vücut gibi Allah âyetlerinden sıyrılıp çıkmış. Öyle değil
mi? Derisi yüzülmüş bir vücut dış etkenlere karşı kendisini koruyabilme
özelliğini kaybetmiş demektir. İşte tıpkı böyle bir vücut
gibi kendisini tehdit eden tüm tehlikelere karşı, tüm şerlere karşı
kendisini koruyacak âyetlerin desteğini kaybetmiştir. Kendisini
azaptan, ateşten ve Cehennemden koruyacak olan âyetlerin içinden
sıyrılıp çıkmış, âyetlerin korumasını kaybetmiştir.
Tabii adam böyle yapınca da, bildiği tanıdığı Allah âyetlerinden
soyutlanınca da, hayatını Allah âyetleriyle düzenlemekten vazgeçip
âyetlerden habersiz bir hayat yaşamaya yönelince, Allah yasalarını
bir kenara bırakıp kendi hevâ ve hevesleri istikametinde
bir program izlemeye başlayınca da şeytan onu ayartıp peşine takıverdi
ve azgınlardan oluverdi. Elbette böyle bir adamın başka
yapabileceği bir şey yoktu. Hani bir söz vardır; “şeyhi olmayanın
şeyhi şeytandır” diye. Birileri bunu hadis diye kendi sistematiklerinde
kullanmaya çalışsalar da hadis değildir bu söz, ama şöyle
anlarsak yerinde bir sözdür her halde: Yani şeyh olarak, mürşid
olarak kılavuz olarak Allah’ın Kitabıyla tanışamamış birisinin şeytana
tâbi olmaktan başka yapabileceği bir şey yoktur.
Bakın Rabbimiz Kitabının başka bir yerinde bunu şöyle anlatır:
“Rahman olan Allah’ı anmayı görmezlikten gelene, yanından ayrılmayacak
bir şeytanı arkadaş veririz.” 337 Kim Rahmân’ın zikrinden yüz çevirir,
Rahmân’ın zikrine karşı kör davranırsa. Kim Rahmân’ın zikrine
karşı körlük ederse. Rahmân’ın zikri Kur’an demektir, Rahmân’ın
zikri, Rahmân’ın hayatın her bir kademesinde bizden istediği kulluk
demektir. Evet, kim Rahmâ’ın hayatın her bir kademesinde
kendisinden istediği kulluğa karşı kör ve ilgisiz davranırsa vahye
karşı Kur’an’a karşı körlük ederse. “Aşâ” Esasen gözde meydana
gelen bir çeşit zayıflık ve hastalık demektir. Bir çeşit görme bozukluğu
demektir. Kim ki Rahmân’ın zikri olan Kitabını görmezlikten
gelir gözünü ona karşı kör yapar ve kitaptan habersiz bir hayat
yaşamaya kalkışırsa, Kur’an’a göz yumar Kur’an’ı gözardı ederse.
Ya da Kitaba karşı gözünü bozar, bakışını bozarsa. “Biz kim
bu kitabı anlamak kim! Biz nerede bu Kitabı anlamak nerede?
Bu Kitabı ancak büyük zâtlar anlar! Onu anlamak şöyle dursun
onu elimize almaya bile lâyık değiliz!” diyerek kim ki Kitaba karşı
337 43/Zuhruf, 36
BEL’AM
- 115 -
bakışını bozarsa biz de ona bitişik, ona yapışık, onun yanından
hiçbir zaman ayrılmayan bir şeytanı arkadaş yaparız diyor Rabbimiz.
Ona bir şeytanı Musallat kılarız ki o ondan asla ayrılmaz. Bu
şeytan onun ayrılmaz arkadaşı oluverir. Hem de böyle “nukayyız”
yaparız. Yani ona bitişik, ona yapışık olarak o şeytanı onun
üzerine kabuk bağlatırız. Âdetâ şeytan bir kabuk gibi onu çepe
çevre sarıverir. Hani tohumlar, yavrular kendilerini çepeçevre saran
kabuğu yırtarak, bu esâretten kurtularak dünyaya gelirler ya,
işte bu adamlar da böyle kendilerini şeytana esir ediyorlar, onun
esiri olarak sıkıntılı bir hayata râzı oluyorlar sonunda. Yani şeytan
onların etraflarını sararak onları esir ediyor, onlar üzerinde sulta
kuruyor, onları hâkimiyetleri altına alıyor.
Allah’la beraber olmayan, Rahmân’ın zikrinden i’râz eden,
vahye karşı kör davranan vahiyle hareket etmeyen kişinin sonucu
budur işte. Yani Kur’an’ın vahyin alternatifi budur. Rahmân’ın
vahyiyle beraber olmayan kişi elbette şeytanın esiri olacaktır. Çünkü
o kişi Allah’la beraber olmamayı istemiştir. Allah’ın âyetleriyle
beraber olmak istememiştir. Rahmanın zikrinden yüz çevirmiştir.
Rahmanın rahmetinin gereği kendisi için açtığı rahmet kapısını
örtmüş, vahyi örtmüş, güneşe karşı körlük etmiş kişidir. Basîreti
kapanmış artık böylece Kur’an’dan uzaklaşan bir kişinin şeytana
yaklaşması da kaçınılmaz olacaktır.
Kur’an’ı tanımayan Kur’an’la beraber olmayan bir adam ne
yapar da başka? Hayatında amel edecek kitabı olmayan bir adam
ne yapar? Ya bizzat şeytanın ya da yeryüzündeki iki ayakları şeytanların
kulu kölesi olur. Nisâ suresinde bu husus şöyle anlatılır:
“Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp,
inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür
ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!” 338
Yine, Saff suresinde: “Onlar yoldan sapınca, Allah da onların kalblerini
saptırmıştı. Allah, yoldan çıkan milleti doğru yola eriştirmez.”339
Fussılet sûresinde de bu saptıranların sadece şey-tanlar olmadığını
iki ayaklı şeytanların da insanlara Musallat kılınıp onları hak
yoldan saptırdıkları anlatılır. 340
Allah’ın âyetlerini bildiği halde onlarla ilgilenmeyip onlardan
sıyrılıp, onlardan habersiz bir hayat yaşamaya çalışan bu adam
338 4/Nisâ, 115
339 61/Saff, 5
340 41/Fussılet, 25
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 116 -
üzerinde şeytan hâkimiyet kurdu. Boşlukta yakaladığı bu adamın
boğazına bir ip takıp onu gemledi. Boynundaki kulluk ipinin ucunu
Allah’a vermeyen kişi elbette onu birilerine vermek zorunda
kalacaktı. Allah’a kulluktan kaçan kişi elbette birilerinin kucağına
düşecekti. Allah vahyine teslim olup hayatını onlarla düzenlemeye
yanaşmayan kişi elbette birilerinin âyetlerine teslim olmak
zorunda kalacaktı. Evet, Allah’tan kaçan kişi mutlaka ya cin şeytanlarının
ya da insan şeytanlarının ağına düşmek zorunda kalacaktır.
İşte Allah âyetlerinden sıyrılan, Allah âyetlerinin desteğini
kaybeden bu adam sonunda ipinin ucunu şeytanlara kaptırarak
azgınlaşarak onların gideceği yere doğru, ateşe doğru, Cehenneme
doğru hızla ilerlemeye başladı. Allah diyor ki: “Dileseydik, onu
âyetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu.
Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan
köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hali
böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” 341
Eğer isteseydik biz onu o âyetlerle yükseltirdik. Biz dilemiş
olsaydık, o kişi kendisi adına bunu dilemiş ve tercih etmiş olsaydı,
adam gibi ilgi kurduğu tanıdığı âyetlerle yükselmeyi düşünseydi
Biz hem bu dünyada hem öbür tarafta onun derecelerini ve şânını
şerefini yüceltirdik. Eğer o Allah âyetlerine yapışıp hayatını onlarla
düzelseydi Biz de onu onlarla yüceltirdik.
Demek ki âyetin ifadesinden anlıyoruz ki bu Kitabın âyetleri
yükselme sebebidir, rif’at sebebidir. Yeryüzünde insanlara yükseklik
kazandıran, insanları yücelten, insanlara incelik ve yücelik
kazandıran Allah’ın Kitabıdır. Allah’ın kitabını tanıyan en yücedir,
Allah’ın Kitabından haberdar olan en şereflidir. Allah’ın Rasulü
de bu hususta şöyle buyurur: “Oku ve yüksel! Oku ve yücel!” Evet,
Kitabı okuyan, Kitabı tanıyan, Kitapla hareket eden, Kitapla hayatını
düzenlemeye çalışan kişi yeryüzünün en üstünü, en şereflisi
ve en izzetlisidir. Evet işte bu adam da dileseydi, isteseydi bildiği
tanıdığı kitabın âyetleriyle yücelecekti, şeref kazanacaktı ama ne
yazık ki bu adam:
Lâkin o arza çakılıp kalmayı, yere çakılıp kalmayı, arzla bütünleşmeyi,
toprakla öpüşüp yerlerde sürünmeyi, izzetini, şerefini,
değerini ayaklar altına düşürmeyi tercih etti. Kendini yere atmayı
tercih etti. Hem dünyada hem de ukbâda şeref ve haysiyetini
ayaklar altına düşürmeyi yeğledi. Çünkü onun tüm derdi, tüm
arzusu, tüm hemmi ve kıblesi dünya idi. Tüm plan ve programı
dünya ve dünyalık üzerine kurulmuştu. Dünya malına mülküne
341 7/A’râf, 176
BEL’AM
- 117 -
tamah ederek dinini dünyasına feda ediverdi. Dünyası adına dinini
satıverdi. Allah âyetleriyle yücelmeyi terk etti de dünyaya
çakılı kalıverdi. Dünyaya kazık çakma sevdâsına kapıldı da Allah
âyetlerinin kendisinden istediği kulluktan vazgeçiverdi. Elbette
gözünde dünya kıble olmuş bir adamın Allah dinine de Allah
âyetlerine de ayıracak zamanı kalmayacaktı. Dünyayı kıble edindi
de ona ulaşabilmek için dinini de, izzetini de şerefini de satıverdi.
Hevâsına tabi oldu. Hevâ ve heveslerini putlaştırdı. Allah’ın
âyetlerinin içinden sıyrılıp çıktığı için, Allah’ın âyetlerinin korumasından
mahrum kaldığı için, sap gibi ortada ve boşlukta kaldığı
için, hayatını düzenleyecek Allah âyetleri güdümlü vahiy kaynaklı
bir programı kalmadığı için elbette artık onun yapabileceği başka
bir şey yoktur. Artık böyle bir adam Şeytanların maskarası olmaktan
hevâsına takılmaktan kurtulamayacaktır. Alçak dünyanın
alçak makamlarını elde edeceğim diye, filanlar bana biraz makam
verecekler diye, zengin olacağım diye, şöhrete ulaşacağım
diye, toprakla bütünleşeceğim diye, evim, apartmanım, arsam,
dükkânım, tezgâhım olacak diye bir ömür boyu çırpınıp duracaktır
artık. Arzusu, hevesi, hevâsı, keyfi kendisine neyi fısıldamışsa,
nefsi neyi istemişse onların peşinde kendi kendisini helâk edecek
bir hayatın içinde yuvarlanıp gidecektir artık Cehenneme kadar.
Allah diyor ki:
İşte böylelerinin meseli, misali köpek misali gibidir. Bunlar
tıpkı köpek gibidirler. Üzerine gitsen de üstüne varsan da, kendi
haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.
İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hali böyledir. Sen onlara
bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.
Bunlar köpek tabiatlı insanlardır. Burada Rabbimizin bu tip
insanları köpeğe benzetmesini bir kaç vecihte anlamaya çalışıyoruz:
Bildiğimiz gibi köpek hiç bir zaman doyuma ulaşamayan, bir
türlü doyma bilmeyen, sürekli ciğeri açlıkla yanan bir hayvandır.
Doyumsuzluğu simgeleyen bir hayvan tipidir köpek. Şehvetine ve
boğazına düşkünlüğü yüzünden başına gelmedik kalmaz köpeğin.
Bu doyumsuzluğundan ötürü onun üzerine bir taş atsanız
bile acaba yiyecek bir şey mi atıldı diye onun peşinde koşturur.
“Yelhes” diyor Rabbimiz. Yani, zirve noktasında zilletin ve sıfırı
tüketmenin ifadesi. Üzerine varsan da solur, serbest bıraksan da.
Üzerine gidilip zor durumda bırakıldıklarında da solurlar, kendilerine
herhangi bir baskı yapılmayıp serbest bırakıldıkları zaman
da solurlar. Yani o kadar hoş anlatıyor ki Rabbimiz zamanımızda
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 118 -
Allah’ın âyetlerini bilen, kitabın âyetlerini tanıyan, dinden diyanetten
haberdar olan kimi prof, kimi doktor, kimi doçent, kimi
müdür ve amirler görüyoruz ki bugün tıpkı burada anlatılan
köpek gibi din adına türlü türlü naneler yemektedirler. Allah’ın
lutf u keremiyle kitap ve sünnet bilgisine ulaştıkları halde kitabın
âyetlerinden sıyrılarak köpekliğe özenmektedirler. Üzerlerine
varsan da solurlar varmasan da solurlar. Üzerlerine gidilip baskı
yapılsa da pes ifadesi gösterirler kendi kendilerine iken de. Yani
zorlanmadıkları zaman da aynı tavrı sergilerler. Yani mecbur değillerken
bile teslimiyet izhar edip el kaldırırlar. Hani bir soruşturma,
bir sıkıştırma söz konusu olduğu zaman neyse de hiç bir baskıya
maruz değillerken bile yine düzen adına, yine güçlüler adına
dini yamultmadan yana, dini zâlimler lehine bozmadan yana bir
tavır sergiliyorlar. Dinlerini dünyaları adına satmış, üç kuruşluk
dünya menfaati için dinlerini dünyaları haline getirmiş, dinlerini
dünyalarına yama yapmış, dünyalık bir kısım makamlar adına
Allah âyetlerinden uzaklaşmış, konumlarımız sarsılacak endişesiyle
Allah âyetlerini her yerde gündeme getirmekten korkan, bu
korkularından ötürü gündeme getirmedikleri âyetlerden kopmuş,
uzaklaşmış, Allah âyetlerini kendileri için işlemez hale getirmiş bu
insan tiplerinin böylece köpekleştiklerine şâhid oluyoruz bu gün.
Ne atarsan kendilerine onu yiyecek bir şey zannederler. Daima
kendi çıkarlarını düşünürler. Herhangi bir kapıdan kendilerine
bir şeyler geldimi belki ileride bunun devamı gelecektir diye o
kapıya sadık kalmaya özen gösterirler. Başka bir kapıdan biraz
fazlası geldiği zaman önceki kapıyı unutup bu defa da oraya sadık
kalırlar. İşte Allah kapısını unutmuş, Allah âyetlerinden uzaklaşmış
başka kapılarda kemik arayan materyalist insan tipleri.
Hangi kapıdan ne atılacak diye o kapılar hatırına dini gündeme
getirmeyerek ya da o kapıların istediği biçimde Allah’ın âyetlerini
yorumlayarak bekleşip dururlar. Devletten bir makam koparabilme
hatırına Allah’ın dinini eğip bükerler. Zâlim iktidarların bozuk
düzen düşüncelerine, İslâm dışı hayatlarına Kur’an’dan ve sünnetten
destekler bulmaya çalışırlar. Allah âyetleriyle zâlimleri desteklemeye
çalışıyorlar.
Bu köpeklerin bir özelliği de Allah’ın dini gündeme geldiği
zaman, Allah’ın yüce âyetleri okunduğu zaman, Allah’ın sistemi
ortaya konulduğu zaman, sistem için bir tehlike söz konusu olduğu
zaman her birinin bir inden ulumaya, ürmeye başladığını
görürsünüz. Birisi çıkıp Allah âyetlerini gündeme getirdiği zaman
buna tepki olarak bu köpeklerden bir tanesinin ürmesiyle ötekilerin
de hep bir ağızdan onu takıp ettiklerini ve o müslümanın
BEL’AM
- 119 -
sesini soluğunu boğmaya ve meydana getirdiği tesiri silmeye çalıştıklarını
görüyoruz.
İşte bizim âyetlerimizi yalanlayan bir toplumun misali budur.
Evet, Allah’ın âyetlerinin bilgisine sahip oldukları halde, kitap
sünnet bilgisini elde etmiş oldukları kalde onları bir kenana bırakıp,
onları yalan sayıp, yok farzedip, onların defterini dürüp kendi
hevâ ve hevesleriyle bir hayat yaşayan insanların durumu budur.
Hayatlarını Allah’a ve peygambere sormadan yaşayan insanların
durumu budur. Allah için bu âyetlerle kendimizi bir sorgulayalım.
Eğer şu anda müslümanız diyen bizler Allah’ın kitabıyla ve Rasulünün
sünnetiyle ilgisiz bir hayatın içindeysek, hayatımızı kitap
ve sünnete sormadan yaşıyorsak veya kitabı bildiğimiz tanıdığımız
halde, Allah’ın âyetlerinin bilgisine sahip olduğumuz halde
yine de kitap kaynaklı bir hayata yanaşmıyorsak o zaman bilelim
ki bizler de bildiğimiz o âyetlerle yücelmek yerine, dünya ve
âhirette şerefli bir hayata talip olmak yerine dünya ve âhirette
rezil bir hayatın mahkûmu olanlardan olacağız demektir. Allah
âyetlerini bırakır da hevâ ve heveslerimiz istikametinde bir hayat
yaşamaya kalkışırsak o zaman bilelim ki biz de köpekliğe râzıyız
demektir Allah yâr ve yardımcımız olsun. Allah bize basîret ve
şuur versin inşallah.
“Âyetlerimizi yalan sayan, kendine zulmeden millet ne kötü bir
misaldir!”342 Bizim âyetlerimizi yalanlayan, yalana çıkaran, boşa
çıkaran, âyetleri yok farzeden, âyetlerimizi geçersiz hale getiren,
işlemez hale getiren âyetlerimizden habersiz bir hayat yaşayan
böylece nefislerine zulmeden, kendi kendilerine yazık eden, kendi
kendilerini boşa harca-yan kimselerin ne kötü bir misali vardır.
Bunlar kendi kendilerine yazık eden insanlardır. Kendilerini olmamaları
gereken makamda tutan ve Cehenneme götürüp atan
insanlardır bunlar. Kendi kendilerini götürüp uçuruma atan insanlardır.
“Allah’ın doğru yola sevkettiği kimse doğru yolda olur. Saptırdığı
kimseler ise, işte onlar mahvolanlardır.” 343 Kim hidâyette olmayı dilemiş,
tercihini hidâyete kullanmış Allah da ona hidâyet etmişse
onu hidâyete erdirmiş, kim de dalâleti, sapıklığı tercih etmiş Allah
da onu saptırmışsa işte onlar kaybedenler mahvolanlardır, hüsrana
mahkûm olanlardır.
Rabbimiz önce henüz onları yaratmadan onlardan söz alıyor
sonra onları semî’ ve basîr kılıyor, hidâyeti anlamaya ve kabule
342 7/A’râf, 177
343 7/A’râf, 178
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 120 -
hazır hale getiriyor, mayalarını hidâyetle yoğuruyor, sonra onlara
yaratılış öncesi verdikleri misaklarını hatırlatıcı kitaplar ve
peygamberler gönderiyor. Kâinatta kendilerine Allah’a verdikleri
bu misaklarını ilân edici, onları kulluğa teşvik edici binlerce görsel
âyet yaratıyor. Bu âyetlere intikal edebilecek göz, kulak, kalp,
akıl veriyor. Adeta onları bu misaklarına zorluyor, kul olmaları için
lehlerinde bu kadar imkânları hazırlıyor. Bütün bu hazırlanmış
imkânlara rağmen yine de onlar hidâyeti değil de sapıklığı tercih
etmişlerse o zaman da hem dünyada hem de âhirette hüsrâna uğrayanlardan
olduklarını, kaybedenlerden olduklarını, kendilerini
boşa harcadıklarını haber veriyor Rabbimiz.
Evet, Allah kime hidâyet edip yol göstermişse onu hidâyete
erdirmiştir. Allah hâdîdir. Allah yol göstericidir. Kitaplar ve peygamberler
de yol göstericidirler bu mânâda. Cenâb-ı Hak kitaplar
ve peygamberler göndererek kullarına hidâyetini ulaştırır. Rabbimizin
kulların gönderdiği kitap ve peygamberler Onun kullarına
açtığı rahmet kapılarıdır. Bu anlamda hidâyet herkese açıktır.
Yani Allah’ın kullarına gönderdiği kitapları “ Hüden linnas” Bütün
insanlık için hidâyet kaynağıdır. Aslında Kur’an herkese genel
manada hidâyeti göstermek için inmiştir. Ama herkes bu kitabın
hidâyetini kabul etmede, isteyerek bunun hidâyetini seçmede
eşit olmayacaktır. Kimileri bununla hiç ilgilenmeyecek, bunu anlamaya
yanaşmayacaktır. Bakıyoruz hâdi kelimesi, hüden kelimesi
Kur’anda onbeş ayrı manada kullanılmıştır. Allah hüdendir, Tevrat
hüdendir, Kur’an hüdendir, Kâbe hüdendir, Peygamberimiz
hüdendir, başka hüdenler de vardır Kur’an’da. Buna göre hüden
olarak ne Peygamberimiz’in, ne Kâbe’nin ne de Kur’an’ın bizzat
kendisi birinin elinden tutup dini kabul ettirici olma derecesine
vardıramaz meseleyi. Yani gerek Kur’an ve gerekse Peygamberimiz
bizzat insanların kalplerine imanı sokmakla değil bu imanı
insanlara tanıtmak-la mükelleftirler. Öyleyse kimse Kur’an’a yanaşmadı
mı Kur’an kimseye hidâyet edemez. Kur’an’a yaklaşan
kişi eğer onunla yol bulmak isterse ancak o, o zaman hidâyet edebilir.
Çünkü “Hüden linnas” dır Kur’an. Ama “Hüden lil müttakin”
dir de aynı zamanda. Ne demek o? Yani herkese yol gösterecek
kapasitede değil. Yani herkes bununla yol bulmak istemez, herkes
buna yol sormaya gelmezse o zaman, o sadece takvâlılara yol
gösterecek, sadece onlara hidâyet edecektir. Ötekiler için hatta
yine Kur’an’ın ifadesiyle bu kitap kimilerinin zararını, ziyanını arttıracaktır.
BEL’AM
- 121 -
“Kur’an zâlimlerin ancak zararını artırır.”344 Demek ki Allah hidâyeti
isteyenlere kitapları, peygamberleri ve diğer hidâyet vesileleriyle
hidâyet eder. Allah kullarının kalplerine hidâyete yönelik inşirah
verir, hidâyetine karşı onların kalplerini, zihinlerini açar, onların
ellerinden tutar, küfre ve kâfirlere karşı gönüllerine tiksinti yerleştirir,
şeytan ve ordularına karşı onların kalplerindeki korkuyu kaldırıp
onun yerine cesaret koyar, Cenneti sevdirir, Cehennemden
nefret ettirir, rızâsıyla hoşnut eder, razı olduklarını sevdirir, namazı,
orucu, zekâtı, helâlleri sevdiklerini sevdirir sevmediklerine
karşı kalplerine tiksinti verir. Bütün bu tasarruflar da Rabbimizin
hidâyet cümlelerindendir. İşte kendileri kendi özgür iradeleriyle
hidâyeti istemiş olan kullarına böylece hidâyetini ulaştırır Rabbimiz.
Ama ötekilere, yani sıfırı tüketenlere, iflâs edenlere gelince
bunlar iradelerini sapıklıktan yana kullanan kimselerdir. Allah’ın
kendilerine açtığı kitap ve peygamberler gibi hidâyet kapılarından
girmek istemeyen, rahmet kapılarından istifade etmek istemeyenler,
kitapla beraber olmayanlar, peygamberle tanışmak istemeyenler,
Allah’ın hidâyet vesileleriyle ilgi kurmayanlar kendi
fiilleriyle, kendi iradeleriyle sapıklığı tercih ettikleri için Allah da
onlar için tüm dalâlet yollarını açıvermiş ve artık böyleleri şeytanların,
hevâ ve heveslerinin peşine takılıp dünyada da ukbâda da
kaybedenlerden olmuştur.
Fahreddin Yıldız der ki:
Yüz yetmiş beş ve yüz yetmiş altıncı âyetlerde, aklını ve iradesini
yanlış yönde kullanıp inanma ihtiyacına kulak tıkayan insanın durumu
tasvir edilir. Allah’ın âyetlerini göz ardı eden insan, ciddi hataya
düşer. Zira şeytan yetişip onu yakalar; o da vahim bir sapışla
ciddi hataya düşen kimselerden olur.
Âyetlerde tasvir edilen insan tipi, ilahî mesajı anlayan fakat
ona yanaşmayan kimsenin durumunu anımsatır. O, hep dünyaya
sarılıp yalnızca kendi heves ve arzularının peşinden gittiği için,
kışkırtılan köpeğe benzer; kendi haline bırakıldığında da, üzerine
varıldığında da hemen hırlar. Aslında bu benzetmeyle, inkârcı insanın
bunalımlı hali gözler önüne serilmektedir. Çünkü inanmamış
insan, harici şartlar ne olursa olsun, dâima ruhsal huzursuzluğun,
aklı ile bedensel güdüleri arasındaki çatışmanın kaosunu
yaşar. Bu yüzden inkârcı tipler, inanmış bir insanın eriştiği zihinsel
berraklıktan ve ruhsal dengeden yoksundurlar. Sonuçta inanmış
insan yücelir, maddeci değerlere gömülüp ruhen yoksullaşan kimse
de kendi kendini tüketmiş olur.
344 17/İsrâ, 82
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 122 -
178’inci âyette de, Allah’ın âyetlerini yalanlayıp işledikleri
haksızlıklarla kendilerini yıkıma götüren toplumların vahim durumu
dile getirilir. Bu âyet, Allah’ın dinini hayatın dışında tutan
kişi ve toplumların, sürekli bunalım içinde olacakları ve çöküşü
yaşayacakları mesajını verir. Bu mesaj, Allah’ın kitabı kendisine
geldiği halde ondan yüz çeviren ve kendi değerini düşüren her
fert ve toplum için geçerlidir.
178 ve 179’uncu âyetlerde, hidâyet ve dalâlet gerçeğine; insan
olmanın gereklerini yerine getirmeyen kimselerin, hayvanlardan
daha aşağı dereceye düşeceklerine dikkat çekilir. Kâinatta her şey,
Allah’ın yasaları doğrultusunda gerçekleşir. Allah, insanları doğru
yola veya sapıklığa zorlamaz; aksine özgür bırakır. Bunun için
âyetlerde cebre delâlet eden herhangi bir işaret yoktur. Zira insan
irâdesinin özgürlüğü tartışma dışıdır. Aksi halde insanın tüm sorumlulukları
düşer ve varlık sebebi anlamsızlaşır. Şu halde, aklını
ve iradesini doğru kullanan insan hidâyete erer; yanlış kullanan
da sapıklığa düşüp şaşkın ve perişan olur.
Burada, insan olmanın icaplarını yerine getiremeyen kimseler
kınanır. Bunların, kalpleri olduğu halde anlamadıkları, gözleri
olduğu halde görmedikleri, kulakları olduğu halde işitmedikleri
belirtilir. Aslında her canlının gözü görüp kulağı işittiğine göre
âyetin asıl maksadı, insana yakışır biçimde anlamak, görmek ve
işitmektir. Öyleyse kurtuluşu isteyen her insan, kalbini ve gözünü
açıp hakkın sesine kulak vermelidir. Zira kalbi ve gözü kapalı,
kulağı da hakikate tıkalı olan insan, yaratılış gayesini gerçekleştiremez
ve Allah’ın kendinden istediği onur burcuna yükselemez;
aksine esfel-i sâfilîn yolcusu olur ve en derin çukurlara yuvarlanır.
Muhammed Esed der ki:
175 / Ve kendisine mesajlarımızı lütfettiğimiz halde onları bir kenara
atan kimsenin başına gelecek olanı anlat onlara: Şeytan yetişip yakalar
onu ve o da, başka niceleri gibi, vahim bir sapışla sapıp gider.
176 / İmdi, Biz eğer dileseydik, onu âyetlerimizle yüceltir, üstün kılardık:
fakat o hep dünyaya sarıldı ve yalnızca kendi arzu ve heveslerinin
peşinden gitti.
Bu bakımdan, böyle birinin durumu (kışkırtılan) bir köpeğin durumu
gibidir: öyle ki, onun üzerine korkutarak varsan da dilini
sarkıtıp hırlar, kendi haline bıraksan da. Bizim âyetlerimizi yalanlamaya
kalkan kimselerin hali işte böyledir. Öyleyse, bu kıssayı
anlat, ki belki derin derin düşünürler.
177 / Âyetlerimizi yalanlamaya kalkan toplumun hali ne kötüdür:
BEL’AM
- 123 -
çünkü işledikleri haksızlıklar (sadece) kendilerini yıkıma götürür.
178 / Allah kime yol gösterirse, gerçekten doğru yola erişen işte
odur: O’nun sapıklık içinde bıraktığı kimselere gelince, büyük kayıp içinde
olanlar da işte böyleleridir!
“Ve kendisine mesajlarımızı lütfettiğimiz halde onları bir kenara atan
kimsenin başına gelecek olanı anlat onlara”: Lafzen, “onun haberini/
durumunu onlara ilet.”
“Şeytan yetişip yakalar onu ve o da, başka niceleri gibi, vahim bir
sapışla sapıp gider.”: Lafzen, “ciddî bir hataya düşen kimselerden
oldu”. Metnin aslında bu âyetin tamamı geçmiş zaman kipindedir;
fakat âyetin açık anlamı genel bir gerçeğin ifadesi durumunda
olduğu345 ve bazı müfessirlerin ileri sürdüğü gibi, bilinen belirli
bir kişiyi îma etmediği için, onu geniş zaman kipiyle aktarmak
daha uygun geldi bize. Burada sözü edilen insan tipi, ilahî mesajı
anlayan ama buna rağmen, bir sonraki âyette işaret edildiği gibi,
“dünyaya fazla sarılması”, yani hayata maddeci, “dünyevî” bir açıdan
bakması yüzünden hakkı kabule yanaşmayan kimsedir. 346
“Bu bakımdan, böyle birinin durumu (kışkırtılan) bir köpeğin durumu
gibidir: öyle ki, onun üzerine korkutarak varsan da dilini sarkıtıp hırlar,
kendi haline bıraksan da.”: Tutum ve davranışları yalnızca dünyaya
bağlı/dünyaya bağlayıcı arzularının ona günübirlik “fayda” ya
da “zarar” olarak gösterdiği şeyler tarafından belirlendiği için, bu
bölümde anlatılan insan tipi, haricî şartlar ne olursa olsun, daima
aklıyla bedensel güdüleri arasındaki çatışmanın ve dolayısıyla içsel
huzursuzluğun, hayalî korku ve kuruntuların kurbanı durumundadır.
Bunun için de, inanmış bir kişinin inanç yoluyla eriştiği zihnî
berraklıktan, ruhî dengeden yoksundur. 347
Muhammed Esed, 62/Cum’a sûresi, 5. âyetin tefsirinde de şunları
söyler:
“Tevrat’ın yükü ile onurlandırılmış iken bu yükü taşıyamamış
olanların durumu, sırtına kitaplar yüklenmiş (ama onlardan habersiz
bulunan) merkebin durumuna benzer.
Allah’ın mesajlarını yalanlamaya şartlanmış olanların durumu ne acıdır,
çünkü Allah rehberliğini böyle zâlim bir halka ihsan etmez!” 348
“Tevrat’ın yükü ile onurlandırılmış iken bu yükü taşıyamamış olanların
durumu...” Daha önceki pasajda işaret edilen, Allah’ın vahyinin
345 Karş. Katâde, ‘İkrime ve Ebû Müslim’in beyanına dayanarak Râzî
346 Karş. 27:82’deki “yerden çıkarılan yaratık” temsîli.
347 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı
348 62/Cum’a, 5
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 124 -
hem kutsal bir emânet hem de bir lütuf olduğu düşüncesiyle bağlantılı
olarak söylem, şimdi de, Yahûdilerin Tevrat sonrası dönemde
gösterdikleri, bu emânete ihânet problemine geçmektedir.
Onlara, Allah tarafından, O’nun birliği ve benzersizliği mesajını
bütün dünyaya ulaştırma görevi emânet edilmişti. Ama onlar,
Hz. İbrahim, İshâk ve Yakub soyundan gelmiş olmaları sebebiyle
kendilerini “Allah’ın seçilmiş toplumu” olarak gördüklerinden ve
dolayısıyla, ilahî mesajın başka bir toplum için değil yalnız kendileri
için geldiğine inandıklarından bu görevi yerine getiremediler.
Bundan dolayı, peygamberliğin İsrâiloğullarına mensup olmayan
herhangi bir kimseye verilmiş olması ihtimalini inkâr ettiler 349 ve
böylece Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğini, bizzat Tevrat’ta
bile o’nun gelişi ile ilgili açık bir haber bulunmasına rağmen, reddettiler.
350 Onlar, Hz. Mûsâ’ya indirilen ilahî kelâmın temel anlamını
böylece çarpıtmak suretiyle, bizzat kendileri ondan gerçek
bir manevî fayda elde etmeyi ve onun öğretilerine uygun şekilde
yaşamayı sağlayamadılar. 351
“İnsanlara karşı muktedir ve şerefli olan kimseler, güçleri yettiği
halde kötülüğü men etmezlerse, muhakkak Allah Teâlâ onları
zelil ve perişan eder.” 352
“Ya emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yaparsınız, ya da
Allah üzerinize zâlim bir sultanı Musallat kılar.” 353
“Bu ümmet içinden bazı kimseler mahşer gününde kabirlerinden
maymun ve domuz sûretinde kalkacaklardır. Bunların günahları,
günahkârlarla beraber oturup kalkmak, güçleri yettiği halde
onları kötülüklerden men etmemektir.” 354
“İnsanlar kötülüğü görüp önlemedikleri zaman, Allah Teâlâ’nın, onların
hepsini azâba uğratmasından korkulur.” 355
“Öyle zamanlar gelecek ki, kötülükten sakındıranların sayısı,
insanların onda birinden daha az olacaktır. Sonra bunlar da gider
ve artık kötüyü yasaklayan tek kimse