Çarşamba, 20 Ocak 2021 18:49

Küfür, Kâfir ve Tekfir

Yazan
Ögeyi değerlendirin
(0 oy)

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله


Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -14-
KÜFÜR, KÂFİR ve TEKFİR
Yazarı:
Ahmed Kalkan
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2012
Baskı:
İSTANBUL MATBAACILIK
Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: 0 212 482 52 66
KÜFÜR, KÂFİR ve TEKFİR
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-14-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
Düzen kendi insanını yetiştirdi. İnsanımız, öyle yozlaştı, öyle seküler bir hayatı içselleştirdi ki, artık söylediği bir söze “bu küfürdür” denildiğinde, yaptığı bir davranışa, “bu davranış insanı kâfir yapar” diye ikaz edildiğinde hiç etkilenmiyor. Duyarlılığını kaybetmekten de öte bir husus bu. İman ve küfrü önemsememek, Allah rızâsını önemsememek, cenneti ve cehennemi önemsememek demektir. Küfrün temel sebebi kibir ve cehâlettir.
Küfür, realiteyi, hakikati çarpıtmaktır. Küfür, varlıktaki, yaratılıştaki güzellik ve mükemmelliği, nimet ve lütfu görmeme, görmezlikten gelme illetidir; bir fıtrat nankörlüğüdür. Akı kara, karayı ak görmektir; Görülmesi gerekeni görmemek, bakar körlüğü tercih etmektir. Küfür, bir hastalıktır, bir ârızâ ve anormalliktir. Doğal olanın, fıtratın dışına çıkmaktır. Kalpte başlayan bu hastalık, kafaya ve bütün organlara yayılır. İmanla tedavi edilmedikçe çabuk büyüyen ve tüm vücudu kaplayan bu kanser mikrobu, kişinin âhiretini ve dünyasını mahveder. İslâm’ın hâkim olmadığı çevre şartları, bu küfür mikrobunun alabildiğine yayıldığı hastalıklı ortamlardır.
İman ve küfür hükümlerinde tebliğ esastır. Tebliğ kendilerine gitmeyen ve kendilerinin de anlayıp öğrenmesine imkân bulunmayan kişileri tekfir etmemek, İslâm’ın kaidesidir. Bunlara, kâfir değil, müstaz’af adı verilir. Hakiki küfür, zarûrât-ı diniyyeden olduğu kesinlikle bilinen şeylerin tamamını veya bir kısmını kalbin tasdik etmemesidir.
İman gibi “küfür” de nötr bir kavramdır. Nesnesine (neyin küfredildiğine) göre olumlu veya olumsuz anlamda kullanılır. Meselâ tâğuta küfür, her mü’minin imandan önce yerine getirmesi gereken temel görevidir. “… Kim tâğuta küfredip inkâr eder ve Allah’a iman ederse, o, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, (her şeyi) işitir ve (her şeyi) bilir.”1 Tâğutlar (onların yaptıkları) inkâr edilecek, onların (varsa) iyiliklerine, nankörlük yapılacaktır. Müslümanın küfrü küfr-i berâedir. Teberrî etmek, (tâğutardan, küfür toplumundan) uzaklaşmak, tanımamak, reddetmek, hâkimiyet ve otoritelerini kabul etmemek, “küfr”ün anlam sahası içerisindedir.
1 (2/Bakara, 256)
Küfür, bir kimsenin iman edilmesi gerekli esaslara iman etmemesidir ki, yalanlama ve inkârı, tasdiki terk etmeyi, ikrah, yani şiddetli zorlama ve engel bulunmadığı halde ikrarı terk etmeyi de içine alır. İmandaki tasdik gibi, küfürdeki tekzib (yalanlama) de kalble, sözle veya davranışla olur. Kalp ile yalanlama nasıl küfür ise, ikrah (zorlama) olmaksızın sözlü yalanlama da öyledir. Hatta, elfâz-ı küfrü (küfür sözünü) böyle sözle ifade etmek, daha çirkin bir düşmanlığı açığa vurmak olur. Aynı şekilde fiilî (davranışla) yalanlama da böyledir.
Küfür ehlinin sahip bulunduğu dünya imkân ve nimetlerine bakarak onların kemal ve mutluluğuna hükmetmek yanlıştır. “Küfre sapanların beldeler boyu işten işe geçip, (refah içinde) diyar diyar dolaşmaları seni sakın aldatmasın! Bütün bunlar azıcık menfaatlenmedir. Onların son varış yerleri cehennemdir. Ve ne kötü varış yeridir o!”2; “Küfre sapanlar asla sanmasınlar ki, bizim onlara mühlet vermemiz nefislerinin lehinedir.”3; “Küfredenler sakın sanmasınlar ki, yarışı kazandılar. Onlar kimseyi âciz bırakamazlar.”4; “Rablerini inkâr edenlerin durumu; amelleri fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer.”5
İşte bu eserde küfür konusu enine boyuna tahlil edilmekte, haksız tekfirin zararları ve tekfir için gerekli şartlar gibi hususlar açıklanmaktadır. Gençler arasında giderek artan dozda haksız tekfircilik yaygınlaşmakta, tekfircilik bir hastalık, hem de çabuk bulaşan bir maraz halini almaktadır.
Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım Müslümanları parçalıyor, birbirine düşürüyor, usulüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da kapatıyor. Tekfir hastalığı yüzyıllardır İslâm toplumlarının birleşmelerinin önünde en büyük engeldir. Tekfircilik anlayışı Müslüman cemaatleri içten içe kemiren bir virüs olmuştur. Genelde tekfir hadisesi ilimde sığ olanlar ve genç Müslümanlar tarafından gündeme getirilmektedir. İslâmî yorum farklılıkları, Müslümanların kardeşliğini, yardımlaşmasını ve aynı safta ibadet ve cihad etmesini engellememelidir.
Tekfirci akımlar; ümmetin sorunlarını çözmek güdüsüyle mi bu işe kalkıştılar, İslâmî birlikteliğe katkı sağlamak ve Müslümanların yararına dönük mü hareket ediyorlar, yoksa grup, mezhep taassubu, intikam ve sığ düşünceleriyle mi hareket ediyorlar? Tekfir
2 3/Âl-i İmran, 196-197
3 3/Âl-i İmran, 178
4 8/Enfâl, 59; 24/Nur, 57
5 14/İbrahim, 18
hastalığına yakalanan bir Müslüman için öncelik, Müslümanların ümmet şeklinde birliği ve güçlenmesi değil; kendi cemaatinin düşüncesi ve diğer Müslümanlarla yaptığı münazaralarda haklı çıkma gayreti olmaktadır.
Hâlbuki Yüce Allah bize şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin. Yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız da gücünüz gider. Sabredin şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.”6; “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız ve bir birinizden ayrılmayınız.” ve “Allah kalplerinizi birleştirdi de onun nimeti sebebiyle kardeş oldunuz.”7
Küfürden sakınan, haksız tekfirden kaçınan şuurlu muvahhid mü’minlere selâm olsun!
Ahmed Kalkan
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
Kasım 2012, Ümraniye
6 8/Enfâl 46
7 3/Âl-i İmran 103
İÇİNDEKİLER
Küfür; Anlam ve Mâhiyeti / 11
Kur’an’da Küfür Kavramı (Nankörlük ve İnkâr) / 17
Küfrün Anatomisi / 26
Kâfirin Kalbi / 31
Küfrün Sebepleri / 32
Müslüman-Kâfir İlişkisi / 33
Kâfirlerle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış / 34
Kâfir Akrabalarla İlişki / 38
Elfâz-ı Küfür / 43
Ef’âl-i Küfür / 52
Tekfir ve Büyük Günah İşleyenin İtikadî Durumu / 55
Haksız Tekfir; Bir Müslümanı Küfre Nispet Etme / 60
İtidâl/Denge / 60
Dinde Aşırılık / 61
Tekfircilik Hastalığı / 66
Tekfir Konusunda Âyet ve Hadisler / 66
Tekfir Konusunda Kurallar / 77
Tekfîre Engel Olan Mâniler / 105
Tekfîr Konusunda Yetkili Merci / 126
Mü’minlerin İnsanlar Hakkındaki Kanaati / 130
Küfrün Kısımları; Büyük ve Küçük Küfür / 132
Haksız Tekfirin Tehlikesi / 141
Küfürden Korunma Yolları / 142

- 11 -
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR

Küfür; Anlam ve Mâhiyeti

Kur’an’da Küfür Kavramı (Nankörlük ve İnkâr)

Küfrün Anatomisi

Kâfirin Kalbi

Küfrün Sebepleri

Müslüman-Kâfir İlişkisi

Kâfirlerle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış

Kâfir Akrabalarla İlişki

Elfâz-ı Küfür

Ef’âl-i Küfür

Tekfir ve Büyük Günah İşleyenin İtikadî Durumu

Haksız Tekfir; Bir Müslümanı Küfre Nispet Etme

İtidâl/Denge

Dinde aşırılık

Tekfircilik Hastalığı

Tekfir Konusunda Âyet ve Hadisler

Tekfir Konusunda Kurallar

Tekfire Engel olan Mâniler

Tekfir Konusunda Yetkili Mercî

Mü’minlerin İnsanlar Hakkındaki Kanaati

Küfrün Kısımları; Büyük ve Küçük Küfür

Haksız Tekfirin Tehlikesi

Küfürden Korunma Yolları
“Gerçekten kâfir olanları (küfürlerinde bilinçli olarak ısrar eden kimseleri) inzâr etsen de etmesen de (azap ile uyarıp korkutsan da korkutmasan da) müsâvidir. Çünkü onlar iman etmezler.” 1
Küfür; Anlam ve Mâhiyeti
Küfür, “ke-fe-ra” fiil kökünden masdar olup, lügatta ‘bir şeyi örtmek’ demektir. Bu anlamıyla tohumu toprağa eken ve böylece onu örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için kınına, karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta da kâfir denir. Bazı ibâdetler ve tevbe de birtakım günahları örttüğü için bunlara da keffâre(t) denilmiştir. Yine aynı kökten gelen “küfrân” ise, nimeti örtmek, yani nankörlük yapmak demektir.
1 2/Bakara, 6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 12 -
Günahları örten bedele de “keffâret” denilir. Kâfir kişi de Allah’ın
varlığını, âyetlerini, nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten,
bilmezlikten gelip inkâra gittiğinden bu ismi almıştır.
Küfre sapan kimseye kâfir (çoğulu: küffâr, kâfirûn, kefere)
denilir. Küfür, imanın zıddı olduğu gibi, kâfir de mü’minin zıddıdır.
Kâfir, gerçeği örten, nimeti saklayıp inkâr eden kişi demektir.
Yaratıcı’nın en büyük nimetleri olan Allah’ın âyetleri, tevhidî iman,
peygamberlik, din, hidâyet vb. hususları saklamak veya görmezlikten
gelmek kâfirliğin en belirgin şeklidir.
Küfür, realiteyi, hakikati çarpıtmaktır. Küfür, varlıktaki, yaratılıştaki
güzellik ve mükemmelliği, nimet ve lütfu görmeme,
görmezlikten gelme illetidir; bir fıtrat nankörlüğüdür. Akı kara,
karayı ak görmektir; Görülmesi gerekeni görmemek, bakar körlüğü
tercih etmektir. Küfür, bir hastalıktır, bir ârızâ ve anormalliktir.
Doğal olanın, fıtratın dışına çıkmaktır. Kalpte başlayan bu hastalık,
kafaya ve bütün organlara yayılır. İmanla tedavi edilmedikçe
çabuk büyüyen ve tüm vücudu kaplayan bu kanser mikrobu, kişinin
âhiretini ve dünyasını mahveder. İslâm’ın hâkim olmadığı çevre
şartları, bu küfür mikrobunun alabildiğine yayıldığı hastalıklı
ortamlardır.
Küfür, bir kimsenin iman edilmesi gerekli esaslara iman etmemesidir
ki, yalanlama ve inkârı, tasdiki terk etmeyi, ikrah, yani
şiddetli zorlama ve engel bulunmadığı halde ikrarı terk etmeyi de
içine alır. İmandaki tasdik gibi, küfürdeki tekzib (yalanlama) de
kalble, sözle veya davranışla olur. Kalp ile yalanlama nasıl küfür
ise, ikrah (zorlama) olmaksızın sözlü yalanlama da öyledir. Hatta
elfâz-ı küfrü (küfür sözünü) böyle sözle ifade etmek, daha çirkin
bir düşmanlığı açığa vurmak olur. Aynı şekilde fiilî (davranışla) yalanlama
da böyledir. İman edilmesi arzu edilen mukaddes şeylere
fiilen hakaret ve alay etmek, küçümsemek ve hafife almak, bunları
bozmaya çalışmanın en çirkin küfür olduğunda şüphe yoktur.
Yalnız kalpte gizlenen küfre küfür denip de, sözlü veya fiilî olarak
açıklanan ve ilan edilen küfre küfür denilmemesi nasıl mümkün
olur? Ancak, o sözlü veya fiilî küfür izharı, “kalbi imanla dolu olduğu
halde inkâra ikrah olunan, zorlanan değil”2 şer’î istisnâyı bildiren bu
âyet gereğince zaruri bir zorlamaya dayanması hâriç. Fiilî tekzib
(davranışla ilgili küfür), iman ile bir araya gelmesi mümkün olmayan
fiili yapmaktır. Ancak fiilî tekzib (davranışla ilgili küfür) ile fiilin
yokluğu arasında büyük fark vardır. Mesela, namaz kılmamak
başka, haça tapmak yine başkadır. Namaz kılmamak küfür değilse
2 16/Nahl, 37
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 13 -
bile haça tapmak kesin küfür olur. Bu bakış açısından, amelin terkinin
fiilî yalanlama olup olmadığı şüpheli olduğundan, küfrü gerektiren
bir durum olup olmayacağında ihtilaf edilmiştir. Hâlbuki
hakaret ve hafife almayı ifade eden, aynı şekilde Mushaf’ı çirkefe
atmak, güneşe tapınmak, putlara veya heykellere secde etmek,
küfrü yayıp neşretmek, günahı ve haramı helâl; helâli de haram
saymak... gibi bizzat küfür eseri şeyler; küfür delili olduğu belli
bulunan yalancıların fiilleri -bir ikrah, yani zorlama zarureti yoksaküfür
olduğunda hiç ihtilaf edilmemiştir.
Yukarıda açıklama yapıldığı üzere, ameli terk etmenin ve her
günahın küfrü gerektirdiği söylenmiyor. Fakat bu mesele, istismar
edilerek kötüye kullanılmıştır. Ameli terk etmek iki türlüdür: Birisi
cüz’î (kısmen) terk, diğeri küllî (tamamen) terk. Yani biri terk
etmek, biri de terk etmeyi alışkanlık edinmektir. Meselâ, bazen
namaz kılmayan ile namazı terk etmeyi alışkanlık haline getiren
arasında büyük fark vardır. Namaza imanı olan, onu vazife tanıyan
kimsenin -beşer hali- ara sıra bazı üşengeçliğinin bulunabilmesi
akla uygundur. Şu halde cüz’î terk, küfür olmayabilir. Fakat
ameli terki alışkanlık edinen, namaz kılmayı hiç hatırına getirmeyen,
ömründe hiç kılmayan ve hatta kılmamaya azmetmiş bulunanların
kıble ehli (müslüman) olduklarına, Allah’a, Peygamber’e
ve peygamberlere, Kur’an’a ve âhirete, farz olan vazifelere imanı
bulunduğuna nasıl hükmedilebilir? Özetle iman, tevhid tertibiyle
bütün inanılacak şeylere bölünmez bir bağlılıkla uymak; küfür de
onlardan, birinin bile olsun, bulunmamasıdır. Yani küfür için iman
edilecek şeylerin hiçbir ine inanmamak şart değildir. Birine veya
bir kısmına inanmamak da küfürdür. İman, bir bütünlüğü gerektirir.
Küfür ise, onun tersi olduğundan, bir kısmı inkâr ile de vâki
olur; tamamının inkârı şart değildir. İman ile küfür, sade zıt değil;
birbirinin tersidirler. Ne toplanırlar, ne yükselirler; arada vasıta, iki
menzil arasında bir menzil (el-menzile beyne’l-menzileteyn) yoktur.
Bir insan ya kâfirdir; ya mü’min. Fâsık (günahkâr) da işlediği
suça göre bunlardan biridir.
İman ile küfür, iki görüş açısından düşünülür. Birisi, insanın
yalnız Allah’a karşı vaziyeti; diğeri de mü’minlere karşı vaziyetidir.
Birincisinde mü’min, yalnız Allah’ın ilmini düşünerek imanını
ve kendini ona göre kontrol ve teftiş eder. Bu noktada hem
içinden ve hem dışından sorumludur. İkincisinde, insanların ilmi
ve onlara kendini ne şekilde tanıttığını, ne gibi muâmele yaptığını,
onların ilmine karşı kendisinin ne gibi bir muameleye tabi
tutulması gerektiğini düşünerek imanını ve kendini ona göre
kontrol ve teftiş eder. Çünkü İslâm’da Allah’ın hakları, bir de
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 14 -
kulların hakları yönü; imanın bir ferdî, bir de sosyal durumu vardır.
“Allah’a, Peygamber’e kalbimde imanım var” deyip de insanlara
karşı hep küfür muamelesi yapmak İslâm imanının şiarı değildir.
Din ve imana muhtaç olan Allah değil, insanlardır.
Küfretmek, dilimizde kaba bir şekilde sövmek manasında da
âdet olmuştur ki, bu, Arapça’da yoktur. Halk arasında yaygın olan
bu mana, esasında dinî manadan alınmıştır. Önceleri küfrü gerektiren
sövmelere kullanılırken, biraz genişletilmiştir. 3
Küfür, İslâm’ın karşıtıdır. İslâmın gönderilişi sebebi, insanların
fıtrat dini olan İslâm’dan uzaklaşıp, Allah’ın ‘küfr’ dediği inkâra
düşmeleridir veya kendi hevalarına uyarak yanlış yola gitmeleridir.
“Küfür”, din dilinde, imanın zıddıdır yani imansızlıktır. Bir insanın
iman etmesi mümkünken, iman etmesi gerekirken iman etmemesidir.
Bu çeşit küfr, yalanlamayı, inkârı ve iman ilkelerini ikrar
(söylemeyi) terketmek demektir. Nasıl ki iman; imanın şartlarını,
inanç esaslarını zorlama olmadan kalp ile tasdik dil ile ikrar ise,
küfr de tam bunun karşıtıdır. İnanç esaslarını kabul etmediğini dil
ile söylemektedir veya gönlünden inanmamaktır. İman ilkelerini
yalan saymak veya açıktan açığa inkâr etmektir. Başka bir deyişle,
Allah’ın varlığını ve birliğini, peygamberliği, Hz. Muhammed’in
getirip tebliği ettiği şeyleri inkâr etmek, onları kabul etmemektir.
İman kavramının daha iyi anlaşılabilmesi için “küfür” kavramı
üzerinde durmak gerekir. İslâm’ın iman kavramına yüklediği
bütün olumlu mânâların tam karşıtı “küfür” kavramında vardır.
Esasen küfr de bir iman çeşididir. Yani bazı insanlar İslâm’a inanmamayı
inanç haline getirirler veya onun yerine bir başka din bulurlar;
bunlara genel olarak “kâfir” denir.
Küfre düşene, küfre sapana veya İslâm’a inanmadığını açıktan
açığa söyleyene dinimiz “kâfir (gerçeği örten, inkâr eden)”
demektedir. Bunun çoğulu küffâr, kâfirûn veya kefere’dir. Küfür,
sözle olduğu gibi fiil (eylem) ile de olabilir. Bir kimse sözüyle,
“ben islâma, Kur’an’a, Hz. Muhammed’e inanmıyorum” veya “ben
İslâm’ın dışında başka dinlere inanıyorum” der; böylece sözüyle
küfür içinde olduğunu açıklar. Kimileri de bu sözleri söylemeseler
bile hareketleriyle, meselâ putlara taparak da küfre düşebilir.
İslâm inanç esaslarının bir kısmını inkâr eden, onlarla alay
eden veya onları küçümseyen kimseler de küfre düşerler. İman
bir bütündür, bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmemek
olmaz. “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı (küfür)
3 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., c. 1, s. 191-192
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 15 -
ediyorsunuz? Sizden böyle yapanların cezası ancak dünya hayatında rüsvaylıktır,
rezilliktir. Kıyâmet gününde de en şiddetli azâba itilmektir. Allah,
sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.”4 Bir insan “ben
müslümanım” dedikten sonra, Kur’an’da olan bütün âyetleri ve
Peygamberimizden geldiği kesin olan her şeyi kabul etmek zorundadır.
İslâm’ın ilkelerini kabul etmeyen, onları aklına sığdıramayan,
İslâm’ın prensiplerini zamana ve çağa uygun görmeyen kimselerin
bu tutumu küfürden başka bir şey değildir. Çünkü düşünerek,
aklını kullanarak iman eden kimseler, İslâm’ın prensipleri noktasında
eksiklik görmezler. İslâm Allah’ın dinidir. İlkeleri ve prensipleri
Allah tarafından tespit edilmiştir. O prensipleri beğenmemek
Allah’ın hükmünü beğenmemektir.
Müslüman olduğu halde küfür hali sayılan veya insanı küfre
götürebilecek sözleri söyleyen, bunda da ısrar edenlere İslâm mürted
demektedir. Mürtedin din yönünden hükmü “kâfir” sıfatıdır.
İman, Tevhid tertibiyle inanılması gereken bütün inanç esaslarına
inanmak ve bu esaslara uymak; küfür de bunun karşıtı bir
tutum içerisinde olmaktır. Küfür, bütün sapıklıkları kuşatan genel
bir çerçevedir. Küfür; şirk koşmak, irtidat etmek, tâğutluk yaparak
Allah’a karşı gelmek, İslâm dışı dinleri kabul ederek sapıklığa düşmek
gibi fiilleri kapsar. Şirk ve tâğutluk gibi sapıklıklar küfr içerisinde
olan kimselerin fiillerinin sonuçları ve bazı görüntüleridir.
Ancak, şirkin özel bir yeri vardır. Şirk, bir nevi Allah’ı kandırmaya
kalkışmanın, O’na inanıyor gibi görünüp O’nun yerine bir sürü
tanrılar koymanın adıdır. Küfür ise, açıktan bir inkârdır; bile bile
hakkın/gerçeğin üzerini örtmedir veya inat ederek inanmamadır.
İnsan, Allah’ın kendisine verdiği nimetlere şükretmesi için,
yani kulluk ve ibâdet için yaratılmıştır. İnsanın fıtratı da İlâhî nimetlere
şükretmeye uygundur. İnsan, Rabbini bilmeli, O’na teslim
olmalı ve O’nun verdiklerine nasıl şükredilmesi gerekiyorsa öylece
şükretmelidir. Ancak, insan unutkan ve haksızlığa meyilli olduğu
için, hem nimetin Sahibini unutuyor, hem de haksızlığa kalkışarak
başka tanrılara kulluk yapıyor. Elde ettiği mal ve servetle şımarıyor,
yeryüzünde kibirleniyor, haddi aşıyor, hevâ ve hevesine
uyarak yoldan çıkıyor. Mal ve dünyalıklarla eline güç geçiren kimselerin
çoğu azar ve yoldan çıkarlar. Bunlar ya kendi kafalarından
uydurdukları tanrılara inanırlar, ya da çıkarlarını sürdürmeye yarayan
atalar dinine bağlı kalırlar. Onlara; “gelin Allah’ın Dini olan
İslâm’a teslim olun” denildiği zaman kibirlenerek yüz çevirirler.
4 2/Bakara, 85
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 16 -
Bu gibi kimseler Allah’tan peygamberler vâsıtasıyla gelen
âyetleri kabul etmezler ve kâfir olurlar. Böylece hem nimetin
Sahibine karşı “küfran” gösterirler, nankör olurlar; hem de
İlâhî âyetlere karşı inkârcı kesilirler. Allah’a karşı küfre yeltenen
inkârcıların çoğu yeryüzünde haksız yere şımaran ve kibirlenen
kimselerdir. Kimileri de kendi aklına veya keyfine uymayı en doğru
yol olarak bilir ve kendi görüşünden başka kutsal bir şey kabul
etmez. Bazıları da atalarının izi üzerine gider. Babasını hangi din
üzerinde görmüşse körü körüne o dinin peşine gider. Doğru mu
yanlış mı, hak mı bâtıl mı diye düşünmez. Kimileri de iktidar sahibi
olunca, kendini müstağnî (kimseye ve Allah’a ihtiyacı yok) zanneder,
Allah’a ve O’nun emirlerine karşı büyüklük taslar. Allah’ın
önünde secde etmeyi kibir ve gururuna yediremez. Allah’ın gönderdiği
hükümleri beğenmez, kendi fikirlerini daha üstün tutar.
Ya da kutsal saydıkları sahıs veya putları tanrı haline getirir. Onlarla
Allah’a şirk koşarlar, o putlar adına uydurdukları inanç ve ilkeler
doğrultusunda yaşarlar ve böylece küfre düşerler.
Küfür; ortaya çıkışı açısından iki çeşittir:
Birincisi, İslâm’a göre aşağılanması (tahkir edilmesi) gereken
bir şeyi yüceltmek (tazim etmek), İkincisi de, yüceltilmesi (tazim
edilmesi) gereken şeyi aşağılamak (tahkir etmek).
İslâm’ın aşağı gördüğü, kötü veya fena dediği, günah ve haram
saydığı şeyleri yüceltmek, onları doğru saymak, o türlü düşünceleri
savunmak küfürdür. Yine İslâm’ın üstün tuttuğu (aziz
saydığı), doğru kabul ettiği bir şeyi beğenmemek, aşağı görmek,
kabul etmemek de küfürdür.
Küfredenler aslında, evrende ve insan hayatında olan realiteyi
(devam eden gerçeği) çarpıtan insanlardır. Onlar, insana ve evrene
hâkim olan gücü görmezler ve inkâr ederler. Onlar, âhiret gerçeğinin
üzerini kapatırlar. Onlar, çok açık ve anlaşılır olan âyetlere
karşı duyarsızdırlar. Onlar, şaşmaz ölçüler olan İlâhî vahyi inkâr
ederler. Daha önemlisi onlar, Allah’ın varlıklara yaptığı iyiliklere
karşı nankördürler, nimetlerin Sahibinin hâkimiyetinin üzerini
örtmeye, Onu yok saymaya çalışırlar.
Küfre düşenler; açıktan açığa Allah’ı inkâr ederler; âhirete
inanmazlar ve o güne inananlarla alay ederler. Dünya hayatını
ve onunla oyalanmayı tercih edip Allah’a ibâdet etmeyi kabul etmezler.
İslâm’ı uydurma bir din, çağın gerisinde kalmış bir düşünce
olarak düşünürler. Kur’an hakkında ileri geri konuşurlar. Allah’ın
hükümlerini reddedip kendi görüşlerini ve büyük saydıkları kimselerin
görüşlerini Allah’ın hükmüne üstün tutarlar.
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 17 -
Bazı insanlar da Allah’ın kitabının bir kısmına inanıp bir kısmına
inanmazlar. Bunlar, Kitabın tümüne inanmıyor sayılırlar.5
Kur’an, küfredenlerin özelliklerini çeşitli âyetlerde sıralamaktadır.
Onların en önemli özelliği Allah’ın âyetlerini ve O’nun rızık verdiğini
yalanlamaktır. Allah’ın insanlara nimetleri yalnızca maddî
şeyler değildir. Akıl, his, idrâk, sevgi, merhamet gibi şeyler, ayrıca
Allah’ın gönderdiği hidâyet, din ve peygamberler de birer nimettir.
Küfre düşenler bunları da inkâr ederler.
Küfredenlerin dünyada mal ve güce sahip olmaları onların
mutlu ve doğru yolda olduklarını göstermez. Bilakis onlar cehennem
odunudurlar.6
Onlardan bazıları zanneder ki, kendilerine hemen acıklı bir
azap verilmemesi onların lehinedir ve dünya yarışını kazanmışlardır.
Bunlar onların boş hayalleridir. Onlar çok büyük zarara uğrayanlardır.
7
Allah, küfredenlerin dostluğunu kabul etmiyor ve onlara
düşman olduğunu açıkça beyan ediyor.8 Bu yüzden küfredenler
mü’minlere de velî (dost) olamazlar. Onlar ancak birbirlerinin
velîsi/dostu olurlar.9
Müslümanlar onlara velî ve yardımcı olmadığı gibi, onları
dâvâlarında, fikirlerinde ve mücâdelelerinde de asla desteklemezler.
10 Allah, kendi dinini alaya alay kâfirleri velî kabul eden, onlara
destek olan müslümanları yüzüstü bırakır.11
Kur’an’da Küfür Kavramı (Nankörlük ve İnkâr)
“Küfür” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 525 yerde geçmektedir.
İnkâr edip küfreden anlamındaki “kâfir” kelimesi ve çoğulu
da Kur’an’da 158 defa zikredilmiştir. Kur’an, imana yüklediği tüm
anlamların zıtlarını küfür kelimesine yüklemiştir. Zaten küfür de,
bir inançtır; olumsuz bir inanç. Göğüsler iman için açıldığı gibi,
küfür için de açılır.12 Kur’an’a göre, küfrün en sık belirişi insanın
nimetleri inkârı, yani nankörlüğüdür. Allah, insanların yaratıcısı,
onları rızıklandıran, onlara sayısız nimet veren, yaşatan... bir İlâh
ve Rab’dir ki, en küçük bir iyilikte bulunana teşekkür edildiği gibi,
5 2/Bakara, 84-85
6 3/Âl-i İmrân, 196
7 3/Âl-i İmrân, 178; 8/Enfâl, 59
8 3/Âl-i İmrân, 151; 2/Bakara, 96
9 8/Enfâl, 73; 3/Âl-i İmrân, 28; 4/Nisâ, 139
10 28/Kasas, 86
11 3/Âl-i İmrân, 149
12 16/Nahl, 106
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 18 -
nimetleri karşısında Allah’a da şükretmek gerekir. “Beni zikredin,
ben de sizi anayım; bana şükür edin; küfr (nankörlük) etmeyin.”13
Allah’a şükretmek, sahip olunan nimetlerin yalnızca O’ndan
olduğunu kalpten kabul etmek olduğu gibi, bu kabulü de gerek
sözlü, gerek fiilî amellerle göstermektir. Fakat insan, unutkan ve
haksızlığa eğilimli, aynı zamanda iyilikleri kendinden, kötülükleri
başkasından bilen bir niteliğe sahip olduğundan iki durumda
sahip olduğu nimetlerin Allah’tan olduğu gerçeğini gizlemeğe
kalkışır. Bu iki durumdan biri ve en çok görüleni; aşırı nimetler,
zenginlik, mal, evlat ve refah içinde yüzme; diğeri ise darlık ve
sıkıntı içinde bulunmadır. Bunlardan birincisi şükretmemenin en
önemli nedenidir ve bu yüzdendir ki, kâfirler daha çok zenginler
içinden çıkar. Çünkü onlar, zenginliklerinin ve içinde bulundukları
refah durumunun sona ermeyeceği, bunun kendi kazançları olup
akıl ve becerilerinden kaynaklandığını zannederler. “İnsanlar (küfür
üzerinde) tek bir ümmet olmayacak olsalardı Rahman’ı küfür/inkâr edenlerin
evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdivenler
yapardık. Ve evlerine kapılar ve üzerlerine yaslanacakları koltuklar, kanepeler
ve nice süsler. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçimliğidir.
Âhiret ise Rabbi’nin katında müttakîler içindir.”14
“Karun, Mûsâ’nın kavmindendi. Onlara karşı bağy etti. Biz kendisine
öyle hazineler vermiştik ki, onun anahtarlarını taşımak güçlü bir topluluğa
ağır geliyordu. Kavmi ona demişti ki: ‘Şımarma, Allah şımaranları
sevmez...’ ‘Bu, bende bulunan bir bilgi sayesinde bana verildi’ dedi.”15
İnsan, bazen darlık ve sıkıntı ânında da küfürde bulunur: “İnsana
Kendimiz’den bir rahmet tattırsak onunla sevinir. Ellerinin öne sürdüğünden
dolayı kendilerine bir kötülük dokunsa, muhakkak insan çok
küfredici (olur).”16
İşte, gerek sıkıntı ve darlık, gerekse bolluk ve ferah anında tiksindirici
bir istiğna ve şımarıklıkla veya umutsuzlukla insan Allah’a
karşı kâfir kesilir. Demek ki, küfrün temelinde, aynı şirkte olduğu
gibi bir bakıma nefse tapınma, bencillik ve istiğna vardır ve küfür
Allah’ı hakkıyla tanımamak, O’nun verdiği nimetlerin O’ndan
olduğu gerçeğini sözle, davranışla ve kalben örtmek, gizlemektir.
Sözgelimi, insan fizikî yapısını beğenir ve ‘şükredeyim diye Allah
beni güzel yarattı’ demez; ‘ne kadar güzelim!’ der ve insanlar karşısında
güzelliğiyle övünür. Sahip olduğu yetenek ve becerilerin
13 2/Bakara, 152
14 43/Zuhruf, 33-35
15 28/Kasas, 76, 78, 81; ve yine Bk. 18/Kehf, 32-37
16 26/Şuarâ, 48
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 19 -
bütünüyle Allah’tan olduğunu unutur, insanların içine çıkıp ‘şunu
şöyle yaptım, şu kadar kabiliyetliyim’ der; fakat ‘Allah, bana bu
beceri ve yetenekleri vermiş, o halde bunları verene teşekkür olarak
O’nun yolunda kullanayım’ diye düşünmez.
Çok mala sahiptir, güzel bir evde oturmaktadır, güzel giysiler
içindedir; Hz. Süleyman gibi “Bu, Rabbimin fazlındandır; şükür mü
edeceğim, yoksa küfür mü, diye beni denemek için. Kim şükrederse kendisi
için şükreder; kim de küfrederse muhakkkak Rabbim müstağnîdir,
çok kerem sahibidir.”17 demesi ve bunun bilinciyle hareket etmesi
gerekirken, Karun gibi ‘bu bana bilgimden dolayı verildi’ der,
hele bir de güç ve kuvveti varsa insanlar üzerinde bağy eder ve
tam bir tağut kesilir. İnsan, bu şekildeki küfrüne haset, hırs, kibir
gibi olumsuz nitelikler de ekleyince, artık Allah düşüncesini zihninden
atmaya, O’nu evrende hüküm sahibi görmemeye ve yok
saymaya kadar gider. Bazılarıysa kendilerine daha önceden apaçık
delillerle bildirilen Allah’ın âfakta ve enfüsteki âyetlerinden
bazılarını örtmeğe girişir. Kitaplarını veya gönderdiği kitaplardan
birini, peygamberlerin tamamını veya bir kısmını, âhireti, melekleri
veya kaderi, peygamberlerin Allah’tan getirdiği esaslardan birini
veya bir kaçını kabul etmemeğe yönelir. Bazıları, “peygamber
Allah’tan ne getirdiyse inandım” der, fakat hareketleriyle bunu
yalanlar. Temel emir ve yasaklarlardan bazılarını yerine getirmez,
getirmeye getirmeye bu emir veya yasağın üzerine bir örtü çeker
ve artık yanında “yok” hükmüne geçer.
Allah’ı, âyetlerini veya hükümlerini örten, daha çok da Allah’ı
ve O’nun hükmünü yok saymaya çalışan, nedenleri görüp ötesini
göremeyen, duyularının ulaşamadığı şeyleri yok sayan, evrenin
yaratılışını, meydana gelen olayları rastlantı, zorunluluk gibi bir
takım hayalî etkenlere bağlayan, bilmeden her bir zerreyi ilahlaştıran
veya Allah’ın âyetlerinin birini, bir kaçını veya tamamını
tanımamaya yönelenlerin artık kalpleri de örtülür; basiretleri yok
olur, akılları işlemez, dilleri hakkı söylemez hale gelir. Böylelerinin
kalpleri mühürlenmiştir ve bunlar için uyarı, korkutma hiçbir etki
yapacak değildir: “Gerçek şu ki, kâfir olanları uyarsan da uyarmasan
da onlar için birdir, iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını
mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için
(dünya ve âhirette) büyük bir azap vardır.”18; “Andolsun, elçilerimiz onlara
açık deliller getirmişlerdir. Fakat, önceden yalanladıklarından ötürü
inanmaya yanaşmadılar. Allah, kâfirlerin kalplerini işte böyle mühürler.”19;
17 27/Neml, 40
18 2/Bakara, 6-7
19 7/A’râf, 101
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 20 -
“Kalpleri vardır, ama onlarla gerçeği kavramazlar; gözleri vardır, fakat onlarla
görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. Hayvanlar gibidir onlar,
hatta daha da sapık/yoldan çıkmış...”20; “Allah katında bütün hayvanların
en şerlisi, akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.”21
Bu anlatılanlar, küfrân-ı nimet yani nimetlere küfürdür. Bu
küfrün çeşitlerinden biridir. Türkçede nankörlük denen nimetlere
küfür, küfrün temelini oluşturduğu gibi, nimet kelimesinin kapsamı
içine mal, mülk, göz, kulak gibi maddî ve yetenek, beceri, düşünce,
akıl gibi manevî varlıklardan daha çok; risâlet, din, hidâyet
vb. girer. Şu halde, Allah’a ve O’ndan gelen herhangi bir şeye yönelen
örtme, gizleme, tanımama işi, küfür kavramının kapsamı
içindedir.22
Nimetlere nankörlük (küfran-ı nimet), nimetin eksilmesine ve
azaba sebep olur. Küfrânın zıddı olan şükrân (şükretmek) ise, nimetlerde
artışa yol açar. “Eğer şükrederseniz, (nimetlerimi) arttırırım;
eğer küfrâna giderseniz, muhakkak ki azâbım çok şiddetlidir.”23
Küfrâna karşı böyle sert bir tavır takınılması sebepsiz değildir.
Kur’an, küfrün her türünde nankörlükle yalanlamanın beraber
bulunduğuna dikkat çeker.24 İmandaki tasdik ve itiraf, burada yerini
inkâr ve yalanlamaya bırakmaktadır. İnsana şah damarından
daha yakın olan Allah’ı25 görmezlikten gelmeye kalkmak, insan
onuruna yakışmamaktadır. Bunun içindir ki Kur’an, küfre sapanları
sözü değil; bağırıp çağırmayı duyan sağır, dilsiz ve körlere
benzetmektedir.26 Şuur ve iman nimetini teperek hayvanlaşan bir
varlığın, hayvan olarak yaratılan bir canlıya denk olmak gibi bir
şansı ve liyakati de olamaz. Böyle birisi, hayvandan daha aşağılara
iner ve hayvanların en kötüsü, en zararlısı olur. “Şu bir gerçek ki, Allah
katında hayvanların en şerlisi, küfre sapıp da imana gelmeyenlerdir.”27
Durum böyle olduğuna göre, küfür ehlinin sahip bulunduğu
dünya imkân ve nimetlerine bakarak onların kemal ve mutluluğuna
hükmetmek yanlıştır. “Küfre sapanların beldeler boyu işten işe
geçip, (refah içinde) diyar diyar dolaşmaları seni sakın aldatmasın! Bütün
bunlar azıcık menfaatlenmedir. Onların son varış yerleri cehennemdir. Ve
20 7/A’râf, 179
21 8/Enfâl, 22
22 Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 339-340
23 14/İbrahim, 7
24 Bk. 84/İnşikak, 22; 85/Bürûc, 19; 57/Hadîd, 19; 64/Teğâbün, 10
25 50/Kaf, 16
26 2/Bakara, 171
27 8/Enfâl, 55
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 21 -
ne kötü varış yeridir o!”28; “Küfre sapanlar asla sanmasınlar ki, bizim onlara
mühlet vermemiz nefislerinin lehinedir.”29; “Küfredenler sakın sanmasınlar
ki, yarışı kazandılar. Onlar kimseyi âciz bırakamazlar.”30; “Rablerini
inkâr edenlerin durumu; amelleri fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu
küle benzer.”31
Ne yazık ki, işin esasını göremeyen küfür mensupları, bir kuruntu,
bir kasılma, yani istikbar ve istiğna içindedirler.32 Küfür ehlinin
sayısız nimete nankörlük içinde bulunmalarından dolayı, Allah
onları dostluğa kabul etmez; ancak mü’minler, Allah’ın dostları
olarak anılır. Allah da kendisini onların dostu olarak belirtir.33 Allah,
kâfirleri sevmez. Onların gönüllerine dostluk ve muhabbet
duygusu yerine korku yerleştirilmiştir.34
Durum böyle olduğu içindir ki, mü’minler de küfre sapanları
dost edinmemelidirler. Kâfirler ancak birbirlerine dost olur,
mü’minlere dost olamazlar.35 Mü’minler, onları veli, dost edinemedikleri
gibi, onlara arka çıkma, destek verme yönüne de asla
gidemezler.36 Hele onlara boyun eğmek, bir mü’minin onuruyla
asla yan yana gelemez. Onlarla mücadele etmek gerekir. Ve bu
mücadelede onlara şiddetli davranmak da esastır. “Kâfirlere boyun
eğme, itaat etme ve bununla (Kur’an ile) onlara karşı olanca gücünle
büyük cihad yap, büyük bir savaş ver.”37; “Ey Peygamber! Kâfirlere ve
münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran.”38; “Muhammed
Allah’ın rasulü, elçisidir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı şiddetli,
çetin; kendi aralarında merhametlidirler.”39
Mü’min, dinini alaya alıp eğlence yerine koyan ve Allah’ın nimetlerini
inkâr ve nankörlük yolunda kullanan,40 nimetlerden yararlanıp
yemede hayvanları andıran41 bir topluluğu ne sevip onlarla
dostluk kurabilir, ne de onlara güvenebilir.42 Onlara güvenenler,
28 3/Âl-i İmran, 196-197
29 3/Âl-i İmran, 178
30 8/Enfâl, 59; 24/Nur, 57
31 14/İbrahim, 18
32 Bk. 38/Sâd, 2; 67/Mülk, 20
33 47/Muhammed, 11
34 Bk. 3/Âl-i İmran, 151; 30/Rûm, 44; 2/Bakara, 276; 3/Âl-i İmran, 32
35 Bk. 8/Enfâl, 73; 3/Âl-i İmran, 28; 4/Nisâ, 139, 144
36 28/Kasas, 86
37 25/Furkan, 52
38 9/Tevbe, 73
39 48/Fetih, 29
40 14/İbrahim, 28
41 47/Muhammed, 12
42 5/Mâide, 57
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 22 -
yüzüstü bırakılırlar.43 Zaten güven, imanla ilgilidir; inkârla değil.
İman’ın bir anlamı emin olmak, güvenmek (Allah’a) ve güvenilir
olmaktır (insanlara). Mü’min, küfrün alay konusu ettiği iman kardeşlerine
onur ve güç; kâfirlere ise zillet ve eziklik getirici, aziz ve
üstün olmalıdır.44
Küfre sapanlar zâlimdirler45 ve zâlimler, düşmanlığa müstahak
biricik hedeftirler. Tâğut uğruna savaşan46 ve mallarını Allah yolundan
insanları alıkoymak için harcayan,47 Allah’ın indirdiği ile
hükmetmeyen48 ve mü’minlere gelen hakikatlere sırt çevirenlere
gönülden sevgi ve güven (meveddet) beslemek, destek vermek
akıl işi değildir.49 Bunlar, iflâh etmeyecek bir güruhtur.50
Küfür, üretilen değerleri, sergilenen amelleri işe yaramaz hale
getirir. “İnkâr edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların işlerini Allah
boşa çıkarmıştır.”51 “Fitne, adam öldürmekten daha büyük bir günahtır.
Onlar(kâfirler) eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar
size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner de kâfir olarak
ölürse, onların yaptıkları işler, dünyada da âhirette de geçersiz sayılmıştır.
Onlar cehennemliktir ve orada devamlı kalırlar.”52 Ceza suç cinsinden
verilir. Onlar, Allah’ın âyetlerini ve nimetlerini görmezden
geldikleri için, onların yaptıkları gerçekten iyi şeyler varsa onlar
da görmezden gelinip yok sayılıyor. Allah’ın nimetlerine nankörlük
yapanların, kendi küçük iyiliklerinin takdirle karşılanmasını
beklemeleri ikinci bir nankörlük olduğu gibi, aynı zamanda zulümdür
de.53
İslâm âlimleri, meydana geliş şekli, sebebi ve yeri itibariyle
küfrü beşe ayırmışlardır:
1- Küfr-i inkârî: Allah’ı, Peygamber’i ve onun Allah’tan getirmiş
olduğu esasları kalpten kabullenmemek ve dille de inkâr etmek.
2- Küfr-i cühud: Kalben Allah’ı bilip kabul etmek, fakat dille
inkâr etmek.
3- Küfr-i inâdî: Kalben hakikatı bilip dille de zaman zaman itiraf
43 3/Âl-i İmran, 149
44 5/Mâide, 54
45 2/Bakara, 254
46 4/Nisâ, 76
47 8/Enfâl, 36
48 5/Mâide, 44
49 60/Mümtahine, 1
50 23/Mü’minûn, 117; 28/Kasas, 82
51 47/Muhammed, 1
52 2/Bakara, 217
53 Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 333
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 23 -
etmek, fakat haset, kin, şan, makam gibi endişelerle İslâm’ı kabullenmemek.
4- Küfr-i Nifak: İnanılması gereken şeyleri dille ikrar etmek, fakat
kalben inanmamak.
5- Küfr-i Cehlî: İnsanın iman ettiği halde, cehalet sebebiyle
zarurat-ı diniyyeden olan şeyleri inkâr etmesi. Günümüzde en
yaygın küfür çeşidi budur.
Yukarıdaki tasniften yola çıkarak kâfirlerin de kendi aralarında
şu kısımlara ayrıldığını söyleyebiliriz:
a- Allah hakkında bilgisi olmayan, bildirildiğinde de kabul etmeyen
kâfirler. Firavun bunlardandır. Mûsâ (a.s.) ona İslâm’ı tebliğ
ettiğinde, Firavun “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka ilah
bilmiyorum.”54 demişti. Yani, kanunu ben koyarım, sizi ben yönetirim
diyor.
b- Allah’a ve Rasülü’ne inanır, inandığını Ebû Talip gibi ikrar
da eder, ama makamı, şanı, şöhreti, rütbesi uğruna İslâm’ı kabul
edemez.
c- Diliyle inandığını söyler, ama kalbinden iman etmez;
münâfıklar gibi.
Kalbinde imanı olmadığı halde, dışa karşı mü’min görünene
“münâfık”; Müslümanlıktan sonra dinden dönene “mürted” denir.
İki veya daha çok ilah olduğunu söyleyen, Allah’a başkasını ortak
koşan kimseye “müşrik”; Yahudilik veya hıristiyanlık dinine bağlı
olanlara “kitabî” veya “ehl-i kitap” adı verilir.
İman esaslarından birini inkâr etmek küfürdür. İslâm’da iman
konuları bir bütündür. İnanılması gereken esaslardan herhangi
birisini inkâr etmek, bütünü inkâr etmek anlamına gelir. Kur’ân-ı
Kerim’in tamamını veya bir âyet ya da bir hükmünü, bir emir ve
yasağını bile inkâr etmek küfürdür. Kur’an’a bir şey ilave etmek,
Kur’an’ın kendisi, bir sûresi veya bir âyeti ile ya da dinden olan bir
hükümle alay etmek, onu küçümsemek ve hafife almak da kişiyi
iman dairesinden çıkarıp küfre düşürür. Kur’an’da veya sahih hadislerde
bildirilen ve üzerinde ihtilaf bulunmayan İslâmî emir ve
yasaklardan birisini inkâr etmek küfürdür. İçki, kumar, zina gibi
yasakları helâl saymak bu niteliktedir. Allah’ın haram kıldıklarını
işleyip, farzlarını yerine getirmemek, onları küçümsemekten,
inanmamaktan kaynaklanıyorsa, bu durum da küfürdür. Kısaca,
Allah’ın emir ve yasaklarını, bütün İslâmî hükümleri kabul ederek
54 28/Kasas, 38
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 24 -
İslâm’ı bir nizam olarak görmek iman gereğidir. Bunlardan bir kısmını
reddetmek veya İslâm’ın, çağımızda uygulanmasının mümkün
olmadığını ileri sürerek bir hümünü bile olsa reddetmek küfürdür;
bunu yapan kimse kâfir olur.
İslâm’ın itikadî, iktisadî, ictimaî, hukukî ve ahlâkî kanunlarıyla
hükümran olmadığı toplumumuzda, mü’minler, günah olmasına
rağmen amelî yönden bazı tavizler verse bile iman bakımından
taviz veremezler. Aksi takdirde kâfir olur, âhiretin ebedî azabına
müstahak olmuş olurlar.55 Allah’a, O’nun seçtiği hayat önderi Hz.
Muhammed’e (s.a.s.) ve Kur’an kanunlarına imanı korumak, her
türlü küfre ve nifaka karşı nefretle direnç göstermek her mü’minin
baş görevi ve ebedî azaptan korunmanın biricik vesilesidir.
Allah’a inandığı halde, O’na tam anlamda güvenememek,
şartlar ne olursa olsun mutluluk ve kazancın, Allah’ın emir ve
yasakları çevresinde olduğuna itimat edememek küfre götürür.56
Bütün nimetlerin Allah’tan olduğuna, O’nun takdiri ile insanlara
ulaştığına, Rabbimizin sebepler yaratarak insanları nimetlendirebileceğine,
dolayısıyla Allah’ın haram kıldığı yollardan rızık
aramamak gerektiğine bütün varlığımızla inanmamak da küfre
götürür.57
Yapılan amelleri Allah’a kulluk için, O’nun emri olduğu için
değil de; çeşitli gayeler için yapmak imansızlığa ileten bir davranış
şeklidir.58 Mü’minin bütün söz, iş ve davranışları, tüm hayatı ve
ölümü, âlemlerin Rabbi Allah içindir. Mü’min; ahlâk, ilim, sanat,
vatan, bayrak ve halk için değil; yalnız ve yalnız Allah için, O’nun
emri ve yasağı olduğu için konuşur ve susar; yapar ve sakınır.
Mü’min, bu sayılan değerleri ancak Allah’a kulluk için ve O’nun
izin verdiği şekilde yüceltir ve uğrunda mücadele verir.
Yaratmak ve kanun yapmak hakkı yalnız Allah’a ait iken;
Allah’tan gayrı güçlerin, fert ve kurumların, kesin emirler vermek,
yasaklar koymak, helâl kılmak, haram kılmak hakkı olduğunu kabul
etmek de küfre götürür. Çünkü İslâm’da egemenlik/hâkimiyet
yalnız Allah’a aittir. Halkın, parlamentoların, Allah’ın emir ve yasakları
ile çelişen ve çatışan karar alabileceğine ve bu kararların
İslâm açısından meşru olabileceğine inanmak, böyle düşünmek
kesinlikle küfürdür.59
55 2/Bakara, 217
56 10/Yûnus, 54; 14/İbrahim, 31
57 16/Nahl, 53; 65/Talak, 3
58 6/En’âm, 162; İbn Mâce, hadis no: 4205
59 7/A’râf, 54; 9/Tevbe, 31; 33/Ahzâb, 67
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 25 -
Hakkında kesin İlâhî hükümler olmayan konularda, -bilim, uzmanlık,
istişare ve referandum verilerine itaat gibi- Allah’ın itaat
edilmesine izin verdiklerinin dışındaki düşünce sistemlerine
ve gayr-ı İslâmî kurumlara itaat da küfre götürür. Mü’min, İslâm
nizamına teslim olmayan kendi nefsine, ilahî kanunlar açısından
değerlendirme yapmayan bilim ve politika adamlarına ve İslâm
dışı temeller üzerine kurulmuş kurumlara itaat edemez. Allah’a
isyan hususunda insanlara ve kurdukları kurumlara itaat yoktur.60
Din hürriyetimizi kısıtlayan toplumumuzda, aramızda vasiyet,
miras, alım-satım, nikâh, boşanma gibi işlerimizi, Allah’ın indirdiği
ölçülere göre değil de; bu ölçülere zıt prensiplere göre -gönül
rızâsıyla- düzenlemek, “devir değişti” gibi hezeyanlarla Allah’ın
kanunlarının geçerli olamayacağına inanmak da küfre götürür.61
İslâm’ın iman, ibâdet, hukuk, iktisat ve ahlâk dallarına ait bir
tek hükmünü dahi küçümsemek, modası geçtiğine inanmak; yani
artık kısas fikri geçerliliğini kaybetti; faiz yasağına yer yok; kadınların
örtünmelerine gerek yok; karşılıklı rızâ oldukça, ya da devletin
korumasına aldığı ve uygulanması için gösterdiği yerde zinada
sakınca yok; beş vakit namaz biraz fazlacadır gibi ve benzeri fikirlerin
bir tekini dahi benimsemek küfürdür. Zira İslâm bir bütündür.
Onun bütün hükümleri yücedir ve tartışma üstüdür.62
Amel bakımından kusurlu olsalar da, mü’min iş, sanat ve ilim
adamları dururken onlara ilgisiz kalıp; kâfir ve münâfıklara muhabbet
beslemek ve onlarla Allah’ın müsaade etmediği konularda
yardımlaşmak da İslâm’a ve mü’minlere ihânet olduğu için küfürdür.
63
Mal ve mevki gibi dünya nimetlerini düşüncelerimizin ve çalışmalarımızın
tek gayesi edinmek, âhiret hayatını hedef alarak
yaşamamak, öz ifadeyle dünyayı âhirete tercih etmek de yalnız
inkârcıların vasfı olduğundan, neticesi İslâm’dan kopmak olan bir
tutumdur.64
İslâm’la tezat teşkil eden bu tür zihniyet, iş ve davranışlardan
kafamızı, kalbimizi ve diğer organlarımızı arındırmazsak, imanımızı
kaybetmemiz kaçınılmaz olur. Mü’min, amelden küçük tavizler
vermekle, yani Allah’ın emir ve yasaklarının tümüne göre
hayatını düzenlememekle imanını zaafa uğratır, ama mümkün
60 33/Ahzâb, 48; 68/Kalem, 9
61 5/Mâide, 50; 4/Nisâ, 60
62 5/Mâide, 44-45; 4/Nisâ, 14; 58/Mücadele, 20
63 4/Nisâ, 44; 9/Tevbe, 23-24; 58/Mücadele, 22
64 11/Hûd, 15-16
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 26 -
ki imanını yitirmez. Fakat yukarıda sunulan örneklerde olduğu
gibi, İslâm’ın iman nizamı ile ilgili konularda önem vermemezlik
sebebiyle tâviz verirse imanını yitirir. Dünyası manasını kaybeder.
Bâtıl fikir ve yaşantıların kölesi olur, tüm yaptığı hayırları neticesiz
kalır, ahiret hayatı mahvolur. “Gerçek mü’minler, Allah’a ve rasulü
Hz. Muhammed’e iman eden ve sonra da şüpheye düşmeyen, (inancının
hâkimiyeti uğrunda) mallarıyla ve canlarıyla mücadele vermiş olanlardır.
İşte gerçek doğrular onlardır.”65
Küfrün Anatomisi
Zaman içerisinde peygamberlerin yolundan sapanlar, Allah’ın
büyüklüğünü inkâr ederek kendilerinin büyüyebileceklerine inanmışlar.
Kendi akıllarını kendilerine put yapmışlar. İçlerinde soyut
bir şekilde olan putlarını dışarıda somutlaştırarak tapınma ihtiyacını
gidermişler. Ateşe, Zeus’a, Minerva’ya, ineğe, Ahuramazda’ya,
Apollon’a tapınanlar, aslında kendilerine tapınmakta ve kendi çıkarlarını
güvence altına almaktalar. Hz. İbrahim, bu kendi çıkarları
için put yapan putperestlere: “Aranızda muhabbet vesilesi olsun
için Allah’ı bırakarak putları tanrı edindiniz”66 diyerek onların putperestlik
hâlet-i rûhiyelerini çizmiştir. Aslında putperestler, putların
konuşmadığını, fayda ve zarar veremeyeceğini, başına konan bir
sineği kovamayacağını biliyorlardı. Günümüzdeki putperestler de
ataları gibi putu maske olarak kullanıp kendi menfaatlerine tapınmaktadırlar.
“Ben ateistim, hiçbir tanrıya inanmam” diyen insanın kendine
tapındığını haber verir Rabbimiz.67 Kendine tapınan bu insan, birgün
kendinin de öleceğini, kendisini bu dünyaya getiren gücün
mutlaka bir gün onu götüreceğini görünce, kendinden daha güçlü
birine inanma ihtiyacını hissetti. Nuh’un (a.s.) oğlu gibi koca
dağlara sığınmaya,68 tabiata iman etmeye başladı.69
Karıncanın incecik belindeki çelik kuvvet, bülbülün minnacık
göğsünde şakıyan ve hiç tekrarı olmayan musiki, aynı toprakta
biten mor menekşe, kırmızı lale, beyaz gül, şeker kamışı, acı biber,
bir damla kanda milyonlarca canlıya verilen rızık, kendi iç dünyasında
meydana gelen değişimler, bütün bunları evirip çeviren
birinin ilmini ve kudretini gösteriyor. Son dönemlerde batıda yapılan
araştırmalar, insanları Rabbine biraz daha yaklaştırdı. Deniz
65 49/Hucurât, 15; Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Y., c. 2, s. 30-32
66 29/Ankebut, 25
67 25/Furkan, 43
68 11/Hûd, 43
69 45/Câsiye, 14
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 27 -
altında yaşayan binlerce canlının doğumu, yaşamı ve ölümünde
tesadüfe yer olmadığı, aynı topraktan meydana gelen şeker pancarıyla,
bir kazandaki yiyeceği acı yapacak acı biberin şekerli çıkmadığı
görülünce bütün bu elementleri birleştiren fotosentezi
oluşturan ve keşfedilen bu kanunları koyan biri arandı ve neticede
Allah inancına dönüldü. Bütün bunları bilen ve görenler, bunları
yaratan üstün güce inanmak mecburiyetinde kaldılar. Çünkü
kendileri dahi o kanuna uygun olarak doğup büyüyüp ölüyorlar.
Fakat tabiattaki âyetlerin yaratıcısının Allah olduğuna inananlar,
Kur’an âyetlerine inanmak istemediler. Çünkü Kur’an
âyetlerine inanmak, çıkarlarını zedeliyordu. Mekke müşrikleri de
Allah’ın tabiattaki tek egemen güç olduğunu kabullenmelerine
rağmen, İslâm’ı kabullenmiyorlardı. İslâm, monarşik bir idare olan
Mekke yönetimine son veriyor, insanın insana hâkimiyetini ortadan
kaldırıyordu. İslâm; kumara, faize, rüşvete, karaborsaya, aldatmaya
dayalı haksız kazancı yasaklıyordu. Kadının şehvet metaı
gibi alınıp satılmasını engelliyordu. Aklı perdeleyen, ailelerin sönmesine
sebep olan uyuşturucuları yasaklıyordu. Bütün bunlardan
çıkar sağlayanlar inkâr ettiler.
Allah’a inandıkları halde, bu tip insanların müslüman olmalarını
engelleyen kara perde, gönül cevherlerini kapatan kara pas,
benlik pisliğinin kalplerine attığı pastır. “Hayır, onların kazandıkları
kalplerini paslandırdı.”70 Allah’ın varlığına inandılar, ancak O’nun
adâleti, kendilerinin zulme dayalı çıkarlarını engellediği için atalarının
koyduğu cahiliyye dönemi kanunlarının yürürlükte olmasını
istediler.
Rabbimiz: “Câhiliyye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen
bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?”71 âyetiyle,
Allah’tan daha güzel hüküm koyacak birinin olmadığını ilan ederken,
bir kısım insanlar Allah’ın dışında tağutlar huzurunda yargılanmak
istedikleri, ‘Allah’ın indirdiği Kur’an’a ve O’nun Rasûlüne
gelin’ dendiğinde O’ndan yüz çevirdikleri için kâfir oldular. Tapındıkları
putlara kendilerini Allah’a yaklaştırması için tapındıklarını
söyleyen müşrikler, diktikleri putlarla gönül ufuklarını kapatmışlar.
72
“Onlar, Allah’ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da vermeyen şeye
taparlar. Kâfir, Rabbine karşı olanların yardımcısıdır.”73
70 83/Mutaffifin, 14
71 5/Mâide, 50
72 Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 92 -96
73 25/Furkan, 55
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 28 -
Kâfirler
Kâfir Kelimesinin Anlam Sahası
Sözlükte, bir şeyin üzerini örten demektir. “Küfr” kelimesinden
türemiştir. Nitekim, insanları tamamen örttüğü için geceye,
tohumun üzerini örttüğü için çiftçiye bu anlamda “kâfir” denilmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’e göre “kâfir”; küfr/inkâr eden, İslâm’ı kabul
etmeyen, İslâm’ı ve Kur’an’ı inkâr eden demektir. Kâfir, bir anlamda,
Allah’tan gelen Hakk’ı kabul etmeyip, üzerini örten kimsedir.
Kur’an, “küfr” kelimesini ve türevlerini sık sık kullanmaktadır.
Çünkü küfr imanın, kâfir ise mü’minin karşıtıdır. “Kâfir”, inkârcıdır
ve nankördür. Hem Allah’tan gelen haberleri kabul etmez, hem
de Allah’ın kendisine verdiği nimetlere şükretmeyip nankörlük
yapar. Kâfir, Allah’ın âyetlerine karşı inatçıdır. Peygamberler onları
Hakk’a dâvet ettikleri halde onlar, inkârlarına devam etmişlerdir.
Bir çoğu Hakk’ın ne olduğunu bildikleri halde, çeşitli sebeplerden
dolayı Hakkın üzerini örtmektedirler.
Kur’an’ın Kâfir Dedikleri
Kur’an, bütün inkârcılara “kâfir” demektedir. Bu isim onların
ortak ismidir. Böyle bir ismi yaptıkları fiiller, tuttukları yol veya kabul
ettikleri inanç sebebiyle almışlardır. Kur’an’da bu şekilde anılan
bütün grupların özelliği, Allah’tan gelen Hakk’a uymamaları,
Peygamberleri dinlememeleri, Hz. Muhammed’ten sonra Kur’an’ı
inkâr etmeleridir.
Kur’an, bazen müşriklere (Allah’a ortak koşanlara)74, bazen
“ehl-i kitap” da dediği hıristiyan ve yahûdilere,75 bazen âhireti
inkâr edenlere,76 bazen Allah’ın rahmetinden ümidini kesenlere,77
bazen de Allah’ı ve Peygamberi inkâr edenlere “kâfir” demektedir.
78
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim.
Bana şükredin, küfr etmeyin (nankörlükte bulunmayın).”79 Allah’a
şükretmek, eldeki nimetlerin hepsinin Allah’tan geldiğini kabul
etmek, bunu diliyle itiraf ettiği gibi tavır ve davranışlarla, Allah’ın
sözünü dinlemekle yerine getirmek demektir. Ancak insan kimi
74 25/Furkan, 55
75 5/Mâide, 17, 52, 73; 9/Tevbe, 307
76 6/En’âm, 150
77 12/Yusuf, 87
78 4/Nisâ, 150-151
79 2/Bakara, 152
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 29 -
zaman gaflet eder, şeytana aldanır, hevasına uyar ve ni’metlerin
asıl sahibini unutur. Elindeki mal, refah, bolluk, çocuk, zenginlik
gibi rızıkları veren Yaratıcının adının üzerini örtmeye çalışır. Elindeki
her şeyin kendi çabasının sonucu olduğunu zanneder. Kişi o
zaman zenginlik ve güçlü olma (istiğnâ) duygusuna kendini kaptırır,
âlemlerin Rabbine karşı “kâfir” olur.
Allah’a karşı “kâfir” olanlar, genellikle kibirlenenler ve şımaranlardır.
Bunlar aşırı bir bencillikle kendi hevalarına uyarlar ve
Allah’ı ve O’na ait ilâhlığı tanımazlar.
Kâfir olan kimseler aynı zamanda “câhil” olan kimselerdir.
Çünkü onlar ne kendilerini tam olarak tanıyabiliyorlar, ne de
Allah’ın yüceliğini. Nitekim aklını kullanan kimseler yerlerde ve
göklerde yaratılan her şeyin birer ‘âyet’ olduğunu ve bunların da
Allah’ın yüce kudretine delil olduğunu anlar. Bunları ve niçin yaratıldıklarını
düşünmeyenler, Yaratıcıyı inkâr etmeye devam ederler.
Birtakım insanlar da, âlemlerin Rabbini kendi anlayışlarına
göre düşünürler. Peygamberlerin ve Kur’an’ın anlattığı Allah
inancı yerine, kendi akıllarından uydurdukları ilâhlara Allah diye
inanırlar. Bunlar da inkârcı kimselerdir.
Peygamberleri ve onların getirdiği ilâhî vahyi inkâr edenler
de elbette ‘kâfir’ olurlar. Çünkü Kur’an’ın anlattığı peygamberlerin
hapsi de Tevhid dinini tebliğ etmişlerdir. Kur’an’da yer alan
bütün hükümleri ve konuları kabul etmek, Peygamberimiz Hz.
Muhammed’ten bizlere ulaşan kesin haberlere inanmak imanın
gereğidir. Bunlardan bir kaçını veya hepsini reddeden elbette
müslümanlıktan çıkar, kâfirler grubuna girer. İslâm’ın iman konuları
bir bütündür. Kelime-i Tevhid söyleyen herkes bunlara tümüyle
iman eder. İman ilkelerinden birini veya bir kaçını kabul etmemek,
insanı kâfirliğe götürür.
Kâfirler mü’minlere, velî olamazlar. Onlar birbirlerinin velisidir.
80 Onlar âireti, Allah’a kavuşup hesap vermeyi, Allah’ın indirdiği
hükümlerle hükmetmeyi, Peygamberlerin dâvetine uymayı,
mü’minlerin ibâdet ettiği Allah’a ibâdet etmeyi, Hakkın hakim
olmasını kabul etmezler.
Allah kâfirleri kesinlikle sevmez,81 Allah, kâfirlere düşmandır.82
Onlar için cehennem hazırlamıştır.83 Bu âyetler gibi Kur’an’da
80 5/Mâide, 51
81 3/Âl-i İmran, 32
82 2/Bakara, 198; 4/Nisâ, 102
83 2/Bakara, 104; 4/Nisâ, 37; 17/İsrâ, 8 vd.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 30 -
kâfirler ve onların özellikleri hakkında çok sayıda âyet vardır.
Kur’an, bütün insanları güzel bir dil ile İslâm’a inanmaya, Rab
olarak yalnızca Allah’a bağlanmaya ve yalnızca O’na kulluk yapmaya
dâvet ediyor. Kim bu çağrıya olumlu cevap verirse kurtulur.
Kur’an’ın bu dâveti kıyâmete kadar devam edecektir.84
Kâfirlerin Özellikleri
Küfredenlerin bazı özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:
1- Onların kalpleri hakka karşı kapalıdır; çünkü onu duymak,
onu kabul etmek istemiyorlar.85
2- Onlar hak ile sürekli bir mücadele içerisindedirler, hakkın
duyulmaması, insanların hakka yanaşmaması için, Allah hakkında
İslâm hakkında sürekli mücadele eder, karşı korlar.86
3- Onlar müslümanlara ve İslâma karşı hoşgörülü değillerdir,
saldıracakmış gibi davranırlar. Ellerinden gelse müslümanları kendi
dinlerine döndürmeye çalışırlar.87
4- Onlar şeytanın en iyi dostları ve askerleridirler.88
5- Kendi hevâlarına (aşırı isteklerine) tanrı gibi önem verirler,
hevalarının peşinden giderler.89
6- Gözleri hakka karşı kör olduğu için, yaptıkları kötü işleri iyi
zannederler.90
7- Onlar İslâmla, onun ilkeleriyle ve müslümanlarla alay eder
dururlar, müslümanları ve dinlerini eğlence yerine korlar.91
8- Onlar, İslâma ve onun ilkelerine karşı kibirli davranış gösterirler,
Allah’a karşı büyüklenirler.92
9- Onlar dünyaya, dünya malına, paraya, makamlara aşırı bir
şekilde bağlıdırlar.93
10- Küfredenler aslında kendilerine ve başkalarına çok zarar
verdikleri ve İslâm karşısında direnip, günahlara, kötülüklere,
84 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 326-327
85 17/İsrâ, 46
86 31/Lokman, 20; 22/Hacc, 3
87 2/Bakara, 217
88 7/A’râf, 146; 16/Nahl, 63
89 30/Rûm, 29; 25/Furkan, 43
90 18/Kehf, 100-101; 23/Mü’minûn, 63
91 7/A’râf, 51; 2/Bakara, 22; 25/Furkan, 41
92 39/Zümer, 59-60; 71/Nuh, 7; 41/Fussilet, 15
93 45/Câsiye, 114
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 31 -
fesatlara, isyanlara sebep oldukları için zâlimdirler. Şüphesiz ki
Allah’ın âyetlerini yalan sayandan zâlimi olamaz.94
11- Onlar, Hakkı duymadıkları için ölü gibidirler.95
12- Ölümden ötesine bakmazlar.96
13- Onlar bâtıl olan şeylere iman ederler.97
14- Onlar eninde sonunda pişman olacaklar, yaptıkları hatayı
anlayacaklar, tuttukları yolun yanlışlığının farkına varacaklar ama
iş işten geçecek.98
Kâfirin Kalbi
Kâfirin nankörlük fiilini işlerken, kalbinin nasıl bir durumda
bulunduğu Kur’an’da açıklanır: “Hiç olmazsa azabımız kendilerine
gelince yalvarmaları gerekmez miydi? Fakat kalpleri katılaşmış ve şeytan
yaptıklarını onlara cazip göstermişti.”99; “Eğer, Kur’an’la dağlar yürütülse
de, yer parçalansa da, ölüler onunla konuşsa da (kâfirler yine ona
inanmazlardı).”100; “Bizimle olan antlaşmalarını bozdukları için, onları lanetledik
ve kalplerini katılaştırdık.”101; “Biz, onlara göz, kalp ve kulak verdik,
işitmeleri ve kalpleri onlara fayda vermedi. Çünkü her zaman Allah’ın
âyetlerini inkâr ettiler. Şimdi de dört bir yandan bir zamanlar alay ettikleri
şey kendilerini kuşattı.”102; “Kur’an’ı düşünmeyecekler mi, yoksa kalpleri
üstünde kilitler mi var?”103; “Yaptıkları şey, kalplerini pasa boğdu.”104
Kâfirlerin uğrayacağı cezalar hakkında Kur’an’ın yer yer ayrıntılara
girerek izah ettiği çok sayıda âyet vardır.105
94 6/En’âm, 21; 7/A’râf, 37
95 39/Zümer, 45
96 13/Ra’d, 5; 23/Mü’minûn, 35-37
97 29/Ankebût, 67
98 25/Furkan, 27-28; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s.
369- 372
99 6/En'âm, 43
100 13/Ra'd, 30-31
101 5/Mâide, 14
102 46/Ahkaf, 26
103 47/Muhammed, 24
104 83/Mutaffifin, 14
105 Meselâ, bk. Bakara, 39, 104, 161-162, 210, 217, 257; Al-i İmran, 11, 56, 151,
176-177; Nisa, 56; Maide, 36-37; 86; En’am, 70; A’raf, 38, 40-41, 50-51; Yunus,
4, 7-8; Hud, 111; Ra’d, 5; İbrahim, 2-3; 16-17; Nahl, 24-25, 29, 104;
Kehf, 29, 106; Hacc, 19-22, 51, 57; Nur, 57; Furkan, 34; Ankebut, 68; Secde,
14; Ahzab, 64-65; Fâtır, 7, 36; Zümer, 32; Fussılet, 26-28; Şura, 8, 26; Zuhruf,
74-76; Casiye, 10-11; Muhammed, 11; Teğabün, 10; Hakka, 35; İnşikak,
24; Fecr, 1-5.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 32 -
Küfrün Sebepleri
a- Büyüklenme (istikbar): Küfrün sebeplerinin başında büyüklük
taslama gelir. “Küfredenler, cehenneme sunuldukları gün, onlara
‘Siz, dünya hayatında bütün iyi şeylerinizi tükettiniz ve onlardan gönlünüzce
faydalandınız. Fakat bu gün, hem dünyada haksızca büyüklük taslamış
olmanız, hem de fasıklık etmeniz dolayısıyla alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız’
denir.”106 Cehennemdeki kâfir kuluna Allah şöyle
seslenir: “Sana, âyetlerim gelmişti de, onları yalanlamış, büyüklük taslamış
ve kâfirlerden olmuştun.”107 “Mûsâ şöyle dedi: ‘Ben, hesap gününe
inanmayan her kibirlenen (mütekebbir)den Rabbime sığınırım.”108 İblis’in
Âdem için Allah’a secde etmemesinin sebebi de kibir idi. “Meleklerin
hepsi onun için secde etmişti; yalnız İblis hâriç. O, büyüklenmiş ve
kâfirlerden olmuştu.”109
b- Haddi aşmak (taşkınlık): Küfrün sebeplerinden biri de
Kur’an’da “beğâ” fiili ile anılan Türkçesi “başkalarına karşı aşırı
kibri yüzünden haksız ya da hukuksuz davranışlarda bulunmak”
olan durumdur. “Eğer Allah, rızkı kullarına (ölçüsüz) verseydi, mutlaka
yeryüzünde bağy ederler, küstahlaşırlardı. Ama O bir ölçü dâhilinde
dilediğini indiriyor.”110 “Karun, Mûsâ ümmetindendi. Ama o, toplumda
kendini bilmez bir bağî/taşkın oldu. Biz ona öyle bir hazine vermiştik ki,
onun anahtarları güçlü bir topluluğa ağır geldi. Milleti ona, ‘böbürlenme,
Allah, taşkınlık edenleri sevmez. İyilik yap, Allah’ın sana verdiği ile dünyadan
nasibini unutmadan âhiret yurdunu ara ve dünyada fesat çıkarmaya
niyetlenme. Allah, bozgunculuk yapanları hiç sevmez.”111
c- Haset: Küfrün sebeplerinden birisi de haset, yani çekememezliktir.
Bilhassa Yahudi ve Hıristiyanlar, bekledikleri son peygamberin
kendi içlerinden değil, Arap kavminden çıkmış olmasını
hazmedemediler ve inkâr ettiler. Oysa peygamberi kendi öz
çocuklarını tanıdıkları gibi tanıyorlardı.112 “Kitap ehlinden olanların
çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki haset yüzünden,
imanınızdan sonra sizi tekrar küfre çevirebilmeyi arzularlar.”113
d- Düşmanlık: Haset, düşmanlığı doğurur. Bu sebeple küfürde
inat baş gösterir. “Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâil
106 46/Ahkaf, 20
107 39/Zümer, 59
108 40/Mü'min, 27
109 38/Sâd, 72-74
110 42/Şûrâ, 27
111 28/Kasas, 76-77
112 Bk. 2/Bakara, 146
113 2/Bakara, 109
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 33 -
ve Mikâil’e düşman olursa, Allah da şüphesiz kâfirlerin düşmanıdır.”114
e- Utüv ve tuğyan (çılgınlık, azgınlık): İnsanlar bilhassa refah
içinde zengin bir hayat yaşamaya başladıkları zaman çılgınlık ve
azgınlık sebebiyle Allah’a ve O’nun vahyine karşı burun kıvırıp,
meydan okuyarak küfrün alçaklığına saplanıyorlar. “Oysa biz, bize
kavuşmayı ummayanları azgınlıkları (tuğyanları) içinde bırakırız da bocalayıp
dururlar.”115
f- İstiğnâ (kendisini yeterli görmek zannı): İnsanın kendi kendini
yeterli görmesi ve kendi dışında ilahî bir güce ihtiyacı olmadığını
zannetmesi yeni değildir. Teknolojinin baş döndürdüğü dünyamızda,
insanlar, bu ürünlerinin kulu olarak Allah’ı unutmuşlar
ve yaptıklarına tapınmaya başlamışlardır. “Hayır, doğrusu insan, istiğna
ederek (kendi kendine yeterli olduğunu zannederek) tuğyan/azgınlık
etmektedir. Oysa dönüş Rabbinedir.”116
g- Cebbarlık: İnsanın büyüklük taslayarak, kendi kendine yeterliliğini
tahakküm biçiminde ortaya koymasına cebbarlık denir.
Bu da küfrün sebeplerindendir. Kendini bu pozisyonda gören bir
insan, Allah’a iman ihtiyacı duymaz, O’nu tanımaz. “İşte Allah, her
büyüklük taslayan ve cebbar kalbe böyle mühür vurur.”117
Müslüman-Kâfir İlişkisi
Küfür ehliyle mücâdele esastır. “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur,
Muhammed O’nun rasûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya
emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden
korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/
muhâsebesi ise Allah’a aittir.”118
Küfür ehliyle mücâdele esastır. Müslüman, zaman ve şartların
durumuna göre savaş(a)mıyorsa bile onlara en azından “Ey kâfirler!
Ben sizin tapmakta olduklarınıza ibâdet etmem. Sizin dininiz size; benim
dinim bana!”119 deyip, onları reddettiğini göstermek zorundadır.
“Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylerinize, putlarınıza da
yuh olsun! Siz, akıllanmaz mısınız?”120
114 2/Bakara, 98
115 10/Yûnus, 11
116 96/Alak, 6-8
117 40/Mü'min, 35
118 Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104;
Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
119 109/Kâfirun, 1, 6
120 21/Enbiyâ, 67
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 34 -
Kâfirlerle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış
İslâm’ın temel hedefi barıştır. Çünkü Yüce Allah insanlığın huzurunu
istemektedir. Bunun sağlanması, İslâm’ın bütün insanlara
tanıdığı temel hakların verilmesiyle mümkündür. Zira bu haklar,
bütün insanlara yaratılışta Allah tarafından verilmektedir. Allah
Teâlâ, ilâhî temele dayalı tahrif edilmemiş bütün dinlerde (ki bütün
ilâhî dinlerin aslı ve temel adı İslâm’dır) bu hakları insanlara
eşit olarak vermiş, üstünlüğü de iman ve takvâya bağlamıştır.121
İslâm dışındaki tüm dinler, haktan uzak olduğu veya tahrif edilip
hakla bâtıl karıştırıldığı için, günümüzde bu temel hakları gereği
gibi insana veren sadece İslâm’dır. Başka dinler, ideolojiler ve dünya
görüşleri, dün olduğu gibi bugün de insanı doğru bir şekilde
tanımadıkları için insan hakları konusunda da aşırılıklardan, istismar
ve zulümlerden, oyalama ve kandırmacalardan kurtulamamışlardır.
İslâm’a göre, bütün insanlığın temeli birdir.122 Allah’ın
bildirdiği esasları kapsamayan Ehl-i Kitab’ın içinde bulunduğu
muharref dinin, istenilen huzuru ve dostluğu sağlaması da mümkün
görülemez. Çünkü ilâhîlik vasfını kaybeden inançlar, insanlığın
fıtratına uymamaktadır.
Kur’an’ın hedefi sulh ve barıştır. “...Sulh daha hayırlıdır.”123 Düşmanlık
ve kötülük, aslında ve temel olarak Allah’ın istemediği,
şeytanın arzu ve isteklerinden ibarettir. Dolayısıyla insanlar arasında
fesadın, fitnenin, kötülüğün olması, insanların Allah’ın
emirlerinin dışına çıkmalarından kaynaklanır. “Ey iman edenler!
Hep birden silm’e/barışa girin. Şeytana ayak uydurmayın. O sizin apaçık
düşmanınızdır.”124 Âyette geçen “silm” kelimesi, hem İslâm, hem
de barış anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber’in yaptığı savaşları
incelediğimizde, savaşların hakkın önüne konulan engellerin
kaldırılması amacını güttüğünü, saldırılara karşı müdâfaa özelliği
taşıdığını, savaşa mecbur kalındığı için böyle bir yola başvurulduğunu
görürüz. Bu savaşların birtakım haklı gerekçeleri vardır.
Geçerli meşrû sebep olmadan savaşa izin verilmez. Bu sebepler
şunlardır:
a- Haksızlığa Uğramak: Konuyla ilgili olarak Yüce Allah şöyle
buyurur: “Zulme/haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin
karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye
elbette kadirdir.”125 Dikkat edilirse, izin verilen savaş değil;
121 49/Hucurât, 13
122 4/Nisâ, 1
123 4/Nisâ, 128
124 2/Bakara, 208
125 22/Hacc, 39
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 35 -
savunmadır. İslâm’a göre savaş, sadece Allah için (fî sebîlillâh)
ve Allah’ın kendileriyle savaşılmasına izin verdiği kimselere karşı
yapılır. İslâm devletinin varlık hikmeti ve ana görevi olarak koruması
gereken insanların temel hakları beş madde ile değerlendirilir.
Bunlar; din (özgürce dinini yaşayıp uygulama ve tebliğ hakkı),
can (yaşama hakkı), akıl, nesil (ırz, şeref ve namusun korunması,
nesilleri her yönüyle sağlıklı yetiştirme hakkı) ve mal emniyetidir.
Bunları ve bu gibi hakları korumak için savaş, mazlum duruma
düşene yardım ederek zulme karşı koymak, bir insanlık görevidir.
Savaş; hak ve hukuku korumak, adâleti tesis etmek, kötülükleri
önlemek, insanların temel görevlerini rahatça yerine getirebilme
ve temel haklarını koruyabilmelerini sağlamak için yapılır. Yoksa,
başkasının hak ve hukukunu elinden almak için savaş yapılmasını
İslâm doğru görmez.
b- Fitneyi Önlemek, Tevhîdi/Allah’ın Birliğini Ortaya Koymak:
“Onlarla savaşın ki, fitne ortadan kalksın; din yalnız Allah’ın olsun. Eğer
onlar (fitneden ve savaştan) vazgeçerlerse, artık zâlimlerden başkasına
düşmanlık yoktur.”126 İmtihan gereği insanların başlarına belâlar
gelebilmektedir. Çünkü kalbinde Allah korkusu olmayan insanın
yapamayacağı kötülük yoktur. Allah’tan korkmayan insan fitne
de çıkarır, iftira da edebilir, başka insanların haklarını da çiğneyebilir.
İşte Yüce Allah, insanların huzurunu temin için gerekirse
savaş yapılmasını, yerine göre farz veya mubah kılmaktadır. Burada
fitne kavramı, başta “Allah’a şirk koşmak, başkalarına kulluk,
fesat/anarşi, öldürme, zulüm, müslümanlar arasında çıkarılan
tefrika, İslâm’ın dışındaki Allah’ın râzı olmadığı dinlerin ve hayat
görüşlerinin yayılması” olarak anlaşılır. Fitne, başta münâfıklar
olmak üzere, müşrikler ve ehl-i kitap olanlar ve hatta bazı müslümanlar
veya müslüman zannedilenler tarafından çıkarılabilir, ya
da körüklenebilir. Kur’an, bütün insanları, insanlar arasında fitne/
huzursuzluk çıkaranları haber vermekle kalmayıp bunun neticesinin
herkesi etkilediğini belirtir: “Öyle bir fitneden sakının ki, aranızda
yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize zararı erişir). Bilin ki
Allah’ın azabı çetindir.” 127
Hangi Kâfirlerle Savaşmadan İyi Geçinilebilir? Allah Teâlâ,
dostlarımızı ve düşmanlarımızı sayar. Mü’minleri bırakıp kâfirleri
dost kabul etmemize izin vermez. Ancak bu durum, onlarla her
durumda ilişkileri kesmemizi veya savaşmamızı gerektirmez. Aksine,
tüm insanlara iyilik esastır. Savaş da, muhâtaplarımızı yok
etmeyi değil; onları İslâm’laştırarak kurtarmayı veya kurtulmak
126 2/Bakara, 193
127 8/Enfâl, 25
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 36 -
istemeyen o zâlimlerden diğer insanları kurtarmayı hedeflemek
şartıyla meşrû görülür. İslâm, hangi inanç ve anlayıştan olursa olsun,
birtakım özellikleri taşıyan insanlarla müşterek hareket etmeye
engel olmaz; aksine teşvik eder. Zira, insanlar arasında barışın
temini, öncelikle müslümanlarla, daha sonra diğer insanlarla
karşılıklı ilişki içinde bulunmakla sağlanır.
Dünyada her insanın müslüman olması beklenilemez; bu,
Allah’ın sünnetine ve sınavına aykırıdır. “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin
hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, mü’min olmaları
için insanları zorluyor musun? Allah’ın izni olmadan hiç kimse iman edemez.
O, murdarlık (azabını), akıllarını kullanmayanlara verir.”128 Kâfirlerle,
iman eden insanlar, devamlı beraber yaşamak mecbûriyetinde kalabilir.
Hz. Peygamber, Medine vesikasında farklı din mensuplarıyla,
müşrik ve ehl-i kitap bütün insanlarla savunma anlaşması
yapmıştır. 129
Bunun için, kendileriyle bazı ilişkiler kurulabilecek, anlaşma
yapılabilecek gayr-ı müslimlerde bulunması gereken, temel özellik;
İslâm’a ve müslümanlara düşman olmamalarıdır. Kendi inanç,
düşünce ve yaşantıları doğrultusunda hareket edip mü’minlere
düşman olmayan ve müslümanların düşmanlarına yardım etmeyenlerle
dünyevî bazı anlaşmalar yapabilir, onlarla bazı ilişkilere
girebilir, onlarla iyi geçinebiliriz. “Allah sizinle din uğrunda savaşmayan,
sizi yurdunuzdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı
yasak etmez. Allah adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din uğrunda
savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım
edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa, işte zâlimler
onlardır.”130
Alım ve satımda, hediyeleşmede kâfirlerle muâmelede bulunmak
gibi şeyler, onları velî ve dost kabul etme kapsamına girmez.
Ancak, haram işlerde bunlara yardım ve gayr-ı meşrû konularda
kâfirlere yararı dokunacak şeylerin alınıp satılması, meselâ, savaşta
yararlanılacak silâh gibi araç gereçlerin onlara satışı câiz değildir.
“İyilik ve takvâda (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın;
günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun;
çünkü Allah’ın cezası çetindir.”131 Peygamberimiz de (s.a.s.) zaman zaman
müşriklerle alım satımda bulunmuştur.132 Ancak, kâfirlerden
alınan şeyler hakkında ve onlarla her türlü ilişkiler konusunda çok
128 10/Yûnus, 99-100
129 Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 226-228
130 60/Mümtehine, 8-9
131 5/Mâide, 2
132 Buhârî, 4/410, hadis no: 2216; Ahmed bin Hanbel, 5/137, hadis no: 3409
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 37 -
titiz ve ihtiyatlı davranılmalı, onların İslâm’a ve müslümanlara
düşmanlıklarından dolayı verebilecek zararlar düşünülmelidir.
Her türlü kültürel faâliyetler, özellikle İslâmî ilimler ve yorumlar,
sanat etkinlikleri, eğlence araç ve yöntemleri gibi itikadı,
toplumun ifsâdı ve salâhını, fıkhı (haram-helâlı) ilgilendiren konularda
kılı kırk yaran bir tavır takınılmalıdır. Unutmayalım ki zehir,
billûr kâseler içinde ve leziz gıdalar içine gizlenerek sunulur.
Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler,
eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen
araçlar, Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim,
düşünce sistemleri, fikir akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler,
misyoner faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyalizm,
sosyalizm, siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük anlayışı,
sanat faâliyetleri, sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm
araçları, dünya görüşleri, futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm
ve tüketim alışkanlıkları, insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu
olma özelliklerinden sıyırmak için en dehşetli silâhlar ve şeytanî
araçlar olarak kullanılıyor. Bu kadar çok yönlü ateş altında kalan
savunmasız, câhil ve her şeyden önemlisi kâmil imandan mahrum
bırakılan halk, elbette Allah’a dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz
de olsa şeytanın dostluğuna meylediyor.
Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen
her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı
her kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak
olduğunu açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki,
gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun. Peygamber’in amcası Hz.
Abbas’ın dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün
(kâfir) dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün
güçleriyle İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın
gündelik işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi?
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve
şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe
yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.”133 Çağdaş müslümanın
öyle bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de
çok: “İmkânlarımız yok, taşlar da bağlı...” Filistin’li çocuklardan
öğrenin bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu, imanın en büyük
imkân olduğunu, Allah’ın tarafını seçenin direnişini...
Gayri müslimlerin ziyâret edilmeleri de, onlara dinin tebliğini
amaçlıyorsa meşrûdur. Dinî bir maslahat ya da önemli mâzeret
yoksa ziyaret uygun görülmemiştir. Gayri müslimlere ait küfür
133 4/Nisâ, 76
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 38 -
şiarları ve alâmetleri ile ilgili olarak kendilerini tebrik etmek, onları
kutlamak, bayramlarını tebrik ittifakla haram kabul edilmiştir.
Kim bir kulu, bir isyanından, haram fiilinden, bid’atinden ve
küfründen ötürü tebrik eder veya kutlarsa, bu kimse Allah’ın sınırını
aşmış, Allah’ın gazabını üzerine çekmiş olur. Müslüman da
kabul edilseler, zâlimlerin belli bir makama gelmelerini kutlamak
da böyledir; hele kutlanılan o makam tâğutî bir makamsa, bu,
tâğutun kabulü anlamına gelir ki, imanla bağdaşmaz.
İslâm’a aykırı davranışlarda bulunan fâsık kimselere tâzimde
bulunmak, onlara “efendim, beyim, paşam!” demek de haramdır.
“Münâfık olan kimseyi ‘efendim’ (sayın, saygıdeğer, paşam, beyefendi!)
diye çağırmayın. Şayet o kimse efendi, bey yapılacak olursa, siz
bu durumda aziz ve celil olan Rabbinizin gazabını çekmiş olursunuz.”134
İbn Kayyım’ın belirttiği gibi, bu tür insanlara; “devlet büyüğü, ulu
devlet başkanı veya ey yüce falan” diye de lakap verilip bu tür ünvanlar
kullanılamaz. İbn Kayyım’ın belirttiği gibi, bu tür insanlara;
“devlet büyüğü, ulu devlet başkanı veya ey yüce falan” diye de lakap
verilip bu tür ünvanlar kullanılamaz. Sözgelimi ilköğretimde
çocuklara küfrü dayatan “andımız” denilen ifadeleri bir mü’min
söyleyemez, bir mü’min öğretmen söyletemez: “Ey Büyük Atatürk!
Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime
ant içerim.” Bu sözler elfâz-ı küfürdür.
Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük
ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman
edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır.
Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli,
Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini
düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak
davranışlarda bulunmaktır.
Kâfir Akrabalarla İlişki
İslâm’da esas bağ, din bağıdır. Hangi ırktan, hangi soydan olursa
olsun sadece müslümanlar birbirlerinin kardeşidir,135velîsidir.136Bir
mü’min, aralarında din bağı bulunmayan yakın akrabalarını velî/
dost kabul edemez.
“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve
kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte
134 Ebû Dâvud, Sünen, Edeb, hadis no: 4977; Mişkâtu’l-Mesâbih, 3/1349,
hadis no: 4780
135 49/Hucurâct, 10
136 9/Tevbe, 71; 5/Mâide, 55
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 39 -
onlar zâlimlerin kendileridir.” 137; “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız,
kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından
korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar,
köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten
daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah
fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 138; “Allah’a ve âhiret gününe
iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da
olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin.
İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir.
Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada
ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut
olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır/Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki
hizbullah/Allah taraftarları, kuşkusuz felâha/kurtuluşa erenlerdir.” 139
Ashâb-ı kiram, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına
düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdir. Meselâ Ebû
Ubeyde, Uhud’da babası Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de savaşta
oğlu Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, ama Hz. Peygamber
izin vermemiş, Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin
Umeyr’i öldürmüştü. Aynı şekilde Ömer bin Hattâb, Bedir’de dayı
Âs bin Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde amcazâdeleri
olan Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.
İnsanlar arasındaki yakınlığın asıl sebebi din birliğidir. Allah’ın
dinine inanmış ve peygamberleri tasdik etmiş kimseler birbirlerinin
mânevî akrabası, yakını ve dostudurlar. Bunların aralarında
mânevî bir birlik (vahdet) vardır. Mü’minlerle kâfirler ırk ve soy
bakımından birbirlerinin akrabası olsalar bile bu akrabalığın Allah
katında hiçbir değeri yoktur. Nitekim Hz. Nûh’un oğlu iman
etmediği için, Allah Teâlâ onu Nûh peygamberin âilesinden saymamıştır:
“Nûh Rabbine duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş
olan) oğlum da âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen
hâkimler hâkimisin.’ Allah buyurdu ki: EyNûh! O asla senin âilenden değildir.
Çünkü o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (kâfirdi). O halde hakkında
ilmin olmayan bir şeyi Benden isteme. Ben sana câhillerden olmamanı
tavsiye ederim.”140
Bütün bunlarla birlikte İslâm, âile bağlarına çok önem verir.
Mü’min olmayan akrabalarla her durum ve şartta ilginin kesilmesini
emretmez. Onlardan İslâm’a ve müslümanlara düşmanlık gelmez
ise, İslâm onlara karşı iyilik yapmayı ve onları ziyâret etmeyi
137 9/Tevbe, 23
138 9/Tevbe, 24
139 58/Mücâdele, 22 Ve yine bk. 64/Teğâbün, 14.
140 11/Hûd, 45-46
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 40 -
yasaklamaz. “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın.
Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş dost ve
arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın;
Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.”141
Özellikle müşrik de olsalar, ana babaya ihsanla/iyilik ve güzellikle
davranmayı, onlarla sıcak ilişkiler içine girilmesini arzular: “Biz insana
ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu
nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun
için) önce Bana, sonra da ana babasına şükretmesini tavsiyede bulunmuşuzdur.
Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan
bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat
etme. Onlarla dünyada iyi geçin...”142
Bu âyette de görüldüğü gibi, şirk konusunda ana baba dâhil
hiçbir kimseye itaat edilmemesi, ama müşrik bile olsalar ana babaya
iyilik yapılması emredilmektedir. Nitekim Hz. Âişe’nin kardeşi
Esmâ’ya (r.a.), müşrik annesini ziyâret edip iyilik yapması için Hz.
Peygamber’in izin verdiği bilinmektedir.143
Müslüman olmayan ebeveyne de infak vâciptir; dinleri farklı
da olsa, kişi muhtaç olan anne babasına bakmakla yükümlüdür.
Bir müslümanın durumu müsait iken, ana babasını sıkıntı ve zorluk
içinde kıvranır vaziyette bırakması, tabii ki, bir iyilik ve ihsan
sayılmaz. Halbuki Kur’an, her şartta ana babaya ihsan ve iyiliği
emretmektedir.144 Allah, akraba ile ilgisini keseni kötülemiş,145
akrabanın haklarına riâyet etmeyenin günah işlediğini bildirmiş,
yakınları kâfir de olsalar, Allah, bunların haklarını yakınlarına
vâcip kılmıştır.”Akraba ile alâkayı kesen cennete giremez.”146 Demek
ki, sevgi, velî kabul etmek, onları sırdaş edinmek başka şeydir;
kâfir akrabaya nafaka temin etmek, onları ziyâret etmek, onlara
ihsanda bulunmak ise daha başka bir şeydir; bunlar birbirine karıştırılmamalıdır.
“Eşleriniz ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, sakının
onlardan!”147
Bir Müslümanı Kâfir Yapan Tavırlar
Bir müslümanın İslâm’dan çıkmasına sebep olacak bazı durumları
şöylece özetleyebiliriz.
141 4/Nisâ, 36
142 31/Lokman, 14-15
143 Buhârî, Hîbe hadis no: 2620; Müslim, Zekât hadis no: 1003
144 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 31/Lokman, 14-
145 4/Nisâ, 1
146 Buhârî, Edeb, hadis no: 5984; Müslim, Birr, hadis no: 2556
147 64/Teğâbün, 14
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 41 -
Müslüman olduğu halde, Allah’a şirk koşmak; Allah’ın dışında
bir kimseye, bir otoriteye, putlara tapınmak, Allah’tan istenecek
yardımı ölülerden veya mezarlardan istemek, birtakım örgütleri
veya devletleri Allah gibi düşünmek kişiyi İslâm’dan çıkarır, müşrik
yapar.
İslâm’ın küfür dediği şeyler konusunda şüphe etmek de küfrü
gerektirir. İslâm da bellidir, onun dışındaki bâtıl yollar da bellidir.
148 Küfür olan konularla ilgili olarak “acaba onlar da doğru olabilir
mi?” düşüncesi İslâm inancına aykırıdır. Onlar doğru olsaydı,
İslâm’ın Hz. Muhammed ve Kur’an’la gönderilmesine ne lüzum
vardı? Bütün bâtıl dinler, bütün İslâm dışı ideolojiler, insanlar adına
nisbet edilen hayat sistemleri İslâm tarafından reddedilmektedir
(Kapitalizm, Komünizm, Hinduizm, Yahûdilik, Hıristiyanlık,
Demokrasi, Marksizim, laisizm, Kemalizm ve diğerleri).
Peygamberimiz’in bize bildirdiği bazı şeyleri beğenmemek,
onlara karşı yüzü buruşturmak, râzı olmamak.149
Müslümanlara karşı kâfirlerle işbirliği yapmak, onlara yardım
etmek.150
İslâm’ın ilkelerine, şeriata karşı gelmek, onlarla alay etmek,
onların yerine başka otoritelerin veya kişilerin görüşlerini daha iyi,
güzel veya çağdaş bulmak.
Kesin deliller ile ümmetin icmâsı ile sâbit olmuş, dinden sayılan
hükümlere karşı gelmek, onları kabul etmemek.
Bunlar veya bunlara benzer davranışlar ve sözler bir müslümanı
dinden çıkarabilir, mürted yapabilir. Bunlar birer hükümdür
ve müslümanları din konusunda dikkatli olmaya teşviktir, onları
tehlikeden sakındırmaktır. Kişi ya inanır, ya inanmaz. Ama tutarlı
olması gerekir; inandığı dinin gösterdiği gibi inanması ve yaşaması
lâzımdır. İslâm, Allah’ın dinidir ve ona nasıl inanılması gerektiği
ortaya konulmuştur. O, insanların görüşü değildir ki, dileyen dilediği
gibi kullansın. 151
Ortam ve çevre şartları İslâmî değil; câhiliyye yapısı arzettiğinden,
günümüzde insanlar, İslâm’ı doğru bir şekilde kavrama ve
sırât-ı müstakîm çizgisini kolaylıkla sürdürme imkânlarına yeterince
sahip değildir. İslâm dışı, hatta İslâm’a düşman düzen ve buna
bağlı kurum ve kuralların etkisiyle her an bâtıl yollara bilinçsiz
148 Bk. 2/Bakara, 256
149 Bk. 47/Muhammed, 9
150 Bk. 9/Tevbe, 65-66
151 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 458-459
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 42 -
de olsa dalma riskiyle karşı karşıyadır günümüz insanı. Bunlardan
bazısı, belki imanını tümüyle giderecek ve kişiyi mürted yapacak
durumda değilse de, bir kısım insan bilerek ve seçerek İslâm’dan
farklı yollar/ideolojiler/dinler edinmektedirler. Bu kimselerin
mâzîsinde İslâm’ı gerçek anlamıyla bilip bir bütün halde kabul
etme ve yaşama gayreti var iken, sonradan bilinçli bir tercih sonucu
dinini değiştirme sözkonusu olmuş ise, -neûzü billâh- mürtedlik
vuku bulmuş olur. Mü’min iken kişinin müşrik ve mürted olması
sonucunu veren birtakım söz ve fiillere şunlar örnek gösterilebilir:
Müslüman bir kimsenin kendi irâdesiyle açıkça; ‘Ben Allah’a
ortak koşuyorum’ demesi yahut Allah’ın varlığını inkâr etmek,
peygamberleri reddetmek ya da bir tek peygamberi dahi yalanlamak
gibi küfrü gerektirici bir söz söylemek, açıkça küfrü gerektiren
-Mushaf’ı ya da bir parçasını pisliğe atmak gibi- bir fiil işlemek,
namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi İslâm’ın kesin bir
hükmünü inkâr etmek, farz namazların, -bunların bir rekâtinin
bile olsa- farz olduğunu, dinin emri olduğunu reddetmek gibi
veya farz olmadığı kesin delillerle sâbit bir hükmün farz olduğuna
-meselâ farz namazlara bir rekât ilâve etmek gibi- inanmak,
peygamberliğin insanların kendi gayretiyle kazanılabileceğini ileri
sürmek gibi hususlar küfrü gerektirir. Bu gibi küfrü gerektiren
inanç ve tavırlar önceden müslüman bir kimse tarafından kabul
ediliyorsa, bu kimse mürted olur.
Çağımızda ortaya çıkan birtakım şartlar vardır ki, müslüman
kimse iman açısından bunların da hükmünü bilmelidir. Bunların
en başında hiç şüphesiz Allah’ın indirdiği hükümlerin dışındaki
hükümler ile hükmetmek gelir. Konuyla ilgili olarak Abdülkadir
Udeh’den alıntı yapalım: “Çağımızda reddetmek, kabul etmemek
yoluyla küfrün açık örneklerinden bir tanesi de, Allah’ın şeriatiyle
hükmetmeyi kabul etmemek ve onun yerine insanlar tarafından
konulmuş hükümleri, kanunları uygulamaya koymaktır. Çünkü
İslâm dininde asıl olan kural, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin
farz, ondan başka kanun ve hükümler ile hükmetmenin ise
haram olduğudur. Kur’ân-ı Kerim’in bu hususa dair nasları gâyet
açık ve kesindir.
İslâm şeriatine aykırı her türlü yasa ve hükmün bâtıl olduğu
hususunda fakîhler ile ilim adamları arasında görüş ayrılığı bulunmamaktadır.
Yine onların ittifakına göre İslâm dışı hükümlere
itaat gerekmez, hatta İslâm şeriatine aykırı olan her şey, müslümanlara
haramdır. İsterse bu haramı emreden ya da mubah kılan
egemen otorite ya da başkası olsun. Yine ittifakla kabul edilen hususlardan
bir tanesi de şudur: Sahih olduğuna inandığı bir te’vile
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 43 -
dayanmaksızın müslümanlardan her kim Allah’ın indirdiklerinden
başka hükümler ortaya atarsa, o kimseler hakkında Yüce Allah’ın
verdiği “kâfir, zâlim ve fâsık” hükümleri verilir. Meselâ, başka
bir hükmü ondan daha üstün, daha güzel gördüğü için İslâm’ın
öngördüğü cezaları ve hükümleri uygulamaktan yüz çeviren bir
kimse, kesinlikle kâfirdir, daha önce iman etmiş ise bu tavırlarıyla
mürted olur.
İttifakla kabul edilen hususlardan bir diğeri: Allah’ın ya da
peygamberinin emirlerinden herhangi birisini reddeden bir
kimse, bunu ister şüphe ve tereddüt yoluyla, isterse de terk ve
kabul etmemek yoluyla, isterse de o hükme teslim olmamak dolayısıyla
reddedecek olursa İslâm’dan çıkar, mürted olur. Çünkü
sahâbe-i kirâm, zekât vermeyi kabul etmeyenleri mürted olarak
değerlendirmişlerdir. Yüce Allah kendisinin ve Rasûlünün hükmünü
teslimiyetle kabul etmeyenlerin kâfir olduklarına dair açık
hükmünü indirmiştir: “Rabbine andolsun ki, onlar kendi aralarındaki
anlaşmazlıklarda Senin hükmüne başvurmadıkça ve verdiğin hükmü,
içlerinde bir sıkıntı olmaksızın tam bir teslimiyetle kabul etmedikçe
iman etmiş olmazlar.” 152
Elfâz-ı Küfür
Elfâz’ın tekili olan lafız (lafz); söz, kelime ve ifade demektir.
Küfür ise “kefera” fiilinden masdar olup, sözlükte; bir şeyi örtmek
anlamına gelir. Kalbindeki imanını örten kimseye de bu yüzden
münkir veya kâfir denilmiştir. Bir terim olarak, kişiyi küfre düşüren
ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere “elfâz-ı küfür” adı
verilir.
Bir mü’mini küfre düşüren sözler beşe ayrılır. Bunlar: İstihzâ,
istihfaf, istihkar, istihlâl ve istinkârdır. İstihzâ, dinin esaslarından
birini alaya almak; istihfâf, inanılması gereken ve zarûrât-ı diniyye
denilen prensipleri küçümsemek, hafife almak; istihkar, dinle
ilgili temel esasları ve dinin mukaddes saydıklarına hakaret etmek,
çirkin sözler söyleyip sövmek; istihlâl, bir haramı helâl kabul etmek
veya bir helâlı haram saymak; istinkâr ise bir İslâmî hükmü
açıkça inkâr etmek veya dince mukaddes olan şeylere inanmayıp
küfretmek.
Allah’ın varlığı veya birliğini inkâr etmek, bu konuda şüphe
içinde olmak, bunu sözle ifade etmek insanı küfre sokar. Allah’ın
zâtı, sıfatları, fiilleri, isimleri, emirleri, yasakları hakkında şaka
152 4/Nisâ, 65; Abdülkadir Udeh, et-Teşrîu’l-Cinî el-İslâmî, Beyrut, 2/708-710
-İslâm Ceza Hukuku ve Beşerî Hukuk
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 44 -
yollu da olsa alay ederek küçümseyici konuşmak ve Allah’a çirkin
sözler söylemek kişiyi dinden çıkarır. “Allah ile O’nun âyetleriyle,
O’nun Rasûlü ile alay mı ediyorsunuz? Boş yere özür dilemeye kalkışmayın.
Siz imandan sonra küfre düştünüz.”153 Allah’ın sıfatlarından
birini dahi olsa inkâr etmek küfürdür. Allah’ı yarattıklarından
herhangi bir kimseye veya şeye benzeten; bir canlı veya cansız
varlığı Allah’a, sıfatlarını Allah’ın sıfatlarına benzeten; Allah’ın
doğmuş veya nesil bırakmış olduğuna inanmak veya Allah’ı herhangi
bir eksiklik ya da kusurla itham edip bunu dille söylemek
kişiyi İslâm’dan çıkarır.
“Allah bile bana bunu emretse bu işi yapmam.” diyen kimse;
Allah’ın affedeceği konusunda ümidini tümüyle kesen kişi kâfir
olur. Yine, aşırı umutla Allah tarafından hiçbir hesaba çekilmeyeceğine
veya cezaya uğramayacağına inanan kimse kâfir olur.
Yine kendisinden veya Allah’a yakın olduğunu sandığı bir kişiden
ibâdetlerin düştüğünü, ibâdet yapma gereği kalmadığını kabul
eden veya şatahat cinsinden küfür sözleri söyleyen kimse, meselâ
“Ene’l-Hak; ben Hakk’ım, Cenâb-ı Hakk’ım” diyen kimse kâfir olur.
Peygamberlik kurumunu önemsememek ve peygamberlikle
alay etmek, onlar hakkında küçük düşürücü sözler söylemek istihkar
(hakaret ve sövme) sayılır. Bu yüzden herhangi bir peygamberi
küçük gören, alay eden ve O’na ezâ veren dinden çıkar. “Şüphe
yok ki, Allah’a ve Rasûlü’ne eziyet verenlere Allah dünyada ve âhirette
lânet etmiştir. Onlara çok küçük düşürücü bir azap hazırlamıştır.”154;
“Münâfıklardan öyleleri vardır ki, peygamberi incitiyorlar ve ‘O her söyleneni
dinleyen bir kulaktır’ diyorlar. De ki, ‘O sizin için bir hayır kulağıdır;
Allah’a da inanır, mü’minlere de. İman edenleriniz için bir rahmettir.
Allah’ın Rasûlüne eziyet verenlere ise acıklı bir azab vardır.”155
Hz. Peygamber’e hakaret dinden çıkardığı gibi, mukaddes kitaplara
ve Kur’ân-ı Kerim’e hakaret veya mukaddes kitapların aslını
inkâr edici sözler söylemek küfürdür. Kur’an’la, bir sûresi veya
âyetiyle alay etmek, onu küçümsemek küfürdür. Meleklere hakaret
etmek, alay etmek, ayıplamak, onları küçük görmek küfürdür.
Cebrâil’in vahyi getirirken hata ettiğini, Hz. Ali yerine yanlışlıkla
Hz. Muhammed’e (s.a.s.) vahyi verdiğini söylemek de kişiyi dinden
çıkartır. Azrâil’e, ölüm meleği olduğu için hakaret etmek, meleklerin
dişi olduğunu söylemek de küfürdür. Sahâbeleri tekfir ederek,
onların mü’min olmadığını söylemek de küfür kabul edilmiştir.
153 9/Tevbe, 65
154 33/Ahzab, 57
155 9/Tevbe, 61
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 45 -
Sahâbeyi küçümsemek, alay etmek ve onlara buğz etmek ise
bid’at ve sapıklıktır.156 Bir kimsenin, kendisine ya da bir başkasına
vahiy indiğini iddia etmesi ya da değişik ifadelerle peygamber
olduğu iddiası küfürdür. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) son peygamber
olduğunu kabul etmemek, yeni bir peygamberin geleceğini
bekliyor olmak insanı kâfir yapar. Herhangi bir şahsı (meselâ Hz.
Ali’yi, şeyh ya da evliya kabul edilen birini veya Atatürk’ü) Hz.
Muhammed’den (s.a.s.) üstün görmek ya da onunla eş değerde
tutmak küfürdür.
“Filan kimse peygamber bile olsa ona inanmam” demek;
“Eğer Hz. Muhammed’den sonra bir peygamber gelecek olsaydı,
filan zât peygamber olurdu” demek;
“Eğer Âdem suç işlemeseydi cennette yaşayacaktık. Bütün bu
belâlar onun yüzünden başımıza geldi” demek de insanı kâfir yapar.
Kur’an’ı, Kur’an’dan bir âyeti veya hükmü yalanlamak, çarpıtmak,
alay konusu yapmak, saygısızlık yapmak kişiyi küfre sokar.
Kur’an hükümlerinden birini olsun yürürlükten kaldıran veya uygulanmasını
engelleyen yönetici kâfir olur. Kur’an ahkâmı içinde
yürürlükten kaldırılmış bir hüküm varsa, bu hükmün yerine konmuş
olan yasayı uygulayan, uygulanmasını kolaylaştıran ve bu durumun
farkına varıp rızâ gösteren kimselerin İslâm dini ile hiçbir
ilişkileri kalmaz.157
Bir müslümanın kitabına sövmek,
Kur’an’da eksiklik veya fazlalık olduğunu ileri sürmek,
Kur’an’ı çağdışı, çöl kitabı, bedevî kanunu olarak nitelemek,
Kur’an’ın öngördüğü ceza ve miras âyetlerini acımasız ve
adâletsiz bulmak ve bunu söz veya tavırlarıyla ifade etmek,
Yine Kur’an’ın nassıyla kesin şekilde yasaklanmasına rağmen
(fâizle işlem yapmayı, alkollü içki kullanmayı, zina etmeyi ve benzer)
yasakları yasallaştıran “mürted” ülkelerin kanunlarına gönülden
saygı beslemek ve bu yasaları Kur’an’a tercih etmek insanı
kâfir yapar.
Allah’ın haram kıldığı bir şeye başlarken besmele çekmek,
Haram bir fiil işledikten sonra, dünyevî kazançtan dolayı
156 Bk. 48/Fetih, 18; 9/Tevbe, 100
157 5/Mâide, 44; F. Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y., s. 114
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 46 -
Allah’a şükretmek veya haram bir şey yedikten sonra “El-hamdü
lillâh” demek,
Kur’an okuyan kimse ile -okuduğu sırada- alay etmek,
Kur’an’a uymayı öğütleyen veya Kur’an hükümlerine dâvette
bulunan kimseye eziyet etmek, onu meczup ve mecnun gibi sıfatlarla
niteleyerek hakarette bulunmak,
Kur’an’da fal açmak, onu büyü, üfürük gibi çirkin işlerde araç
olarak kullanmak,
Kur’an’ın ölü ruhuna okunmak üzere indiğine inanmak,
Tevrat, Zebûr, İncil ve suhuflara hakaret etmek, onların hiç
tahrif edilmediğini (değiştirilmediğini) veya içlerinde vahiyden
hiçbir eser bulunmadığını ileri sürmek insanı İslâm dairesinden
çıkarır, kâfir yapar.
Helâlı haram, haramı helâl sayan, sihirle/büyüyle uğraşan, fala
inanan, kâfirle dost geçinen, ilme söven, ilacın iyileştirici etkisini
Allah’ın irâde ve kudretine bağlamayan, fânî tanrılaştıran, “kahrolsun
şeriat!” diye slogan atam; Pozitivizmi, Darvinizmi, Sosyalizmi
(Laikliği, Kemalizmi, Demokrasiyi ve her türlü beşerî ideoloji ve
düzenleri) İslâm’dan üstün tutan, sütkardeşle evliliği meşrû gören
insan, -kim olursa olsun- hem mantıksız, hem ahlâksız, hem de
imansızdır! Çünkü imansızlık gerçek anlamıyla ahlâksızlık ve mantıksızlık
demektir; Allah’ın yasalarına kafa tutmak demektir.158
Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana
getirmesi için hür bir irâde ve ihtiyarla söylenmesi gerekir. Tehdit,
zor ve baskı altında küfür sözlerini söyleyen kimse, ikrâh-ı
mülcî yani tam zorlama ile öldürme, kesme, bedene zarar verme
ve şiddetli dövme gibi işkence veya bu tehditler varsa küfür sözü
söyleyebilir. “Kalbi imanla dolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesnâ
olmak üzere, kim iman ettikten sonra, küfre sîne açarsa Allah’tan onlara
bir azap vardır.”159 Bu âyet, küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını
gösterir. Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı
Sümeyye’yi İslâm’dan dönmeleri için zorlamış, işkence altında ikisini
de öldürmüştü. Yâsir’in oğlu Ammâr’ı da bir kuyuya atarak
işkence yapmışlar, Ammâr işkenceye dayanamayarak, kalbi imanla
dolu olduğu halde, diliyle İslâm’dan döndüğünü söylemiş ve
canını kurtarmıştı. Haber Hz. Peygamber’e ulaşınca, kendisiyle
158 F. Aydın, a.g.e., s. 119-120
159 16/Nahl, 106
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 47 -
görüşmüş ve yine işkenceye mâruz kalırsa aynı sözleri söylemesine
ruhsat vermişti. Yukarıdaki âyet-i kerime bu olay üzerine inmiştir.
Günümüzde nice şarkılarda dinle ilgili kutsal esaslara hakaret
taşıyan, kadere isyan eden, bir kadını putlaştırıp Allah’ı sever gibi
sevme ifadeleri “müslümanım” diyen insanlar tarafından rahatlıkla
söylenebilmektedir. Bir futbol takımı ekber, yani Allah’a ait
olan “en büyük” ifadesiyle sloganlaştırılabilmekte, öğrencilere
bir şahıs hakkında ilâhî özellikler verilerek antlar, şiirler söylettirilebilmektedir.
Medyada, kahvelerde, sokaklarda nice elfâz-ı
küfür rahatlıkla ağızlardan çıkabilmektedir. “İşimiz Allah’a kaldı”,
“Allah’lık” gibi ifadelerle Allah hakkında küçültücü ifadeler
söylenebiliyor. Azrâil’e kızılıp ileri geri sözler söylenebiliyor. Bir
kıza “Melek” ismi verilebiliyor, felek ifadesiyle göklerin insan
kaderi üzerinde etkisi kabullenilerek ona kader adına hakaretler
edilebiliyor. Açıkça kadere de çatılabiliyor. Zamana sövülebiliyor.
Cennet ve cehennemle ilgili fıkralar anlatılarak Allah’ın ödül ve
cezası şaka konusu edilebiliyor. Dini küçük düşürücü Bektaşi fıkraları
veya dinin kutsallarını küçük düşürecek uydurmalar anlatılabiliyor.
Allah’ın sıfatları başkasına verilebiliyor. Allah’tan başkasına
duâ edilip medet ve yardım istenebiliyor. Allah’tan başkası adına
yemin edilebiliyor. İnsanın ağzından çıkan her sözün hesabının
isteneceği unutularak küfür lafızları sakız gibi ağızlarda dolaşabiliyor.
Bütün bunlar, elfâz-ı küfür, küfür, şirk, irtidat gibi Akaid
konularının kapsamına girmektedir.
Çevrede Çokça Duyulan Elfâz-ı Küfürden Bazıları
(Söyleyeni Şirke Düşürmesinden Korkulan Çirkin Sözler)
a- Allah’la İlgili
“Allah’lık” (saf bir insan için)
“Allah’sız” (Bunun Allah’ı yok, bu kimseyi Allah yaratmamıştır
anlamında),
“İşimiz Allah’a kaldı” (İşimiz yaş, netice beklemeyin anlamında),
“İnşâallah deme, kesin söz ver” (İnşâallah, yani Allah dilerse
sözünün yanlış ve yetersiz olduğu anlamında),
“Seni Allah gibi seviyorum” (Allah’ı sever gibi çok sevmek, fanatiklik
anlamında),
“Seni elimden Allah bile kurtaramaz” (Allah’ın gücü bile yeterli
olmaz anlamında),
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 48 -
“Burada Allah yok, Peygamber izinde” (Karakolda, hapishanede
vb. Allah’ın yardım edemeyeceği anlamında),
“Allah’ın olmadığı, şeytanın bol olduğu yerde elime geçecek,
ciğerlerini sökerim” (Allah’ın olmadığı yer olabileceği anlamında),
“Allah, ondan verdiği canı alamıyor” (Borcuna sâdık olmayanlar
hakkında, Allah’ın âcizliği anlamında),
“Allah’ın hükmü burada geçmez” veya “o eskidendi, şimdi
Allah’ın hükmü uygulanmaz, devir değişti” (Allah’ın hükmünün
geçersizliğini iddia veya tüm zamanlara ait olduğunu inkâr anlamında),
“Şu işin (şeyin) Allah’ını yapar” (Allah’ı herhangi bir şeye benzetme
anlamında),
“Sen Allah mısın be?” (Bir yaratığın Allah olma ihtimalini çağrıştıracak
anlamda),
“Ye Allah ye”, “vur Allah vur” (Allah’ı kula benzetmek anlamında),
“Allah Baba”, “Allah’ın oğlu gelse...” (Allah’a çocuk isnad
etme anlamında),
“Tapılacak kadın” (Allah’tan başka tapılacak/ibâdet edilecek
mâbud kabulü anlamında),
“Futbol/müzik ilâhı, ...tanrıçası” (Allah’tan başka ilâh kabulü
anlamında),
“Hâkimler hâkimi” (Allah’ın dışında bir varlığa Allah’ın bir sıfatını
verme, her şeyi yönlendiren anlamında),
“Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” (Allah’a denk
başkasının hakkı olduğu, Allah’ın her yerde tek güç olmadığı anlamında),
“Allah bizi unuttu” (Allah’ın zorluklarla denemesi konusunda
Allah’ı unutma gibi bir eksiklikle vasfetme anlamında),
“Filan kimse şu şeyi yarattı” (Yaratma fiilini gerçek anlamda,
yani yoktan var etme mânâsında başka birine verme, Allah’ın fiiline
ortak kabulü anlamında),
“Allah’ın başka işi mi yok, bununla uğraşacak?” (Allah, her
şeyi takdir edip, her şeye hükmünü geçirmez, O’nun dediğinin ve
müdâhalesinin dışında da işler olur anlamında),
“Allah bilir ki, şu iş şöyledir”; “Allah şâhit şunu şöyle yaptım”
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 49 -
dediği halde, yalan söylemiş olsa; Allah’a iftira atmak ve gizli-açık
her şeyi bildiğini kabul etmemek anlamında),
“Hâkimiyet/egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir, ulusundur,
meclisindir” (Hâkimiyetin/egemenliğin Allah’ın dışında başkalarına
ait olduğunu kabul ve Allah’ın hükmünün üstünde hüküm
olduğu anlamında),
“En büyük filân takım, başka büyük yok” (Ekber/en büyük sıfatının
Allah’tan başkasına verilmesi ve başka büyüğün olmadığı,
Allah’ın büyüklüğünün inkârı veya büyüklükte ortağı olduğu anlamında),
“Allah’ımı inkâr edeyim ki, şu şöyledir” (Söylediği söz, doğru
bile olsa; Allah’ı inkâr etmeyi ihtimal olarak kabul ve inkârı basite
almak anlamında),
“Allah, şunu şöyle yaratsaydı, şu işi şöyle yapsaydı ne iyi olurdu”
(Allah’ın yarattığını beğenmemek, O’na eksiklik ve kusur isnad etmek
anlamında),
“Allah, keşke şunu haram kılmasaydı, şunu farz etmeseydi”
(Allah’ın hükmünü beğenmemek anlamında),
“Allah emretse bile şu işi yapmam” veya “Allah istemese bile
bu işi yaparım.” (Allah’ın emri veya yasağı önemsizdir, beni bağlamaz;
beni kararımdan Allah’ın hükmü bile caydıramaz, anlamında)
“Allah onu özene bezene yaratmış” ya da tersine bir inanış ve
ifade ile Allah’ın bazı kimselere torpil geçtiğini, bazı kimselere de
(hâşâ) zulmettiğini ifade etmek.
(O konuda âyet ve hadis olmadığı halde,) “Allah şöyle buyurmuştur”
demek (Kur’an’da olmayan, ispatlanamayan cümleleri
Allah’a isnâd etmek, dolayısıyla Allah’a iftira etmek anlamında),
(Allah’ın kesin olarak haram kıldığı bir şeyi yiyip içerken
“Allah’ın ismiyle (Bismillâh)” demek (Allah’la, Allah’ın haram hükmüyle
alay etme anlamında),
Allah’ı, O’nun kurallarını, O’nun dinini, kitabını... istihzâ/alay,
küçük görme, hakaret, inkâr etme,
Allah’a, dine, dince mukaddes sayılan şeylere küfür, sövme
veya çirkin söz söyleme,
Allah’tan başka mutlak gaybı bilen olduğunu kabul etme,
Allah’tan başkasına söylenmesi câiz olmayan şeyleri başka
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 50 -
şeyler için söyleme: “Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım, Diz çöküp
önünde yıllarca taptım.”; “Mihrâbım diyerek yüz sürdüm”;
“Bir Allah’a, bir de sana taptım”; “Kâbe Arab’ın olsun, bize Çankaya/
Anıtkabir yeter”; “Ey, bugünleri borçlu olduğumuz ulu Atatürk”
vb. sözleri ikrâh olmadan söylemek,
Allah’tan başkasına duâ etmek veya bir kuldan meded istemek,
Allah’ın helâllerini helâl; haramlarını haram kabul etmemek,
Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına
adak adamak,
Allah’ın kesin yasağına rağmen Allah’ın düşmanlarını, kâfirleri
sevmek, küfre rızâ göstermek, kâfirlere -hidâyetleri dışında- duâ
etmek,
Tâğutların resim ve heykelleri önünde kıyâma durarak tapınırcasına
saygı göstermek,
Allah’ın şeriatından/hükmünden daha üstün yönetim şekilleri
olduğunu belirtmek: “Demokrasi/halk idaresi en iyi idare şeklidir”;
“Kemalizm, Kapitalizm insanları mutluluğa götürür” demek,
Allah’ı, sadece göklere ve tabiata hükmü geçen bir zat olarak
kabul edip, yeryüzünü insanların kendi bağımsız arzularına
bırakıp Allah’ı dünya işlerine karıştırmamak, insanların sosyal ve
siyasal ilişkilerini düzenleme konusunda Allah’ın dışında otoriteler
tanımak,
Fayda ve zararı Allah’tan bilmemek, “şu doktor benim hayatımı
kurtardı”; “frene basmasaydı ölmüştüm”; “şu hap bana şifa
veriyor, beni iyi ediyor”; “Devlete karşı çıkılır mı, ezer geçer”,
İbâdet kapsamına girecek tüm amelleri, sadece Allah için yapmamak,
gösteriş veya dünyevî bir menfaat için yapmak.
b- Dinle İlgili
“Din ayrı, dünya ayrı” (Dünyayı dinin dışına itmek, dini dünyaya
karıştırmamak ve laiklik anlamında),
‘’Din ayrı, siyaset ayrı” (İnsanların yönetiminin dinle ilgisi yok,
siyaset dinden bağımsız olmalıdır anlamında),
“Dinde zorlama yoktur” (Din seçme konusundaki özgürlükle
ilgili Bakara sûresi, 256. âyetini farklı ve yanlış bir konu için delillendirerek,
bir müslümana karışılamayacağı, onun haramları
işlemede özgür olduğu anlamında; dinin ahkâmla/muâmelâtla
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 51 -
ilgili konularını inkâr etmek veya geçerli olmayacağını iddia anlamında),
“Zevklere ve renklere karışılmaz” (Arzu ve heveslere hiç kimsenin
müdâhale etme hakkı yoktur, ben hangi şeyden zevk alıyorsam
onu yaparım, din adına bile olsa hiç kimse ona karışamaz
anlamında),
“Bu benim özel hayatımdır, kimse karışamaz.”; “Demokrasi
var, bana kimse karışamaz, canım ne isterse onu yaparım” demek
(Allah’ı, Allah’ın hükümlerini önemsememek ve O’na teslim olmamak,
nefsini, hevâ ve hevesini putlaştırıp ilâhlaştırmak anlamında),
“Biz babamızdan, atalarımızdan böyle gördük” (geleneği, ataların
yolunu mutlak doğru olarak kabul etmek, dine ters düşse de
atalarının yolunun en doğru yol olduğunu kabul anlamında),
“Din şöyle diyor, doğru ama...”; “haklısın, fakat...” (Dinin emir
ve yasaklarının doğru olduğunu kabul etmekle birlikte, hayata
geçirmenin imkânsız gibi çok zor olduğu, yaşanamayacağı, başka
alternatiflerin zarûri olduğu anlamında),
“İslâm dini akıl dinidir, mantık dinidir” (Nakli dışlama, vahyi
temel ölçü almama, aklı putlaştırma anlamında),
“İslâm şeriatı eskidenmiş, bundan sonra din hâkim olamaz.”
(Dini, eski zamana ait tarihî bir vaka gibi kabul etme ve gelecekle
ilgili Allah’ın vaadlerini inkâr anlamında),
“Dine bağlı yaşamanın, dindâr olmanın zamanı geçti; doğru
olursan bu devirde aç kalırsın” (Dinin bütün zamanlar için geçerli
olmasının reddi anlamında),
“Dinî günler” (Zamanı, günleri dinî olan ve dinî olmayan diye
ayırıp, bazı günlerin dinle ilişkilerinin olmaması gibi anlaşılabilmesi
anlamında),
“Hayat yalnız bu dünyadadır” (âhireti inkâr anlamında),
“Sen benim kalbime bak, kalbim temiz” (Dinin bazı emirlerini
yerine getirmeyişin mâzereti olarak kalbin temizliği anlayışı ve
ibâdet edenlerin kalbi temiz değil ki ilâhî emirleri yerine getiriyorlar
anlamında),
“Paranın açmadığı kapı yoktur” (Parayı putlaştırmak, kapitalizmin
her şey olduğu anlamında),
“Demokrasilerde çare tükenmez” (Beşerî bir düzen olan demokrasinin
(halkın kendi kendisini yönetmesinin) her konuya
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 52 -
çözüm getiren en üstün idare şekli olduğu; İslâm’ın siyâset ve devlet
anlayışından daha üstün bir yönetim şekli olduğu anlamında),
“Aşırı dinciler”; “dinciler”; “fundamantalistler”; “dinci teröristler”
gibi çirkin ithamları gerçek mü’minlere etiket olarak takmak,
müslümanları, dolayısıyla İslâm’ı kötülemek anlamında);
İslâm’a irticâ, gericilik, fundamantalizm, taassup ve benzeri
çirkin sıfatlar takmak,
İslâm’a, şeriata, tesettüre karşı tavır almak veya bu tür dinle
ilgili hususlara düşman olanları desteklemek,
İslâm’ın kutsal kabul ettiği hususların dışında, özellikle de
İslâm’a düşman olan rejimlerin sembollerini yüceltmek veya onlara
saygı duymak.
c- Cennet, Melek ve Kaderle İlgili
“Eşek cennetini boyladı” (Cenneti küçümsemek, cenneti yakışıksız
bir şeyle vasıflandırmak anlamında),
“Sensiz cennet kötü, seninle cehennem bana ödül” gibi sözler
(Cenneti, cehennemi önemsiz görmek veya âşık olduğu bir insanı
bunlardan daha önemli kabul etmek anlamında),
Bir insana “Meleğim” demek, “Çarli’nin melekleri” veya bir
kıza “Melek” ismi vermek, ya da birine “melek gibi” demek (Meleklerin
insan gibi olduğunu, şekillerinin, yapılarının insana benzediğini
kabul etmek anlamında),
“Azrâil onun canını yanlış yere aldı”; “Azrâil’le savaşıyor” gibi
sözler, Azrâil’e hakaret etmek, onu eleştirmek anlamında),
“Kader utansın” gibi kadere isyan anlamında sözler,
“Felek”le ilgili hem hakaret, hem kaderi belirlediği inancı, göklerin
(yıldız ve burçların) insan üzerinde etkinliğini, insanların kaderini/
geleceğini gök cisimlerinin tayin ettiğini kabul anlamında),
Ve bunlara benzer, düşünmeden, ya da bilinçli olarak söylenen,
şirk düşüncesini yansıtan nice sözler...
Ef’âl-i Küfür
Ef’âl-i küfür, küfür fiil ve davranışları demektir. İnsanların bazı
hareket, kıyafet ve davranışları küfre alâmet sayılmıştır. Bu fiillerin
bir kısmı müslüman olmayan toplumlara benzemek kastıyla
yapılan hareket ve davranışlardır.
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 53 -
Küfre alâmet sayılan, ef’âl-i küfür kabul edilen hareketleri şu
şekilde sıralamak mümkündür:
a- Puta tapmak: Puta tapmak, Allah’a şirk/eş koşmak demektir.
“Nihâyet elçilerimiz canlarını almak üzere onlara geldikleri zaman şöyle
diyecekler: ‘Allah’ı bırakıp da tapındığınız putlar nerede?’ Onlar şöyle
cevap verecekler: ‘O putlar bizi bırakıp kayboldular.’ Onlar kendi aleyhlerine
kâfir olduklarına şâhitlik edeceklerdir.”160; “Onlar Allah’ın yolundan
saptırmak için Allah’a eşler uydurdular. De ki: ‘Eğlenip keyfinize bakın!
Çünkü gidişiniz muhakkak ateştir.”161 Allah’tan başkasına tapmanın
küfür alâmeti/ef’âl-i küfür olduğu kesindir.
b- Mushaf’ı pisliğe atmak gibi saygısızca davranmak: Mushaf’ı
pisliğe atmak da küfür fiillerinden biri sayılmıştır. Üzerinde
Kur’an’dan bir bölüm, Yüce Allah’ın veya Peygamberin adı yazılı
bir kâğıdı pisliğe atmak da aynı hükme tâbi tutulmuştur. Tabii
ki atma, kasden ve bilerek olursa, kâğıdın üzerindeki şeyi inkâr
sözkonusu olacağından küfür davranışı kabul edilmiştir. Zaman
zaman medyaya yansıdığı gibi, üzerinde âyet veya Allah lafızlarının
yazılı olduğu ayakkabıyı, bayan elbisesini vb. şeyleri kutsal değerleri
eğlence yapacak ve aşağılayacak tarzda giymek de aynıdır.
c- Gayr-i müslimlerin tapınaklarına ibâdet kasdıyla gitmek:
Kilise, havra, katedral, puthane gibi yerlerde ibâdet ve duâ etmek,
veya buralarda Allah’a ibâdet etmenin daha faziletli olduğuna
inanmak da kişiyi İslâm’dan çıkarır. Fakat bu tür yerlere ibâdet
kasdı olmaksızın, bilgi edinmek veya incelemek için gitmekte bir
sakınca yoktur.
d- İbâdet kasdıyla herhangi bir şahsa secde ve benzeri davranış
yapmak: Bir kimse tapınma kasdı olmadan sadece hürmet
ve saygı için bir büyük karşısında eğilse, yeri öpse bu günah kabul
edilse bile küfür kabul edilmez. Kişiye tapmak anlamına gelecek
davranış ise küfürdür. Tâğutların heykeli veya tâğutların kutsalları
karşısında saygı durmak da itikad açısından çok tehlikelidir.
e- Duâ ederek ölülerden bir şey istemek, kabirleri tapınak
yapmak: Sadece Allah’a yapılması gereken ibâdet ve duâyı162
Allah’tan başkasına, ister ölü ister diri olan birine yapmak küfürdür.
Allah’tan başkasına kesilen kurban, Allah’tan başkasına adak,
kabirleri tavaf, kabirde yatandan duâ ile bir şey istemek, ölülerden
imdat ve medet istemek küfür davranışlarıdır.
160 7/A'râf, 37
161 14/İbrahim, 30
162 1/Fâtiha, 5
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 54 -
f- Haç takınmak: Hıristiyanların takındıkları madalyon olan
haç, onların iddiasına göre Hz. İsa’nın çarmıha gerilmiş şeklinin
remzidir ve onlara göre kutsaldır. İslâm âlimleri, haç takınmanın
küfür davranışı olduğunda hemfikirdirler. Günümüzde de böyle
bir madalyonun ancak hıristiyanlar tarafından takıldığını unutmamak
gerekir.
g- Ğıyar ve zünnâr: Ğıyar, zimmîlerin omuzlarına attıkları
alâmet yahut kumaş parçasıdır. Zünnâr da hıristiyan ve mecûsîlerin
küfür alâmetleri olan bir çeşit kuşaktır. Bunlar gayr-i müslimlerin
özel giysileri ve dinlerinin alâmetleri olarak sembol olduğundan,
bunları kullanmanın küfür fiilleri olduğu belirtilmiştir.
h- Mecûsî ve yahûdi şapkası: Mecûsîlerin ve yahûdilerin mümeyyiz
vasfı olan şapkalarını onlara benzemek kasdıyla giymek
de küfür sayılmıştır.
Bu alâmetler, her asırda ve bölgede değişiklik gösterebilir. Buradaki
temel espri, İslâm’ın dışındaki dinleri benimsemiş kişilerin
özel kıyafetleri, dinlerine ait kıyafetleridir. Tabii, râhibe elbisesi ve
papaz cübbesi giymek de küfür fiillerindendir. Her devrin küfür
alâmeti değişik olmaktadır. Belli bir zaman küfür alâmeti olan şey,
belki kısa zaman sonra küfür alâmeti olma özelliğini kaybedebilmektedir.
Bu konuda en açık örnek, şapkadır. Belli bir döneme
kadar şapka, özellikle fötr küfür alâmeti sayılırdı; İskilip’li Âtıf
Hoca gibi nice âlimler ve müslümanlar şapka giymediği ve bunun
küfür olduğunu belirttikleri için idam edilmiştir. Bu âlimler, küfrün
sembolü olduğunu bildiklerinden dolayı buna karşı çıkmayı
idamı göze alma pahasına sürdürmüşlerdir. Ama şimdi şapkanın
küfür ve kâfir özelliği olduğunu iddia güçtür. Artık şimdi gayr-i
müslimler, müslümanlar kadar bile şapka giymemektedirler. Dolayısıyla
küfür alâmeti değişince, hüküm de değişmektedir. Küfür
alâmetlerinin çağlara göre farklılık arzetmesi sebebiyle, eskiden
küfür sayılan giysilerle ilgili bir husus, bugün küfür olmayabilir
(Veya tersi; eskiden küfrün sembolü sayılmayan bazı şeyler, sonradan
kâfirlerin simgesi olarak kabul edilebilir).
i- Sihir/büyü: Sihri öğrenip öğretmenin, sihir yapmanın haram
oluşunda mezhepler arasında ihtilâf yoktur. Bütün mezhepler, sihrin
mubahlığına inanmanın küfür olduğunda da müttefiktir. Fakat
sihrin haram olduğuna inanmakla beraber, sihir/büyü yapan kimsenin,
bu davranışıyla kâfir olup olmadığında ihtilâf vardır. Ebû
Hanife ve tâbileri, İmam Mâlik, Ahmed bin Hanbel ve tâbilerine
göre büyücü/sihirbaz kâfirdir. Bu gruba göre, sihirbaz sihrin haramlığına
inansa da inanmasa da tekfir olunur ve öldürülür. İmam
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 55 -
Şâfii’ye göre ise kendisinde küfrü gerektirecek bir inanç, söz ve fiil
bulunmayan sihir küfür değil, sadece haramdır.163
Tekfir ve Büyük Günah İşleyenin İtikadî Durumu
Tekfîr, bir müslümanı veya müslüman kabul edilen bir kimseyi
küfre nisbet etmek; küfre girdiğini söylemek anlamına gelen dinî
bir kavramdır.
Küfür içerisinde olan bir kişi bu durumdan kurtulup müslüman
olabileceği gibi; müslüman olan bir kişi de dinden dönerek
küfre girebilir. Ancak müslüman olan bir kimsenin hangi durumlarda
küfre girebileceği; küfür ile iman arasındaki sınırın tayini
tarih boyunca mezhepler arasında ihtilâf konusu olmuştur. Hatta
aynı mezhebe bağlı âlimler bile bazen farklı görüşler ileri sürebilmektedir.
Bu konudaki tartışma, Hâricîlerin ortaya çıkışıyla, yani
Hz. Ali’nin hilâfeti döneminden günümüze kadar devam ede gelmektedir.
Hz. Ali ile Muâviye arasındaki anlaşmazlığın çözüme kavuşturulması
için hakeme gidilmesini isteyen, sonra hakem olayının
arzu edilen şekilde sonuçlanmaması üzerine daha önce Hz. Ali
ordusunda bulunan, hatta hakemi kabul etmesi için ısrarda bulunanlardan
bir gurup başkaldırmış ve Hz. Ali’yi, Allah’ın hükmünü
bırakarak beşerin hakemliğine başvurmakla itham etmiş ve Hz.
Ali ile hâlâ ona taraftarlık yapanların küfre girdiklerini ileri sürmüşlerdi.
Hâricî olarak adlandırılan bu grubun bu davranışlarıyla
İslâm tarihinde tekfir meselesi gündeme gelmiş, bilâhare çeşitli
nedenlerle bazen haklı ve bazen haksız olarak tekfir daima müslümanların
gündemini işgal etmeye devam etmiştir.
Hâricîlerin bu şekilde davranmaları onların sert mizaçlı, müsamahasız
ve nassların anlattığı incelikleri anlamaktan uzak kimseler
olduklarını ortaya koymaktadır.
Amel-iman ilişkisine dair belli başlı mezheplerin görüşlerini şu
şekilde özetlemek mümkündür:
a) Hâricîler
Değişik fırkalara bölünmüş olan Hâricîler, büyük günah işleyen
ve tevbe etmeden ölen kişinin ebedî olarak cehennemde
kalacağına dair ittifak etmişlerdir. Ancak böyle bir günah işleyen
kimse, müşrik anlamında bir kâfir midir, değil midir? Bu konuda
aralarında ihtilâf vardır. Bazılarına göre, bu kimse mü’min değildir,
163 A. Saim Kılavuz, İman Küfür Sınırı, Marifet Y., s. 160-165
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 56 -
ama muvahhiddir. Küfre girmiştir, ama onun küfrü, küfrân-ı nimet
kabilinden bir küfürdür. Tevbe etmeden öldüğü takdirde cehennemde
ebedî olarak kalacaktır.
Hâricîler, büyük günah işleyen kimseyi tekfir ederken, şeytanın,
Hz. Âdem’e secde etmemesinden dolayı küfre girdiğini bildiren
şu âyeti delil olarak zikrederler; “Bir zamanlar Biz, meleklere (ve
cinlere); ‘Adem’e secde edin’ dedik. İblis hâriç hepsi secde ettiler. O, yüz
çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.”164 Onlara göre
şeytan Allah’a itaatkâr ve O’nu bilen biriydi. Hz. Âdem’e secde
etmekten kaçınarak büyük günah işlemişti. Bu nedenle kâfir olarak
lânetlenmiş ve cehennemde ebedî olarak kalacağına hükmolunmuştur.
165 Böylece onlara göre her büyük günah işleyen kişi,
Allah’a başkaldırma ve O’na isyan etme kasdıyla günah işlemektedir
ve bu nedenle de imandan çıkmış, küfre girmiştir.
b) Mu’tezile
Onlara göre müslüman iken büyük günah işleyen kimse tekfir
edilemez, ama bu kimse mü’min de değildir. İki makam arasında
bir yerdedir ve bulunduğu mertebe fısk olarak adlandırılır. Tevbe
etmeden öldüğü takdirde ebedî olarak cehennemde kalacaktır.
Mü’min, övgüye lâyık bir kimsedir. Oysa büyük günah işleyen
kişi, Kur’an’da kötülenmekte ve aşağılanmaktadır. Bu durumda
olan kişi kâfir de değildir.166 Bu konuda delil olarak ileri sürdükleri
âyetler:
“Mü’min olan hiç fâsık gibi olur mu? Onlar elbette bir olamazlar.”167
“Hayır, her kim bir kötülük işler de onun kötülüğü kendisini çepeçevre
kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada devamlı kalırlar.”168
“Kim bir mü’mini kasten öldürürse cezası ebedî kalmak üzere
cehennemdir.”169
Mu’tezile bu ve benzeri âyetlere dayanarak büyük günah işleyenin
mü’min olmaktan çıktığı ve fâsık olduğunu, cehennemde
de ebedî olarak kalacağını iddia etmektedir. Hadislerden getirdikleri
deliller ise; “Emanete riâyet etmeyen kimsenin imanı yoktur”
hadisiyle, benzeri hadislerdir. 170
164 2/Bakara, 34
165 Şehristânî, Nihayetu'l-İkdam fî İlmi'l-Kelâm, Bağdat t.y 471.
166 Kadî Abdulcebbar, Şerhu Usûli'l-Hamse, Kahire, 1965, 712.
167 32/Secde, 18
168 2/Bakara, 81
169 4/Nisâ, 93
170 Bk. Taftazânî, Şerhu'l-Akaid, çev: S. Uludağ, Dergâh Y., İstanbul 1980, s.
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 57 -
Mu’tezile’nin görüşleri şöylece özetlenebilir: Kişi, ya hep günah
işleyen biridir veya hep iyilik. Yahut iyiliğin yanında kötülük
de işlemektedir. Sadece iyilik işliyorsa mü’mindir ve kurtuluşa ermiştir.
Sırf kötülük işliyorsa, o zaman tâati yok demektir ve kâfirdir.
Ama hem iyilik ve hem de kötülük işliyorsa, böyle bir kimsenin
iyilikleriyle kötülüklerinin eşit olması düşünülemez. Ya iyiliği, yani
tâati fazladır veya kötülüğü, yani günahı fazladır. Hangisi fazla
ise, kişi ona nisbet edilir. İyiliği fazla olan kurtuluşa erer, kötülüğü
fazla olan ise küfre nisbet edilir ve amellerinin boşa gittiğine
hükmolunur.171
c) Mürcie
Hâricîlerin aksine, tekfir konusunda fırkalar arasında en yumuşak
davranan fırka Mürcie’dir. Onlara göre amelin iman üzerinde
herhangi bir etkisi yoktur. İman, Allah ve Rasûlünü bilmektir.
Küfür ise, onlar hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmamaktır.172
Sevap işlemenin bir kâfire faydası olmadığı gibi, büyük günah işlemenin
de mü’mine bir zararı yoktur.
d) Ehl-i Sünnet
İnsanı günah işlemeye sürükleyen birtakım etkenler vardır.
Günah işlemenin sebebi, küfür olabileceği gibi hevâ ve şehevî
arzular da olabilir. Kişi, şehevî arzularını tatmin için günah işler.
İşlediği günah büyük de olabilir. Bu nedenle Ehl-i Sünnet, günah
işlemiş olmasından dolayı kişiyi tekfir etmez. Ama sırf Allah’ın
emirlerine karşı gelmek için günah işliyorsa, elbette ki böyle biri
mü’min değil, kâfirdir.
Bununla birlikte amelin iman ile hiçbir ilgisinin bulunmadığını
söylemek mümkün değildir. Selef, kalp ile tasdik ve dil ile ikrarı
imanın temel direği, tâatleri de (Allah’ın emirlerini yerine getirme
ve yasaklarından sakınmayı da) imanın dalları olarak değerlendirmişlerdir.
İman ağacı ancak temel direk ve dallardan meydana
gelir. Hiç dalı bulunmayan bir ağaç düşünülemez, ama birkaç
dalı eksik olan ağaç ise ağaç olmaktan çıkmaz. Eksik bir ağaçtır
sadece. Selef, “iman eksilir ve artar” derken dallar mesâbesinde
olan tâatlerin eksilip artabileceğini kastederler. Böylece tâatleri
de imandan sayarlar. Yani amel imanın bir cüz’üdür. Ancak bu
cüz’den bir şeylerin eksilmesiyle iman ortadan kalkmaz. İmam
Eş’arî (ö. 324/936) Ehl-i Sünnet âlimlerinin, imanın eksilme ve
265
171 Kadî Abdulcebbar, a.g.e., 624
172 Eş'arî, Makalâtu'l-İslâmiyyîn, Wıesbaden 1980, s. 132.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 58 -
artmayı kabul ettiği görüşünde olduklarını belirtir.173
Kalp ile tasdik ve dil ile ikrar kişiyi küfürden çıkarıp iman dairesine
sokar. Buradaki iman, küfrün karşıtı olan imandır, kâmil
bir iman değildir. Kâmil iman, Allah’ın emirlerine riâyet ve yasaklarından
sakınmakla gerçekleşir. Küfür nasıl kademe kademe ise,
iman da öyledir. Her ne kadar bu derecelerin tamamı tek isim altında;
iman ismi altında toplanıyorsa da dereceler birbirlerinden
farklıdır.
Günah işleyen kimsenin küfre girmeyeceği âyetlerle de
sâbittir. Adam öldürmek büyük günahlardandır. Bununla birlikte
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler, adam öldürmek
hâdiselerinde üzerinize kısas farz kılındı.”174 Âyetin devamında da şöyle
buyrulmaktadır: “Ancak kim kardeşi tarafından affedilirse, o zaman
kısas düşer.” Görüldüğü gibi âyet katili, öldürülenin velîsinin kardeşi
olarak nitelemektedir ki, buradaki kardeşlik ile iman kardeşliğinin
kastedildiği apaçıktır. Yüce Allah, yine şöyle buyurmaktadır:
“Mü’minlerden iki gurup birbirleriyle savaşırlarsa, aralarını bulunuz.”175 Bu
âyette de Allah, birbirleriyle savaşan iki grubu da mü’min olarak
nitelemektedir.
Ehl-i Kıbleden olup da büyük günah işledikleri kesin olarak
bilinen kimselerin tevbe etmeden ölmeleri halinde cenaze namazlarının
kılınacağı, onlar için duâ edilerek affedilmelerinin istenebileceği
konusunda, Peygamber (s.a.s)’in asrından çağımıza
kadar olan zaman içinde ümmetin kesintisiz icmâı vardır. Hâlbuki
bu gibi şeylerin mü’minden başkası için câiz olmadığı meselesinde
ümmet yine ittifak halindedir.176
Ehl-i Sünnet, Mu’tezile tarafından delil olarak ileri sürülen
âyetlerde kastedilenlerin, mü’min oldukları halde o günahları işleyen
ve böylece küfre girenler olmayıp daha önce de kâfir olanlar
olduklarını söylemektedir.
Tekfiri Gerektiren Hususlar
Allah’ın varlığını inkâr etmek, ulûhiyetinde ve rubûbiyetinde
O’na ortak koşmak, Kur’an’da zikredilen isim ve sıfatlarını inkâr
etmek insanı küfre düşürür. Mu’tezile ve müteahhir Ehl-i Sünnet
kelâmcılarının, bazı sıfatları te’vil etmeleri her ne kadar sağlıklı
173 Risâletu Ehli's-Sağr, Mısır-1987, 93; Ayrıca Bk. 8/Enfâl, 2; 9/Tevbe, 124; 48/
Fetih, 4
174 2/Bakara, 178
175 49/Hucurât, 9
176 Taftazânî, a.g.e., 264
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 59 -
bir yol değilse de küfre sebep değildir. Allah’a, sıfatlarının zıddını
isnâd etmek, meselâ âciz olduğunu söylemek ya da eksiklik ifade
eden sıfatlarla O’nu nitelemek, eşyaya hulûl ettiğini iddia etmek
yine küfürdür.
Peygamber ve peygamberlik kurumu konusunda küfre götüren
hususların belli başlı olanları ise şunlardır: Peygamberlik müessesesini
inkâr etmek, Kur’an’da ismi geçen peygamberlerden
birini veya bazısını inkâr etmek, peygamberlerden birine ulûhiyet
isnâd etmek, peygamberleri veya onlardan birini tahkir ederek
onlarla alay etmek, evliyânın peygamberlerden üstün olduklarını
iddia etmek küfürdür.
Kur’ân-ı Kerim’in tamamını veya bir kısmını inkâr etmek,
Kur’an’da zikredilen şeylerin varlığına inanmamak, Kur’an’dan
olmayan bir şeyi Kur’an’a ilâve etmek. (Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı
meselesi Ehl-i Sünnet ve Mu’tezile arasında tartışma konusu
olmuş ve bundan dolayı taraflardan bazıları birbirlerini tekfir
etmiş iseler de böyle bir meseleden dolayı tekfir doğru değildir.)
Allah’ın indirdiğinden başkasını Kur’an’a üstün tutan ya da
başka bir düzeni benimseyen, İslâmî emir ve hükümlerin devrinin
geçtiğini savunan kişinin küfre girdiğinde şüphe yoktur. Ehl-i
Sünnet’in mûtemet kaynaklarından biri olarak kabul edilen
“Şerhu’l-Akaidi’t-Tahâviyye” isimli eserde hükümle ilgili olarak
şöyle denilmektedir: İster yönetici olsun, ister idare edilen halktan
herhangi biri olsun, her kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmenin
gerekli olmadığını, kişilerin onları uygulayıp uygulamamakta serbest
olduklarını iddia eder ya da bu konudaki Allah’ın emirlerini
küçümseyecek olursa yine küfre girmiş olur. Ama Allah’ın emirlerinin
üstünlüğüne ve bu hükümlere uymadığı takdirde âhirette
cezaya çarptırılacağına inandığı halde bu emirleri uygulamıyorsa
küfre girmez.177
İslâm inancında, bir kimseyi tekfir etmek son derece tehlikeli,
son derece büyük vebâli olan bir davranıştır. Hz. Peygamber şöyle
buyurur: “Kim kardeşine kâfir derse, ikisinden biri mutlaka kâfir olmuştur.
Eğer itham edilen kâfir değilse; küfür, ithâm edene döner.”178 Bu hadiste
dile getirilen tehdîdin ciddiyetini belirtmek için şunu kaydedelim
ki, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat dışında kalan sapık mezheplerden
Hâricîler’in tekfîr edilip edilemeyeceği münâkaşasında bâzıları, bir
Müslümanı tekfir etmenin mesûliyetinin büyüklüğünü gözönüne
177 İbn Ebi'l-İzz el-Hanefî, Şerhu'l-Akideti't- Tahâviyye, Beyrut 1988, 323-
324; M. Sait Şimşek, Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 6, s. 167-168
178 Buhârî, Edeb 73, 44; Müslim, İman 111
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 60 -
alarak, ortadaki mübhemiyet sebebiyle, müsbet veya menfî hiçbir
şey söylememeyi tercih ederken, tekfîr edilmeleri gerektiğine
kaail olanlardan bir kısmı da görüşlerine delil olarak yukarıdaki
hadis-i şerifi zikretmişler ve: “Onlar İslâm ümmetini tekfir ettiklerine
göre kendileri kâfir olmuştur” demişlerdir. Bu düşüncede
olan Kadı İyaz eş-Şifâ’da aynen şunları söyler: “Ümmeti, dalâlet
ve bütün Ashâb’ı küfürle ithama müncer olan herhangi bir söz
sarfeden herkesin kesinlikle küfrüne hükmediyoruz.”
Burada kaydı gereken bir başka mühim hadis, Hz. Peygamber
(s.a.s.)’in İslâm ümmetinin 73 fırkaya ayrılıp bunlardan sâdece birinin
fırka-ı nâciye (yâni kurtuluşa erecek olan hak yoldaki fırka)
olacağını haber verdiği rivâyettir. Muhtelif vecihlerle gelmiş olan
hadisin bir vechinde, hidâyet üzere olup kurtuluşa erecek bu grubun
kimler olduğunu, dinleyenlerden bazıları sorunca şu cevap
verilmiştir: “Onlar, benim yolum üzerinde olanlar; ashâbım, Allah’ın dini
üzerinde cidal ve münâkaşaya girmeyenler ve herhangi bir günah sebebiyle
tevhîd ehlinden birini tekfir etmeyenlerdir.”179
Özetle, İslâm âlimlerinin, ittifakla Muhammed ümmetinin dikkatlerini
çektikleri bir husus, tekfir meselesi olmuştur. Buradaki
titizliği Gazâlî’nin şu sözleriyle hülâsa edelim: “İmkân nisbetinde
bir Müslümanı kâfirlikle ithamdan (tekfîrden) kaçınmak gerek...
Zira, tevhîd’i (Allah’ın bir olduğunu) ikrâr eden Mûsâllî kimselerin
kanını helâl saymak hatâdır. Hatâen bir Müslümanın kanını dökmektense
hatâen bir kâfire hayat hakkı tanımak evlâdır.”180
Haksız Tekfir; Bir Müslümanı Küfre Nispet Etme
İtidâl/Denge
İtidal, konu ne olursa olsun, herhangi bir şeyde ifrat veya tefrite
düşmemek, vasat derecede olmaktır. İfrat ve tefrit denilen her
iki aşırı ucun tanımlanmasında yarar vardır.
İfrat: Bir konuda ölçüyü aşma, ileri gitme, normali aşma, aşırılık,
haddini aşma ve tâkatin üstünde üzerine iş alma demektir.
İstenenden fazla yoğunlaşmayı da içerir. Kraldan fazla kralcı olma
deyiminde anlatılmak istenen budur. Tefrit ise; Ortalamanın, yani
vasatın çok altında olmak, geride kalmak, normalden aşağıda bulunmaktır.
179 Tirmizî, İman 18, hds. no: 2779; İbn Mâce, Fiten 17, hds. no: 3992
180 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/261-
266.
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 61 -
Bu iki terimin iyi tanımlanması, itidali anlamamıza yardımcı
olacaktır. İtidal, bir dengedir. İfrat ve tefrit, bu dengeyi bozan birbirine
tamamen zıt iki ucu temsil eder. Buna en çarpıcı örnek, dini
daraltanlara Peygamberimizin buyurduğu şu sözdür: “Aşırı gidenler
helâk olmuştur” 181 Rasûlullah (s.a.s.) bu hükmü üç kere tekrar eder.
Yine O, dinde aşırılığın helâk sebebi olduğunu vurgular: “Dinde
aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden ötürü
helâk oldular.” 182
Dinde Aşırılık
Kur’an, din bahsinde bir tehlikeye dikkat çekmektedir: Bu,
dinde gulüvdür/aşırılıktır. Dinde gulüv: Azgınlık, doymazlık, haddi
aşmak, dine ilâvelerde bulunmak demektir. Hz. Peygamber’in
gulüv konusundaki beyanları bize gösteriyor ki, dinde gulüvün
temelinde, birtakım insanların dinde olmayan bazı şeyleri Allah’a
yaranmak adı altında dine yamatmaları ve esası kolaylık olan hak
dini çekilmez hale getirmeleri vardır. Dinde aşırılık, âyetler çerçevesinde,
öncelikle yanlış bir Allah inancında belirir. Daha sonra ise
başkaldırma, aşırı gitme ve yapılan kötülükleri önleme çabasından
yoksunluk olarak kendini gösterir.
Ehl-i kitapla ilgili bu aşırılık ve taşkınlığın yasaklanışı, dinlerin
en ortayolcusu/dengeli olanı Hz. Muhammed’in dinine uymaya
teşvik amacı taşır. Kur’an, hıristiyanlığın dinde gulüv yüzünden
Hakk’a yüz çevirip hak dini dejenere ettiğini söylemektedir: “De ki:
Ey kitap ehli, haksız/yanlış yere dininizde taşkınlık etmeyin, dininiz konusunda
aşırı gitmeyin. Daha önce sapıtan, pek çok kişiyi saptıran ve doğru
yoldan ayrılan bir kavmin hevâsına/keyiflerine uymayın. İsrâil oğullarından
inkâr edenler, Dâvud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdi.
Bu, başkaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi. Birbirlerinin yaptıkları kötülükleri
önlemezlerdi. Yaptıkları ne kötüydü!”183
Kur’an, dinde aşırılıktan şiddetle kaçındırmaktadır.184; “Kalbini
Bizi zikirden/anmaktan alıkoyduğumuz, keyfine uyan ve işi hep aşırılık
olan kişiye itaat etme!”185 Bu âyet de, aşırılıktan kaçınmayı, aşırılara
uymamayı emretmektedir. Çünkü dinde aşırılık, dini amacından
saptırır. Allah’ın koymadığı hükümlerin konmasına, yasaklamadığı
şeylerin yasaklanmasına yol açar. Bu da insanların hareket
alanlarını daraltır. Dinin amacı, insanın elini kolunu bağlayıp onu
181 Müslim, İlim 7; Ebû Dâvud, Sünnet 5; Ahmed bin Hanbel, I/386
182 Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330
183 5/Mâide, 77; ayrıca Bk. 4/Nisâ, 171
184 5/Mâide, 77; ayrıca Bk. 4/Nisâ, 171
185 18/Kehf, 28
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 62 -
vehimlerin tutsağı yapmak değil; hurâfelerden kurtarıp özgür, sadece
Allah’a tertemiz kul yapmaktır. Din, ruhu bezeme yöntemidir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi; Enes bin Mâlik’in (r.a.)
rivâyetine göre, üç sahâbe, mü’minlerin annelerine müracaat etmiş
ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) gizlice yaptığı ibâdetleri sormuşlardı.
Aldıkları cevap kendilerini tatmin etmemiş ve “Biz nerede, Rasûl-i
Ekrem nerede?! Allah, O’nun gelmiş geçmiş bütün günahlarını
affetmiştir” diyerek, değişik bir yorumda bulunmuşlardı. Bu üç
sahâbeden biri, “Ben geceleri hep namaz kılacağım”, diğeri “Ben
hayatım boyunca ara vermeksizin oruç tutacağım”, öbürü de “Ben
evlenmeyeceğim” taahhüdünde bulunmuştu. Bunu haber alan
Peygamberimiz, onlara “Şöyle şöyle diyenler sizler misiniz?” demiş
ve “Vallahi, şunu iyi bilin ki, ben sizin Allah Teâlâ’dan en çok korkan ve
sakınanızım. Fakat bazen nâfile oruç tutar, bazen tutmam. Bazen nâfile
namaz kılar, bazen uyurum. Ben evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz
çevirirse, o benden değildir.”186 buyurmuştur. (Bu üç sahâbenin Hz.
Ali (veya Ebû’d-Derdâ), Abdullah bin Amr bin Âs ve Osman bin
Maz’un olduğu rivâyet edilir.) Bu hadis-i şerif, sünnete göre amel
etmenin önemini açıklar; dünyadan el etek çekme gibi aşırılıkların
yanlışlığını vurgular. Ölçüsüz bir şekilde dünyaya sarılmak kadar;
bir tür ruhbanlık hayatına yönelmek de sünnet ölçülerine göre
doğru bulunmamıştır. 187
Yüce Rasûl, burada, din adına dini daraltanları uyarmak istemiştir;
bu, aslında bir ifrat halidir. Dini olduğundan fazla genişletenler
de tefrit halindedir. İslâm, her konuda ifrat ve tefritten
uzak olmayı, aşırılıklardan kaçınmayı, dengeyi tavsiye eder. Hıristiyanlar
ifrât yoluyla, Yahûdiler de tefrit yoluyla sırât-ı müstakîm
olan dengeden uzaklaşmışlardır. O yüzden bu sapmalar, Hıristiyanlaşma
ve Yahûdileşmeye giden yolu açar.
Ashâb-ı kiramdan bazılarının “cinsî duygularını köreltmek”,
bazıları “et yememek”, bazıları da “şükrünü edâ edemeyecekleri
nimetlerden uzak durmak” gibi aşırı taahhütlerde bulunmaları
üzerine şu âyet nâzil olmuştu: “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl
ettiği şeyleri haram kılmayın, hudûdu aşmayın. Doğrusu Allah aşırı gidenleri
sevmez.”188 Yani, aşırı gitmeyin, helâli haram ve haramı helâl
saymayın denilmiştir. 189
186 Buhârî, Nikâh 1; Nesâî, Nikâh 4; Dârimî, Nikâh 3
187 Ahmed bin Hanbel, IV/226; Dârimî, Nikâh 3
188 5/Mâide, 87
189 Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, 6/263
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 63 -
“Kitab, mîzan/ölçü, demir (güç, yaptırım) ve takvâyı yoğurup
adâleti (itidali) yerine getirmek190 ve toplumu, yönetimi İlâhî istikamet
doğrultusunda değiştirmek için insanların kendi nefislerini
değiştirmeleri gerekmektedir.191 Kargaşa ile nizamı, fesat ile salâhı,
anarşi ile huzuru, terör ile cihadı, korkaklık ile sabrı, acelecilik ile
tedrîcîliği, lüzumsuz bilgi ile ilmi, şekilcilik ile takvâyı, yıkıcılık ile
yapıcılığı, propaganda ile tebliği, çığırtkanlık ile dâveti, delilik ile
cesaret ve kahramanlığı, tedbir ile uyuşukluk ve korkaklığı, eylem
ile amel-i sâlihi, geçici heyecan ile muhâkeme ve istikrarı, taklit ile
tahkîki, işgal ile fethi, haksız tekfîr ve haksız teslîm ile adâlet ve
sorumluluk bilincini kuşanarak hüküm vermeyi, yani her türlü aşırılıkla
dengeyi birbirinden ayırmayı, birbirine karıştırmamayı hem
teoride kabullenmeli ve hem de pratikte ortaya koyabilmeliyiz.
Sırât-ı müstakîm üzere bir İlâhî yürüyüş programındaki ifrat
ve tefritin ne büyük zararlar açtığını görmemek mümkün değildir.
En temel konu olan tevhid akîdesini anlamaktan tutun da, İslâmî
dâvet sürecinin içerdiği bütün konulara varıncaya kadar, tarih
boyunca bu iki uç, kendini hissettirmiştir. Örneğin, ifrat ehli öyle
bir tevhid tanımlaması yapar ki, muvahhid bir mü’min olmak, bu
tanımlamaya göre (istisnalar dışında, hemen hemen) mümkün değildir.
Tefrit ehli de, öyle bir tevhid tanımlaması yapar ki, küfürde
ileri gitmiş aşağılık insanlar bile sanki tevhid ehli gibi görünür.
Dâvet çalışmalarında da aynı probleme şahit olmaktayız: İfratçı
dini tekeline alır, tüm muhâtaplarına en katı, en sert tanımlamaları
getirir; tefritçi ise, doğruyu yanlıştan ayırt edemeyecek kadar
ortamı ve ortalığı süt-liman görür. Burada, “denge”nin önemi ortaya
çıkmaktadır. Her iki aşırılıktan korunmanın yolu, “delile dayalı
bakış açısı”nın egemen kılınmasıdır. Deliller, bütün açıklığıyla
ortaya konmalı, duygusallığa yer verilmeden ilmî bir etüd içinde
konular irdelenmelidir.
İfrat ve tefrit, Kur’an ve Sünneti anlama yönteminde de tarih
boyunca kendini hissettirmiştir. Kur’an’ı merkeze almayan ve
O’ndan doğrudan yararlanılamayacağını öngören geleneksel yaklaşım
ile Kur’an’ı anlamanın göreceliğini veya tarihselciliği öngören
modern yaklaşım, birbirine zıt iki ucu temsil ederler. Kur’an’ın
anlaşılmasını ve belirleyiciliğini İslâm tarihi içinde “üretilmiş” kaynaklara
bağlayan taklitçi ve gelenekçi anlayışlar ile; Kur’an’ın
tarihî şartların bir ürünü olduğunu iddia eden oryantalist zihniyet,
yani tarihselcilik, her ikisi de itidalden sapmadır. Bu uçlar, her ne
kadar birbiriyle zıt olsalar da, ortaya çıkan sonuç bakımından aynı
190 Bk. 57/Hadîd, 25
191 Bk. 13/Ra’d, 11
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 64 -
noktada birleşmektedir: Kur’an’ın hayatın içinden bir şekilde çekilip
alınması.
Aynı şekilde bu iki uca kaymalar, Sünneti algılamada da kendini
göstermektedir. Yalan-yanlış her türlü rivâyeti ilmî elemeye tâbi
tutmadan, Hz. Peygamber’e mal eden aşırı gelenekçi ve taklitçi
sünnet anlayışı ifrâtı temsil ederken; Hz. Peygamber’i bir postacı
konumuna indirgeyen ve onun örnekliğinin ve önderliğinin kuşatıcılığını
göremeyen modernist anlayış, tefriti temsil eder. Her
iki uç da, yine aynı noktada, sonuç itibarıyla buluşmaktadır: Yüce
Peygamber’in örnekliğinin hayatın içinden çekilip alınması. Dikkat
edilirse ifrat ve tefritin pratiği, sonuç itibarıyla, ortak bir noktada
buluşmaktadır.
İfrat ve tefrit çizgisindeki savrulmalar, bu konuların dışında
pek çok alanlarda da kendini göstermektedir. İslâm bilginlerini
“yanılmazlık” mertebesine yükseltenler ifrâtı, onların ictihadlarını
tahkir ya da tezyif edenler tefriti temsil ederler. Orta yol ise, onların
görüş, ictihad ya da kanaatlerini sâlih gayretlerinden dolayı
takdir etmek, duâ etmek, onlardan yararlanmak, ancak bu kanaat
ya da ictihadları her dönemde ve her toplumda geçerli nass mertebesine
yükseltmemektir. Toplumu değerlendirmede de vasatı
temsil eden anlayışa ulaşmak için çaba göstermek gerekir. İçinde
yaşadığımız ülke ne dâru’l-harptir, ne de dâru’l-İslâm. Toplumu
değerlendirmede ölçülü olmak, dengeyi yakalamak, İslâmî anlayış
ve tevhidî yürüyüşün selâmeti açısından çok önemlidir.
Sâbiteler bağlamında her bireyin hassas olması esas olmakla birlikte;
muvahhid Müslümanlar arasında bireysel hassâsiyetlerin varlığı
anlayışla karşılanmalıdır. Sıklıkla karşılaştığımız hassâsiyetler:
Kesilen hayvanların etleri, tâğûtî vasfa sahip olanlar hâricindeki
devlet memurluğu, askerlik, çocukların okula gönderilmesi, vergi,
emekli maaşı alma vb. konulardır. Buradaki mûtedil çözüm;
hassâsiyetlerin, bir bireysel özellik olarak kabul edilmesi, ancak
bunun çevremizdeki müslümanlara dayatılmaması, hassâsiyet sahibi
mü’minlerin örnekliklerini dayatmadan sürdürmeleri, güçle
ve ideal anlamda çözümünün ancak İslâm devletiyle ilintili bu tür
fedâkârlıkları herkesten beklememeleridir. Hassâsiyetini tevhidî
ilkelerin olmazsa olmaz bir gereği gibi görmemek, ancak bunları
koruyarak örnek olmak, hassâsiyet sahibi mü’minlerin görevi iken;
bu hassâsiyetlere katılmayan mü’minlerin görevi de kardeşlerini
rencide etmemeleri, onları hoş karşılamalarıdır. Bu tür farklılıkların
varlığı, bir zenginlik olarak kabul edilmelidir. Burada da her
iki aşırı uca kaymadan, dengeli ve ölçülü hareket etmek esastır.
Ancak, unutulmamalıdır ki, sâbiteler bağlamındaki hassâsiyetler,
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 65 -
bu konunun dışındadır. Örneğin, tâğutları ve tâğûtî vasfa sahip
kurumları birtakım maslahatlarla desteklemek, bireysel hassâsiyet
değil, bir sapma olarak değerlendirilmelidir.
Toplumu dönüştürme çabalarında da her iki aşırı uç, yine boy
göstermektedir. Toplumu şiddet yoluyla aceleci adımlarla dönüştürmek
isteyen şiddet yanlıları ifrâtı temsil ederken; örnek Kur’an
neslini oluşturmak yerine bireyci, mevziî kültürel ve eğitsel çalışmalarla
yetinen ya da sadece bunları savunanlar tefriti temsil
etmektedir. Yaşadığımız coğrafyada cami ve mescidleri topyekün
mescid-i dırar ilan edenler ifrâtı, onları şimdiki konum ve kullanım
şekliyle İslâm toplumunun emrinde ideal birer kurum olarak görenler
de tefriti temsil etmektedir. Resmî otoritenin kurumlarında
çalışan herkesi tekfir eden tekfirci anlayış ile ayrım yapmadan
hepsini olumlu sayan, tâğûtî kurumları güçlendiren kişi ve zihniyetleri
tasvip eden gevşek anlayış, yine iki aşırı ucu temsil ederler.
Mezhep bağnazlığı içinde olup mezheplere “dokunulmazlık” zırhı
giydirenler ifrâtı, mezhep olgusunu yok sayan ya da görmezden
gelenler ve mezhepsizliği, yani disiplinsizliği savunanlar ise tefriti
temsil ederler. Muharref din kültürünün toplumumuzda hâkim
olduğu bir gerçektir. Ancak bu kültürü temsil edenlere de ölçülü
davranmak ve uygun bir dil geliştirmek gerekir. Bunu temsil eden
grup ya da cemaatleri bir düşman gibi algılamak da, onları ümmetin
onurlu birer temsilcisi gibi görmek de yanlıştır.
İtidalin yakalanmasında, Şeriatin maksat ve gayelerini anlamaya
mâtuf bir ilmî disiplinin varlığı önem kazanmaktadır. Dengeyi
(itidali) elde etmede; derinlikli, hikmetli ve kapsayıcı bir bakış açısı
devreye konulmalıdır. Aşırılıkları tamponlayabilmek için, hakikatin
derinliğine nüfuz etmede acele etmemek, her gruptan müslümanlarla
ve farklı cemaatlerle diyalog ve karşılıklı fikir alışverişini
önemsemek, hâdiselere çok yönlü ve geniş bakmaya gayret
etmek, araştırmaya önem verip taklit ve donukluktan kurtulmak,
ahlâken de sabırlı ve hoşgörülü olmak gerekir. Bu konularda, ilmî
derinliği olan muttakî ve muvahhid ulemâya büyük görevler düşmektedir.
Örnek ve öncü bir Kur’an neslinin motoru konumunda
olması gereken ulemânın toplum içindeki savrulmaları murâkabe
edecek ilmî bir ağırlığı ortaya koymaları, vazgeçilmez bir zorunluluktur.
Vasat/dengeli bir temsiliyetin gerekliliği, ümmetin fertlerinin
aşırı uçlara kaymasını önlemek açısından da bir kez daha net
olarak ortaya çıkmaktadır.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 66 -
Tekfircilik Hastalığı
Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına uymayan bir anlayış
ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar.
Bu yaklaşım Müslümanları parçalıyor, birbirine düşürüyor,
usulüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da kapatıyor. Tekfir
hastalığı yüzyıllardır İslâm toplumlarının birleşmelerinin önünde
en büyük engeldir. Tekfircilik anlayışı Müslüman cemaatleri içten
içe kemiren bir virüs olmuştur. Genelde tekfir hadisesi ilimde sığ
olanlar ve genç Müslümanlar tarafından gündeme getirilmektedir.
İslâmî yorum farklılıkları bizlerin aynı safta olmasını engellememelidir.
Uluslararası istikbârın yönlendirmesiyle bazı kesimlerin, İslâm
dairesi içerisine sadece dört mezhebi koymaları ve Müslümanların
bir kısmını sırf farklı mezhep ve fırkalara mensubiyetlerinden
ötürü tekfir etmeleri, ciddi şekilde yadırganacak bir davranıştır.
Tekfirci akımlar; ümmetin sorunlarını çözmek güdüsüyle mi bu
işe kalkıştılar, İslâmî birlikteliğe katkı sağlamak ve Müslümanların
yararına dönük mü Hareket ediyorlar, yoksa gurup, mezhep taassubu,
intikam ve sığ düşünceleriyle mi hareket ediyorlar? Tekfir
hastalığına yakalanan bir Müslüman için öncelik, Müslümanların
ümmet şeklinde birliği ve güçlenmesi değil; kendi cemaatinin düşüncesi
ve diğer Müslümanlarla yaptığı münazaralarda haklı çıkma
gayreti olmaktadır.
Hâlbuki Yüce Allah bize şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve
Rasûlüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin. Yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız
da gücünüz gider. Sabredin şüphesiz Allah sabredenlerle
beraberdir.”192; “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız ve bir birinizden
ayrılmayınız.” ve “Allah kalplerinizi birleştirdi de onun nimeti sebebiyle
kardeş oldunuz.”193
Tekfirde aşırılığa götüren bir husus da; “Kâfire kâfir demeyen
kâfirdir.” hükmüdür. Hâlbuki Ebû Hanife bu fetvâyı, açıkça kâfir
olduğu bilinen birisini o haliyle tasdik sadedinde söylemiştir.
Tekfir Konusunda Âyet ve Hadisler
a) Âyetler
“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa veya sefere çıktığınız zaman
iyi dinleyip anlayın. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine
192 8/Enfâl 46
193 3/Âl-i İmran 103
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 67 -
göz dikerek ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin…” 194
“Çok yemin edene, haysiyetsiz kimseye, kusur arayana, söz taşıyana,
hayırdan alıkoyana, haddini aşana, çok günahkâr olana... iltifat etme!” 195
“Yazıklar olsun arkadan çekiştirmeyi ve yüze karşı kaş göz işaretiyle
eğlenip ayıplamayı âdet edinene” 196
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Zira zannın bir kısmı
günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırıp tecessüs etmeyin, kimse kimseyi
gıybet etmesin. Hanginiz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır...?” 197
“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size haber getirirse onun doğruluğunu
araştırın. Yoksa, bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra
yaptığınıza pişman olursunuz.” 198
“Allah’a ve Rasûlüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin.
Yoksa
çözülüp yılgınlaşırsınız da gücünüz gider. Sabredin,
şüphesiz Allah sabredenlerle
beraberdir.” 199
“Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz, onun dışında kalan günahları
dilediği kimseden affeder” 200
“…Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan
başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.” 201
“De ki: ‘Sapıklar dışında Rabbinin rahmetinden kim ümit keser.” 202
“De ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım,
Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları
bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhamet sahibidir.” 203
b) Hadisler
“Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna
şehâdet eden kimseye Allah ateşi haram kılmıştır.” 204
“Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in, O’nun elçisi
194 4/Nisâ, 94
195 68/Kalem, 10-12
196 104/Hümeze, 1
197 49/Hucurât, 12
198 49/Hucurât, 6
199 8/Enfâl, 46
200 4/Nisâ, 48
201 12/Yusuf, 87
202 15/Hıcr, 50
203 39/Zümer, 54. Tâkip eden âyetlerde bu bağışlamanın, ancak tevbe ederek
Allah'a teslim olmakla ve Allah'tan gelene (Kur'an'a) uymakla mümkün
olabileceği vurgulanmaktadır.
204 Buhârî, İlim, 49
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 68 -
olduğuna şehâdet ederek Allah’a kavuşan kimse cennete girecektir.” 205
“Allah’a inanıp O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan Cennet’e girmiştir.
Allah’a inanıp da O’na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir.” 206
“…Kim ‘lâ ilâhe illâllah’ der ve Allah’tan başka tapınılan şeyleri reddederse,
onun malına ve canına haksız yere dokunmak haram olur. Hesabı
Allah’a kalmıştır.” 207
“Ölen bir kimse (ölüm ânında) Allah’ın bir ve benim Allah elçisi olduğuma
şehâdet (tanıklık) eder ve kalbi de bu işi tasdik ederse, Allah ona
mutlaka mağfiret eder.” 208
“Kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir, bizim kestiğimizi
yerse işte o, müslümandır.” 209
“Bir kimsenin mescide alâkasını görürseniz, onun mü’min olduğuna
şehâdet edin. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: ‘Allah’ın mescidlerini
ancak Allah’a ve âhiret gününe iman edenler imar eder.” 210
“Üç kişiden hesap sorma kaldırılmıştır: Aklını kaybetmiş kimse akıllanana
kadar; uyuyan uyanana kadar ve çocuk bulûğa erene kadar. Bu üç
zümreden kalem kaldırılmıştır ve yaptıklarından sorumlu tutulmazlar.” 211
“Şüphesiz Allah, ümmetimden hata, unutma ve üzerine zorlandıkları
şeylerden sorumluluğu kaldırmıştır.” 212
“Müşrik olarak ölenle, bir müslümanı haksız yere öldüren hâriç, Allah
bütün günahları affedebilir.” 213
“Üç şey vardır ki imanın aslındandır: 1- Lâ ilâhe illâllah diyene saldırmamak;
İşlediği herhangi bir günah sebebiyle bu kimseyi tekfir
etmemek, herhangi bir ameli sebebiyle de İslâm’dan dışarı atmamak,
2- Cihad, bu Allah’ın beni peygamber olarak gönderdiği günden, bu
ümmetin Deccâl’e karşı savaşacak en son ferdine kadar cereyan edecektir.
Onu, ne imamın zâlim olması, ne de âdil olması ortadan kaldıramayacaktır,
3- Kadere iman. 214
205 Kenzü’l Ummâl, naklen Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/340; Benzer bir
rivâyet için Bk. Nesâî, Amelu’l-Yevm ve’l-Leyleti; K. Sitte, 17/492
206 Müslim, İman, 152
207 Müslim, İman 35, hadis no 21
208 İbn Mâce, Edeb 54, hadis no 3796
209 Nesâî, İman 9, hadis no: 8, 105; Buhârî, Salât 28; Tirmizî, İman 2, hadis no:
2611; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no: 2641
210 9/Tevbe, 18; Tirmizî, Tefsir sûre 2, hadis no: 3092
211 Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizi, Hudûd,1; Nesâi, Talak, 21; İbn Mâce, Talak,
15
212 Buhârî, Talâk 11, İlim 44, Şurût 12, Enbiyâ 27; İbn Mâce, Talâk, 16
213 Ebû Dâvud, Fiten 6, hadis no 4270
214 Ebû Dâvud, Cihad 35, hadis no: 2532
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 69 -
“Kalbinde zerre kadar hayır (iman) bulunduğu halde “lâ ilâhe illâllah”
diyen bir kimse (bile) cehennemden
çıkacaktır.” 215
“Mü’min, haram kana bulaşmadıkça dininde genişlik içindedir.” 216
Ebû Zer (r.a.) rivâyet ediyor:
Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelmiştim, uyuyordu. Uyanınca yanına
oturdum. (konuşmamız) sırasında: “Lâ ilâhe illâllah deyip sonra da bu
söz üzerine ölen her kul cennete gider” buyurdu. (Hayretle) sordum:
“Zina etse ve hırsızlık yapsa da mı?” Cevâben:
“Evet, zina etse ve hırsızlık yapsa da!” dedi. (Ben hayretimi yenemeyerek
yine) sordum:
“Zina etse de hırsızlık yapsa da mı girer?” Rasûlullah (s.a.s.)
yine:
“(Evet) Zinâ etse de hırsızlık yapsa da” cevabını verdi. Bu sözünü üç
defa tekrar etmişti. Dördüncü seferde: Yine,
“Evet, Ebû Zerr’in burnu toprakla sürtülmesine rağmen zina etse de
hırsızlık yapsa da (o kul cennete girecektir) buyurdu...” 217
“İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’
deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu
söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar
müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/muhâsebesi ise Allah’a aittir.” 218
Üsâme (r.a.) savaşta bir insanı ‘Lâ ilâhe illâllah’ dediği halde öldürüyor.
Durumu Peygamberimize iletiyorlar. Peygamberimiz onu
öldüren kişiye “Ey Usâme! Sen lâ ilâhe illâllah dedikten sonra adamı öldürdün
ha!?” diye sordu. O da, “sadece korkusundan, öldürüleceği
endişesiyle ‘Lâ ilâhe illâllah’ dedi” diyor. “Hel lâ şekakte kalbehu =
kalbini yarıp da baksaydın ya, bu sözü samimiyetle mi söyledi, bilseydin!
Kıyâmet günü lâ ilâhe illâllah gelince ona nasıl hesap vereceksin?” dedi
ve bu sözü çokça tekrarladı.219
“Bana insanların kalbini yarıp karınlarını deşip imanlarını araştırmam
emredilmedi.”220
215 Buhârî, Tevhid 24, 36; Müslim, İman 81, 82, 83
216 Buhârî, Diyât 1
217 İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., c. 2, s. 269
218 Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
no 2623; Tirmizî, Tefsir 78, hadis no 2606-2607; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce,
Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
219 Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
no 2643
220 Buhârî, Meğâzî 61; Müslim, Zekât 144
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 70 -
“Bir kimse diğerine (din kardeşine), ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden
biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise adam doğru söylemiştir; yok
eğer itham edilen kâfir değilse ona söylediği küfür sözü kendine döner
(söyleyen kâfir olur).” 221
“Kim bir kimseyi ‘kâfir’ diye çağırır veya öyle olmadığı halde (ona)
‘Allah’ın düşmanı’ derse o söz kendisine döner.” 222
“Hiç kimse, bir başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şâyet itham altında
bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa o söz, onu söyleyene döner.” 223
“Müslümana sövmek fâsıklık, onunla savaşmak küfürdür.” 224
“Kul, herhangi bir şeye lânet ettiğinde o lânet gökyüzüne çıkar.
Semânın kapıları ona kapanır. Sonra yere iner, yeryüzünün kapıları da
ona kapanır. Sonra sağa sola bakınır, girecek yer bulamaz da lânet edilen
kişiye döner. Eğer gerçekten lânete lâyık ise onda kalır, değilse lânet
edene döner.” 225
“Kim bir mü’mini bir münâfığa (gıybetçiye) karşı himâye ederse Allah
da onun için, Kıyâmet günü, etini cehennem ateşinden koruyacak bir
melek gönderir. Kim de müslümana kötülenmesini dileyerek bir iftira
atarsa Allah onu, kıyâmet günü, cehennem köprülerinden birinin üstünde,
söylediğinin (günahından paklanıp) çıkıncaya kadar hapseder.”
226
“Kim din kardeşinin ırzını/nâmusunu onun gıyâbında müdâfaa ederse
Allah, kıyâmet
günü onu cehennem ateşinden uzaklaştırır.” 227
“Bana kimse ashâbımın birinden (canımı sıkacak bir) şey getirmesin
(söylemesin). Zira ben, sizin karşınıza, içimde hiçbir şey olmadığı halde
çıkmak istiyorum.” 228
“Hayır, ben ashâbımı öldürmem!” 229
“Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden
ötürü helâk oldular.” 230
221 Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111; Tirmizî, İman 16; Ebû Dâvud, hadis no
4662; Muvatta, 2/984
222 Müslim, 61/112
223 Buhârî, Edeb 44
224 Buhârî, İman 36, Edeb 44, Fiten 8; Müslim, İman 116; Tirmizî, Birr 51, İman
15; Nesâî, Tahrîm 27; İbn Mâce, Mukaddime 7, 9, Fiten 4
225 Ebû Dâvud, Edeb 45, Tirmizî, Birr 48
226 Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no 4883
227 Ahmed bin Hanbel, VI, 449-450
228 Tirmizî, Menâkıb hadis no 3893; Ebû Dâvud, Edeb 33, hadis no 5860
229 Fethu'l-Bârî, 12/293
230 Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, 4/127, 5/318, 330
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 71 -
“Heleke’l-mütenattıûn -Taşkınlar/aşırı gidenler (Sözde ve işte ince eleyip
sık dokuyan, haddi aşan kimseler) helâk oldu.-” Bunu Rasûlullah üç
defa söyledi. 231
“Dinle yarışa giren her insan, mutlaka yere serilir.” 232
“Şüphesiz ki bu din kolaylıktır. Her kim, (kolay olan ) bu dini zorlaştırırsa
altında kalır. Onun için orta bir yol tutun ve Dini en uygun bir biçimde
uygulayın.” 233
“Dinin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır.” 234
“Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” 235
“Din kolaylıktır.” 236
“Kul, Rabbinin affını nasıl seviyorsa, Allah da koyduğu kolaylığın uygulanmasını
öyle sever.” 237
Hz. Âişe (r.a.) şöyle diyor: “Yüce Peygamber, biri daha kolay,
biri daha zor iki seçenekle karşılaştığında, mutlaka kolay olanı seçerdi.”
238
“Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ sizi helâk eder ve yerinize,
günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler
yaratırdı.” 239
“Mü’minler Allah’ın azâbını ve azâbının çokluğunu/büyüklüğünü bilselerdi
hiçbir i Cennet’i ümit etmezdi. Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne
kadar çok olduğunu bilselerdi hiçbir i O’nun rahmetinden ümit kesmezdi.”
240
“Allah Teâlâ buyurdu ki: ‘Şüphesiz rahmetim gazâbımdan öne geçmiştir.”
241
“Allah, insanların şekillerine (ve mallarına) değil, gönüllerine ve niyetlerine
(ve amellerine) bakar.” 242
Rasûl-i Ekrem (ashâbına): “Sizce pehlivanlık nedir” diye
sordu.
231 Müslim, İlim 7
232 Buhârî, İman 69
233 Buhârî, İman 29
234 Ahmed bin Hanbel, III/479
235 Buhârî, İlim 12, Cihad 164; Müslim, Cihad 5, Eşribe 70-71
236 Buhârî, İman 30; Nesâî, İman 28
237 et-Terğîb ve’t-Terhîb, II/135
238 Buhârî, Menâkıb 23, Edeb 80; Müslim, Fezâil 77-78
239 Müslim, Tevbe, 9, hadis no 2748; Tirmizî, De'avât 105, hadis no 3533
240 Müslim, Tevbe 23
241 Buhârî, Tevhid 15, 22; Müslim, Tevbe 14-16
242 Müslim, Birr 32; İbn Mâce, Zühd 9; Ahmed bin Hanbel, 2/285, 539
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 72 -
Onlar da “Adamların güreşte yenemedikleri kimsedir”
dediler.
Rasûl-i Ekrem bunun üzerine şöyle buyurdu: “Hayır, gerçek pehlivanlık,
kızgınlık ânında nefsine hâkim olmaktır.”
243
“Kim, yerine getirmeye gücü yettiği halde öfkesini yenerse Kıyâmet
günü bütün mahlûkatın önünde Allah onu çağıracak ve sonunda onu
cennet kızlarından dilediğinde (istediğini almakta) muhayyer kılacaktır.”
244
“Allah rızâsını dileyerek öfke yudumunu yutan bir kulun yudumundan
sevabça daha büyük (ve faziletli) bir yudum Allah katında yoktur.” 245
“Müflis kimdir bilir misiniz?” Ashâb: “Bizim aramızda müflis, hiçbir
dirhemi ve eşyası olmayan kimsedir, demişler. Bunun üzerine:
“Gerçekten benim ümmetimden müflis, kıyâmet gününde namaz, oruç ve
zekâtla gelecek olan kimsedir. Amma şuna sövmüş, buna zinâ isnâdında
bulunmuş (fâhişe, namussuz demiş), şunun malını yemiş, bunun kanını
dökmüş, diğerini de dövmüş olarak gelecektir. ve buna hasenâtından,
şuna hasenâtından verilecektir. Şâyet dâvâsı görülmeden hasenâtı biterse,
onların günahlarından alınacak, bunun üzerine yüklenecek, sonra cehenneme
atılacaktır.” 246
“Kattat (söz taşıyan) cennete girmeyecektir.” Müslim’in rivâyetinde
“nemmâm cennete girmeyecektir” şeklinde gelmiştir. 247
“Ey diliyle müslüman olup da kalbine iman nüfuz etmemiş olan
(münâfık)lar! Müslümanlara ezâ vermeyin, onları kınamayın, kusurlarını
araştırmayın. Zira, kim bir müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa Allah
da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurunu araştırırsa onu,
evinin içinde (insanlardan gizli) bile olsa rüsvay/kepaze eder.” 248
“Kim bir ayıp görür de onu örterse, (Câhiliyye devrinde) toprağa diri
diri gömülen kızları diriltmiş gibi olur.” 249
“Bir kul dünyada bir kulu örterse, Allah Kıyâmet günü onu mutlaka
243 Buhârî, Edeb 139; Müslim, Birr 106, hadis no: 2608; Ebû Dâvud, Edeb 3,
hadis no: 4779
244 Tirmizî, Birr ve's-Sıla 73, hadis no: 2090, Sıfatu'l-Kıyâme 15, hadis no:
2611; Ebû Dâvud, Edeb 3, hadis no: 4777; İbn Mâce, Zühd 18, hadis no:
4186. Bu hadis, hasen-ğariptir.
245 Buhâri, Edebu'l Müfred, B.640, no.1318; İbn Mâce, Zühd 18, hadis no:
4189
246 Müslim, Birr ve's-Sıla, 59 hadis no: 2581
247 Buhârî, Edeb 50, Müslim, İman 169, hadis no 105; Ebû Dâvud, Edeb 38, hadis
no 4771; Tirmizî, Birr 79, hadis no 2027
248 Ebû Dâvûd, Edeb 40, hadis no 4880; benzer rivâyetle, yakın bir mânâda
İbn Mâce, Hûdûd 5, hadis no 2548; Tirmizî, Birr ve's-Sıla 84, hadis no 2101
249 Ebû Dâvud, Edeb 45, hadis no 4891
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 73 -
örter.” 250
“Sakın (sebepsiz ve kötü) zanna yer vermeyin; zira zan, sözlerin en
yalanıdır. Tecessüs etmeyin (gizli kusurları araştırmayın), rekabet etmeyin,
hasetleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey
Allah’ın kulları, Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın
kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahrik
etmez. Kişiye kötülük olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir.
Her müslümanın canı, malı, kanı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır.
Allah sizin sûret ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize
bakar. Sakın ha, birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın
kulları kardeş olun. Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi
helâl olmaz.” 251
“Kim (bir müslümana) zarar verirse Allah da ona zarar verir. Kim de
(bir müslüman) ile nizâya, husûmete girerse Allah da onunla husûmete
girer.” 252
“Enes (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: O der ki: “Din üzerinde
münâkaşa yapıyorduk ki, üzerimize Hz. Peygamber (s.a.s.) geldi.
Bizi münâkaşa (mirâ) eder halde görünce, şimdiye kadar hiç görülmemiş
derecede kızdı ve şöyle dedi: “Ey Muhammed’in ümmeti,
nefislerinizi bu derece ateşlendirmeyin; siz bununla mı (din ve akîde
konularında münâkaşa ile mi) emrolundunuz? Bundan nehyedilmediniz
mi? Sizden öncekiler de sadece bu sebepten yok olmadılar mı? Hayrı az
olduğu için mücâdeleyi terk edin. Münâkaşayı terk edin; zira münâkaşa,
kardeşler arasına düşmanlık sokar. Münâkaşayı terk edin; zira fitnesinden
emin olunmaz. Münâkaşayı terk edin; zira o, (zihinlerde) şüphe meydana
getirir, amelleri yok eder. Münâkaşayı terk edin, zira mü’min (dinde)
münâkaşa yapmaz. Münâkaşayı terk edin, zira münâkaşa yapanın
haserâtı (zararı) tam olmuştur. Münâkaşayı terk edin, zira münâkaşada
devam, günah için kâfidir. Münâkaşayı terk edin, zira o, Rabbim’in putlara
tapmak ve şarap içmekten sonra beni nehyettiği ilk şeydir. Münâkaşayı
terk edin, zira şeytan ibâdetten ümitsiz olduğu halde, aranıza fitne ve fesat
sokmaktan ümitvârdır. İşte bu, dinde münâkaşadır. Münâkaşayı terk
edin, zira İsrâiloğulları (bu yüzden) 71 fırkaya, hıristiyanlar 72 fırkaya ayrıldılar.
Ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır. Bunların bir kısmı (biri) hâriç,
hepsi de dalâlet üzerindedir.” ‘Bu kurtulan kısmın kimler olduğu’ sorulduğu
zaman Rasûlullah şu cevabı verdi: “Benim yolum üzerinde
250 Müslim, Birr 72, hadis no 2590
251 Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34, hadis no 2563;
Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18, 55, hadis no 2055; İbn Mâce, Zühd
23
252 Ebû Dâvud, Akdiye 31 hadis no: 3635; Tirmizî, Birr 27, hadis no: 1941; İbn
Mâce, Ahkâm 17, hadis no: 2342
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 74 -
olanlar, ashâbım, Allah’ın dini üzerinde mücâdele ve münâzaraya girmeyenler
ve herhangi bir günah sebebiyle tevhid ehlinden birini tekfir etmeyenlerdir.”
253
“İsrâiloğulları yetmiş bir fırkaya bölündü; içlerinden biri kurtuldu, diğerleri
ateştedir. İsa’nın ümmeti yetmiş iki fırkaya ayrıldı; biri kurtuldu,
diğerleri ateştedir. Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, biri kurtulur, diğerleri
ateştedir.” 254
“Eğer sen, insanların ayıplarını araştırmaya kalkışırsan, onları ifsad
eder veya ifsad etmeye yaklaştırırsın.” 255
“Kim, hürmeti düşecek, şerefinden noksanlık olacak bir yerde müslümana
yardımcı olmaz, onu yalnız bırakırsa Allah da yardımını istediği
yerde onu yalnız bırakır. Kim şerefinden kaybedeceği, saygının azalacağı
bir yerde müslümana yardımcı olursa yardımını istediği yerde Allah, ona
yardımcı olur.” 256
“Kardeşinin derdine sevinip gülme! Sonra Allah onu esirger de, senin
başına verir.”257
“Kim bir mü’mini, bir münafığın şerrinden korursa Allah (c.c.), ona bir
melek gönderir. Kıyâmet gününde onun etini cehennem ateşinden korur.
Kim bir müslümanı kötülemek isteyerek ona söz (iftira) atarsa söylediği
sözü gerçekleşinceye kadar Allah, onu cehennem köprüsü üzerinde hapseder.”
258
Abdullah İbn Utbe (r.a.), şöyle demiştir: Ben, Ömer İbn
Hattab’dan (r.a.) işittim. O, şöyle diyordu: Bazı insanlar Rasûlullah
(s.a.s.) zamanında vahy ile (sırları meydana çıkar da) yakalanırlardı.
Şimdi ise, vahy kesilmiştir. Biz, şimdi ancak sizleri amellerinizden
bize açıklanan suçlar sebebiyle yakalarız. Böyle olunca kim
bize bir hayır hali meydana korsa, biz onu emin kılarız ve onu
kendimize yakınlaştırırız. Onun gizli işlerinden hiçbir şey (i araştırmak)
bize ait değildir. Gizli işleri hususunda onu, Allah hesaba
çeker. Kim de bize bir kötülük ve şer ortaya koyarsa o, gizli işlerinin
güzel olduğunu söylese de, biz, onu bir emin saymaz ve onu
253 El-Âcurrî, eş-Şerîa, s. 55; T. Koçyiğit, Hadisçiler ve Kelâmcılar Arasındaki
Münakaşalar, s. 225-226) (Not: Bu hadis rivâyeti, Kütüb-i Sitte ve benzeri
sahih hadis kitaplarında yer almaz, hadisin sıhhati bilinmemektedir.)
254 İbn Mâce, hadis no: 3991-3993. Bu hadisin sıhhati de hadisçiler ve bazı
araştırıcılarca tartışılmıştır.
255 Ebû Dâvud, Edeb 44, hadis no4888
256 Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no 4884
257 Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyame, 18, hadis no 2621; Bu hadis, hasen ğaribtir.
258 Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no 4883
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 75 -
doğrulayıp tasdik etmeyiz.” 259
“Mü’min; insanları kötüleyen, lânetleyen, kötü söz ve çirkin davranış
sergileyen kimse değildir.” 260
“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların emin olduğu kişidir.
Muhâcir de Allah’ın yasakladıklarını terk edendir.” 261
“Koğuculuk yapan cennete giremez.” 262
“Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iki budu arasındaki (üreme)
organını koruma sözü verirse ben de ona cennet sözü veririm.” 263
“Kim (din) kardeşinin ırz ve nâmusunu onu gıybet edene karşı savunursa
Allah da kıyâmet günü o kimseyi cehennemden korur.” 264
“Size oruç, namaz ve sadakanın derecesinden daha üstün olan şeyi
haber vermeyeyim mi?” “Evet (Ey Allah’ın Rasûlü, söyleyin!)” dediler.
“İnsanların arasını düzeltmektir. Çünkü insanların arasındaki bozukluk
(dini) kazır.” Tirmizî’de şu ziyade gelmiştir: “Ben saçı kazır demiyorum,
velâkin dini kazır (diyorum).” 265
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona hıyânet etmez, yalan söylemez
ve yardımı terketmez. Her müslümanın, diğer müslümana ırzı, malı
ve kanı haramdır. (Kalbini işaret ederek:) Takvâ buradadır. Bir kimseye şer
olarak müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter.” 266
“Şeytan, Kıbleye dönen (mü’minlerin artık kendisine ibâdet etmesinden
ümidini kesmiştir; fakat onları birbirine düşürmekte (hâlâ ümitlidir).”
267
“Müslüman bir kimse asıl babası dururken bir başkasının, kendisinin
babası olduğunu söylerse ve bu iddiasını da o kimsenin babası olmadığını
bilerek yaparsa, cennet ona haramdır.” 268
“Kul, iyice düşünüp taşınmadan bir söz söyleyiverir de bu yüzden
259 Buhârî, Şehâdet 6
260 Tirmizî, Birr 48, hadis no 1978; Ahmed bin Hanbel, I/405, 416
261 Buhârî, İman 4, 5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65; ebû Dâvud, Cihad 2;
Tirmizî, Kıyâmet 52, iman 12; Nesâî, İman 8, 9, 11
262 Buhârî, Edeb 49, 50; Müslim, İman 168, 169, 170; Ebû Dâvud, Edeb 33;
Tirmizî, Birr 79
263 Buhârî, Rikak 23; Tirmizî, Zühd 61
264 Tirmizî, Birr 20
265 Ebû Dâvud, Edeb: 58, hadis no: 4919; Tirmizî, Kıyamet: 57, hadis no: 2511
266 Tirmizî, Birr 18
267 Tirmizî, Birr 25; Müslim, Münâfıkun 65
268 Buhârî, Ferâiz 29, Meğâzî 56; Müslim, İman 114, hadis no 63; Ebû Dâvud,
Edeb 119, hadis no 5113
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 76 -
cehennemin, doğu ile batı arasından daha uzak bir yerine düşer gider.” 269
“Kul, Allah’ın râzı/hoşnut olduğu bir sözü önemsemeksizin söyleyiverir
de Allah onun derecesini yüceltir. Yine bir kul Allah’ın gazabını gerektiren
bir sözü hiç önemsemeksizin söyleyiverir de Allah onu bu sözü sebebiyle
cehennemin dibine atar.” 270
“İnsan sabahlayınca, bütün organları dil’e başvurur ve (âdeta ona) şöyle
derler: ‘Bizim haklarımızı korumakta Allah’tan kork. Biz ancak senin
söyleyeceklerinle ceza görürüz. Biz, sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan,
biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilir, yoldan çıkarsan biz de sana uyar,
senin gibi oluruz.” 271
“... İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin ürettikleridir.”
272
“Her duyduğunu nakletmesi, kişiye yalan olarak yeter.” 273
“Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/
ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’
demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde
meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine
ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 274
“Zinâ eden, zinâ ettiği anda mü’min değildir. Hırsızlık eden, çaldığı
anda mü’min değildir. Şarap içen, içtiği anda mü’min değildir.” 275
Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten
sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.”
İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü, karıncanın kımıldamasından
daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey
Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız.
Bilmediğimiz şeylerden de Senden mağfiret dileriz’ deyin”276 buyurdu.
269 Buhârî, Rikak 23; Müslim, Zühd 49, 50
270 Buhârî, Rikak 23; Tirmizî, Zühd 10; İbn Mâce, Fiten 12
271 Tirmizî, Zühd 61
272 Tirmizî, İman 8, İbn Mâce, Fiten 12
273 Müslim, Mukaddime 5
274 İbn Mâce, hadis no 4205
275 Buhârî, Mezâlim 30, Eşribe 1; Müslim, İman 100-104; Ebû Dâvud, Sünnet
15; Nesâî, Kat'u's-Sârik 1, Kasâme 49; İbn Mâce, Fiten 3; Dârimî, Eşribe 11;
Ahmed bin Hanbel, II/317
276 İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-93,
hadis no: 17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s.
504, hadis no: 2458; Buhârî, Edebu’l-Müfred, 296, hadis no: 716; Münzirî,
Hadislerle İslâm (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95, hadis no: 33; İbn Hacer el-
Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hadis no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, II/272-
273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 77 -
Tekfir Konusunda Kurallar
1- Belli bir şahısla, grubu tekfir konusu farklıdır; hükümleri
ayrı ayrıdır. Fiille fâil farklıdır. Peygamberimiz’in genel olarak ifade
ettiği içinde “şunu, şunu yapan” şeklinde “iman etmiş olmaz”,
“kâfir olur”, “şirk koşmuş olur” diye ifade ettiği birçok hadisi, olayın
vehâmetini, günahın önemini belirtmek için söylenmiş tehdit
içerikli ifadelerdir. Peygamberimiz’in bu hadislerinde genel olarak
kullandığı “küfür” ifadesi, o işi yapan belirli kimsenin “kâfir”
olmasına delil olmaz. İbn Teymiyye bu konuda şöyle der: Bir söz
küfür olup onu söyleyen de alelıtlak (genel) tekfir edilebilir. Mesela:
“Kim şunları, şunları söylerse kâfirdir, demek gibi.” Fakat o
sözleri söyleyen müşahhas bir kişi olduğunda hüccet ona ikame
edilinceye kadar küfrüne hükmedilmez, müşahhas (belirli, muayyen)
kişiyi tekfir ettirici şey, hüccetin ikamesidir. Vaîd (Tehdidi
ifade eden, kötü âkıbet, cehennemde azab ile korkutucu naslar)
ifade eden nasslarda da kaide böyledir. Zira Allah Teâlâ “Yetimlerin
mallarını zulümle yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar
ve çılgın bir ateşe girecekler.” (Nisa:10) buyurmuştur. Bu ve benzeri
vaîd ifade eden nasslar haktır. Ancak müşahhas/belirli bir kişi
aleyhine vaîdle şahitlik edilmediği gibi, ehl-i kıbleden muayyen
bir şahsın aleyhine de ateşle şahitlik edilmez. Zira o şahsa vaîdin
tahakkuk etmesine şartlarının bir arada bulunmaması veya başka
bir engelin sabitliği mâni olabilir. Haram ona ulaşmamış olabildiği
gibi, ulaşmış da o kimse haramdan tevbe etmiş olabileceği gibi,
çok fazla hasenâtı olup, irtikâp ettiği haramı onunla bertaraf da
edebilir. Veya Allah Teâlâ onu büyük bir imtihana tabi tutar o da
sabreder ve bu sebeple günahlarına keffâret olarak affedilebilir.
O kimsenin Allah’ın şefaat için izin verdiği kimselerin şefaatine
mazhar olması da mümkündür.
Sahibini tekfir ettiren sözlerin durumu da böyledir. Hakkı bilmeyi
gerektiren nasslar bir kimseye ulaşmamış olabilir yahut nasslar
ulaşmış da onun yanında sâbitlik derecesinde olmayabilir. Veya
nassları anlamak onun için mümkün olmamıştır ya da Allah’ın
mâzur göreceği başka şüpheler olmuş da olabilir. Mü’minlerden
herhangi bir kişi hakkı elde etmede çaba harcar da bununla beraber
hata ederse, Allah onun hatasını -nasıl olursa olsun- affeder.
Hata ister nazarî/fikrî, ister amelî meselelerde olsun aynıdır. İşte
bu kaide Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbının ve imamların üzerinde olduğu
kaidedir. 277 Bu konu, ileride daha geniş ele alınacaktır.
277 İbn Teymiyye, Mecmûu Fetavâ, c. 3, s. 345
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 78 -
Mutlak Küfür – Muayyen Küfür
Mutlak tekfir: Kitap ve sünnette karşılığı küfür ve şirk olan
amelleri işleyen fâili belli olmadan “şunu yapan kâfirdir” veya
“şunu söyleyen müşriktir” gibi durumlarda ilim sahiplerinin bu
fiillere kanun koyucunun bildirdiği hükümleri genel anlamda
vermesine mutlak tekfir diyoruz. Mesalâ “teşrî’ parlemanterlerin
hakkıdır’ diyen kişi kâfirdir” deriz. Bu mutlak anlamda bunu diyen
herkesi kapsar. Fakat tek tek fertlere indirgediğimiz zaman
(muayyen tekfir edeceğimiz zaman) durum değişir ve aslen müslüman
olan birisi için tekfir etmeden önce şart ve engellerin kaldırılması
ve kadı nezdinde delillerin sâbit olması gerekir. Bu meselede,
söylenen bu söz veya işlenen fiilin, büyük küfür olduğuna
dair delâleti kesin olan şer’î delile bakılır. Bu delil, delâleti değişik
ihtimallere açık olan türden olmamalıdır. Küfür hükmünü vermek
için mutlaka delilin hem sabit olması ve hem de delâlet yönünden
kesin olması gerekir.
İbn Teymiye şöyle der: “Kitap, sünnet ve icmâ ile küfür olduğu
sabit olan bir söz için “Mutlak küfürdür” denir. Şer’i deliller bunu
göstermektedir. İman, Allah Teâlâ ve Rasûlü’nden öğrenilen hükümlerdendir.
İnsanların zan ve hevâlarına göre karar verecekleri
bir konu değildir. Hakkında tekfirin şartları sâbit olmadıkça ve engelleri
ortadan kalkmadıkça, bu tür sözleri söyleyen her kişi hakkında
küfür hükmü verilmez. İslâm’a yeni girmiş olması veya ilimden
uzak bir yerde yetişmiş olması sebebiyle içkinin veya fâizin
helâl olduğunu söyleyen kişi bu kabildendir.” 278
2- Te’vil edilebilecek bir durum varsa, bu te’vil, bizim açımızdan
geçersiz ve hatalı da olsa te’vil sahibi tekfir edilmez.
Hâricîlerin tekfir edilmemesi örneğinde olduğu gibi.
Müfessir Kasımî, İbn Teymiyye’den naklen şöyle dedi: Kasdımız
imamların mezhebi, mutlak küfürle onun çeşitlerini
birbirinden ayırmakla ilgili tafsilat üzere bina edilmiştir.
Bu meselede dört mezhep imamının sözleri birbirinin aynıdır.
Onlar, “İman, amelsiz sadece sözden ibarettir.” diyen Mürcieyi
tekfir etmemişlerdir. Hâricîleri, Kaderiyyeyi vb. bid’at fırkalarını
tekfire mâni naslar çok açıktır.279
Kasımî şöyle der: İmam Şâfiî, sıfatları inkâr eden kimselerin
imamlarından Hafsu’l-Ferd’le ‘Kur’an’ın mahlûk olmadığı’ meselesinde
münâzara ettiğinde ona: ‘Azim olan Allah’ı inkâr ettin’ demiş,
küfre nispet etmişti, fakat ona mürted hükmünü vermemişti.
278 Mecmûu’l-Fetavâ, 35/101
279 Kasımî, Mehâsinu’t-Te’vîl, c. 5, s. 1313
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 79 -
Eğer İmam Şâfiî onun mürtedliğine ve İslâm’dan çıktığına kanaat
getirseydi onun öldürülmesine çaba harcardı. Bununla beraber,
Geylân-ı Kaderî, el-Ca’d bin Dirhem, Cehm bin Safvân ve benzeri
dalâlet imamlarının öldürülmesine fetvâ vermişti. Bunlar öldürüldüğünde
insanlar cenaze namazlarını kılmış, Müslümanların mezarlığına
gömmüşlerdi. Bu gibi dalâlet imamlarının öldürülmeleri
dini koruma babından olup zararlarına engel olmak içindi; mürted
oldukları için değildi. Onlar irtidat eden kâfirler olsalardı Müslümanlar
onları diğer kâfirler gibi görür ve ona göre muâmele
ederlerdi.280
3- Cehâlet, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı yerde, avam
için mâzeret olabilir. Özellikle, günümüz câhiliyye ortamlarında
insanlar, müslüman olduğunu iddiâ edenler ya da müslümanların
yaşadığı yerlerdeki insanlar, çevrelerinden İslâm’ı ne kadar, doğru
bir şekilde öğrenme, güzel örneklerini görme imkânlarına sahiptir?
Çoğunlukla bid’at ve hurâfelerle yer yer tahrife uğramış din
anlayışının, medyada, okullarda, hatta nice câmide tanıtılan ve
yaşanılan İslâm’ın ne oranda gerçek İslâm olduğu sorgulanmalıdır.
Ve bütün bu olumsuz şartlar içinde insanın bazen hurâfelere,
zâlimlerle işbirliği yapanlara karşı çıktığını zannedip değerlendirerek
hak adına hakka karşı çıkabildiğini unutmamak gerekiyor.
Câhillik, bilinmeyen İslâm’a karşı çıkmayı neticelendirdiği gibi, bazen
bu câhiller sevdiği(ni zannettiği) dinin gerçeklerine karşı çıkıp
çıkmadığını bile bilip değerlendirmeden aklına göre bir hükmü
kabul etmeyebiliyor. Nice insan İslâm için kendini belki fedâ edebilecek
durumda Allah’ı ve Rasûlünü sevdiği halde, düzen ve ortamın
kurbanı olarak, ilim ve amel konularında da ihmalin neticesi,
bazı müslümanlarca mürted ilan edildiği için onlara göre idamı
hak eden duruma düşebiliyor. Acınması ve kurtarılması gereken
bu zavallılara karşı görevlerini yerine getirmeyen müslümanların,
bunları asılması gereken insanlar olarak ilân etmeleri ne kadar
doğru olur? Bunlara ne verdik ki, ne istiyoruz? Bataklıktan, hele
gübrelikten çok güzel kokulu güller mi çıkacak? Tek tük çıksa
bile gübreliğin gülistan olmasını beklemek idealizmin anormallik
boyutu değil midir? Bataklık/gübrelik kurutulmadan b... böceklerinin
veya sivrisineklerin önüne geçmek mümkün mü? Cehâlet,
aldatmalar, saptırmalar, akın kara, karanın da ak gösterilmesi gibi
tavırlar değerlendirilmeden ve bunlara çözümler bulunmaya çalışılmadan
insanların hakka tümüyle nasıl teslim olabileceğini düşünmek
gerekiyor.
280 Kasımi, Mehâsinu’t-Te’vîl, c. 5, s. 1314
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 80 -
Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten
sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.”
İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü, karıncanın kımıldamasından
daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey
Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız.
Bilmediğimiz şeylerden de Senden mağfiret dileriz’ deyin”281 buyurdu.
Gördüğümüz gibi Rasûlullah bizlere şirkin birisi bizim
tarafımızdan
bilinen, diğeri bize gizli kalan olmak üzere iki çeşit
olduğunu öğretmek üzere ve bizleri bilmediğimiz ve düşme ihtimalimizin
olduğu şirkten dolayı
Allah’tan mağfiret dilememizi
emretmiştir. Kesinlikle
biliyoruz ki, Rasûlullah (s.a.s.) bizlere
ancak Yüce Allah’ın mağfiret edeceğini belirttiği şeylerin mağfiret
edilmesinin istenebileceğini emreder, böyle olmayanları
ise
emretmez. Dolayısıyla kişinin bilemeyeceği bu şirk çeşidi, Yüce
Allah’ın: “Muhakkak Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez,
fakat bunun dışında kalanları; dilediği kimseler için mağfiret eder.”282
buyruğunda
kast edilen şirk değildir. Ve yine aynı şekilde bu, Şeriatın
müşrik olarak nitelendirdiği kimselerin şirki de değildir. Yine
bundan, câhil kişinin, bilgisizliği dolayısıyla
mâzur olduğu sahih
olarak anlaşılmaktadır. Çünkü ümmet ittifakla ve ihtilâfsız olarak
şunu kabul etmiştir: Eğer bir kimse, şirkin herhangi bir türünün
şirk olduğunu
açıkça görüp biliyorsa ve buna rağmen şirk olan bir
sözü söyleyecek veya şirk olan bir davranışı işleyecek olursa o kişi
kâfirdir, müşriktir ve (daha
önceden müslüman ise) mürted olduğuna
hüküm verilir.
Âlimlere, Allah’ın dinini insanlara ulaştırmakla kendini görevli
kabul eden dâvâ adamlarına farz olan ise, bilmesi gereken şeyleri
bilmeyen, kendisinin ihtiyaç duyduğu bilgileri öğrenememiş bulunan
bilgisiz kimselere, dinde gerekli bilgiyi
kazandırmaktır. Ta
ki bu câhil kimseler, şirkin ve sapıklığın uçurumlarına yuvarlanmasınlar.
Çok sayıda âyet ve hadisten anlaşılacağı gibi; bilgisiz olan bir
kimsenin delilden haberdâr oluncaya kadar, bilgisizliği dolayısıyla
mâzûr olduğunu kabul etmek gerekir. İnsanlar kendilerine
281 İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-
93, hds. no: 17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s.
504, hds. no: 2458; Buhârî, Edebu’l-Müfred, 296, hds. no: 716; Münzirî,
Hadislerle İslâm (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95, hds. no: 33; İbn Hacer el-
Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hds. no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, II/272-
273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir
282 4/Nisâ, 48, 116
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 81 -
delil belirtilmedikçe
bilgisizlikleri dolayısıyla Allah yanında mâzur
olabilirler; biz onların mâzur olabileceği anlayışını öne çıkarmak
ve böyle kimseleri tekfirden kaçınmak zorundayız. Bu durumda
olanlar âlimlerin çoğunluğuna göre müslümandırlar, âsi değildirler,
fâsık değildirler. Yüce Allah’ın gerçek emrinin ne olduğunu
bile bile Allah’a isyanı emreden tâğutları rab edindiğini şer’î delille
tesbit etmiş olduğumuz muayyen kişiler ise bu genel hükmün
dışındadır. Bir kimseye delil açıklandıktan sonra, şer’î bir belge
ve
delil ile onun şer’î hükmü bilmiş olduğu sâbit olan ve bile bile
Allah’ın hükmünü kabul etmediği kesin olan bir kimsenin kâfir
olduğunda şüphe yoktur.
4- İctihadî ve zannî delillerle küfür kabul edilen konularda
tekfirden kaçınılmalıdır. Suç, şüphe ile zâil olur; hadler şüphe
durumunda düşer. Tekfir, had cezası gerektiren suçlardan daha
büyük bir suçlamadır. Ümmetin ve âlimlerin küfür veya şirk olduğunda
icmâ etmeyip ihtilâf ettikleri yoruma dayalı hususlarda,
biz delili en kuvvetli olan görüşü, yorum veya ictihadı kabullenmeliyiz.
Ama bizim en kuvvetli delil olarak kabul ettiğimiz görüş,
başkalarınca kabul edilmeyebilir, delil onlara göre kuvvetli görülmeyebilir.
İhtilâf edilen konuların dışında, sahih olduğu kesinlikle
kabul edilen icmâ’ konusunda muhalefet eden kişi, bu genel hükümden
müstesnâdır. Çünkü böyle bir icmâ’ onun delilini zaten
apaçık çürütüyor, icmâ’a muhalefet edenin, tekfir edilmesi gereği
herkesin ittifakıyla sâbittir. Hakkında farklı ictihad ve âlimlerin
farklı görüşleri olan konularda ise tekfir etmekten kaçınmak mutlaka
gereklidir. Çünkü Akaid, zanna dayandırılamaz. Her ictihad,
her yorum zannı içerir. Günümüzdeki tekfirle ilgili konuların çoğu
bu kapsamdadır. Demokrasi bize göre küfür kabul edilebilir. Ama
başkası, onun içini farklı dolduruyor, onu farklı şekilde anlıyor olabilir.
Her ne kadar onların delili bize çok kuvvetli gelmiyorsa bile
bu te’vil, onları tekfir etmemize engeldir. Halktan herhangi bir
kimsenin; düzenin devamından yana, tâğut kabul ettiğimiz kimselere
oy vermesi de böyledir. Bu tavır, bize göre küfürdür, ama
sadece oy verdiği için insanlara kâfir demenin çeşitli mahzurları
vardır. Bir şahsın yanlışına karşı çıkıp onu uyarmanın ve ona doğru
din anlayışını tebliğ etmenin, o kimseye “kâfir” demeden onlarca
çeşit yolu vardır. Mevcut şartları ve karşısındaki mü’minlerin
imkânını değerlendirmeden; tâğutların emrinde askerlik yapanlara,
mecbur olduklarında istemeyerek de olsa mahkemeye çıkanlara,
vahyi reddeden okullara gidenlere veya çocuklarını bu
tip okullara gönderen kişilere, “ikrâh”ı yanlış yorumlayıp bazı
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 82 -
pislikleri283 ve imzaları formalite kabul edip şirke bulaşanlara, ya
da sadece tarikata bağlı olduğu bilinenlere; bunlarla birlikte “ben
Müslümanım” diyen, Allah’ı ve Peygamberini sevdiğini tahmin ettiğimiz
ve namaz kılanlara “kâfir” hükmü vermek, yanlıştır. Bu
yanlışlık; hem ictihadî ve zannî delillerle küfür kabul edilen konularda
tekfirden kaçınma ile ilgili ve hem de aşağıdaki maddelerde
anlatılacak hususlar açısından değerlendirilmelidir. Câhilliye toplumunda
yaşadığı için bazı problemlere sahip olan, ama İslâm’ı
tek din, Şeriat’ı en doğru dünya düzeni kabul eden, ama hatalı
te’vili veya yanlış anladığı nasslar neticesi, savunduğu ve gittiği
yolun “Nebevî bir metod” olmadığını bilemeyenler İslâm’ın dışına
çıkarılmamalıdır.
Dikkat ederseniz, biz bu kimselere “kâfir” damgası vurmanın
yanlışlığından bahsediyoruz. Yoksa, bu eylemleri hiçbir şekilde
savunmuyoruz. İçinde zehir olma ihtimali olan bir suyu ölmek istemeyen
kimse nasıl içmezse, cehenneme gitmek istemeyen kimsenin
de özellikle akaid açısından şüpheli şeylerden kaçınması, %
1 ihtimalle şirk olan husustan kaçınması gerektiğini, bunun imanı
ispat anlamına geldiğini belirtiyoruz. Bu eylemlerden bazılarının
küfür olduğu görüşüne de katılıyoruz; ama her küfrün kişiyi kâfir
etmediğini ve ihtilâflı konularda kişilere “kâfir” damgası vurmanın
yanlışlığını belirtiyoruz. Bu insanları tekfir edip dışlamak değil;
tevhidi, tüm boyutlarla anlatmaya çalışmanın bizim görevimiz
olduğunu söylüyoruz.
Bununla birlikte; halk ile aydınlar (dini iyi bilen ya da bilecek
imkânı olanlar), oy verenle oy verilenler, hükmedilenlerle hükmedenler,
istemeden mecbur olanlarla isteyerek ve adâlet bekleyerek
mahkemeye müracaat edenler, gücü ve imkânı olmayan
mustaz’aflarla her imkânı elinde olanlar, câhillerle âlimler, te’vil
ederek bir yoruma katılmayanlarla açıkça hükmü kabul etmeyenler
aynı kategoride değerlendirilemez; aynı şekilde hüküm verilemez.
5- Mü’minlere yönelik sûizan yasaklanmış; hüsn-i zan tavsiye
edilmiştir. Kur’an, zanla hüküm verilemeyeceğini açıklar: “Şüphesiz
zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz.”284 Yine Kur’an, sûi
zandan, kötü sanıdan kaçınmayı emreder: “Ey iman edenler! Zannın
çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu
araştırmayın. Biriniz diğerini arkasından çekiştirip gıybet yapmasın…”285;
283 Şirk ve müşrikler pisliktir. Bk. 9/Tevbe, 28
284 10/Yunus, 36; 53/Necm, 28
285 49/Hucurât, 12
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 83 -
“Bilmediğinin peşinden gitme.”286 Bu hükümleri bilen ve Allah’ın hatadan
koruduğu mâsûm Peygamberinin: “Zandan çokça sakının.
Çünkü muhakkak zan sözlerin en yalanıdır.”287 beyanını işitmiş kimselerin,
başkasına yapabileceği en şenî, en ağır itham olan tekfirden
kaçınması gerekir. Bu konuda şer’î kesin delil ile hiçbir zanna ve
şüpheye yer vermeyen deliller ortaya konulmadıkça asla böyle bir
işe kalkışmamalı ve şahsî görüşüne, yani zannına tâbi olarak, Yüce
Allah’ın öyle bir kimse hakkında vermesini emretmiş olduğu hüküm
olan İslâm hükmünün dışında herhangi bir hükmü zannına
uyarak vermemelidir.
6- Suç, şüphe ile sâkıt olur. Tekfir gibi büyük bir suçlama da şüphe
ile düşmelidir. “Şüphelerden dolayı hadleri kaldırın (uygulamayın).”288
Hanefî Fakîh ve Usûlcülerinin Bu Konuda Açıklamaları:
Hanefî kitaplarından Câmiu’l-Fusûleyn’de denilir ki: “Tahâvî,
arkadaşlarımızdan şöyle rivâyet eder: “Bir kişi, imandan ancak
imana girdiği şeyi inkâr ettiği zaman çıkar. Böyle bir şey vuku bulmadıkça
dinden çıkmaz. Sonra da böyle bir husus vuku bulsa da
kesin kanaat oluşmadıkça bu kişinin mürtetliğine hükmedilmez.
Şüpheli bir durum varsa mürtetliğine hükmedilmez. Çünkü sabit
olan İslâm şüphe ile izale edilemez. Ki İslâm yücedir, hiçbir şey ona
üstün gelemez. Bir âlime, Ehli İslâm’ı tekfir hususu sorulduğunda
bu hususta soruya cevap verirken aceleci olmamalı, bu konuda
iyi bir araştırma yapmalıdır.” el-Fetevâ es-Suğra adlı eserde şöyle
denilmektedir: “Bir kimsenin tuttuğu yol (te’vil yolu) onu tekfir
etmeyi engeller. Müftî bir yöne meyleden (te’vil eden) kişiyi tekfir
etmemelidir.” el-Hulâsa ve diğer eserlerde de şöyle denilir: “Bir
meselede tekfiri gerektiren birçok ihtimal varsa, ancak bir tek yön
tekfiri engelliyorsa bu yöne itibar edilmeli, kişi hakkında genellikle
Müslüman olduğu zannı beslenmelidir.” el-Bezzaziye’de ziyade
ile denir ki: “Ancak, küfrü gerektiren hali kişi kendi irâdesi ile
te’vile izin vermeyecek şekilde tasrih ederse o zaman başka.” Şöyle
ki: “Şâyet bir adam Müslüman birinin dinine söverse, bu sövgü
dini hafife alma olduğu için tekfir edilmesi gereken bir husustur.
Ama böyle bir olayla karşılaşan bir kimse şöyle bir ihtimali gözden
kaçırmamalıdır: Bu sövgü, o kişinin ahlâkî çirkinliğinden mi kaynaklanıyor,
yoksa o kişinin Din-i İslâm’a karşı bir garazı mı vardır?
Eğer dine karşı olan bir garazdan dolayı ise o zaman bu kişi tekfir
edilir. Yok, ahlâkî bozukluktan kaynaklanan bir husussa o zaman
286 İsrâ:17/ 36
287 Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud,
Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
288 Ebû Dâvud, Salât 14; Tirmizî, Hudûd 2
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 84 -
tekfir edilmez. Bazı Hanefî âlimleri bunu özellikle belirtmişlerdir.”
el-Fetevâü’l Hayriyye adlı eserde şu durumda olan kişi hakkında
fetvâ sorulur: “Şâyet hâkim, birine: ‘Sen şeriata râzı mısın?’
diye sorsa ve adam da ‘hayır, kabul etmiyorum’ dese müftî de
onun kâfir olduğunun fetvâsını verse -ki bu fetvâdan dolayı karısı
da ondan ayrılır-, peki, bu cevabından dolayı bu kişinin küfrü
sâbit olur mu, olmaz mı?” Buna şu şekilde cevap verilir: Âlim
olan kişi ehl-i İslâm’ı tekfir hususunda acele etmemelidir. Daha
önce bu durumda olan için tâzir ve cezalandırma uygulanır. Yoksa
böyle çirkin ve uygunsuz söz söyleyen kişiyi tekfir etmemişlerdir.
İhtimaldir ki kişi bu sözü şeriatten tiksindiği veya ona karşı istikbarda
bulunduğu için değil de hasmına olan aşırı öfke ve kızgınlığından
dolayı söylemiş olabilir.” Fetevâ Tatarhaniye’de ise: “İhtimaller
gözönünde bulundurularak tekfir hükmü vermekte acele
edilmez. Çünkü tekfir cezalandırmada nihâî noktadır. Nihâî nokta
da cinâyetin son haddini gerektirir ki o da öldürmedir. İhtimallerin
olduğu bir hususta ise böyle kesin hüküm verilmez.” Bahr’da
ise bu ihtimaller sayıldıktan sonra şöyle denir: “Eğer Müslüman
birinin sözü güzel bir noktaya hamledilebiliyorsa tekfirine fetvâ
verilemez. Velev ki zayıf bir rivâyet de olsa bu kişinin küfrünü gerektiren
hususta ihtilâf sözkonusu ise fetvâ o zayıf rivâyet dikkate
alınarak ona göre verilir. Durum böyle olmasına rağmen yukarıda
zikredilen tekfiri gerektiren lafızlar, te’villerine bakılmaksızın,
temel alınarak çokça kişi hakkında tekfir fetvâları veriliyor. Ben
nefsime bunlarla hiçbir fetvâ veremeyeceğimi gerekli kıldım.”
Reddu’l Muhtar’da İbn Âbidin el-Hayr er-Remlî’den, o Bahr’ın sahibinin
yaptığı açıklamanın peşinde şöyle der: “Velev ki zayıf bir
rivâyet olsa dahi... Derim ki şâyet mezhep ehlinin dışında olanların
yanında dahi zayıf bir rivâyet varsa, zayıf da olsa bu ihtimal
değerlendirilir. Ki küfrü gerektiren hususların tayininde icmânın
var olma şartı da bu görüşü desteklemektedir.” Hanefi tahkikçilerinden
Kemaleddin İbn Hümam der ki: “Mezhep ehli, tekfiri çokça
yapar. Fakat fakîhler böyle değildir. Onlar itidallidirler. Bunlar
müctehid imamlardır. İşte bu hususta fakîhlerden başkasına itimat
edilmez.”
7- Berâat-ı zimmet asıldır. Fıkhın genel prensiplerinden biri
de budur. Aksine bir hüküm veya delil bulunmadığı sürece, kişinin
hukukî ve cezâî sorumluluğunun olmaması demektir. Bu prensibe
göre, Allah’ın hükmü bulunmadan fert herhangi bir yükümlülükle
mükellef tutulamaz. Aynı şekilde, aksine bir delil bulunmadıkça
kişinin suçsuzluğu ve borçsuzluğu esastır. Mecelle’de: “Berâet-i
zimmet asıldır” şeklinde küllî kaide olarak yer alır. Suçluluğu hükmen
sâbit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 85 -
8- İnsan ne ile İslâm’a girerse, onlardan birini inkârla dinden
çıkar. İnkâr edilen şeyin tevhid kelimesinin zarûrî ve kesin izahı
veya zarûrât-ı diniyeden olması gerekir ki, tekfir edilebilsin.
Zarûrât-ı dîniyye, yani dinden olduğu zorunlu olarak bilinen
şeyler, âlim ve câhilin bildiği hususlardır. Bu iş aynı zamanda nisbî/
izâfî bir duruma dönüşüp zaman, mekân ve şahıslara göre değişebilir.
Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen, şeriat güneşinin her
tarafa ışık saçtığı parlak döneminde olup insanlara Allah’ın dinini
tebliğ eden ve onlara hüccet ikame eden, ilmiyle âmil âlimlerin
çok olduğu dönemler farklıdır. Şeriat güneşinin battığı, âlimlerin
-insanlara dinlerini bulandırıp gerçekleri örtbas eden- kötü kişiler
olduğu, hak ehli kişilerin de az olup herkese seslerini duyuramadıkları
dönemler daha farklıdır.
Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen bir şeyi kişi bilerek inkâr
ederse inkârı sebebiyle o kimse tekfir edilir ve âlimlerin kararlaştırdığı
gibi İslâm ümmetinden dışarı çıkar. Nevevî şöyle demiştir:
“Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen bir şeyi inkâr eden kişiye
mürtedlik ve küfür hükmü verilir. Meselâ: Zina, içki haksız yere
adam öldürme gibi haram olduğu kesin bilinen şeyleri helâl sayan
kimsenin durumu böyledir.”289
Hattâbî şöyle demiştir: “Ümmetin icmâ ettiği ve bilgisi yaygın
olup herkes tarafından bilinen bir hükmü inkâr edenin durumu
da aynıdır.290 İbni Ebi’l-İzz de şöyle der: “Kitab’ın hükmünü reddeden
kimsenin tekfir edilmesinde şüphe yoktur. Fakat Kitab’ın
hükmünü kendisine ârız olan bir şüpheden dolayı tevil eden kimse
hemen tekfir edilmez, tevilinden dönmesi için ona meselenin
doğrusu açıklanır.291
Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen bir şeye cehâletin
mâzeret olmamasının sebebi, onların herkes tarafından biliniyor
olmasındandır, Dinden olduğu zorunlu olarak bilinen şeyleri bilmeyen
bazı şahısların herhangi bir zaman ve herhangi bir mekânda
var olduğu farz edilse, bu gibi şahısları âlimler cehâletine binâen
mâzur görürler.
Zârûrât-ı Diniyyeden birini inkâr eden, bu sözün dinden çıkardığını
bilmese dahi kâfir olur. Örneğin haram olduğunu bildiği
hâlde içki içmenin helâl olduğunu söylemesi gibi, işte o kâfir olur.
O hâlde zârûrât-ı Dîniyyeden olduğu bilineni inkâr eden kâfir olur,
ancak şu durumlardan birinde olması müstesnâdır:
289 Müslim, Nevevi Şerhi 1/100
290 A.g e., 1/100
291 İbni Ebi’l-İzz, Şerhut-Tahâviye, sb 223
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 86 -
a- İslâm’a yeni girmiş olması,
b- Gerçek âlimlerden uzak bir beldede yetişmiş olması,
c- Müslümanlar arasında yetişip meselenin hükmü kulağına
çok tekrarlanmadığı için İslâm’a yeni girene benzer bir durumda
olması. Bu durumlardan biri veya birkaçı bulunduğu için; inkâr etmiş
olduğu hükmün, Allah’ın Dini İslâmda bulunduğunu bilmemiş
olması şartıyla müstesna tutulur ve tekfir edilmez. Aynı şekilde,
dinî veya akîdevî bir konuda bir te’vilde bulunup, farklı yorumlayarak
yorum ve te’vilinde yanılan bir kişi de müstesna tutulur,
tekfir edilmez. Yaşadığımız ülkede ilmî çalışmaların yeterli şekilde
yapıldığını iddia etmek zordur. İstisnâlar dışında tevhid ve şirk
insanlara anlatılmadığı gibi, Cumhuriyet’ten sonra özellikle iman
konusu bulandırılmaya çalışılmıştır. Hocalardan çoğunun, insanlara
hakla bâtılı karıştırarak ve onlara şirki süslü göstererek din
anlattığını hesaba katmak gerekiyor.
9- Kelime-i şehâdet veya tevhid kelimesiyle İslâm’a girilir.
Bu sözü söyleyen bir kimsenin müslümanlığını kabul etmeli; bu
şehâdet veya tevhid kelimesine ters bir söz veya davranışta bulunan
kimsenin niçin bu şehâdet ve tevhidi reddettiğini açıklaması
istenmelidir.
İslâmî bağ, kelime-i şehadeti telaffuz etmekle gerçekleşir.
Birçok âlim ve yazar bu hususta icma olduğunu nakletmişlerdir.
Kelime-i şehadetten sonra namaz, zekât vb. şer’î ibâdetler taleb
edilir. Kişi bu ibâdetleri terk etmesinden dolayı şeriatın belirlediği
cezaya çarptırılır. Günümüzde bazı kimselerin; İslâmî bağın
gerçekleşmesine bazı âlimlerin mesaj ve şuur vermek için kelime-i
şehâdetin iyi anlaşılması konusunda şart olarak zikrettiği; ilim,
sevgi, bağlanma, yakîn vb. şeyleri zorunlu görmesi cehâlettir, taşkınlıktır.
Çünkü zorunlu görülen bu şeylerin çoğu kalbî amellerdir,
bedenî ameller değildir. Kalbî amelleri tahkik etmeye, başkası
için yol yoktur. Sonra dünya ile ilgili ameller zâhire göre tertip
edilmiştir, sırları ise sadece Allah bilir. Bazı kimseler de İslâmî bağın
gerçekleşmesi için kişinin namaz kılıp zekât vermesini de şart
koşmuşlardır. Bu hükmün tersine selefin icmâ etmesi sebebiyle bu
söz bid’attir. Bu sözün bid’at oluşuna delil ise; Kitab ve Sünnette
sayılmayacak kadar çoktur. Meselâ: “...Eğer tevbe ederler, namazı
kılarlar ve zekâtı verirlerse dinde sizin kardeşlerinizdirler...”292 Eğer tevbe
ederler, yani; “Tevhidi ifade eden kelime-i şehâdeti söyleyerek
tevbe ederlerse...” demektir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
“İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun rasûlüdür’
292 9/Tevbe, 11
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 87 -
deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu
söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî
cezalar müstesna; iç yüzlerinin hesâbı/muhâsebesi ise Allah’a aittir.” 293
Ashâb’dan Üsâme’nin savaşta bir insanı ‘Lâ ilâhe illâllah’ dediği
halde öldürmesi üzerine; Peygamberimiz’in şiddetle kızması ve:
“Ey Usâme! Sen lâ ilâhe illâllah dedikten sonra adamı öldürdün ha!?” diye
tepki göstermesi ve: kalbini yarıp da baksaydın ya, bu sözü samimiyetle
mi söyledi, bilseydin! Kıyâmet günü lâ ilâhe illâllah gelince ona nasıl hesap
vereceksin?” deyip bu sözünü çokça tekrarlaması294 hangi sözle
İslâm’a girileceğini açık şekilde belirtir.
Rasûlullah (s.a.s.), amcası Ebû Tâlib’e ölüm vaktinde: “Lâ ilâhe
illâllah de, kıyâmet gününde onunla senin lehine şehâdet edeyim” dedi.
Ebû Tâlib: “Kureyş’in beni ayıplaması ve hakkımda ‘Ebû Tâlib
bunu korktuğu ve sabredemediği için yaptı’ demeleri olmasaydı,
o kelimeyi söyler ve senin gözünü aydın ederdim” dedi. Bunun
üzerine Allah Teâlâ: “Muhakkak ki sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin.
Fakat Allah kime dilerse ona hidâyet verir.”295 âyetini indirdi.296 İslâmî
bağ, Müslüman baba ve anneden dünyaya gelmekle gerçekleştiği
gibi, bülûğ çağına gelmeden önce küçüklüğünden beri Müslümanların
velâyeti altında yetişen kimselere de gerçekleşir. Buna
delil olarak Rasûlullah’ın (s.a.s.) şu mübârek hadisini zikredebiliriz:
“Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası
onu yahûdi, hıristiyan, mecûsi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik)
yapar.” 297 Bu hadiste Rasûlullah (s.a.s.): “anne ve babası Müslüman
yapar” dememiştir. Çünkü her doğanın, doğduğu fıtrat, İslâm’dır.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Sen, yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları
hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Zira Allah’ın yaratmasında
değişiklik olmaz. İşte dosdoğru din budur. İnsanların çoğu bilmez.”298
Rasûlullah’ın (s.a.s.): “Her Müslümanın kanı, malı ve ırzı diğer
Müslümana haramdır.”299 hükmünden dolayı İslâmî bağı gerçekleşen
kimsenin kanı, malı ve ırzı korunma altına alınmış olur. Böyle
bir kimseyi bilmeden amelî küfrü irtikâp etmesi veya itikadî küfre
293 Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
no 2623; Tirmizî, Tefsir 78, hadis no 2606-2607; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce,
Fiten 1; Dârimî, Siyer 10
294 Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
no 2643
295 28/Kasas, 56
296 Müslim, 25/42
297 Buhâri, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264; Müsned-i Ahmed,
II/ 233, 435
298 30/Rûm, 30
299 Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34, hadis no 2563;
Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18, 55, hadis no 2055; İbn Mâce, Zühd 23
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 88 -
düşmesi sebebiyle tekfir etmek ve İslâm milletinden çıkartmak
kimseye câiz değildir. Ancak bu, şer’î hüccetin/delilin ikamesinden
sonra mümkündür. Şer’i hüccetin ikamesi ise İbn Hazm’ın ifade ettiği
gibi şöyledir: “Hücceti kişiye öyle ulaştıracaksın ki artık ondan
sonra hiçbir dayanağı kalmasın ve ona teslim olsun. Bu mevzuda
Şeyhülislâm şöyle demiştir: “Terk ettiğinde tekfir edilen hüccet,
kişiye şer’î hükümleri bilen sultan ve itaat olunan emir gibi kimseler
tarafından tebliğ edilip ikame edilmelidir.”
Şeyh Süleyman b. Sehman şöyle demiştir: “Hüccet ikamesini
güzel yapamayan kimsenin, hüccet ikame etmemesi gerekir. Allahu
a’lem bu benim için açık bir durumdur. Bildiğime göre, hüccet
ikamesini güzel yapamayan, dininin hükümlerinden habersiz
câhil kimseler, bu fiili yapsalar da âlimlerin ifadelerine göre onların
hüccet ikamesiyle hüccet ikame edilmiş olmaz.300 Öncelikle
hüccetin Kitap ve Sünnetten olması, çok açık olup karışık olmaması,
hüccet ikame edilen kişinin bütün şüphelerini iptal edici kesin
deliller olması gerekir. (Muhâtaba en güzel ahlâk örneği sunarak
nezakete, güzel üslûba dikkat edilmesi gerektiğini unutmamak
gerekir. Muhâtabı küçümseyerek hırçın ve zorbalıkla hüccet ikame
etmeye çalışanlar, insaf edip bu işten vazgeçmeli ve insanları
dinden soğutmamalıdır.) Bazı meseleler âlime ihtiyaç duymaz.
Meselâ: Kur’an’dan bir âyette hata eden kişiye Kur’an’ı getirip
göstermek yeterlidir. Bundan sonra büyüklük taslar ve âyeti
Kur’an’da gördükten sonra inkâr ederse küfre girer.
10- Müslümanlık iddiası, şehâdet kelimesi gibi kişinin müslümanlığıyla
ilgili söylediği söz, bâtıl ve yalan olduğu ortaya çıkıncaya
kadar hak ve doğru kabul edilir. Bir kimse hakkında şüphe
ve zan ise, hakikati ve doğruluğu çıkıncaya kadar geçersizdir,
yalan sayılır.
11- Ehl-i kıble tekfir edilmez. Ehl-i kıble: Kıbleye, yani Kâbe’ye
doğru yönelerek namaz kılmanın farz olduğuna inanan, ancak
inanç esaslarını değişik şekillerde yorumlayan farklı mezheplere
bağlı bütün Müslümanları ifade eder. Kelime-i şehâdeti söyleyip
içeriğine iman eden, zarûrât-ı diniye adı verilen İslâm’ın temel hükümlerini
kabul eden ve namaz kılan kimsenin tekfir edilmesine
Ehl-i Sünnet karşıdır. Ehl-i kıble olan Müslümanların tekfir edilemeyeceği
hususu, Ehl-i Sünnet’in genel prensipleri arasında yer
almaktadır.
12- Peygamberimiz, vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları
ashâbına bildirmedi. Onlara Müslüman muâmelesi yapılmasına
300 Minhâcu Ehl-i Hak ve’l-İttibâ
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 89 -
izin vermiş, hatta mecbur etmiş oldu. Ama savaşta “lâ ilâhe
illâllah” diyen birini öldürdü diye sahâbisi Üsâme’yi şiddetli şekilde
azarladı.
Peygamberimiz, kendisine vahiyle bildirilen (kâfirlerin en
tehlikelisi olan ve cehennemin en alt tabakasında azap görecek)
“münâfıklar”ı ashâbına bildirmedi. Kendi zamanında yaşayan
münâfıkların listesini, başka hiçbir kimseye söylememesi şartıyla,
sır olarak sadece Huzeyfe’ye bildirdi. Diğer ashâbının, aralarına
karışarak, kendilerini gizleyen ve böylece fitne çıkarmak isteyen
münâfıklara Müslüman muâmelesi yapmasını sağlamış oldu. Hayatında
da, kendisini Müslüman olarak tanıtan hiç kimseyi tekfir
etmedi. Ashâbın da şehâdet kelimesi getiren herhangi bir Müslümanı
tekfir ettiğini bilmiyoruz. İlk tekfir, bilindiği gibi, Hâricîler
tarafından büyük bir bid’at olarak ortaya çıktı.
Üsâme (r.a.) savaşta bir insanı ‘Lâ ilâhe illâllah’ dediği halde öldürüyor.
Durumu Peygamberimize iletiyorlar. Peygamberimiz onu
öldüren kişiye “Ey Usâme! Sen lâ ilâhe illâllah dedikten sonra adamı öldürdün
ha!?” diye sordu. O da, “sadece korkusundan, öldürüleceği
endişesiyle ‘Lâ ilâhe illâllah’ dedi” diyor. “Hel lâ şekakte kalbehu =
kalbini yarıp da baksaydın ya, bu sözü samimiyetle mi söyledi, bilseydin
ya! Kıyâmet günü lâ ilâhe illâllah gelince ona nasıl hesap vereceksin?”
dedi ve bu sözü çokça tekrarladı.301 Hz. Peygamber: “Kelime-i
tevhîdi getireni niye öldürdün ey Üsâme?” diye o kadar çok tekrar ediyor
ki, Hz. Üsâme üzüntüsünün büyüklüğünden: “Keşke o güne
kadar İslâmiyet’e girmemiş olsaydım da böyle bir cinâyeti işlemekten
uzak kalsaydım” temennisinde bulunur. Ashâbdan Sâ’d’ın
(r.a.): “Üsâme öldürmedikçe, ben bir Müslümanı öldürmem” sözü,
bu hâdisenin hem Üsâme (r.a.), hem de diğer sahâbîler üzerindeki
etkisini ve önemini gösterir.
13- Bir kâfiri mü’min sanmakla yapılacak hata, bir müslümanı
kâfir saymakla yapılacak hatadan çok daha hafiftir. Çünkü
Kur’an’da ve hadislerde haksız tekfir yasaklanmış, ama açıkça küfürleri
belli olmayan ve ben müslümanım diyen kâfir olma ihtimali
olan kimselere Müslüman muâmelesi yapılması yasaklanmamış,
tam tersine; ashâbdan ve diğer Müslümanlardan (küfrünü kısmen
gizleyen) münâfıklara Müslüman muâmelesi yapması istenmiştir.
“Kâfir Zannedilene Kâfir Demeyeni Kâfir Kabul Etmemek; İki
Müslüman, Üçüncü Bir Kişinin Şüpheli Durumundan Dolayı Biribirlerini
Tekfir Etmemelidir”
301 Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis
no 2643
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 90 -
Günümüzde şöyle bir durumla karşılaşılıyorsunuz:
Bir insan,
toplumda başka bir insanı tekfir ediyor ve onu kâfir-müşrik ilan
ediyor. Bunu yaparken
de te’vile/yoruma başvuruyor. Siz de o kişinin
müslüman olduğuna inanıyorsunuz. Yani karşınızdaki
kişi,
üçüncü bir kişiyi kendi yorumuyla kâfir sayarken siz de kendi yorumunuzla
o üçüncü kişiyi kâfir saymıyorsunuz. Bu defa karşınızdaki
kişi sizi de kâfir sayıyor. Sebebi de -ona göre- “kâfire, kâfir”
dememeniz, işte böyle zincirleme bir metotla bir kişiden
hareketle
bazen yüzlerce ve binlerce kişi kâfir sayılabilmekte bugün. Şimdi
konuyu İslâm tarihinden
bazı olaylarla, te’vile-yoruma başvurmadan
nakledelim: Müctehid imamlarımızdan İbn Teymiyye’nin
de bu mevzûları anlatırken zikrettiği olaydır ki, ashabdan Hatıb
Bin Ebi Belta, Mekke fethedileceği sırada, Mekke’deki müşrik akrabalarını
korumak amacıyla onlara haber göndermek
ister. Bu
niyetini de gerçekleştirir. Ne var ki Hatıb Bin Ebi Belta’nın müslümanlar
aleyhine Mekke’ye gönderdiği casus kadın yakalanır ve
Hz. Peygamber’in
huzuruna getirilir. O sırada Hz. Ömer oradadır.
Hz. Ömer, Hatib’e çok kızar ve onun münâfık olduğuna inandığını
söyler. Hz. Peygamber ise Hatıb’ı savunur ve onu koruyarak: “Hayır,
o münâfık değildir. O, Bedir ehlindendir.” der. Bu olaydan anlıyoruz
ki iki Müslüman, üçüncü bir kişinin tekfir edilmesi konusunda
farklı görüşlere varabilirler. Bu da insanların algılayış ve tefakkuh
durumuna bağlı olup normaldir. İbn Teymiyye bu olaydan dersler
çıkararak iki müslümanın, üçüncü bir kişinin şüpheli durumundan
dolayı birbirlerini tekfir etmeyebileceğini beyan ediyor. 302
Evet, bu tespiti yapan İbn Teymiyye gibi sert üslûplu biri. Diğer
ulemâda zaten daha esnek üslûplar mevcuttur. 303
14- Kur’an’ın şu ihtarını akıldan çıkarmamalıdır: “Ve lâ tekûlû
li men elgâ ileykumu’s-selâme leste mü’minâ tebteğûne arada’l-hayâti’ddünyâ…
(Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine
göz dikerek, ‘sen mü’min değilsin!’ demeyin…)” 304
15- Haksız tekfir bumerang gibidir; karşısındaki mü’min olduğu
halde onu tekfir eden kişinin kendisine bu sıfat döner.
Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuştur: “Bir kimse diğerine,
‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir
ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği gibi değilse, ona söylediği
küfür sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).” 305; “Hiç kimse, bir
302 İbn Teymiyye, Külliyat, c. 3, Tevhid Yay, s. 238-239
303 Hüseyin Yunus, Tekfir Meselesi, Ahenk Y., 35-37
304 4/Nisâ, 94
305 Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 91 -
başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şâyet itham altında bırakılan kişide
bu sıfatlar yoksa o söz, onu söyleyene döner.” 306
16- İhtiyatlı davranmak gerekir. “Tekfir ettiğimiz şahıs ya kâfir
değilse?” diye düşünülüp yapılan tekfirin isabet edememesi halindeki
feci durum değerlendirilmelidir.
17- Te’vilsiz tekfir, şeksiz küfürdür. Muvahhid mü’minlerin
görevi tebliğdir. Tebliğ, kesinlikle tekfirden üstündür. Müslümanların
hedefi, kişiyi küfre teslim etmek değil; aksine küfrün pençesinden
kurtarmaktır. Küfrüne delâlet edecek kendisine göre ciddi
deliller olmadan bir müslümanı tekfir, kişinin kendisinin kâfir olmasına
sebep olur. Kabul edilebilecek bir te’vili olanı da bizim tekfir
etmemiz câiz olmaz. Müslümanlar, yargıç rolünü üstlenmemeli,
tebliğle görevli olduklarını unutmamalıdır.
18- Tekfir kararı şahıslara bırakılmış değildir. Tekfire İslâm
mahkemesi karar verir. İslâm devletinde bir müslümanın küfre
girip girmediğine Ulu’l-emr veya nâibi (onlar adına kadı/hâkim);
İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde ise, mü’minlerin kendi içlerinden
seçtiği imam karar verir. Tekfîrle ilgili soruşturma, yargılama
ve ilgili işlemleri yürütme mercii, İslâm Devleti’nin makamlarıdır.
Bir müslümanın küfür suçu işlediğine karar verip onu tekfir edip
“kâfir” muâmelesi yapmak ve hakkında gerekli işlemleri yaparak
suçluyu cezalandırmak, yalnızca İslâm devletinin güvenlik ve yargı
makamlarının yetkisindedir.
19- Büyük günahlar imanı zedeler, zayıflatır, ama iptal etmez.
Bu konu, “Büyük Günah İşleyenin İtikadî Durumu ve Tekfîr” başlığı
ile ileriki sayfalarda işlenecek, konu hakkında geniş bilgi verilecektir.
20- Dinden çıkarmayan bazı günahlar hakkında “küfür” kelimesini
kullanmak câizdir. Bu kullanış, tağlîz ve korkutma gayesini
güder. Bu çeşit tağlîz, yani ağır sözlerle caydırma işi, hadislerde
bazen imanın nefyedilmesi ile yapılmıştır. “… Ve tekfurne’l-aşîr (…
Kocalarınıza karşı kâfir oluyorsunuz; yani nankörlük ediyorsunuz).” 307 Bu
konu da ileriki sayfalarda daha geniş şekilde açıklanacaktır.
21- Naslarda ortaya çıkan küfür veya şirk, büyük ve küçük
küfür (veya şirk) diye ikiye ayrılır. Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle
buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın
kımıldamasından daha gizlidir.” İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü,
306 Buhârî, Edeb 44
307 Buhârî, Hayz 6, Zekât 44, İman 21, Küsûf 9, Nikâh 88; Müslim, Küsûf 17,
hadis no 907; İman 132, hadis no 79
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 92 -
karıncanın kımıldamasından daha gizli olduğu halde böyle bir
şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey Allah’ım, bile bile sana herhangi bir
şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız. Bilmediğimiz şeylerden de Senden
mağfiret dileriz’ deyin”308 buyurdu.
Şirkin küçüğü, gizlisi vardır. Küfür de bazen nankörlük anlamında
kullanılır; kâmil iman yokluğu gibi anlamlara gelebilir. “Onların
çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler”309 Allah Rasûlü (s.a.s.)
bu konuda şöyle buyurdu: “Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük
şirktir.” ‘Küçük şirk nedir ey Allah’ın elçisi?’ diye sordular. “Riyâdır.
Allah Teâlâ, kıyâmet günü insanların amellerinin karşılıklarını verdiği zaman:
‘Dünyada kendilerine riyâ/gösteriş yapmakta olduklarınıza gidin.
Bakın bakalım, onların yanında bir karşılık bulacak mısınız?’ buyurur.”310
Kasimî, tefsirinde şöyle demiştir: “Herhangi bir hadiste “Kim
şöyle bir şey yaparsa ... o kimse şirke düşmüştür veya küfre düşmüştür.”
şeklinde vârid olan ifadelerden, kişiyi İslâm milletinden
çıkaran küfür veya sahibine mürtedlik hükümlerini icrâ ettiren
şirk kastedilmemektedir. (Bu konuda çokça hadis rivâyeti vardır.
Onlardan birkaçı: “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din
kardeşi için de sevip istemedikçe iman etmiş olmaz.” 311; “…Birbirinizi
sevmedikçe iman etmiş olmazsınız…”312). Meselâ Buhârî: “Küferâni’l-
Aşîre; Küfrün dûne Küfür” (İnsanı kâfir yapan “küfr”ün dışında
“küfür”) diye bab açmıştır.313
İbn Kayyım şöyle demiştir: Küfrü bu şekilde kısımlara ayırmak;
Allah’ın kitabını, İslâm’ı, Küfrü ve gereklerini en iyi bilen
sahâbelerin sözüdür. Bu önemli meseleler de onlardan başka
kimseden öğrenilmez. Muteahhirîn (sonradan gelenler), onların
murâdını anlayamadıkları için iki kısma ayrıldılar. Birinci kısım,
günah-ı kebâir (büyük günah) işleyeni İslâm milletinden ihraç
edip cehennemde ebedî yanmaya mahkûm ettiler (Hâricîler
gibi). İkinci kısım ise, onları imanları kâmil tam mü’minler yaptılar
(Mürcie gibi). İkinci gurup, kelime-i şehâdet getiren herkese kâmil
308 İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-
93, hds. no: 17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s.
504, hds. no: 2458; Buhârî, Edebu’l-Müfred, 296, hds. no: 716; Münzirî,
Hadislerle İslâm (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95, hds. no: 33; İbn Hacer el-
Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hds. no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, II/272-
273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir
309 12/Yûsuf, 106
310 Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457
311 Buhârî, İman 6, 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19,
33; İbn Mâce, Mukaddime 9
312 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66, İman 93, hadis no: 54
313 Kasimî, Mehâsinu’t-Te’vîl, c. 5, s. 1307
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR
- 93 -
iman sahibi mü’min demek sûretiyle haddi aştı. Birinci gurup da
her günah işleyeni cehenneme mahkûm edip Allah’ın rahmetini
iptal edip kuruttu. Allah Teâlâ, Ehl-i Sünneti doğru yola iletip sözlerin
en âdiline ulaştırdı. Ehl-i Sünnetin, dalâlet fırkalarına karşı
konumu, İslâm’ın muharref dinlere karşı konumu gibidir.314
Ebû Bekir b. el-Arabî şöyle der: Buhârî “Hayat yoldaşına nankörlük
etmek bir nevi küfürdür ve kâfirliğin berisinde kâfirlik vardır
babı” derken muradı; İtaatlere iman ismi verildiğini açıklamak
ve mâsiyetlere de dinden çıkarıcı küfür mânâsı kastedilmeyen
küfür ismi verileceğini beyan etmektir. Buhârî, günah çeşitleri
arasından hayat yoldaşına nankörlük küfrünü hârika bir dikkatle
seçmiştir. O da hadis rivâyetinden yola çıkarak kadının kocasına
yaptığı nankörlüğe “küfür” kelimesini genel anlamıyla kullandı.
Ancak buradaki küfür, kişiyi İslâm milletinden çıkaran küfür değildir.
315
Büyük günahlara küfür kelimesinin genel olarak kullanılması
o günahlardan nefret ettirmek ve onları işlemeye mâni olmak
içindir. Ancak genel olarak kullanılan küfür kelimesinden kastedilen;
kişiyi İslâm milletinden çıkarıcı küfür olmadığı ortadadır.
Meselâ Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslümana sövmek
fâsıklık, onunla savaşmak, onu öldürmek küfürdür.”316; “Her günahı
Allah’ın mağfiret buyurması muhtemeldir. Ancak, bilerek mü’mini öldüren
veya kâfir olarak ölen kimse hâriç.”317; “Benden sonra birbirinin
boyunlarını vuran kâfirlere benzemeyin.”318 Sahâbe arasında fitnenin
zuhuruyla meydana gelen savaşta onlar birbirlerini tekfir için bu
vb. nasları delil olarak kullanmamışlardır. Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Bizlerle
onlar arasındaki ahit namazdır; kim de onu terk ederse küfre girer.”
“Muhakkak ki namaz, insan ile küfür ve şirk arasında bir perdedir. Namazı
terketmek bu perdeyi kaldırmaktır.”319 Nitekim bazı rivâyetlerde, namazı
bilerek terkedenin kâfir olacağı, bazı rivâyetlerde ise “Allah’ın
zimmetinden uzaklaşacağı”320 hadisinde âlimlerin sahih, râcih görüşlerine
ve cumhurun üzerinde olduğu görüşe göre namazı tembellikle
terk eden kimse tekfir edilmez. “Kim Allah’tan başkasına yemin
ederse muhakkak şirk koşmuştur yahut küfretmiştir.” 321 Rasûlullah’ın
314 İbn Kayyım, Kitabus-Salât, 26
315 Fethu’l-Bârî, c. 1, s. 104-105
316 Buhârî, İman 36, Edeb 44, Fiten 8; Müslim, İman 116; Tirmizî, Birr 51, İman
15; Nesâî, Tahrîm 27; İbn Mâce, Mukaddime 7, 9, Fiten 4
317 Nesâî, Tahrîm 1 -7, 81-
318 Buhâri, 7080; Müslim, 65/118
319 Müslim, İman 134
320 Ahmed b. Hanbel, V/238; İbn Mace, 4034
321 Müslim, Eymân 4
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 94 -
(s.a.s.) bu hadisinde kastedilen küfür; sahibini İslâm milletinden çıkaran
küfür olmayıp küçük küfür olduğu mâlumdur. Riyâ da aynı
kısımdandır. “Şüphesiz riyâ şirktir.”322; “Riyâ/gösteriş için oruç tutan, namaz
kılan, sadaka veren kimse Allah’a şirk koşmuştur.” 323
İman ve küfrün dereceleri, çeşitleri olduğu gibi, nifakın da
kendine göre kısımları vardır. Bunlar, itikadî ve amelî olmak üzere
iki ana grupta toplanır. Kur’an’da belirtilen münâfıklar ve onların
özellikleri açıklanırken, itikadî münâfıklara işaret edilmiştir.
Hadis-i şeriflerde gündeme getirilen münâfıklar ve özellikleri ise,
amelî münâfıklardır. İmana aykırı olmayarak, sadece amelle ilgili
olan nifakın bu çeşidi, küfür değildir; fakat büyük günahtır. Bir
kimsenin, müslüman olduğu halde, yalan, emânete hıyânetlik, sözde
durmama, hile ve riya gibi bazı münâfık alâmetlerini üzerinde
taşıdığı olur. Zira bu çeşit nifak alâmetlerinden tamamen sâlim
olmak, hayli güçtür. O yüzden, bazen farkında olmadığı halde bir
mü’minde münâfıkların sıfatlarından bulunabilir. Çünkü bazı nifak
alâmetlerinin İslâm’la bir arada bulunması mümkündür.
Nifak, amelde olursa suçtur, günahtır. Amelle ilgili nifak vasıfları
insanı küfre götürmez. Bu bakımdan bir insanın, inanç yönünden
nifakı apaçık olmadıkça; ihmal, tembellik ve ihtiras gibi birtakım
nefsânî zaaflar yüzünden ortaya çıkan kusurları sebebiyle
münâfıklığına hükmedilmez. Çünkü genel anlamda münâfık sözü,
meselenin iman – küfür yönünü ifade eder. “Münâfığın alâmeti üçtür.
Söz söylerken yalan söyler. Vaad ettiği, söz verdiği zaman sözünde
durmaz. Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet eder.” 324;
“Dört şey kimde bulunursa hâlis münâfık olur. Kimde bunlardan bir kısmı
bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münâfıklıktan bir haslet
kalmış olur. Bunlar: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet etmek,
söz söylerken yalan söylemek, ahdettiğinde, söz verdiğinde sözünü
tutmamak, husumet zamanında da haktan ayrılmaktır.” 325 Hadis-i şerifte
belirtilen (bazı rivâyetlerde üç; bazı rivâyetlerde dört) vasıf aynı
anda bir kişide tümüyle bulunsa dahi, imanla ilgili olmadıkça, o
kimseye münâfık denmemelidir.
22- İman, bazen küfür, nifak veya câhiliye ile birlikte bulunabilir.
İbn Kayyım şöyle der: “Bir adamda küfürle beraber
iman, şirkle beraber tevhid, takvâ ile beraber fücur... olabilir. Bu,
Ehl-i Sünnetin en önemli usullerinden biridir. Ehl-i Sünnete bu
usûlde Hâricîler, Mu