Çarşamba, 20 Ocak 2021 18:11

Tâğut ve Mürdet

Yazan
Ögeyi değerlendirin
(0 oy)

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 


Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -12-
TÂĞUT ve MÜRTED
Yazarı:
Ahmed Kalkan
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:
İSTANBUL MATBAACILIK
Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: 0 212 482 52 66
TÂĞUT ve MÜRTED
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-12-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
Tuğyân, isyan ve günahta, sınır tanımayacak ölçüde ileri gitmektir. Tuğyan, istikametten sapmadır. İnsanın haddi ve ölçüyü aşmasıdır. Had ve ölçü; Allah’ın, onun için koyduğu sınırıdır ki, kişinin onu aşması felâketidir. İnsanın değeri, Allah’a kul olması itibariyledir; onun için Rabbine itaati ve sürekli kulluk sınırı içinde bulunması gerekir. Ne zaman, Allah’ın insan için koymuş olduğu aşılmaması gereken hududu aşar, ölçüyü kaçırırsa tuğyana düşmüş, Allah’a isyan etmiş olur.
Tuğyana sapmanın musallat edeceği denge bozukluğu (hastalık) insanı aldatır, kuruntu ve hayale esir eder. İnsan bu duruma gelince nefsinin oyuncağı olur ve karanlığı ışık zannetmeye başlar. Kur’an, bu özelliği belirtirken, inkârcıları “tuğyanları içinde oynayıp oyalanan gafiller” olarak tanıtır. (Bkz. 6/En’âm, 110; 7/A’râf, 186)
Tâğut, haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık gösteren ve her sapıklığın başıdır. Kendisinin Allah’a isyan ettiği yetmiyor gibi, başkalarını da isyana sevk edendir. Allah’ın indirdiği hükümlere alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan her varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put, şeytan veya bunların dışında herhangi bir şey olması fark etmez.
Kaynağını Allah’tan almayan bütün beşerî düzenler, demokratik sistemler de “tâğutî” özellikler taşırlar. Bu, bir anlamda bütün ideolojik sistemler için de geçerlidir. Tâğutların hükümlerine göre yönetilen bütün yerlerde yaşayan mü’minlerin, Allah’ın indirdiği hükümlerin galip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır. Tâğut, Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen addır. Şeytana da bu yüzden tâğut denmiştir. Tâğut, hakka, hakikate ve imana karşı gelen, Allah’ın kulları için çizdiği nizamı ve sınırları aşan her şeyi ifade eder. Tâğut, bir şahıs olabileceği gibi, Allah nizamından alınmamış her türlü sistem, Allah’a bağlanmayan her çeşit fikir, düşünce, âdet ve alışkanlık da olabilir. Kim bütün bunları ne şekilde olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a iman edip bağlanır, sadece Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul eder ve tüm yaşantısını buna göre düzenlerse, sağlam bir kulpa bağlanmış, yani kurtulmuş olur (bkz. 2/Bakara, 256). Tâğutu reddetmeden iman eksiktir, yarımdır; böyle bir iman geçerli olmaz. Bu durum, aynen müşriklerin Allah’a inanması gibidir. Tâğut, Allah’a ibadetten alıkoyan, Allah’a giden yolu tıkayan, dini Allah’a has kılmayı,
Allah ve Rasülü’ne tâbi olmayı önleyendir. Bu, cinnî ve insî şeytan olabileceği gibi, ağaç, beton, tunç, taş, mezar, inek, para, ateş, âdet ve sistem de olabilir. Günümüzdeki medya araçlarının çoğunu da bu kavramın içine koyabiliriz.
İrtidâd ise, reddetmek, geri çevirmek ve bir işten rücû etmek gibi manalara gelir. İman ettikten sonra, İslâm’dan dönmeye verilen isimdir. İslâm dinini terk edip başka bir dine geçmek veya eski inancına dönmeye irtidat; bunu yapan kimseye de “mürted” denir.
İrtidâd edip dinden dönen, İslâm’ı terk edip küfrü veya şirki seçen kimseye mürted denir. Mürted, müslümanlığı kendi isteğiyle, hiç bir baskı olmadan seçtiği halde, sonradan çeşitli nedenlerle yine kendi arzusu ile terk eden, küfrünü açıkça ortaya koyan insandır. Kur’ân-ı Kerim, böylelerinin çirkin durumunu açıklayarak onları kötü bir âkıbetin/sonucun beklediğini haber veriyor (2/Bakara, 217).
Mürted, kişilik zaafı olan biridir. Doğru bir bilgiye ve sağlam bir görüşe sahip olamamıştır. İnandım dediği dini yeterince benimsememiştir. Bir başka fikir veya inanç, hoşuna giden bir dünyalık onu daha çok etkilemiştir. ‘İslâm’dan çıkarsam, gayri müslimlerin safına geçersem maddî bir çıkar kazanabilirim’ diye düşüncesi(çliği)ni uygulamaya koyan bir dönektir.
Kendisine verilen değeri anlamayan ve değerini çok çok yüceltecek olan İlâhî dâvete kulak vermeyen insandan daha akılsızı, daha bedbahtı/şanssızı var mıdır? Böyleleri bile bile zararlı ve kötü olanı tercih ediyorlar, derecelerini kendi elleriyle alçaltıyorlar. Bir kısmı da kurtuluş ve mutluluğun adı olan İslâm’ı kabul ettikten sonra şu veya bu sebepten dolayı onu terkediyor. Onu ya beğenmiyor ya küçümsüyor ya da çıkarlarına engel görüyorlar.
Günümüzde Batılı ülkelerin ulaştığı maddî zenginlik ve kalkınma, birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor, onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, İslâm’ı bilmemenin ve ona imanın zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar da yönetildikleri rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere, uyguladıkları eğitim, medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya, İslâm’dan koparılmaya çalışılıyor.
İnsanlara şirk ve mürtedlik anlatılmaz, bunun dünyada ve âhirette müşrik ve mürtede, bunların çevrelerine vereceği zarar güzel bir şekilde anlatılmazsa, bu insanların hüsrânına göz
yumulmuş, azâbına vesile olunmuş olur. Şirk, irtidat gibi konular, çevremizdeki düzenin kurbanı ve câhil insanlara karşı kılıç gibi kullanmak için öğrenilmez. Şirki, irtidâdı tanımak, yani tevhidî şuur, kendimizi, en küçük bir ihtimalle bile şirke düşürebilecek davranışlardan şiddetle sakınmak ve insanları bu hale getiren bataklıkla mücâdele etmek, şirk düzeni ile savaşılmadan bunun önününün alınamayacağını idrâk etmek ve insanları en büyük tehlike olan bu belâdan kurtarmanın yollarını aramak, tebliğ etmek, canlı Kur’an olmaya çalışıp tevhidi bayraklaştırdığımızı davranışlarımızla isbat etmek için olmalıdır. Bu gayrette bulunan tevhid ehline selâm olsun.
“Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesâba çekme (affet).
Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme.
Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu tutma.
Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et.
Sen bizim Mevlâmızsın. Tek ve gerçek dostumuzsun.
Kâfir kavimlere/toplumlara karşı bize yardım et.” (2/Bakara, 286)
Ahmed Kalkan
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
Kasım 2011, Ümraniye
İÇİNDEKİLER
TÂĞUT VE TUĞYÂN / 11
Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti / 11
İnsanı Tuğyana Sevkeden Şeyler / 14
Siyasî Otoritenin Tuğyânı / 16
İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyanıdır / 17
Tuğyâna Karşı Müslümanların ve Özellikle Âlimlerin Tavrı / 17
Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması / 18
Kur’ân-ı Kerim’de Tâğut Kelimesi / 19
Tâğut Kimdir? / 20
Siyasî Rejimler, Hüküm ve Yetkiyi Allah’tan Almıyorsa Tâğuttur / 25
Tâğut ve Tuğyan’ın Çağdaş Boyutu / 35
Tâğutların Özellikleri / 38
Tâğutun Mahkemelerine Müracaat / 43
Şirk Toplumunda İslâmî Hayat
(Tâğutun Mahkemesine Gidenin Durumu) / 46
Tâğuta Küfür, Tâğutun Yaptığı İyilikleri İnkâr Edip Görmezden Gelmeyi de Kapsar / 48
MÜRTED ve İRTİDÂD / 71
İrtidâd; Anlam ve Mâhiyeti / 71
Mürted / 73
Fıkhî İctihadlara Göre Mürtedin Cezası / 79
Ridde Savaşları / 87
Kur’ân-ı Kerim’de İrtidâd Kavramı / 94
Bir Tefsirden İktibas / 99
Hadis-i Şeriflerde İrtidât Kavramı / 101
Mürtede Verilecek Dünyevî Cezânın Tahlili / 103
İrtidadın Dünyevî Cezası Yoktur Diyenlerin Delilleri / 105
Gizli İrtidâd / 115
Şirkin Çağdaş Yansımaları; Özendirilen ve Dayatılan Mürtedlik / 117
Müşrik ve Mürtedlerle Mücâdele / 143
Şirk, Küfür ve İrtidaddan Korunma Yolları / 144
İrtidâd, İrticâ/Gericilik Demektir; Mürted de Mürtecî/Gerici / 146

- 11 -
TÂĞUT VE TUĞYÂN

Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti

İnsanı Tuğyana Sevkeden Şeyler

Siyasî Otoritenin Tuğyânı

İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyanıdır

Tuğyâna Karşı Müslümanların ve Özellikle Âlimlerin Tavrı

Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması

Kur’ân-ı Kerim’de Tâğut Kelimesi

Tâğut Kimdir?

Siyasî Rejimler, Hüküm ve Yetkiyi Allah’tan Almıyorsa Tâğuttur

Tâğut ve Tuğyan’ın Çağdaş Boyutu

Tâğutların Özellikleri

Tâğutun Mahkemelerine Müracaat

Şirk Toplumunda İslâmî Hayat (Tâğutun Mahkemesine Gidenin Durumu)

Tâğuta Küfür, Tâğutun Yaptığı İyilikleri İnkâr Edip Görmezden Gelmeyi de Kapsar
“Allah onlarla istihzâ (alay) eder, tuğyânlarında (azgınlıklarında) onlara mühlet verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.“ 1
Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti
Tuğyân, taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak demektir. Fiziksel güçlerin normal sınırları aşacak şekilde faal hale gelmeleri de tuğyanla ifade edilmiştir. “Su tuğyan ettiğinde (kabarıp taştığında) sizi akıp giden (gemi)de taşıdık.“2 Bu şekilde taşan ve her yeri kaplayan şeye tâğıye denilmektedir. Kavram olarak tuğyân, isyan ve günahta, sınır tanımayacak ölçüde ileri gitmektir. İnsanın haddi ve ölçüyü aşması demektir. İnsanın haddi; Allah’ın, onun için koyduğu sınırıdır ki, kişinin onu aşması câiz değildir. İnsanın değeri, Allah’a kul olması itibariyledir; onun için Rabbine itaati ve sürekli kulluk sınırı içinde bulunması gerekir. Ne zaman, Allah’ın insan için koymuş olduğu aşılmaması gereken hududu aşar, ölçüyü kaçırırsa tuğyana düşmüş, Allah’a isyan etmiş olur. Tuğyân kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da 39 yerde geçer. Bu türevlerden 8’i, tâğût
1 2/Bakara, 15
2 69/Haakka, 11
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 12 -
şeklindedir. Tâğût, tuğyanı yaşayan ve yaşatan kişi veya güç anlamındadır.
Tuğyan kelimesi de Kur’an’da toplam 9 yerde kullanılır.
Tuğyan, istikametten bir sapmadır.3 Tuğyana sapmanın
Mûsâllat edeceği denge bozukluğu (hastalık) insanı aldatır, kuruntu
ve hayale esir eder. İnsan bu duruma gelince nefsinin oyuncağı
olur ve karanlığı ışık zannetmeye başlar. Kur’an, bu özelliği
belirtirken, inkârcıları “tuğyanları içinde oynayıp oyalanan gafiller“
olarak tanıtır. 4
İnsan, belli nimetlere kavuştuğu ve kendisini başkalarından
müstağnî zannettiği, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç,
bilgi ve yetenek vehmettiği zaman, artık Allah’ı da unutur; gerçek
kudret, ilim ve dilediğini yapabilme güç ve iradesine sahip olanın
yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu durum, insan için
tuğyana açılan bir kapıdır; artık dilediğini yapar, hak hukuk ve
hiçbir sınır tanımaz. Allah’a ortak koşmaya, nefsini O’nun yerine
geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeğe girişir. İşte, bu hal
tuğyan halidir. Bu tür insanlar da Kur’an diliyle tâğîdir.
Kur’an, bozgunculuk yapmayı, kendi izinleri olmadan halkın,
yoksulların din değiştirmelerine ve dinlerini yaşamalarına rıza göstermemeyi,
kendi üstünlüklerini tartışmasız kabul etmeyi, sadece
kendi kuvvetlerine güvenmeyi, bu nedenlerden dolayı şımarıp
böbürlenmeyi, yeryüzünde çalım satıp gösteriş yaparak yürümeyi,
kısacası velî edindikleri şeytanın taraftarı (hizbi) olmayı, tuğyana
kalkışanların vasıflarından sayar. 5
Âyetlerden anlaşıldığına göre tuğyan, hak hukuk ve sınır tanımamak,
inatçı ve zorba bir tavır içerisinde olmak, böbürlenmek,
kibir göstermek ve zulmetmek, insanlığı ezmek, mallarını gasbetmek,
insanlara acımamak ve dolayısıyla Allah’ı bir ve gerçek Rab
olarak tanımayarak O’na ortak koşmak, kısacası nefsinin, heva ve
hevesinin peşinde gitmek ve bâtıl ile hüküm vermektir.
Yalancılık, isyan ve şerefsizlik etmek tuğyan olarak belirtilir.6
Tuğyan, istikametten bir sapma olarak değerlendirilir. “Sen, beraberindeki
tevbe edenlerle birlikte, emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı
gitmeyin. Doğrusu Allah, yaptıklarınızı bilir.“ 7
Aşırı tüketim ve yemekte sınırı aşmak da bir tuğyandır. İsrail
3 11/Hûd, 112
4 Bak. 6/En'âm, 110; 7/A'râf, 186
5 Bak. 17/İsrâ, 16; 20/Tâhâ, 71; 23/Mü'minûn, 47; 41/Fussılet, 15; 40/Mü'min,
75; 8/Enfâl, 47; 58/Mücadele, 19
6 79/Nâziât, 17, 21-24
7 11/Hûd, 112
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 13 -
oğullarına verilen dünyevî nimetler belirtildikten sonra, aşırı gıda
tüketiminin yasaklandığı anlatılır: “Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden
yiyin. Bunda aşırı (ölçüsüz) gitmeyin ki gazabıma çarpılmayasınız.
Gazabımı hak eden, şüphesiz mahvolur.“ 8
Dengeyi bozmak, tartı ve ölçüde adaletsizlik de tuğyandır.
“Sakın dengeyi bozmayın. Ölçüyü adaletle tutun ve eksik tartmayın.“9 Buradaki
ölçü ve tartıya riâyet, doğruluk ve haklılık ölçüsünden şaşmamak
biçiminde de anlaşılmıştır.
Kur’an; Firavun’un, Nuh kavminin, Semud kavminin ve daha
başka üzerlerine Allah’ın gazabının hak olduğu kavimlerin durumlarını
tuğyan kelimesiyle açıklar. Bunlar, kendilerini yeryüzünün
en büyük ve istediklerini istedikleri biçimde yapabilecek gücü
olarak görüp tam bir istiğnanın içine girmişler, tuğyanın içine dalmışlardır.
Semud kavmi bağlarda, bahçelerde, çeşme başlarında
ve hurmalıklar arasında zevk ve safa içinde yaşayıp müsriflerin
emrine itaat etmekle ve Salih’in (a.s.) uyarmalarına kulak tıkayarak
Allah’ın âyetlerine yüz çevirip O’na şirk koştukları yetmiyormuş
gibi bir de kendilerinin istedikleri bir mûcize olan deveyi
boğazlamakla10 tuğyankâr olmuşlardı. Âd kavmi, ebedî hayat
umuduyla köşkler dikip boş şeylerle uğraşırken, yakaladıklarını
zorbaca yakalar ve yeryüzünde fesat çıkarırken Hûd’un (a.s.) çağrısına
uymayarak Allah’a şirk koşmaya devam etmekle tuğyan içine
batmışlardı. 11
En zâlim ve en tuğyankâr olarak nitelendirilen Hz. Nuh’un
kavmi12 kendilerini üstün görüşlü ve mü’minleri de ayak takımı
olarak değerlendirmeleri, Hz. Nuh’u taşlamakla tehdit etmeleri
ve bir an önce kaçınmaya çağırdığı azabı getirmesini istemeleri,
çağrısına kulaklarını tıkayıp kibirli kibirli ayak diremeleri, büyük
büyük tuzaklar kurup taptıkları sahte tanrıları bırakmamalarıyla13
şehirlerde tuğyanda bulunmuş ve fesadı artırmış oluyorlardı.14 Aynı şekilde
Firavun da İsrailoğullarına akla gelmedik zulümler yapıyor,
erkeklerini boğazlatıp kadınlarını kirletiyor, Hz. Mûsâ’nın çağrısına
sağır kesilip Allah’a şirk koşuyor ve kendisini insanların en
büyük Rabbi ilan ediyordu.
Kur’an, Nuh tufanı sırasında suların köpürüp azmasını tuğyan
8 20/Tâhâ, 80-82
9 55/Rahmân, 8-9
10 26/Şuarâ, 146, 157
11 26/Şuarâ, 128-130
12 53/Necm, 52
13 11/Hûd, 27, 32; 26/Şuarâ, 11, 116, 71/Nuh, 7, 22-23
14 89/Fecr, 11-12
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 14 -
kökünden bir fiille (tağâ = tuğyan etti) ifade etmektedir. İlginçtir
ki, suların tuğyanı ile boğulan Nuh devrinin zâlimlerini Kur’an,
“zulme sapan, tuğyan edip azan“ bir kavim olarak anmaktadır. “Ceza,
amel cinsindendir“ prensibi bu olayda net olarak kendini göstermekte
ve insanın tuğyanını tabiatın tuğyanı ile cezalandıran
sünnetullaha bu âyetler dikkatimizi çekmektedir. Yine benzer bir
durum Semud kavmi için de söz konusu edilmiştir. Haakka sûresi
5. âyette, Semud kavmi azgınlarının “tâğıye“ ile helak edildikleri
belirtilmektedir. Bu “tâğıye“ de tuğyan kökünden türeyen bir isim
olup, tuğyan eden insanları cezalandırmak için Allah tarafından
devreye sokulan tuğyan edici bir tabiat kuvvetini ifade etmektedir.
Bu âyette cümle o şekilde düzenlenmiştir ki, tâğıye, hem Semud
kavmini helak eden kuvveti, hem de bu kavmin helâkine sebep
olan tavrı aynı anda ifade etmektedir: “Semud kavmine gelince,
onlar tâğıye (tuğyan eden, azan) bir topluluk oldukları için tâğıye ile (yani
azıp kuduran bir tabiat kuvvetiyle) mahvedildiler.“ 15
Esas ceza âhirette olduğu halde, özellikle eski kavimlerden
haddi aşıp isyan eden, azarak kendinden başka güç tanımayan
insana, Allah’ın emrine boyun eğen tabiî hadiseler (tufan, fırtına,
zelzele vb.) yoluyla haddi bildirilir. Akıl sahibi ve şerefli olarak yaratıldığı
halde baş kaldırıp isyan eden, her istediğini yapabileceğini
zanneden azgın insan, akıl sahibi olmadığı halde her emre boyun
eğen “Allah’ın askerleri“16 olan tabiat güçleri, yani doğal âfetler
tarafından mağlup ve perişan edilir.
İnsanı Tuğyana Sevkeden Şeyler
Tuğyan, insanın tabiatında vardır: “İnsan gerçekten azar.“17
Âyetin hemen devamında, insanın tuğyanının temel sebebi gösterilir:
İstiğnâ; yani insanın kendini kendine yeterli görmesi, kendisini
hiç kimseye muhtaç olmayan bir konumda zannetmesi ve
okumaması, vahiyden/ilimden uzak olması.18 İnsanı istiğnâya, dolayısıyla
tuğyâna sürükleyen en büyük etken, ya malının çokluğu
veya nüfuzlu otoritesidir. Birincisi malın tuğyânıdır; ikincisi ise
otoritenin. Siyasî otoritenin tuğyânı tâğut kavramıyla ifade edilir.
Tuğyanın her iki türü de değişmez sünnetullah gereği, helâk edicidir.
Allah, insanların azıp sapmamaları için her şeyi ölçü ile yaratmış,
rızkı da belli bir ölçü ile insanlara vermiştir: “Eğer Allah rızkı
15 69/Haakka, 5
16 48/Fetih, 7
17 96/Alak, 6
18 bk. 96/Alak, 7 ve 1-5
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 15 -
kullarının hepsine bol bol verseydi yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ama O,
(rızkı) dilediği ölçüde indirir.“19 “İnsanın açık bir düşmanı olan şeytan“20 ve
“kötülüğü çok emreden nefis“21 insanı azgınlığa ve sapıklığa teşvik
eder. Bunun için Kur’an, nefis ve şeytana karşı insanı sık sık uyarır
ve onların vesvese ve saptırmalarına karşı uyanık bulunmayı emreder.
Allah’ın bu uyarısı, insanlara olan lütuf ve merhametinin bir
eseridir. Allah insanı başıboş bırakmamıştır.22 Başıboş bıraksaydı,
insanın aleyhine olurdu; ademoğlu azıp sapardı. Bununla beraber,
insanların çoğu bilgisizlikleri ve akılsızlıklar yüzünden iman
etmemişlerdir.
Tuğyan, insan egosunun, kendini ilâhlaştırması, her şeyin, herkesin
üstünde görmesi halinde ortaya çıktığında doruk noktadır.
Kur’an’a göre, bu doruk noktanın tipik temsilcisi Firavun’dur.23
Firavun, bütün gücün kendi elinde olduğunu vehmediyor, insanları
küçük görüyor, onları öldürüyor ve en kötü işkenceye maruz
bırakıyordu.24 Firavun mantığına göre bütün insanlar onun kulu
kölesi; Mısır ve başta Nil olmak üzere tüm nehirler onun mülkü
idi: “Firavun, milletine şöyle seslendi: Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve
memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?“25
Firavunlar medeniyeti bir tuğyan medeniyeti idi; batışları bu yüzden
olmuştur: “Görmedin mi Rabbin ne yaptı? Sütunlar, saraylar sahibi
Firavunlara. Onlar ki, ülkeler boyunca tuğyan sergilediler (azgınlık ettiler)
ve oraları fesada boğdular. Sonunda Rabbin onların üzerine azap kamçısı
yağdırdı.“ 26
Sünnetullah gereklerinden birini Kur’an belirtir: Bütün uygarlık
ve saltanatların çöküşü tuğyan (azgınlık) yüzündendir. Bu,
daha çok, maddî değerlere aldanarak azmaktır. Her çöküşün altında
bu yatar. Tuğyana sapanların cezaları, bir tabiat tuğyanı
olan ateşle verilecektir. Cehennem, tabiat kuvvetleri tuğyanının
çok güçlü bir belirişidir.
Tuğyancı zâlimlerin cezalandırılmasında en uygun yol, cehennemle
ceza yoludur.27 Cehennem, bir gözetleme yeridir, tuğyana
sapmışlar için bir dönüş/varış yeridir.28 Böyle olduğu içindir ki,
19 42/Şûrâ, 27
20 12/Yûsuf, 5
21 12/Yûsuf, 53
22 75/Kıyâme(t), 36
23 Bk. 20/Tâhâ, 24, 43; 79/Nâziât, 17
24 2/Bakara, 49; 144/İbrahim, 6
25 43/Zuhruf, 51
26 89/Fecr, 11-13
27 Bk. 79/Nâziât, 39
28 78/Nebe', 21-22
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 16 -
cehennem ehli, birbirlerini suçlarken sürekli: “seni tuğyana ben
itmedim“ şeklinde konuşacaklar; “tuğyana sapmış bir topluluk idiniz,
haydi görün sonunuzu!“ hitabını duyacaklardır. 29
Siyasî Otoritenin Tuğyânı
Siyasî otoritenin tuğyânı, insanın kendisine verilen emretme
ve yasaklama yetkisi ve gerektiğinde başkalarına zorla yaptırımı
sebebiyle ölçü ve haddini aşması, Allah’ın koyduğu hükümlerle
belirtilen hududullahın dışına çıkmasıdır. Bu tuğyan türü, genelde
yönetici ve emir sahiplerinde olur. Çünkü onların güç ve yetkileri
ve bu konulardaki azgınlık ve taşkınlıkları insanların genelini ilgilendirir.
Siyasî otoritenin tuğyânı, bazen insanı rububiyet iddiasına
kadar götürür. Bu, ya Firavun’un yaptığı gibi lisan-ı kaliyle (konuşma
diliyle) veya nice tâğutun yaptığı gibi lisan-ı haliyle rablık
iddia etmekle olur. “(Adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı: ‘Ben sizin
en yüce rabbinizim’ dedi.“ 30
Siyasî otoritenin tuğyânına baş örnek Firavun’un tuğyanıdır.
Onun haddini aşması ve ölçüyü kaçırmasının bir görüntüsü, rububiyet
dâvâsı güdecek kadar gerçek Rabb’e; haklarını küçümseyecek,
zulmedecek ve köleleştirecek kadar da insanlara karşı
büyüklenmesidir. Nitekim Allah, birçok âyetinde ibret ve öğüt
almak için, Firavun’un tuğyanını ve bu azgınlığı yüzünden başına
gelenleri tekrar tekrar anlatmıştır. Bu da insanların çoğunun
otorite tuğyânıyla imtihana tâbi tutulduğunu gösterir. “Mûsâ’nın
haberi sana geldi mi? Hani Rabbi ona Kutsal Vadi’de Tuvâ’da seslenmişti:
‘Firavun’a git, çünkü o tuğyan etti (azdı).“31 Buradaki tuğyanı, hem
Yaratıcı’ya karşı, hem yaratılanlara karşı haddi aşmak olarak anlayabiliriz.
Yani Firavun, küfürle Yaratıcı’ya karşı baş kaldırdı; halkı
köleleştirmek ve onlara zulmetmek suretiyle de yaratılanlara büyüklük
tasladı.
Firavun, rubûbiyet (rablik) iddia ederek tuğyanın zirvesine
ulaştı. O, bu bâtıl iddiasıyla, yöneticiliğini yaptığı vatandaşların
kendisine, kendi kanunlarına uymalarını; Allah da olsa, kendi ilkelerine
ters düşenlere itaat etmelerini yasaklıyor, bu mutlak itaat
edilmeye kendini yetkili görüyordu. Fahreddin Râzî’nin yorumuna
göre Firavun, rablik iddiasıyla şunları diyordu: “Ben, sizin terbiye
eden, büyütüp geliştiren, ihsan eden Rabbinizim. Size âlemde
emredecek ve yasak koyacak da ancak benim!“
29 50/Kaaf, 27; 37/Saffât, 23, 31; 38/Sâd, 55-56
30 79/Nâziât, 23-24
31 79/Nâziât, 15-17
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 17 -
İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyanıdır
“Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Yüksek sütunlarla dolu
İrem’e? Ki şehirler arasında onun eşi yaratılmamıştı. Vâdide kayaları
oyan Semûd’a? Ve kazıklar sahibi Firavun’a? Bunlar ülkelerde azmışlardı.
Oralarda çok kötülük etmişlerdi. Bu yüzden Rabbin onların üzerine
azap kırbacını çarptı. Elbette Rabbin her an gözetlemededir.“32 Bunlar
ülkelerinde azmışlardı; yani isyan edip günah işlediler. İnsanlara
eziyetle ve yeryüzünü fesâda uğratmakla haddi aştılar. Kazıklar
sahibi Firavun denilmesi: Firavun, yere dört kazık çaktırır, işkence
edeceği kimseleri ellerinden ve ayaklarından bu kazıklara bağlatır,
o şekilde işkence ederdi. Bunun için veya kazık gibi askerleri çok
olduğundan böyle nitelenmiştir. Âyetlerde ifade edilen azdıkları ve
çok kötülük ettikleri de gösteriyor ki, bu azgın ve zâlim yöneticiler,
Allah’a isyan edip baş kaldırdıkları gibi; zulüm ve düşmanlıkta da
haddi ve ölçüyü aşmışlar, halklarına işkence ve eziyeti çoğaltmışlardı.
Tuğyâna Karşı Müslümanların ve
Özellikle Âlimlerin Tavrı
Tuğyanın temelinde “kibir“ ve “benlik“ yatar. Tâğutlardan biri
olan Şeytanın azgınlığının sebebi de kibir ve benlik idi. Tuğyan,
küfür, şirk ve zulüm olarak insanlara yansır. “Doğrusu şirk, büyük
bir zulümdür.“33 Çünkü şirk, bile bile hakkı inkâr etmek, nimeti görmemek
ve onu verene isyan etmektir. Bu, iman noktasından bir
tuğyandır. İman açısından tuğyan içinde bulunan kimsenin, uygulama
bakımından da zâlim olması doğaldır. Firavun’un tuğyanı
buna örnektir. Uygulama açısından tuğyan ise, zulüm ve haksızlıktır.
Özellikle yetki sahibi bir kimsenin, kendisini haklı gösterecek
bazı gerekçelerle(!) adaletten ayrılması ve emri altındakilere zulmetmesidir.
Zaten, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen yöneticinin
zâlim olmaması beklenemez.34 Böyle kişilerin, hakkı korkusuzca
söyleyen müslümanlar, özellikle de âlimler tarafından uyarılması
gerekir. Tâğutlaşan yöneticiye (sultanun câirun) karşı hakkı söylemek,
mazlumları savunmak ve zulme engel olmaya çalışmak, en
önemli ibâdetlerdendir. “Cihadın en üstünü, zâlim yöneticiye karşı hak
sözü söylemektir.“ 35
İslâm tarihi, zâlim sultanlara ve kötü yöneticilere karşı gelen
güçlü bilginlerle doludur. Çoğu kez bu muhalefet, dil ve kalemden
32 89/Fecr, 6-14
33 31/Lokman, 13
34 5/Mâide, 45
35 İbn Mâce, Fiten 20
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 18 -
mızrak ve kılıca dönüştü. Tıpkı Abdurrahman b. el-İş’as ve beraberindeki
fakih ve muhaddislerin, Haccac’ın tuğyanına ve Emevî
devletinin sapmasına baş kaldırmaları gibi. Medine’nin ünlü fakihi
Said bin Müseyyeb, Hulefa-i Raşidin’in yolundan gitmeyen,
mal-mevki ve nüfuz peşinde koşan Emevî emîr ve valilerinin, kendi
itibarından yararlanmak için yaptıkları mal ve mevki tekliflerini
reddediyor ve onların kötü emellerine âlet olmuyordu. Velid bin
Abdülmelik’e biatı reddeden Said bin Müseyyeb’e 60 değnek ceza
vuruldu. Tâbiin dönemi âlimlerinden Said bin Cübeyr, Haccac’ın
zulmünü önce vaaz ve nasihatle önlemeye çalıştı, bu fayda vermeyince
ona karşı ayaklandı ve şehid edildi. (Yusuf el-Kardavi, bu
destansı mücadeleyi tiyatro eseri şeklinde Âlim ve Tâğut adıyla
kitaplaştırmıştır.)
Halife Mansur’un zulmüne boyun eğmeyerek onun isteklerine
âlet olmamak için teklif edilen kadılık görevini reddeden Ebu
Hanife de işkenceyle şehid edilmiştir. Diğer bir mezheb imamı Malik
bin Enes de Halife Mansur’dan haksızlık ve zulüm gördü. Hz.
Ali (r.a.) taraftarlarının isyanına fetva vermesi üzerine ona da işkenceler
yapıldı. Her dönem, tâğutî düzenler tarafından zulüm ve
işkence gören, hatta idam edilen çok sayıda âlim vardır. Bu konuda
son dönemdeki âlimleri gözönüne getirirsek, hemen meşhur
bütün âlimlerin isimlerini saymak gerekecektir: Şeyh Said, İskilipli
Âtıf Hoca, Said Nursi, Süleyman Efendi, Ali Haydar Efendi, Hasan
el-Bennâ, Seyyid Kutub, Abdülkadir Udeh, Mevdudi, Ali Şeriati,
İmam Humeyni, Muhammed Bâkır es-Sadr...
Örneklerden de anlaşıldığı gibi tuğyan (zulüm), ister mü’min
geçinsin, ister kâfir, maddî gücü ve siyasî iktidarı elinde bulunduran
yöneticilerin yakalandıkları bulaşıcı bir hastalıktır. Yöneticiler,
bu hastalıktan ancak hiç taviz vermeden Allah’ın kitabıyla hükmederek
adalete sarılmak suretiyle ve yanlarına müttakî âlim yardımcılar
(müşavirler) alarak kurtulabilirler. Bunun gerçekleşmesi
için de, öncelikle sistemin tâğutî olmayıp İslâmî olması gerekir.
Adaletin gerçekleşmesi buna bağlıdır. Çünkü Allah’ın hükmü adalet;
onun zıddı ise zulümdür. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse,
işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.“ 36
Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını
Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması
Tuğyankâr insanların özellikle elebaşıları ve önde gelenleri,
kendi tuğyanlarını haklı göstermek ve insanlar üzerinde rableşip
36 5/Mâide, 45
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 19 -
onların dünya hayatlarını düzenlemek için belli hükümler koyarlar.
Böylece diğer insanlar da bunların koydukları hükümleri kabul
eder, Allah’ın hükmünü bırakır, tuğyankârların hükümleriyle
muhâkeme olunmak ister ve böylece tuğyankârlara hem ibâdet
etmiş, hem de onları velî edinmiş olurlar. İşte, Kur’an, bunlardan
birinci tür, yani tuğyankâr olan ve başkaları üzerinde rableşip tuğyanlarını
haklı çıkarmaya, dünya hayatını yönlendirip vatandaşlarının
rabbi kesilmeye girişen insanlara tâğut der. Bu kelimenin
tekili de çoğulu da aynıdır; yani tâğut bir yerde bir tane olabildiği
gibi, işbirliği içinde birden fazla da olabilir. Tâğut, kendisini
velî/dost edinenleri nurdan zulümâta çıkarır. Kendisi zulümât,
yani karanlıklar içinde olduğu için kendi peşinden gidenleri de
baş aşağı bu karanlıkların içine yuvarlar.37 Böylece, tâğutun peşinden
gidenler, onu velî/dost edinmekle ona ibâdet etmiş38 olurlar.
Allah’a imandan önce ‘lâ/hayır’ silâhıyla tâğuta küfretmeleri, onu
tanımamaları gerekirken onun koyduğu hükümlerle muhâkeme
olunmak istemekle Allah’a küfretmiş ve tâğuta iman etmiş olurlar.
39 Artık, karanlıkları yırtıcı birer ışık olan Kur’an âyetleri böylelerinin
ancak tuğyan ve küfrünü arttırır.40 Böylelikle, şirk toplumunun
üzerine oturduğu üçlü de (tâğut, onun tanrısı olan nefsi, yani
heva ve hevesi ile yardımcılarıyla tâğuta ibâdet edenler) tamamlanmış
olur; tevhid toplumunun yerini alır veya karşısına geçer. 41
Kur’ân-ı Kerim’de Tâğut Kelimesi
Tâğut kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de toplam 8 yerde kullanılmıştır:
2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60; 16/Nahl, 36;
39/Zümer, 17.
“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır.
O halde kim tâğuta küfredip (onu inkâr edip reddederek) Allah’a iman
ederse, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah (her şeyi) işitir ve
bilir.“ 42
“Allah, iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.
Kâfirlere (inkâr edenlere) gelince, onların dostları da tâğuttur, onları
aydınlıktan alıp karanlıklara götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar
orada devamlı kalırlar.“ 43
37 2/Bakara, 257
38 5/Mâide, 60
39 4/Nisâ, 60
40 5/Mâide, 64
41 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 320-321
42 2/Bakara, 256
43 2/Bakara, 257
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 20 -
“Kendilerine Kitap’tan nasip verilenleri görmedin mi? Cibte ve tâğuta
(putlara ve bâtıl tanrılara) iman ediyorlar, sonra da kâfirler için ‘bunlar,
Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.“ 44
“Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik
diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar tâğutun huzurunda
muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar. Hâlbuki ona
küfretmekle (tâğutu inkâr etmekle, tekfir etmek, lanetlemekle) emrolunmuşlardır.“
45
“İman edenler Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğut yolunda
savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.“
46
“De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size haber vereyim
mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymunlar, domuzlar
ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler. İşte bunlar, yeri (durumu) daha kötü
olan ve doğru yoldan daha çok sapmış bulunanlardır.“ 47
“Andolsun ki, Biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan (tâğuta
kulluktan) kaçının’ diye (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.“
48
“Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey
Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte
Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.“
49
Tâğut Kimdir?
Tâğut, kelime olarak haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık
gösteren ve her sapıklığın başı gibi anlamlara gelir; Istılâhta
ise Allah’a isyan eden anlamında kullanılır. Allah’ın indirdiği hükümlere
alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler
koyan her varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put, şeytan
veya bunların dışında herhangi bir şey olması farketmez. Kur’an-ı
Kerim’de: “Andolsun ki, Biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan
kaçının’ diye (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.“50
insanlar, sadece Allah’a kul olma, yalnız O’na ibâdet etme hususunda
istisnasız uyarılmışlardır. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar;
44 4/Nisâ, 51
45 4/Nisâ, 60
46 4/Nisâ, 76
47 5/Mâide, 60
48 16/Nahl, 36
49 39/Zümer, 17-18
50 16/Nahl, 36
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 21 -
küfredenler ise tâğut yolunda savaşırlar.“51 Yani insanlar ya Allah’a
ibâdet edecekler veya tâğuta kul olacaklardır; bu iki yolun dışında
üçüncü bir hal yoktur.
Kur’an-ı Kerim’de: “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen
kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar
tâğutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek)
istiyorlar. Hâlbuki tâğutu inkâr etmekle (tekfir etmek, lanetlemekle) emrolunmuşlardır.“
52 buyrulmaktadır. Kur’an’daki bütün bu âyetleri
dikkate alarak şu hususu belirtmekte fayda vardır: Tâğutun hükümlerine
râzı olanlar ve boyun eğenler, kâfirlerdir. Nitekim İbn
Kesir, bu hususta şunları kaydediyor: “Bu âyet-i kerimede53 Hz.
Muhammed’e (s.a.s.) ve diğer peygamberlere iman ettiklerini söylemekle
beraber, ihtilâf ettikleri hususlarda, Allah’ın kitabından
ve Peygamber’in sünnetinden kaçınıp, insanların kendi akıllarına
göre (beşerî kanunlarla) hüküm vermesini isteyen kişinin iman iddiasını
Allah reddetmektedir.“ 54
Bugün dünyada; vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun
rızasına göre kurulduğu iddia olunan bütün demokratik sistemler,
Allah’ın hükümlerine mukabil ve onların yerine geçmek üzere hükümler
icad etmektedir. Dolayısıyla bütün demokratik sistemler,
bu noktada “tâğutî“ özellikler taşırlar. Bu, bir anlamda bütün ideolojik
sistemler için de geçerlidir. Daha genel bir ifade ile İslâm’ın
dışındaki bütün sistemler tâğutîdir. Tâğutların hükümlerine göre
yönetilen bütün yerlerde yaşayan mü’minlerin, Allah’ın indirdiği
hükümlerin galip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır.
Şurası unutulmamalıdır ki, tâğutun hükümlerine “evet“ diyenler,
Allah’ın dinine “hayır “ demiş, küfretmiş durumundadırlar. Bunu
ister bilerek, ister bilmeyerek yapsınlar durum asla değişmez.
Çünkü bütün peygamberlerin insanlara; “Allah’a ibâdet edin, tâğuta
kulluktan kaçının“ diye tebliğat yaptıkları âyetlerle sabittir. Tâğutun
hükümlerini inkâr etmeyen ve tâğutî güçlerle mücadele vermeyen
kimse, ne kadar âlim olursa olsun, “müsteşrik“ çizgisini asla
geçemez. 55
Tâğut, Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen
addır. Şeytana da bu yüzden tâğut denmiştir. Tâğut, hakka, hakikate
ve imana karşı gelen, Allah’ın kulları için çizdiği nizamı ve
sınırları aşan her şeyi ifade eder. Tâğut, bir şahıs olabileceği gibi,
51 4/Nisâ, 76
52 4/Nisâ, 60
53 4/Nisâ, 60
54 İbn Kesir, 1/519
55 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 316-317
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 22 -
Allah nizamından alınmamış her türlü sistem, Allah’a bağlanmayan
her çeşit fikir, düşünce, âdet ve alışkanlık da olabilir. Kim
bütün bunları ne şekilde olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a
iman edip bağlanır, sadece Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul
eder ve tüm yaşantısını buna göre düzenlerse, sağlam bir kulpa
bağlanmış, yani kurtulmuş olur.56 Tâğutu reddetmeden iman eksiktir,
yarımdır; böyle bir iman geçerli olmaz. Bu durum, aynen
müşriklerin Allah’a inanması gibidir. Tâğut, Allah’a ibâdetten alıkoyan,
Allah’a giden yolu tıkayan, dini Allah’a has kılmayı, Allah
ve Rasûlü’ne tâbi olmayı önleyendir. Bu, cinnî ve insî şeytan olabileceği
gibi, ağaç, beton, tunç, taş, mezar, inek, para, ateş, âdet ve
sistem de olabilir. Günümüzdeki medya araçlarının çoğunu da bu
kavramın içine koyabiliriz.
Mevdudi’ye göre tâğut kelimesi, sözlük anlamıyla, sınırları
aşan herkes için kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a isyan eden,
Allah’ın kullarının hâkimi olduğunu iddia eden ve onları kendi
kulu olmaya zorlayan kimse için kullanır. Eğer bir kimse Allah’a
isyan eder ve O’nun kullarını kendisine boyun eğmeye zorlarsa, o
zaman tâğuttur. Böyle bir kimse; şeytan, rahip, dinî veya politik
lider, kral veya bir devlet olabilir. Bu nedenle bir kimse tâğutu
reddetmedikçe Allah’a inanmış sayılamaz. Tâğutun, tekil ve çoğul
anlamı birlikte kullanılır. Çünkü Allah’ı inkâr eden kimse, sadece
bir tek değil; binlerce tâğutun kölesi olur.57 Tâğut, ilâhî olmayan
hükümlere göre kararlar veren otorite demektir. Tâğut kelimesiyle,
aynı zamanda, Allah’ı tek hâkim / egemen ve Rasûlü’nü nihâî
otorite olarak tanımayan hüküm sistemleri de kastedilir. 58
Seyyid Kutub da tâğutu şu şekilde tanımlar: Allah’ın emri dışındaki
her çeşit sistem, Allah’ın şeriatına dayanmayan her türlü
nizam tâğuttur. Tâğut, Allah’ın şeriatından başka bütün idare şekilleridir.
Zira insan, ülûhiyet özelliklerinden birisini kendisine mal
edip, adaletin ve hakkın ta kendisi olan şeriatın hudutlarını aşarak
kendi egemenliğini ileri sürerse tuğyan etmiş ve kendi haddini
aşmış demektir. Böyle bir şey, tuğyandır ve böyle iddialar ileri
sürenler tâğî denilen haddini aşmış âsilerdir. Bunlara inananlar,
bunlara tâbi olanlar şirk içerisindedirler, küfür içerisindedirler. 59
Yusuf el-Karadavi’ye göre, Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün
gelenekler, rejimler, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar
tâğuttur. Tâğut, kulun haddi tecavüz ederek, ibâdet ettiği, tâbi
56 2/Bakara, 256
57 Mevdûdi, Tefhimü'l- Kur'an, c. 1, s. 202
58 Mevdûdi, a.g.e. c. 1, s. 375
59 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l Kur'an, c.3, s. 269
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 23 -
olduğu ve itaat ettiği şeydir. Her kavmin tâğutu, kendisine hüküm
götürdükleri, huzurunda muhakemeleştikleri, ibâdet ettikleri,
tâbi oldukları, yalnız Allah’a itaat edilmesi gerektiği yerde itaat
ettikleri kimse veya varlıklardır. Bunların ve bunlarla ilişkisi olan
insanların durumlarını düşündüğümüz zaman, insanların çoğunu
Allah’a ibâdet ve itaatten yüz çevirmiş, tâğutlara ibâdet ve itaat
eder halde görürüz.60
Nisa, 76. âyetine göre tâğut, Allah’a karşı olanların, uğruna
savaştığı şey, nesne, insan, dâvâ, ideoloji olarak anlaşılmaktadır.
Tâğut, itaatte Allah’a ortak koşulan her şeydir. Kendisine kayıtsız
şartsız itaat edilecek tek merci Allah’tır. O’nun dışındakilere
O’ndan dolayı itaat edilir. Bu tür itaatler, meşruiyetini Allah’tan
alırlar. Kur’an, Allah’tan başkasına itaati, tâğuta itaat ve ibâdet
olarak nitelemektedir.61 İtaat edilen şey, Allah’ın hükümlerine aykırı
olursa, itaat tâğuta itaatin ta kendisi olmaktadır. 62
Tâğut bir semboldür; küfrün, zulmün, şerrin, haksızlığın, adaletsizliğin,
putçuluğun, azgınlığın, sapkınlığın ve daha aklınıza
gelen tüm kötülüklerin sembolü. Bu sembol, bazen kendini Firavun
ilan eden antik ya da çağdaş bir yönetici, bazen cansız bir
eşya, bazen bir ideoloji, bazen da şeytan, uğur, şans, talih gibi
soyut şeylerdir. Tâğut, insanoğlunun ilâhlaştırdığı her şeydir. Daha
doğrusu tâğut, insanla Allah arasına gerilen şeylerin tümüne verilen
ortak isimdir. Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyen insan tuğyan
etmiştir. İşte tâğut, o insana bu sınırları çiğneten şeydir. Eğer o şey
insansa ve kâfirse ona itaat eden de kâfir olur; yok eğer insanın
itaat ettiği tâğut münâfıksa ona itaat eden de münâfık olur. Tabii
fâsıksa fâsık; zâlimse zâlim olur. 63
Bütün bu açıklamalar çerçevesinde tâğut, her türlü azgınlık,
sapkınlık, aşırılık ve bâtıl inanç ve davranışları sembolize eder.
Tâğut, tuğyanı yaşayan ve yaşatmaya çalışan kişi ve güçtür.
Tâğut, her devirde Firavun ruhlu kişilerle, onların yardakçıları
olan grubun genel adı, cins ismidir. Her devirde birden çok tâğut
bulunur. Tâğutların, kabile çapında, millet çapında olanları yanında
bölgesel ve enternasyonal olanları da bulunacaktır. Bunlar,
birbirlerinden habersiz olabilecekleri gibi, organize de olabilirler.
Hatta İblisler parlamentosu (hizbu’ş-şeytan, evliyâu’ş-şeytan) gibi
birlikler, beraberlikler vücuda getirebilirler. Tâğutlar, aralarında
60 Yusuf el-Kardavî, Tevhidin Hakikatı, s. 57
61 16/Nahl, 36
62 4/Nisâ, 60
63 Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, 170
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 24 -
hiyerarşik bir düzen kurabilir, paralellik veya entegrasyona gidebilirler.
Böyle olunca tâğutî sistemler, parlamentolar, prensipler
geliştirilebilir. Meselâ, Muhammed İkbal, emperyalist batılıların
oluşturdukları sömürü düzeninin temsilcilerinin vücut verdikleri
organizasyonu, İblisler parlamentosu diye anmıştır. Aynen bunun
gibi tâğutlar parlamentosu deyimini de kullanabiliriz. Kur’an, bu
noktada evliyâu’t-tâğut (tâğutun dostları, görev arkadaşları, destekçileri)
deyimini kullanıyor. 64
Bir kimse, Allah’a, meleklerine... inandığını ikrar etse, buna
mukabil, tâğutî rejimleri (demokratik, laik, hümanist, kapitalist,
sosyalist vs.) çağdaş devlet modelleri adı altında benimsese, doğruluklarına
itikat etse, irtidat etmiş olur, yani dinden çıkar. Kim,
insanların maslahat ve iyiliklerini Allah’tan daha iyi bildiğini iddia
ederek, insanlar üzerinde hükümler koymaya ve bunları tatbik
etmeye gayret ederse “ilâhlık“ iddiasına girişmiş olur. Her kim
de bunların bu iddialarını doğrulayarak onlarla işbirliği yaparsa,
tevhid akidesini parçalamış, ilâhlara iman etmiş, kâfirler zümresine
dâhil olmuş demektir. Bu açıdan “çağdaş devlet modelleri“
iyi değerlendirilmeli, isimleri milliyetçi-mukaddesatçı dahi olsa,
Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine
geçmek üzere doktrinler imal eden, bu doktrinleri insanların hayatına
tatbik edeceğini ilân eden insanların tâğut olduğu gerçeği
unutulmamalıdır. Bu gün dünyada insanların beşikten mezara hayatlarını
düzenlemek iddiasındaki meclisler, konsüller, krallar, kavimlerarası
kuruluşlar, insanları teslim almış görünmektedirler. 65
Hz. Âdem’den günümüze kadar, genel anlamda insanlığın iki
tanrısı var olagelmiştir: Allah ve tâğut... Tarih boyunca insanoğlu
ya tevhid dinine mensup olmuş ve bu dinin tanrısı olan Allah’ı
kendisi için yegâne ilâh edinmiş; ya da şirk dinine mensup olmuş
ve bu dinin çok çeşitli olan tanrı veya tanrılarına ittiba etmiştir.
İşte Kur’an, şirk dininin tanrı veya tanrılarına genel olarak tâğut
demektedir.
Günümüzde müslümanlık iddiasında bulunanların birçoğu bu
bakımdan profan / bölmeli bir kafa yapısına sahip bulunmaktadır.
Bu kimseler, bir yandan Allah’a iman ettikleri iddiasında bulunurken,
diğer yandan İslâm’ın açıkça emrettiği ve yasakladığı şeylere
ters düşebilmekte ve tâğutların yasalarına kabulleri arasında
yer verebilmektedirler. Oysa bir kalpte hem imana, hem de küfre
yer verilmesi İslâm’a göre açık bir paradoks, gerçek bir çelişkidir.
64 2/Bakara, 257; Kur'an'ın Temel Kavramları, 562
65 Hüsnü Aktaş, Medeni Vahşet, 140
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 25 -
“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil ve rüsvaylıktır. Kıyamet
gününde de azabın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez
değildir.“ 66
Bir kalpte hem iman ve hem de aynı zamanda küfür bulunamaz.
Bu iki olgu, ateş ile barut gibi yanyana bulunamazlar. Birisinin
yerleştiği kalpte bir diğerine yer yoktur. Mü’min, kâfir ve
münâfıktan farklıdır; kendisine İslâm ile beraber bir veya birkaç
dünya görüşünden veya ideolojiden sentezler yapan, bukalemun
bir şahsiyete sahip olamaz. Çünkü tevhidi, şirkten farklı kılan; başka
felsefelere, herhangi bir dünya görüşüne veya ideolojiye ihtiyaç
duymaması, mü’minin bütün bir hayatını kuşatan yetkin bir
inanç, bir pratik; kısacası bir sistem, bir yaşam biçimi olmasıdır. Bugün
beşeriyet, Tevhid dininden uzaklaşarak, yeryüzünde egemen
olan tâğutların dinine sapmış bulunuyor. Müslümanlık iddiasında
bulunan yığınların Allah’a değil; tâğutlara ibâdet ettikleri su götürmez
bir gerçektir. Bu gerçekten hareketle Kur’an’ı öğrenmek,
mânâsının derinliklerine dalmak ve onu pratik hayatlarına indirgemek
isteyen her müslümanın, tâğut kavramının gerçek anlamını
kavraması ve kavradığı tâğutu tüm kuralları ve kurumlarıyla
birlikte reddetmesi, bu reddi davranışlarıyla göstermesi itikadî bir
sorumluluktur.
Siyasî Rejimler, Hüküm ve Yetkiyi
Allah’tan Almıyorsa Tâğuttur
Bugün yeryüzünde yürürlükte olan rejimlerin hemen hepsi,
beşerî rejimlerdir ve hükümlerini kendileri koymakta; dolayısıyla
da Allah’ın hükümlerine muhalefet etmektedirler. O yüzden bu
rejimlerin hepsi “tâğut“ olarak isimlenir.
Bir kimse; Allah’a, ahirete ve inanılacak hususlara inandığını
açıklasa; fakat demokratik, laik, sosyalist, kapitalist vb. rejimlerden
herhangi birinin hükümlerini kabul edip itaat etse, böyle bir
kimsenin irtidadına hükmedilir. Zira insanları yaratan Allah’tan
başkası, insanların nasıl idare olunacağı hususunda ve onların
sosyal yaşamlarına yönelik hükümler koyma yetkisine sahip değildir.
Çükün hüküm koyan insan, o hükme tâbi olmasını istediği
insanlardan üstün ve herhangi bir ayrıcalığa sahip değildir. Allah
katında üstünlük, sadece takvâ iledir.67 Kendisinde böyle yetkiler
gördükten sonra, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyip, heva
66 2/Bakara, 85
67 49/Hucurât, 13
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 26 -
ve hevesleri doğrultusunda hükümler koyanlar aynı zamanda
“ilâhlık“ iddiâsı içindedirler. Dolayısıyla Allah’ın hükümleri dışında
hüküm koyanlar ve o hükümlere tâbi olanlar da, tevhid akidesinin
dışına çıkarlar. Tâğut, müslümanın en büyük düşmanıdır.
Tâğut, devlet sistemlerini, ahlakî değerleri ele geçirmiş ve onları
müslümana zarar verecek bir hale dönüştürmüştür. Kısaca tâğut,
müslümanı dört yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümana
müslümanca hayat hakkı tanımamaktadır. Tâğutî güçler, Allah’ın
arzında, O’nun hükümlerine karşı tuğyan eden ve insanların üzerinde
ilâhlık iddiasında bulunan otoritelerdir. Bunlarla sürekli olarak
savaşmak farzdır. 68
Günümüzde Allah’ın indirdiği hükümleri bir kenara bırakarak,
“hakimiyet kayıtsız ve şartsız insanındır“ sloganına sarılan
ve insanların çoğunun rızasına göre kurulduğu iddia edilen siyasî
otoriteler, iktidar haline gelmişlerdir. Bu siyasî otoritelerin tâğut
hükmünde olduğu unutulmamalıdır. Daha açık bir ifade ile İslâm
nizamının dışındaki bütün sistemler “tâğutî“ özellikleri taşırlar.
Kelime-i şehadet getirerek, başka ilâhları ve tâğutları reddeden
müslümanlar, bu sözlerini davranışlarıyla da ispatlamak zorundadırlar.
Allah, zâlim yöneticilere yardım etmeyi de haram kılmış, onlara
küçük çapta meyil ve yardım anlamı taşıyan sözlerden, davranış
veya tasvipten nehyetmiştir: “Sakın zulmedenlere en ufak bir
meyil duymayın; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin
Allah’tan başka evliyânız/dostlarınız yoktur. Sonra (O’ndan da) yardım göremezsiniz.“
69
İnsanlara zulmeden tâğutî siyasal otorite konusunda, unutulmaması
gereken hususlardan biri, zâlim yöneticilerin, yardımcıları
olmasa, zulmetmeye güçlerinin yetmeyeceğidir. Tâğutî yönetim
ve kurumlardaki bu yardımcılar, zulüm ve tuğyanda yöneticinin
kullandığı malzemeleridir. Zulüm ve tuğyan çarklarının dönmesi
için bir taraftan ezen ve diğer taraftan ezilen dişlilerdir. Bu sebeple,
onlar da aynen o zâlim tuğyankâr gibi suçlu ve zulmünün
cezasında ortaktırlar. Bundan dolayı Allah, Firavun ve avanelerini
aynı vasıfla anmıştır: “Gerçekten Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yolda
idiler.“70 Allah, Firavun’u helak edince, onları da helak ettiğini
açıklar: “Firavun, askerleriyle birlikte onların peşine düştü. Deniz onları
gömüp boğuverdi.“71; “Biz de onu (Firavun’u) ve askerlerini yakalayıp
68 4/Nisâ, 76
69 11/Hûd, 113
70 28/Kasas, 8
71 20/Tâhâ, 78
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 27 -
denize atıverdik. Bak, işte zâlimlerin sonu nasıl oldu!“ 72
Tâğut tanımına girenler şunlardır:
a- Arzuları mâbudlaştırılan nefis, tâğuttur.
b- Allah’ın emir ve yasaklarını tanımayan, İslâm nizamı ile çatışan
düzen ve düsturlara çağıran her fert ve önder tâğuttur.
c- Allah’tan gayrı, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar
tâğuttur.
d- Şeytan tâğuttur.
e- Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler, esas alınan bütün
rejimler tâğuttur. 73
Tâğutları destekleyen, onları ölçü alan, onlara sevgi besleyen
her insan, Allah’a ibâdet ve kulluktan vazgeçip tâğutun kulluğunu
kabullenen şeytan askeridir. Allah’ın emirleri ve yasaklarıyla
çatışan nefsi, fertleri, önderleri, rejimleri ve ilkeleri reddetmedikçe,
hâkimiyetin yalnız Allah’a ve O’nun nizamı İslâm nizamına ait
olduğunu tasdik etmedikçe, tevhid kulpuna yapışılamaz.74 Müslüman
olmak için şart olan tâğutun şiddetle reddedil-mesi, sadece
sözle yeterli değildir. Ruhun derinliklerinde kasırgalaşan ve
amelî hayatta neticeler doğuran fiilî bir red gerekir. Bunun için de
tâğutla savaşmak lazımdır. Bu savaşın gerekleri:
a- Allah’ın emir ve yasaklarına tâbi oluncaya kadar tâğut olan
nefisle savaşmak,
b- Kişisel ve toplumsal hayatımızı Allah’a döndürmemize engel
olan ve tâğut olan cahiliyye düzenleri ve tâğutî fikir babaları
ile savaşmak.
İslâm’da emrolunan cihad, işte bu tâğutlara karşı verilmesi
gerekli olan mücadeledir. Tâğutla çatışmak, hakkı getirmek ve
bâtılı gidermek için olacağından, her kesimden ve her iş yapanlardan
bütün mü’minler, tâğutla mücadele edeceklerdir. Bu, farz
bir görevdir. Rabbimiz, mü’minleri tâğuta karşı kendi nizamının
savaşçıları olarak takdim ediyor.75 Tâğuta ve ondan yana olanlara
karşı mücadele vermeyenler mü’min kalamazlar. Bunun içindir ki,
Peygamberimiz: “Her kim (tâğuta karşı) cihad etmeden ve onunla mücadele
(ederek Hakkı hâkim kılma) arzusunu ruhunda duymadan ölürse
72 28/Kasas, 40
73 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 2, s. 869
74 Bk. 2/Bakara, 256
75 4/Nisâ, 76
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 28 -
nifaktan bir şube üzerinde ölür.“ 76 buyurmuşlardır. Tâğutu kalben
reddetseler dahi, fiilen onunla vuruşmayanlar, amelî hayatın icabı
onunla anlaşma ve dostluk kurma yoluna gitmeye mecbur kalırlar.
Bu da Allah ve tâğut dostluğunu bir araya getirmek olan nifakın
ilk tezahürü olur. Hâlbuki Allah, tâğuta ancak kâfirlerin dostluk
gösterebileceğini açık bir şekilde belirtmiştir. 77
Müslümanlar, bugün Allah ve tâğut hâkimiyetini, dostluğunu
bir arada yaşatmaya çalışmak gibi sonu zulmet ve ateş olan çıkmaz
bir yolun üzerindedirler. Namazı, orucu... kabul edip, hatta yerine
getiren niceleri, İslâm’ın asrımızın yaşayan bir toplumsal ve siyasal
düzeni olmasını lüzumlu bulmayanlar, Allah ve tâğut hâkimiyetini
bir arada tanımış oluyorlar. İslâm insanının yetiştirilmesini isteyen
niceleri, materyalist eğitim sistemine mücadele etmeksizin
rızâ göstermekle tâğut dostluğuna sine açıyorlar. Ferdî mülkiyeti,
Allah’ın mülk vb. hâkimiyetini kabul eden niceleri, faiz düzenini
zaruri görmekle, tâğut egemenliğine baş eğiyorlar. Ahlâk ve fazilet
ölçülerinin yaşanmasını isteyen niceleri, kişisel çıkarları uğruna
çeşitli çirkinlik ve kötülükleri yapmakla tâğut dostluğunu açığa
vuruyorlar. Bütün bu durumlar, kendisinden râzı olundukça veya
tâğuta karşı bir iman ve amel harbi açılmadıkça bir küfürdür. 78
Yaşadığımız toplum düzeni, fikir putlarıyla, cahiliyye örfü ve
sistemleri ile ve sapıttırdığı öz nefsimizle, bizleri kuşatmış, tâğutu
hâkim ve dost tanımak sapıklığı ile karşı karşıya getirmiştir. Öyle
ki, fert, aile cemiyet, sanat, ticaret, memuriyet, eğitim ve politika
hayatının her bölümü bir kavşak noktası olmuştur. Bu kavşakta bir
tek yol İslâm nizamına; diğer yollar tâğuta gidiyor: Abdullah bin
Mes’ud anlatıyor: Hz. Peygamber bize bir hat çizdi ve sonra, “bu
Allah’ın yoludur“ dedi. Bu hattın sağına ve soluna da birçok hatlar
(çizgiler) çizdi ve “bunlar, birtakım yollardır ki herbiri üzerinde
kendisine çağıran bir tâğut vardır.“ buyurdu ve şu âyeti okudu:
“Şüphesiz ki bu (İslâm) benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. (Tâğuta ait)
yollara tâbi olmayın ki, sizi O’nun yolundan saptırıp parçalamasınlar. İşte
Allah (tâğutun kötülüklerinden) sakınasınız diye size bunları emretti.“ 79
Bugün Kur’anî kavramlar içerisinde kendisinden bütünüyle
habersiz kalınan ve aynı zamanda büyük bir tahrif ve istismara
uğrayan kavramlardan bir tanesi de hiç şüphesiz tâğut kavramıdır.
Öyle ki; kendilerini Müslüman olarak isimlendiren insanların büyük
bir kısmı tâğut kavramını hayatlarında bir kere dahi olsa hiç
76 Sahih-i Müslim; Riyâzü's- Sâlihin, II, no: 1346
77 Bk. 2/Bakara, 257
78 Bk. 4/Nisâ, 60
79 6/En'âm, 153; Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, II/ 41
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 29 -
duymamışlardır. Çok küçük bir kesim ise, tâğut kavramını duymakla
beraber, ya bu kavram hakkında hiçbir bilgiye sahip değiller, ya
da azda olsa bu noktada bilgi sahibi olsalar bile bu bilginin pratiğe
nasıl aktarılacağı hususunda büyük bir cehalet içerisindedirler.
Bu cehaletin doğal bir sonucu olarak, hayatlarının her alanında
tâğutlara ibâdet etmektedirler. Hâlbuki tâğut kavramı Kur’ani
kavramlar içerisinde en önemli kavramlardan bir tanesidir. Çünkü
bütün resullerin getirmiş olduğu tek hak din olan İslâm dininin ilk
şartı, tâğutu reddetme şartıdır. Allahu Teâlâ fertlerin ya da toplumların
İslâm dairesi içerisine girebilmelerini öncelikle tâğutu
reddetme şartına bağlamıştır. Tâğutun reddi olmadan Müslüman
ismine sahip olabilmek bu noktada asla mümkün gözükmemektedir.
Nitekim Allahu Teâlâ Bakara Sûresi’nin 256. âyetinde şöyle
buyurmaktadır: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan
iyice ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak
bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla
bilendir.“
Yine aynı şekilde tâğutu reddetme şartı, tüm resullerin gönderilme
ve kitapların indirilme gayesidir. Tüm resuller öncelikle
Allah’a ibâdet etme ve tâğutu reddetme gerekliliğini insanlara
tebliğ etmek için gönderilmişlerdir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tâğûttan kaçının“
diye peygamber gönderdik. Allah onlardan kimini doğru yola iletti,
onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi
yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu
görün.“ 80
Tâğutun her türlüsünü reddedebilmek ve hâlis bir tevhid inancına
sahip olabilmek için ise, tâğut kavramının ve özellikle zamanımızın
tâğutlarının en iyi şekilde bilinmesi gerekmektedir.
Lisanu’l Arab’da tâğut kelimesi hakkında şu bilgiler yer almaktadır:
Tâğut: küfürde haddini aşan mânâsına da gelmektedir.
Allah’tan başka ibâdet edilen her şey tâğuttur. Tâğut, putlardan
olabildiği gibi cin ve insanlardan da olabilir.
İbn Cerir Et-Taberî tâğut kelimesi hakkında şöyle demektedir:
“Tâğut; Allah’a karşı isyankar olup zorla, zorlama ile veya gönül
rızasıyla kendisine tapınılıp mabud tutulan, gerek insan, gerek
şeytan, gerek put, gerek dikili taş ve gerekse diğer herhangi bir
şey demektir.
Bunun tefsirinde şeytan veya sihirbaz, yahut kâhin ya da
80 16/Nahl, 36
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 30 -
insanların ve cinlerin, inat edip büyüklük taslayanları veya Allah’a
karşı mabut tanınıp buna razı olan Firavun ve Nemrud gibiler
veya putlar diye çeşitli rivâyetlere rastlanır.“
Müfessirlerden Kurtubî ise bu kavram hakkında şunları söylemektedir:
“Tâğutu reddedin demek, şeytan, kahin, put, ve bunlar
gibi Allah’tan başka ibâdet edilen ve sapıklığa çağıran her şeyi
terk edin demektir.“
Yine tâğut kavramı hakkında Mücahid şunları demektedir:
“Tâğut kendisine muhakeme oldukları ve emirlerine itaat ettikleri
insan görünümündeki şeytanlardır.“
İbn Kayyim el-Cevziyye ise şunları söylemektedir: “Tâğut; kendisine
ibâdet edilme, bağlanılma ve itaat edilme noktasında haddini
aşan kul demektir. İnsanların tâğutu, Allah ve Resulü’nün kanunlarıyla
hükmetmeyen, Allah’tan başka kendisine muhakeme
olunan, ibâdet edilen ve Allah’ın emrine dayanmaksızın, Allah’a
itaat etmeksizin kendisine tabii olunanlardır. Bunları düşünür
ve insanların durumlarına bakarsan, insanların çoğunun Allah’a
değil tâğutlara ibâdet ettiğini, Allah ve Resulü’nün hükümlerine
değil tâğutların hükümlerine muhakeme olduklarını, Allah ve Resulüne
değil, tâğuta itaat edip tabii olduklarını görürsün.“
Seyyid Kutub ise tâğut kavramı hakkında şunları söylemektedir:
“Tâğut, sağduyuya ters düşen, gerçeği çiğneyen, Allah’ın
kulları için çizdiği sınırı aşan düşünce, sistem ve ideoloji anlamına
gelir. Bu düşüncenin, sistemin ve ideolojinin Allah’a inanmaktan,
O’nun koyduğu şeriatından kaynaklanan bağlayıcı bir kuralı bulunmaz.
İlkelerini yüce Allah’ın direktiflerine dayandırmayan her
sosyal sistem, yüce Allah’ın buyruklarından kaynaklanmayan her
kurum, her düşünce, her edep kuralı ve her gelenek bu kategoriye
girer, bu kavramın kapsamına girer.“
Bilinmelidir ki, tâğut Allah’tan başka ibâdet edilen her şey
olduğuna göre tâğutların sayısını belirli bir şekilde ifade etmek
kesinlikle mümkün değildir. Buna karşılık İslâm âlimleri tâğutları
şu beş kısımda incelemişlerdir:
1- Şeytan: Tâğutların başı ve en büyüğü, Allah’ın kullarını kıyamete
kadar Allah’tan başkasına ibâdet ettirmek için nefsine yemin
eden şeytandır. Şeytan tüm fitnelerin müsebbibidir ve kişiyi
Allah’a ibâdetten men etmesi itibarıyla tâğutların başıdır. Şeytan
insanoğlunun ebedi düşmanıdır. Kıyamet gününe kadar insanoğluna
Allah’tan başkasına ibâdet ettirmek için bütün güç ve kuvvetini
harcar:
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 31 -
“Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki,
ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette
oturacağım.“ Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından
ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden
(kimse)ler bulamayacaksın.“ 81; “İblis, “Rabbim! Beni azdırmana karşılık,
andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde
ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım“ dedi.“ 82
Şeytan insanoğlunu saptırmak ve Allah’a kulluktan ayırıp kullara
kulluk yaptırmak için uğraş veren bir lanettir. Ve bunun için
yemin etmiştir. Şeytan öncelikle muvahhid kulları küfre davet edip,
iman dairesinden çıkarmak ister. Şâyet bundan ümitsiz olur, muvahhid
bir kulu iman dairesinden çıkaramayacağını anlarsa o zaman
“imana büyük günahlar zarar vermez“ diyerek vesveseleriyle
müslümanı günah bataklığına düşürmek ister. Şâyet bu hususta
başarılı olamaz ise, küçük günahların ibâdetlerle silineceğine dair
vesvese vererek kişiyi küçük günahlara itmeye çalışır. Bununla birlikte
farz ibâdetlerden yoksun bırakmaya, nafile ibâdetleri yerine
getirtmemeye gayret gösterir ve savaş kıyamete kadar bu şekilde
devam eder durur. İşte bundan dolayı Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helâl olmak,
temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o
size belli bir düşmandır.“ 83
2- Allah’ın Şeriatı Dışında Hüküm Koyan: Tâğutların en önde
gelenlerinden bir tanesi de Allah’ın indirdiği hükümleri bir kenara
bırakarak yasamada bulunanlar, Allah’ın helallerini haram,
haramlarını helal yapanlardır. Bu ister tek kişi olsun, isterse de
bir grup, parti ya da devlet olsun fark etmez. Kim Allah’ın indirdiği
hükümleri terk ederek yasamada bulunursa haddini aşmış ve
tâğutlaşmıştır. Zira teşride bulunmak, kanun ve hüküm çıkarmak
ilâhlığın en belirgin vasıflarındandır. Allah’ın indirdiği hükümleri
terk ederek yeni kanun ve hükümler çıkaranlar bu yaptıklarıyla
Allahu Teâlâ’nın hakkını gasbederek tâğutlaşmışlardır.
Böyle bir eylem aynı zamanda Yahudi ve Hristiyan âlimlerinin
yaptıklarının aynısıdır. Zira onlar da Allah’ın kendilerine indirmiş
olduğu şeriatı terk ederek, Allah’ın kendileri için haram kıldıklarını
helal, helal kıldıklarını ise haram yapmışlardır. Allahu Teâlâ şöyle
buyurur: “Onlar, Allah’dan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine
Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa onlar bir olan Allah’a
81 7/A’râf, 16-17
82 15/Hicr, 39-40
83 2/Bakara, 168
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 32 -
ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. Allah’dan başka hiçbir ilâh yoktur. O,
müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.“ 84
İmam Âlûsî bu âyetin tefsirinde şöyle demektedir: “Müfessirlerin
çoğundan nakledildiğine göre din adamlarının yaratıcı olduklarına
inanmıyorlardı. Bilakis onlara emir ve nehiy konusunda
itaat ediyorlardı.“
3- Allah’ın İndirdiği İle Hükmetmeyen Hâkim: Allah’ın indirdiği
hükümlerden başka bir hükümle hükmeden hakimde haddini
aşarak tâğutlaşmıştır. Böyle bir kimse Allah’ın indirdiği hükümlerle
hükmetmeyerek Allah’ın hükmünü terkedip ondan yüz çevirmiş,
beşer aklına dayalı cahiliye kanunları ile hükmetmiş, insanları
Allah’ın kulluğundan uzaklaştırıp, kendilerine kul/köle yapmaktadırlar.
Yeryüzüne kendi egemenliklerini yayarak Allah’ın hükümlerini
kaldırmaktadırlar. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim
Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmetmezse; İşte onlar kâfirlerin ta kendileridir.“
85
Şeytan insanoğlunu saptırmak ve Allah’a kulluktan ayırıp kullara
kulluk yaptırmak için uğraş veren bir lanettir. Ve bunun için
yemin etmiştir. Şeytan öncelikle muvahhid kulları küfre davet edip,
iman dairesinden çıkarmak ister. Şâyet bundan ümitsiz olur, muvahhid
bir kulu iman dairesinden çıkaramayacağını anlarsa o zaman
“imana büyük günahlar zarar vermez“ diyerek vesveseleriyle
müslümanı günah bataklığına düşürmek ister. Şâyet bu hususta
başarılı olamaz ise, küçük günahların ibâdetlerle silineceğine dair
vesvese vererek kişiyi küçük günahlara itmeye çalışır. Bununla birlikte
farz ibâdetlerden yoksun bırakmaya, nafile ibâdetleri yerine
getirtmemeye gayret gösterir ve savaş kıyamete kadar bu şekilde
devam eder durur. İşte bundan dolayı Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helal olmak,
temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o
size belli bir düşmandır.“ 86
Câhilî hükümle hükmeden hâkim de haddini aşarak
tâğutlaşmıştır. Böyle bir kimse Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyerek
Allah’ın hükmünü terkedip ondan yüz çevirmiş, beşer
aklına dayalı cahiliye kanunları ile hükmetmiş, insanları Allah’ın
kulluğundan uzaklaştırıp, kendilerine kul/köle yapmaktadırlar.
Yeryüzüne kendi egemenliklerini yayarak Allah’ın hükümlerini
kaldırmaktadırlar. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah’ın
84 9/Tevbe, 31
85 5/Mâide, 44
86 2/Bakara, 168
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 33 -
indirdiği hükümler ile hükmetmezse; İşte onlar kâfirlerin ta kendileridir.“ 87
4- Sihirbazlar: Sihirbazlar hakkı gizleyip batılı insanlara güzel
göstermektedirler. Aynen Firavun’un sihirbazları gibi. Zira onlarda
Hz. Mûsâ’nın hak davasını batıl göstermek için sihre başvurmuşlardı.
Bununla beraber sihirbazların yaptığı her büyü şirk ve
küfürle doludur. Bundan dolayıdır ki, Rabbimiz kitabında onlardan
kendisine sığınmamızı emretmektedir: “De ki: Ben, ağaran sabahın
Rabbine sığınırım, Yarattığı şeylerin şerrinden, Karanlığı çöktüğü
zaman gecenin şerrinden, Ve düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden,
Ve hased ettiği zaman hasetçinin şerrinden.“ 88
5- Kâhinler: Gaybten haber verdiği iddiasıyla insanları kandıran
sihirbazlarda tâğuttur. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü “kim
bunlara başvurursa bana nazil olanı inkâr etmiştir“ diyerek bizleri
ikaz etmektedir.
Bilinmesi gerekir ki, tâğut kavramının içeriği sadece bu beş
kısımdan ibaret değildir. Zira aslen tâğut yukarıda da belirttiğimiz
gibi Allah’tan başka ibâdet edilen her şeydir. Buna göre, bazen
kişinin nefsinin ve hevasının tâğut olduğunu görürüz, Şöyle
ki, kişinin nefsi her neyi emrederse kişi onu güzel görür ve ona
tabii olursa nefsini tâğutlaştırmış olur. Allah’a isyan konusunda
heva ve hevese itaat edilip bağlanıldığında, Allah’ın şeraitine ters
düşse bile heva ve hevesin hak gördüğü hak, batıl gördüğü batıl
görülerek eşyalar üzerinde hüküm verici kaynak tayin edildiğinde
heva ve heves Allah’tan başka ibâdet edilen bir tâğut olmuş olur.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kendi nefsinin arzusunu kendisine
ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?“89; “Hevâsını
(nefsinin arzusunu) ilâh edinen, Allah’ın; (halini) bildiği için saptırdığı ve
kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün
mü?“ 90
Bazı durumlarda özellikle demokrasilerde görüldüğü üzere
millet iradesi tâğut olur. Zira demokrasiler de milletin, halkın yetkisi
asıldır. Demokrasiye göre; İslâm’a zıt bile olsa çoğunluğun görüşü
doğru ve geçerlidir.
Bazı durumlarda vatancılık ve milliyetçilik düşüncesi tâğut
olarak karşımıza çıkar. Milliyetçilik düşüncesi ümmet kavramını
yok etmesi sebebiyle bütün hak ve hukuku vatan anlayışı üzerine
kurmaktadır. Bundan dolayıdır ki, bugün birçok İslâm alimi “kim
87 5/Mâide, 44
88 113/Felak, 1-5
89 25/Furkan, 43
90 45/Câsiye, 23
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 34 -
kâfir olsun Müslüman olsun insanların hukukunu vatandaşlık anlayışına
göre bina ederse kâfir olur“ demişlerdir. Çünkü bu düşünce
akîde bağını koparmak, yerine başka bir bağ koymaktır ki, bu
da İslâm’ın bütünüyle bertaraf edilmesidir. Asrımızın tâğutlarının
milliyetçilik düşüncesini toplum içerisinde yaygınlaştırmaya çalışmalarının
altında yatan temel esas da budur. Onlar devamlı surette
vatan için mücadele etmeyi, vatan için yaşamayı ve vatan için
ölmeyi telkin ederler ki bu da putperestliğin ta kendisidir.
Milliyetçilik anlayışına paralel olarak bazen ırkçılık düşüncesi
tâğut olarak karşımıza çıkar. Kişi ırkçılığı kendisi için kabe edinip
onun için mücadele ederse ırkçılığı tâğutlaştırmış olur. Irkçılık düşüncesi
kişiyi öyle bir konuma getirir ki, kişi bütün ölçülerini bunun
üzerine kurar. Dostluk ve düşmanlık gibi tevhid kelimesinin
en önemli esasını akîde bağı üzerine değil ırk bağı üzerine bina
eder. İnsanların dinine bakmaksızın kendi ırkından olanların hukukuna
riâyet ederken, başka ırktan olanların hukukuna riâyet
etmez ki bu da putperestliğin bir çeşididir.
Bazı durumlarda insanlık (Hümanizm) düşüncesi tâğut olarak
karşımıza çıkar. Bu da kişinin Allah’ın şeraitini düşünmeksizin bütün
fiillerini insanlığa yöneltmesidir. Hiçbir dini ayrım gözetmeksizin
insan olması itibarıyla bütün insanlığı dost edinmek, bütün
insanlara eşit davranmak bu düşüncenin dışa yansıyan halidir.
Burada üzülerek belirtmekte fayda görüyorum ki, bazı müfessirlerimizin
tâğut kavramını şeytan olarak tefsir etmeleri üzerine
günümüzün sathi düşünenleri tâğutun sadece şeytandan ibaret
olduğunu zannetmişlerdir. Ve içinde yaşadıkları topluma da böyle
anlatmışlardır. Bu düşünce tarzı da ister istemez toplumların, yeryüzünün
bütününü kaplayan tâğutlardan habersiz kalmalarına
sebep olmuştur. İnsanlar şeytana nefret beslediklerini zannederek
hayatlarının bütününde tâğutlara kulluk ve kölelik etmeye başlamışlar
ancak bunun farkına dahi varmamışlardır.
Sahih bir imanın gerçekleşmesi ancak Allahu Teâlâ’nın istediği
şekliyle tâğutları inkâr etmekle mümkün olur. Tâğut; Allah’tan
başka ibâdet edilen her şeydir. Şeytandan sonra tâğutların en
tehlikelisi ise Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen idari sistemlerdir.
Bir kimsenin mü’min olabilmesi için öncelikle La ilâhe reddi
ile bu tâğutları reddetmesi gerekmektedir. Hayatın hiçbir alanında
tâğutlara, Allah’a muhâlif bir meselede itaat etmemeli, itaat
sözü vermemeli, her 3-5 yılda bir onlara iman tazeleme anlamına
gelecek tavırlara meyledilmemelidir. Tâğutların mahkemelerinin
Müslüman olduğunu iddia eden bir fert için asla yetkili bir kurum
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 35 -
ve kuruluş olmadığı değerlendirilmelidir.
Tâğut ve Tuğyan’ın Çağdaş Boyutu
“Andolsun biz, her ümmete ‘Allah’a kulluk edin, Tâğut’a kulluktan
kaçının’ diye bir elçi gönderdik. Onlardan kimine Allah hidâyet etti. Onlardan
kimine de sapıklık hak oldu. İşte yeryüzünde gezin bakın, başkaldıranların
sonu nasıl olmuş?“ 91
Allah bir şeyi yaratırken onun işleyiş yasalarını, yiyeceğini, hayatını
idame ettireceği rızkını da yaratır. Rabbimiz fizik âlem içinde
insan toplumları için de böyle yasalar koymuştur. Bu yasalara
uygun hareket etmek ilâhi dengeyi devam ettirirken, aksine hareket
etmek bu dengeyi bozar.
Kur’an-ı Kerim, tufan gibi gelen yasaların bir istisnası olan taşkınlıklara
da, ölçüde haksızlık yapan, ahlaki sapmalar içinde olan
insan toplumlarının taşkınlıklarına da tuğyan demiştir.
İnsan topluluklarına uymaları için hayatın çeşitli alanlarına ait
temel buyruklar indiren Allah, bu buyruklardan sapanları tâğut
olmakla suçlamıştır, insanların tuğyanı sadece toplumda kargaşalık
çıkarmaz. Fiziksel alemi, karayı, denizi, havayı, ozonu hatta atmosferin
dışını dahi bozmaktan çekinmeyen bir karaktere sahiptir.
O halde Allah’ın indirdiği ilkelere göre hareket etmeyen, örgütlü
bir düşünce (ideoloji), ilâhi dengelere savaş açmış demektir. Bunun
için tâğut, Allah’a iman edenlerin inkâr etmeleri gereken bir
ilâhtır.
Tâğut, “Tağvâ“ ve “Tuğyan“ mastarlarının çokluğu ve büyüklüğü
ifade eden bir kipinden türemiştir.’ “Tağaâ kök harflerinden
müştak olan “Tâğut“, çokça azan, taşkınlıkta, sınırı aşmada ileri
giden demektir. el-Müfredat sahibi Ragıb el-İsfehani “Tuğyan“
maddesinde konu ile ilgili şu bilgileri vermektedir. “İsyan ve günahta
sınır tanımayacak kadar ileri gitmek“
Tâğut’un kelime anlamı ile çokça azgın haddi aşan anlamına
gelirken, terim olarak da, zorla yahut insanları şartlandırarak kendisine
kulluk ettiren (Firavun gibi) küfrün önde gelenlerine denir.
Ayrıca şeytan, put, sihirbaz, kâhin için de kullanılan bir nitelemedir.
Eğer bir insan Allah’a isyanda ileri gider ve insanları kendi taşkınlığına
ortak yapıp boyun eğmeye zorlarsa tâğut olur. Tâğut bir
kişi olabileceği gibi dini ya da siyasi bir lider, kral, padişah, devlet
91 16/Nahl, 36
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 36 -
başkanı olabilir. Sözü edilen güçlerin dayanağı, dayanışma içersinde
olduğu kurumları da tâğut olabilir. Örneğin devlet ve benzerleri
gibi...
İlkelerini Allah’ın direktiflerine dayandırmayan her düşünce,
her kurum ve gelenek bu kavramın kapsamına girer. Hakkı çiğneyen,
ilâhi vahyin ilkelerine savaş açan her düşünce, sistem, ideoloji
ve Allah’ın adını istismar ederek, dinin yerine hurafeler ikâme
eden herkes, tâğut kavramının kapsamına girer.
İnsanları “küfre“ düşüren her kişi, “fuhşa“ sürükleyen her
dünya görüşü, “fesada“ saplanan ve “ifsada’ yönelten her kurum,
her türlü şirk önderliği tâğuttur.
Kısaca tâğut, Yüce Allah’ın onayına dayanmayan herhangi bir
hukuk sistemi, Allah’ın şeriatınca desteklenmeyen her hükümranlık,
otoritesinin meşruiyetini Allah’tan almayan her türlü yönetim,
uygulamasını Allah’ın şeriatı ile test etmeyen her iktidar, hakka
tecavüz eden her zalim düşünce tâğuttur.
Kur’an’da Tâğut’un Kelime ve Terim Anlamları
Türevleriyle birlikte Kırka yakın âyette geçen tâğut, suyun kabarıp
taşması, yatağından çıkıp kenarlara hücum etmesi anlamında
kullanılmıştır. Bu durum, yeni bir ilâhi emirle tabiatin genel
işleyiş kanunlarının dışına çıkmasını ifade eder. Bu tuğyan hali
insanın tuğyanını takiben bir ceza olmak üzere gerçekleşmiştir:
“Sular kabarınca (Tağâ el-mâu), biz sizi akıp giden (gemi)de taşıdık.“ 92
Aynı sûrenin 5. âyetinde de Semud kavminin yok eden fırtınadan
“Tağiye“ kelimesi ile söz edilmiştir. Nuh kavminde olduğu
gibi insanların tuğyanı/ilâhi çizgiden çıkması fiziksel alemin
tuğyanını davet etmiştir: “Bu yüzden Semûd azgın bir olay (tâğıye) ile
helâk edildiler.“ 93
İnsan toplumları için uyulması gereken İlahi yasalar, nebevi
vahiy ile belirlenmişken, azgınlık yapan, zulmü, ifsadı yaygınlaştırarak
Tâğut nitelemesini hak edenleri Rabbimizin hem dünyada
hem de ahirette cezalandırması O’nun adaletinin bir gereğidir.
Dikkatimizi çekmesi gereken husus, insanın tuğyanının, tuğyana
geçmiş maddi bir kuvvet tarafından yetki altına alınmaya çalışılmış
olmasıdır. Ancak tufan ya da fırtınanın tuğyanı yaratıcıdan
izinlidir ve adaletin tekrar ikamesi için son çare olarak devreye
sokulmaktadır.
92 69/Haakka, 11
93 69/Haakka, 5
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 37 -
Tuğyan içinde olanlar sadece kendilerini değil, tüm insanlığı
etkilerler. Hatta sınırsız kalkınma ve ilerleme sloganlarıyla hareket
eden günümüz Batı medeniyetinin dünyayı bir felakete sürükleyecek
teknolojiler üretmesi örneğinde görüldüğü gibi, fiziksel
âlemin ilâhi dengelerini de bozacak bir karaktere sahiptir.
Tâğutların zulümlerine engel olmamak, bütün bir toplumun
helak nedenidir. Semûd kavmi, Mısır’ın Firavunî uygarlığı hep tuğyan
üzere bir yaşam tarzı sürdürdükleri için helak edilmişlerdir:
“Semûd (kavmi) azgınlığı (tuğyanı) yüzünden yalanlandı. En bahtsızları
(şakileri) ayaklandığı zaman, Allah’ın elçisi onlara: “Allah’ın devesine ve
onun su içme hakkına dokunmayın“ dedi: Onu yalanladılar, deveyi kestiler,
Rableri de günahları yüzünden azabı başlarına geçirdi, orayı dümdüz
etti.“94; “Ve piramitler sahibi Firavun’a bunlar ülkelerde azmışlardı.
(Tâğutluk yapmışlardı). Oralarda çok kötülük etmişlerdi. Bu yüzden Rabbin
onların üzerine azab kırbacını çarptı.“ 95
Tuğyânı bir yaşam tarzı haline getirenler menfaatleriyle öyle
bütünleşirler ki, uyarı ve öğüt fayda vermez hale gelirler. Tuğyan
hastalığı dolayısıyla adalet çağrısı yapanların öğütleri onların küfrünü
ve zulmünü daha da arttırır.
“... Andolsun, Rabb’inden sana indirilen, onların, çoğunun azgınlığını
(Tuğyan) ve küfrünü arttıracaktır...“ 96
Tuğyan, insanın kendisini ilâhlaştırması sonucu doğan şer bir
fiildir. “Şimdi sen Firavun’a git; çünkü o azdı (tağâ) 97; “(Firavun): “Ben
size izin vermeden ona inandınız ha? O, size büyü öğreten büyüğünüzdür...“
98
Cibt, cansız put anlamında iken, Tâğut o putu sembol olarak
kullanıp zulüm düzenlerini kuran, bilinçli, azgınlıkta kararlı tavrı
çağrıştırmaktadır.
Nisâ sûresi 51. âyette cibt (put) ve tâğut yanyana ve ayrı anlamlara
tekabül etmek üzere kullanılmıştır. Siyak sibaktan anlaşıldığına
göre ehl-i kitaptan bazı insanlar, Kur’an’ın indirildiği
dönemde müslümanlarla ittifak kurmaları, Kur’an vahyine inanmaları
gerekirken müşriklerle işbirliği yapmışlardır. Bunun nedeni
tevhidi, üçlemeye ya da birtakım kuruntularla şirke yaklaştırmaları
dolayısıyladır.
94 91/Şems, 11-14
95 89/Fecr, 10-13
96 5/Mâide, 64; Ayrıca Bk. 2/Bakara, 15, 6/En’âm, 110, 7/A’râf, 186; 10/Yûnus,
11; 17/Nahl, 60; 23/Mü’minûn, 75; 52/Tûr, 32
97 20/Tâhâ, 24; Ayrıca Bk. 20/Tâhâ, 43; 79/Nâziât, 17
98 20/Tâhâ, 71
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 38 -
Nasıl Allah’ın indirdiği yasalara göre hareket etmemek bir
taşkınlıksa, bu taşkınlığa öncülük eden din adamları, rahipler,
hahamlar, kahinler, beyler, paşalar, efendiler, üstadlar da birer
tâğuttur. Çünkü bu kişilere Allah’ın onayından geçmeyen yasalar
koyma yetkisi tanımışlardır. Bu yetkiyi üstlenenler ise ilâhi ölçüleri
çiğneyerek taşkınlık yapmışlar Allah’ın tekelindeki bir imtiyaz
olan egemenliği insanlara vermişlerdir. Bu tutum bir taşkınlık ve
kuralları çiğneme olayıdır. 99
Tâğutların Özellikleri
a- Müstağnilik: Kendilerini, zengin, yeterli, üstün görmeleri, 100
b- Zulüm: Haksızlık yapmayı bir hayat tam olarak sürdürmeleri,
101
c- Kurdukları sömürü düzenin korumak için ellerinden gelen
gayreti göstermeleri; kararlı, bilinçli olarak tuğyanı seçmiş olmaları,
102
d- Fesadı yaygınlaştırmayı bir kazanç vesilesi saymaları, 103
e- Maddi gücü elinde bulundurmak için her türlü haksızlığı
halkına reva görebilmeleri, istikbarı sürdürebilmeleri için halkın
zayıf kalmasına yönelik politikalar icra etmeleri. Örneğin
nüfus kontrolü ve güç kontrolü için bebekleri kesecek kadar
cânîleşebilmeleri. 104
Tâğut’a Kulluk
Tâğuta ibâdet etmekten sakınmak, mü’minlerin temel görevleri
arasındadır. Çünkü, Allah’ın dışındaki nesne, kişi, kurum vb.
ibâdet etmek, Rabbani yöneliş içerisindeki kişiliklere yakışmaz.
Zümer sûresi 17-18 âyette Tâğuta kulluktan kaçınmak ile sözün
en güzeline uymak arasındaki, uyma olayına dikkatimiz çekilmektedir.
Böylece Tâğutun insan ruhunda dolaşan belli belirsiz bir
duygu olmadığını, önemli bir tercihte somut bir şekilde karşısına
alınanın mücadele alanı olduğunu öğrenmekteyiz.
Nefsini tezkiye etmek isteyenler, sözlerin en güzeli olan ilâhi
bildirime uyarlar. Hayatlarını kötülükle, günahla çevrili insanlar
99 Bk. 4/Nisâ, 51-55
100 Bk. 96/Alak, 6-7
101 Bk. 53/Necm, 52
102 Bk. 11/Hûd, 27-32; 26/Şuarâ, 111-116; 71/Nûh, 71/7-25
103 Bk. 89/Fecr, 11-12
104 Bk. 28/Kasas, 4
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 39 -
ise Tâğutun günaha, kirliliğe çağıran sözlerine kulak verirler:
Tâğutun peşinden gidenler, onu öncü, yönetici dost (velî) olarak
kabul ettikleri için, ona ibâdet etmiş olurlar. 105
Tâğut ise kendisini velî edinenleri ateş çukuruna, nurdan
zulümâta götürüp karanlıklar içinde bırakıverirler. 106
Mâide sûresi 60. âyette “maymun ve domuz olun“ denilerek
Allah’ın gazabına uğrayan ehl-i kitaptan bazı kimseler, tâğuta
ibâdet etmekle suçlanmaktadırlar. Somut olarak onlar din adamlarına
tapmış değillerdir. Yani azgın, çizgiden sapmış ve hakka tecavüz
eden otoritelere, onlar, açıkça rükû ve secde yaparak kulluk
yapmıyorlardı. Fakat hahamlara kayıtsız şartsız itaat ettikleri için
bu durum kulluk olarak nitelendirilmekte ve yoldan sapmak şeklinde
anılmaktadır.
Kısaca tâğuta ibâdet edenler, Allah’ın indirdiklerine muhalefet
ettikleri için ilâhi adalet tarafından maymun ve domuz olmakla
cezalandırılmışlardır. Çünkü onlar, Allah’a düşmanlık, Allah’a
“cimridir“ diye iftira etmek, haram yeme konusunda yarışmak, günah
işleyerek tuğyanı hayatlarında kurumlaştırmak vb. şer eylemleri
işlemişlerdir. 107
Tâğut’a Kulluğun Somut Tezahürü: Hâkimliğine Başvurmak
Âyetlerde sözü edilen ehl-i kitaptan olup, Allah’ın önceden
indirdikleri yahut Kur’an’daki hükümler yerine başka bir sistemin
başka bir hüküm merciğinin hakemliğine başvurmak isteyen yahudiler
ve onların yardakçıları münafıklardır. Bu gruplar uymak istedikleri
hüküm kaynağını nevalarından olmakta böylece ilâhlığın
başta gelen yetkisini kendisine yakıştırdıkları için kendileri tâğut
ilan etmiş olmaktadırlar.
Münafıklar Allah’ın dininden meşruiyetini almayan bir kaynağın
hakemliğine başvurarak sonucu hüsranla bitecek bir maceraya
atılmış oluyorlar. “Şunları görmüyor musun? kendilerinin, sana ve
senden önce indirilene inandıklarını soruyorlar da, hakem olarak tâğuta
başvurmak istiyorlar. Oysa kendilerine onu inkâr etmeleri emredilmişti.
Şeytan onları iyice saptırmak istiyorlar.“ 108
Şeytan ve tâğut kelimelerinin ayrı ayrı kullanılmasından anlıyoruz
ki, tâğut şeytanın razı olacağı şekilde yeryüzünde egemenlik
105 Bk. 5/Mâide, 60
106 Bk. 2/Bakara, 257
107 Bk. 5/Maide, 60-65
108 4/Nisâ, 60
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 40 -
kuran insanlar anlamına gelmektedir. Ağızlarıyla inandıklarını
söyledikleri halde, hayat tarzı olarak başvuru kaynağı olan ilâhi
bildirgelere ters hareket edenler tâğuttur. Mü’minlerin görevi,
bunları dost tutmamak, inkâr etmektir. “İman edenler Allah yolunda
savaşırlar, inkâr edip küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde
şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.“ 109
Karanlığın Dostu Tâğutların, Kendilerini Temize Çıkarma Çabası
Allah’ın şeriatını bir yana bırakıp, başka bir kaynağın hakemliğine
başvuranlar, her zaman kendilerinin temiz oldukları iddiasında
bulunurlar ve hatta bu konuda kendilerini temize çıkarmak
için Allah’ın adını bile istismar ederler.
“Allah inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.
Kâfirlerin dostları da tâğuttur. (O da) Onları aydınlıktan karanlığa çıkarır.
Onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.“ 110
Tâğutlar karanlığa yolcu taşıdıklara halde dostlarına hayra, iyiliğe,
uzlaşmaya çağırdıkları mesajını vererek aldatmaya çalışırlar:
“Ya nasıl, elleriyle yaptıkları (kötülükler) yüzünden başlarına bir felaket
gelince, hemen sana geldiler de: “Biz sadece iyilik etmek ve uzlaştırmak
isledik“ diye Allah’a yemin ediyorlar.“ 111
İslâmî Mücadele Yöntemi Olarak Tâğut’u İnkâr
Küfrün kaynağı tâğut, imanın kaynağı ise Allah’tır. Tâğutu
inkâr bir mücadelenin İslâmîliğinin garantisi aynı zamanda başarısınında
teminatıdır. Çünkü Tâğutu inkâr edip Allah’a gönülden
inananlar Urvetu’l-Vuska’ya/kopmaz kulba yapışmıştır. Bu kulbun
yapışanını selamet sahiline ulaştıracağından kuşku yoktur.
“Dinde ikrah yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim
tâğutu inkâr edip Allah’a inanırsa muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir
kulba yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.“ 112
Tevhid ve adaleti hakim kılma mücadelesi, yeryüzünde görevlendirilmiş
bütün elçilerin ve mü’minlerin uymakla yükümlü, oldukları
bazı temel ilkeler üzerinde yükselir. Bu ilkelerin en başta
geleni tâğutu inkâr etmektir; İslâmî kimliğin toplumsal hayata
yansıyan bariz vasfı tâğuti otoriteye, bu otoriteyi temsil eden kurumlara
ve şahıslara açık bir red tavrına sahip olmasıdır.
109 4/Nisâ, 76
110 2/Bakara, 257
111 4/Nisâ, 62
112 2/Bakara, 256
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 41 -
Tâğut kavramı kendini yeterli ve Allah’tan bağımsız olarak
görüp azgınlaşan Allah’ın uluhiyetine (Hanlığına) ve Rabbliğine
karşı tuğyan İçinde olan her tür kişi ve kurumu kapsar. Bu yönüyle
açıkça şeytanın tarafında yer alan ve Allah’ın dininin yeryüzünde
ortaya çıkma biçimlerine ve nişanelerine (Örneğin; başörtü zulmü,
faiz yasağını alaya almak, hadleri alaya almak, ihramla, haccın rükunlarıyla
dalga geçmek) karşı savaş açan yerel ve evrensel dünya
sistemleri birer tâğuttur. Nasıl Firavun nüfusu kontrol ederek insanların
neye saygılı neye saygısız olması gerektiğini tespit ederek,
eline geçirdiği güçle şirk sistemini hakim kılarak tâğutlaştıysa
günümüzün Firavunları da geniş kitleleri, zayıf bırakarak, genel
servetten mahrum kılarak, sömürü politikalarıyla insanları esip
sindirmektedirler. Bu nitelikleriyle tâğut insan haysiyet ve onuruna
aykırı olarak zalim küfre dayalı bir sistemi göğüslere vesvese
vererek, şartlama yoluyla medya ve benzeri güçleri kullanarak,
yahut askeri kaba kuvvete zor ve şiddete dayalı olarak mahrum
kitlelere emperyalist sistemini dayatanlardır.
Tâğutu inkâr, sözde kalmaması gereken bizzat yaşamayı da
içeren bir şekilde egemenliğin tümünü Allah’a hasretmeyi gerektirir.
Tevhid kelimesinde Allah’tan başka tüm otoriteleri reddetmek
anlamına gelen “lâ“ demek nasıl Allah’a imanın bir ön şartıysa,
tâğutu inkâr da Allah’a yönelmenin bir ön şartıdır.
“Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde vardır.
Müjdele kullarımı. Onlar ki sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar,
işte onlar Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir. Ve onlar akl-ı
selim sahibidirler.“ 113
İslâmî kimliğin en belirgin vasıflarından biri tâğuti güçlere
karşı tavır almaktır. Allah’ın değil sistemin rızasını kazanmaya
çalışan sözde mukaddesatçı, muhafazakarlıkta ölçüsüz oluşumlar
İslâmîlik iddiasında bulunamazlar. Günümüzde İslâmîlik iddiasındaki
birçok oluşum mevcut şirk sistemine yaklaşımda ve kurduğu
yapısal ilişkilerde genelde tâğutla uzlaşmacı sentezci bir yaklaşımı
benimsemektedirler.
Uzlaşmacılık, İslâmî olmak iddiasındaki bir mücadelenin esası
olamaz. Devleti, “ebed-müddet“ olarak görüp adeta Allah’ın
hâkimiyetine ortak koşarak masum telakki etmek, yaptıklarını
sorgulamamak, hatta İslâm’a karşı açılmış bir savaşı sevap getiren
bir “ictihad“ olarak nitelemek, sorunu yöneticilerle ve yöneticilerin
uygulamalarıyla sınırlıymış gibi görmek, olsa olsa safdilliktir.
Devlet, şahısların iradelerinin üzerinde bir yapı ve işleyişe sahiptir.
113 39/Zümer; 17-18
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 42 -
Tâğuti bir karaktere sahip olan devleti “aynı gemideyiz“ edebiyatı
ile koruyucu, kollâyıcı pozisyon içerisine girmek son derece yanlıştır.
Bu tutum, 1960’larda İslâmî duyarlılığı olan kitleleri Missuri
Zırhlısından çıkan Amerikan askerlerini koruma ve kollama görevi
amacıyla, solculara karşı kışkırtan basiretsiz noktalara kadar uzanmıştır.
Mevcut şirk sistemini doğru tanımlamak, neye sahip çıkıp
çıkmamamız gerektiğini belirlemek için elzemdir. Missuri Zırhlısı
örneğinde görüldüğü gibi geleneksel anlayış ve yapılanmalarının
olumsuz mirasına dair önemli ipuçları vermektedir. Temelinde
iyi niyet bulunan birçok muhafazakâr yapı, adeta Allah’ın değil
tâğutun rızâsını kazanma kaygısıyla oluşturulmuştur.
Mevcut durumu ve câri sistemi kutsamaktan ötürü, geçmiş
yıllarda Kur’ani düşünce ve Kur’ani kavramların önü kapatılmıştır.
Müslüman isminin önüne sağcı, muhafazakar, mukaddesatçı,
milliyetçi vb. sıfatlar eklenmiştir. Dünya sisteminde faşizmin
moda olduğu yıllarda milliyetçilik sıfatı nasıl tâğutun bir dayatması
ise, Körfez Savaşı’ndan sonra kurulduğu iddia edilen “Yeni
Dünya Düzeni“nde de liberal, demokrat, sivil toplum gibi sıfatlar
tâğutun birer dayatmasıdırlar. Müslüman kimliğinin önüne böyle
bulandırıcı sıfatlar eklemek değiştirmek zorunda olduğumuz şirkin
değerlerine teslimiyete yol açar.
İslâmî mücadele evrensel ya da yerel, geleneksel ya da modern
tâğuti oluşumlara karşı net, tavizsiz, devrimci bir tavrı gerektirir.
Çünkü tâğutu inkâr Allah’a imanın bir ön koşuludur. Bu tavır
bütün peygamberlere emredilmiştir. Çünkü ilkelerin, zamanın
değişmesiyle, düşmanın farklılaşmasıyla hükmü ortadan kalkmaz.
Egemen şirk sistemi zamana ve zemine göre müslümanları çeşitli
yerlere yama olarak eklemek isteyecektir. Bu dayatmalar karşısında
tavizkar bir tutum sergilemek İslâmî ilkelerin tasfiyesine kadar
gidebilecek çıkmaz bir sokaktır.
Zamanın egemen güçleri, Peygamberimizle de ilkesel uzlaşılara
girmek istemiştir. Ancak Allah Teâlâ O’nun kalbini bu tür oyunlara
karşı sağlamlaştırarak sapmayı önlemiştir. “Onlar istediler ki sen
onlarla uzlaşasın da onlarda seninle uzlaşınlar.“ 114
Tâğutların sonu ateş çukurlandır: “Cehennem de durmadan gözetlemektedir.
Azgınlar (tâğutların) varacağı yerdir.“ 115
“Bu böyledir. Fakat azgınlara (tâğutlara) da en kötü bir gelecek
114 68/Kalem, 9
115 78/Nebe’, 21-22
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 43 -
vardır: Cehennem. Oraya girecekler. Ne kötü bir döşektir O!“ 116
Tâğut, tuğyanın bilinçli bir yayıcısı, zulmün ele basısı, lideridir.
Adaletin çağmalarına da ilkin tâğutlar karşı çıkarlar. Tâğutların tarih
boyunca geçerli bir özelliklerine Rabbimiz dikkatimizi çekerek,
İslâmî, mücadeleyi üstlenmek isteyen mü’minlerin işe, “tâğutu
inkâr“la başlamalarını emretmektedir. 117
Tâğutun Mahkemelerine Müracaat
Kur’an’da şöyle buyrulur: “(Ey Muhammed!) Sana indirilen
Kur’an’a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor
musun? Reddetmekle emrolunmuşken tâğuta muhakeme olmak
istiyorlar. Oysa şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak istiyor. Onlara:
‘Allah’ın indirdiğine (kitaba) ve Rasûle gelin (onlara başvuralım)’ denildiği
zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.“ 118
Tâğutun mahkemesine müracaatla ilgili bu âyetten farklı hükümler
çıkarılmakta ve farklı yorumlar yapılmaktadır. Bu âyette
dikkatimizi çekmesi gereken odak kelime, bana göre “yurîdûne/
isterler (istiyorlar)“ ifadesidir. Bir kimse İslâm devletinde bile yaşasa,
sadece tâğutun hükümleriyle muhakeme olmak istese bu isteğiyle
küfre girmiş olur. Tersine; bir kimse istemeden böyle bir mahkemede
muhakeme olsa bu, küfür olmaz. Meselâ bir müslümanı
polisler evinden alıp götürüyorlar. Sonra mahkemeye çıkartıyorlar.
Bu, elbette küfür de değildir, haram da değildir. Zulmen mahkemeye
çıkarılmak. Benzer şekilde bir zulümle karşı karşıya kalsa ve
hakkını İslâmî bir kurum (Allah’ın hükmüne göre işleyen bir İslâm
mahkemesi) olmadığı için müslümana has şekilde alamıyorsa, zulme
rıza göstermenin de haram olduğunu değerlendirip bir zulmün
def edilmesi için (başka alternatif bulamadığı için) istemeye
istemeye mahkemeye gitmesi yukarıdaki âyetteki tehdidin içine
insanı koymaz diye hükmedilebilir. Ama bu husus kişinin gönlünün
tatmin olmasına bağlıdır. Hadiste “Fetvayı alsan da kalbine danış“
buyrulmaktadır. Mümkün ki, azimet-ruhsat ayrımı yapılabilir.
İslâm’ın temel ilkelerinden biri, tâğutu reddetmek olduğu kadar,
bir diğeri zulme engel olmaktır. Zulüm, ancak mahkeme yoluyla
engellenebiliyorsa, dinin ölçülerine uymak kaydıyla ondan
yararlanılabilir. Delil, hilfu’l-fudûl kurumudur.
Hilfu’l-Fudul nedir, bu konuya açıklık getirelim:
116 38/Sâd, 55-56
117 Fevzi Zülaloğlu, Haksöz-Haber
118 4/Nisâ, 60-61
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 44 -
Hılfu’l-Fudûl
Hılfu’l-Fudûl; Zulme karşı İslâm öncesi Arapların yaptığı Hz.
Peygamber’in de katıldığı antlaşma demektir.
Bütün cahili toplumlar gibi İslâm öncesi Arap toplumu da kuvvet
sahibi zorbaların hâkim olduğu, zulüm ve haksızlığın kol gezdiği
bir toplumdu. Fil olayının yirminci yılında Ficâr savaşı olarak
adlandırılan kanlı kabile kavgalarından sonra Mekke’de hiçbir yabancı
ve koruyucusuz kimsenin mal, can ve namus güvenliği kalmamıştı.
İşler çığırından çıkmıştı. Yabancı tacirlerin malları alınır,
parası ödenmezdi. Hac için gelenlerin hoşa giden kadın ve kızları
zorla ellerinden alınır, kimsenin feryadına kulak asılmazdı.
Böyle bir ortamda Yemen Zebid kabilesinden bir adam
Mekke’ye satmak için bir deve yük mal getirmişti. Mekke’nin ileri
gelenlerinden As b. Vail, Zebidî’nin mallarını almış fakat parasını
ödememişti. Zavallı Zebidî parasını almak için Mekke’nin güçlü
ailelerine başvurdu ise de bir sonuç alamadı. Başvurduğu kimseler
yardım etmek bir yana, aşağılayarak kovmuşlardı adamı.
Uğradığı zulümden bağrı yanan Zebidî, bir sabah Ebu Kubeys
dağına çıkarak Kâbe çevresinde toplanan Mekke halkına, “ey Fihr
halkı“ hitabıyla uğradığı zulmü şiir biçiminde haykırdı. Bunun
üzerine Hz. Peygamber’in amcası Zübeyr bir daha böyle olayların
tekrarlanmasını engellemek düşüncesiyle girişimlerde bulundu.
Kendisine katılan Hâşim, Muttalib, Zühre, Esed, Hâris ve Teymoğullarının
ileri gelenleri ile birlikte Mekke’nin zengin ve saygı değer
adamlarından Abdullah b. Cud’an’ın evinde toplandılar. Uzun
görüşmelerden sonra Mekke’de hiçbir yabancı ve yerli kimsenin
zulme uğramasına meydan verilmemesi, hakları alınıncaya kadar
mazlumların yanında hareket edilmesi yolunda karar aldılar.
Yakubî’ye göre antlaşma şu şekilde gerçekleştirildi:
Abdulmuttalib’in kızı Atike veya Beyda ortaya hazırladığı bir çanak
koku koydu. Oradakiler birer birer ayağa kalkıp elini çanaktaki
kokuya batırarak, “Vallahi, bundan böyle Mekke’de yerli olsun,
yabancı olsun, zulme uğramış hiçbir kimse bırakmayacağız. Zulme
meydan vermeyeceğiz. Mazlumlar zâlimlerden haklarını alıncaya
kadar mazlumlarla birlikte hareket edeceğiz. Denizlerin bir kıl
parçasını ıslatacak suları kalmayıncaya, Hira ve Sebir dağları yerlerinden
silinip gidinceye, Kâbe’ye istilam ibâdeti ortadan kalkıncaya
kadar bu ahdimizde sebat edeceğiz“ diye and içtiler.
Bu antlaşma, daha önceki zamanlarda aynı amaçla Cürhüm
ve Katura kabilesinde Fadl ve Hidayl adlı birkaç kişinin
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 45 -
yaptıkları andlaşmaya çok benzediği için onların adına izafe edilerek
“Fadl’ların andlaşması“ anlamındaki “Hılfu’l-Fudûl“ olarak
adlandırılmıştır. Fudûl kelimesi “fazlalık şey“ anlamına da gelmektedir.
Bu antlaşmayı yapanlar zulmedenlere fazladan zulmen
alınan mallarını geri vermek üzere yemin ettikleri için bu isimle
anılmıştır da denilir.
Andlaşmaya katılanlar ilk iş olarak As b. Vail’in kapısı önüne
dikilmiş ve ondan Zebidî’nin hakkını almışlardır. Daha sonra da
benzeri olaylarda zulmün ortadan kaldırılması yolunda başarılı
girişimleri olmuştur. Bunlara örnek olarak anılan iki olay şöyledir:
Has’am kabilesinden birisi kızı ile birlikte Hac için Mekke’ye
gelir. Mekke’nin güçlü kişilerinden Nübeyh b. Haccac çok beğendiği
kızı babasının elinden zorla alarak evine kapatır. Kızını kurtarmak
için çırpınıp duran adama Hılfu’l-Fudûl’a başvurması tavsiye
edilir. Adamın başvurusu üzerine hemen Nubeyh’in evi kuşatılır
ve çaresiz kalan zalim, kızı babasına teslim eder.
Sumale kabilesinden bir tacir mallarını bir kısmını Mekke reislerinden
Ubey b. Halef’e satar. Ancak Ubey üzerinde anlaştıkları
bedeli tacire ödemez. Hılfu’l-Fudûl’a başvuran adama, “şimdi sen
hemen Ubey’e git ve ona Fudulî’lerden geldiğini, ödemeyi derhal
yapmazsa biıim gelişimizi beklemesini söyle“ derler. Bu haber
Ubey’e ulaşınca vakit geçirmeden adamın parasını öder.
“Fadl’lar Andlaşması“na, o zaman yirmi yaşlarında olan Rasûl-i
Ekrem (s.a.s) de katılmıştır. Ahmed b. Hanbel’in rivâyetine göre
Hazret-i Peygamber bu antlaşma hakkında şöyle demiştir: “Abdullah
b. Cud’an’ın evinde yapılan And’da ben de bulundum. Bence o and
kırmızı tüylü bir deve sürüsüne malik olmaktan daha sevgilidir. O zaman
Haşim, Zühre ve Teym Oğulları, deniz bir kıl parçasını ıslatacak kadar suya
malik oldukça mazlumlarla birlikte bulunacaklarına and içmişlerdi. Ben
ona İslâm devrinde bile çağrılsam icabet ederdim.“ 119
Andlaşmaya katılanlar sonradan aralarına başka kimseleri
alamadıkları için onların ölümüyle “hılfu’l-fudûl“ son bulmuştur.
Fakat fiilen devam etmese de yıllarca sonra bile hılfu’l-Fudûl’dan
söz etmek zâlimleri korkutmaya yetmiştir. Nitekim Muaviye’nin
yönetimi döneminde Medine valisi Velid b. Utbe, bir meseleden
dolayı kendisine zulmetmeye kalkışınca Hazreti Hüseyin, “vallahi,
ya adalete riâyet eder hakkımı verirsin, yahut kılıcımı sıyırarak
Rasûlullah’ın Mescidi’nin kapısına dikilir halkı Hılfu’l-Fudûl’a davet
ederim.“ diyerek onu tehdit etmiştir. Bunu duyan Abdullah b.
119 Ahmed b. Hanbel, I,190, 193
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 46 -
Zübeyr, “Vallahi, eğer Hüseyin böyle bir davette bulunacak olursa,
ben de kılıcımı çeker, ona adalet üzerine hakkı verilinceye kadar
onunla birlikte ayaklanırım, yahut hep ölürüz“ demiş, buna daha
başkaları da katılınca Velid çaresiz Hazreti Hüseyin’e hakkını teslim
etmiştir. 120
Bir müslüman, günümüz şartlarında mahkemede kendini savunabilir.
Mahkemeye zorla çıkarılabilir. Çıkmak zorunda bırakılabilir.
Bu konularda şirk ve haram olduğu kesin olan şeylerden
sakınmak kaydıyla mahkemelerden yararlanabilir. Aynen belediyeden
yararlandığı gibi. Esnafın vergi karnesini işyerine asıp ondan
yararlanması (ceza gibi zararlardan korunması) gibi.
Bütün bunlar yasak kapsamına girme ihtimali olan hususlar
olduğu için sonra da istiğfar ve tevbe etmesi, aynı zamanda İslâmî
devlet için çalışması ve bu tür İslâm açısından riskli şeyleri zorlayan
gayri İslâmî düzene tavır alması (varsa, bu konudaki) günahlarına
kefaret için terk edilmemesi gereken önemdedir.
Ama adalet bekleyerek, mecbur olmadan, çok büyük bir zararın
def’i gibi bir zaruret bulunmadan tâğutların mahkemesine
müracaata caiz demek çok zordur.
Sözün özü: zarar büyükse, zarardan/zulümden sakınmak için
hilful fudul örnek alınabilir. Bu ifadeler, kesinlikle bir fetva mahiyeti
taşımaz. Mü’minler, kalbine danışmalı ve kendileri karar vermelidir.
Şirk Toplumunda İslâmî Hayat
(Tâğutun Mahkemesine Gidenin Durumu)
Özellikle devlet düzeninde şirkin hâkim olması hayata dair
birçok sorunları da gündeme getirmektedir. Zira bugün halkı yönetenler
hiçbir hususta Allah’ın indirdiklerine itibar etmiyorlar.
Bundan dolayı birçok noktada olumsuz şeylerle karşılaşabiliyoruz.
Bunlardan biri, günümüz tâğutlarının mahkemelerinde muhakeme
olmaktır. Acaba günümüz tâğutlarının mahkemelerine yapılan
her türlü müracaat sahibini dinden çıkaran bir amel midir?
Müslüman bir kimse elindeki tüm imkânları kullanarak bu
mahkemelere muhakeme olmaktan kaçınmalıdır. Özellikle davetçiler
bu konuda çok titiz davranmalıdır. Zira onlar toplumun içinde
örnek alınan şahsiyetlerdir.
Ancak, bir Müslümanın büyük bir malı gasp edilmişse ve
120 Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 440-441
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 47 -
tâğutun muhakemesine gitmeksizin uğradığı zararı kaldırma
gücü yok ise bu durumda tâğutun muhakemesine başvurabilir.
Çünkü bazı ihtiyaçlar zaruret durumundadır.
Bir de büyük miktardaki bir malın gasp olunması bir tür ikrah
mânâsını taşır. Dolayısıyla böylesi bir durumda bu mahkemelere
başvuran kişiler küfre girmezler.
Bir kişi Şeyh Abdurrazzak Afifi’ye böyle bir soru yöneltmiştir.
O da cevaben şöyle demiştir: “Müslüman gücü yettiği kadar
tâğutların mahkemesine başvurmasın. Şâyet başka bir alternatifi
yoksa başvurabilir. Hatta Seyyid Kutup, Mısır’da Muhammed Kutub
kanun dışı olarak yakalanınca mahkemeye başvurmuştur.“ 121
Fakat Şeyh Hamid bin Atik, Şeyh Süleyman bin Sehman gibi
bazı âlimler “inkâr etmekle emrolundukları halde tâğuta muhakeme
olmak istiyorlar“122 âyetinin zâhirine bakarak hiçbir şekilde tâğutun
mahkemelerine muhakeme olmayı caiz görmemişler.
Hâlbuki bu âyetin nüzul ortamında İslâm şeriati hâkim idi ve
o zamanın atmosferi ile bizim içinde bulunduğumuz ortam bir
değildir. Zira bizim içinde bulunduğumuz ortamda İslâm şeriati
hâkim değildir. Her iki ortamın arasındaki bu büyük farkı görmezlikten
gelerek birbirine kıyas yapmak kıyas-ı maal fârıktır. (Yani
ilgisiz şeylerin birbiri ile kıyaslanmasıdır.)
Ayrıca Rasûlullah (s.a.s.) mazlumların hakkını korumak için
müşriklerin kurmuş olduğu müesseseye iltica etmeyi, sığınmayı
caiz görmüştür.
İmam Ahmed’in Musned’inde ve Müstedrek’te geçen bir
rivâyette Rasûlullah (s.a.s.) “Çocukken amcalarımla birlikte Hılfu-l
Mutayyibin’e şâhit oldum. Bana kırmızı develer verilse bile bu anlaşmayı
bozmam“ buyurmuştur.
Yine mürsel olarak gelen bir başka rivâyette ise “Şâyet bugün o
anlaşmaya çağrılsam giderdim“ buyurduğu nakledilmiştir.
Konuya dair Şeyh Muhammed bin İbrahim şöyle der: “Helâlı
haram, haramı helâl kılma konusu olmadığı müddetçe aşiret reislerine
sulh yapmak için başvurulabilir. Fakat hüküm vermek için
başvurmak caiz değildir. Zira aşiret reislerinin çoğu cahil insanlardır.
Onlara tahakküm yetkisini vermek tâğuta muhakeme olmaktır.“
123
121 Münir Gadban, Hareket Metodu, s: 74
122 4/Nisâ, 60
123 Fetvalar, 12/292
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 48 -
Maalesef bu taksimatlardan habersiz olan bazı cahil kişiler
mahkemeye giden herkesi tekfir ederler. Hatta bazıları işi iyice
abartarak tâğutun karakollarına gidenleri de tekfir ederler. Kişinin
bu karakola niçin gittiğini araştırma gereği bile duymazlar.
Dolayısıyla İslâm’ın caiz gördüğü bir şeyi yasaklar, İslâm’ın
genişlettiğini darlaştırırlar. Kişinin içinde bulunduğu zamana ve
zemine bakmadan kendileri gibi düşünmeyen herkesi tekfir ederler.
Bu yaptıklarıyla âlimlerin içtihadına hayat hakkı tanımazlar.
Kur’an’dan ve sünnetten bazı âyet ve hadisleri kendi düşüncelerini
doğru göstermek uğruna istismar ederler. 124
Tâğuta Küfür, Tâğutun Yaptığı İyilikleri İnkâr
Edip Görmezden Gelmeyi de Kapsar
Bakara 256’daki âyet: “Fe men yekfur bi’t-tâğuti / Kim tâğuta küfrederse…“
diye başlıyor. Âyette geçen “tâğuta küfretmek“ nasıl
olur ve neleri kapsar? Bu soruyu cevaplamak için “küfür“ nedir,
onu tahlil etmek gerekir.
Küfür, “ke-fe-ra“ fiil kökünden masdar olup, lügatta ‘bir şeyi
örtmek’ demektir. Bu anlamıyla tohumu toprağa eken ve böylece
onu örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için
kınına, karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta
da kâfir denir. Bazı ibâdetler ve tevbe de birtakım günahları örttüğü
için bunlara da keffare(t) denilmiştir. Kâfir kişi de Allah’ın
varlığını, âyetlerini, nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten,
bilmezlikten gelip inkâra gittiğinden bu ismi almıştır. Küfür kelimesi,
Türkçe’de inkâr kelimesiyle karşılanır. Küfretmek; inanmamak,
inkâr etmektir.
Kur’an, imana yüklediği tüm anlamların zıtlarını küfür kelimesine
yüklemiştir. Zaten küfür de, bir inançtır; olumsuz bir inanç.
Göğüsler iman için açıldığı gibi, küfür için de açılır. 125
“Küfür“, “iman“ın zıddıdır. Küfrü tanımak için zıddı olan imanı
tanımak gerekir. İman, emn kökünden bir mastardır. Sözlük anlamı,
birini sözünde tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek itimat
etmek, gönülden benimsemek, güvenmek/güvenilmek anlamlarına
gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu aşağı yukarı karşılar.
Demek ki küfür de “birini sözünde tasdik etmemek, onaylamamak,
kabullenmemek ona itimat etmemek, onu gönülden
benimsememek, ona güvenmemek demektir.
124 Alaeddin Palevî, Mühim Soruların Cevabı, s. 160 -161
125 16/Nahl, 106
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 49 -
Küfür kelimesinin yukarıdaki anlamından yola çıkarak,
“tâğuta küfretmek“, tâğutun varsa nimetlerini veya hükümlerini
görmezlikten, bilmezlikten gelip inkâr etmek gerekiyor, demek
zorundayız. Buraya kadar küfür kelimesinin salt lügat anlamından
çıkan zarûri bilgileri aktarmış olduk. Kelimenin bu anlama
geldiğinden “tâğuta küfür“ kavramını bu doğrultuda şöyle açıklamamız
gerekir:
Tâğuta nasıl küfredilir, tâğutun neyini, nesini inkâr edip örteceğiz,
neyi yok sayacağız? Tâğutun kendisini yok saymak, görmezlikten
gelmek, onun varlığını inkâr etmek kast edilmiş olabilir
mi? Hayır, olamaz! Çünkü tâğutun varlığını kabul edecek ki, onun
hükümlerinin veya mahkemelerinin varlığını anlasın ve kanunlarını
ve mahkemelerini kabul etmesin.126 Varlığını kabul edecek ki,
ondan (tâğuta kulluktan) kaçınsın. 127
Küfür, aynı zamanda nimetleri inkâr, iyilikleri görmezlikten
gelmek, yani nankörlük demektir. Kur’ân-ı Kerim’de tam 30
âyette küfür kelimesi, nankörlük anlamında kullanılır. Nankörlük,
nimete karşı küfür, iyilikleri örtmek, nimeti ve yardımı inkâr etmek,
yok saymak demektir.
Nankörlük kelimesi dilimize, Farsça’dan geçerek yerleşmiş bir
kelimedir. Arap dilinde nankörlük; “küfrân“ ya da “küfrânü’nnimeti“
kelimeleriyle ifade edilmektedir. Nankör kimseye de
“kâfirü’n-nimeti“ denilir. Nankörlük; bir insanın başka bir insana
karşı ya da Rabbine karşı nankörce davranmasına göre iki yönden
ele alınabilir. İkinci tür nankörlük, insanın Rabbine karşı olan
nankörlüğüdür. Zira bunda, insanın küfre girme ihtimali büyüktür.
Her ne kadar küfür ile nankörlük ilk bakışta birbirlerinden tamamen
farklıymış gibi görünseler de aralarında çok yakın bir benzerlik
vardır. Birincisinde; Allah’ın varlığını, birliğini ya da inanmamızı
emrettiği hükümlerini inkâr etme söz konusudur ki, bu açıkça
küfürdür. Allah’ın verdiği nimetleri inkâr etmek, onları unutmaya
çalışmak ya da unutmuş görünmek de haddi zatında küfürdür.
Zira her iki durumda da, ikrar edilmesi vacib olan hakikatleri inkâr
etme söz konusudur.
Kur’ân-ı Kerim’de, insanların Allah’a karşı nankörlüğünden
söz edilirken, “nankör“ ve “nankörlük“ kelimelerinin, “küfr“
kelimesiyle ifade edildiğini görüyoruz: “...Nankörlük ettikleri için
(bimâ keferû) onları işte böyle cezalandırdık. Biz, nankör (kefûr) olandan
126 4/Nisâ, 60
127 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 50 -
başkasını cezalandırır mıyız?“ 128
“Yanında kitabdan bir ilim olan kişi; sen yerinden kalkmadan önce
onu sana getirebilirim, dedi. Süleyman tahtı yanına yerleşivermiş görünce;
bu, şükür mü edeceğim yoksa küfür (nankörlük) mü edeceğim diye
beni sınayan Rabbimin lütfundandır. Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş
olur, nankörlük eden de (ve men kefera) bilsin ki Rabbim Ganî’dir,
Kerîm’dir.“ 129
“Allah, size güven ve huzur içinde olan bir kasabayı misâl verir; her
taraftan oraya bolca rızık geliyordu. Ama Allah’ın nimetlerine nankörlük
ettiler (keferat bi-enumi’llâh). Bu yüzden Allah onlara, yaptıklarına karşılık
açlık ve korku belâsını tattırdı.“ 130
Yukarıdaki âyet meallerinin ilkinde geçen “nankörlük ettikleri
için“ sözü, Kur’an’daki “bimâ keferû“ kelâmının mealidir. “Nankör“
kelimesi de “kefûr“ sözünün mealidir. Aynı şekilde, ikinci ve üçüncü
âyetlerde geçen “nankör“ ile “nankörlük“ kelimelerinin tümü,
“küfr“ kelimesinin türevleridir. 131
İşte, Farsçadan Türkçeye geçtiği şekliyle nankörlük demek
olan Kur’an ifadesi olarak “küfür“ Kur’an’daki ikinci anlamıyla nimeti
tanımamak demektir. Nimetleri inkâr, iyilikleri görmezlikten
gelmek demektir. Kur’ân-ı Kerim’de tam 30 âyette küfür kelimesi,
işte bu anlamda, nimeti görmezlikten gelme, yani nankörlük anlamında
kullanılır. Dolayısıyla, Kur’an’da 30 âyette geçen “küfür“
kelimesi, “nimete karşı küfür, iyilikleri örtmek, nimeti ve yardımı
inkâr etmek, yok saymak“ anlamında kullanılmıştır. Kur’an’ın en
doğru tefsiri yine Kur’an’la yapılır. Kur’an’daki “Tâğuta küfür“132
kelimesinin tefsiri de, Kur’an’dan yola çıkarak; “iyilikleri örtmek,
nimeti ve yardımı inkâr etmek, yok saymak“ olduğunu rahatlıkla
söyleyebiliriz.
“Tâğuta küfür“ kavramını başka türlü izah etmek zordur. Eğer
buradaki “küfür“ kelimesinden “red, reddetmek“ anlamı kast edilseydi,
“redd“ kelimesi kullanılırdı. Bilindiği gibi reddetmek anlamındaki
“redd“ kelimesi Arapça’dır ve Kur’an’da (türevleriyle
birlikte) tam 62 yerde kullanılmıştır. Başka yerde kullanılan “redd“
kelimesi, Bakara 256’da kullanılmamış, “küfür“ kelimesi kullanılmıştır.
Demek ki, buradaki küfür kelimesini “redd“ anlamı vermek
doğru değildir. Zaten Kur’an’da diğer âyetlerde de “küfür“
128 34/Sebe', 15-17
129 27/Neml, 40
130 16/Nahl, 112
131 Halid Erboğa, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 50-51
132 2/Bakara, 256
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 51 -
kelimesi, redd anlamında kullanılmamıştır ki, bu âyette kullanılmış
olsun. Ama küfür kelimesi, Kur’an’da tam otuz yerde “nimetleri,
iyilik ve yardımları yok saymak, iyilikleri örtmek, inkâr etmek“
anlamında kullanıldığına göre, bu âyette de o anlamda kullanılmıştır
diyebiliyoruz.
Kur’an, bizden tâğutların iyiliklerini örtmemizi, onların yardım
ve iyiliklerini görmezden gelip yok saymamızı, yani inkâr etmemizi
istemektedir. Kur’an bunun örneğini de bizzat kendi tavrıyla
gösterir. Meselâ Kur’an, bazı (tâğut olmayan) kâfirlerin bazı
olumlu taraflarını ifadeden kaçınmaz: “Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki,
ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iâde eder...“133
İçki ve kumar hakkında da benzer tavır takınılır: “Sana şarap ve kumar
hakkında sorarlar: De ki: ‘Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar
için birtakım faydalar vardır. Ancak, her ikisinin de günahı faydasından
daha büyüktür...“134 Fakat Kur’an, hiçbir âyette tâğut kategorisine
giren İblis’in, şeytanın, Firavun, Nemrud, Ebû Cehil gibi şahısların
olumlu taraflarından bahsetmez. Onların iyi taraflarını örter, yok
sayar.
Kur’an, onların hiçbir iyiliğini görmezlikten gelerek örnek olduğu
gibi, bizim de tâğutlar konusunda benzer tavır takınmamızı,
onların iyiliklerini örtmemizi, yani küfredip inkâr etmemizi istiyor.
Çünkü o tâğutlar, sıradan kâfir gibi değildir. Biz, tâğut olmayan
kâfirlerin olumlu yönlerini anlatabiliriz. Ama tâğutların asla.
Çünkü onlar, yüz binlerce belki milyonlarca insanın şirke düşmesine,
Allah’a isyan etmesine ve Cehenneme doğru adım atmasına
insanları teşvik ediyorlar, hatta zorlayıp yönlendiriyorlar. Kişileri
Allah’ın indirdiği kanunlardan mahrum bırakıyor, kendi kafalarından
çıkardıkları hükümlerle insanlara hükmederek onları Allah’ın
azâbına sürüklüyorlar. Böyle büyük cinâyetler işleyen tâğutların
insanlara dünyevî yönden bazı faydalar sağlaması gündeme getirilecek
önemde midir? O küçük faydaların gözönüne getirilip
inkâr edilmemesi, o tâğutların büyük cinâyetlerini örtbas etmeye
götürebilir. Kanserden can çekişen bir adamın ayağındaki mantarla
uğraşmak veya binlerce adam öldürmüş seri katil bir canavar
kişinin bu cinâyetlerini görmezden gelip dilenciye verdiği yardımı
öne çıkarmak gibi bir şeydir bu.
Kur’an, o yüzden sıradan kâfirlerden ayrı “tâğut“ kavramından
bahseder ve bu özellikteki insanlara karşı tavır almamızı, onları
(yaptıkları iyilikleri) inkâr etmemizi emreder. Bunu iman için
133 3/Âl-i İmrân, 75
134 2/Bakara, 219
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 52 -
bir esas kabul eder. Bu imanî esası çok iyi anlayan peygamberlerden
hiçbiri, kendi dönemlerindeki tâğut saydıkları yöneticileri
en küçük çapta olumlu bir özellikleriyle zikretmemişler, onların
hep kötülük odakları olduğunu bildirip onlarla hep mücadele etmişler.
Sadece kendileri onlara tavır almakla yetinmemişler, kavimlerine
onlara kulluktan, yani itaatten kaçınmaları gerektiğini
ısrarla hatırlatmışlardır: “Andolsun ki, Biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet
edin, tâğuttan (tâğuta kulluktan) kaçının’ diye (tebliğat yapması için) bir
peygamber gönderdik.“135 Tâğutların bazı iyi taraflarını gündeme
getiren kimse, nasıl tâğuttan kaçınır? Allah’a karşı bu kadar azgınlaşan,
tuğyan eden tâğutun iyi tarafı olduğu nasıl kabul edilir?
Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen tâğutlar, sadece kâfir değil,
aynı zamanda zâlim ve fâsıktırlar. 136
Kur’an’da iki çeşit yönetici vardır. Biri, hoşlanmadığımız durumlarda
bile itaat etmek zorunda olduğumuz, Allah’ın indirdiğiyle
hükmeden bizden olan yönetici, yani “ulu’l-emr.“137 İkincisi,
hiçbir halde itaat edemeyeceğimiz, onun iyi taraflarını bile kabul
edemeyeceğimiz kötülük odağı, şeytanın siyasal versiyonu “tâğut“.
İşte bu ikinci yöneticiyi aynı zamanda inkâr etmemiz, iyiliklerini
örtmemiz iman için şart koşuluyor.138 Güne kâfirlere ültimatomla
başlamamız Peygamberimizin sünneti: Her sabah ilk işimiz namaz
kılmak. Sabah namazının ilk kıldığımız sünnetinin ilk rekâtında
Fâtiha’dan sonra “Kâfirûn“ sûresi okumak sünnettir. Bu sûrede
“De ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam sizin taptıklarınıza… Sizin dininiz size, benim
dinim bana!“139 Günümüzü de benzer bilinçle kapatıyoruz: Gece,
en son kıldığımız namaz yatsıdan sonra vitir namazı. Onun da en
son rekâtında okuduğumuz kunut duası. Bu duada “ve nahlau
ve netrukü men yefcuruk“ diye Allah’a söz veriyoruz. Yani diyoruz
ki: “(Ey Allah’ım!) Biz Sana isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan)
kişiyi (yönetimden, liderlikten) hal’ edip alaşağı ederiz, onu kendi
haline terk ederiz.“ Nahlau (hal’ ederiz) derken kullandığımız
hal’ kelimesi, “ehl-i hal’ ve’l-akd“ denilen yöneticiyi azletme ve
yeni bir yönetici atama konusunda ehil olan şahısların yaptığı iştir.
“Yöneticiyi makamından indirmeye, alaşağı etmeye“ hal’ etme
denir. Ve netruku: Terk ederiz, onu yardım(cı)sız bırakır, onunla
ilişkilerimizi keseriz, ona destek olmayız, onu inkâr ederiz. Dikkat
edilirse, Allah’a isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan) kişiyi, sadece
bu vasıflarıyla hal’ etme sözü veren müslüman, yüz binlerce insanı
135 16/Nahl, 36
136 5/Mâide, 44, 45, 47
137 4/Nisâ, 59
138 2/Bakara, 256
139 109/Kâfirûn, 1, 2, 6
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 53 -
Allah’a isyan etmeye sevk eden, onların fâsık ve fâcir, hatta müşrik
olmasına zorlayıp yönlendiren tâğutlara karşı haydi haydi hal’
etme sözü vermiş olacaktır. İşte, bizim namazımız bile tâğutlara
bir ültimatom ve onlara karşı nasıl tavır takınacağımıza dair bir
ahid ve söz verme, bir siyasî bilinçtir.
“Andolsun Biz, her toplum içinde: ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan kaçının’
diye bir elçi gönderdik.“140 Bu âyette “tâğut“, ibâdet konusunda
Allah’ın karşısına konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir.
Şu âyette ise, tâğuta ibâdetten sakınan ve Allah’a yönelen kimsenin
müjdelenmesi istenmiştir: “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve
Allah’a yönelenlere müjde var.“141 Şu âyette de, tâğuta ibâdet edenler
şiddetle kınanmaktadır: “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü
olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından
maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte onların yeri
daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.“142
Nedir tâğut? “Tâğut“ kelimesinin kökü “tuğyan“dır. Tuğyan,
isyanda haddi aşmak, azmak, zulmetmek, sapmak, ölçüsüz şekilde
hareket etmek, büyüklenmek anlamlarına gelir. Tâğut; şeytana,
putlara, Allah’tan başka tapılan her varlığa, insanı azdıranlara,
insanları haktan ve hidâyetten saptıranlara, hayır yolundan men
edenlere, haddi aşanlara, küfür ve dalâlette önderlik edenlere,
gaybdan haber verdiğini ileri süren kâhinlere/medyumlara, insanların
Allah’a ibâdet etmelerine ve İslâm’ı yaşamalarına engel
olanlara denir. Put olsun, ağaç olsun, insan veya hayvan olsun,
Allah’tan başka tapınma konumunda olan her şey; kanunlarında
Allah’ın dinine karşı sınırı aşan zâlim yönetici ve Allah’ın indirdiği
hükümlerin gayrisiyle hükmeden idareci; İslâm şeriatine uymayan
bütün metod, düşünce, fikir, ideoloji, pozisyon, âdet, gelenek ve
görenekler tâğut kapsamına girer. Ayrıca tâğuttan hoşnut olup
ona bağlanan, tâğuta kulluğa çağıran, tâğutun dâvet ettiği şeye
sahip çıkan da kendi sapıklığı içinde tâğuttur.
Kur’ân-ı Kerim’de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda
şu sonuca varırız: Kulu Allah’a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan,
Allah ve Rasûlüne itaatten alıkoyan ve çeviren her şey
tâğuttur. Tâğut; hakkı ezmeye çalışan, Allah’ın kulları için çizdiği
sınırları çiğneyen her kimse veya her nesnedir. Allah ile bağlantısı
olmayan her program ve Allah’a bağlanmayan her çeşit düşünce,
sistem, edep ve alışkanlık; otoritesini Allah’ın sisteminden almayan
140 16/Nahl, 36
141 39/Zümer, 17
142 5/Mâide, 60; Ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda Bak. 2/Bakara, 256,
257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 16/Nahl, 36
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 54 -
her idare, Allah’ın otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine düşman
olan her şey tâğuttur.143
Allah’a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi,
o kimseye ibâdet etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur.
Mevdûdi, tâğut kelimesini şöyle izah eder: “Tâğut, Allah’a karşı
azan, isyan eden, kulluk haddini aşarak kendisi için ulûhiyet ve
rubûbiyet iddiâsına kalkışan her şahıs, zümre ve idareye denir.
Tâğut, Allah’a karşı haddi aşan ve zulmeden her türlü üstünlük,
otorite, başkanlık veya komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü
yerine getirir; kullarını zorla, aldatmakla yahut kötü yollarla kendine
itaate çağırır. Kişinin bu türlü otoriteye, başkanlığa, liderliğe
boyun eğmesi ve ona tapması tâğut için bir ibâdettir.144
Kur’an’a göre tâğut; Allah’ın, dininin, elçisinin ve kitabının
karşısına konulan, Allah yerine tapılan, İslâm’ın hükümleri, emir
ve yasakları, helâl ve haramları yerine ikame edilen, Hz. Muhammed
(s.a.s.)’in yerine önder seçilen, Kur’an düşüncesi, inanç ve
hayat tarzı yerine başka düşünce, inanç, hayat ve yönetim biçimi
koyan, hayata geçiren, bunlara öncülük eden ve uyulan her insanın,
her sistemin ortak adı ve sembolüdür.
Buna göre tâğuta ibâdet, Allah’tan başka şeytan, insan, önder,
kâhin gibi canlı ve cansız varlıklara, Allah’a isyan anlamına
gelecek şekilde itaat etmek, boyun eğmek, Allah’ın hükmü yerine
Allah’tan başkalarının hükümlerini kabul edip isteyerek uygulamak
demektir ki bu, insanı şirke, küfre götürür.
Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz.
Tevhid’in şartı, Allah’a imandan önce tâğutları reddetmek,
onları tanımamaktır. Bu durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir:
“Artık kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, kopmayan sağlam kulpa
yapışmış olur.“ 145
“Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik
diye boş iddiâda bulunanlara bakmaz mısın? O azgın şeytana, tâğûta
muhâkeme olmak, onun hükümlerini kabul etmek istiyorlar. Hâlbuki onu
tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan ise onları çok uzak bir sapıklığa
düşürmek ister. Onlara, ‘Allah’ın indirdiği Kur’an’a ve Peygamberim hükmüne
gelin’ denildiği zaman münâfıkları görürsün ki, senden düşmanca
bir dönüşle yüzçevirirler.“ 146 “... Hüküm (hâkimiyet, egemenlik ve kanun
koyma hakkı) ancak Allah’ındır. Ve O yalnız, sadece Kendisine kulluk ve
143 Muhammed Kutub, Lâ İlâhe İllâllah, Ravza Y., s. 109
144 Mevdudi, Kur'an'a Göre Dört Terim, İdeal Kitaplar Y., s. 66 ve 84
145 2/Bakara, 256
146 4/Nisâ, 60-61
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 55 -
ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte doğru ve gerçek din budur. Fakat insanların
çoğu bunu bilmezler.“ 147
Kur’an, peygamberlerin tavrını da, bize örnek olması için,
açıkça belirtiyor: “Celâlim hakkı için, Biz, her ümmete ‘Allah’a kulluk/
ibâdet edin ve tâğutlardan sakının’ diye bir peygamber gönderdik...“148
Düşünelim ki, Hz. İbrâhim, devrindeki tâğutlarla nasıl mücâdele
etti? Putlara ve Nemrut’a karşı nasıl tavır aldı? İnsanları bu
tâğutlardan nasıl sakındırmaya gayret etti? Firavun’a karşı Hz.
Mûsâ’yı ve mücâdelesini bir gözönüne getirelim. Nemrut’un,
Firavun’un emrine girmek isteyen, onun sarayında, onun düzenine
ve ona yardımcı olmayı düşünen bir tavır gözünüzün önüne
gelebiliyorsa, bugün tâkip edilen yol meşrûdur; yoksa... Ve
son peygamber, esas örnek ve liderimiz, ki hakkında “Gerçekten
Allah’ı, âhiret gününü arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler için size
Allah’ın Rasûlünde (tâkip edeceğiniz) pek güzel örnek vardır.“149 hükmü
bulunan zâtın, bize örnek olması gereken bu konudaki tavırları...
Rasûlullah, her türlü düşmanca tavra rağmen açıkça Allah’a
kulluğa ve tâğutlara isyana (itaat etmemeye) devam edince,
Mekke müşrikleri Hz. Peygamber’le uzlaşma yolları aradılar. Bazı
tâvizlerine karşılık bazı tâvizler istiyorlardı. Bu tâvizler arasında
“dilersen bir sene sen hükümdar ol ve bizi yönet, bir sene de biz
yönetelim“ teklifi de vardı. Ama Rasûlullah, tüm bu tekliflere
Kur’ân-ı Kerim’den âyetler okuyarak kesin red cevabı veriyordu.
Oysa müşrikler “bizim sistemimize dokunma, ama onu gel sen yürüt“
diyorlardı. Temelinde şirk ve adâletsizlik olan bir rejimin yönetimi
Peygamber’in eline tümüyle veya iki yılda bir geçseydi ne
değişirdi ki? Müşrikler de tekliflerinin bilincindeydiler. Çünkü “biz
sana uyarsak, yerlerimizden (mevkîlerimizden) hızla çekilip alınacağız.“150
diyorlardı. Zâten Rasûlullah’ın amacı da buydu: Hâkimiyet hakkını
onlardan almak, taptıkları putları ortadan kaldırmak ve şirkin
yerine tevhidi, zulmün yerine İslâm adâletini ikame etmek, yani
Kureyş düzenini kökünden yok etmek, darmadağın etmek, devirmekti.
Yine bir defâsında amcası Ebû Tâlib aracılığıyla, müşriklerin,
Efendimiz’e teklif ettikleri birkaç husustan biri de “istersen gel,
seni başımıza kral yapalım“ teklifi idi. Bugünkü siyasîlerin bırakın
krallığa, bakanlığa; milletvekilliği teklifine bile nasıl can attıklarını
bir düşünelim. Efendimiz ise: “Vallahi, bir elime güneşi, bir elime
de ayı verseniz, dâvamdan vazgeçmem“ diyordu; dâvâ hiçbir tâviz
ve dünyevî beklentiyi kabul etmiyordu. Efendimiz’in reddettiği
147 12/Yusuf, 40
148 16/Nahl, 36
149 33/Ahzâb, 21
150 28/Kasas, 57
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 56 -
anlayış, şimdilerde “bırakın birkaç sene de biz idare edelim“ şeklinde
hem de çok harâretli tek taraflı isteklere dönüşüvermişti.
Müslümanlar çok oy oyununa gelmişlerdi: Devlete, rejime tâlip
olmak ve bunun için Rabbânî mücâdele yapmak yerine; hükümete,
kâfir rejimin idaresine tâlip olmuştu müslüman. Müslümanların
çokça oy verdikleri partilerdeki insanlar yönetici olduklarında
İslâm nâmına neler değişmişti acaba? Değiştiğini düşünelim: İsterse,
şeriat 100 esasta toplanmış olsa, 99’unu uzlaşma veya küfürle
koalisyonlarla kabul ettirerek tâviz koparsalar müslümanların
1 tek esası bile küfürden almaları, bir esasta tâviz vermeleri câiz
miydi? Bu tür tâvizci sistem İslâm olabilir miydi acaba? “Yoksa siz
Kitab’ın (ve ahkâmın) bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
Şimdi sizden bunu yapanların cezâsı, ancak, dünyada rezillik, rüsvaylık ve
bayağılık; kıyâmette de en şiddetli azâba atılmaktır. Allah, sizin yaptıklarınızdan
gâfil değildir.“151 Amelden tâviz vere vere Müslümanlar, inanç
ve dâvâlarından da tâviz vermeye başladılar: Rejim devam etsin,
küçük ıslahatlarla hatta takviye edilsin, ama yöneticiler namaz kılanlardan
olsun. Hamam ve tas aynı olsun, tallâklar değişsin.
Bu anlayışlarımızı değiştirmeden Rabbimizin devlet nimeti
vererek, toplumumuzu değiştireceğini beklemek İlâhî hükme,
sünnetullaha ters olur: “...Muhakkak ki Allah, bir kavmi, onlar kendi
nefislerini değiştirmedikleri müddetçe değiştirmez...“152
Kâfirler, düzenbazlar, müslümanların da ancak kendi istedikleri
sahada, kendi istedikleri metotlarla mücâdele etmelerini
istiyorlar. Hâlbuki İslâm’da savaşlar, kâfirlerin değil, müslümanların
istediği sahalarda kabul edilir. Her çeşit İslâmî mücâdele ve
hizmetlerin esasları, ancak müslümanların istediği şekillerde ve
İslâmî esaslara göre tanzim edilir. Bugün ise, Firavunların tesbit ve
müsâade ettiği, yönlendirdiği, sınırlarını çizdiği sahada mücâdele
ve çalışmayı tercih eden müslümanlar, Firavunlara açıkça cephe
almadan, onları nasıl alt edeceklerdir?
Demokrasi ile İslâm’a giden, bu yolla Kur’an ahkâmını tatbik
eden dünyada hiçbir örnek gösterilemez; aksi ise, dâima olagelen
vâkıadır. Kur’an bu gerçeğe ışık tutar mâhiyette şöyle diyordu: “Hepiniz,
toptan Allah’ın ipine (dinine, şeriatına) sımsıkı sarılın. Birbirinizden
ayrılıp dağılmayın, fırka fırka olmayın...“ 153 Fırka fırka, hizip hizip olmak
yasaklanıyordu. Bu âyetleri bilmiyor muydu bu kardeşler, biliyorlar,
hatta başkalarına da okuyorlardı, ama buna rağmen kendi
151 2/Bakara, 85
152 13/Ra'd, 11
153 3/Âl-i İmrân, 103
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 57 -
partilerine çağırıyorlardı insanları. Fırkalaşmayı reddeden âyetle,
bir fırkaya dâvet ederek çelişkiler sergiliyorlardı. Osmanlı’nın son
zamanlarında ve T.C.’nin ilk yıllarında parti kelimesinin Türkçe
karşılığı olarak “fırka“ kelimesi kullanılıyordu, hatta. “İttihad ve
Terakki Fırkası“, “Halk Fırkası“, “Serbet Fırka“ gibi. Rabbimiz fırka
fırka olmayın demesine rağmen fırkalar, hizipler kendi yaptıklarıyla
övünüp tefrikaları hızlandırıyor, ümmetin vahdetine engel
oluyordu. “Onlar ki, dinlerini parçalara ayırdılar, böylece grup grup,
parti parti olmuşlardır. Her hizip (her parti), kendindekine güvenmekte,
onunla övünmektedir.“154 Eski Türkçe’de fırka, Arapça’da hizip (hızb)
diye karşılık bulan, bugünkü Türkçe’de Avrupa’daki kullanılışı gibi
aynen kullanılan “parti“ zâten parça demekti. Partinin bu anlamı,
âileleri, samimi insanları bile nasıl parçalayıp birbirine düşman
ediyor, müslümanlar nasıl parça parça olup, kardeşliğini unutup
düşman hale geliyor, özellikle seçim atmosferinde daha berrak
gözükmektedir.
İslâm ise, kelime-i tevhid’deki lâ=hayır kılıcıyla tâğutla işbirliğini,
onunla yardımlaşmayı, ona tâviz vermeyi, onunla uzlaşmayı
kesip atar. Bir tevhid eri için “lâ“ ile isyan bayrağını çektiği küfür
ve şirkle uzlaşma nasıl mümkün olabilir? Uzlaşma olursa Rabbimizin
emri tebliğ ve cihad nasıl gerçekleşir? Tevhidin gereği olan,
tâğutlara isyan olmadan da İslâm devleti, İslâmî değişim ve dönüşüm
hayal olur. Rabbimiz bu konuda bakın ne buyuruyor: “(Yâ
Muhammed!) Az kalsın seni bile sana vahyettiğimizden başka bir şeyi
Bize karşı uydurman için fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost
edinirler. Eğer Biz sana sebat vermemiş olsaydık, muhakkak, az da olsa
sen onlara meyledecektin (tâviz verecektin). O takdirde dünya ve âhiret
azâbını kat kat tattırırdık. Sonra Bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.“
155 Yine tâvizci anlayışa yukarıda zikrettiğimiz Bakara
Sûresi âyet 85 tokat gibi inmektedir. Tâvizci bir edâ ile hak-bâtıl
karışığı dâvet, tebliğ ve hizmet yolunu Hz. Allah yasaklamaktadır:
“Hakkı bâtıla karıştırmayın. Ve bile bile hakkı gizlemeyin.“ 156
İslâm’ın istediği devlet olmadığında, eğer İslâm’ı temsil
iddiâsındaki müslümanlarla küfür düzenleri arasında uzlaşma
ve düzenin emrine ve hizmetine girme varsa, devletin istediği
İslâm(!) olacak, bu tip İslâm, tâğutların yönlendirdiği, Amerikanvari
özellikler taşıyacaktır, tevhîdî özellik değil. “Allah’ın indirdiği
Kitap ile aralarında hükmet. Onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği
Kur’an hükümlerinin bir kısmından seni şaşırtırlar, vazgeçirirler diye
154 30/Rûm, 32
155 17/İsrâ, 73-75
156 2/Bakara, 42
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 58 -
kendilerinden sakın. Eğer onlar, hükümleri kabulden yüzçevirirlerse bil
ki Allah, onların bazı günahları sebebiyle onları cezalandırıp, başlarına
bir musîbet getirmek istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsıktır.“ 157 Tam
bir açıklıkla, cesâretle tebliğ ve hizmet emredilmektedir: “Emrolunduğun
şeyi çatlatırcasına (tam bir cesâretle ve hiç çekinmeden) açık
açık bildir, tebliğ et. Ve müşriklerden yüzçevir (sözlerine ve tehditlerine
aldırma). Muhakkak Biz, o müstehzîlere karşı sana kâfîyiz, seni korumaya
Biz yeteriz.“ 158
Biz, Rabbimizin gösterdiği yolda kulluk vazifemizi yapar, hiçbir
şeyi O’na şirk/ortak koşmazsak, devlet nimetini Cenâb-ı Hak,
bir meyve olarak bize Kendisinin ihsân edeceğini beyan ediyor:
“Sizden iman edip sâlih ameller işleyenlere Allah vaad etti: Kendilerinden
öncekileri nasıl halîfeler kıldıysa, şüphesiz onları da yeryüzünde halîfeler
kılacak, onlar için seçtiği dini (İslâm’ı) kendilerine kuvvetlendirip icrâ
imkânı verecek, onları korkularının ardından emniyete kavuşturacaktır.
Bana ibâdet ederler ve Bana hiçbir şirk/ortak koşmazlar. Kim de bundan
sonra nankörlük ederse, işte onlar fâsık olanlardır.“ 159 Bu âyetin tefsirinde
Mevdûdî diyor ki: “Burada Allah’ın yeryüzünde halîfelik
verme sözünün, adı müslüman olanlar için değil, imanda samimi,
amelde müttakî, sadâkatte içten ve Allah’ın dinine uymada şirkin
her türlüsünden uzak ve ihlâslı olanlar için olduğu belirtilerek
münâfıklar uyarılmaktadır. Kendilerinde bu nitelikleri ve İslâm’a
yalnızca dillerinin ucuyla hizmet edenler bu sözün muhâtabı
ve lâyığı değildirler. O halde, bu sözde, payları olduğu ümidini
beslememelidirler. Bu nimeti kazanmak için ileri sürülen şart:
Mü’minlerin her türlü şirkten kaçınarak imanlarında ve Allah’a
bağlılıklarında sağlam ve sarsılmaz olmaları gerektiğidir. Hakiki
mânâda bu imana sahip kimseler Allah’tan bir vaad üzeredir ve
Allah vaadini yerine getiren ve ordusuna yardım edendir. Allah’a
karşı savaşanları Allah daha iyi bilir. Müslümanlar, çok olduklarından
dolayı değil, Allah’ın nusret ve yardımıyla savaşarak gâlip
gelir.“ 160
Kendi nefsinde ve ailesinde... yaşayabileceğinin en son noktasına
kadar Şeiratı yaşamayan, bu noktada yüzlerce tâvizler veren,
devlete şeriatı nasıl uygulayacak? Biz, kendi vazifemizi (şirkin
hiçbir şûbesine bulaşmayıp tâğutlardan kaçınarak, Allah’a
kulluk) yapalım. Allah’ın vaadini beklemeye hakkımız olsun. Tabii
ki, tâğutlardan kaçınmanın ve Allah’a kulluğun fiilî cihadsız
157 5/Mâide, 49
158 15/Hıcr, 94-95
159 24/Nûr, 55
160 Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur'an, c. 3, s. 497-499
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 59 -
da olmayacağını bilelim. Onun için biz Şeriat’ı getirmekle değil,
zâten 1400 sene önce gelmiş olan Şeriat’ın hükümlerini yaşamakla
mükellefiz. Devlet olarak halîfeliği de biz değil, Allah kendi tekeffül
ederek, Nur Sûresi, 55. âyetteki şartları yerine getirenlere
vaad ederek üzerine alıyor. Dokunulmazlıkları, makamları, koltukları...
yani partinin imkânları olduğu halde, şeriatın adını bile
anamayanlar, lâfı eveleyip gevelemek zorunda kalanlar, “İslâm
Devleti istiyoruz“ demeye bile güç yetiremeyenler, tâğutlardan
korktukları için sloganlara bile sansür koyanlar, putları ürkütmemeye
özen gösterenler, demokrasinin bir sürü geleneğini yerine
getirenler, zâhiren kanunlara teslim olan, hatta kanun koyan ya
da kanunları halka uygulatanlar, bu küfür kanunlarının çerçevesinde,
kanunları, işgal ettikleri o makamları nasıl devirecekler?
Bir insanın veya teşkilâtın “biz peygamberlerden ve
Peygamberimiz’den daha kolay, daha kestirme, daha rahat bir yol
bulduk. O zâtlar İslâm devletine gitmek için memleketlerinden
kovuldular, olmadık zulme, işkencelere mâruz kaldılar, tâğutlarla,
maddî güçleri çok az olduğu halde savaştılar, putlara ve tâğutlara
boyun eğmeyeceğiz diye nice tehlikelere atıldılar. Biz ise çok daha
kolay yol biliyoruz. Onlar bilememişler. Veya bu devirdeki bu tür
kolaylıkların bir benzerini onlar yapmamakla hata etmişler...“
dese, bu sözleri söyleyenlere tepkiniz ne olur? Peki, bunları diliyle
söylemeyip davranışlarıyla söylüyorlarsa? Öyle ya, “bugün devlete
gidiş yolu ancak budur; günümüzün cihadı böyle olur“ diyerek
rahat koltuklarda nutuk atma, 4-5 yılda bir oy atma, sonra yan gelip
yatma: Al sana modern cihad, sen de böyle yap, ol bir mücâhid,
sonra bekle, gelsin kolay yoldan İslâmî sistem!
Din tamamlanmış, Kur’an’ın ve Sünnet’in ahkâmı Kıyâmete
kadar değişmeden uygulanmayı beklemektedir. “Bugün kâfirler,
dininizi söndürebilmekten ümitlerini kestiler; artık onlardan korkmayın,
yalnız Ben’den korkun. Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki
nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip ondan
râzı oldum.“ 161 Asrımızın en büyük bid’atlerinden biri particiliktir.
Kâfirler tarafından Batıdan, önce Türkiye’ye, oradan da İslâm
âlemi denilen tâğutların hâkim olduğu hemen tüm memleketlere
yayılma gösterdiği gibi, dine hizmet, cihad vs. diye takdim edildiğinden
tehlikesi çok büyük bir bid’at olmuştur. Çünkü bid’atin
târifi: Dine, Peygamberimiz’den sonra sokulan herhangi bir şeydir.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “(Dinde) Sonradan ortaya
çıkan her şey bid’at’tır; her bid’at dalâlettir/sapıklıktır ve sapıklık insanı
161 5/Mâide, 3
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 60 -
ateşe sürükler.“162; “Allah (c.c.) bid’at sahibinin, orucunu, namazını, sadakasını,
haccını, umresini, cihadını, (hayır yoluna) harcamasını, şâhidliğini
kabul etmez. O kılın yağdan çıktığı gibi dinden çıkar.“ 163; “Yoksa onların,
dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dinî kaide kılan ortakları mı var?
Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri
bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.“ 164 Bid’at
ve bid’atçılara karşı fıkhî hükümleri de müslümanlar araştırıp öğrensinler.
Müslümanlar! Boş, lüzumsuz, hatta nice yönden zararlı şeylerle
vakit geçirip oyalanmayı bırakalım. “Rabbimiz’in “Cihad edenlerle
oturanları ayırt etmeden cennette gireceğinizi mi sanıyorsunuz?“ 165
hitâbının gereğini yapalım. “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce
gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi
mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve
öyle sarsıldılar ki, Peygamber ve onunla beraber iman edenler nihâyet
‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara), ‘Şüphesiz
Allah’ın yardımı yakın’ (denildi).“ 166
Eski bir şâirin bir şiirini hatırlayalım:
“Muîni zâlimin erbâb-ı denâettir. / Köpektir zevk alan sayyâd-ı
bî-insâfa hizmetten.“ (Zâlimlerin yardımcısı ancak alçaklar grubundandır.
Çünkü insafsız avcıya hizmet etmekten zevk alan köpektir.)
Bu şiirde başka şey kast edilebilir, ama siz İslâm’a göre
“zâlim“, “zâlime yardımcı olmak“, “insafsız avcı“ ve “köpek
karakterliler“i değerlendirme ferâsetinde olun. “Kim Allah’ın indirdiği
ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerin tâ kendisidir.“ 167 “Zâlimlere
az da olsa meyletmeyin. Aksi halde size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız).
Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra da size yardım
edilmez.“ 168 Bundan önceki âyette de “Emrolunduğun gibi dosdoğru
ol!“ 169 uyarısı yapılır.
Müslümanlar, zâhire göre değerlendirmek zorundadır. Kalpleri
bilen yalnız Allah’ındır. Açıkça bâtılı savunanların sözlerine
ve davranışlarına (zâhirlerine) göre bakıp müslüman-kâfir diye
162 Müslim, Cum'a 43, hadis no: 867, 2/592; Ebû Dâvûd, Sünne hadis no: 4606,
3/201; İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 45-46, 1/17; Nesâî, Iydeyn 22,
3/153
163 İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 49
164 42/Şûrâ, 21
165 3/Âl-i İmrân, 142
166 2/Bakara, 214
167 5/Mâide, 45
168 11/Hûd, 113
169 11/Hûd, 112
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 61 -
hüküm verenler, benzeri küfür lâfızlarını sevdikleri şahıslar söyleyince
de aynı hükmü vermek zorundadır. Yoksa Efendimiz’in “kalbini
yarıp baktın mı?“ sözü ile muhâtap olurlar. Önce belirttiğimiz
gibi, Mâide sûresi 44, 45, 47. âyetler konusunda da, sevdiklerinizi
hangi şer’î ölçüye göre istisnâ edeceğinizi iyi tesbit etmeli ve araştırmalısınız.
Ya T.B.M.M. denilen yere ne dersiniz? Yine önce bir âyet-i
kerimeden yola çıkalım: “Allah size kitabında (Kur’an’da) şunu da indirmiştir:
Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla eğlenildiğini işittiğiniz
zaman, o kâfirlerle beraber oturmayın, tâ ki başka söze dalsınlar
(başka bir söze geçmedikçe onlarla bir arada oturmayın). Yoksa orada
kalırsanız siz de onlar gibi olursunuz. Şüphe yok ki Allah, münâfıklarla
kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.“170 Ve bu âyetin bir öncesi:
“Mü’minleri bırakıp, kâfirleri dost edinen münâfıkları acı bir azap ile
müjdele. Şerefi, izzeti kâfirlerin yanında mı arıyorlar? Oysa bütün şeref ve
izzet tamâmen Allah’a âittir.“ 171 Müctehid ve fukahâya göre: Meselâ
kumar oynanan, bira içilen bir kahvede, içkili lokantada, içen veya
oynayanların yanındaki ayrı bir masada bir müslümanın çay içmesi,
yemek yemesi (yanında, aynı mecliste haramı görüp önlemeye
çalışmadığı için) câiz olmuyor, haram oluyor. Bu, harama rızâ kabul
ediliyor. Harama rızâ haram olur; Küfre rızâ ise küfür. Yanındaki
masada içilen haram olan bira veya şaraba seyirci olmaktan
çok daha kötüdür “egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa âit olduğu“
küfür ifâdesine -ki, Kur’an hükmüne tümüyle terstir: “Hüküm (egemenlik,
hâkimiyet) ancak (kayıtsız şartsız) Allah’ındır.“172- devamlı seyirci
olmak. Meclis’i düşünün: Kapı gibi (belki de altından dökme) harflerle
tüm milletvekillerinin gözüne sokarcasına, kafasına ve kalbine
koyarcasına devamlı, tam karşısına bu hükmü diken meclis.
Bu mecliste her Allah’ın günü Allah’la ve O’nun diniyle, hükümleriyle
alay etmek, O’nu inkâr edip kaale bile almamak, O’nun
hâkimiyetini zerre kadar tanımamanın isbâtı olarak; ilâhlık taslanacak,
kanun koymaya, teklif edilmeye çalışılacak, düzenin aksayan
yönlerine tedbirler alınacak, nice küfür ve şirk olan kelimeler
sık sık söylenecek, müslüman da bütün bunlara rızâ gösterip seyredecek.
Seyretmeyip ne yapabilir, dersiniz? Günde binlerce defa
değişik ifâdelerle gündeme gelen küfür kelimelerinin hangisine,
nasıl tepki gösterecek, hangisi söylenince en azından dışarı çıkacak?
Küfür ahkâmının nasıl icrâ edileceği konuşulup, tâğutların
Allah’a rağmen kanun koymaya kalktıkları... yerde oturmanın
170 4/Nisâ, 140
171 4/Nisâ, 138-139
172 12/Yusuf, 40
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 62 -
hükmünü müslümanlar mutlaka öğrenmek zorundadır.
Yanlış anlaşılmasın, biz hâricî de değiliz, tekfirci de. Ulu-orta
tekfir müessesesinin işletilmesinin, delilsiz olarak, müslümanların
birbirlerine, hele grup, hizip ve parti taassubu ile kâfir demelerine
şiddetle karşıyız. Biliyoruz ki, karşımızdakine kâfir deyince, o kâfir
değilse, söylediğimiz söz bize döner. Biz aşırılığa karşıyız, itidalden
yanayız. Hatta mecbur olmadan, ihtilâflı meselelerin, metot tartışmalarının
gündeme gelmesini esas düşmanlara karşı gücümüzü
azaltacağı için, vahdeti engelleyeceği için tasvip etmeyiz. Evet,
küfre düşecek kesin delil olmadan hiçbir mü’mine kâfir demenin
câiz olmadığı bilinci içindeyiz. Amma, Kur’an ve hadis-i şerifler
ışığında tevhidî akîde çerçevesinde tüm olayları değerlendirmek
zorundayız. Bazı kimselerin hatırına veya ihtilâf çıkmasın diye açık
şer’î hükümlere ters olan, küfür veya şirk kabul edilen tavırları
sergilemekten çekinmenin de vebal olduğunu bilmekteyiz. Yoksa
Kur’an ve Sünnette bu hükümlerin yer almasına gerek olmazdı.
Bu konuda kardeşlere tavsiyemiz; açıkça küfrüne şâhit olmadıkları
hiçbir şahsı tekfir etmemeleri, ama şahıs ille de ben Kur’an’ın
kâfir dediği sınıflardanım diye diliyle veya tavrıyla diyorsa, ona
da mü’min demenin kimsenin hakkı olmadığı anlayışıyla hareket
etmeleridir. Peygamberimiz (s.a.s.): “münâfıkların alâmeti şunlardır...“,
“şöyle yapan şirke düşmüştür“, “şu câhiliyye alâmetidir“, “şunu söyleyen
bizden değildir“ veya “kâfirlerdendir“ gibi genelleme yapar, açık delil
olmadan muayyen bir ismi tekfirden kaçınırdı. Yalnız bu konuda
da aşırı gitmemeli, dost-düşman bilinmeli, tebliğ ve dâvet ona
göre yapılmalı, tavırlar muhâtabın akîde durumunun bilinmesini
gerektireceğinden dolayı, kâfire mü’min demenin de günahı bilinmelidir.
Bazı Âlimlerin Görüşleri
Şeyhul İslâm Mustafa Sabri şöyle der: “Laiklik ilkesini kabul
eden bir siyası rejim İslâm hükümlerine başkaldırmış demektir.
Dolayısıyla öncelikle bu hükümet irtidat etmiş sonra da buna itaat
edenler mürtedleşmiş sayılır. Siyasî yönetimde görev alanlar
tek tek mürted hükmünü aldıkları gibi bu hükümete itaat eden
kitleler de irtidada düşmüş olur. Bu, kestirmeden toplu küfre giriş
kadar korkunç bir olay tasavvur edilemez. Birimiz, fert olarak
İslâm’ın herhangi bir hükmünü kabul etmediğimiz, dinin sultasını
reddettiğimiz, helâl ve haramdan, emir ve nehiyden birini inkâr
ettiğimiz takdirde küfre girmiş oluruz. Peki, toptan Allah’ın sultasını,
emir ve nehiylerini helâl ve harama ilişkin ölçülerini reddeden
dolayısıyla mürted olduğu şüphe götürmeyen bir idarenin üyeleri
hakkındaki hükmünüz ne olacaktır? Cevap: Yalnızca ‘mürted
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 63 -
olmak’, değil mi?“ 173
Şeyh Şankıtiy şöyle demektedir: “Allah hüküm koymada kendine
ortak kabul etmez.“ 174 âyeti ve benzeri âyetlerden anlaşılıyor ki;
Kur’an ve sünnetin dışında kendi hevâ ve heveslerine göre kanun
koyanlara uyanlar Allah’a şirk koşmuşlardır. Bu mânâyı destekleyen
birçok âyet de vardır. Örneğin; Şeytana ve kendi hevalarına
göre teşri (kanun) koyarak, haram olan ölü hayvan etini “Allah
öldürmüştür“ diye helâl sayanlara uyanlar hakkında Allah (c.c.)
şöyle diyor: “Üzerine Allah’ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin.
Bunu yapmak Allah’ın yolundan çıkmaktır. Doğrusu şeytan sizinle
tartışmaları için dostlarına fısıldar. Eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz
müşrik olursunuz.“ 175 Bu âyette Allah’ın haram kıldığı eti helâl sayanlara
itaat etmenin şirk olduğu apaçık bir şekilde bildiriliyor. Bu
şirk, Allah’ın kanunlarına muhâlif olan kanunlar koyanlara itaat
edilerek işlenmiş bir şirktir.
“(Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilenlere
inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğuta küfretmeleri (ona
inanmayıp onu inkâr edip reddetmeleri) emrolunduğu halde, tâğutun
önünde muhâkeme olmak, onların hükümleriyle hükmedilmek istiyorlar.
Hâlbuki şeytan onları derin bir dalâlete/sapıklığa saptırmak istiyor.“176
Bu zikrettiğimiz âyetlere göre apaçık belli oluyor ki; şeytanın
kendilerini kandırdığı ve insanların kafalarından çıkarılmış
Allah’ın şeriatına muhâlif kanunlara tâbi olan kimselerin kâfir ve
müşrik olduklarında şüphe edenler; hakkı görmek hususunda basireti
kör olmuş kimselerden başkaları değildir. 177
Kurtubi şöyle diyor: “Ebu Ali dedi ki: ‘Allah’ın kanunlarından
yüz çevirip onların dışında başka hükümleri isteyen kâfir olur.“ 178
İbn Teymiye şöyle diyor: “Bütün âlimlerin ittifakıyla; her Müslümanın
bilmesi gerekir ki; Her kim İslâm’dan başka bir dine tâbi
olur veya Muhammed’in (s.a.s.) şeriatından (kanunundan) başka
şeriatlara (kanunlara) tâbi olmayı serbest bırakıp câiz görürse
kâfir olur.“179
İbn Kesir, Nisâ sûresi 65. âyetinin 180 tefsirinde şöyle diyor:
173 Mustafa Sabri, Mevkıf el Akl ve’l İlm ve’l Âlem min Rabbil Âlemîn, c. 4, s. 280
174 18/Kehf, 26
175 6/En'âm, 121
176 4/Nisâ, 60
177 Şankıtî, Edvâü’l Beyan, c. 4, s. 83-84
178 Kurtubi Tefsiri, s. 2185
179 İbn Teymiyye, Fetvalar c. 4, Mesele 515
180 “Rabbine andolsun ki aralarında ayrılığa düştükleri şeylerde seni hakem
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 64 -
“Allah (c.c.) tüm işlerde Rasûlullah’ı (s.a.s.) hakem tayin etmeyenin
iman etmiş olmayacağını kendi adına yemin ederek belirtiyor.
Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) hükmederse o haktır. Zâhiren ve bâtınen
yalnız ona bağlanmak gerekir.“ 181
İbn Kesir, “İhtilâfa düştüğünüz her meselede hüküm verecek olan
Allah’tır.“ 182 âyetinin tefsiriyle ilgili şunları söyler: “Yani Allah ve
Rasûlünün verdiği hüküm haktır. Hakkın dışında sapıklıktan başka
ne vardır? Bu sebeple Allah, bu âyetin hemen ardından: “Eğer
Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız“ buyurmaktadır. O zaman
bu; “Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız aralarınızda olan
ihtilâflarda, anlaşmazlıklarda çözümü Kur’an ve sünnetten isteyin
ve o iki kaynağı hakem tayin edin,“ demektir. Bu âyetler gösteriyor
ki yalnız Kur’an’a ve sünnete muhâkeme olmayan kişi Allah’a
ve âhiret gününe iman etmiyor demektir.“ 183
İbn Kesir, bir başka eserinde şöyle diyor: “Kim Muhammed’e
(s.a.s) inen şeriatı bırakıp bunun dışında neshedilmiş (iptal edilmiş
Tevrat ve İncil gibi) şeriatlara bağlanırsa küfre girer. Kur’an
ve sünnete muhakeme olmayıp da Yesak’a 184 muhâkeme olanın
(onun hükmüyle hükmetmenin) hükmü nedir? Şüphesiz ittifakla
küfürdür.“ 185
Bu konuda önemli bir noktaya değinmek gerekir: İslâm’la çelişmeyen
idari kanunları tatbik etmek ayrı, haramı helâl, helâlı haram
yapan kanunları tatbik etmek ayrıdır. Birincisi caizdir, ikincisi
ise küfürdür. İslâm ile çelişmeyen idarî kanunlardan kasıt; haramı
helâl, helâlı haram yapmayan, fertlerin menfaatini ve topluluğun
düzenini sağlayan idarî kanunlardır. Trafik, binaların şekli, yolların
şekli, su dağıtma şekli, mahallede bulunanların kaydedilmesi,
işçilerin tanzimi, fabrikalar kurma vb. ve düzenleme gibi halkın
genel maslahatına uygun olan ve şeriata karşı gelmeyen kanunları
yapmak ve uygulamak câizdir.
Şeyh Emin Şankıtiy şöyle diyor: Hevâ ve heveslerinden kaynaklanan
Kur’an’a zıt olan kanunları uygulamak (ki bu açık bir küfürdür)
ile Kur’an’a ve sünnete zıt olmayan, insanların hayatını düzene
sokan kanunları uygulamak arasındaki farkı ayırmak lâzımdır.
tayin etmedikçe, verdiğin hükümden dolayı kalplerinde hiçbir sıkıntı
duymadan teslim olmadıkça onlar iman etmiş olmazlar.” (4/Nisâ, 65)
181 İbn Kesir Tefsiri, c. 1, s. 520
182 42/Şûrâ, 10
183 İbn Kesir Tefsiri, c. 1, s. 518
184 Yesak: Cengiz Han’ın Kur’an, Tevrat, İncil ve kendi düşüncesinin bir sentezi
olarak ortaya koyduğu bir yasadır.
185 İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. 13, s. 119
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 65 -
Kanunlar iki türlüdür: İdarî ve şer’î kanunlar. İdarî kanundan maksat;
insanların durumlarını Kur’an ve sünnete muhâlif olmayacak
şekilde düzenlemektir. Bu gibi kanunların insanlar tarafından konulması
câizdir. Sahâbiler ve ondan sonra gelen Müslümanlar da
bunu yapmışlardır. Ömer b. Hattab Rasûlullah (s.a.s.) zamanında
olmayan bunun gibi idarî birçok kanunlar koymuştur. Örneğin;
Askere katılanlarla katılmayanları tespit etmek için askerlerin
kaydedilmesi gereken bir kuruluş kurmuştur. Hâlbuki Rasûlullah
(s.a.s) böyle bir şey yapmamıştır. Dolayısıyla Kâ’b İbn Mâlik ve
onun gibi Tebük savaşına katılmayan kimseleri ancak sonra öğrenebilmiştir.
Ayrıca Ömer b. Hattab Saffan b. Umeyye’nin evini
hapishane yapmıştır. Hâlbuki Rasûlullah (s.a.s.) ve Ebu Bekir zamanında
hapishane yoktu. İşte bu gibi İslâm’a zıt olmayan ve insanların
hayatını düzene koyucu kanunları koymak câizdir. Şeriata
muhâlif olmayan işçilerin işlerini düzenleyen kanunlar koymak
da bunlardandır. Fakat gökleri ve yerleri yaratan Allah’ın şeriatına
muhâlif bir kanun koymak ve bunu insanlara uygulamak bu
gökleri ve yeri yaratanı inkârdır, küfürdür. Mirasta erkek ve kızın
eşit tutulması, boşanma gibi hususlarda yeni kanun koymak, had
cezalarını kaldırmak, hırsızların elini kesme cezasını değiştirmek
ve bunun gibi şeriatta bulunan cezaları ortadan kaldırmak ve bu
cezalar hakkında: ‘Artık bunlar zamanımıza uymaz’ demek gökleri
ve yeri yaratanı inkâr etmek demektir. Böyle yapmak Allah’ın
koyduğu nizama başkaldırmaktır. Hâlbuki Allah (c.c.) insanların
maslahatını en iyi bilendir. Teşrî’ konusunda da Allah (c.c.) ortaktan
münezzehtir.186
Tâğut, şeytanlığın, şeytânî özelliğin, yani kötülüğün örgütlenmiş,
kurumsallaşmış şeklidir.
Öncelikle, bir konuda âyetler delil olarak gündeme getiriliyorsa,
mü’minlere düşen husus, bu konuda alternatif olarak şahsî kanaat
ve yorumlarını belirtmek olmamalı; o âyetlerin ilmî usullere
göre delil olup olmadığını gündeme getirmek olmalıdır. Bu konuda
söz ve yazı ile tartışmaya katılacak kişi, o âyetlerin ilgili hüküm
konusunda delil olduğu tezini çürütecek ve onlar kadar sağlam
başka deliller ileri sürecekse, bu konuyu ilmî olarak tartışıyor demektir.
Yoksa… İmam Şafii şöyle diyor: “Kim Kur’an ve sünnetten
kaynaklanan sağlam bir delile dayanmadan, kendi görüşü doğrultusunda
bir fetva verirse, doğruya isabet etmiş bulunsa bile bu
yaptığından dolayı sevap alamaz ve yanlış yapmış olmaktan kurtulamaz.
Eğer Kur’an ve sünnete dayanmadan yanlış fetva verirse,
186 Edvâü’l Beyan, c. 4, s. 84
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 66 -
bu durumda da özür sahibi sayılmaz.“ 187
Kur’an, ihtilâfları gidermek için gelmiştir. “İhtilâfa/ayrılığa düştüğünüz
herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a mahsustur.“188 Kur’an,
mü’minler arasında hakemdir, ölçüdür. Mü’minler, bir âyetten
uluorta, ilimsiz ve aceleci yaklaşımla hüküm çıkarmamaya dikkat
ederler. Ama onların hükmü Kur’an’la irtibatsız ve hele Kur’an
hükümlerine ters olamaz. Kur’an’ın çok açık bir hükmü kendine
ulaştığında, farklı bir yoruma, farklı bir tercihe, farklı bir alternatife
gidemez. Hükmün kabulünde ve uygulamaya geçirilmesinde
ertelemeye gidemez. “İşittik, itaat ettik.“189 derler. Hele, bir âyet
değil, birbirini destekleyen onlarca âyetin hükmü gündeme getirilince,
Allah’ın kitabına teslim olmaları gereken mü’minlerin ne
yapmaları gerekir?
Bunun için Kur’an okumalıyız, özellikle de şu âyetleri topluca
ve bütünlük içinde okuyup, ilk indiği ve inşa ettiği hayatla ve bugünkü
hayatla bağını da kurarak anlamaya çalışmalıyız. (16/Nahl,
17, 35/Fâtır, 3, 7/A’râf, 3, 42/Şûrâ, 21, 42/Şûrâ, 10, 6/En’âm, 121, 4/
Nisâ, 65, 24/Nûr, 47-48, 5/Mâide, 44, 5/Mâide, 50, 95/Tîn, 8, 4/Nisâ,
59, 33/Ahzâb, 36, 7/A’râf, 54, 6/En’âm, 82, 12/Yûsuf, 40, 39/Zümer,
17-18, 3/Al-i İmrân, 31-32; Yine Bak. 4/Nisâ, 60, 61, 64; 49/Hucurât,
15; 29/Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214; 24/Nûr, 50-54; 3/Âl-i İmrân,
142; 9/Tevbe, 16; 23/Mü’minûn, 115., 18/Kehf, 26, 17/İsrâ, 23, 12/
Yûsuf, 40, 25/Furkan, 43, 6/En’âm, 153, 2/Bakara, 85, 5/Mâide, 49,
2/Bakara, 42, 2/Bakara, 257, 6/En’âm, 129
“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir şeriatı, dini getiren ortakları
mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi.
Şüphesiz zâlimlere can yakıcı bir azap vardır.“ 190 Yani, onların önünde
müşriklik, İslâm dışı sistemlere uymak, zulüm, aslı astarı olmayan
ibâdet ve inançlar, kutsal kişiler, günler, mekânlar icat etmek gibi
Allah’ın meşrû kılmadığı birtakım şeyleri emreden ve diledikleri
gibi din yapan birileri mi var?
Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu
âyeti okuyordu: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler
(ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir
ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka
ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.“ 191 Adiy: “Ya
187 Muhammed bin İdris eş-Şâfiî, er-Risâle, 178. risale
188 42/Şûrâ, 10
189 2/Bakara, 285
190 42/Şûrâ, 21
191 9/Tevbe, 31
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 67 -
Rasûlallah, hristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları
rab ve ilâh edinmiyorlar ki“ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara
haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din
adamlarına?“ Adiy: “Evet“ dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara
ibâdettir.“ 192 Evet, Allah’ın haram kıldıklarını serbest kılanlar,
helâl kıldıklarını ve hatta emrettiklerini yasaklayanlar rablik iddia
etmiş, onların bu durumlarını kabul edenler de onları rab kabul
etmiş oluyorlar.
“Emrolunduğun şeyi çatlatırcasına (tam bir cesâretle ve hiç çekinmeden)
açık açık bildir, tebliğ et. Ve müşriklerden yüzçevir (sözlerine ve tehditlerine
aldırma). Muhakkak Biz, o müstehzîlere karşı sana kâfîyiz, seni
korumaya Biz yeteriz.“ 193
Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu
Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya,
güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını
bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan
başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.“ 194
Yukarıdaki nasslardan anlaşılmaktadır ki; Kim hükmetme, kanun
koyma hakkını Allah’tan başkasına verirse, Allah’tan başkasını
rab edinmiş olur. Bu hakkı verdiği otoriteyi Allah’a şirk koşmuş
olur. İslâm’ın dışındaki tüm yönetim şekilleri, hayat sistemleri küfürdür,
tâğutîdir, çağdaş tâğutları temsil etmektedir. Onları inkâr
etmek, tanımamak ve onlardan uzak durmak gerekir. Aynı şekilde
onları bilinçli olarak ve doğru kabul ederek destekleyenler de
iman-küfür saflaşmasında tercihini yapmış sayılır.
Kur’an ve sünneti bırakıp insanların hayatlarını düzenleyen
beşerî kanunlar koyanlar, “tâğut“ kategorisine girer. Bu tâğutî
otoriteleri ikrah olmaksızın reddetmeyenler, bunların hükümlerini
mutlak şekilde kabul edip tatbik edenler de saflarını belli etmiş
kimselerdir.
Yolların ayrılış noktasındayız: insan, ya tâğuta tâbi olup geçici
zevkler peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara
kulluk; tâğuta kalben teslim olmak (iman etmek) suretiyle hevâ
ve heveslerine göre yaşamanın sonucu ahirette de varış, cehennem
olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah’a dostluk; hayatını
İslâm’ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat
ve cennet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde
192 Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî,
hadis no: 5093
193 15/Hıcr, 94-95
194 İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204, 4205
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 68 -
vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı
müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri
de onlardır.“195 Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü
bir durumdan söz etmek mümkün değildir!
“İman edenler Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğut yolunda
savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.“
196
195 39/Zümer, 17-18
196 4/Nisâ, 76
TÂĞUT VE TUĞYÂN
- 69 -
Konuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Tuğyân ve Tâğut Kelimelerinin Kökü Olan T-ğ-y Kelimesi ve Türevlerinin
Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam -Hepsi- 39 Yerde): 2/Bakara, 15, 256, 257; 4/
Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60, 64, 68; 6/En’âm, 110; 7/A’râf, 186; 10/Yûnus, 11;
11/Hûd, 112; 16/Nahl, 36; 17/İsrâ, 60; 18/Kehf, 80; 20/Tâhâ, 24, 43, 45, 81; 23/
Mü’minûn, 75; 37/Sâffât, 30; 38/Sâd, 55; 39/Zümer, 17; 50/Kaf, 27; 51/Zâriyât,
53; 52/Tûr, 32; 53/Necm, 17, 52; 55/Rahmân, 8; 68/Kalem, 31; 69/Haakka, 5, 11;
78/Nebe’, 22; 79/Nâziât, 17, 37; 89/Fecr, 11; 91/Şems, 11; 96/Alak, 6.
B- Tuğyân Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 9 Yerde): 2/Bakara,
15; 5/Mâide, 64, 68; 6/En’âm, 110; 7/A’râf, 186; 10/Yûnus, 11; 17/İsrâ, 60; 18/
Kehf, 80; 23/Mü’minûn, 75.
C- Tâğut Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 2/Bakara, 256,
257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17.
D- Tuğyanla Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler: Bakara, 15; En’am, 110; Maide,
64, 68; A’raf, 186; Hud, 112; Yunus, 11; Mü’minun, 75; İsra, 60; Kehf, 80;
Taha, 24, 43, 45, 81; Saffat, 30; Sat, 55; Kaf, 27; Zariyat, 53; Tur, 32; Rahman,
8; Kalem, 31; Nebe’, 22; Necm, 17, 52; Hakka, 5, 11, Naziat, 17, 37; Fecr, 11;
Alak, 6; Şems, 11.
E- Tâğut Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler: Bakara, 256-257; Nisa, 51, 60, 76;
Maide, 60; Nahl, 36; Zümer, 17.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 215-216
2. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 193-196
3. Tefsir-i Kebir (Mefatihu’l-Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 49-51
4. Fi Zılali’l Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 90-91,; c 3, 269
5. Tefhimül Kur’an, Mevdudi, insan Y. c. 1, 202, 375
6. Min Vahyi’l-Kur’an, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 81-83
7. Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. 140-141
8. Tâğut, Ahmed Kettan, Muhammed ez Zeyn, Esra Y.
9. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 6, s. 226-228, 77-79
10. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 297-307
11. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 319-321
12. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 316-317
13. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 143-145
14. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 105-109
15. İlahi Kanunların Hikmetleri, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 248-261
16. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 166-171
17. Lâ, Mustafa Çelik, Ölçü Y. c. 1, s. 31-45, 203-211
18. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 67-70, 149-162
19. Tevhidin Hakikatı, Yusuf el-Kardavi, Saff Y. s. 55-58
20. Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y. s. 53-57
21. Tuğyana Karşı Ulema, M. Recep el-Beyyumi, Eksen Y.
22. Alim ve Tâğut, Yusuf el-Kardavi, Bengisu Y.
23. Medeni Vahşet, Hüsnü Aktaş, Düşünce Y. s. 135-141
24. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 41-46
25. Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Recep Çetintaş, Usûl Y.

- 71 -
MÜRTED ve İRTİDÂD

İrtidâd; Anlam ve Mâhiyeti

Mürted

Fıkhî İctihadlara Göre Mürtedin Cezası

Ridde Savaşları

Kur’ân-ı Kerim’de İrtidâd Kavramı

Hadis-i Şeriflerde İrtidâd Kavramı

Mürtede Verilecek Dünyevî Cezânın Tahlili

İrtidadın Dünyevî Cezası Yoktur Diyenlerin Delilleri

Gizli İrtidâd

Şirkin Çağdaş Yansımaları; Özendirilen ve Dayatılan Mürtedlik

Müşrik ve Mürtedlerle Mücâdele

Şirk, Küfür ve İrtidaddan Korunma Yolları

İrtidâd, İrticâ/Gericilik Demektir; Mürted de Mürtecî/Gerici
“Sana haram aydan ve onda savaşmanın doğru olup olmadığından soruyorlar. De ki: ‘Haram ayda savaşmak büyük bir günahtır. Ancak, (insanları) Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak; bunlar Allah katında daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden irtidâd edip döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar cehennemliktir ve orada devamlı kalırlar.” 197
İrtidâd; Anlam ve Mâhiyeti
İrtidâd, Arapça bir kelime olup, ridde’nin türevidir. Reddetmek, geri çevirmek ve bir işten rücû etmek gibi manalara gelir. Istılahta, iman ettikten sonra, İslâm’dan dönmeye verilen isimdir. İslâm dinini terkedip başka bir dine geçmek veya eski inancına dönmeye irtidat; bunu yapan kimseye de “mürted” denir.
Kur’an’da irtidatla ilgili şöyle buyrulur: “Sizden kim irtidat eder (dininden döner) ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve âhirette amelleri boşa çıkmıştır ve onlar cehennem ehlidir, orada ebedî kalacaklardır.”198; “Kim imanı küfürle değiştirirse, şüphesiz o, dümdüz
197 2/Bakara, 217
198 2/Bakara, 217
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 72 -
yolun ortasında sapıtmıştır.” 199
İrtidâd edip, dinden dönen, İslâm’ı terkedip küfrü veya şirki
seçen kimseye mürde denir. İslâm’dan çıkma olayına ‘ridde’ veya
‘irtidat’ denilmektedir. Mürted, müslümanlığı kendi isteğiyle, hiç
bir baskı olmadan seçtiği halde, sonradan çeşitli nedenlerle yine
kendi arzusu ile terkeden, küfrünü açıkça ortaya koyan insandır.
Kur’ân-ı Kerim, böylelerinin çirkin durumunu açıklayarak onları
kötü bir âkıbetin/sonucun beklediğini haber veriyor. 200
Mürtedin Kişiliği: Mürted, kişilik zaafı olan biridir. Doğru bir
bilgiye ve sağlam bir görüşe sahip olamamıştır. İnandım dediği
dini yeterince benimsememiştir. Bir başka fikir veya inanç, hoşuna
giden bir dünyalık onu daha çok etkilemiştir. ‘İslâm’dan çıkarsam,
gayri müslimlerin safına geçersem maddî bir çıkar kazanabilirim’
diye düşünmüştür. Kendisine çok süslü gösterilen, İslâm dışı hayat
şekilleri daha çok hoşuna gitmiştir. Nefsinin arzuları kabarıp
taşmıştır. Çok şey istemektedir, birçok şeyden zevk alma arzusundadır,
ama müslüman kaldığı müddetçe bunlara ulaşması zordur.
Zaten pamuk ipliği ile bağlı olduğu İslâm bağını hemen koparıp
atmaktadır.
Mürtedlik aslında sıradan bir mesele değildir. Allah katında
din seçmek insan varlığı için en önemli olaydır. Âlemlerin Rabbi,
insana değer veriyor, onu kendisine muhâtap (hitap edilecek kişi)
olarak kabul ediyor, deyim yerindeyse, insanı ‘adam yerine koyuyor’.
Ona elçiler ve din gönderiyor, ona doğru yolu gösteriyor.
Buna karşın insanların bir kısmı buna aldırmıyor yahut elçilerle
gelen dâvete karşı çıkıyor, ya da onu eğlenceye alıyor. Bunun bir
belirtisi olarak da bazen inandığını söylüyor, bazen de bu inandığı
dini terkediyor. Kimileri de dışarıdan inanmış gibi görünüyor, ancak
içinden inkârcılığa devam ediyor. Aslında pek de âciz olan ve
ölünce mutlaka Rabbinin huzuruna çıkacak olan insanın bu denli
cesur olması, cür’ette bulunması, korkmaması, yaptığı işin sonunu
düşünmemesi ne kadar acıdır!
Kendisine verilen değeri anlamayan ve değerini çok çok yüceltecek
olan ilâhî dâvete kulak vermeyen insandan daha akılsızı,
daha bedbahtı/şanssızı var mıdır? Böyleleri bile bile zararlı ve kötü
olanı tercih ediyorlar, derecelerini kendi elleriyle alçaltıyorlar. Bir
kısmı da kurtuluş ve mutluluğun adı olan İslâm’ı kabul ettikten
sonra şu veya bu sebepten dolayı onu terkediyorlar. Onu ya beğenmiyorlar,
ya küçümsüyorlar, ya da çıkarlarına engel görüyorlar.
199 2/Bakara, 108
200 2/Bakara, 217
MÜRTED ve İRTİDÂD
- 73 -
Hangi sebeple olursa olsun bu tavır Allah’ın sevmediği bir tavırdır.
Bu davranış âlemlerin Rabbi Allah ve O’nun aziz dini İslâm
ile -hâşâ- dalga geçmek gibidir. Bu bir ciddiyetsizlik, câhillik ve
dönekliktir. İslâm’a göre, elbette din ve inanç hürriyeti vardır. İsteyen
istediği dini ve yaşama biçimini seçebilir. Bu konudaki seçim
hakkı bireyin kendisine aittir. Onu hiç bir kimse bir inanca ve
ideolojiye bağlanmaya zorlayamaz. Herkesin cehenneme gitme,
orayı tercih etme özgürlüğü vardır. Ancak bir kimsenin İslâm’ı din
olarak seçtikten sonra onu terketmesi hem onun için çok önemli
bir kayıp, hem müslüman toplum için bir sorun, hem de İslâm’ın
yüceliğine gölge düşüren bir durumdur. 201
Günümüzde batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve kalkınma,
birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da
onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor,
onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, İslâm’ı bilmemenin ve ona imanın
zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar da yönetildikleri
rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere, uyguladıkları eğitim,
medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya, İslâm’dan koparılmaya
çalışılıyor.
Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi,
şu söz ve davranışıyla şirke düştü; mürted oldu, müşrik oldu,
ona hangi cezayı verelim?’ diye fetvâ arayışı değil; İslâm’ın, güzellikler
ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel yolla insanlara ulaştırmak,
hatayı biraz da kendimizde arayıp zayıf müslümanların
dinden uzaklaşma sebeplerini azaltmaya çalışmaktır. Şirk konusu,
bu bilgileri çevremizdeki düzenin kurbanı ve câhil insanlara
karşı kılıç gibi kullanmak için öğrenilmez. Şirki, irtidâdı tanımak,
yani tevhidî şuur, kendimizi, en küçük bir ihtimalle bile şirke düşürebilecek
davranışlardan şiddetle sakınmak ve insanları bu hale
getiren bataklıkla mücâdele etmek, şirk düzeni ile savaşılmadan
bunun önününün alınamayacağını idrâk etmek ve insanları en
büyük tehlike olan bu belâdan kurtarmanın yollarını aramak, tebliğ
etmek, canlı Kur’an olmaya çalışıp tevhidi bayraklaştırdığımızı
davranışlarımızla isbat etmek için olmalıdır.
“İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar
var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” 202
Mürted
Mürted; geri dönmek, geriyi istemek, eski haline dönmek
201 Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 457-459
202 6/En’âm, 82
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 74 -
anlamındaki “irtidâd” masdarının fâil ismidir, yani irtidad eden
kimse demektir. Istılahta ise, müslüman olduktan sonra, İslâm’dan
dönüp başka bir dine giren veya dinsizliği tercih eden kimseler
için kullanılan bir akaid terimidir. Dinden çıkma olayına “riddet”,
İslâm’dan çıkana da “mürted” denir.
Müslümanın dinden çıkıp irtidat etmesine sebep olan şeyler
şunlardır:
1- Allah Teâlâ’ya ibâdette O’na şirk koşmak: “Kim Allah’a ortak
koşarsa, şüphesiz Allah ona Cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer
Cehennemdir. Zâlimlerin hiç bir yardımcısı da yoktur.”203 İbâdet türlerinden
herhangi birini Allah’tan başkasına yönelterek işlemek, ölülerden
yardım istemek, aracılık ve şefaat dileyerek ilk müşriklerin
yaptığı gibi Allah’a şirk koşmak, (Mekkeli müşrikler ibâdet ettikleri
ilâhlarının/putlarının, insanları yarattığına, rızıklandırdığına
ve tasarruf yetkisine sahip olduğuna inanmıyorlardı. Onlar, tapındıkları
putlarının Allah indinde bir makama sahip olduklarına ve
insanlarla Allah arasında aracı ve şefaatçilikte bulunduklarına inanıyorlardı):
“Bunlar Allah katında şefaatçilerimizdir derler.”204; “Şüphesiz,
mescidler Allah’a mahsustur. O halde orada Allah ile beraber bir başkasını
anmayın.”205; “Doğru duâ ancak Allah’a yapılandır. Allah’tan başkasından
yardım istenmez. Zira Allah’tan başka diğer varlıklar duâ edenlerin ve yardım
isteyenlerin hiçbir isteğine cevap veremezler. Allah’tan başkasından
yardım isteyenlerin durumu ellerini tamamen açarak suya uzatan kimseye
benzer. Ağzına su götürmek ister fakat götüremez. Şu halde kâfirlerin
duâsı sapıklıktan başka bir şey değildir.” 206
Allah’tan başkasına duâ edip bir dilekte bulunanlar, kâfirler
olarak adlandırılmaktadır. Bu konu üzerinde ulemânın icmâ’ı
olup, buna muhâlif görüş beyan eden hiç bir kimse yoktur.
Allah’ın şeriatından başka kanunlarla veya Allah’ın nizamının
dışındaki şirk düzenlerinin kaideleriyle hükmetmek de, Allah’a
ibâdette ortaklar edinmektir: “Hüküm ancak Allah’ındır. O ancak
kendisine ibâdet etmenizi emretti.” 207; “O hiç bir varlığı hükmüne ortak
yapmaz.” 208
Allah’ın dışında; insan, melâike, cin, taştan heykel vb. adına
kurban kesmek veya adak adamak; ayrıca, Allah’a tevekkül eder
203 5/Mâide, 72
204 10/Yunus, 18
205 72/Cinn, 18
206 13/Ra'd, 14
207 12/Yusuf, 40
208 18/Kehf, 26
MÜRTED ve İRTİDÂD
- 75 -
ve O’na sığınır gibi, bir başka varlığa sığınmak ve ondan medet
ummak da irtidadı gerektirecek fiillerdendir.
2- Kâfirleri tekfir etmemek, kâfirler hakkında şüpheye düşmek
ve uydukları İslâm dışı ideolojilerinin doğru olduğuna inanmak;
anıt, mezar ve ölülere tapınmak; Yahudilik, Hıristiyanlık, Komünizm,
Kapitalizm, Demokrasi, Sosyal Demokrasi vb. şirk düzenlerini
doğrulamak. Allah Teâlâ, bunların hepsinin küfür olduğuna
hükmetmiştir. Bu, Kitap, Sünnet ve icmâ ile sabittir. Buna göre
bunların küfür olduğunu kabul etmeyen, Kur’an’ı, Sünnet’i ve
icmâ’ı yalanlamıştır. Müslüman olduktan sonra, bu şekilde düşünmeye
başlayan kimse irtidat etmiştir.
3- Muhammed’in (s.a.s.) getirdiklerinden bir şeye kızmak ve
uygunsuz görmek. Onlarla amel ediyor olsa bile durum değişmez.
Allah Teâlâ bunu şöyle ifade etmektedir: “Bunun sebebi, onların,
Allah’ın indirdiklerini beğenmeyip çirkin bulmalarıdır. Dolayısıyla da Allah,
onların amellerini heder etmiştir.” 209
4- Rasûlullah’ın (s.a.s) dininin sevap veya günahlarından herhangi
birini alaya almak, eğlence konusu yapmak: “Onlara de ki:
Allah ile âyetleri ve peygamberleriyle mi alay ediyordunuz? Özür beyan
etmeyin. Çünkü iman ettikten sonra, inkâr ettiniz.” 210
5- Kâfirleri alkışlamak ve mü’minlere karşı onlara yardım etmek:
“Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz onlardan olur. Muhakkak
ki Allah zâlim kavmi hidâyete erdirmez.” 211
6- Allah’ın dininden tamamıyla veya o olmadan dinin sahih olması
mümkün olmayan temel unsurlarının birinden yüz çevirmek:
“Fakat kâfirler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirirler.” 212
7- Bazı insanların, Hz. Muhammed’in (s.a.s) şeriatini aşıp, ona
bir şeyler ekleyebileceğine inanması: “İslâm’dan başka bir din arayan
kimseden Allah bunu asla kabul etmez. O kimse ahirette de hüsrana
uğrayanlardan olacaktır.” 213
8- Üzerine icmâ vâki olmuş İslâm’ın farzlarından birisi üzerinde
tartışmaya girmek veya yine haramlığı icmayla sabit olan
bir şeyi helâl saymak. İmam Suyûtî şart koşulan sahihlik şartlarını
taşıyan hadisi inkâr edenin İslâm dairesinden çıkıp irtidat etmiş
olduğunu ve kıyamet gününde Yahûdilerle, Hıristiyanlarla veya
209 47/Muhammed, 9
210 9/Tevbe, 65-66
211 5/Mâide, 51
212 46/Ahkaf, 3
213 3/Âl-i İmrân, 85
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 76 -
küfür gruplarından uymayı dilediği kimselerle haşrolacağını söylemektedir.
214
Bir kimse şehâdet getirip, namazını kılsa, orucunu tutsa ve
kendisinin müslüman olduğunu iddia etse bile, bu sayılan şeylerden
ve İslâm’a dair eserlerin mürted bahislerinde etraflıca zikredilen
hususlardan bir tanesini işlediği zaman irtidat etmiş sayılır.
Burada şöyle bir soru sorulabilir: Bir müslüman nasıl tekfir edilebilir?
Zira Rasûlullah (s.a.s.); “Bir adam kardeşine “ey kâfir” derse, bu
söz ikisinden biri için mutlaka gerçekleşir.”215; “Allah’tan başka ilâh olmadığına
ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna şehâdet eden kimseye
Allah ateşi haram kılmıştır.”216 buyurmaktadır. Burada tekfir edilmesi
câiz olmayan müslüman, muvahhid olup, İslâm’a aykırı olan şeylerden
kaçınan kimsedir. O, tevhid üzere olan kişidir. İşte Allah
Teâlâ bu gibi kimseler üzerine ateşi; kendisine şirk koşanlara ise
Cennet’i haram kılmıştır. Nitekim, Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır:
“Allah’a inanıp O’na hiç bir şeyi ortak koşmayan Cennet’e girmiştir.
Allah’a inanıp da O’na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir.”217 Bunun
içindir ki ashâb, Müseylemetü’l-Kezzab ve Esvedü’l-Ansî’nin
nübüvvetine iman edenleri ve ayrıca zekât vermek istemeyenleri
tekfir ederek, onların mürted olduklarına hükmetmiş ve onlarla
savaşmışlardı.
Akıl hastası ve çocuğun dinden dönmesi irtidat cezasını gerekli
kılmaz: “Üç kişiden hesap sorma kaldırılmıştır: Aklını kaybetmiş
kimse akıllanana kadar; uyuyan uyanana kadar ve çocuk, bulûğa erene
kadar. Bu üç zümreden kalem kaldırılmıştır ve yaptıklarından sorumlu
tutulmazlar.” 218
Bunun gibi, istemediği ve kastetmediği halde hataen küfrü
getiren bir söz sarfeden kimse de mürted sayılmaz: “Allah, ümmetimden
hata, unutma ve zorlanma ile yaptığı şeylerden sorumluluğu
kaldırdı.”219 Kalbi imanla dolu olduğu halde, zorlama (ikrah) ile
dinden döndüğünü söyleyen kimse için irtidat vâki olmaz: “Kalbi
imanla dolu olduğu halde, inkâra zorlananların dışında her kim imanından
sonra Allah’ı inkâr edip de küfre göğüs açarsa, işte Allah’ın gazabı o
gibilerin başınadır ve onlar için büyük bir azap vardır.” 220 İkrahın özür
214 Miftâhü'l Cenne fi'l-İhticâcı bi's-Sûnne, s. 5
215 Buhârî, Edeb, 73; Müslim, İman, 111
216 Buhârî, İlim, 49
217 Müslim, İmân, 152
218 Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizi, Hudûd,1; Nesâi, Talak, 21; İbn Mâce, Talak,
15
219 İbn Mâce, Talâk, 16
220 16/Nahl,106
MÜRTED ve İRTİDÂD
- 77 -
sayılmasının bir ölçüsü vardır. İçki içmek, ölü eti yemek, küfür ve
malı telef etmek şeklindeki zorlama veya dövmek ve hapsetmekle
tehdid edilmek, ikrah değildir ve haddi gerektirir. Sadece ölümle
tehdit edilip de tehdit edenin bunu yapabilme gücüne sahip olması
halinde ikrah özür sayılabilir. Kişi sabreder, dininden dönmez
ve öldürülürse bunun karşılığında büyük bir mükâfat alır 221
Zorlama olmadan (ikrah) küfrü gerektiren bir söz söyleyen
veya bir iş yapan, bunu korkusundan yahut alay için yapmış olsa
bile mürted sayılır. Çünkü mücerred korku özür değildir. Sarhoşların
irtidadı hakkında âlimler arasında ihtilâf vardır.
İslâm’ın ilk dönemlerinde on bir fırka dönden dönmüştür.
Bu vak’alardan üçü Hz. Peygamber’in hayatının sonlarına doğru
meydana gelmiş, yedisi Hz. Ebû Bekir devrinde, biri de Hz. Ömer
devrinde olmuştur. Ama bizim için önemli olan husus, bunları birer
tarihî vak’a olarak anmak ve anlatmak değil, günümüz insanının
bir irtidad keyfiyetiyle ilgisi ve bulaşıklığı olup olmadığının
incelenmesidir. Bilindiği veya bilinmesi gerektiği gibi irtidâd, bir
veya birkaç olaya ve belli bir zamana münhasır değildir. Yani değişik
karakterler arzetse de irtidâd etme halleri, hiçbir devirde ve
toplumda tümüyle ortadan kalkmamıştır. Kur’an âyetlerinin hükmü
de umûmidir.
İrtidâd olayının temel illeti, sadece inkâr değil; çoğu kere
İslâm otoritesine karşı gelmektir. Meselâ, bugün de zekât, İslâmî
ulu’l-emr tarafından toplanacak olsa, vermeyecekler çoğunluktadır.
Asr-ı saâdetteki irtidâd olaylarına baktığımızda, açıkça görülür
ki, mürted olmanın temelinde biraz ekonomik, biraz da Hz.
Peygamber’in (veya O’ndan sonra başa geçen Hz. Ebû Bekir’in)
iktidarını kabul etmemek gibi siyasî etkenler de vardır. Bu arka
plan, hemen her devirdeki irtidâd olaylarında da sözkonusudur.
Mürted, İslâmî otoriteye (âdetâ) savaş açmış bir bağî ve
muhârip durumundadır.
İrtidad, bilinçli ve kasıtlı yapılan bir eylemdir. İrtidâd eden kimseye,
yani bilerek, düşünerek ve karar vererek İslâm’dan çıktığını
söyleyen ya da buna ilişkin kanıtlayıcı bir tavır gösteren kimseye
mürted denir.
Gaflet içindeki kimselerin sorumsuzca sarfettikleri bir sözden,
yaptıkları bir eylemden ya da gösterdikleri yanlış bir tavırdan dolayı
küfre saptıkları, yaşanan bir olaydır. Bunların mürted olup
olmadığına gelince, çoğunun demeçleri, günlük konuşmaları ve
221 el-ihtiyâr, II/106
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 78 -
genelde tavırları, bu insanların kendilerini müslüman veya mü’min
saydıklarını açıkça göstermektedir. Hâlbuki mürted böyle değildir.
Mürted insan, İslâm’ı reddettiğini, Onun yerine dinsizliği, ya da
başka bir dini tercih ettiğini açıkça ifade eden veya bu doğrultuda
eylem yapan insandır. Örneğin vaktiyle namaz kılan, oruç tutan,
benzeri İslâmî ibâdetleri yaptığı görülen bir kimsenin, daha sonra
bir kiliseye girerek fiilen âyine katılması veya bir put karşısında
saygı duruşu göstermesi onun mürted olduğunu kanıtlamak için
yeterlidir. Öyle ise birçok gâfil insanın bir an için işledikleri küfür,
genelde riddet anlamını taşımaz.
Elbette ki mürted insan da netice itibarıyla kâfirdir. Çünkü
İslâm’ı açıkça reddetmiştir. Ancak onun işlediği suç, küfrün türlerinden
biridir. Yani şirk nasıl ki aynı zamanda küfrün bir alt kümesi
ise, irtidâd da aynen öyledir. Fakat mürtedi sıradan müşrik ve kâfir
insandan ayıran ciddî çizgiler vardır. Çünkü genellikle şirk ve küfür,
bir insanın hayatına yanlışlıklarla birlikte girer. Çok kere kişi,
bilinçsiz bir şekilde bu suçu işler. Ama irtidâd böyle değildir. Tıpkı
nifak gibi mutlaka bilinçli işlenen bir suçtur.
İrtidad olayı, daha çok bilgisizliğin ya da düşünce kaosunun
sonuçlarından olan küfür ve şirkle karşılaştırıldığı takdirde görülür
ki, mürted insan, sıradan kâfir ve müşrikten çok farklıdır. Çünkü
irtidâd düşünüp tasarlamayı, ondan sonra karar vermeyi gerektirmektedir.
Böyle bir insan ise, anca son derece bilinçle hareket
eden biri olabilir. İşte bu nedenledir ki, geleneksel küfrün ve şirkin
yaygın olmasına karşın, irtidâd çok ender rastlanan bir olaydır.
İrtidâd, neden küfrün en az rastlanan türüdür? Bunun nedenini
iki noktada aramak gerekir:
Birincisi: Bir insanın özellikle düşünerek ve karar vererek
İslâm’dan bilinçle çıkıp dinsiz olmak, ya da başka bir dini seçmek
için bir haklı ve mantıklı neden bulamamasıdır. Çünkü İslâm, gerçeklerin
tümünü kucaklayan en büyük gerçektir. İslâm’ı yalanlamaya,
Onu çürütmeye, hiçbir mantık ve hiçbir otorite güç yetirememiştir.
Aynı zamanda İslâm o kadar rahat, o kadar kolay
anlaşılan bir hayat ve kâinat düzenidir ki, insan zaten Onun atmosferinden
dışarıya çıkamamaktadır.
İslâm, bir anlamda fıtrat ve doğa demektir. Dolayısıyla bilgi
ve kültür düzeyi ne olursa olsun her müslüman, İslâm’ı âdeta solumaktadır.
Onun için de başka bir din arayışı müslümanın akıl ve
hayalinden hiçbir zaman geçmez. Oysa İslâm’ın dışındaki bütün
dinlerin mensuplarında, hatta onların aydınlarında, râhiplerinde
ve her rütbeden din adamlarında bile bu arayış vardır.
MÜRTED ve İRTİDÂD
- 79 -
İrtidâda ender rastlanmasının ikinci nedeni ise çok ilginçtir.
Çünkü kimliğindeki “İslâm” sözcüğünden başka İslâm’la hemen
hiçbir bağı olmayan, buna rağmen kendini belki de müslüman sanan
birçok insan daha vardır ki, bunlar da İslâm’dan çıkıp başka bir
din seçmeyi hiçbir zaman düşünmemektedirler. Çok şaşırtıcı gibi
görünen bu gerçeğin arka planındaki neden şudur: Aslında çoğu
pozitivist kâfir ya da müşrik olan bu insanların İslâm’dan başka
bir din aramamaları, onların hemen hiçbir dine önem vermemelerinden
kaynaklanmaktadır. Onlara göre; İslâm demek, mevlitler,
kandiller, çelenkler, âyinler, tarikatler, fal ve büyüler gibi İslâm’la
uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir sürü gelenekler, törenler ve
şarlatanlıklar demektir. Ve yine onlara göre; İslâm da aynen hıristiyanlık,
yahûdilik, budizm ya da şintoizm gibi bir dindir; dolayısıyla
İslâm’dan çıkıp başka bir dine girmek ya da dinsiz olduğunu
söylemek anlamsızdır.
Tarihte iki kez toplu riddet olayı meydana gelmişse de bu her
iki olayın temelinde o günlerin özel nedenleri yatmaktadır. Bunların
birincisi, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vefatı üzerine henüz İslâm’a
ısınmamış bulunan câhil çöl Araplarının yaşadıkları deprasyondur.
İkincisi ise, yine İslâm’ı pek kavrayamamış olan Hazar Türklerinin
8. yüzyılda Kral Bulan’ın eğilimi üzerine topluca yahûdiliğe girmeleri
olayıdır.
İrtidâd, imanî bir sorunun ötesinde genelin vicdanına karşı
cüretkâr bir isyan, toplum düzenini sarsıcı ve anarşiyi dâvet edici
sinsi bir suçtur. Bazen de organize hale dönüşür. İslâm hukukuna
göre bir kimsenin mürted sayılabilmesi için onun daha önce müslüman,
akıllı ve özgür olması şarttır. Şu halde hiç müslüman olmamış,
ya da aklî dengesi bozuk veya zorlanarak irtidâd eden kimse
için böyle bir durum sözkonusu olmaz. Kâfirlerin ve müşriklerin,
diğer şirk ve küfür dinlerinden herhangi birini seçmeleri için de
İslâm’a göre bir engel yoktur. Çünkü sonuç itibarıyla “ehl-i küfür
bir tek millettir.” 222
Fıkhî İctihadlara Göre Mürtedin Cezası
Bir müslümanın dinini değiştiriliprip irtidâdı; görülmesi, duyulması,
itiraf etmesi veya iki âdil müslüman tarafından şâhitlik
edilmesi hallerinde sâbit olur.
Mürtedin cezası, eğer tevbe etmezse öldürülmektir: “Dinini
değiştireni öldürün” 223. Ulemanın çoğunluğu kadın için de aynı
222 Ferit Aydın, İslâm'da İnanç Sistemi, s. 190-195
223 Buhârî, Cihâd, 149
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 80 -
hükmün uygulanacağı görüşündedirler. Ancak Hanefiler bu konuda
farklı görüştedirler. Kadınların öldürülmesini nehyeden hadisin
224 hükmünün geneli kapsadığını iddia ederek irtidad eden
kadının öldürülmeyeceği görüşünü ileri sürmüşlerdir. 225
Mürtede had uygulanmadan önce, tevbe edip İslâm’a dönmesi
telkin edilir. Fakat bunun ne şekilde uygulanacağı hakkında
ihtilâf vardır. Âlimlerin çoğunluğunun görüşüne göre, üç defa
tevbe etmesi istendikten sonra öldürülür. Hz. Ömer (r.a.), irtidad
edenin üç gün hapsedilip tevbe etmeye çağrılması ve bu zaman
zarfında yiyecek olarak suçluya sadece ekmek verilmesi gerektiğini
bildirmiştir.
Hz. Ali (r.a.), bu müddeti bir ay olarak uygulamıştır. en-Nahaî
ise bunun bir zamanla sınırlandırılmaması ve tevbe edene kadar
sürekli İslâm’a çağrılması gerektiği görüşünü ileri sürmüştür. Ancak,
bu görüş, Sünnet ve icmâ ile sâbit olan irtidad cezasının uygulanmasını
imkânsız kılacağından itibara şâyân değildir.
İmam Mâlik, Leys, İshak ve Ebû Hanîfe; zındıkın ve irtidat edip
tevbe ettikten sonra tekrar dinden dönenin tevbesinin dikkate
alınmayacağını ve haddin uygulanacağını kabul etmişlerdir. Çünkü
zındıkın mürted sayılmasını gerektiren önceki görüşlerinden
döndüğü hiç bir zaman açık olarak tesbit edilemez. Allah Teâlâ;
“Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah’ın indirdiğini açıklayanlar
müstesnâ.”226 buyurmaktadır. Dinden dönmeyi birkaç defa tekrarlayanların
tevbelerinin kabul edilmeyeceğine delil olarak da şu
âyet-i kerîme gösterilmektedir: “İman edip sonra inkâr eden, sonra
imân edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah ne
bağışlayacak ne de doğru yola eriştirecektir.” 227
Müslüman anne babadan doğan ve müslüman olarak yetişen
kimse irtidat edince, tevbe etmeye çağrılmadan had uygulanır.
Fakat daha önce küfre girip sonra müslüman olan kimse tevbeye
çağrılır. Allah’a ve Rasûlüne küfreden kimse de tevbe etmeye
çağrılmadan öldürülür. Böyle bir kimse tevbe etse dahi durum
değişmez. Çünkü Allah’a ve Rasûlüne küfretmek haddi gerektirir.
Tevbe ise haddi düşürmez. 228
Mürtedin irtidat etmesiyle birlikte, bütün sâlih amelleri silinir
224 Ebû Dâvud, Cihad, 121
225 İbn Kudâme, el-Muğnî, Mısır (t.y.), VIII/125; Seyyid Sâbık, Fıkhu's-Sünne,
Kahire, (t.y.), II/385 vd.
226 2/Bakara, 160
227 4/Nisâ, 137
228 İbn Kudâme, a.g.e., 125 vd
MÜRTED ve İRTİDÂD
- 81 -
ve o ebedî olarak Cehennemde kalır: “Sizden kim, dininden döner ve
kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve âhirette amelleri boşa gitmiştir.
İşte cehennemlikler onlardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.” 229
Bu, tevbe edilmediği takdirde böyledir. Mürted tevbe ettiği
takdirde, irtidat etmeden önceki amellerinin yok olup olmayacağı
hususunda İslâm âlimleri arasında görüş ayrılıkları vardır. İmam
Şâfiî’ye göre irtidad edip, sonra İslâm’a dönenin haccı da dâhil
hiç bir ameli düşmez. İmam Mâlik’e göre ise amellerinin tamamı,
irtidad ettiği an düşer. 230
İrtidatla birlikte evlilik akdi fesh olur. Ancak mürted tekrar
İslâm’a döner ve her iki taraf evliliklerini sürdürmek isterse, yeniden
bir nikâh akdi ve mehir sözkonusu olmaz. Hanefîler kocanın
irtidadına bağlı boşanmayı bâ’in talak olarak kabul etmişlerdir.
Mürted, müslüman yakınlarına mirasçı olamadığı gibi, o öldüğünde
de müslüman yakınları ona mirasçı olamazlar: “Kâfir müslümana,
müslüman da kâfire mirasçı olamaz.” 231
Ancak âlimler bu konuda da ihtilaf etmişlerdir. Hz. Ali (r.a),
Hasan, Şa’bi, Leys, Ebû Hanife ve İshak ibn Raheveyh müslüman
yakınların mirasa sahip olacaklarını kabul ederken; Mâlik
ve Şâfii’nin de içinde bulunduğu diğer bir grup âlim de mürteddin
malının beytülmale intikal edeceğini söylemişlerdir. Ebû
Hanîfe’ye göre, irtidad halinde kazanılan mal fey hükmündedir
232. Ebû Hanîfe, irtidad etmeden önce sahip olunan malın mirasçılara
intikal edebileceğine hükmederken, mürtedin irtidadla
birlikte hukuken ölmüş olduğu prensibinden hareket etmektedir.
Ebû Yusuf, Muhammed ve Şubrume her hâl u kârda mirâs
olayının sözkonusu olduğunu söylemişlerdir. Kurtubî; “İki millet
(mü’min ve kâfir) arasında miras yoktur.” 233 hadisinin hükmünün
mutlak olacağını ileri sürerek, müslümanla mürted arasında
verâset olayından bahsedenlerin görüşlerini reddetmektedir. 234
Mürted, had uygulanana kadar, malının gerçek sahibi olup,
bunda dilediği gibi tasarruf etmekten alıkonulamaz. Öldürülmeyi
hak etmiş olması, O’nun malındaki tasarruf hakkını düşürmez. Bu
konu diğer had gerektiren cezalarda olduğu gibi değerlendirilir.
Bunun gibi, kaçıp daru’l harbe sığınsa, mülkiyet hakkı yine düşmez.
İslâm ülkesindeki mal varlığı yed-i emin vasıtası ile koruma
229 2/Bakara, 2/217
230 el-Kurtubî, el-Cami'li Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1965, III/48).
231 Buhârî, Ferâiz, 26; Müslim, Ferâiz, 1
232 Kurtubî, a.g.e., III/49
233 Ebû Dâvud Ferâiz, 13; Tirmizî, Ferâiz, 16; İbn Mâce, Ferâiz, 6
234 Kurtubî, aynı yer
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 82 -
altına alınır. 235
Ayrıca mürted öldüğünde yıkanmaz, kefenlenmez, cenaze namaz
kılınmaz ve müslüman mezarlığına defnedilmez. Mürted için
istiğfar câiz olmadığı gibi, onu rahmetle anmak da câiz değildir:
“Ne peygamberin ne de mü’minlerin cehennemlik oldukları belli olduktan
sonra, yakın akrabaları da olsa, müşrikler için af dilemeleri asla doğru
olmaz.” 236
Bir kimse İslâm’dan çıkıp başka bir dine girdiği zaman onun irtidadına
hükmedilerek cezalandırılır. Ancak, irtidat olayı bununla
sınırlı mıdır; yoksa kâfirlerin din değiştirip başka bir küfür dinine
girmesi de irtidad mı sayılır? Âlimler bu konuda farklı görüşler
ileri sürmüşlerdir.
Zâhiren bakıldığında bir kâfir, bâtıl olan dininden çıkıp, onun
gibi bâtıl olan başka bir dine girmiş olduğundan dolayı sorgulanmaz.
Çünkü küfür tek bir millettir. Ancak, İslâm’ı terkedip başka
bir dine girenin durumu, hidâyetten yüz çevirip dalâleti seçtiği
için farklılık arzetmektedir. Mâlikîler ve Hanefîler bu görüştedirler.
Şâfiîler’de ise bu konuda iki farklı görüş vardır. Bir kâfir, dininden
döndükten sonra, ya İslâm’a girer ya da öldürülür. Taberânî
İbn Abbas’tan merfû olarak şöyle bir hadis nakletmektedir: “Dininden
çıkıp kendisine İslâm’dan başka bir din seçeni öldürün.” 237 Ahmed
ibn Hanbel’in de iştirak ettiği diğer görüş ise şöyledir: Kâfirin seçtiği
yeni din, eski dininden yukarıda ise, sorgulanmaz, aksi halde
irtidat cezası uygulanır; Yahûdi veya Hıristiyan’ın Mecusîliği seçmesi
gibi. 238
Mürtedin öldürülmesinin hikmeti: İslâm, insan için, bütün eksikliklerden
arındırılmış bir hayat programıdır. O, dindir, devlettir,
ibâdettir, önderliktir, kitap ve kılıçtır, ruh ve maddedir, hem dünya
hem de âhirettir. O, akıl ve mantık üzerine binâ edilmiş ve kesin
bilgi ve deliller üzerinde yükseltilmiştir. Onun inanç sisteminde ve
şeriatında insan fıtratıyla çatışan, ona ters düşen hiç bir şey yoktur
ve o, insanın önünde diğer beşerî düşünceler gibi, onun ebedî
ve maddî olgunluğa erişmesi için bir engel değil; ona ulaştıran
emin bir yoldur. Kim İslâm’a girer, onun hakikatini kavrar, onun
ruhî zevkini tadar ve sonra da ondan dönüp irtidad ederse apaçık
delilleri inkâr ederek, hak ve mantık ölçülerinin dışına çıkmış olur.
235 Seyyid Sabık, a.g.e., II/390
236 9/Tevbe, 113
237 Seyyid Sabık, a.g.e., 382
238 Bk. Seyyid Sâbık aynı yer
MÜRTED ve İRTİDÂD
- 83 -
İnsan bu duruma geldiği zaman, çöküş derecelerinin en aşağılarına
düşmüştür. Böyle bir insanın hayatının korunmasının hiç bir
geçerli sebebi yoktur. Çünkü onun hayatında ulaşılması gereken
ne yüce bir gâye, ne de şerefli bir maksat kalmıştır.
Diğer bir açıdan bakıldığında da İslâm’ın insanın yaşayışında
ihtiyaç duyduğu her şeyi kapsayan bir nizam olduğu ve bu nizamın
değer ve hududlarının korunmasının mutlak anlamda gerekli
olduğu görülecektir. Çünkü hiç bir nizam yoktur ki, onu yok etmeye,
yeryüzünden silmeye yönelik tehditlere karşı korunmadan
ayakta durabilsin, varlığını devam ettirebilsin. Bir düzenin korunmasını
sağlayan en önemli şeylerden biri de, her dileyenin dilediği
gibi onu inkâr ederek, dışına çıkmasını engellemektir. Bu yapılmadığı
takdirde, bir düzenin korunması mümkün değildir.
İslâm’dan çıkıp irtidat etmek; ihânet ederek ona baş kaldırmak
ve parçalayıp yok etmeye azmetmektir. İslâm toplumunu bu
tür bir tehlikeden korumak için önlemlerin alınması kaçınılmazdır.
Bunu önlemek ise, beşerî sistemlerin de uygulamak zorunda oldukları
gibi ölüm cezası vermeye bağlıdır.
Komünist veya kapitalist toplumların hangisinde olursa olsun,
devletin anayasal nizamının dışına çıkıp ona başkaldıran kimse,
ülkesine ihânet suçuyla itham edilir ve ölüm cezası ile cezalandırılır.
Bu, İslâm’ın bu konudaki uygulamasına karşı çıkanların
itirazlarının gerçekte, İslâm’a karşı olan düşmanlıklarından kaynaklandığını
ortaya koymaktadır. İslâm’ın mürted’e uyguladığı
cezanın mantık dışı hiç bir tarafı olmadığı ortadadır. Zaten tarihe
bakıldığında, müslümanları idare edenler, bu haddi, hakedenlere
uygulamaktan ne zaman yüz çevirmişlerse, işte o zaman, devlet
ellerinden gitmiş, İslâm toplumu İslâm dışı güçlerin baskısı altında
ezilir hale gelmiştir. 239
Hanefî fıkhına göre İslâm’dan çıktığını açıkça gösteren söz, tutum
ve davranışlarda bulunan kişi, mürted sayılır ve tevbe etmediği
takdirde idam edilir. Mürted ile kâfir arasında çok önemli bir
fark vardır. Şöyle ki; mürted, İslâm’ın Allah indinde yegâne din olduğunu
ve kudsiyetini bildiği halde; dünya menfaati, hırs, hased,
kin veya bunun gibi duygularla dinini terketmiştir. Bu duygular,
mürtedi müslümanlara karşı harbî (muhârip, savaşçı) durumuna
getirir. Çünkü irtidatla birlikte sahip olduğu ismet-i şahsiyetini (kişisel
mâsumluk ve dokunulmazlığını) kaybetmiştir. Gayr-i müslim
olan kâfir ise, dâvete muhtaçtır. İslâm hakkında doğru bir bilgiye
239 Seyyid Sâbık, a.g.e., II/387; Eymen ed-Dımaşkî-Ömer Tellioğlu, Şâmil
İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 369-372
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 84 -
sahip değildir.
İbn Âbidin: “İrtidat eden ve muhârip durumuna geçen kimsenin
öldürülmesi, dinin muhâfazası için zarûridir. Çünkü dinin
muhâfazası, maslahatların en üstünüdür” hükmünü zikreder.
Hanefî fukahâsı: “irtidat eden erkeğin öldürülmesinde, kadının
ise hapsedilmesinde müttefiktir. Çünkü kadın, muhârip (savaşçı)
durumunda değildir.” Bu noktada şunu hatırlatmakta fayda
vardır: Mürted olan erkek derhal öldürülmez; önce irtidat sebebi
araştırılıp, şüpheye düştüğü husus izah edilir ve tecdîd-i imana
dâvet edilir. Bütün bunlardan sonra, durum değişmezse ulu’l-emr
tarafından öldürülür. Bu cezayı herhangi bir mü’min, kendi şahsî
değerlendirmesiyle yapamaz. Çünkü velâyete tecâvüz câiz değildir.
Ulu’l-emr, bütün ümmetin velâyetine sahiptir. 240
İslâm dini temelde din ve vicdan hürriyetine büyük önem
vermiştir. Bu yüzden hiç kimse müslüman olmaya zorlanamaz.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Dinde zorlama yoktur. Artık hak
bâtıldan seçilip belli olmuştur. Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse,
şüphesiz ki o, kopmayan sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah her şeyi işiten
ve her şeyi bilendir.”241 Kendi hür irâdesiyle müslüman olan kimsenin
ise artık İslâm dininin esaslarına uyması gerekir.
İrtidad, bir bakıma İslâm toplumuna ve devletine karşı baş kaldırma,
ciddi bir isyanda bulunma hareketidir. Bu yüzden mürtede
uygulanacak müeyyideler ağır tutulmuştur. Bir hadis rivâyetinde
şöyle buyrulur: “Kim dininden dönerse, onu öldürün.”242; “Müslüman
bir kimsenin öldürülmesi ancak şu üç sebepten biriyle helâl olur: İmandan
sonra dinden çıkma, evlilikten sonra zina, haksız yere birini kasden
öldürme.”243 İrtidad edenin öldürüleceğine dair hüküm Hanefîler’e
göre, yalnız erkekleri kapsamına alır. İrtidad edene, İslâm dini
arzedilerek tevbe etmesi istenir. Bu müstehaptır. Kendisine daha
önce İslâm dâveti ulaştığı için, bu çağrı farz değildir. O, yeniden
İslâm’a dönerse problem bitmiş olur. Eğer küfürde ısrar eder, devlet
başkanı tevbe ümidi görürse veya mürted, süre istemiş bulunursa;
kendisine üç gün süre verilir. Eğer devlet başkanı tevbe
ümidi görmez ve mürted de bir süre talebinde bulunmamış olursa,
derhal öldürülür. Bu konuya delil olarak Hz. Ömer’in uygulaması
gösterilir. İslâm ordusunda irtidad edip, derhal öldürülen bir adamın
durumu Hz. Ömer’e haber verilince şöyle demiştir: “Onu bir
yerde üç gün hapsetmeniz her gün bir ekmek vermeniz ve tevbeye
240 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 214
241 2/Bakara, 256
242 Buhârî, Cihad, 148; İ'tisâm, 28
243 Buhârî, Diyât, 6, Kasâme, 25, 26
MÜRTED ve İRTİDÂD
- 85 -
dâvet etmeniz gerekmez miydi? Umulur ki o, tevbe eder ve Allah’a
dönerdi. Ey Allah’ım! Ben bu olayda hazır bulunmadım. Emir
vermedim. Haber bana ulaştığı zaman rızâ da göstermedim.”244
Rivâyete göre Hz. Ali de mürtedi üç defa tevbeye dâvet eder ve
şu âyeti okurdu; “İman edip sonra inkâr eden, sonra iman edip tekrar
inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah ne bağışlayacak ne
de doğru yola eriştirecektir.”245 Mürted’in tevbeye dâvet edilmeden
önce öldürülmesi mekruhtur. Ancak dinden dönmekte ismetini yitirdiği
için, onu öldüren yetkiliye bir şey gerekmez. Mürtedin tevbesi,
kelime-i şehâdet getirmesi ve girdiği dinden yeniden İslâm’a
dönmesi, hangi konuyla ilgili irtidâd etmişse o konu ile ilgili İslâmî
hükümleri kabul ettiğini ilân etmesidir.
Dinden dönen kadının öldürülmesi câiz değildir. Fakat o, yeniden
İslâm’a girmeye zorlanır. Zorlama şöyle olur: Hapsedilir ve
her gün çıkarılarak tevbe etmesi istenir. İslâm’a dönerse serbest
bırakılır. Aksi halde ölünceye kadar hapiste kalır. Öldürülmeme
konusunda delil şu hadistir: “Kadın ve çocukları öldürmeyin!” 246
İmam Şâfiî’ye göre, mürted kadın da erkek gibi öldürülür. Delil:
“Dinini değiştiren kimseyi öldürünüz” 247 hadisinin genel ifadesidir.
Çünkü kanın mubah olmasının illeti, imandan sonra küfürdür.
Mürted erkeğin öldürülmesinin sebebi budur. Aynı özellik mürted
kadında da vardır. İmandan sonra küfür, aslî küfürden daha ağırdır.
248
Mürted mânen ölmüş sayıldığı için o, kimseye mirasçı olamaz.
Mürtede başkalarının mirasçı olması konusunda ise görüş ayrılıkları
vardır. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre, dinden çıkanın
irtidaddan önce veya sonra kazandıkları kendi müslüman
vârislerine intikal eder. Ebû Hanîfe’ye göre ise, irtidaddan önce kazandıkları
kendi mirasçılarına, sonra kazandıkları ise beytülmâle
gider. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise tüm malı beytülmâle
intikal eder.
Mürtedin nikâhı geçersiz olur, irtidâd eden erkek, müslüman
hanımından; irtidâd eden kadın da müslüman kocasından boşanmış
olur. Karı-koca birlikte irtidad etseler veya birlikte İslâm’a
girseler, nikâh bağları devam eder. İmam Züfer’e göre ise bu durumlarda
da nikâh akdi fâsit olur. Eşlerden biri diğerinden önce
244 el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi’, Beyrut 1402/1982, VII/134-135
245 4/Nisâ, 137
246 Ebû Dâvud, Cihâd, 90
247 Buhârî, Cihâd, 149; İ'tisam, 28
248 el-Kâsânî, a g e., VII, 135
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 86 -
İslâm’a girerse, nikâh akdinin fâsit olacağı konusunda görüş birliği
(icmâ’) vardır. 249
İman sahibi olduktan sonra İslâm’ı terkedenlerin dünya ve
âhirette karşılaşacakları tehlikeleri haber veren pek çok âyet vardır.
250
Hz. Peygamber’in vefatından sonra, Hz. Ebû Bekir’in
halîfeliğinin ilk günlerinde dinden dönme olayları görüldü. Ebû
Bekr’in (r.a.) onlara savaş açarak kararlı tutumuyla İslâm’ın bütünlüğü
korunmuş oldu. Ebû Hureyre’den şöyle dediği nakledilmiştir:
Rasûlullah vefat edip de ondan sonra Ebû Bekir halife seçildiği
ve Araplardan bazıları dinden döndüğü zaman Hz. Ömer, Ebû
Bekir’e şöyle dedi: “Allah Rasûlu; “İnsanlar, ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’
deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Kim, ‘Allah’tan
başka ilâh yoktur’ derse, malını ve canını benden korumuş olur. Ancak
İslâm’ın hakkı müstesnâdır. Onun asıl hesabı ise Allah’a kalmıştır” buyurduğu
halde, nasıl olur da sen insanlarla savaşırsın? Ebû Bekir
şöyle cevap verdi: Allah’a yemin ederim ki namazla zekâtın arasını
ayıranlarla mutlaka savaşacağım. Çünkü zekât malî bir haktır.
Allah’a yemin ederim ki, Rasûlullah’a vermiş oldukları bir deve yularını
bile bana vermezlerse, onlarla savaşırım” dedi. Bunun üzerine
Hz. Ömer şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki, Azîz ve Celîl olan
Allah Ebû Bekir’in gönlünü savaş için genişletmiş ve yine anladım
ki, onun görüşü doğrudur.” 251
Hz. Ebû Bekir’in zekât vermeyenlerle savaşa karar vermesinin
delili, Hz. Peygamber’in şu uygulamasıdır. Allah Rasûlu, Eşca’ kabilesinden
birisinin zekâtını alması için bir memur göndermiş, vermeyince,
ikinci defa göndermiş, üçüncüde yine vermezse boynunu
vurmasını söylemiştir 252. Diğer yandan, namaz kılmayanlarla
harp edileceğine dair sahâbenin icmâ’ı vardır. Ebû Bekir burada
zekâtı, namaza kıyas etmiştir. 253
Hattâbî’ye göre, bu dönemde dinden dönenler iki sınıftır:
1. Dinden tamamen dönenler: Museylimetü’l-Kezzâb ile
el-Esvedü’l Ansî’ye uyanlar. Ebû Bekir (r.a.) bunlarla savaşmış,
Müseylime’yi Yemâme’de, el-Ansî’yi ise San’a’da öldürtmüştür.
Onlara uyanların çoğu da öldürülmüş, kalanlar ise kaçmış ve
249 el-Kâsânî, a.g.e., VIII/136-137
250 2/Bakara, 217; 3/Âl-i İmrân, 3/86-91, 106; 4/Nisâ, 115, 137; 5/Mâide, 54
251 Ebû Dâvud, Zekât, l
252 Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi, Ankara 1984, V/21
253 Sünen-i Ebû Dâvud Terceme ve Şerhi, N. Yeniel - H. Kayapınar - N. Akdeniz,
İstanbul 1988, VI/93
MÜRTED ve İRTİDÂD
- 87 -
dağılmıştır. Diğer yandan dinin bütün hükümlerini inkâr edip namaz
ve orucu terkedenler de vardı. Bunlar câhiliyye devrindeki
hallerine dönmüşlerdi.
2. Namazla zekâtı birbirinden ayıranlar: Bunlar namazın farz
olduğunu kabul ediyor, fakat zekâtı tanımıyorlardı. İçlerinde kabile
reisinden korkarak zekât vermeyenler de vardı. Meselâ; Benû
Yerbu’ kabilesi kendi arasında zekâtı toplamış, Hz. Ebû Bekir’e
göndermek üzere iken Mâlik b. Nuveyre bunu duymuş ve toplanan
zekâta el koyarak kabileye dağıtmıştır. Bazıları da; “Onların
mallarından, kendilerini temizleyeceğin bir zekât al.” 254 âyetini yalnız
Hz. Peygamber’le ilgili görüyor ve zekât vermek istemiyordu.
İşte Hz. Ömer’in tereddüdü ve Halîfe Ebû Bekir’e itirazı bu
ikinci madde ile ilgilidir. Diğer yandan Hz. Ömer’in dayandığı; “İnsanlar
Allah’dan başka ilâh olmadığını söyleyinceye kadar... onlarla savaşmakla
emrolundum” hadisi, başka rivâyetlerde “Hz. Muhammed’e
imanı, kıblemize dönme, kestiklerimizi yeme, bizim gibi namaz kılma”
gibi ilâvelerle nakledilmiştir. Hz. Ömer’in başlangıçta, bu ayrıntıları
düşünmeden karşı çıkmış olması de muhtemeldir. 255
Ridde Savaşları
Rasûlullah’ın (s.a.s.) vefatından sonra dinden dönüp İslâm
devletine savaş açanların isyanlarının bastırılması için yapılan
askerî harekâtlara Ridde savaşları denir.
Rasûlullah’ın (s.a.s.) vefat haberini duyan Yemen ve Necid bölgelerindeki
bazı kabileler özellikle zekât ödemeyi reddederek isyan
ettiler. Ayrıca Rasûlullah’ın (s.a.s.) vefatı ile ortaya çıkan karışık
ortamdan istifade etmek isteyen bazı kimseler de peygamberliklerini
ilan etmişler ve kendilerine inandırdıkları kalabalıkları peşlerine
takarak İslâm hükümranlığını tehdit etmeye başlamışlardı.
Rasûlullah’ın (s.a.s.) sağlığında onun hâkimiyetine boyun eğmek
zorunda kalarak müslüman olan, ancak imanın kalplerine nüfuz
edip yerleşmediği bu bedevî topluluklar, onun vefatıyla cesaretlenmiş
ve kalplerinde gizlediklerini açığa çıkarmışlardı. Aslında
onların bu durumu bilinmiyor değildi. Zira Allah Teâlâ onlar için
bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Ey Muhammed! Bedeviler
“İman ettik” derler. Sen onlara şöyle de: “Hayır! İman etmediniz. Siz ancak,
254 9/Tevbe, 103
255 Bk. Buhârî, İmân, 17, 28, Salât, 28, Zekât, 1, İ'tisâm, 2, 28; Müslim, İmân,
32-36; Ebû Dâvud, Cihâd, 95; Tirmizî, Tefsîru Sûre (88); Nesâî, Zekât, 3; İbn
Mâce, Fiten, 1-3; Dârimî, Siyer, 10; Ahmed bin Hanbel, IV/8; Eymen ed-
Dımaşkî-Ömer Tellioğlu, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. c. 3, s. 175-176
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 88 -
müslüman olduk deyin. Çünkü iman henüz kalbinize girmemiştir.” 256
İrtidat hareketlerinin başlamasıyla başkent Medine her taraftan
düşmanlarla kuşatılmış bir duruma geldi. Öte taraftan
Yahûdi ve Hıristiyanlar, ortaya çıkacak fırsatları değerlendirmek
için müslümanların durumunu izlemeye başladılar. Tarihçiler müslümanların
o zaman içinde bulundukları dehşet verici durumu;
“Müslümanlar, peygamberlerini kaybetmeleri, sayılarının azlığı ve
düşmanlarının çokluğu yüzünden sanki şiddetli soğuk, yağmurlu
ve karanlık bir gecede sahrâda kaybolmuş koyun sürüsüsün durumunu
andırıyordu”257 şeklinde ifade etmektedirler. Medine’nin
bu şekilde ciddi olarak tehdit altında bulunmasını ileri süren
bazı kimseler, Rasûlullah’ın (s.a.s) vefatından az önce yola çıkan
Usâme’nin ordusunu bu seferden alıkoyması için Ebû Bekir’e (r.a.)
mürâcaat ettiler. İslâm devletinin başına henüz geçmiş olan Hz.
Ebû Bekir son derece net ve kararlı bir ifade ile bu tavsiyeyi yapanlara;
Bilsem ki kurtlar burada beni parçalayacak; Usâme’nin ordusu
için Rasûlullah’ın (s.a.s.) emretmiş olduğu şeyi uygulayacağım”
258 dedi ve bu orduya yoluna devam etmesi için emir verdi.
İlk dinden dönme hareketi Peygamber’in (s.a.s.) sağlığında
Yemen’de ortaya çıkmıştı. Kendisinin peygamber olduğunu iddia
eden Esved el-Ansî, topladığı kuvvetlerle önce Necran bölgesini,
peşinden de San’a’yı, vali Şehr ile yirmi beş gün savaşarak ele
geçirdi. Hz. Peygamber’in âmil ve muallim olarak bölgeye gönderdiği
Mu’az b. Cebel, Ma’rib’de bulunan Ebû Mûsâ el-Eşarî’ye
iltihak etmiş daha sonra ikisi birlikte Hadramevt’e gitmişlerdi.259
İbnül-Esir’in ifadesiyle, “Esved’in çıkarmış olduğu fitne bir alev
gibi, Hadramevt’ten Taif, Bahreyn ve Ahsa’dan Aden’e kadar her
yeri kaplamıştı.”260 Hadramevt’te toplanan müslümanlar endişeli
bir şekilde beklerken, durumu haber alan Rasûlullah’ın (s.a.s.),
Yemen bölgesinde bulunan müslümanların tamamına yönelik,
Esved’e karşı savaşılması emri bölgeye ulaştı. Veber b. Yuhannis
vasıtasıyla gönderilen mektupta; dinin korunması, mürtedlere
karşı savaşılması, Esved el-Ansî’nin açıkça savaşılarak veya gizli
bir tertiple ortadan kaldırılması ve bu emrin İslâm’da sebât eden
bölgedeki bütün müslümanlara ulaştırılması gibi tâlimatlar yer almaktaydı.
261
256 49/Hucurât, 14
257 Taberî, Tarih, Beyrut ty, III/225; İbnü’l-Esîr, Tarih, Beyrut 1979, II/33
258 Taberi, a.g.e., III, 225, 228; İbnül-Esir, a.g.e., aynı yer
259 Taberiî III/229-230
260 İbnül-Esir, II, 338
261 Taberî, III/231; İbnül-Esîr, II/338
MÜRTED ve İRTİDÂD
- 89 -
Rasûlullah’ın (s.a.s.) emri San’a’daki müslümanlara ulaştığı zaman,
planlanan bir suikast ile Esved el-Ansî, Firûz adındaki biri tarafından
öldürülmüş ve Kenan bölgesi tekrar İslâm’ın hâkimiyetine
girmişti. Onun öldürüldüğü haberi Medine’ye Rasûlullah’ın (s.a.s.)
vefat ettiği günün sabahında ulaşmıştı. 262
Peygamber’in (s.a.s.) ölüm haberi üzerine, Müseyleme ve Tuleyha,
peygamberlik iddiasıyla ortaya çıktılar, Tay ve Esed kabileleri
Tuleyha’ya tâbi olarak dinden döndüler. Gatafan ise, Uyeyne
b. Hısn’ın başkanlığı altında isyan etti. Uyeyne: “Esed ve Gatafandan
bir peygamber, bize Kureyşten olan bir peygamberden daha
sevimlidir. Muhammed öldü. Tuleyha ise hayattadır” diyerek,
Tuleyha’ya tâbi oldu.263 Havâzinliler ise zekâtlarını ödemeyeceklerini
bildirdiler. Her taraftan irtidat haberleri Medine’ye ulaştığı
zaman Ebû Bekir (r.a.), elçiler göndermek sûretiyle İslâm’a dönmelerini
sağlamaya çalıştı ve Usame’nin ordusunun dönüşünü bekledi.
Ancak, Abslar’la, Zubyanlar’ın Medine’ye saldırmaları üzerine
bu tehlikeyi yok etmek için faâliyete geçmek zorunda kaldı. Bu
arada diğer birtakım kabilelerin elçileri Medine’ye gelerek, namazı
kılacaklarını, ancak zekât’ı ödemeyeceklerini bildirdiler. Ve bu
durumun kabul edilmesini istediler.
Ebû Bekir (r.a.) elçilere; “Zekât olarak vereceğiniz hayvanların,
bağlanacakları ipleri vermediğiniz takdirde bile sizinle savaşacağım”
şeklinde sert bir cevap verdi.264 Hz. Ebû Bekir (r.a.) tarafından
istekleri reddedilen bu elçi heyeti dönüşlerinde, Medine’de
bulunan müslümanların azlığını kabilelerine bildirerek Medine’ye
yürümek için onları heveslendirdiler. Ebû Bekir (r.a.) sayılarının azlığını
öğrenen mürtedlerin Medine’ye saldırabileceklerini anladığı
için birtakım tedbirler aldı. Yakında olan düşman birliklerinin
şehre girişini önlemek için Ali (r.a.), Talha (r.a.), Zübeyr (r.a.) ve
İbn Mes’ud’u (r.a.) şehre giren yollara yerleştirdi ve herkesin mescidde
toplanmasını istedi. Nitekim o, düşüncesinde yanılmamış ve
üç gün sonra mürtedler gece vakti harekete geçmişlerdi. Ancak
yolları bekleyen birlikler onlarla savaşarak şehre girmelerini engellediler
ve durumu Hz. Ebû Bekir’e bildirdiler. Ebû Bekir (r.a.)
mesciddekilerle birlikte hemen harekete geçerek onları geri püskürttü
ve Zahusa’ya kadar onları takip etti. Burada mürted askerlerin
uyguladıkları bir yöntemle müslümanların develeri ürkmüş
ve geri dönmüşlerdi. Mürtedler, müslümanların korkarak geri
döndükleri zannına kapıldılar ve Zül-Kassa’da toplananlara haber
262 geniş bilgi için Bk. Taberî, III/227 vd
263 İbnül-Esîr, II, 342
264 Taberi, III, 244
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
- 90 -
göndererek kendilerine katılmalarını bildirdiler. Öte taraftan Ebû
Bekir (r.a.), geceyi savaş hazırlığı ile geçirdi ve sabaha yakın, sağ
kanatta Numan b. Mukarrin, sol kanatta Abdullah b. Mukarrin,
ortada Suveyd b. Mukarrin şeklinde bir tabya düzeni ile yola çıktı.
Merkezinde Ebû Bekir’in (r.a.) bulunduğu ordu yaya olarak (sadece
aracı birlikte süvâriler vardı) hızlı bir yürüyüş yaptı ve fecirde
düşmanın bulunduğu yere geldi. Onlar olan-bitenlerden habersiz
olarak dururken, müslümanların âni saldırısı karşısında çok sayıda
ölü bırakarak kaçmak zorunda kaldılar. Hz. Ebû Bekir, kaçanları
Zül-Kassa’ya kadar takip etti. Numan b. Mukarrin’i bir miktar askerle
orada bırakarak Medine’ye döndü. İrtidat eden Absoğulları
ile Zubyanoğulları, aldıkları bu yenilginin acısıyla kabileleri içerisindeki
müslümanları öldürmeye ve çevrede bulunan diğer müslümanlara
saldırmaya başladılar. Bu haber Ebû Bekir’e (r.a.) ulaştığı
zaman o, müthiş bir şekilde hiddetlendi ve müslümanları çeşitli
şekillerde öldüren mürted kâfirlerin, öldürdükleri müslümanlara
karşılık olarak korkunç bir şekilde öldürüleceklerine dair yemin
etti.265 Bu olaydan sonra, müslümanların moralleri düzeldi ve kabileler
içerisinde irtidat eden kimselerin bir bölümü tekrar İslâm’a
dönmeye ve yeniden zekât mallarını Medine’ye göndermeye başladılar.
İbnül-Esir’in kaydına göre de kırk gün sonra Usâme bin
Zeyd seferden dönerek Medine’ye geldi. Hz. Ebû Bekir onları sefer
yorgunluğunu üzerlerinden atmaları için Medine’de bıraktı ve
tertip ettiği kuvvetlerin başına geçerek, Necd yönünde bulunan
Zül-Kassa’ya doğru hareket etti. Bu nazik ortamda Hz. Ebû Bekir
(r.a.)’ın bizzat savaşa çıkmasını doğru bulmayan bazı kimseler
ona müracaat ederek Medine’de kalmasını istediler. Bu kimseler,
eğer Halife Ebû Bekir (r.a.)’a bir şey olursa, içinde bulunulan kritik
durumun müslümanlar için bir felakete dönüşmesinden endişe
ediyorlardı. Ebû Bekir (r.a.); müslümanları bizzat koruyacağını
söyleyerek bu teklifi reddetti. 266
Yolda kendisine katılan komutanlarından Mukarrinoğlu Numan,
Abdullah ve Suveyd kardeşlerle birlikte Rebezelilerin toplandığı
Ebrak denilen yere kadar ilerledi ve burada yapılan savaşta
mağlup olan ve komutanlarını kaybeden Abslar ve Benû
Bekr’ler dağılarak suratli bir şekilde bölgeden uzaklaştılar. Günlerce
Ebrak’da kalan Ebû Bekir (r.a.), Benû Zübyan’ları mağlup etti
ve topraklarını ganimet olarak değerlendirerek bu arazileri Benû
Zübyan’lar için yasak bölge ilan etti. Onun bu galibiyeti üzerine
mürtedlerin çoğunluğu tekrar İslâm’a döndü. Ebû Bekir (r.a.), itaat
265 Taberî, III, 246; İbnül-Esîr, II, 345
266 Taberî, III, 247
MÜRTED ve İRTİDÂD
- 91 -
altına aldığı bu kimselere karşı Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnetine uyarak
oldukça yumuşak davranmıştır. Öte taraftan, dağılan Abs ve
Zübyan kuvvetleri peygamberlik iddiasında bulunan Tuleyha’nın
yanına gittiler. Tuleyha, Sumeyra’dan hareket ederek Buzaha’ya
yöneldi ve burada karargâh kurdu. Medine’ye dönen Ebû Bekir
(r.a.) savaş hazırlıklarına girişti ve orduyu on bir kısma ayırarak
her birine bir bayrak verip görev sahalarını belirledi. Buna göre,
Halid b. Velid, Buzaha’da bulunan yalancı peygamber Tuleyha ile
savaşacak, peşinden Butah’da bulunan Mâlik b. Nuveyre üzerine
yürüyecek, İkrime bin Ebi Cehl Müseyleme ile mücâdele edecek,
Muhâcır b. Ebî Ümeyye, Esved el-Ansî’nin bağlılarına karşı harekete
geçecek, peşinden de Kays b. Makşuh ve onu destekleyen diğer