Salı, 19 Ocak 2021 20:59

İbadet, Hidayet, Hayır ve Şer

Yazan
Ögeyi değerlendirin
(0 oy)

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 


DAVUD EMRE YAYINEVİ
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR -9-
İBADET, HİDAYET
HAYIR VE ŞER
Yazarı:
Ahmed KALKAN
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:
?????
Dâvud Emre Yayınevi
Telefon: (0 216) 632 29 58
www.davudemreyayinevi.com
İBÂDET, HİDÂYET
HAYIR VE ŞER
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKADİ KAVRAMLAR
-9-
Ahmed KALKAN
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
İTHAF
Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
Önsöz
Bismillâh. El-hamdu lillâh. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ Rasûlillâh.
“İbâdet”, boyun eğmenin, itaat etmenin, saygı göstermenin ve kulluğun en son noktasıdır. İbâdet, insanın Allah’ın râzı olduğu şeyi yapması, yerine getirmekle yükümlü olduğu fiilleri emrolunduğu şekliyle hayata geçirmesi, hiçbir şey gözetmeden Allah’a kulluk etmesi ve bunu, sadece O’na boyun eğip itaat etmek için yapmasıdır.
İtaat büyük bir makamdır. İbâdet/kulluk yapan “âbid/abd” (kulluk yapan/kul), itaat ve ibâdetle Allah’a bağlandığı için şereflenir. Allah Teâlâ, peygamberi Muhammed (s.a.s.)’i, makamların en şereflisi olan “risâlet” makamında “kul” kelimesi ile isimlendirmiştir (Bkz. Hadid, 9; İsra, 1; Kehf, 1). O yüzden şehâdet kelimesinde bile “rasül” kelimesinden de önce; daha önemli ve daha şerefli olduğu için “abdühû” (O’nun kulu) ifadesi kullanılır. Çünkü peygamberlik, Hz. Muhammmed’in (s.a.s.) diğer insanlara yönelik ilişki ve görevini ifade ederken; “abd/kul” ifadesi, onun Rabbiyle ilişkisini ve bağını anlamlandırır. Allah’la irtibatın, diğer insanlarla ilişkiden daha şerefli olduğu da açıktır. Biz de, şeref ve fazilet istiyorsak, bunun Allah’la bağımızı güçlendirmekten geçtiğini, yani ancak ibâdet ve kulluk görevlerimizde derinleşmekle makamımızı yükseltebileceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız.
İbâdet, imanın uygulanması, hak ve doğru kabul edilen esasların günlük hayatta yaşanması olduğundan, Allah katında tâat kabul edilen her davranışın bilfiil uygulanmış, yapılmış olması gerekir. Yoksa, yalnız istek halinde kalıp, davranış sahasına çıkmayan duygu ve düşünceler, Allah’a yakınlık anlamına gelen kurbet ve tâat olsalar da, ibâdet değillerdir. Bunun içindir ki, ibâdetlerin başı olan imanın da, sadece kalple tasdiki yeterli olamayacağından, hiç olmazsa dil ile ikrar edilerek açıklanması gerekli görülmüştür. Bunun yanında, niyetsiz, sadece görünürde yapılan işler de ne olursa olsun, ibâdet sayılmazlar. Niyetsiz yatıp kalkmak namaz olmadığı gibi, niyetsiz aç durmak da oruç değildir. O halde kötü niyetle veya Allah’a itaat ve yakınlık kastından başka bir maksatla yapılan işler, ibâdet olamazlar.
İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an,
yol konusu üzerinde çok durmaktadır. Kur’an’da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi, hem imana, hem de küfre doğru eğilmeye elverişlidir. Kalbin imanla küfürden birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icabeder. Hidâyeti de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur. Kullarından istediğine hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka insanları hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrâna düşürecek hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz. Allah’ın saptırdığını kimse doğru yola getiremez.
Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lâzımdır ki, Allah Teâlâ’nın bir kulunda dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş olmasındandır. Yoksa, kul irâdesini, yeteneklerini dalâlete yöneltmedikçe Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ’sını bulur.” Nitekim insanlarda hidâyet ve iman asıldır. Dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz’î iradenin sû-i isti’mâlinden doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhâlefettir. Hastalıktır (2/Bakara, 10). Sağırlıktır, dilsizlik ve körlüktür (2/Bakara, 18). Küfür ve dalâlet, zarara asla uğramayacak bir ticareti/kazancı (35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11) istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.” (2/Bakara, 16)
“Hayr” taşıdığı özellik dolayısıyla istenilen, arzu edilen, değerli, dünya ve âhirette faydalı, yarayışlı olan her şeydir. Hayr, ister bir davranış, ister bir ibâdet, ister mal, yani dünyalık yönünden olsun; dünya ve âhirete ait meselelerde faydalı olan, arzu edilen şeyleri ifade eder. Hayır; istenilen, kötü karşılanmayan, kendisine rağbet edilen bir değerdir. “Hayr”ın karşıtı “şerr”dir. Hayr, iyi ve faydalı, rağbet edilen tercihleri ifade ettiği için; ibâdet, iyilik etmek, Allah yolunda harcamak, faydalı mal, kişiye sevap veya şeref kazandıran şeyler hakkında da kullanılmaktadır.
Hayır sanılan şeyler, ancak Allah rızâsı gözetilerek yapılırsa hayır sayılır. Helâl yoldan kazanılmayan para, kişi için hayır olmadığı gibi; mal ve servet, ne kadar çok olursa olsun, Allah’ın rızâsı olmayan yerlere harcanırsa yine hayır değil; şer olur. Gerçek hayır, neticesine göre hüküm alandır. Hoşlanmadığımız şeyleri Allah
hayırlı kılmış olabilir (2/Bakara, 216; 4/Nisâ, 19). Hayırlı bir ümmet/toplum olmanın yolu, hayırlara yapışmakla olacaktır; Kur’an bunun şartlarını açıklar (3/Âl-i İmrân, 110). Müslüman, Allah’ın hayır olarak gösterip emrettiğine teslim olmalı, kendisi ve insanlık için hayrı istemeli, hayırda yarışmalı, insanları hayra teşvik etmeli, Allah’ın yasakladığı her çeşit şerden uzaklaşıp başkalarını da uzaklaştırmaya çalışmalıdır.
Ahmed Kalkan
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
Temmuz 2011, Ümraniye


- 11 -
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKÂDİ KAVRAMLAR -9-
İBÂDET

İbâdet; Anlam ve Mâhiyeti

Kur’an’da İbâdet

İbâdetle ilgili Bazı Âyetler

İbâdet; Kalıp ve Kalbin, Tüm Organların Allah’a Yönelmesidir

İbâdet, Fıtrattır

İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır

Allah’a İbâdet

Namaz, Tüm İbâdetler İçin Prototiptir

Allah’tan Başkasına İbâdet

Putlara, Heykellere İbâdet

Tâğuta İbâdet

Bilginlere ve Din Adamlarına İbâdet

Şeytana ve Cinlere İbâdet
“(Ey Allah’ım,) Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz (duâmızı ancak Sana yaparız).” 1
İbâdet; Anlam ve Mâhiyeti
İbâdet kelimesi, “abede” fiilinin masdarı olup “itaat etmek, boyun eğmek, tevâzu göstermek, bağlanmak ve hizmet etmek” anlamlarına gelir. İbâdet kelimesinin türediği “abd” kökü, şu anlamlara gelir:
a- Hürün karşıtı olan köle,
b- Boyun eğmek ve itaat etmek,
c- Kulluk etmek, ilâh tanımak, tapmak,
d- Bir şeye bağlanıp, ondan ayrılmamak.
Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere ibâdet kelimesinin ifade ettiği esas mânâlar; “kişinin yüksek ve üstün birine karşı baş eğmesi, itaat etmesi, kendi hürriyetinden ferâgat ederek onun
1] 1/Fâtiha, 5
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 12 -
karşısında her türlü isyanı terk etmesi, tam bir bağlılıkla ona boyun
eğmesidir.” İşte bu durum, kulluk ve itaattir. İbâdet, itaat
etmenin bir çeşididir. Bu itaate müstahak olan da, hiç şüphesiz
gerçek ma’bud olan Allah’tır. Çok ibâdet edene âbid; kendisine
ibâdet edilene de ma’bûd denir.
Kur’ânî bir terim olarak ibâdetin genel anlamdaki tanımı şudur:
“Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık ifade eden, yalnız
O’nun emirlerini yerine getirmiş olmak ve rızâsını kazanmak niyetiyle
yapılan, her türlü harekete ibâdet denir.”
Demek ki İslâmî mânâsıyla Allah’a ibâdet: “İnsanın rûhen ve
bedenen, gizli ve açık bütün mevcûdiyetiyle yalnız Allah’a yapmış
olduğu şuurlu (bilinçli) bir tâat ve kurbettir.”
“İbâdet” kavramı, “kurbet” (yakınlık) ve “tâat” (sevap olan
şeyler) kavramlarının anlamını da içermektedir. Dolayısıyla ibâdet
eden insan, hem Allah’a yaklaşmış, tanıyıp kulluk etmiş, boyun
eğmiş ve hem de O’na itaat etmiş olur. Meselâ namaz kılan bir insan,
Allah’a tâat, ibâdet ve kurbet görevlerini yapmış olur. Namazın
kabul olması için de “iman”, “ihlâs” ve “niyet” in bulunması
gerekmektedir. Korku ve ümit içinde hem zâhir, hem bâtında sonsuz
bir alçak gönüllülük ile sınırsız bir ta’zimi ihtiva eden ibâdet,
“kibir” ve “riyâ” kabul etmez.
“İbâdet”, boyun eğmenin, itaat etmenin, saygı göstermenin ve
kulluğun en son noktasıdır. İbâdet, insanın Allah’ın râzı olduğu
şeyi yapması, yerine getirmekle yükümlü olduğu fiilleri emrolunduğu
şekliyle hayata geçirmesi, hiçbir şey gözetmeden Allah’a
kulluk etmesi ve bunu, sadece O’na boyun eğip itaat etmek için
yapmasıdır.
İtaat büyük bir makamdır. İbâdet/kulluk yapan “âbid/abd”
(kulluk yapan/kul), itaat ve ibâdetle Allah’a bağlandığı için şereflenir.
Allah Teâlâ, peygamberi Muhammed (s.a.s.)’i, makamların
en şereflisi olan “risâlet” makamında “kul” kelimesi ile
isimlendirmiştir.2 O yüzden şehâdet kelimesinde bile “Rasûl”
kelimesinden de önce; daha önemli ve daha şerefli olduğu için
“abduhû” (O’nun kulu) ifadesi kullanılır. Çünkü peygamberlik, Hz.
Muhammmed’in (s.a.s.) diğer insanlara yönelik ilişki ve görevini
ifade ederken; “abd/kul” ifadesi, onun Rabbiyle ilişkisini ve bağını
anlamlandırır. Allah’la irtibatın, diğer insanlarla ilişkiden daha
şerefli olduğu da açıktır. Biz de, şeref ve fazilet istiyorsak, bunun
Allah’la bağımızı güçlendirmekten geçtiğini, yani ancak ibâdet ve
2] Bk. 57/Hadid, 9; 17/İsra, 1; 18/Kehf, 1
İBÂDET
- 13 -
kulluk görevlerimizde derinleşmekle makamımızı yükseltebileceğimizi
aklımızdan çıkarmamalıyız.
İbâdet, imanın uygulanması, hak ve doğru kabul edilen esasların
günlük hayatta yaşanması olduğundan, Allah katında tâat
kabul edilen her davranışın bilfiil uygulanmış, yapılmış olması gerekir.
Yoksa, yalnız istek halinde kalıp, davranış sahasına çıkmayan
duygu ve düşünceler, Allah’a yakınlık anlamına gelen kurbet ve
tâat olsalar da, ibâdet değillerdir. Bunun içindir ki, ibâdetlerin başı
olan imanın da, sadece kalple tasdiki yeterli olamayacağından, hiç
olmazsa dil ile ikrar edilerek açıklanması gerekli görülmüştür. Bunun
yanında, niyetsiz, sadece görünürde yapılan işler de ne olursa
olsun, ibâdet sayılmazlar. Niyetsiz yatıp kalkmak namaz olmadığı
gibi, niyetsiz aç durmak da oruç değildir. O halde kötü niyetle
veya Allah’a itaat ve yakınlık kastından başka bir maksatla yapılan
işler, ibâdet olamazlar.
Lisanımızda çokça kullanılan “tapınmak ve tapmak” kelimeleri,
ibâdet’in değil; yalnızca tâat’in karşılığı olabilir. Hatta tapmak
ve tapınmak kelimelerinden az çok, ne yaptığını bilmemek gibi
bir şuursuzluk mânâsı anlaşıldığı için, bu kelimeleri “puta tapmak”
, “haça tapmak” gibi yerlerde kullanırız. Oysa kulluk etmek, şuur
bakımından tapmak kelimesinden daha iyi ve anlamlıdır. Şu halde
ibâdet terimi, bir tâat mertebesini ifade etmektedir ki, en hususi
anlamı “ibâdet”, en genel anlamı ise “kulluk” mânâsına gelen
“ubûdiyet”tir. İbâdet, Allah’ın râzı olduğu şeyi yapmak; ubûdiyet
ise, Allah’ın yaptığına râzı olmaktır, diye de tanımlanmıştır.
Kur’an’da İbâdet
İbâdet kavramı, Kur’an’da en çok kullanılan kavramlardan birisidir.
Bu kavram, Kur’an’da isim, fiil ve masdar şeklinde 256 defa
geçer. “A b d” kökü ve türevleri ise 275 yerde kullanılır. Genel
olarak, Allah’a veya Allah’tan başkalarına ibâdeti ifade etmekte
kullanılmıştır. Sadece Allah’a ibâdet emredilirken, O’na ortak koşmak
ve başkalarına ibâdet etmek, Kur’an’da şiddetle yasaklanmıştır.
Kur’an’da ibâdet kelimesi, daha çok nefislerin sadece Allah
için başka kayıtlardan kurtarılması, yalnız O’nun ibâdetine tahsis
edilmesine işaret etmektedir. Yani insan, sevgide, korkuda, ümit
ve tevekkülde, itaat edip boyun eğmede Allah’a hiçbir varlığı ortak
koşmayacaktır. Çünkü ibâdet, sevginin, bağlılığın ve korkunun
en güzel ifadesidir. Nitekim dinin bütününü de bu esaslar oluşturur.
İbâdet terimi, bu açıdan incelendiğinde, kulun, ibâdet ettiği
ilâh (Allah)’ı kemâl derecesinde sevmesi ve tevâzu göstermesi ve
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 14 -
bütün bunların ancak Allah için olması gerekmektedir.
“Ancak Sana ibâdet ederiz.”3 “Ederim” değil; “ederiz”. Cemaate
işaret vardır bu ifadede. Aynı Rabbin kulu olan, O’nun kanunlarına
boyun eğen ve O’na tesbih ve ibâdet eden tüm tabiatla,
tüm yaratıklarla ortak dili konuşmak, vahdete ermek, beraberce
ibâdet etmek var bu ifadede. Kendi iç dünyamızla, tüm organlarımızla,
inanç, düşünce ve eylemlerimizle beraber ibâdet etmek
var bu ifadede. Tevhid, ancak muvahhid bir toplum içinde gerçek
anlamını bulur. Tevhidî bir toplumla beraber hareket edilerek olgunlaşılır,
insan olunur. Tevhid kafilesinden ayrı hareket etmekle,
güzel olan hiçbir yere varılamaz.
Fâtiha’nın bundan önceki âyetlerinde Allah’ın sıfatları özetlendi.
Allah, bu âyete kadar kendini bize tanıttı. “Peki, böyle özelliklere
sahip Allah’a karşı nasıl davranmamız gerekir?” sorusuna
bu âyet cevap vermiş oluyor: “Sadece Allah’a ibâdet.” Fâtiha’da
bundan önceki âyetler, sanki bize bu âyetteki ifadeyi söyletmek
içindir. Ayrıca, Allah’ı bu âyete kadar anlatılan isim ve vasıflarıyla
tanıyıp O’nu tek ilâh ve tek rab kabul eden kuluna Allah, senlibenli
ifade kullandırıyor; Allah’ın vasıflarını tanıyıp O’na ibâdet,
Allah’la samimiyeti ve sıcak bir bağı oluşturuyor: “Ona kulluk ederiz”
değil; “Sana...” Bu âyete kadar üçüncü tekil şahıs ifadesi ve
zamiri kullanılırken, burada ikinci tekil şahıs ifadesi kullanıyoruz.
Önce ibâdet, sonra istiâne. İlk adım öncelikle kuldan başlamalı.
Sünetullah, ilk başlangıcı bizden bekliyor. Allah’ın kanunu böyle
istiyor. Bu konuyla ilgili Kur’ân-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden
bolca örnekler sunmak mümkün. (“Allah’a yardım ederseniz, Allah da
size yardım eder.”4; “Bana bir adım yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım.”5,
“Allah’tan sakınırsanız, sizin için furkan kılar.”6; “Allah’tan korkanlara Allah
çıkış yolu verir.”7, “Sözünüzde durursanız, Ben de...”8; “Kim iman edip
sâlih amel işlerse...”9 Önce bizden duâ, sonra Allah’tan icâbet, önce
kul sebebe yapışacak, sonra Allah verecek.
Hakkıyla ve ölünceye dek ibâdet için Allah’ın yardımına ihtiyacımız
olacak. Her an yaşantımızı ibâdet halinde değerlendirmek
için “...sadece Sen’den yardım isteriz.” 10
3] 1/Fâtiha, 5
4] 47/Muhammed, 7
5] Allah’a nispet edilen bir Hadis rivâyeti
6] 8/Enfâl, 29
7] 65/Talâk, 2-3
8] 2/Bakara, 40
9] 64/Teğâbün, 9; 65/Talâk, 11
10] 1/Fâtiha, 5
İBÂDET
- 15 -
“Sadece Sana ederiz kulluğu, ibâdeti...”11 meâlindeki âyette, kulun,
ibâdeti sadece Rabb’ine ait kılıp, nefsini ancak Allah’a teslim etmesinin
gereği vurgulanmaktadır. Allah’tan başkasına gösterilen
“itaat ve kulluk”, o varlığı sahte bir ma’bud yapar. Bu ma’bud ya
şeytandır, ya da kendilerini tâğut kılan azgın kişilerdir. Yahut da
Allah’ın kitabını hiçe sayarak insanları icad ettikleri hayat düsturlarına
ve yaşayış tarzlarına sevkeden önderlerdir. İslâmî anlamda
ibâdet ise, Allah’a kayıtsız şartsız itaat etmek demektir. Şeytana
ibâdet etmeyi yasaklayan Allah, insan ve cin şeytanlarına kayıtsız
şartsız itaatin onlara kulluk/ibâdet demek olduğunu belirtmiş
oluyor.
İnsanların, şeytanın teşviki ile yapageldikleri ibâdetlerinin
yönü olan putlar ve hayalî/sanal kuvvetler, yani Allah’tan başka
tapınılan tüm varlıklar, birer sahte ma’buddur. Çünkü Kur’an,
Allah’tan başka hiçbir hak ma’bud olmadığını en açık bir şekilde
bildirirken; insanların, Allah’tan başkasına tapmalarını ve onları
ilâh kabul etmelerini de, şirk ve büyük günah sayıyor.
İbâdetle ilgili Bazı Âyetler
“(Ya Rabbi,) Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz.”
12
“Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.” 13
“Allah’a ibâdet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.” 14
“(Ya’kub) oğullarına: ‘Benden sonra neye ibâdet/kulluk edeceksiniz?’
demişti. ‘Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı
olan tek İlâh’a kulluk edeceğiz, ibâdet edeceğiz. Biz O’na teslim olanlarız’
dediler.” 15
“Sizin şu karşısında durup taptığınız heykeller de nedir? ‘Babalarımızı
onlara tapar bulduk (da onun için biz de onlara tapıyoruz)’ dediler.” 16
“De ki: Allah’ı bırakıp size ne zarar, ne de yarar vermeye gücü yetmeyen
şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah, işitendir, bilendir. (O’na ibâdet
etmeniz gerekmez mi?)” 17
“Hahamlarını ve râhiplerini Allah’tan ayrı rablar edindiler; Meryem
11] 1/Fâtiha, 5
12] 1/Fâtiha, 5
13] 51/Zâriyât, 56
14] 4/Nisâ, 36
15] 2/Bakara, 133
16] 21/Enbiyâ, 52, 53
17] 5/Mâide, 76
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 16 -
oğlu Mesih’i de. Oysa kendilerine yalnız tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri
emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları
şeylerden münezzehtir.” 18
“Tevbe eden, ibâdet eden, hamd eden, seyahat eden, rükû eden, secde
eden, iyiliği emredip kötülükten meneden ve Allah’ın (yasak) sınırlarını
koruyan (onları çiğnemeyen) mü’minleri müjdele.” 19
“İnsanlardan kimi de Allah’a bir yönden (dinin bütününe inanmadan)
ibâdet eder. Eğer kendisine bir hayır gelirse, onunla huzura kavuşur (sevinir)
ve eğer başına bir kötülük gelirse yüz üstü döner (dini kötüleyerek
ondan vazgeçer).” 20
“Ey mü’minler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize ibâdet edin, hayır
işleyin ki umduğunuza eresiniz.” 21
“Ey iman eden kullarım, Benim arzım geniştir, bana kulluk/ibâdet
edin.” 22
“İyi bil ki, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka velîler edinerek:
‘biz bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz’ diyenlere (gelince):
Şüphesiz ki Allah, onlar arasında, ayrılığa düştükleri şeyde hükmünü
verecektir.” 23
“Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.
Müjdele kullarımı.”24
“Hayır, yalnız Allah’a ibâdet/kulluk et ve şükredenlerden ol.” 25
“Allah’tan başkasına ibâdet/kulluk etmeyin. Ben, sizin büyük bir günün
azâbına uğramanızdan korkuyorum.” 26
“Andolsun Biz, her millet içinde: ‘Allah’a ibâdet/kulluk edin, tağut(a
tapmak)dan kaçının’ diyen bir rasûl/elçi gönderdik.” 27
“De ki: ‘Ey kitap ehli, bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye
gelin: Yalnız Allah’a ibâdet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım.
Birimiz diğerini Allah’tan başka rab edinmesin.” 28
18] 9/Tevbe, 31
19] 9/Tevbe, 112
20] 22/Hacc, 11
21] 22/Hacc, 77
22] 29/Ankebût, 56
23] 39/Zümer, 3
24] 39/Zümer, 17
25] 39/Zümer, 66
26] 46/Ahkaf, 21
27] 16/Nahl, 36
28] 3/Âl-i İmrân, 64
İBÂDET
- 17 -
“Allah, kimlere lânet ve gazab etmiş, kimlerden maymunlar, domuzlar
ve tâğuta tapanlar yapmışsa, işte onların yeri daha kötüdür.” 29
“De ki: Ben Allah’tan başka yalvardıklarınıza tapmaktan men olundum.”
30
“Göklerde ve yerde bulunan herkes Rahmân’a kul olarak gelecektir.” 31
“Siz, Allah’ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar vermeyen şeylere mi
tapıyorsunuz? Yuh size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Aklınızı kullanmıyor
musunuz siz?” 32
“Siz ve Allah’tan başka taptıklarınız cehennem odunusunuz. Siz (odun
gibi) oraya gireceksiniz.” 33
“İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek
var. Onlar, kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden ve sizin Allah’tan başka
taptıklarınızdan uzağız. Sizin (taptıklarınızı) tanımıyoruz. Siz, bir tek
Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve
nefret belirmiştir.” 34
De ki: Ey kâfirler! ‘Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim
ibâdet ettiğime tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak
değilim. Siz de benim ibâdet ettiğime tapacak değilsiniz. Sizin dininiz
size; benim dinim bana!” 35
“Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: ‘Benden başka
hiçbir ilâh yoktur. Bana kulluk/ibâdet edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” 36
“Bir zaman İbrahim şöyle demişti: ‘Rabbim, bu şehri güvenli kıl. Beni
ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.” 37
“Siz Allah’tan başka birtakım putlara tapıyorsunuz. Yalan uyduruyorsunuz.
Sizin Allah’tan başka taptıklarınız size rızık veremezler. Siz rızkı
Allah’ın yanında arayın. O’na kulluk/ibâdet edin ve O’na şükredin. Hepiniz
O’na döndürüleceksiniz.” 38
“Gece, gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir. Ne güneşe ne
de aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin. Eğer kulluk
29] 5/Mâide, 60
30] 6/En'âm, 56
31] 19/Meryem, 93
32] 21/Enbiyâ, 66-67
33] 21/Enbiyâ, 98
34] 60/Mümtehıne, 4
35] 109/Kâfirun, 1-6
36] 21/Enbiyâ, 25
37] 14/İbrahim, 35
38] 29/Ankebût, 17
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 18 -
ediyorsanız (böyle yapın).” 39
“De ki: ‘Ben dinimi yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na ibâdet/kulluk ediyorum.”
40
“Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk/ibâdet et.” 41
Âyetlerin ortaya koyduğu ilk gerçek “sadece Allah’a ibâdet
edip, O’ndan başkasına ibâdet etmemektir.” İslâm, ibâdeti sadece
Allah’a ait kılmayı emrederken, O’na herhangi bir şeyi ortak koşma
yasağını da getiriyor. İnsanlığın tanıdığı veya tanıyabileceği
Allah’ın dışında her çeşit ma’bud edinme çeşidini içine alan kesin
bir yasak koyuyor.
“Yalnız Sana kulluk eder; yalnız Senden yardım dileriz.”42
Hamd, âlemlerin rabbi, Rahmân-Rahîm ve din gününün sahibi
olan Allah’a mahsustur. Rab, rahman, rahim ve mâlik sıfatlarının
kâinatla ve içindeki beşerî âlemle olan ilişkilerinin başlangıçta doğurduğu
borcun karşılığı, hamdetmektir. Hamd sadece Allah’a ait
olduğu gibi, kulluk/ibâdet de O’na aittir.
Demek ki Fâtiha sûresi, 1-4. âyetlerdeki sıfatların önünde
hamd, arkasında ibâdet ve yardım dileme yer almaktadır. Allah
yaratan, besleyip büyüten, rahmet ve merhamet edip sahip çıkan
bir varlık olması hasebiyle hamde, ibâdete ve sadece kendisinden
yardım talep edilmesine layıktır. Hamdedilmek, kulluğun sadece
O’na tahsis edilmesi ve sadece O’ndan yardım ve destek beklenilmesi
O’nun hakkıdır.
Şimdi 5. âyette geçen kavramların analizini yaparak şu sonuçlara
varmamız mümkündür: “Sadece Sana kulluk ederiz.”
Fahruddîn Râzî ve Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyetin Allah’a nasıl
hamd edileceğini öğrettiğini söylemektedirler. “Sadece Allah’a
kulluk etmek ve sadece O’ndan yardım dilemek, Allah’a hamd etmektir”
diyen bu âlimler, âyeti âyetle tefsir etmişlerdir. Onların
tefsirine katılmamak mümkün değildir.
Bize göre ‘kulluk’ kavramının içi, ‘hamd’ ile doldurulmaktadır.
Rab, rahmân, rahîm ve mâlik sıfatlarına sahip olan Allah, hamd
edilmeye, yani ibâdet edilmeye lâyık bir varlıktır. Yaratma, eğitme,
rahmet, merhamet ve sahip çıkma sıfatlarıyla insanlar âlemi
ile ilişki kuran Allah, şirk koşulmadan ibâdet edilmeye layık bir
39] 41/Fussılet, 37
40] 39/Zümer, 14
41] 15/Hicr, 99
42] 1/Fâtiha, 5
İBÂDET
- 19 -
hüviyete sahiptir.
“İyyâke: Sadece Sana” ibâresi hasr ifade eder. Başka bir deyişle “ve
sadece Senden yardım dileriz” ifadesine denk düşmekte ve Allah’tan
başka varlıkların tapınma bakımından kutsallığını dışlamaktadır.
Cümlenin başına gelmesinin sebebi, kulluktan önce sahte tanrıları
dışlamanın zorunlu olduğunu göstermektir.
Abd (Kul) ve İbâdet
“Na’budu” kelimesinin kökü “abede”dir. İbâdet, ubûdiyyet,
âbid ve ma’bûd kelimeleri de ondan türemiştir.
Emrini tutmak, ibâdet etmek, tapınmak, çok muhterem tutmak,
perestiş etmek, köle etmek, esir etmek, boyun eğdirmek,
tâbi kılmak, hükmü altına almak, ıslah etmek, tekâmül ettirmek,
ilerletmek, işe yarar hale getirmek, mûteber hale getirmek, kendini
vermek manalarına gelmektedir.
‘Abede’ Kavramı
(‘abede) kavramının Kur’an’da çeşitli mânâları olup bunları
şöyle sıralayabiliriz:
1) Bilmek
“Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.”43
Hâzin bu âyette geçen “liya’budûni” kelimesine, “liya’rifûnî=Beni bilsinler”
mânâsını vermektedir. Çünkü Allah, cin ve insanları yaratmasaydı,
O’nun varlığı bilinmeyecekti. Böylece Hâzin, Allah’a ibâdeti
bilgiye dayandırmakta veya bilgi ile kulluğu aynîleştirmektedir.
Ona göre kulluk, bilmek demektir.
Muhammed Esed de aynı fikri savunmaktadır. Ona göre, bütün
akıl sahibi varlıkların yaratılmasındaki temel amaç, onların
Allah’ın varlığını tanımaları ve bundan dolayı kendi var oluşlarını
bilinçli olarak O’nun irâdesi ve planı ile uyumlu hale getirme isteği
duymalarıdır.
İşte bu iki aşamalı tanıma ve isteme kavramlarıdır ki, Kur’an’ın
“kulluk” olarak tanımladığı şeye derin anlamını verir.
2) Birlemek, Tevhid
İbn Abbas’a göre Kur’an’da ibâdet kavramı, birlemek anlamına
gelmektedir. Tevhid inancı olmadan kulluk yerine getirilemez.
Nesefî de İbn Abbas’ın görüşünü naklederek, tevhid ile abd
43] 51/Zâriyât, 56
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 20 -
kavramını birleştirmektedir. Hâzin ile Nesefî’nin görüşlerini bir
araya getirirsek şöyle bir sonuca varabiliriz: Bilgiden kalkan ve
tevhidde konaklayarak insanı Allah’a yaklaştıran gönül oluşumuna,
kulluk denmektedir. Demek ki kulluk için birlemek, birlemek
için de bilmek gerekiyor.
3) İtaat Etmek
İbn Abbas “ya’budu” kelimesine “yutî’u” mânâsını vermektedir.
Kulluk yapabilmek için itaat şarttır. İtaat edilmeyen varlığa
kulluk edilmiş olmaz.
Demek ki insanlar ve cinler, Allah’ı bilmek, birlemek ve itaat
etmek için yaratılmışlardır. Bilgi, insanının uğruna yaratıldığı bir
değerdir. Var olmanın temelinde sadece Allah’a ibâdet etmek vardır.
Bilgisiz, tevhidsiz ibâdetin bir şeye yaramayacağı da bir gerçektir.
4) İbâdet Etmek
(abede), dini Allah’a has kılarak yapıldığında ibâdet, Allah dışında
bir varlığa yapıldığında ise ‘şirk’ olduğu için tapınmak anlamına
gelir. Fâtiha, 5. âyetteki “iyyâke na’budu=yalnız Sana ibâdet
ederiz” ifadesi, başka âyetlerde şöyle geçmektedir: “Allah size kendisinden
başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir.”44; “Rabbin, sadece
Kendisine kulluk etmenizi emretti.” 45
Fâtiha, 5. âyette başa gelen “iyyâke=sadece Sana” ifadesi, bu iki
âyette istisnadan sonra gelmektedir. Mana ağırlığı ve tahsisin vurgusu
bakımından aralarında hiçbir fark yoktur. Yusuf, 40 ve İsrâ,
23’te Allah emrederken, Fâtiha, 5’te kul kendisi ifade etmektedir.
Her üç âyetteki ifadenin amacı, şirki dışarıda bırakıp, şirksiz bir
ibâdetin yapılmasıdır.
Şirkten uzak bir kulluk veya ibâdet nasıl yapılabilir? Bu sorunun
cevabını şu âyetlerle verebiliriz: “De ki: ‘Ben, dini Allah’a hâlis
kılarak O’na ibâdet etmekle emrolundum.”46; “De ki: ‘Ben dinimde ihlâs
ile ancak Allah’a ibâdet ederim.” 47
Şirkten uzak bir ibâdet, dini Allah’a tahsis ederek, yani dininde
ihlâs sahibi olarak yapılan ibâdettir. Bu âyetler, Fâtiha, 5.
âyetteki “iyyâke=sadece Sana” demenin neyi ifade ettiğini açıklamaktadır.
“Sadece Sana” demek; dini Allah’a tahsis ederek ve
44] 12/Yusuf, 40
45] 17/İsrâ, 23
46] 39/Zümer, 11
47] 39/Zümer, 14
İBÂDET
- 21 -
ihlâs sahibi olarak demektir. Bu tarz bir ibâdet, tevhid inancının
eyleme dönüşmesi, tek İlâh inancının davranışlara yansımasıdır.
Bütün davranışlarında Allah’ın yanında olduğunu hissetmesi ve
O’na yönelmesidir. Kulluğu güzelleştiren de bu tarz olan yöneliştir.
İbâdetteki ihlâs ve dini Allah’a tahsis etme olgunluğu, sadece
Allah’a yönelme ile doruk noktasına çıkmaktadır. Kulluğun bu güzelliğini
Allah şöyle ifade etmektedir: “Biz Dâvud’a Süleyman’ı verdik.
Süleyman ne güzel bir kuldu. Doğrusu o, daima Allah’a yönelirdi.” 48
Dini Allah’a tahsis ederek ve sadece Allah’a yönelerek yapılan
ibâdet, şirki dışlayan ve insanı şirkten uzak tutan bir ibâdet
olmaktadır. Allah, dini Allah’a has kılarak ibâdet etmesini Hz.
Peygamber’e niçin emretmiştir? İnsanın başka varlıklara ibâdet
etme ihtimali var mıdır? İnsanlar şeytana, putlara ve kendi nefislerine
tapınabilirler mi?
“Ey Âdemoğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir
düşmanınızdır, demedim mi? Bana kulluk ediniz, doğru yol budur demedim
mi?” 49
Bu âyetlerin birincisi, şeytana tapılma ihtimaline karşı insanları
uyarmaktadır. Bu uyarısını, şeytanın insanların düşmanı olduğu
gerçeğine dayandırarak yapmaktadır. Doğru yolun sadece Allah’a
ibâdet etmek olduğu bilincini de vermektedir. Âyetlerin birincisi
şirki yasaklıyor, ikincisi doğru tapınmanın bilgisini veriyor. Ayrıca
olumsuzdan olumluya giden bir metodla, tapınmanın eğitimi veriliyor.
Hem şeytana hem de Allah’a tapınmanın imkânsızlığının
bilinci kazandırılıyor. Bu bilinç verilmeden, Yalnız Sana ibâdet
ederiz ifadesinin gündeme gelmesi mümkün değildir.
“Hevâ ve hevesini tanrı edineni gördün mü?”50 Bu âyete göre insan,
kendi nefsini/ nevasını tanrı edinebilmektedir. İnsan aklını ve gönlünü
nefsinin emrine verirse, nefsini tanrı edinmiş olur. Demek ki
sınırsız arzu ve hevesler, insanın içindeki psikolojik yönelişi tam bir
denetim altına alabilir. Böyle bir denetim altında, bütün eylemlerimizi
nefsin emirlerine göre yaparsak, nefsi tanrı edinmiş oluruz.
Nefsin kullan, beyin, gönül ve davranışlardır. Şirkin kökleri, insanın
nefsinden beslenmektedir. Terk edilmesi ve farkına varılması
en zor olan şirk, hevânın tanrı haline gelmesidir.
Onun içindir ki kul “iyyâke na’budu=yalnız Sana kulluk ederiz”
derken, nefsini tanrı edinmekten de sıyrılmış olmaktadır. Kendi
48] 38/Sâd, 30
49] 36/Yâsin, 60-61
50] 45/Câsiye, 23
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 22 -
benliğini tanrı edinmekten sıyrılamayan insan bu ifadeyi kullanamaz.
Şeytan ve kendi nefsinin dışında kalan canlı ve cansız varlıklara,
yani putlara tapınma ihtimâli de vardır. Bu hususta pek çok
âyet vardır:
“Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz’ diye cevap
verdiler.” 51
“İbrahim’in şöyle dediğini hatırla: ‘Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni
ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.” 52
İnsan tabiattan herhangi bir varlığı tanrı edindiği gibi, kendi
eliyle yaptığına taptığı da olmuştur. Bazen tabiat olaylarının
zararından korunmak bazen de faydasını elde etmek için onlara
tapınma yolunu seçmiştir.
Allah, tarihte insanların yaşadıkları şirkin çeşitlerini ve tonlarını
bize anlatarak, şirkin kötülüğüne karşı bilincimizi açmakta
ve tevhid inancı için gönlümüzde bir yer oluşturmaktadır. Çünkü
şirkten temizlenmeyen gönle tevhid inancının girip yerleşmesi
imkânsızdır. Böylece Allah, eğitime eskimeyen bir metod kazandırarak,
yanlışlardan temizlenmeyen bir beyin ve gönle, doğrulan
kazandırmanın ve yerleştirmenin imkânsızlığına dikkat çekmiştir.
Bir demirin pasını silmeden oraya boya sürülürse, o boya tutmayacak
ve kısa zamanda içindeki pası kusacaktır. İnsanın gönlündeki
şirk pasını silmeden oraya tevhid inancının boyasını sürmek kalıcı
olmayacaktır. Zamanla o pas kendini dışa vurup, boyayı yok edecektir.
İşte bu gerçeğe dikkat ederek hareket etmek, din eğitiminin
ana metodlarından biri olmalıdır.53
İbâdet; Kalıp ve Kalbin, Tüm
Organların Allah’a Yönelmesidir
Bazı insanlara göre ibâdet, kuru bir inanç kabul edilirken, bazılarına
göre de sadece belirli hareketleri yapmaktan ibâret sanılmaktadır.
Bazıları insanlara iyilik yapmanın ibâdet yerine geçeceğini
düşünüyor. Bazıları kalp temizliğinin yeterli olduğunu (bunun
ibâdet yerine geçeceğini) söyleyip kendini kandırıyor. Yine bir kısım
insanlar, Allah’a ibâdetin gâyesini tam olarak anlayamadıklarından,
yaptıkları ibâdetlerinde, ya şuursuzca davranırlar, ya da
ibâdeti dünyevî fayda açısından değerlendirirler. Bütün bunların
yanında, pek çok insan da, Allah’ın ve O’nun dininin dışında birtakım
varlıklara, sistemlere ibâdet ederek onlara kul olmuştur.
51] 26/Şuarâ, 71
52] 14/İbrahim, 35
53] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, c. 1, s. 136-138
İBÂDET
- 23 -
İbâdeti, sadece dış görünümündeki şekillerde değerlendiren
kimseler, ibâdetlerde titiz davranmayı, ilk anda bir nevi dar görüşlülük
yahut şekilcilik olarak kabul edebilirler. Ancak, daha derin
ve etraflıca düşünülüp araştırılırsa, pek çok gerçeklerin farkına
varmak mümkün olur. İbâdet, Allah ile her an ilişki kurmaya bir
vâsıtadır. İbâdet, ruhun ve bedenin ölçülü ve disiplinli bir hale
gelişini sağlar. Güzel ahlâkı yansıtan hareketleri içeren, ruhumuzun
Allah’a yabancılaşmasını önleyerek O’nu bize unutturmayan,
ibâdettir.
İnsanın, ruhundaki gizli duygularını dışa vurmak için, zâhirî
şekilleri kullanma eğilimi vardır. Bu gizli duyguları anlatmak için,
zâhirî şekillere başvurmadan insan, ruhî duygularını tatmin edemez.
Duygularını bu şekillerle ifadelendiren insan, hissen ve ruhen
bir bütünlük kazanır. Bu haliyle de rahat edip huzura kavuşur.
İslâm dini, bütün ibâdet kurallarını bu fıtrî esas üzerine kurmuştur.
Bunun için işi, ne sadece içten gelen niyetlere, ne de ruhî
duygulara terk etmemiş, aksine ibâdetlere ait yönelişlerde, dış ile
içi (zâhir ile bâtını) tam bir uyum içerisine sokarak huzur ve mutluluk
temin edilmiştir. Bu cümleden olmak üzere mü’min, namazda
kıbleye yönelir, hacda belirli bir yerde ihrama girer, bir kıyafete
bürünür, orucunu tutarken yemez, içmez... Böylece her ibâdetiyle
bir hareket, her hareketiyle de bir ibâdet icrâ eder. İslâm dini bu
yöntemiyle nefsin zâhiri ile bâtınını birleştirip, kuvvetler arasını
denkleştirir. Bunun sonucunda kendi mefkûresine uygun olarak
insan fıtratına tam bir uyum bahşeder.
İbâdet, Fıtrattır
İslâm dini, yeryüzüne getirdiği bütün gerçekçi kurallarla, insan
fıtratında mevcut olan ibâdet duygusunu, en doğru bir şekilde geliştirerek
bu ihtiyaca cevap verir. Böylece el ile tutulup gözle görülen
veya gizli bir kuvvetin varlığını, değişik varlıklarda görerek
onlara tapanları da yanlış inançlardan ve tapınmalardan kurtarır.
Bu özelliğinden dolayı Allah’tan başka ilâh kabul etmek suretiyle
putlara tapan bir toplumda, bu yanlış inancı ve ibâdet şeklini, bir
daha dirilmeyecek şekilde tarihe gömen tek din İslâm’dır. İnsanları,
hür irâdeleriyle Allah’a yönelten, onların birbirlerine kul köle
olmalarını önleyen, onları her türlü yanlış tapınmalardan kurtarıp
Allah’a götüren hiç şüphesiz bu hayat nizamı olan İslâm’ın kendisidir.
İslâm’ı benimseyip ona mensup olanların belirgin özellikleri
vardır. Bunların en önemlilerini şöylece belirtebiliriz: Allah’ın
varlığına, birliğine, tek ilâh olduğuna inanmak. O’ndan gelen bütün
hükümlerin gerçek ve doğru olduğunu kabul etmek. Allah’ın
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 24 -
bildirdiği İlâhî hükümler doğrultusunda yaşayarak Allah’a ibâdet
etmek ve O’na kul olmak. Rasûlün ahlâkı ile ahlâklanmak.
Allah’ı tek rab bilerek O’na kulluk etmek, insanı tevhid inancına
ve bu inancın gereğine götürür. Bu iman ve şuura sahip olan
insanlardan oluşan bir toplum, yeryüzündeki her çeşit şirk odaklarını
dağıtır.
Din, sadece vicdanlara hapsedilen kuru bir inanç değildir. Aksine
din, bütün hayatı kapsayan, hayatî olaylar arasındaki bağı
temin ederek bütün yaşayışı en köklü ve sağlam esaslara bağlayan
İlâhî bir nizamdır. Bu nizam, Allah’ın birliği esasına dayanır.
İnsanî ilişkilerin en sağlamı bu inançtan doğar. Yine bu inanç insanlık
hayatının her alanına ışık tutar.
Kur’an’a müracaat edilerek incelendiği zaman, ibâdetin, insan
hayatının tümünü kapsayan bir terim olduğu anlaşılır. Sadece belirli
hareketleri ve işleri ibâdet kabul edip, insanlar arasındaki ilişkileri
düzenleyen hükümleri ve bunları uygulamayı ibâdet kabul
etmemek, Kur’an’daki ibâdet anlayışına ters düşer. İbâdet, bir şekil
ve formaliteden ibâret de değildir. Aksine, bir din edinme, bir
sisteme bağlanma ve günlük hayatta yaşanan bir doktrine uyma
meselesidir. Bu özelliklerinden dolayı Kur’an’da en çok önem verilen
bir konu olmuştur.
İslâm, başlangıçtan nihâyete kadar, ibâdeti hayata yaymayı en
büyük gaye edinmiş bir dindir. İslâm’ın siyasî ve iktisadî nizamında,
ceza hukukunda, medenî ve aile hukukunda ve bu dinin içine
almış olduğu diğer konularda, başka bir hedef yoktur. Kur’an’ın
gaye olarak tayin ettiği bu hedefe, insanlar, ancak Allah’ın hükümlerine
uygun olarak yaşadıkları zaman ulaşabilirler.
Günümüz insanları, ibâdetin, Allah’ın koyduğu bütün emirleri
kapsadığı gibi, kişiyi Allah’a yönelten her hareketi, her işi de
içine alan bir terim olduğunu bilmelidirler. İnsanoğlu, kalbini
Allah’a yönelttikçe hayatında yaptığı her hareketin ibâdet haline
dönüşmesi mümkündür. İslâm dini, Allah’ın varlığını ve birliğini
beyan etmeye çok büyük önem vermiş, hiçbir yönden şirk
şâibesi taşımayan bir ibâdet esası ortaya koymuştur. Bunun için
hiçbir varlığın, tüm varlıkların yaratıcısı gibi olamayacağını ısrarla
belirtmiştir. Yine İslâm, yaratıcı ile yaratılmışlar arasındaki bağın
gerçeğini de belirtmeye özen göstermiştir. Her varlık gibi, insanla
Allah arasında da bir bağın var olduğunu, bunun da “ulûhiyet” ve
“ubûdiyet” esaslarından ibâret bulunduğunu kesinlikle belirtmiştir.
İşte bu gerçek, Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Allah’a ibâdet edin.
İBÂDET
- 25 -
Sizin O’ndan başka ilâhınız yok.”54 Bütün peygamberlerin kesinlikle
belirttiği gerçek: “Allah’ın tek bir ilâh olduğu ve O’na ibâdetle
kulluk edilmesi”dir.
Her asırda olduğu gibi günümüzde de her türlü şüphe ve
bilgisizlikten kurtulmak için, bu gerçeğin aydınlık esaslarına sarılmak
yeterli olacaktır. Çünkü insan şuurunun istikrarı, düşünce
ve davranışın doğruluğu, Allah’ın bütün âlemlerin tek Rabb’i;
tüm yaratıkların da O’nun kulu olduğu gerçeğinin kavranmasına
bağlıdır. Allah ile olan alâkada, insanların hepsinin eşit olduğu
da kesinlikle bilinmelidir. Hiç biri O’nun ilâhlığına ortak değildir,
olamaz. Bundan dolayıdır ki, İslâm’da, kulluğun tabii belirtisi olan
takvâ ve amel-i sâlih (iyi işler)den başka bir şeyle, Allah’a yaklaşmak,
hiçbir insan için mümkün değildir.
Doğruyu kabullenmenin ve doğru olmanın biricik yolu, bütün
insanların tek ma’bud olan Allah’a yönelmeleri ve O’na kulluk
etmeleridir. İnsanlığın huzur ve mutluluğu, hâkimiyeti Hûdutsuz,
saltanatı ebedî olan Allah’a yönelmededir. İşte, insanların Allah’a
karşı durumu budur. Allah yaratan, insanlar ise diğer varlıklar gibi
yaratılandır. O rabdir. İnsan ise kuldur. Allah’a kul olmak, insanı
kullara kulluktan kurtarır. Allah’a kulluktan kaçınanlar kendileri
gibi kulların kulu olurlar, ya da nefislerinin, arzu ve isteklerinin
kulu durumuna düşerler. Bazıları “vatandaş” vb. sıfatları süslü
göstererek “kul” kavramını (Allah’a kulluğu) aşağılamaya çalışıyorlar.
Bunlar, câhil ve gâfil kâfirlerdir.
Tarihin çeşitli dönemlerinde olduğu gibi, günümüzde de bir
kısım insanlar, yaratıklardan herhangi birine bütünüyle bağlanarak
onun huzurunda öyle tapınmalar yapıyorlar ki, bütün şuurlarını
o tapınmaya bağlayarak ilerisini göremez oluyorlar. Hak
ma’budu ve hakiki ibâdeti unutturan, onları şirke düşüren kötülüğün
kaynağı, Allah’tan başka varlıklara tapmak, onların koyduğu
kurallara uyarak onlara ma’bud ve ilâh muâmelesi yapmaktır.
Yeryüzünün her çeşit putları, haksız ve bâtıl ma’budları hep bu
tür düşünce, davranış ve his sonucu ortaya çıkmıştır. Fakat şu bir
gerçektir ki, bütün mevcûdiyetini fânilere, Allah’tan başka varlıklara
ve O’nun dininin dışındaki sistemlere bağlayanlar, tehlikeye
adaydırlar. Sadece Allah’a ibâdet edilmelidir. Çünkü ibâdet
O’nun hakkıdır. Allah’a ibâdet edenlerdir ki, O’ndan başkasından
korkmaz ve ümit etmezler de sadece O’na kul olurlar. Gönüller
Allah’tan başkasına bağlandığı zaman insanlar korku kaynağı ile
ümit kaynağını ayrı ayrı görürler. O zaman bir de bakarsınız ki bir
54] 7/A'râf, 59
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 26 -
tarafta dilber sevgi ma’budları, diğer tarafta da kahraman korku
ma’budları dizilmiştir. İkisi arasında kalan zavallı insan, bu hal
içinde çırpınır, tapınır ve bunu da bir ibâdet sanır. Yaratıklardan
hiç biri rab olamaz. Her şeyin mutlak Rabbi Allah’tır. O’na ibâdet
edilmelidir. Çünkü ibâdet ve ubûdiyet Allah’ın hakkı, insanın da
vazifesidir.
Günümüzde birtakım insanların, hevâ ve heveslerini, her türlü
menfaat ve çıkarlarını kendileri için ilâh edindiklerini görmekteyiz.
Kur’an, Allah’ın İlâhî dinini bırakarak, değişik arzu, istek ve
menfaatlerini, davranışlarının tek kaynağı yapan ve böylece bunları
put mevkiine çıkarıp hevâ ve hevesinin kölesi olan insanları,
hayret verici bir canlılıkla ortaya koyuyor: “Gördün mü o kimseyi ki,
hevâ ve hevesini kendisine ilâh edinmiş...”55 Yani, gerçeği kabul etmemiş,
düşünememiş, keyfi ne isterse onu ma’bud edinmiş, böylece
kendi zevkinin sevdasına düşmüş. Çünkü hevâ ve diğer nefsî duygular,
gözü kör, kulağı sağır ederek kalbi hissiz bırakır. Bu duruma
düşen kişi, âlim de olsa ilmine rağmen gerçeği duyamaz olur.
Kur’an’ın, bu canlı tasviri karşısında, artık her insan, neye
ibâdet ettiğini ve kimin kulu olduğunu kendisi anlayabilir ve anlamalıdır.
Şunu unutmamalıdır ki, gerçek kulluk, her türlü bâtıl
din ve ma’budlardan kaçınıp sadece Allah’a yönelmek demektir.
Çünkü insan, Allah’ı ma’bud tanıyıp O’na kulluk yapmak için yaratılmıştır.
İşte yaratılış sebebi. Allah’tan başkasına sarf edilen ömürler,
kaybedilmiş demektir. İbâdet, kulun kendi isteğine bırakıldığı
için, ihtiyârî (seçme özgürlüğü olan) işlerdendir. Ancak her insan,
Allah’a ibâdetle yükümlüdür. İrâdesini Allah’a yönelterek hareket
eden kişi sâlih kullardan olur. 56
İbâdetin ruhu ve şartı, tevhid ve ihlâstır. Allah’ın birliğine
iman etmedikçe O’na ibâdet edilemez. Allah’a gerçekten ibâdet
edenler de O’ndan başka ma’bud tanımazlar. Allah’tan başkasını
O’na ortak koşarak tapmak ise Allah’ı tanımamaktır. Din, tevhid
ve ihlâsla Allah’a ibâdet etmekten ibârettir. Gerçekten de insanoğlunun
maksadı ne ise, ma’bûdu da odur. Allah, kendisinden
başka ilâh olmayan tek bir İlâh olunca her türlü ibâdetin sadece
O’na yöneltilmesi tabiî ve mantıkî sonuç olmaktadır. İbâdet konusu
direkt olarak akîde konusuna bağlıdır. Akîde, bu dinde vicdan
içinde gizlenmiş, sınırları belli olmayan yüzeysel bir şey değildir.
Her düşüncede, her eylemde kendisini gösteren bir potansiyeldir.
Allah, insanlara ibâdet edecekleri belirli yollar çizmiştir. Bu
55] 45/Câsiye, 23
56] Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Dingünü İbâdet, Bir Y., s. 126
İBÂDET
- 27 -
yollarda ruhun yeri vardır; kalbin huşûsunda, tevâzu ile Allah’a
itaatte... Aklın yeri vardır; Allah’ın yarattıkları ve O’nun âyetleri
hakkında tefekkürde... Bedenin yeri vardır; kıyamda, rükûda, secdede,
oturuşta, çeşitli yönlerden itaatle hareketlerde... Böylece
ibâdet, Allah’ın sevdiği ve râzı olduğu insanın bütün hayatını kuşatan
bir iş olur. “De ki: şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım
ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir.” 57
Câhiliye döneminde de görülmüştür ki, akîde sapınca, zarûrî
olarak ibâdet de sapıyor. Ancak akîde düzgün olunca ibâdetin
sahih konumuna oturması mümkün oluyor. Çeşitli sebeplerden
ötürü akîde ve ibâdet konusunda sapmalar oldu. Haddinden
fazla ta’zim (büyükleme) belli bir şahsa veya cisme yönelme kalbin
âfetlerinden bir âfettir. Zamanla ta’zim kutsamaya, sevgi de
ibâdete dönüşüyor. Yalnızca sevgi ve ta’zim bir sapma değildir. Fakat
sevgi ve ta’zimde aşırılık, kutsamaya götüren, derken ibâdete
ileten bir sapma oluyor. İbâdet konusunda câhiliyenin sapmasını
İbn Abbas (r.a.) açıklarken, Kur’an’da geçen Vedd, Suvâ, Yeğûs,
Yeûk ve Nesr putları hakkında der ki: “Bunlar, Nuh kavminin sâlih
adamlarının isimleridir. Bunlar ölüp gidince şeytan onların kavmine
‘bunların heykellerini meclislerinize dikin ve o heykellere
bunların adlarını verin’ diye fikir verdi. Onlar da bunu yaptılar ve
amaçları bunlara tapınmak olmadığından ibâdet etmediler. Fakat
bu nesiller ölüp gidince ve bunların o kişilerin hâtıralarını canlı
tutmak için heykellerinin dikildiği bilgisi silinip yok olunca geriden
gelen nesiller bunlara tapmaya başladılar.” 58
Beşeriyet, hâlâ bu sapmanın değirmeninde dönüyor ve bu
onları şirk türlerinden bir türe sokuyor. Putlara tapmanın şekillerinde
değişmeler olsa da putperestlik kaybolmamıştır. Bereket
umarak türbelere el sürmeyi, kesin kabul olur inancıyla türbenin
yanında duâ etmeyi, türbede yatandan yardım istemeyi, ölü veya
diri beşerden sıkıntıları için imdat dilemeyi, bez bağlayıp mum
dikmeyi, türbenin etrafında tavaf eder gibi dönmeyi... ibâdet konusunun
neresine koyacağız? Kutuplara, abdallara Allah’ın, kendi
mülkünde tasarruf yetkisi verdiğine, bu nedenle mürid şeyhinden
şefkat ve merhamet isteyip tazarrûda bulunursa işleri şeyhin müridin
yararına çevireceğine ve onu tehlikeden koruyacağına, kabirdeki
sorulara şeyhin müridi yerine cevap vereceği anlayışına ne
isim verilmeli?
Arap yarımadasının müşrikleri şöyle diyorlardı: “Biz, bunlara bizi
57] 6/En'âm, 62
58] Buhârî
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 28 -
Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.”59 Yani, biz bunların
zatları için değil; fakat onların Allah katındaki itibarları için
ibâdet ediyoruz diyorlardı. İslâm, beşer ile Rabbi arasındaki bütün
aracıları kaldırmak ve kul ile Rab arasındaki direkt bağı kurmak
için geldi.
“Rabbiniz (şöyle) buyurdu: Bana duâ edin, size icâbet edeyim.”60 “Kullarım
Beni sana soracak olursa, işte Ben pek yakınım. Bana duâ ettiği
zaman duâ edenin duâsına cevap veririm.”61 İslâm, dini sadece Allah’a
ait kılmak için geldi.
İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır
İbâdet, hayat yolunun bütünüdür. Namaz, oruç gibi ibâdetler,
insanın azığını ikmal ettiği, enerji depolanan istasyonlardır.
Azık bittikçe ve yolcu, önündeki istasyona her uğrayışında yeni
bir enerji ve azık aldığı duraklardır namazlar, oruçlar. Bu dinde
ibâdet anlayışı ve yolu geniş kapsamlıdır; insanların ibâdet diye
isimlendirmekte birleştikleri birtakım taabbudî sembollerle sınırlı
değildir. Bu semboller -bütün önemlerine rağmen- farz kılınan
ibâdetin sadece bir parçasıdır. “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım,
ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm ortağı olmayan Rabbu’l âlemîn
Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur.”62 Namaz ve kurban, sembolleri
temsil ediyor; fakat gaye bundan daha büyüktür. Gaye ölünceye
kadar hayatın tümünün, hatta bizzat hayatın, ortağı olmayan
Allah’a yöneltilmiş bir ibâdet olmasıdır. Yani ibâdet; her ânı,
her işi, her fikri, her duyguyu kapsıyor.
“Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler diye
yarattım.”63 Cinlerin ve insanların yaratılış hedefi Allah’a ibâdete
hasredildiğine göre, hayatın bütününü ölünceye kadar sadece
şeklî farzlar doldurabilir mi? Bu, ancak ibâdetin hayatın her yönünü
kapsaması durumunda gerçekleşir. Bu da bilfiil İslâm’da vardır.
Şeklî ibâdetler namaz da olsa, zekât, oruç veya hac da olsa, belirli
bir süreyi kapsar. Ya da kişi nâfilelerle bu süreyi arttırabilir. Fakat
hayatın bütün alanını dolduramaz. Bu şekilde ancak Allah’ın nurdan
yarattığı melekler ibâdet edebilir.64 Yoksa insanoğlu bütün
vakitlerini klasik ibâdetlerle geçiremez. İnsanın usanan bir bedeni,
dağılan bir aklı vardır. Bu yüzden usanmaksızın gece-gündüz
Allah’ı tesbih edemez. Zaten Allah da onu bununla mükellef kıl-
59] 39/Zümer, 3
60] 40/Mü'min, 60
61] 2/Bakara, 186
62] 6/En'âm, 162-163
63] 51/Zâriyât, 56
64] 21/Enbiyâ, 20; 66/Tahrîm, 6
İBÂDET
- 29 -
mamıştır. Allah, her kişiye ancak gücünün yettiğini yükler. Allah
onu bu yapıda yaratmıştır; onun gücünün sınırlarını biliyor, güç
yetiremeyeceği şeyi teklif etmiyor. Bununla beraber, onun bütün
hayatı Allah için olmalıdır. Zira Allah, onu sadece ibâdet için yaratmıştır.
Peki, bu, istenilen ibâdetler sadece şekilsel ibâdetlerde
kalırsa gerçekleşebilir mi? Bu, ancak ibâdetin mânâsının genişleyip
yeryüzündeki insanın bütün eylemlerinin ona dâhil olmasıyla
gerçekleşir. Bu da her türlü amelin tevhide bağlanıp, tevhidin de
bütün gerektirdikleriyle hayat tarzı olduğunda mümkündür.
Siyaset ibâdettir... Allah’ın şeriatını tatbik olduğunda, yeryüzü
gerçeklerine göre Rabbânî adâlet tatbik olduğunda, insanları tek
bir ilâha kulluk ettirdiğinde, tâğutlardan kurtarıp hürriyete kavuşturduğunda
siyaset ibâdettir.
İktisadî dinamizm ibâdettir... Para, helâl kazançtan elde ediliyorsa;
para ve mal biriktirilip, bunlarla hayra dâvet ve şerle savaş
oluyorsa; kazanılan para temiz işlere harcanıyorsa o meşrû iş,
iktisadî birikimler ve para ibâdettir.
Sanat etkinlikleri de ibâdettir... Meşrû olan sanat türleriyle
Hakka dâvet ve kötülüklerle savaş olduğunda, Rabbânî anlayış
gereğince yeryüzünü îmar ve Allah isminin yüceltilmesi için insanları
çalışmaya ve güzele teşvik ettiğinde.
Kısaca, Rasûlülllah’ın (s.a.s.) ibâdetin insan hayatındaki büyük
küçük her şeyi kapsadığını öğretmek için buyurduğu gibi “hatta
eşinin ağzına koyduğu bir lokma bile” ibâdettir.
Bütün ibâdetler, dünya ve âhireti beraber hedefleyen bir iştir.
İster klasik ibâdet tanımı içine giren semboller olsun, ister insanın
icra edip yürüttüğü hayatî faâliyetler olsun.
İbâdetleri ma’bedlerle sınırlamayan bir dinin, temel buyruklarının
yanında, gülümsemeyi, sevmeyi, çalışmayı, ticareti, yemeiçmeyi,
kızmayı, ağlamayı, yürümeyi, nefes almayı, sevişmeyi, yani
hayatın kendisini ibâdet haline getirmesine neden hayret etmeli?
İlâhî sınırlar korunduğu zaman hayatın her birimi gerçek kimliğini
kazanır. Bu kimlikle açılır cennetin kapıları.
Hıristiyanlar sadece kiliselerde ibâdet edebilirler. İslâm dışındaki
hemen her din de, ibâdeti, tapınmayı kendi mâbedlerine has
kılar. Günümüzdeki farklı tapınmalar için de bu geçerlidir: İnsanların
ibâdet ihtiyacını tatmin için arenalar, stadyumlar, müzikholler,
türbeler, anıtlar, anıtmezarlar inşâ edilmiş, insanlar tapınmak
için belirli vakitlerde buralarda sevdikleri uğruna kendilerinden
geçmekte, ayılıp bayılmakta, huşû içinde tapınmaktadırlar. Hatta
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 30 -
bu sahte ilâhların önünde kendinden geçen insanlardaki huşû
ve gönülden bağlılık nice müslümanın namaz gibi en önemli
ibâdetinde bile yok.
Müslüman, ibâdet etmek için mutlaka mescid ve câmi aramaz;
Her yerde ibâdetini yapabilir. Tüm arz mesciddir müslüman için.
“Benim için yer(yüzü) tertemiz ve mescid kılındı. Namaz vakti gelince, kişi
bulunduğu yerde namazını kılar.”65 “Mescidlerimiz işgal altında!” demiş
olsak, bazılarımızın aklına yalnız İsrail işgali altındaki Mescid-i
Aksâ gelecek. Veya Allah’ın değil; tâğutların emrinde memur olan
bazı bel’amların güdümündeki mescidler (Aslında nice câmiler,
devlet dairesi haline gelmekte, hatta kiliseleştirilmekte, nice
imamlar papazlaştırılmakta veya bel’amlaştırılmakta). Ama bizim
kastımız, daha geniş; Evet, mescidlerimiz işgal altında ve putlarla
dolu. Yeryüzü mescidi, putlardan, tâğutlardan ve putçu düzenlerden
temizlenme çabası olmadıkça müslümanların ibâdetleri
sıhhatli olmaz ve gerçek ibâdet, gerçek kurtuluş gerçekleşmez.
“Mescidler Allah’a aittir. Orada Allah ile beraber bir başkasına dâvet, duâ
etmeyin.” 66
Bazı insanların sandığı gibi, ibâdet sadece âhiret için değildir.
Zira bu din, dünya hayatındaki insanın işini ıslah etmek için de inmiştir.
Akîdesini olsun, şeriatını olsun, ibâdetini olsun, onun dünyadaki
her şeyini düzene koymak için gelmiştir.67 Bundan dolayı
bu dinde dünya ile âhiret her konuda birbirine bağlıdır. İnsanlar,
dünya hayatında çalışan organları, âhirete bağlı kalpleriyle dinin
gölgesinde yaşarlar. “Şüphesiz namaz, fahşâdan (her çeşit aşırılık ve
ahlâksızlıktan) ve kötülükten men’ eder.”68 Dünyada kötülüklerden
menediyor, âhirette ise mükâfat var. Mü’min, Allah rızâsı için namaz
kılar. Aynı zamanda fahşâdan, fuhuştan ve kötülükten de
alıkonarak dünya hayatını ıslah etmiş olur. Orucun farz kılındığını
bildiren âyetin sonunda da “umulur ki korunursunuz” denilir.69
Dünyada korunup (takvâ sahibi olup), yeryüzünde hayatınızı ıslah
edersiniz, âhirette ise mükâfata erişirsiniz. Zekâtın emredildiği
âyetlerde70 geçen temizleme, çoğaltıp arttırma, zenginin fakire
bağışlaması, zekâtın belirlenen sınıflara dağıtılması dünyada yapılır;
âhirette ise mükâfat vardır. Hacc sûresi, 27-28. âyetlerde belirtilen
maslahatlar da böyle. Böylece ibâdet aynı anda hem dünya,
hem de âhiret için oluyor.
65] Buhârî, Salât 56; Müslim, K. Mesâcid 4
66] 72/Cin, 18
67] Bak.57/Hadîd, 25
68] 29/Ankebût, 45
69] 2/Bakara, 183
70] 9/Tevbe, 60, 103; 70/Meâric, 24-25
İBÂDET
- 31 -
Bir başka yönden Lâ ilâhe illâllah’a bütün gerektirdikleriyle
yapışan bir müslümanın hayatında âhiretten kopuk sadece dünya
için bir amel yoktur. Hatta insanların sadece bedenî, hatta hayvanî,
sadece dünyalık gördükleri cinsel ilişki bile buna dâhildir. Nitekim
Rasûlüllah (s.a.s.) buyuruyor ki: “Sizden herhangi birinizin cimâ yapmasında
sevap vardır.” Dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Bizden herkes
eşine ona duyduğu şehvetten dolayı gider, böyleyken nasıl ona
sevap olur? Cevaben buyurdu ki: “Ne dersiniz, şâyet harama gitseydi
günah olmayacak mıydı? İşte, helâle gittiğinden ona sevap vardır.”71 Bu
sebeple eşler arasındaki sevişmeler bile aynı anda hem dünyevî,
hem de uhrevî bir iş (yani ibâdet) oluyor. 72
Allah’a İbâdet
Allah’a ibâdetin anlamı: Kur’an’da 82 âyette “Allah’a
ibâdet”ten söz edilmiştir. İnsan, Allah’a ibâdet için yaratılmıştır.73
Bütün peygamberler, insanları Allah’a ibâdet etmeye dâvet ettikleri
gibi,74 kendileri de O’na ibâdet etmişlerdir.75 Kur’an’da hem “ey insanlar”
hitâbıyla,76 hem de “ey mü’minler” hitâbıyla77 Allah’a ibâdet
etmek emredilmiş ve ibâdetin ihlâsla,78 hiçbir şeyi ortak koşmadan
yalnız Allah’a yapılması istenmiştir.79 Allah’a ibâdetten bahseden
âyetlerdeki ibâdet kavramı, genel olarak tevhid, itaat, duâ, Allah’ı
bilmek, O’na boyun eğmek, iman etmek ve sâlih amel işlemek anlamlarını
ifade eder.
Kur’an’da ibâdet kavramı; Allah’ın varlığını ve birliğini ikrar
etmek, peygamberlerine ve peygamberleri ile gönderdiği İlâhî
vahye iman etmek, O’na boyun eğerek itaat etmek, İslâm’ın helâl
ve haram, emir ve yasak bütün hükümlerini tatbik etmek, Allah’ın
râzı olduğu şeyleri yapmak ve hükmüne râzı olmak, nimetlere
şükretmek, musibetlere sabretmek, insanların haklarına riâyet
edip onlara şefkat ve merhamet etmek anlamlarını ifade eder.
Buna göre Kur’an’da ibâdet kavramı; iman, ahlâk, namaz, oruç,
hac, zekât, cihad, evlenme, boşanma, helâl-haram, miras, ticaret,
ahde vefâ, yemin, keffâret, ukubat... kısaca Kur’an’ın başından
sonuna kadar bütün hükümlerini uygulamayı, emir ve yasaklarına
71] Sahih-i Müslim
72] Mehmet Kubat, Kur'an'da Tevhid, Şafak Y., s.132 ve 164
73] 51/Zâriyât, 56
74] 2/Bakara, 83; 3/Âl-i İmrân, 64; 5/Mâide, 72...
75] 13/Ra'd, 36; 21/Enbiyâ, 73; 39/Zümer, 11, 14
76] 2/Bakara, 21
77] 22/Hac, 77
78] 98/Beyyine, 5
79] 4/Nisâ, 36
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 32 -
riâyeti, sınırlarını korumayı içine alır.
Fıkıh Usûlü kitaplarında Kur’an hükümlerinin itikad, ibâdet,
ahlâk, muâmelât, ukubat şeklinde kısımlara ayrılması, anlatımı
kolaylaştırmak içindir. Yoksa, ahlâkî ve amelî hükümler, “ibâdet”
kavramının mânâlarından tamamen ayrı demek değildir. Çünkü
Kur’an’ın amelî ve ahlâkî bütün hükümlerini uygulamak, Allah’a
kulluk etmektir. Bu itibarla Kur’an hükümlerinin hepsi “ibâdet”
kavramına dâhildir. Uygulama itibarıyla ibâdetleri dört kısma ayırabiliriz:
İman, ihlâs, niyet, tefekkür, mârifet, sabır, takvâ, havf ve recâ
gibi kalbî/bâtınî ibâdetler,
Namaz, oruç, zikir, tesbih, tehlil, tekbir, tahmid, duâ, insanlara
iyi muâmele, ana-babaya iyilik, sıla-i rahim gibi vücut organlarıyla
yapılan ibâdetler,
Zekât, sadaka, fakirlere ve yakınlara her çeşit yardım, Allah
yolunda infak gibi mal ve servetle yapılan ibâdetler,
Hacca gitmek, malı ve canı ile Allah yolunda cihad etmek gibi
hem mal, hem de bedenle yapılan ibâdetler.
Allah’ın yapılmasını istediği şeyleri yapmak da, yasakladığı
şeylerden kaçınmak da Allah’a kulluk etmektir, ibâdettir. Çünkü
ibâdetin temel anlamı, Allah’a boyun eğerek itaat etmektir. İtaat
de iki şekilde olur: Emirlere uymak ve yasaklardan kaçınmak.
Namaz, Tüm İbâdetler İçin Prototiptir
Kelime-i şehâdet, oruç, hac, zekât gibi İslâm’ın rükûnları hep
namazda mevcut. Namaz, bir tevhid ve şehâdet eylemidir. Namaza
çağrılırken şehâdetler haykırılır; namazın içinde şehâdet kelimeleri
vurgulanır. Okunan duâ ve âyetler hep şehâdet kelimesinin
açılımlarıdır. Namazda yeme içme olmaz; namazda oruçluyuzdur.
Zekât, namazda mevcuttur: Ömrün, vaktin zekâtı namazla yerine
getirilir. Hac, Kâbe’yi ziyaretle gerçekleşir; namazda da Kâbe’ye
yönelinir. Namaz hacdır; namaz miractır. Namaz duâdır; Namaz zikirdir.
Namaz Kur’an okumak; namaz Allah’la konuşmaktır. Kâinat
kendi halleriyle namaz kılmaktadır. Meleklerin bazısı devamlı kıyamda,
bazısı rükû ve secde halinde ibâdet etmekteler. Dağlar,
namazdaki kıyam halinde dimdik durmaktalar. Bitkiler, ağaçlar
secde halindeler; ağaçlar, başları ve ağızları sayılan kökleriyle topraktan
gıda almaktadırlar; Bitkilerin de kökleri, yani başları yerdedir.
Hayvanlar rükû halinde iki büklüm eğik yaşamaktalar. İnsanın
namazı ise, bütün yaratıkların ibâdetini kendisinde toplamaktadır.
İBÂDET
- 33 -
Namaz, aynı zamanda tekbir, tesbih, hamd, şükür, zikir, Kur’an
kırâeti gibi hemen tüm ibâdet çeşitlerini de içermektedir.
Hayatımızın her safhası namaza benzemeli. Namazdaki ruh ve
heyecanı namaz dışına taşımalı, her eylemimizi namaz gibi, bizi
Allah’a yaklaştıran gerçek ibâdete çevirmeliyiz. Bu anlayış, namazın
da, gerçekten ikame edilen namaz olmasını sağlar. İnsanı kötülük
ve fahşâdan alıkoymayan namaz, hadis-i şerifteki ifadeyle, yarın
paçavra gibi suratımıza çarpılabilir. Allah’ın böyle bir namaza
ihtiyacı olmadığı hadiste belirtilmektedir. Namazın bizim günlük
hayatımıza yön veren, bize ihtiyacımız olan teçhizatı, mühimmatı
sağlaması gerektiği “huşû” ve “ikame” ifadeleriyle de vurgulanır.
İkame etmek, namazı ayağa kaldırmak, dosdoğru kılmak demektir.
Namazı ikame etmekle, hayatımızdaki kötülükler de kalkacak,
aynı şekilde tüm eylemlerimiz de namaza benzeyecektir.
Ashâb da böyle değerlendirdi namazı. Peygamberimiz, vefatına
yakın şiddetli rahatsızlığında kendisi cemaatin önüne geçip
imamlık yapamadığı zamanlar, Hz. Ebubekir’i namaz kıldırmak
için görevlendirdi. Sonra devlet başkanı seçiminde ashâb bu olayı
dikkate alarak “değil mi ki Peygamberimiz namazda Ebubekir’i
başımıza geçirdi; namaz gibi olması gereken hayatımızda da o
başımıza geçmeli” dediler. Onlar dini böyle anlamışlardı. Sadece
namaz değildi ibâdet olan. Ve namaz prototip ibâdetti. O yüzden
namazdaki imamlığa “imâmet-i suğrâ” (küçük imamlık); devletin
başındaki imamlığa (başkanlığa/önderliğe) “imâmet-i kübrâ” (büyük
imamlık) denilir. Bu olay da göstermektedir ki, hayatımızdaki
davranışlarımız namazın mesajına benzerken; liderimiz, devlet
başkanımız da imama benzemeli; imamda aranan şartlar yöneticide
de aranmalı. İmam, namazda yanıldığında öncelikle imama
yakın olanlar, değilse cemaatin fertlerince usûlüne uygun nasıl
uyarılması gerekirse, her konumdaki liderler ve yöneticiler de
öyle uyarılmalı.
Allah, en güzel biçimde yarattığı ve yeryüzünde halife yaptığı,
bütün yaratıklardan üstün kıldığı, göklerde ve yerde ne varsa
hepsini hizmetine sunduğu ve sayısız nimetler verdiği insanı, kendisine
ibâdet etmesi için yaratmıştır. İnsanın bu görevini yerine
getirebilmesi için ona akıl, fikir ve kabiliyet vermiştir. Peygamberler
ve kitaplar göndermek suretiyle bu görevini nasıl yapacağını
da bildirmiştir. Allah, insanı ibâdet etmesi için zorlamamakla birlikte,
ısrarla kendisine ibâdet etmeyi emretmiş, ibâdet edenlere
mükâfat, etmeyenlere ise ceza vaad etmiştir.
Herhangi Bir Eylem Nasıl İbâdet Olur?
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 34 -
Bir eylemin Allah’a ibâdet olabilmesi için şu özelliklerin bulunması
gerekir: İnanç, meşrûiyet, usûl ve niyet.
Bir fiilin ibâdet olabilmesi için iman başta gelen şarttır. İkinci
şart ise, o yapılan işin tâat cinsinden olması lâzımdır. Çünkü ibâdet
kelimesi itaat anlamına gelir. Yani dinin yapılmasını güzel gördüğü
bir emir veya meşrû gördüğü mubah bir iş olması gerekir.
Üçüncü şart ise, yapılan işin Allah’ın istediği, Rasûl’ün uyguladığı
biçimde yapılması gereğidir. Dördüncü şart da niyettir. Allah’ın
rızâsı için yapılması, bir meşrû işi ibâdet seviyesine çıkarır. Allah’a
yaklaşmak ve O’na itaat etmek gibi yüksek gayeler, bir eylemi
ibâdete dönüştürür.
İmansız ve ihlâssız amel, ibâdet olmaz; böyle bir ibâdet boşa
gider.80 Haramlar, dinin yasakladığı eylemler, hiçbir zaman Allah’a
ibâdet olmaz. Yapılan meşrû eylemin usûlü (metodu) da önemlidir.
Meselâ, namazı Allah’ın istediği tarzda, Peygamberimiz’in kıldığı
şekilde değil; başka şekilde kılarsak, o, ibâdet olmaktan çıkar.
İbâdette niyet şarttır. Peygamberimiz (s.a.s.), “Ameller, ancak niyetlere
göredir.”81 buyurmuştur. Bu nedenle Allah’a kurbet ve itaatten
başka bir maksatla yapılan fiiller, “ibâdet” olmaz. Meselâ niyetsiz
aç durmak oruç değil, niyetsiz Kâbe’ye gitmek de hac değildir.
Allah’tan Başkasına İbâdet
Kur’an’da 53 âyet-i kerimede “Allah’tan başkasına ibâdet”ten
söz edilmiştir. Allah Teâlâ, cin ve insanları kendisini tanıyıp ibâdet etmeleri
için yaratmıştır.82 Fakat imtihanın gereği olarak onları bu konuda
zorlamamıştır. Bu sebeple cin ve insanlardan, bir tek ilâh
olarak Allah’ı tanıyıp kabul edenler ve sadece O’na ibâdet edenler
olduğu gibi; canlı ve cansız varlıkları Allah’a ortak edip onlara
ibâdet edenler de vardır. Allah, ilk insan Âdem (a.s.)’den itibaren
insanlara elçiler ve kitaplar göndermek sûretiyle cin ve insanları
Allah’tan başkalarına ibâdet etmemeleri konusunda uyarmıştır.
“Andolsun Biz, her ümmet/toplum içinde Allah’a ibâdet edin, tâğut(a
ibâdet)ten kaçının diye bir peygamber gönderdik. Onlardan kimine Allah
hidâyet etti, onlardan kimine de dalâlet hak oldu.” 83
Allah’tan Başka Tapılan Varlıklar: Allah’tan başkasına tapanlar,
sadece cinler ve insanlardır. Tapılanlar, yani mâbud, rab ve
ilâh edinilen varlıklar ise; ibâdet kavramının geçtiği âyetlerde
80] 5/Mâide, 5
81] Buhârî, Bed'ül-Vahy 1, Itak 6, Talak, 11, İman, 23; Müslim, İmâre 155
82] 51/Zâriyât, 56
83] 16/Nahl, 36
İBÂDET
- 35 -
Allah’tan başkaları,84 Allah’tan başka, insanlara fayda ve zarar vermeye
gücü yetmeyenler,85 işitmeyen, görmeyen ve insanlara hiçbir şey
kazandırmayanlar,86 Allah’tan başka tapınılan putlar/evsân,87 heykel şeklindeki
putlar/asnâm,88 sahte tanrılar/ilâhlar,89 heykeller,90 tâğut,91 şeytan,92
ataların taptığı şeyler,93 Allah’a ortak koşulanlar,94 cinler,95 insanlar,96
melekler,97 Allah’tan başka dost tutulanlar,98 Allah’tan başka ilâh diye
isimlendirilen putlar,99 kâfirlerin taptığı şeyler,100 elle yontulup yapılanlar101
olarak zikredilmişlerdir.
Allah’tan Başkasına İbâdetin Anlamı: Allah’tan başkasına
ibâdet; insan, cin, melek, şeytan, atalar, liderler, hükümdarlar, bilginler,
veliler, sâlih kişiler gibi canlı ve cansız varlıkları ilâh ve rab
kabul etmek, onlara Allah’a isyan konusunda itaat etmek, boyun
eğmek, duâ edip yalvarmak, kurban kesmek, kulluk etmek, secde
etmek, eğilip saygı göstermek, Allah yerine mâbud edinilen
kimselerin emir ve yasaklarına, helâl ve haramlarına, prensip ve
sistemlerine uymak anlamlarına gelir.
Allah’tan başkasına ibâdet etmek, Allah’ın varlığını kabul
etmemek anlamına gelmez. Kur’an’ın indirildiği zaman Mekke
müşrikleri Allah’ın varlığını, yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul
ediyorlar, ama bir tek ilâh olduğunu kabul etmiyorlardı. Kendilerini
Allah’a yaklaştırır ve şefaatçi olur ümidiyle ilâhlara tapıyorlardı.
Kur’an’da bu husus, şöyle bildirilmektedir: “...Allah’tan başka
evliyâ (dostlar) edinen kimseler, biz bunlara sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar
diye ibâdet ediyoruz (demektedirler).”102 “Hâlbuki insanı Allah’a yaklaştıran
iman ve sâlih ameldir.”103 “Allah’ı bırakıp kendilerine zarar da fay-
84] 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 104...
85] 5/Mâide, 76; 10/Yûnus, 18
86] 19/Meryem, 42
87] 29/Ankebût, 17
88] 14/İbrâhim, 35; 26/Şuarâ, 70, 71
89] 43/Zuhruf, 45
90] 21/Enbiyâ, 53
91] 5/Mâide, 60; 39/Zümer, 17
92] 36/Yâsin, 60; 19/Meryem, 44
93] 11/Hûd, 62, 87, 109; 14/İbrâhim, 10
94] 10/Yûnus, 28
95] 34/Sebe', 41
96] 23/Mü'minûn, 47
97] 34/Sebe',40; 43/Zuhruf, 19-20
98] 39/Zümer, 3
99] 12/Yûsuf, 40
100] 37/Sâffât, 161
101] 37/Sâffât, 95
102] 39/Zümer, 3
103] 34/Sebe' 37
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 36 -
da da vermeyen şeylere ibâdet ediyorlar ve: ‘Bunlar, Allah katında bizim
şefaatçilerimizdir’ diyorlar...”104 Demek ki Allah’a ibâdet edebilmek
için Allah’ın varlığını, yeri göğü yarattığını, rızık verdiğini kabul
etmek yeterli değildir. Allah’ı bir tek ilâh olarak kabul etmek,
O’ndan başka canlı ve cansız hiçbir varlığa tapmamak ve tâğutu
reddetmek demektir.
Putlara, Heykellere İbâdet
İnsanlara Fayda ve Zarar Vermeyen, İşitmeyen, Görmeyen Putları
ve Heykelleri İlâh Edinmek ve Onlara İbâdet Etmek: Kur’ân-ı
Kerim’in andığı şirk çeşitlerinden birisi, putlara ibâdet şeklinde
ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber,
genel olarak iki kısımda mütâlaa edilebilirler:
1- İnsan, hayvan veya bunların karışımı bir şeklin; içinde bir
sembolü, bir ruhu, bir örnekliği temsil ettiği anlayışıyla ağaç, taş
ve madenden yapılarak, temsil ettiği varsayılan sembolün kutsanması
biçimindeki putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı
verilir.
2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere
dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü
daha moderndir.
Birinci maddede ele aldığımız putçuluk olayında putlar, tapanların
nazarında tabiatüstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri
için, putperestler bu güç ve kuvvetin, tapındıkları putlarda
gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun
ilgili bulunduğu bir efsânesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir
kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu vs. yi temsil eder.
İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre, putperestlik
İslâm’dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir
ki, Arabistan’da putçuluğun tüm çeşitleri olmakla beraber, daha
çok birinci kısımda anlatmaya çalıştığımız putperestlik yaygındı.
Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara ibâdet etmenin
kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri,
insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini aşılama sadedinde
delil üstüne delil sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a mı
tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.”
105
“De ki: Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz (iyi bilin ki) ben,
104] 10/Yûnus, 18
105] 37/Sâffât, 95-96
İBÂDET
- 37 -
sizin Allah’tan başka ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem. Yalnız sizi öldürecek
olan Allah’a ibâdet ederim. Bana mü’minlerden olmam emredildi.”106
Âyette geçen “Allah’tan başkasına ibâdet” , putlara duâ etmek ve
yalvarmak anlamındadır. Nitekim peşinden gelen âyette, “Yüzünü
Allah’ı birleyici olarak dine çevir ve müşriklerden olma!”107 denildikten
sonra, “Allah’tan başka sana ne fayda, ne de zarar vermeyecek olan şeylere
yalvarma/duâ etme. Eğer böyle yaparsan, o zaman sen zâlimlerden
(müşriklerden) olursun.”108 buyrulmuştur.
“De ki: (Ey müşrikler!) Ben, Allah’tan başka yalvardıklarınıza ibâdet
etmekten men olundum.”109 Bu âyetteki “duâ”ya, “ibâdet” anlamı
verilebilir. Bu takdirde ibâdet, ilâh kabul ederek putlara saygı göstermek
anlamını ifade eder. Putlara ibâdet, ister musibet ve sıkıntılı
anlarda onlara yalvarmak, duâ etmek; ister ilâh diye ta’zim
göstermek olsun, neticesi aynıdır. Böyle bir davranış şirk,110 hak yoldan
sapmak ve hidâyete erenlerden olamamaktır.111 Allah’tan başkasına
tapanlar Câhil kimselerdir. “Ey Câhiller! Allah’tan başkasına ibâdet
etmemi mi bana emrediyorsunuz?” 112
Kur’an’da Allah’tan başkasına tapılanlar, insana zarar ve faydası
dokunmayan,113 rızık vermeyen,114 insan eli ile yapılan,115 işitmeyen ve
görmeyen,116 bir şey yaratamayan,117 insanların ilâh diye isimlendirdikleri
boş isimler,118 uydurma tanrılar,119 heykeller120 ve putlar121 olarak nitelendirilmişlerdir.
İbrahim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında
durup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), ‘Babalarımızı
onlara ibâdet eder bulduk’ dediler. (İbrahim), ‘Doğrusu siz
de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi. (...) İbrahim
(a.s.), büyük bir put hâriç diğer putları kırdı. Kavmi, putların kırıldığını
görünce, ‘Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Muhakkak bunu yapan
106] 10/Yûnus, 104
107] 10/Yûnus, 105
108] 10/Yûnus, 104
109] 6/En'am, 56; 40/Mü'min, 66
110] 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 18
111] 6/En'âm, 56
112] 39/Zümer, 64
113] 10/Yûnus, 18
114] 16/Nahl, 73
115] 37/Sâffât, 95
116] 19/Meryem, 42
117] 46/Ahkaf, 4
118] 53/Necm, 23; 12/Yûsuf, 40
119] 37/Sâffât, 86
120] 21/Enbiyâ, 52
121] 14/İbrâhim, 35
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 38 -
zâlimlerden biridir’ dedi. (...) (İbrahim’e), ‘Ey İbrahim! Bu işi ilâhlarımıza
sen mi yaptın?’ dediler. İbrahim, ‘Hayır, işte şu büyükleri yapmış. Onlara
sorun, eğer konuşurlarsa’ dedi. (...) (Kavmi), ‘Ey İbrahim! Sen de bilirsin
ki, bunlar konuşmazlar’ dedi. Bunun üzerine İbrahim, ‘Siz Allah’ı bırakıp
da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibâdet ediyorsunuz?
Size ve Allah’tan başka taptıklarınıza yuh olsun. Akıllarınızı kullanmıyor
musunuz? (dedi.)”122 “Ey babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir
şey kazandırmayacak olan şeylere niçin ibâdet ediyorsun?’ dedi.” 123
Kendi elleriyle yapıp ilâh diye adlandırdıkları124 heykellerin
(temâsîl), insanlara elbette faydası ve zararı olmaz. Bu sebeple
heykelleri ilâh edinip onlara saygı göstermek, yalvarmak, onlardan
medet ummak, ahmaklık ve akılsızlıktır. Allah’tan başkalarına,
uydurma ilâhlara, putlara ve heykellere tapanlar, kendilerini
felâkete sürüklemiş, dünya125 ve âhirette Allah’ın azâbını hak
etmiş olurlar.126 Kendisinden başkasına ibâdet edenlere, “Siz ve
Allah’tan başka ibâdet ettikleriniz cehennemin odunusunuz. Siz oraya
(cehenneme) gireceksiniz”127 uyarısını yapan Yüce Allah, “Allah’tan
başka dilediğinize ibâdet edin!”128 diyerek müşrikleri tehdit etmiştir.
129
Allah’tan başka ibâdet edilenler, kıyâmet günü kendilerine
ibâdet edenleri inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır.
“(Müşriklerin taptıkları ilâhlar), onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve onlara
düşman/karşı olacaklardır.” 130
“Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
diyor şâir. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları putlara ve heykellere
ibâdet etmeleri; onları Allah katında kendilerine şefaatçi
ve yardımcı olur, kendilerini azaptan korur inancı ile ilâh edinip
tapmak, saygı göstermek, duâ edip yalvarmak, sıkıntı anlarında
onlara sığınmak anlamlarını ifade etmektedir.
Put, sadece Arapların câhiliye döneminde taptıkları basit ve
alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrahim döneminde olduğu
gibi, muhtelif câhiliye sistemlerinde tapınılan taştan, tunçtan,
tahtadan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök
122] 21Enbiyâ, 52-54, 58-59, 62-63, 65-67
123] 19/Meryem, 42
124] 14/İbrâhim, 35
125] 11/Hûd, 109
126] 21/Enbiyâ, 98
127] 21/Enbiyâ, 98
128] 39/Zümer, 15
129] 37/Sâffât, 22-34
130] 19/Meryem, 82; 46/Ahkaf, 6
cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibâret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamayız. Kur’an’ın evrensel boyuttaki ve zamanlar üstü mesajını kavrayamayız. Kur’an’ın en büyük problem olarak gördüğü şirk, kıyâmete kadar hemen tüm toplumlarda olabilecek tüm tevhid dışı kutsama ve tapınma özelliklerini kapsar. Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir. Bu putları hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak nitelendirilmiştir. Fakat insanları kendilerine fayda ve zararı olmayan taş, ağaç, maden vs. şeylere ibâdete sevkeden sebepler nelerdi? İnsanlar niçin putlara tapmışlar ve tapmaya devam ediyorlar? Bu konuda Kur’an şu âyetlerde bu sorulara cevap vermektedir: 39/Zümer, 3; 10/Yûnus; 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 39/Zümer, 44; 30/Rûm, 13.
Tâğuta İbâdet
“Andolsun biz, her millet içinde: ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan kaçının’ diye bir elçi gönderdik.”131 Bu âyette “tâğut”, ibâdet konusunda Allah’ın karşısına konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir. Şu âyette ise, tâğuta ibâdetten sakınan ve Allah’a yönelen kimsenin müjdelenmesi istenmiştir: “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.”132 Şu âyette de, tâğuta ibâdet edenler şiddetle kınanmaktadır: “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte onların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”133
Nedir tâğut? “Tâğut” kelimesinin kökü “tuğyan”dır. Tuğyan, isyanda haddi aşmak, azmak, zulmetmek, sapmak, ölçüsüz şekilde hareket etmek, büyüklenmek anlamlarına gelir. Tâğut; şeytana, putlara, Allah’tan başka tapılan her varlığa, insanı azdıranlara, insanları haktan ve hidâyetten saptıranlara, hayır yolundan men edenlere, haddi aşanlara, küfür ve dalâlette önderlik edenlere, gaybdan haber verdiğini ileri süren kâhinlere/medyumlara, insanların Allah’a ibâdet etmelerine ve İslâm’ı yaşamalarına engel olanlara denir. Put olsun, ağaç olsun, insan veya hayvan olsun,
131] 16/Nahl, 36
132] 39/Zümer, 17
133] 5/Mâide, 60; Ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda Bak. 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 16/Nahl, 36.
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 40 -
Allah’tan başka tapınma konumunda olan her şey; kanunlarında
Allah’ın dinine karşı sınırı aşan zâlim yönetici ve Allah’ın indirdiği
hükümlerin gayrisiyle hükmeden idareci; İslâm şeriatına uymayan
bütün metod, düşünce, fikir, ideoloji, pozisyon, âdet, gelenek ve
görenekler tâğut kapsamına girer. Ayrıca tâğuttan hoşnut olup
ona bağlanan, tâğuta kulluğa çağıran, tâğutun dâvet ettiği şeye
sahip çıkan da kendi sapıklığı içinde tâğuttur.
Kur’ân-ı Kerim’de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda
şu sonuca varırız: Kulu Allah’a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan,
Allah ve Rasûlüne itaatten alıkoyan ve çeviren her şey
tâğuttur. Tâğut; hakkı ezmeye çalışan, Allah’ın kulları için çizdiği
sınırları çiğneyen her kimse veya her nesnedir. Allah ile bağlantısı
olmayan her program ve Allah’a bağlanmayan her çeşit düşünce,
sistem, edep ve alışkanlık; otoritesini Allah’ın sisteminden almayan
her idare, Allah’ın otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine
düşman olan her şey tâğuttur. 134
Allah’a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi,
o kimseye ibâdet etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur.
Mevdûdi, tâğut kelimesini şöyle izah eder: “Tâğut, Allah’a karşı
azan, isyan eden, kulluk haddini aşarak kendisi için ulûhiyet
ve rubûbiyet iddiâsına kalkışan her şahıs, zümre ve idareye denir.
Tâğut, Allah’a karşı haddi aşan ve zulmeden her türlü üstünlük,
otorite, başkanlık veya komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü
yerine getirir; kullarını zorla, aldatmakla yahut kötü yollarla kendine
itaate çağırır. Kişinin bu türlü otoriteye, başkanlığa, liderliğe
boyun eğmesi ve ona tapması tâğut için bir ibâdettir. 135
Kur’an’a göre tâğut; Allah’ın, dininin, elçisinin ve kitabının
karşısına konulan, Allah yerine tapılan, İslâm’ın hükümleri,
emir ve yasakları, helâl ve haramları yerine ikame edilen, Hz.
Muhammed’in (s.a.s.) yerine önder seçilen, Kur’an düşüncesi,
inanç ve hayat tarzı yerine başka düşünce, inanç, hayat ve yönetim
biçimi koyan, hayata geçiren, bunlara öncülük eden ve uyulan
her insanın, her sistemin ortak adı ve sembolüdür.
Buna göre tâğuta ibâdet, Allah’tan başka şeytan, insan, önder,
kâhin gibi canlı ve cansız varlıklara, Allah’a isyan anlamına
gelecek şekilde itaat etmek, boyun eğmek, Allah’ın hükmü yerine
Allah’tan başkalarının hükümlerini kabul edip isteyerek uygulamak
demektir ki bu, insanı şirke, küfre götürür.
134] Muhammed Kutub, Lâ İlâhe İllâllah, Ravza Y., s. 109
135] Mevdudi, Kur'an'a Göre Dört Terim, s. 66 ve 84
İBÂDET
- 41 -
Günümüzde, kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan,
hacca giden bazı kimselerin tâğutun hükmüne rızâ gösterdikleri,
tâğuta itaat ettikleri, sadece Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına
verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine bu kimselerin Allah’ı
bırakıp birtakım armaları, şiarları, işaretleri, bayrakları, gelenek
ve görenekleri yücelttikleri ve bu sayılan değerler uğruna mallarını,
namuslarını, ahlâklarını fedâ ettikleri, böylece bu değerlere
kulluk ve ibâdet ettikleri ortadadır. Bu şahısların tâğutun ortaya
koyduğu nefsanî, şehvanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları
ve şeriatı çatışacak olsa, hep Allah’ın şeriatını onların istekleri
doğrultusunda yontarak şekil verdikleri, kısacası putların
veya putların arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını harfiyyen
yerine getirdikleri ve Allah’ın şeriatına tamamen zıt olan
sistemleri kabul ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de
inkâr edilemez. Bundan daha açık putçuluk düşünülebilir mi?
Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek
onların yolundan en küçük çapta ayrılmayanlar, Allah’ın Kitabına
ve Rasûlünün sünnetine kulaklarını tıkayarak putların ve onların
işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenlerden daha iyi putperest olur
mu? Bunlar apaçık müşrik olduklarını kendileri bile ilân ediyorlar.
Bu tür insanlar; ister namaz kılsın, ister oruç tutsun, ister haccetsin
ve isterse sabahlara kadar Allah diyerek tesbih çeksinler. Ne yaparlarsa
yapsınlar, kendilerini putçu müşrik olmaktan kurtaramaz,
kimse de onları zorla temize çıkararak müslüman yapamaz; onlar
tevbe edip, her türlü puta ve tâğuta kulluk/ibâdetten vazgeçmedikleri
müddetçe... 136
Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz.
Tevhid’in şartı, Allah’a imandan önce tâğutları reddetmek,
onları tanımamaktır. Bu durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir:
“Artık kim tâğutu reddedip Allah’a iman ederse, kopmayan sağlam kulpa
yapışmış olur.” 137
Bilginlere ve Din Adamlarına İbâdet
Allah’a şirk koşmanın bir çeşidi de Allah’ın izin vermediği alanlarda
insanlara itaattir. Oysa ibâdette esas olan Allah’a itaat, Peygamberine
itaat ve müslümanlardan olan emir sahiplerine itaattir.138
Ne var ki, insanoğlu, çoğu zaman kendi cinsinden olan beşerden
bazı kimselerin birtakım üstün özelliklere sahip olduklarını düşünerek
onları rab konumuna getirmiş ve böylece onlara ibâdet etmiştir.
136] Mehmet Kubat, a.g.e. s. 138
137] 2/Bakara, 256
138] 4//Nisâ, 59
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 42 -
Kur’ân-ı Kerim, yahûdi ve hıristiyanların, ulûhiyet ve rubûbiyet
makamına Allah’tan başkasını koyarak kullukta ona yöneldiklerini,
oysa itaat ve ibâdetin sadece Allah’a has kılınması gerektiğini
şöyle dile getiriyor: “(Ehl-i kitap), bilginlerini ve râhiplerini Allah’tan ayrı
rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de (rab edindiler). Oysa kendilerine
yalnız tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka tanrı
yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.”139 Yahûdi
ve hıristiyanların, bilginlerini ve râhiplerini rab edinmeleri, onlara
ibâdet etmeleridir. İbâdetleri ise, onların, Allah’ın haram kıldığı
şeyleri helâl, helâl kıldığı şeyleri haram kılmalarını kabul edip itaat
etmeleridir. Yahûdi ve hıristiyanlar, Allah’ın emrine, hakkın hükmüne
değil; onların irâdelerine tâbi oldular; onlara Allah’a tapar
gibi taptılar. Hatta Allah’ı bırakıp onlara taptılar. Allah’ın emrine,
Kitabın sözüne, hakkın gerektirdiğine açıktan açığa muhâlif olan
hususlarda Allah’a isyan ettiler; onların arzularına ve emirlerine
itaat ettiler. Allah’ın haram kıldığı şeyleri, onların emriyle helâl
kıldılar. Allah’ın “yapmayın” dediği şeyleri yaptılar; “yapın” dediğini
yapmadılar. Bunun hilâfına onların emir ve yasaklarına, hevâ
ve heveslerine tâbi oldular. 140
Buna göre âyetteki râhipleri ve bilginleri rab edinip ibâdet etmek,
Allah’ın helâlini haram, haramını helâl saymaları konusunda
onlara itaat etmek anlamına gelmektedir. Yoksa onlar, bilginleri
için oruç tutuyor, namaz kılıyor değillerdi. Demek ki herhangi bir
insanın, ister bilgin olsun ister yönetici, Allah’ın emir ve yasağına,
helâl ve haramına ters düşen emir ve hükümlerine gönülden katılmak,
onu hüküm/kanun koyucu olarak kabul etmek, ona itaat
ederek Allah’ın hükmüne muhalefet etmek; onu Allah’tan başka
rab edinmek ve ona ibâdet etmek demektir.141 “Yaratıcıya isyan
etme konusunda yaratılana itaat edilmez.”142 Hakkı bâtıl, bâtılı hak
yapmaya çalışanlar, ilim haysiyetinden yoksun birer tâğutturlar.
Bu şekilde davranışlar, şirk, küfür ve Allah’tan başkalarını rab
edinmek ve onlara tapmaktır.143 Allah’ın kitabına yetki tanımaksızın
helâl ve haram sınırlarını belirleme yetkisini kendisinde görenlerin
nefislerini ilâve rab ittihaz ettiklerini ve onlara kanun koyma
yetkisi tanıyanların da onları rabler edindiklerini yukarıdaki âyet
ve hadislerden öğrenmiş oluyoruz.
Kur’an’ın on dört asır önce getirdiği en büyük prensiplerden
139] 9/Tevbe, 31
140] Elmalılı, IV, 2511; Bu konuyla ilgili olarak Adiy b. Hâtem'le ilgili hadis için
Bak. Tirmizî, Tefsir 10
141] Elmalılı Tefsiri, Eser Y., IV, s. 2512
142] Buhâri, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 39, 46
143] Elmalılı, IV, s. 2513, 2514
İBÂDET
- 43 -
biri de, hangi makam ve mevkide olursa olsun, insana değil; yalnız
Allah’a ibâdet edilmesi prensibidir. İslâm, beşeriyeti saâdete erdirmek,
zulmü ortadan kaldırmak, insana kulluk etmeye sevkeden
istismarı yok etmek yolunda birleşilmesi gerekli olanı belirterek
yahûdi ve hıristiyanlara bakın nasıl hitap ediyor: “De ki: Ey Kitap
ehli, gelin aramızda birleşebileceğimiz bir kelime üzerinde toplanalım:
Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım.
Bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmeyelim!” 144
Kur’ân-ı Kerim, kula kulluğu ortadan kaldırmak ve sadece Allah’
kulluğu tesis etmek üzere gönderilen Kitap olduğu için, insanların
Allah’ı bırakıp hemcinslerinden olan insanlara ibâdet/kulluk
etmesini önlemek amacıyla çeşitli deliller serdetmiş, bu konuda
geniş açıklamalar yapmıştır: “Hiçbir insana yaraşmayacak/yakışmayacak
bir şey varsa, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve nebîlik vermesinden
sonra onun insanlara: ‘Allah’ı bırakın da bana kul olun’ demesidir. Tam
aksine o; ‘Kitabı öğrendiğiniz ve okuduğunuz yönüyle Allah’a kul olun’
der. O, size: ‘melekleri ve peygamberi ilâh edinin’ diye emretmez. Siz müslüman
olduktan sonra size hiç imansızlığı emreder mi o?”145 İstisnâsız bütün
peygamberler: “Ey kavmim, Allah’a ibâdet edin; sizin O’ndan başka
ilâhınız yoktur.”146 buyurmuşlardır.
Tarihe ibret nazarıyla baktığımız zaman çok değişik ve çeşitli
şirk görüntüleri içerisinde insanların bazı bilge kimseleri veya kimi
peygamberleri ilâh kabul ettiklerini görüyoruz. Meselâ, bazı kimseler
tarafından peygamber olduğu iddia edilen ve en azından
yüce vasıflara sahip bilge bir kimse olduğu herkesçe kabul edilen
Buda, sağlığında ilâhlık iddia etmemiş, bilâkis insanları Allah’ı tek
ilâh edinmeye çağırmış olduğu halde, tâbîleri onu ölümünden sonra
ilâh edinmiş ve ona tapmışlardır.
Aynı şekilde Hz. İsa (a.s.) sağlığında kendisinin, Allah’ın kulu
olduğunu ilân etmiş ve insanları da sadece Allah’a kul olmaya çağırmış
olduğu halde, vefatından hemen sonra, bizzat kendi kavmi
tarafından ilâh kabul edilerek Allah’a şirk koşulmuştur. İslâm bu tür
bir sapıklığın önüne geçmek için deliller getirmiş ve bunun şirk olduğunu
her fırsatta vurgulamıştır. Kur’an, kullara kulluğu ortadan
kaldırarak yeryüzünde hâkimiyeti sahte ilâh ve rablerin elinden
çekip alarak sadece Allah’a vermek için delil üstüne delil getiriyor
ve bu noktanın son derece önemli olduğunu insanlara ısrarla vurguluyor.
147
144] 3/Âl-i İmrân, 64
145] 3/Âl-i İmrân, 79-80
146] 7/A'râf, 59, 65, 73, 85; 12/Yûsuf, 40; 11/Hûd, 1-2; 16/Nahl, 36
147] M. Kubat, a.g.e. s. 132
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 44 -
Şeytana İbâdet
Yüce Allah, insanlara şeytana ibâdet etmemelerini, kendisine
ibâdet etmelerini emretmektedir: “Ey Âdemoğulları! Ben size, ‘Şeytana
ibâdet etmeyin. Zira o, sizin için apaçık bir düşmandır. Bana ibâdet
edin. En doğru yol budur’ diye tavsiye etmemiş miydim?148 Şeytana
ibâdet, vesvese verdiği, süslü gösterdiği şeylerde ve Allah’a isyan
olan konularda kendisine itaat ve ittibâ etmektir. Allah, insanlara,
“şeytanın adımlarına uymayın.”149; “Çünkü şeytan, insana apaçık bir
düşmandır.”150; “Onu düşman edinin.”151 buyurmuştur.
Kur’ân-ı Kerim, ister insanlardan olsun, isterse cinlerden,
tüm şeytanların152 insanları şirke düşürdüğünü bizlere hatırlatır.
Sebe’ kraliçesi hakkında bilgi edinmeye gönderilen Hüdhüd, Hz.
Süleyman’a döndüğünde şunları haber verir: “Onun ve kavminin,
Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, onlara işlerini süslemiş
de onları doğru yoldan çevirmiş, bu yüzden yola gelemiyorlar.” 153
Kur’an, şeytanın insanlar üzerinde, onların irâdelerini ortadan
kaldıracak bir güce sahip olmadığını, ancak insanların şirk koşmaları
ve böylece onların sapmaları noktasında vesvese verdiğini
açıkça bildirmiştir. “Görmedin mi biz kâfirlere şeytanları gönderdik, onları
oynatıp duruyorlar.”154; “Fakat kalpleri katılaştı ve şeytan da onlara
yaptıklarını süslü gösterdi.”155; “O (şeytan)lar bunlar (insanlar)ı yoldan çıkardıkları
halde, bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar.” 156
Şeytan, insanlara fuhşu ve münkeri emreder.157 İnsana vesvese verir.
158 İnsanlar arasında kin ve düşmanlık tohumları saçar.159 İnsanlara,
yaptıkları kötülükleri süslü gösterir.160 Boş şeyler vaad eder.161 Gerçekleri
unutturur.162 Tuzak kurar.163 İnsanı saptırmak ister.164 Onu doğru yoldan
148] 36/Yâsin, 60-61
149] 2/Bakara, 168, 208
150] 17/İsrâ, 53
151] 35/Fâtır, 6
152] 6/En'âm, 112
153] 27/Neml, 24
154] 19/Meryem, 83
155] 6/En'âm, 43
156] 43/Zuhruf, 37
157] 2/Bakara, 268; 24/Nûr, 21
158] 7/A'râf, 20; 20/Tâhâ, 120
159] 5/Mâide, 91
160] 6/En'âm, 43; 8/Enfâl, 48
161] 4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64
162] 6/En'âm, 68
163] 4/Nisâ, 76
164] 4/Nisâ, 60
İBÂDET
- 45 -
meneder.165 Bu sebeple insanın, şeytanın vesvesesine aldanıp ona
uymaması gerekir; uyarsa ona ibâdet etmiş olur.
Kur’an’da içki, kumar, putlar, heykeller, şans okları, talih oyunları,
şeytanın işi olarak ifade edilmiştir.166 Demek ki, Allah’ın haram
kıldığı, yasak ettiği şeyleri yapanlar, şeytana itaat etmiş olmaktadırlar.
Kur’an, bu itaati, şeytana ibâdet olarak ifade etmiştir. İbrahim
(a.s.), babasına: “Ey babacığım! Şeytana itaat etme; çünkü şeytan,
Rahmân’a isyan etmişti”167 demiştir. İnsanı, Allah’tan başkasına,
putlara ve benzeri şeylere ibâdet etmeye ve onları şirke, küfre ve
isyana teşvik eden, şeytan ve şeytanlaşan insanlardır. Âsî kimseye
itaat eden, âsîdir. Şeytana ve küfrü, şirki ve kötülükleri emredenlere
itaat edenler, Allah’a isyan etmiş, şeytana ibâdet etmiş olurlar.
Şeytana ibâdet konusunu açıklamaya çalışırken, satanizmden,
yani direkt olarak şeytana tapınma dininden uzunca bahsetmeyi,
toplumu çok az ilgilendirdiği için gereksiz görüyoruz. Yeni dinler
edinerek, bunalımlarına güya çözüm arayan, düzenin ve toplumun
kurbanı bazı marjinal gençlerin, yenilik ve moda olsun, değişiklik
olsun diye, düzen ve toplum şeytanından; gerçek şeytanın
kucağına sığınıp ona sahiden tapınmaya yöneldiklerini gözlüyoruz.
Satanizm denilen bu şeytan severlik ve kötülükçülüğün aslında
pek de yeni bir din olduğu da söylenemez. Özellikle Suriye
topraklarında günümüze kadar varlığını devam ettiren Yezidîlik
de bir satanizmdir.
Cinlere İbâdet
Cinler, Allah’ın kendisine ibâdet etmeleri için dumansız saf
ateşten yarattığı varlıklardır.168 İnsanlar gibi ibâdet ve isyan edebilme
yeteneğine sahiptirler. Bu sebeple müslüman ve kâfir, sâlih
ve fâsık olanları vardır. Zaten İblis de cinlerdendir.
Sebe’ sûresinde cinlere ibâdetten söz edilmiştir: “O gün,
kâfirlerin hepsini mahşere toplar, sonra meleklere, ‘Bunlar size mi ibâdet
ediyorlardı?’ der.”169 Bu soruya melekler, “(Ey Rabbimiz!) Seni tenzih
ederiz. Onlar değil; Sen bizim velîmizsin. Hayır, onlar (bize değil) cinlere
ibâdet ediyorlardı. Çoğu onlara iman eden kimselerdi.”170 şeklinde
cevap vermişlerdir. Cinlere ibâdet, onlara sığınmak, korkulardan,
mal ve canların kaybından onlara ilticâ etmek ve onlardan yardım
165] 27/Neml, 24; 29/Ankebût, 38
166] 5/Mâide, 91
167] 19/Meryem, 44
168] 51/Zâriyât, 56; 55/Rahmân, 15
169] 34/Sebe', 40
170] 34/Sebe' 41
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 46 -
talep etmektir. Âyette geçtiği şekliyle cinlere iman ise, muhafaza
ve sığınma hususunda onların gücüne inanmaktır.171 “İnsanlardan
bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınırlardı, cinler de onların azgınlıklarını
artırırlardı.”172 Bu âyet, insanların cinlere ibâdetlerinin, onlara
sığınmak olduğunu ortaya koymaktadır.
Yüce Allah, sadece kendisine ibâdet edilmesini emretmiş, kendisinden
başkalarına ibâdet edilmesini şiddetle menetmiştir. Ancak,
imtihan gereği olarak, insanları ve cinleri bu konuda zorlamamıştır.
Bu sebeple cin ve insanlardan, Allah’a ibâdet edenlerin
yanında, O’nun dışındakilere ibâdet edenler de vardır. Allah’tan
başkalarına ibâdet; sadece putlara, heykellere, ateşe, aya, güneşe,
mezara tapmaktan ibâret değildir. Kur’an’ın hilâfına hareket
eden insanların buyruklarını isteyerek kabul edip bunları uygulamak
da Allah’tan başkalarına ibâdet etmektir. Allah’tan başkalarına
ibâdet, şirk ve küfürdür. 173
“(Ey Rabbim,) Ancak Sana ibâdet eder, ancak Senden yardım isteriz.” 174
“Ey kâfirler tapmam sizin taptıklarınıza... Sizin dininiz size; benim dinim
bana!” 175
“Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Hâlâ akıllanmayacak
mısınız?” 176
Ne mutlu, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyip sadece O’na
secde ederek ibâdet edenlere ve her yaptıkları eylemi Allah’a
ibâdet ölçüsünde yapanlara! Yazıklar olsun, kula kulluk yapan
kullara ve tâğutlara, putlara, ya da hevâ ve heveslerine tapanlara!
171] Dört Terim, 87
172] 72/Cin, 6
173] İsmail Karagöz, Kur'an'da İbâdet Kavramı, Şûle Y., s. 78
174] 1/Fâtiha, 5
175] 109/Kâfirûn, 1-2, 6
176] 21/Enbiyâ, 67
İbâdetle İlgili Âyet- i Kerimeler
A- İbâdet Kelimesinin Kökü Olan A-b-d Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 275 Yerde:) 1/Fâtiha, 5; 2/Bakara, 21, 23, 83, 90, 133, 133, 138, 172, 178, 178, 186, 207, 221; 3/Âl-i İmrân, 15, 20, 30, 51, 64, 79, 182; 4/Nisâ, 36, 118, 172, 172; 5/Mâide, 60, 72, 76, 117, 118; 6/En’âm, 18, 56, 61, 88, 102; 7/A’râf, 32, 59, 65, 70, 73, 85, 128, 194, 206; 8/Enfâl, 41, 51; 9/Tevbe, 31, 104, 112; 10/Yûnus, 3, 18, 28, 29, 104, 104, 104, 107; 11/Hûd, 2, 26, 50, 61, 62, 84, 87, 109, 109, 109, 123; 12/Yûsuf, 24, 40, 40; 13/Ra’d, 36; 14/İbrâhim, 10, 11, 31; 15/Hıcr, 40, 42, 49, 99; 16/Nahl, 2, 35, 36, 73, 75, 114; 17/İsrâ, 1, 3, 5, 17, 23, 30, 53, 65, 96; 18/Kehf, 1, 16, 65, 65, 102, 110; 19/Meryem, 2, 30, 36, 42, 44, 49, 61, 63, 65, 65, 82, 93; 20/Tâhâ, 14, 77; 21/Enbiyâ, 19, 25, 26, 53, 66, 67, 73, 84, 92, 98, 105, 106; 22/Hacc, 10, 11, 71, 77; 23/Mü’minûn, 23, 32, 47, 109; 24/Nûr, 32, 55; 25/Furkan, 1, 17, 17, 55, 58, 63; 26/Şuarâ, 22, 52, 70, 75, 92; 27/Neml, 15, 19, 43, 45, 59, 91; 28/Kasas, 63, 82; 29/Ankebût, 16, 17, 17, 17, 36, 56, 56, 62; 30/Rûm, 48; 34/Sebe’, 9, 13, 39, 40, 41, 43; 35/Fâtır, 28, 31, 32, 45; 36/Yâsin, 22, 30, 60, 61; 37/Sâffât, 22, 40, 74, 81, 85, 95, 111, 122, 128, 132, 160, 161, 169, 171; 38/Sâd, 17, 30, 41, 44, 45, 83; 39/Zümer, 2, 7, 10, 11, 14, 15, 16, 16, 17, 17, 36, 46, 53, 64, 66; 40/Mü’min, 15, 31, 44, 48, 60, 66, 85; 41/Fussılet, 14, 37, 46; 42/Şûrâ, 19, 23, 25, 27, 27, 52; 43/Zuhruf, 15, 19, 20, 26, 45, 59, 64, 68, 81; 44/Duhân, 18, 23; 46/Ahkaf, 6, 21; 50/Kaf, 8, 11, 29; 51/Zâriyât, 56; 53/Necm, 10, 62; 54/Kamer, 9; 57/Hadîd, 9; 60/Mümtehıne, 4; 66/Tahrîm, 5, 10, 10; 71/Nûh, 3, 27; 72/Cinn, 19; 76/İnsân, 6; 89/Fecr, 29; 96/Alak, 10; 98/Beyine, 5; 106/Kurayş, 3; 109/Kâfirûn, 2, 2, 3, 3, 4, 4, 5, 5.
İbâdet Etmek: Hicr, 99; Hacc, 77; Furkan, 77; Neml, 91; Ankebut, 17, 36; Ahzab, 35; Yasin, 60-61; Mü’min, 14.
İbâdet (Kulluk) Yalnız Allah’a Yapılır: Fatiha, 5; Bakara, 21-22, 83; Nisa, 36; En’am, 3, 102, 162; Yunus, 3; Hud, 2, 123, Nahl, 52; İsra, 23, Meryem, 65; Zümer, 2, 66; Fussılet, 37-38.
İnsanlar ve Cinler, İbâdet İçin Yaratılmıştır: Zariyat, 56-57; Cin, 16-17.
Allah’a Kulluk Etmenin Misali: Rum, 28.
Kibirlenerek Allah’a Kulluk/İbâdet Etmekten Çekinmek: Nisa, 172-173; A’raf, 146-147, 207; Nahl, 48; Fussılet, 37-38.
Herkes Allah’ın Huzuruna Kul Olarak Varacaktır: Meryem, 93.
Allah’ın İbâdete İhtiyacı Yoktur: Ankebut, 6.
Peygamberler Allah’a İbâdete Davet Ederler: Al-i İmran, 79-80; Enbiya, 90; Neml, 45; Ahzab, 7-8.
Cenneti Kazanmak İçin Kulluk: Tevbe, 111.
İbâdeti İhlasla, Samimiyetle Yapmak: A’raf, 29; Tevbe, 112; Zümer, 2, 11, 14; Mü’min, 14, 65.
İbâdette İhsan: Bakara, 112.
Münafıklar İbâdeti Gösteriş İçin Yaparlar: Nisa, 142; Tevbe, 107.
Gece İbâdeti: Furkan, 64; Müzzemmil, 1-4, 6-7, 20, 41, 46; İnsan, 26.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1.
Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbn Kesir, Akçağ Y. C. 2, s. 93-107
2.
Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, c.1, s. 338-354
3.
Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Yenda Y. c. 1, s. 99-118
4.
Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c.1, s. 69-73
5.
Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 42-45
6.
Tefhimü’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1 s. 41-42
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 48 -
7. Safvetü’t Tefasir, M. Ali Sabuni, Yeni Şafak Y. c. 1 s. 35-39
8. Fatiha Tefsiri, Azad, Bir Y. s. 173-238
9. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1 s. 17-18
10. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 3 s. 53-55
11. Kur’an’da İbâdet Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, İzci Y.
12. Kur’an’da İbâdet Kavramı, İsmail Karagöz, Şule Y.
13. Kur’ani Araştırmalar, Mutahhari, Tuba Y. s. 118-139
14. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 129-140
15. Kur’an’da Tevhid, Beheşti, 45-51; 39-
16. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y. s. 28-47
17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 487-488
18. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 223-239
19. Sorularla Fatiha Sûresi, Zabit Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 146-177
20. La İlahe İllallah, Muhammed Kutub, Ravza Y. s. 91-110
21. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 1, s. 21 (abd)
22. Fatiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. S. 170-194
23. Dingünü İbâdet, Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Bir Y. s. 67-127
24. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 27-30
25. Namaz Duaları ve Sureleri, Ali Akpınar, Suffe Y. s. 80-81
26. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 383-384
27. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 324-329
28. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, İdeal Kitaplar Y. s. 115-136
29. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y. s. 40-46
30. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 125-178
31. İslâmi Kavramlar, Mevdudi, s. 9-36
32. İman, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. s. 34-44
33. Tevhidin Hakitatı, Yusuf El-Kardavi, Saff Y. s. 39-40
34. Tevhid ve Değişim, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 46-48
35. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y. s. 129-158
36. İslâm, Mevdudi, s. 145
37. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 223-239
38. Dini Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. s. 67-87
39. Semavi Dinlerde İtikat ve Amel, Fikir Y. s. 34-40
40. Risale-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 349- 356
41. Unutulmaz Sözler ve Nükteler Antolojisi, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s.
156-157
42. Düşünceler, S. Gündüzalp, A. Suad, Zafer Y.
43. Kur’an’da Uluhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 298
44. Fıkıh Penceresinden Fetvalarla Çağdaş Hayat, Faruk Beşer, Nun Y. s. 512-517
45. İlmin Işığında İslâmiyet, Arif A. Tabbara, Kalem Y. s. 207-209
46. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 148-158
47. Fatiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 50-55
48. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, RibatY.
s. 262-268
49. İslâm Nizamı, A. Rıza Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 161-166
50.
Dini Hayatın Psiko Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. s. 67-87
51.
La İlahe İllallah, Muhammed Kutub, Ravza Y. 91-110
52.
Yeni İslâm İlmihali, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Y. s. 84-85; 510-512
53.
Kulluk Bilinci, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
54.
Psikolojik ve Sıhhi Açıdan İbâdet, Abdullah Aymaz, Çağlayan Y.
55.
İbâdetlerde Şekil ve Mana İlişkisi, Ruhi Özcan, Ravza Y.
56.
İbâdet, Yaşar İşcan, D. İ. B. Y.
57.
İbâdet, Yusuf El Kardavi, Muvahhid Y.
58.
İbâdet mi, Ayin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y.
59.
Kulluk, İmam İbn Teymiyye, İhya Y.
60.
Namaz Bilinci, Beşir İslâmoğlu, Denge Y
61.
İbâdet, İhsan Atasoy, Nesil Basım Yayın.
62.
İbâdet Bilgileri, Ahmet Efe, Seha Neşriyat
63.
İbâdet Hayatımız, Mehmet Paksu, Nesil Basım Yayın
64.
İbâdet İlkeleri, Hüseyin Emin Öztürk, T. Diyanet Vakfı Y.
65.
İbâdet Prensipleri, Hüseyin Emin Öztürk, Seha Neşriyat
66.
İbâdet/Kulluk, Salih Çavuşoğlu, Hanif Y.
67.
İbâdetin 99 Faydası, Ergüder Aksoy, Seha Neşriyat
68.
İbâdetin Getirdikleri, Safvet Senih, Nil A. Ş.
69.
İbâdetler, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
70.
İbâdetler Fıkhı, Şeyh Faysal Mevlevi, İstişare Y.
71.
İbâdetler ve Mabedler, Mehmet Emre, Erhan Yayın
72.
İbâdetlerimiz, M. Saim Yeprem, Nur Y.
73.
72. İbâdetlerimiz, E. Özdemir, Erdem Y.
74.
73. Allah’tan Vahiy, Kullardan İbâdet, Abdullah Büyük, Suffe Y.
75.
İslâm İbâdet Fenomenolojisi, Mehmet Bayraktar, Akçağ Y.
76.
75. Niçin İbâdet Ediyoruz? Alaaddin Başar, Zafer Y.

- 51 -
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKÂDİ KAVRAMLAR -9-
HİDÂYET
Kur’an’ı hayata geçirmek;
İşte dosdoğru yol, hidâyet.
Kur’an dışı hayat sürmek;
Gazâbı hak etmek ve dalâlet.

Hidâyet; Anlamı ve Mâhiyeti

Kur’an’da Hidâyet

Hidâyet, Yön Bulmak; İman Yönü Bulduran Kuvvet

Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam

Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait

Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir

Hidâyette Kulun Rolü

Hidâyet Türleri

Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak

Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak

Hidâyet Konusunda Sünettullah (Allah’ın Değişmeyen Kanunu)
“Bize hidâyet ver, bizi dosdoğru yola ulaştır.”177
Hidâyet; Anlamı ve Mâhiyeti
Hidâyet, doğru yolu bulma, açıklama, ilham etme, muvaffak kılma anlamlarına gelmektedir. Terim olarak hidâyet; küfür, şirk ve sapıklıklardan kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir. Hidâyet, lütuf ile olan rehberlik demektir. Allah Teâlâ’nın, lütuf ve keremiyle, kuluna sonu hayır ve mutluluk olacak isteklerinin yollarını göstermesi veya yola götürüp muradına erdirmesidir. Sadece yolunu ve sebeplerini göstermeye irşâd; neticeye erişinceye kadar yola götürmeye de tevfîk denir. Hidâyette istenen, hayra ulaştırmaktır. Meselâ, hırsıza yol göstermeye hidâyet denmez. Hidâyeti buldurmaya “ihtidâ” veya “hüdâ” denmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden biri de “el-Hâdî”, yani hidâyet veren, hidâyete erdirendir.
177] 1/Fâtiha, 6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 52 -
Sırât-ı Müstakîme, Dosdoğru Yola
Kur’ân-ı Kerim’de 32 âyette geçen bu tamlama, yol anlamındaki
sırât’la; doğru, sapmaz, şaşırtmaz anlamındaki müstakîm
kelimesinin birleşmesinden oluşmaktadır. Kur’an’ın, hedefe götürücü
ve erdirici yol olarak gördüğü yol, sırât’tır. Sırât, lügatte cadde,
anayol, işlek ve büyük yol anlamına gelir. “Es-sırât”: “Allah’ın
yolu” demektir. Müstakîm ise, hiçbir yerinde meyil ve eğrilik bulunmayan,
dümdüz ve dosdoğru demektir. Sırât-ı müstakîm: Dosdoğru
olan yol anlamındadır. Sırât-ı müstakîm (doğru yol): İki
nokta arasındaki en kısa çizgiye denir. Dünya noktasından Cennet
noktasına en kısa yoldan eğilip bükülmeden, yalpalamadan gidilecek
yolun adıdır.
Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip
tanıtan, onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş)
yolunu gösterip açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi
için gerekli olan cihetlere yönelten zattır. Bundan fazla
olarak, kullarından dilediğini tevhid nuruyla müşerref kılar, istediğini
dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün diğer yaratıkları
faydalarına olan yöne sevk eder, rızık arama yollarını, zararlardan
sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete
bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive
çıkar çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde
yapmasını vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder.
Hidâyetin zıddı dalâlettir. Dalâlet; sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak,
bocalamak ve kaosa yenik düşmek anlamlarına gelir. Dalâlet,
doğru yoldan bile bile veya iğfale kapılarak sapmaktır. “İhdinâ”
kelimesinin Türkçeye çevrildiğinde en uygun tabir: “bize hidâyet
et” ifadesidir. Merhum Elmalılı’nın açıklamasına göre: “İhdinâ”
kelimesini “göster” diye tercüme etsek, götürmek kalır. “Götür”
deyince, letâfet kalır ve hiç biri tam anlamı ifade etmez. En uygunu
Türkçeye de yerleşmiş olduğu şekliyle “bize hidâyet et” ifadesidir.
Yani hidâyet, tek kelimeyle tam olarak tercüme edilemez.
Çölün ortasında yolunu şaşırıp kaybeden bir kimseyle, bir rehber
yardımıyla gideceği yeri, yönü rahatça tayin edip bulan kimse
bir değildir. Bu bakımdan hidâyetin tam karşısına da şaşırmışlık,
sapmışlık anlamına gelen “dalâlet” kavramının yerleştirildiği görülür.
Çünkü her şey kendi zıddına nispetle daha gerçek mânâ
ifade eder. O halde, insanı hayat çölünde ya da yolunda doğru
istikamete götürecek, sapmalardan koruyacak yön tayin edici kılavuz
nedir? Elbette ki Allah’ın hidâyeti (yol göstermesi)dir. “De ki:
HİDÂYET
- 53 -
Hidâyet/doğru yola kılavuzluk; ancak Allah’ın hidâyetidir.”178 Yolun doğrusunu
göstermek Allah’a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi
hepinizi hidâyete iletirdi.” 179
Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı
olmaktır. Yalnız göstermek, dinin anladığı mânada hidâyeti
ifade etmez. Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin
hidâyetinin bir parçasıdır. O yüzden daha çok hidâyete ermiş insanların
okuduğu Fâtiha sûresi 5. âyetindeki “ihdinâ” kelimesine,
bazı müfessirler; “bize verdiğin hidâyette sebatımızı nasib et” anlamı
vermişlerdir.
“İhdinâ” derken hidâyetin yalnız ve yalnız Allah’a ait olduğunu
bildiğimizi de itiraf etmiş oluyoruz. Allah (c.c.), Rasûlüne: “Sen
sevdiklerine
hidâyet veremezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet verir”180
buyurarak hidâyeti Rasûlü’nün bile veremeyeceğini
bildirir.
Peygamberler ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara yol
gösterirler. “Muhakkak sen Sırat-ı Mustakıym’e yol göstermektesin.”181
Rabbimiz vahiyle peygamberlerine yol göstermiştir. Biz de o vahyin
ışığında yürüyoruz.
Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nuruna davet eder,
yol gösteririz. Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar da nur
vermiyor, sadece gözü perdelenenlerin nurunu açıyor. Hidâyet gönül
işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz.
Böylesi hidâyete ermiş gibi görünür ama gönülden inkâr eder.
Yine kişinin kafatası açılarak içinden iman sökülemez, o bir gönül
işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur.
Bizim tebliğimiz bir kişinin hidâyetine sebep olursa bu bizim
için yeryüzü dolusu altına sahip olmaktan daha hayırlıdır. Bu bize
biraz ters gibi gelebilir. Ama yeryüzü, insan için yaratılmıştır. Yeryüzünün
tamamı insanın haksız yere akıtılmış bir damla kanına
denk olmaz.
Dinimizin insana verdiği değer bu!..
Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi
öldürenin
bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken182
öldürülenin
mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Hâlbuki
uygar sayılan Avrupalının, Amerikalı’nın gözünde bir varil petrol,
178] 6/En'âm, 71
179] 16/Nahl, 9
180] 28/Kasas, 56
181] 42/Şûra, 52
182] [43] Maide 32
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 54 -
Hıristiyan
olmayan milyarlarca insanlardan daha değerlidir. İşte
böyleleriyle aynı safta, aynı kulüpte, aynı pakt’ta olmamak için
“Gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil” diyoruz. 183
Kur’an’da Hidâyet
Hidâyet, Kur’an’ın en önemli kavramlarından birisi olmakla
beraber, aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur’an’da en
çok zikredilen kelimelerdendir. Hidâyet kelimesinin kökü olan
“Hedy” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 317 yerde geçer. Hidâyetin
zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü “d-l-l” ve türevleri ise toplam
191 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet yaratan, istediğini
hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir. Kur’an’a
göre mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara
olan hidâyetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
1- Hidâyetin bütün mahlûkata şâmil olması. Bu, Allah’ın onlara
akıl, zekâ ve zarûri bazı bilgiler ihsan etmesidir. 20/Tâhâ, 50 ve
87/A’lâ, 3 âyetlerinde bu tür hidâyetten bahsedilir.
2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları,
buyruğumuz ile insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler
yaptık.”184 âyetinde olduğu gibi.
3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik
hidâyeti, onları bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul
edenlerin (ihtedev), Allah hidâyetlerini artırır.”185 “Allah, iman edenlere
hidâyet etti.”186 âyetlerinde olduğu gibi.
4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun
ki, bizi buna hidâyet etti.”187 âyetinde olduğu gibi.
İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece dâvet
ve yolu tanıtmak sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e
hitaben: “Muhakkak ki sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.”188 “Her
millet için hidâyet eden (yani, dâvet eden) vardır.”189 gibi âyetlerde
kasdolunan hidâyet, bu nevidendir. Gerekli istidatları, tevfik ve
âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür hidâyet çeşitlerine
ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin”190 (Hitap özellikle Hz. Peygamber’edir)
gibi âyetler işaret eder. Allah’ın; zâlimler, kâfirler,
183] Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
184] 21/Enbiyâ, 73
185] 47/Muhammed, 17
186] 2/Bakara, 213
187] 7/A'râf, 43
188] 42/Şûrâ, 52
189] 13/Ra'd, 7
190] 28/Kasas, 56
HİDÂYET
- 55 -
fâsıklar hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü nevi,
yani “hidâyeti kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti” söz
konusudur. Cennete koymak ve âhirette mükâfat vermekten
ibâret olan dördüncü kısma giren hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir:
“İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna şehâdet ettikten, kendilerine
apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğa, Allah nasıl
hidâyet eder?”191; “Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet etmez.”192; “Onların
hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğine hidâyet eder.” 193
Hâdî, câhiliyye devrinde, yolları iyi bilen ve insanlara yol gösterip
varacakları yerlere götüren kimseye denilmektedir. Kur’an,
sâlih amelle hidâyet arasında yakın bir münasebet olduğunu açıklar.
Tevbe-iman-sâlih amel üçlüsünün neticesinde hidâyete ulaşılmaktadır.
194 Başka bir ifadeyle hidâyet, tevbe-iman-sâlih amelin
doğal neticesidir. Hidâyete ermenin, iman ve sâlih amellerle
olacağını şu âyette de görmekteyiz: “İman edenler ve sâlih ameller
işleyenleri imanlarına karşılık Rableri onları hidâyete erdirir, doğru yola
eriştirir.”195 Başka bir âyette de hidâyet ve ıslah arasında bir ilginin
varlığı görülmekte olup şöyle buyrulmaktadır: “Onları hidâyete erdirir,
doğru yola eriştirir ve durumlarını düzeltir.”196 Âyette doğru yola
eriştirilen ve durumları düzeltilenler, sûrenin baş tarafında ifade
edildiği gibi, iman eden ve sâlih amel işleyenlerdir. 197
Hidâyet, Yön Bulmak; İman,
Yönü Bulduran Kuvvet
İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü
bulduran kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol
problemiyle karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde
yürümemizi sağlayacak yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an,
yol konusu üzerinde çok durmaktadır. Kur’an’da geçen sırat, sebil,
tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında nüanslar olmasına
rağmen- yol anlamındadır.
Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın
kalbi, hem imana, hem de küfre doğru eğilmeye elverişlidir.
Kalbin imanla küfürden birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir
sebep icabeder. Hidâyeti de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani
191] 3/Al-i İmran, 86
192] 2/Bakara, 258
193] 2/Bakara, 272; Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 199-200
194] 20/Tâhâ, 82
195] 10/Yûnus, 9
196] 47/Muhammed, 5
197] Ömer Dumlu, Kur'ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi, D.İ.B. Y., s. 63-64
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 56 -
gönüllere imanı sevdiren sebepleri Allah yarattığı gibi, küfür tarafını
tutturan sebepleri yaratan da O’dur. Kullarından istediğine
hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka insanları hidâyet
ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrâna düşürecek
hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz.
Allah’ın saptırdığını kimse doğru yola getiremez.
Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lâzımdır ki, Allah Teâlâ’nın
bir kulunda dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık
yolunu tutmuş olmasındandır. Yoksa, kul irâdesini, yeteneklerini
dalâlete yöneltmedikçe Allah onu cebren dalâlete sevk etmez.
Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ’sını
bulur.” Nitekim insanlarda hidâyet ve iman asıldır. Dalâlet ve küfür
sonradan ârız olmuştur. Cüz’î iradenin sû-i isti’mâlinden doğmuştur.
Dalâlet ve küfür fıtrata muhâlefettir. Hastalıktır.198 Sağırlıktır,
dilsizlik ve körlüktür.199 Küfür ve dalâlet, zarara asla uğramayacak
bir ticareti/kazancı200 istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar
hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı
olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.”
201
Kaalû Belâ denilen bezm-i elestte, yani hilkat sabahında, ruhlar
meclisinde Allah, hepimizden ahd ve misak aldı. O’nun huzurunda
doğru yola gideceğimize hep bir ağızdan söz verdik. Gerçi
biz bu mâcerayı hatırlayamıyoruz, ama onu Allah, kitabında bildirmiş,
bu sûretle kat’i olarak mâlum olmuştur. Hatırlayamamak,
inkâr vesilesi olamaz. Biz üç günlük kısa hayatımızda bile, nice mühim
ve hayatî olayları unutup duruyoruz. İşte ezelî iman, Allah’ın
bir hidâyeti ve bu mâceranın tatlı bir hâtırası ve insanlarda her
türlü fazilet ve ahlâk sermayesidir. Dünyaya çıkma zamanı gelince
her ruh için cismânî ve rûhânî kuvvetlerle mücehhez bir ceset bağışlaması,
dünyaya kitaplar indirmesi, peygamberler göndermesi,
dünyada gördüğü, işittiği, fikren mülâhaza ettiği her hâdisede bir
hikmet dersi göstererek ezelî iman nurunu kuvvetlendirip parlaklığını
arttırması, hep Allah Teâlâ’nın kat kat hidâyetleridir ki, kul,
hidâyet istedikçe ve hidâyete uydukça Allah’ın hidâyeti de daima
artar durur. “...Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize süslemiş,
sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru
yolda olanlar bunlardır.” 202
198] 2/Bakara, 10
199] 2/Bakara, 18
200] 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11
201] 2/Bakara, 16
202] 49/Hucurât, 7; Ali Osman Tatlısu, Esmâü’l Hüsnâ Şerhi, Yağmur Y., s. 247-
248
HİDÂYET
- 57 -
Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
Fâtiha sûresinde “ihdinâ” (bize hidâyet et)”203 diye duâ ediliyor.
Dalâlette bulunanların hidâyet istemesi, hidâyetin meydana gelmesini
istemek; hidâyette bulunanların hidâyet istemesi de sebat
ve hidâyet mertebesinde yükselmeyi istemek anlamındadır. Bizi
hidâyet üzere sâbit kıl, hidâyetten ayırma demektir. Şu âyette
buna benzer duâ ifadesi vardır: “Ey Rabbimiz, bizi hidâyete ulaştırdıktan
sonra, kalplerimizi saptırma.”204 Nice âlim ve âbid vardır ki, onun
kalbine küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hak’tan sapmış, ayağı
kaymış ve dosdoğru yoldan, müstakim dinden dönmüştür. Müslümanca
bir hayat önemlidir ama müslümanca ölmek çok daha
önemlidir. “Başka türlü değil, sadece müslüman olarak ölün”205 Biz, her
an hidâyette kalabilmek, doğru yoldan sapmamak için Allah’ın
yardımına muhtacız. Zaten sûredeki tüm cümleler istimrârı (devamlılığı)
ifade etmektedir. Hamdler, sürekli O’na; ibâdetler,
tâatler ve duâlar da kesintisiz O’nadır.
Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim,
Peygamber ve Kitap’tır. Müstakim yolda kalabilmemiz, kesintisiz
olarak bunlara sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı
selim sahibi olmak, vahiyle irtibatlı bulunmak, Peygamber’e bağlı
kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar, o yolda kalmak için de
önemlidir. Öte yandan müslüman daha ileriye, en ileriye tâliptir.
Zarardan kurtulmak için, mü’minin iki günü birbirine denk olmamalıdır.
İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli,
hidâyet yolunda mesafe katetmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde
yer almaya gayret etmelidir. İşte bu duâmızla biz, Rabbimiz’den
hidâyetimizin artırılmasını da istiyoruz. 206
Bu âyetten hemen önce “Ancak Senden yardım isteriz.” denilmişti.
İşte, bu duânın nasıl yapılacağını göstermek için duâya başlanıyor:
“Hidâyet eyle bizi doğru yola...” Bu talep ve duâ, istiânenin
öneminin ve genişliğinin tatbik sahasını gösteriyor. Duâ ve isteğe
ne sûretle başlayacağımızı, Allah’tan ne istememiz gerektiğini, bizim
için en büyük ve en değerli şeyin ne olması gerektiğini öğretmek
için böyle duâ etmemiz telkin edilmiş oluyor.
“İhdinâ” (Bizi hidâyete erdir) ifadesi, ne istediğimizi anlatmaya
yetebilirdi. Ama bununla yetinilmedi. Nereye hidâyet
edilmesi, hangi yola Allah’ın bizi iletmesini istediğimiz de
203] 1/Fâtiha, 6
204] 3/Al-i İmran, 8
205] 2/Bakara, 132
206] Bak. 35/Fâtır, 32
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 58 -
“es-sırâta’l-müstakîm” ifadelerinde açıklanmış oldu: “Dosdoğru yola.
Öyle yol ki...”
“Niçin “bana hidâyet et” değil de; “bize hidâyet et” diye çoğul
edatı kullanıldı?” denilecek olursa, şöyle cevap verilir: Duâ, daha
genel olduğu zaman, kabul edilmeye daha yakın olur. “Müslümanlar
arasında duâsı kabul olunacak mutlaka birisi vardır. Allah,
birisinin duâsını kabul edince, diğerlerinin duâsını geri çevirmez”
denilmiştir. Peygamber Efendimiz, “Allah’a, kendisiyle isyan etmediğiniz
dillerle duâ edin.” buyurdu. Sahâbe: “Yâ Rasûlallah, hangimizin
öyle dili vardır?” deyince de, O: “Birbirinize duâ edersiniz. Çünkü sen
onun lisanı ile o da senin lisanınla Allah’a isyan etmemiştir.” buyurmuştur.
Kul, sanki şöyle der: “Senin Rasûlünün ‘cemaat, birlik rahmet;
ayrılık ise azabtır.’207 buyuruyor. Sana hamdetmek isteyince de, bütün
hamdleri dile getirerek “el-hamdü lillâh” dedim. İbâdeti dile getirdiğimde,
bütün herkesin ibâdetini dile getirerek “iyyâke na’büdü
(ancak Sana ibâdet ederiz)” dedim. Yardım talebinde bulununca da,
herkesin yardım talebini söyleyerek “ve iyyâke nesteıyn (ancak Senden
yardım isteriz)” dedim. Şüphesiz hidâyeti istediğimde, onu herkes
için isteyerek “ihdinâ (bize hidâyet ver)” dedim.” Ayrıca, çoğul zamiri
kullanılan bu ifade tarzında, müslümanların cemaat halinde
olmaları gerektiğine işaret vardır. Onlar toplu halde bir şeye karar
verirlerse, bu doğru ve Allah katında değeri olan bir hüküm olur.
Toplu haldeki bu müslümanlara Allah, yeryüzünü vâris kılıp, onları
da yeryüzünde halifeler kılmıştır. 208
“İhdinâ” derken, hidâyetin yalnız ve yalnız Allah’a ait olduğunu
bildiğimizi de itiraf etmiş oluyoruz. Allah, Rasûlüne: “Sen sevdiklerine
hidâyet veremezsin. Ancak Allah, dilediğine hidâyet verir.”209 buyurarak
hidâyeti Rasûlünün bile veremeyeceğini bildirir. Peygamberler
ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara yol gösterirler. “Muhakkak
sen, sırât-ı müstakîme yol göstermektesin.”210 Rabbimiz vahiyle peygamberlerine
yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında yürüyoruz.
Peygamberler ve onların tebligâtı hidâyettir. 211 Peygamberlerde
örnekleşen hidâyeti elde etmenin bir niyet
ve gayret ürünü
olduğu da Kur’an tarafından beyan ediliyor.
212
Peygamberlerce gösterilen hidâyete varışı engelleyen
207] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/278
208] 35/Fâtır, 39; 21/Enbiyâ, 105
209] 28/Kasas, 56
210] 42/Şûrâ, 52
211] 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; Âl-i İmrân, 41, 138; 5/Mâide, 44, 46;
6/En’âm, 91, 154; 7/A'râf, 154; 10/Yûnus 57, vs.
212] 29/Ankebût, 69
HİDÂYET
- 59 -
negativitelerin başında zulüm gelir. Kur’an birçok âyetinde “Allah
zâlimlere hidâyet nasip etmez” diyor.213 Engellerden biri de
nankörlüktür.214 Fısk (bozuk, rezil yaşayış) da hidâyete ulaşmayı
engeller.215 Kur’an; yalancılık ve israfın da hidâyete varmayı engellediğini
beyan ediyor. 216
Kur’an, hidâyetle tebliğ (gerçeği duyurup göstermek)
ilişkisi
üzerinde ısrarla durmaktadır. Ve Kur’an’ın bu konuda açık beyanı
şudur: Tebliğ bir cebrî (baskıya dayalı)
hidâyet yolu değildir. O
halde hiç kimse: “Şu benim gösterdiğim en doğrusudur ve bu yüzden
sizi bunu kabule zorlayacağım” diyemez. Bu öylesine açık bir
gerçektir ki, Son Peygamber’e bile: “Sana düşen sadece tebliğdir.”217;
“Sen istediğini hidâyete erdiremezsin.” 218; “Sen insanları, imana girinceye
dek zorlayacak mısın?”
219 denilebilmiştir.
Allah, hidâyetini istediği kişiyi, İslâm’a ve huzura ısıtır, gönlünü
bu işe çevirir. 220
Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nûruna dâvet eder,
yol gösteririz. Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar nur
vermiyor, veremiyor; sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına
vesile oluyor. Hidâyet gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca
dayayarak iman ettiremezsiniz. Böylesi, hidâyete ermiş gibi görünür,
ama gönülden inkâr eder. Yine, kişinin kafatası veya kalbi
açılarak içinden iman sökülemez. İman, hidâyet bir gönül işidir.
Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur. Bizim tebliğimiz, bir kişinin
hidâyetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu altına
sahip olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama
yeryüzü, insan için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı, insanın haksız
yere akıtılmış bir damla kanına denk olmaz. Dinimizin insana
verdiği değer bu!... “Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya
karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları
öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa, ihyâ ederse (hidâyetine
vesile olursa) bütün insanları kurtarmış, ihyâ etmiş gibi olur.”221 Kur’ân-ı
213] bk. 3/Âl-i İmrân, 86; 5/Mâide, 51; 6/En’âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas,
50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7; 62/Cumua, 5)
214] bk. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
215] bk. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkûn, 6
216] bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
217] Âl-i İmrân,
20
218] 28/Kasas, 56
219] 10/Yûnus, 99
220] 6/En’âm, 125; Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 182
221] 5/Mâide, 32
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 60 -
Kerim’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi öldürenin bütün
insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken222 öldürülenin
mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medenî zannedilen
Avrupalının, Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan
olmayan milyarlarca insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle
aynı safta, aynı zihniyet ve aynı paktta olmamak için “gazaba uğrayanların
ve sapıkların yoluna değil” diyoruz. 223
“Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra hidâyet edendir.”224 “Ne
zaman Benden bir “hüdâ” gelir de, kim Benim “hüdâ”ma uyarsa, böyleleri
için korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.”225 Yeryüzündeki
hayatında insanın önüne iki yol açılmış bulunuyor. Bu yollardan
birisi, Allah’a giden yol, diğeri ise, Allah’ın yolu dışındaki sayısız
yollar. Allah, yarattığı kullarına karşı son derece merhametli olduğu
için, insanlara sürekli olarak “hüdâ”sını göndermiştir. Nitekim
“hidâyet” kelimesinin bir anlamı “hediye”dir. Allah’ın insanlara
yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle O’nun
hediyesidir. İnsana düşen, Allah’ın hediyesini kabul etmektir. Bu
hediyeyi Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından
seçtiği elçileri vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini
insan için yegâne amaç haline getirir. Bunun sonucunda,
yalnızca tutkuları peşinde koşan ve yeryüzünde fesat çıkaran insanın
doğru yolu bulması için Allah, elçilerini gönderir ve onlarla
beraber Kitap indirir.
Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
İnsanın, saptığı yollardan ayrılıp, Allah’ın yoluna girebilmesi
için, öncelikle böyle bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek
için çabalaması gerekir. Bu çabalama Allah uğrunda cihaddır.
Böyle bir çabanın içinde olan, yani, ya kendi kendilerine, ya da
elçilerinin çağrısıyla böyle bir çabanın içine giren insanlara, elçiler
getirdikleri Kitab’ın âyetlerini okurlar. Ne ilginçtir ki, elçilere ilk
inananlar, şirkin kirlerine bulaşmamış ve şirkin yarattığı ortamdan
son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır. Yani, Kur’an’ın
deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör olmamış,
bunun sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş
insanlardır bunlar. İnsanı öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin
her türlü kirlerinin içine bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller
ve kuruntular üzerinde bir ‘bilgi’ oluşturan ve bunu gerçek bilgi
222] 5/Mâide, 32
223] M. Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
224] 20/Tâhâ, 50
225] 2/Bakara, 38
HİDÂYET
- 61 -
sanan insanların iman etmesi kolay olmaz. İblis, insanlara yaptıklarını
süsler, onlara vaad eder, içlerine kuruntular eker. “Elbette
Senin kullarından belirlenmiş bir pay alacağım’ dedi; ‘onları mutlaka
saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim.’ (İblis)
Onlara vaad eder, ümit verir.”226 İşte, şeytanın vaadine, verdiği ümitlere
ve emirlerine bağlanıp, tutkularına kapılan insanlar ‘ölmüş’
insanlardır. Bunlar, fâsıktırlar, fâcirdirler... Elçilerin getirdiklerine
inanmazlar; onları yalanlarlar, iman edenleri de vazgeçirmeye çalışırlar.
Onların bu durumuna, Kur’ân-ı Kerim’de “çok uzak bir dalâl”
denir.
İblisin temelde insanlar üzerinde bir hükmü yoktur. O sadece
vaad eder; kuruntular ve ümitler verir. Ona uyanlar, aslında tutkularına,
arzularına, hevâlarına uyanlardır. Böyleleri, kurdukları
dünyalarını sürdürebilmek için birtakım putlar icat ederler. Bu
putlar, bazı şekiller olabildiği gibi, özellikle günümüzde çok yaygın
olduğu biçimiyle, aldatıcı birtakım “bilgi”ler, eğlenceler, şarkılar,
sporcular, bilim, teknik, sosyal bilgiler, ilerleme, eğitim, medeniyet,
kültür, çağdaşlık gibi kelimeler de olabilir. Bunlar, Allah’la
ilişki koparılarak değerlendirildiğinde; Allah’ın yolundan sapmış,
tutkularına köle olmuş insanların, başkalarını da saptırmak için
icat ettikleri putlara dönüşür. 227
Öte yandan, şirkin yol açtığı ortamdan memnun olmayan ve
çıkış yolu arayan insanlar dalâl içinde olmalarına rağmen, elçilerin
okuduğu âyetlerle, kalplerindeki kirleri gidermeye girişirler,
tezkiyeye başlarlar. Bu şekilde arınmaya koyularak hüdâya tabi
olmak isteyenlerin bu çabasına “ihtidâ” denilir. (İhtidâ etmediği
halde, böyle görünen dönmeler vardır. Sabataycılar da denilen
bu dönmeler -avdetîler- 2. Meşrûtiyet döneminde ve T.C.’de
etkin faâliyetlerde bulunmuşlar, Osmanlı’nın ve müslümanların
başını çok ağrıtmışlardır. Özellikle Selanik, dönmeleriyle meşhur
idi. Hâlâ Hâriciye’de ve basında dönmelerin ciddi etkinlikleri vardır.)
İhtidânın başlangıcı elçilere ve Allah’tan getirdiklerine inanmak
ve okudukları âyetlerle kalplerini arıtma uğraşısı içine girmektir.
“Eğer sizin iman ettiğiniz gibi iman ettilerse, şüphe yok, ihtidâ
etmişlerdir.”228 “Eğer müslüman olup teslim olmuşlarsa, şüphe yok, ihtidâ
etmişlerdir.”229 Beri taraftan, elçilerin çağrılarına kulak vermeyip
uzak bir dalâl içinde olanların peşinden gidenlerin, kendilerini
dalâlete sürükleyenlere karşı tavırları şöyle anlatılır: “Yüzleri ateşte
226] 4/Nisâ, 118-120
227] Bak. 14/İbrahim, 35-36; 25/Furkan, 17-18
228] 2/Bakara, 137
229] 3/Âl-i İmran, 20
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 62 -
evrilip çevrildiği gün, “keşke” derler, Allah’a itaat etseydik, Rasûl’e itaat
etseydik! Rabbimiz, doğrusu biz efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize
itaat ettik de, onlar yolu saptırdılar.” 230
Kalplerini arıtanlar; Allah’a yapışır, Rasûllerin öğretilerine
kulak verir ve bu öğretiler üzerinde gitmeye, hayatlarını sürdürmeye
çalışırlarsa, Allah da onların hidâyetini artırır, onları
sırât-ı müstakîmde sâbitleştirir. “Allah, İhtidâ edenlerin hidâyetlerini
artırdı ve onlara takvâlarını verdi.”231 İhtidâlarında sâbit olup, imanlarından
dönmeyenler ve sâlih amellerde bulunanların sonunda
kalpleri de hidâyete erer. Kalp hidâyete erince, insan bütünüyle
hüdâya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla hidâyet bulmuş demektir.
“Kim Allah’a iman ederse, Allah kalbini hidâyete erdirir.”232 Allah’ın
hidâyete erdirdiği insanlar, yine İblis’in iğvâlarına kapılıp dalâlete
düşebilirler. Dalâlet, doğru yoldan her türlü sapmayı içine alır;
İster bilerek, ister bilmeyerek, ister unutarak, ister kasten olsun.
Sırât-ı müstakîmde olmamak veya sırât-ı müstakîmi bilmemek de
dalâlettir.
Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet
vermediğine kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi
herkesin hidâyet üzere olacağını söylemektedir.233 Kişinin
bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi, Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi
ve yardımı ile olur. “De ki: Ey insanlar, size Rabbiniz tarafından bir hak
geldi. Kim ihtidâ eder, doğru yola giderse, kendi lehine doğru yola gitmiş
olur. Kim de dalâlet içinde olursa, saparsa; kendi aleyhine sapmış olur.
Ben üzerinize vekil değilim.”234 “Allah kimi saptırırsa, artık onu hidâyete,
doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz.” 235
Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur.
Fakat Rasûller Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları
Allah’ın yoluna yönelticidirler. Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde
oluşa çevirmek yine Allah’ın elindedir. Peygamber ne kadar
isterse istesin, insanlara hidâyet veremez. Allah’ın izniyle insanlar
hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde İblis de insanlara
vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler içinde
yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama yine, insanı sapıklığa iten
230] 33/Ahzab, 66-67) (Ayrıca bak. 7/A'raf, 38-39
231] 47/Muhammed, 17
232] 64/Teğâbün, 11
233] Örnek olarak bak. 6/En'am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A'râf, 30; 13/Ra'd, 31; 4/
Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ, 52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara,
142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
234] 10/Yûnus, 108
235] 13/Ra'd, 33
HİDÂYET
- 63 -
Allah’tır; yani, nihai belirleyici O’dur. İnsansa iradesini kullanarak
sapar; yani Allah, İblisin vaadlerine kanarak, tutkularına esir olan
insanları, kendileri istedikleri ve o yöne yöneldikleri için saptırır.
İnsanları doğruya yönelten, yani hidâyete götüren imamlar olarak
Rasûller göndermesi, temelde yine Allah’ın hidâyet etmesi olduğu
gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır; yani,
Allah insanın gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için gerekli
her türlü şartı yaratır; sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları
hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar edenleri de kendi hallerine
bırakır:
“Onları (elçileri) emrimizle hidâyete götüren imamlar kıldık.” 236
“Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme ihtidâ ettirirsin.”237 Buna karşılık;
“Muhakkak sen, sevdiğine hidâyet edemezsin. Ancak Allah dilediğine
hidâyet eder.” 238
“Sen, görmüyorlarsa, körlere hidâyet mi vereceksin?” 239
“Yeryüzündekilerin çoğuna itaat edersen, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
240
Dalâlet, “an” harf-i cerriyle kullanıldığında “yitmek, yok olup
gitmek” anlamlarına gelir. Kâfirlerin dünya hayatındaki amelleri,
küfürleri, iftiraları, hepsi âhirette kendilerinden sıyrılıp gidecektir.
Böylece onların hiçbir değerlerinin olmadığı anlaşılacak ve kendilerine
hiçbir bakıma yarar getirmeyecek, tam tersine zarar verecektir.
Dünya hayatında Allah’a koştukları eşler de, aynı şekilde
kendilerinden kaybolup gidecektir: “Uydurdukları şeyler kendilerinden
kaybolup gitti.” 241
Kur’an’ı başından başlayarak okuyan kimsenin, Yüce Allah’tan
ilk isteği hidâyettir. Bu isteğe cevap da, ardından verilmektedir:
Hidâyeti isteyene “işte Kur’an!”242 denilmektedir. Dosdoğru yol,
hidâyet Kur’an yoludur.
Hidâyette Kulun Rolü
Kur’an’ın tamamını dikkatlice okumayanlar yüzeysel bir bakış
236] 21/Enbiyâ, 73
237] 42/Şûrâ, 52
238] 28/Kasas, 56
239] 10/Yûnus, 43
240] 6/En'âm, 116
241] 6/En'âm, 24; 10/Yûnus, 30; A. Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar
Y., s. 141-142
242] 2/Bakara, 2
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 64 -
açısıyla kaderci bir anlayışa kapılır ve hidâyetin, kişinin hiçbir etkisi
olmadan, tamamen Allah tarafından takdir edildiğini zannederler.
Kuşkusuz Allah’a inanan her mü’min Allah’ın iradesinin
her türlü iradenin üstünde olduğuna; Allah’ın dilemesinin önünde
hiçbir engel bulunamayacağına kesin olarak inanır. İnsan da
diğer yaratıklar da Allah’a muhtaçtırlar. Yaratıkların, kendilerinden
kaynaklanan hiçbir şeyi yoktur. Organları da, fiilleri de, yararlandığı
şeylerin hepsi de Allah tarafından yaratılmıştır. Hidâyeti
de veren O’dur. Ancak, hidâyeti dileyen bir kimseye Allah engel
olur ve onu sapıklıkta kalmaya zorlar mı? Ya da hidâyeti bulmak
istemeyeni Allah zorla hidâyete sürükler mi? Daha açık bir ifade
ile Yüce Allah, kulları arasında ayırım yaparak kimilerini kayırır ve
kimilerini cezâlandırmak için başka şeylere yönelir mi?
Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel olamayacağına kesin
olarak inanan mü’min, durup dururken Allah’ın, kulları arasında
bir ayırım yapmadığına; O’nun âdil olduğuna da kesin olarak inanır.
“Kim yararlı iş işlerse kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi
aleyhinedir. Rabbin, kullara karşı zâlim değildir.”243 “Bu, yaptığınızın karşılığıdır.
Yoksa Allah, kullara asla zulmetmez.” 244
Aslında Allah, hidâyeti, bir bakıma yaratılışla iç içe ve her bir
canlıya kendisine özgü bir tarzda vermiştir. “O, her şeyi ölçüyle
yapıp, yol göstermiştir.”245 Böylece her canlının kendine has yolda
ilerlemesiyle, kâinatın sistemi bozulmadan devam etmektedir. İnsana
gelince, o diğer canlılardan daha farklı bir konumdadır. Çünkü
Allah, ona bir değil; iki yol göstermiş ve onu irâde hürriyeti
içerisinde imtihan etmek istemiştir: “Biz ona eğri ve doğru iki yol
göstermedik mi?” 246
Böyle geniş bir serbestliğe sahip olan insan soyunun, doğru
yolu çeşitli sebeplerle bulanık görmesi ya da yolunu şaşırması tehlikesine
karşı -ki bu, insanlık tarihi boyunca sürekli vuku bulmuştur.-
Allah sürekli elçiler göndererek kendi doğru yolunu, yönünü
insanlığa göstermiştir. İnsanlar ise elçilerle gelen bu yol pusulasına
karşı olan tavırlarına göre; ya doğru yolda, ya da yanlış/eğri
yolda hayatlarını tüketmektedirler. Bu durum, yeryüzü sisteminin
Allah tarafından alabora edilip ortadan kaldırılacağı ve yerine bu
dünyadaki yol tercihinin cevabını oluşturan yeni bir düzen oturtulacağı
Kıyâmet saatine kadar da devam edecektir. Çünkü Allah insanları
bu konuda serbest bırakmıştır. Aksi takdirde insanın diğer
243] 41/Fussılet, 46
244] 3/Âl-i İmran, 82
245] 87/A'lâ, 3
246] 90/Beled, 10
HİDÂYET
- 65 -
varlıklarla farkı kalmazdı. “Bize düşen, yalnızca yol göstermektir.” 247
Kur’an’ın insanlara verdiği en büyük ders tevhiddir. Tevhid,
yâni Allah’ın birliği... Ne zâtında, ne sıfatlarında,
ne mülkünde ne
icraatında ortağı bulunmaması. Kur’an’ın bu dersini dinleyenler,
putları bırakmış Allah’a dönmüş,
teslisi (üç ilâh safsatasını) atıp
tevhide ermişlerdir.
Fâtiha’nın ilk âyetinde “Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi” olduğu
haber verilir. Sema ve arz birer âlem olduğu gibi, dünya ve
âhiret, gece ve gündüz, canlılar ve cansızlar da ayrı birer âlem...
Keza, her bir insan, hayvan ve bitki de birer küçük âlem. Bütün bu
âlemlerin başlangıçlarını, ilk tohumlarını yaratan ve onları rahmet
ve hikmetiyle, irâde ve kudretiyle safha safha terakki ettirerek
son
ve mükemmel şekline erdiren Allah’tır. Bütün bu âlemler
O’nun
mülkü olduğu gibi, onlarda cereyan eden her türlü hâdiseyi,
ister
hayır, ister şer olsun, yaratan da O’dur.
Zeminin yüzünde gece ve gündüzü O yarattığı gibi, gözlerde,
uykuyu ve uyanıklığı ve nihâyet insan kalbinde dalâlet ve hidâyeti
yaratan da O’dur. Zira, O’ndan başka yaratıcı yoktur.
Basar, yâni gözün görmesi gibi, basiret de Allah’ın büyük bir
ihsanı. Birincisi ile insanın maddî gözü açılıyor ve insan dağlarla,
ovalarla, yıldızlarla münasebet kuruyor. Diğeri ile de insanın kalp
gözü açılıyor. Maddî olmayan o göz ile maddeden münezzeh olan
Allah’ın varlığı görülüyor ve O’na iman ediliyor. Ve kalp kâinatı
çok gerilerde bırakacak bir vüs’ate, bir genişliğe kavuşuyor.
İşte, gözde görmeyi yaratmak Allah’a mahsus olduğu gibi,
kalpte imanı ve hidâyeti yaratmak da yine O’na mahsus. O halde
Allah’ın dilediğine hidâyet vereceğine dair âyetleri okurken,
öncelikle meselenin tevhid yönünü dikkate alacak, her hayır gibi
hidâyetin de O’nun elinde olduğuna iman edeceğiz.
“Doğrusu, lütuf muhakkak Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Ve
Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.” 248 Âyetin sonunda Vâsi’ ve Alîm isimlerinin
zikredilmesi ne kadar
mânâlıdır. Evet, Allah Vâsi’... Yâni O’nun
rahmeti, ilmi, inâyeti
insan idrâkinin kavrayamayacağı kadar geniş
ve her şeyi kaplamış...
Ve O, her şeyi hakkıyla bilen mutlak
Alîm. Öyle ise lütfu, ihsanı,
keremi ve hidâyeti kime vereceğini O
bilir. Bu veriş rastgele değil, bir ilim ve hikmet iledir. Bu hakikati
ders veren bir diğer âyet: “Doğrusu sen sevdiğine hidâyet veremezsin.
Fakat Allah kimi dilerse ona hidâyet verir. Ve hidâyete erecekleri en iyi O
bilir.” 249
247] 92/Leyl, 2; Kur'an Okulu 2, Hanif Y. s. 92
248] 3/Âl-i İmrân, 73
249] 28/Kasas, 56
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 66 -
Evet, bizim başka varlıklar hakkındaki bilgimiz çok sınırlı...
Canlı ve cansız her şey bütün faaliyetlerini Allah’ın ilim ve murakabesi
altında sürdürüyor.
Şu uçan kuşu seyredelim. Kim bilir yuvasından nasıl bir his ile
ayrılmıştı... Şimdi havada süzülürken nasıl bir zevk ve huzur duyuyor?
Uçuşan diğer kuşları hangi gözle seyrediyor? Yerdeki binaları,
insanları, arabaları nasıl değerlendiriyor? Acaba karnı ne
derece tok yahut aç? Akşam yaklaşınca, yuvasına doğru yol alırken
hangi hislerle dolu olacak? Yuva yaptığı çatıyı gördüğünde
içinden neler geçecek?
O günkü mesaisini bitirmiş, diğer kuşlarla
havada son birkaç tur daha atarken o küçük ve temiz kalbi nasıl
bir hazla dolacak? Bunlar ve benzeri nice haller o kuşun ruhunu
sarmış durumda. O, kendi iç âleminin bütün incelikleri ile ancak
ve ancak Yaratıcısı’nın, Rabbinin nazarı, himayesi, rahmeti ve murakabesi
altında...
Bir ceylan, bir kelebek, bir karınca bu kuştan farklı mı? Her
biri kendi âleminde ayrı bir ömür sürmekte... Bedeni, kâinatla irtibat
kurarken, ruhu ve hissiyatı, bilemeyeceğimiz bir keyfiyetle,
Allah’a teveccüh ve tevekkül etmekte...
Bir de şu taksi şoförünü düşünelim. Kim bilir nereye gidiyor?
Hangi derdin sahibi? Hangi hedef için yanıp tutuşuyor? İleride
neler almayı plânlıyor? Yoksa sürdüğü arabanın taksitlerinin çilesini
mi çekmekte? Beden sıhhati nasıl? Ruh huzuru ne âlemde?
Düşkünlere karşı
kalbi katı mı, yumuşak mı? Rabbine teveccühü
ne derece? Nefsine
ne ölçüde güveniyor? İnsan durmadan düşündüğüne
göre, geçmiş günlerde neler düşündü ve şu anda ne düşünüyor?
İşte meçhûlümüz olan böyle sayısız meseleler onun hususî
dünyasını meydana getirir. Biz o dünyanın Câhiliyiz, Allah ise
Mâliki ve Âlimi.
İşte kullarını böyle her halleri ile bilen Allah, hidâyete erecekleri
de en iyi Kendisinin bileceğini yukarıdaki
âyetle haber veriyor.
Hidâyet ve dalâletle ilgili âyet-i kerimeler bir yönüyle de
mü’minin ruh terbiyesi ile ilgili... Bilindiği gibi mü’minin ruhu
havf ve recâ (korku ile ümit) sınırları arasında terakkisini sürdürür.
Bu sınırları tecavüz ettiğinde zarara düşer yahut mahvolur.
Havf, Allah’tan korkma, O’nun azabından
kendini kesin şekilde
emin bilmeme hâli... Recâ ise, Allah’ın rahmetinden
daima ümitvar
olma, günahlarının O’nun affını hiçbir zaman
aşamayacağını
düşünerek yeise, ümitsizliğe düşmeme durumu.
HİDÂYET
- 67 -
Kur’ân-ı Kerim, “Allah’ın dilediğini dalâlete götürebileceğini”
beyan etmekle mü’mine, yaptığı iyi amellerle övünmemesini ve
onlara güvenmemesini öğüt verir. Diğer taraftan, kötü halleri ve
günahları için de yeise düşmemesini, “Allah’ın dilediğini hidâyete/
doğru yola sevk edebileceğini” hatırlatır.
Konunun bir de kader yönü var. Ona da kısaca temas edelim:
Bir âyet meali: “Bir de müşrikler (Allah’a eş koşanlar) dediler ki: Allah
dileseydi ne biz ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık.
Ve O’nsuz hiçbir şeyi haram
kılmazdık. Kendilerinden öncekiler de böyle
yapmışlardı. Buna karşı peygamberin vazifesi ancak
açık bir tebliğ değil
mi?” 250
“Her şeyin kader ile takdir edildiği” bir hakikat. Ama bu takdir
edilenlerden birisi de insana cüz’î irâde verilmesi ve onun emir ve
yasakları işlemekte serbest bırakılması... Bu da bir takdir...
Buna
göre, insan ister ibâdet etsin, ister isyan yolunu tutsun,
her İki
halde de kader dairesi içinde... Bu incelik, çoğu zaman
gözden
kaçıyor yahut yeterince anlaşılmıyor.
Cenâb-ı Hak, taşların cansız, bitkilerin yarı canlı olmalarını dilemiş;
hayvanlar âlemini ise his dünyasına kavuşturmuş. Bunların
hepsi kader dairesinde... İnsana gelince, onu mahrukatı içinde
en
güzel şekilde yaratmış... Ona akıl, kalp, vicdan gibi nice ihsanlarda
bulunmuş ve onu bir imtihana tâbi tutmuş... Kendisine birtakım
emirlerde bulunmuş ve önüne bir takım yasaklar koymuş.
İnsanı
bu emir ve yasaklara uyup uymamakta serbest bırakmış.
Dilemiş ki,
bu hürriyet içinde, gaflete dalmayan ve Rabbini unutmayan kullarına,
meleklerden daha üstün dereceler versin
ve onları ebedî
saâdetlendirsin. Nefis ve şeytana tâbi olarak Rabbini unutanları
ise azabına uğratsın. İşte bu da bir takdirdir. Bu takdire karışmak
kula yaraşmaz.
“Allah dikseydi bütün insanları hidâyete erdirirdi” sorusunu
başka sorular da takip eder. Meselâ, “Allah dileseydi bütün cansızları
yarıcanlı yapabilirdi” yahut “Allah dileseydi bütün ağaçlara
görme, işitme verebilirdi” veya “Allah dileseydi bütün hayvanları
akıllı yaratabilirdi” gibi... Elbette, Allah, dileseydi bütün bunları
yapabilirdi. Ama dilememiş... İnsan nevini, hepsi itaat üzere olan
meleklerden ayrı bir mahiyette yaratmayı dilemiş ve öyle yaratmış.
Müşriklerin iddiasının zikredildiği aynı sûrede şu âyet-i kerime
de
yer alıyor: “Allah dileseydi elbette hepinizi binek ümmet yapardı.
Fakat
O dilediğine dalâlet, dilediğine hidâyet verir ve muhakkak surette hepiniz
250] 16/Nahl, 35
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 68 -
bütün yaptıklarınızdan
sorumlu tutulacaksınız.”251 Bu âyet-i kerimede
birçok ders bir arada veriliyor: Allah, insanları melekler gibi bir
tek ümmet olarak yaratmayı dilememiş. Allah’ın irâdesi mutlak...
Ve insan bütün yaptıklarından sorumlu...
İnsan Allah’ın takdir sahasında ileri geri konuşarak haddini tecavüz
edeceğine, kendi irâdesine bırakılan işleri, istikamet üzere
yapmaya çalışmalı... Zira, o ancak bunlardan sorumlu...
“Şüphesiz Allah dilediğini saptırır. Dilediğini de hidâyete eriştirir. (Ey
Rasûlüm) Artık onlara üzülerek kendini harab etme. Allah onların yaptıklarını
şüphesiz
bilir.”252 Hidâyete erecekleri de dalâlete düşecekleri
de en iyi Allah bilir... “Hâdî”, Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi. “Hidâyeti
yaratan, doğru yolu gösteren ve insanı o yolda muvaffak kılan”
mânâsına geliyor...
Taşlara göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyet yaratmıyor.
“Kalpleri Allah ‘ı anmak hususunda katılaşmış olanlara
yazıklar
olsun. İşte bunlar apaçık dalâlettedirler
(sapıklıktadırlar).” 253
Kulun kendi cüz’î irâdesini hayra yahut şerre yöneltmesi ile
kalbinde hidâyet yahut dalâlet yaratılıyor. Bu hakikati, hiçbir vesveseye
fırsat vermeyecek kadar açıkça ders veren bir âyet-i kerime:
“Muhakkak ki, Allah, bir kavme verdiğini, onlar nefislerindekini
bozmadıkça, değiştirmez.”254 Bir başka âyet: “Onlar öyle kimselerdir ki,
hidâyet karşılığında dalâleti
(sapıklığı) satın almışlardır. Ticaretleri kendilerine
bir kazanç sağlamadığı gibi, doğru yolu da bulamamışlardır.”255 Bu
âyet-i kerimeden kulun, dalâlete kendi irâdesiyle müşteri olduğunu
açıkça anlıyoruz.
Hidâyet ve dalâletle ilgili âyetlerin her birinde bu hakikati görebiliriz.
Bunlardan bir kısmını zikredelim:
“Allah zâlimler topluluğunu hidâyete eriştirmez.” 256
“Allah kâfirler topluluğunu hidâyete eriştirmez.” 257
“Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete eriştirmez.” 258
Bu üç âyet-i kerimeden kalpte dalâlet yaratılmasının üç sebebini
251] 16/Nahl, 93
252] 35/Fâtır, 8
253] 39/Zümer, 22
254] 13/Ra'd, 11
255] 2/Bakara, 16
256] 2/Bakara, 258
257] 2/Bakara, 264
258] 9/Tevbe, 24
HİDÂYET
- 69 -
öğreniyoruz. Hepsi de insanın kendi irâdesiyle ilgili: Zulüm, inkâr
ve fısk.
Bir diğer âyet-i kerime: “... İnkâr edenler ise, ‘Allah bu misâlle neyi
murad etti?’ derler. O, bu misâlle birçoğunu saptırır, birçoğunu
da doğru
yola getirir. Onunla saptırdığı ancak fâsıklardır ki, onlar Allah ‘a olan ahitlerini
kabulden sonra bozarlar; Allah’ın birleştirilmesini buyurduğu şeyi
ayırırlar ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar.”259 Bu âyet-i kerimelerden
de, dalâlete düşen fâsıkların üç sıfatını öğrenmiş bulunuyoruz.
Hidâyete gelince o, Allah’ın büyük bir İhsanı olmakla beraber,
buna mazhar olmak da bazı şartlara bağlı. Bu şartların birincisi:
“Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve müttakîlere, Allah’a karşı gelmekten
sakınanlara doğru yolu gösteren (hidâyet kaynağı) bir kitaptır.”260
âyet-i kerimesiyle “ittika” yâni “Allah’a karşı gelmekten sakınma”
olarak beyan ediliyor.
“De ki, hakikaten Allah dilediğini şaşırtıyor, kendisine gönül verene de
hidâyet buyuruyor.”261 âyetinde de hidâyet için kulun Hakk’a gönül
vermesi, cüz’î irâdesini hayra sarfetmesi şart koşuluyor.
Hidâyet ve dalâlete dair bütün âyetler Allah’ın Rahmân ve
Rahîm olduğu, Kur’ân-ı Kerim’in muttakîlere hidâyet olmak üzere
inzal edildiği ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) âlemlere rahmet
olarak gönderildiği göz önüne alınarak mütalâa edildiğinde,
meselenin hiç de itiraza veya istismara elverişli olmadığı açıkça
görülecektir. 262
Hidâyet Türleri
İnsanda üç çeşit hidâyet vardır. Bunlardan birincisi içgüdüdür.
Hayatının ilk safhasında sadece içgüdüler ona kılavuzluk eder.
İkinci safhada beş duyu devreye girer. Ancak içgüdü hidâyeti de
devam eder ve içgüdü yanıldığında duyuların hidâyeti onları düzeltir.
Üçüncü hidâyet ise, muhakeme, yani akıl hidâyetidir. Akıl,
içgüdülerle duyuların yanılgılarını düzeltir ve onlara hakemlik yapar.
İnsanı diğer hayvanlardan ayıran, bu hidâyete sahip olmasıdır.
Acaba akıl hidâyeti yanıldığında hangi hidâyet insana kılavuzluk
eder? Akıl da yanılabilir. Çünkü akıl, insana kılavuzluk ederken
ilk iki hidâyetin topladıkları malzemeyi kullanır. Bu sebeple eksik
259] 2/Bakara, 26-27
260] 2/Bakara, 2
261] 13/Ra'd, 27
262] Alaaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, s. 118-125
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 70 -
malzeme her zaman için sözkonusu olabilir ve akıl hidâyeti yanılabilir.
Ayrıca insan; sevgi, kin ve nefret gibi duyulara da sahiptir
ve aklın muhakemesine bunlar olumsuz etkilerde bulunabilirler.
İşte bu sırada, yanılmaz ve mutlak doğru olan hidâyet gündeme
gelir ki o da “vahiy”dir. Fâtiha sûresinde, kulun Allah’tan istediği
hidâyet, işte budur. 263
Kur’an’ın bizden istediği, peygamberlerin kişiliğinde örnekleşen
hidâyeti izlememizdir. Peygamberler ve onların tebliğatı
hidâyettir.264 Peygamberlerde örnekleşen hidâyeti elde etmenin
bir niyet ve gayret ürünü olduğu da Kur’an tarafından beyan ediliyor.
265
Cihad ve Tebliğ; Başkasının
Hidâyeti İçin Çalışmak
Hidâyeti bulup o yolda yürüyen insanın, başkalarına bu
hidâyeti ulaştırmak istememesi, elinde bulunan imkân ve fırsatları
değerlendirmemesi, bir insanlık suçudur, büyük bir cinâyettir.
Komşumuzun evi yanarken, yangını söndürme gücümüz olduğu
halde seyirci kalmak ne ise; hatta ondan da daha kötüdür, cehenneme
aday inanç ve yaşayışlara tepkisiz ve pasif bir seyirci kalmak.
Hidâyete dâvet etmediğimiz yakınlarımız ve ilişkide olduğumuz
insanlar, yarın yakamıza yapışıp bizden dâvâcı olabilirler endişesi
ile başkalarına mesajı ulaştırmaya çalışmak zorundayız. 266
İslâm’ın hidâyet yolunu gizleyip açıklamayanlar, Kur’an’da
şöyle uyarılır: “İndirdiğimiz delilleri ve hidâyeti, biz insanlara Kitapta
açıkladıktan sonra onları gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder. Hem
de bütün lânet edebilenler lânetler. Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten
ve Allah’ın indirdiğini açıklayanlar müstesnâ. İşte onların tevbelerini
kabul ederim. Ben, tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhamet edenim.”
267
Hidâyet İçin Gerekli Şartlar,
Hidâyete Lâyık Olmak
Kimlerin doğru yolu bulduğu, kimlerin de yolu kaybedip
şaşıranlar olduğu sorusu, bizim için önemli olmalıdır. Cevabını
âyetlerden bulalım: “Allah, insanların bir bölümünü doğru yoluna
263] Sait Şimşek, Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Beyan Y., s. 56 vd.
264] 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; 3/Âl-i İmran, 41, 138; 5/Mâide, 44,
46; 6/En'âm, 91, 154; 7/A'râf, 154; 10/Yûnus, 57...
265] 29/Ankebût, 69
266] bak. 33/Ahzâb, 67
267] 2/Bakara, 159-160
HİDÂYET
- 71 -
eriştirdi. Fakat bir kısmı da şaşırmışlığı/sapkınlığı hak etti. Çünkü bunlar,
saptırıcıları Allah’tan başka veli edinmişler ve kendilerini doğru yolu bulmuş
sanmışlardı.”268 Bu âyette dikkati çeken nazik bir nokta var; o
da, insanların bulundukları yolun doğru ya da eğriliği hakkında
yanılabilecekleridir. Bu konuda yegâne ölçünün Allah tarafından
belirlendiği, dolayısıyla ancak Allah’a; yani O’nun indirdiklerine
uymakla bu problemi çözebilecekleri gerçeğidir. Buna da, tahmin
etmekle değil; görüp duyduklarını, bildiklerini tahkik ederek,
doğruyu, güzeli arayıp tâbi olmakla ulaşılabileceğini Rabbimiz
bildiriyor: “Sözü dinleyip de en güzeline uyanlar, işte onlar Allah’ın kendisine
yol gösterdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.”269 Bir
de bunun karşıtına bakalım: “Onlar sadece zanna ve nefislerinin arzusuna,
canlarının istediğine uyarlar; oysa, andolsun ki onlara Rablerinden
hidâyet edici, yol gösterici gelmiştir.”270 “Hevâ ve hevesini ilâh edinen, bir
ilim üzerine (bilgisi olduğu halde) Allah’ın dalâlette, şaşkınlıkta bıraktığı,
kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü?
Artık onu Allah’tan başka kim yola getirebilir? Siz, yine de öğüt alıp düşünmüyor
musunuz?” 271
Allah’ın hidâyet verdiği kimseler de şunlardır: “Allah, kendi
rızâsını gözetenleri onunla (Kur’an’la) kurtuluş yollarına ulaştırır. Onları
izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve yol gösterir.”272 “Bunlar, namaz
kılan, zekât veren ve âhirete de tam olarak iman eden mü’minlere yol
gösterici kılavuz ve müjdedir.”273 “İman edenleri ve sâlih amel işleyenleri,
imanlarına karşılık Rableri doğru yola eriştirir.”274 “Güven, iman edip
imanlarına zulüm katmayanlarındır. İşte onlar, hidâyete eren, doğru yolu
bulanlardır.”275 Dikkat edilecek olursa, Allah’ın hidâyeti insana içten
bir güç olarak verilmesine karşılık ilk adım insan tarafından
atılmalıdır. Bu tercihe göre Allah, insanı fert ve toplum olarak
denemekte, sonuçta ona yol göstermekte, ya da şaşkınlık içinde
bırakmaktadır. Burada hidâyet üzerinde ve sapıklık içinde; daha
doğrusu hidâyete lâyık olup olmama hakkındaki bilgilerimizi
özetleyecek olursak, sapıklık nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
Allah’ın bazı kimselere hidâyeti nasip etmemesinin sebeplerinin
başında zulüm gelir. Kur’an, birçok âyetinde “Allah zâlimlere
268] 7/A'râf, 30
269] 39/Zümer, 18
270] 53/Necm, 23
271] 45/Câsiye, 23
272] 5/Mâide, 16
273] 27/Neml, 2
274] 10/Yûnus, 9
275] 6/En'âm, 82
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 72 -
hidâyet nasip etmez.” diyor.276 Saptırıcıları veli/dost edindiği halde,
kendini doğru yolda sanmak;277 hevâ ve hevesine uymak, zevklerine
göre yaşamak;278 Allah’ı zikirden, anmak, hatırlamak ve düşünmekten
yüzçevirmek;279 dünya hayatından başka bir beklentisi
olmamak;280 babalarını, atalarını üzerinde bulduğu dini ve din anlayışını
körü körüne sürdürmek;281 zâlimlerden ve nankörlerden
olmak;282 iman edip peygamberlerin hak olduğuna şâhit olduktan
ve kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr etmek.283 Hidâyetin
önündeki engellerden biri de nankörlüktür. 284
Fısk (fâsıklık, yani bozuk, rezil yaşayış) da hidâyete erişmeyi
engeller.285 Kur’an, yalancılık ve israfın da hidâyete ulaşmayı engellediğini
beyan ediyor.286 Şeytana tâbi olmak,287 Peygamber’in
yolundan ayrılıp başka yollara uymak,288 Allah’tan korkup çekineceğine
başka varlıklardan korkup çekinmek,289 bütün bunlar
hidâyetin engellerindendir.
Bunlara mukabil hidâyete ermek için gerekli şartlar da şunlardır:
Sözü dinleyip en güzeline, en doğrusuna uymak,290 Allah’ın
rızâsını gözetmek,291 Allah’tan gelenleri bir ücret istemeden insanlara
duyurmak,292 işlediği hata ve günahlardan dönmek, tevbe
etmek,293 Kur’an okumak, Allah’ın âyetlerine uymak,294 iman
edip imanına zulüm katmamak,295 sâlih amel işlemek, namaz
kılmak, zekât vermek,296 hidâyete yönelmiş olmak,297 Allah’tan
276] Bak. 3/Âl-i İmran, 86; 5/Mâide 51; 6/En'âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas,
50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7; 62/Cum'a, 5
277] 7/A'râf, 30
278] 45/Câsiye, 23
279] 59/Haşr, 19
280] 2/Bakara, 200
281] 2/Bakara, 170
282] 3/Âl-i İmran, 86
283] 3/Âl-i İmran, 86
284] Bak. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
285] bak. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 6
286] bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
287] 22/Hacc, 4
288] 4/Nisâ, 115
289] 2/Bakara, 150
290] 39/Zümer, 18
291] 92/Leyl, 19-20
292] 36/Yâsin, 21
293] 20/Tâhâ, 82; 122
294] 2/Bakara, 150; 4/Nisâ, 174-175
295] 6/En'âm, 82
296] 27/Neml, 2
297] 47/Muhammed, 17; 42/Şûrâ, 13
HİDÂYET
- 73 -
başkasından korkmamak,298 yalnızca Allah’a teslim olmak,299 düşünmek,
ibret almak. 300
Dünyaya geldikten sonra kendi güzel arzularıyla ezelî imanlarında
sâbit kalabilmek ve onu kuvvetlendirip nûrunu arttırmak bir
kul için dünyada, âhirette verilen nimetlerin en büyüğü ve en kıymetlisidir.
Çünkü iman her hayrın köküdür. İman olan kalpte her
hayır bulunur. Dünya ve âhiretin mutluluğu da ancak imanla meydana
gelir. Bu kimseler, hakkı tanır, hakka saygı gösterir. Hak söze
boyun eğer. Haksızlığa ve zulme tahammül etmez. Elinde kuvvet
de olsa, teşvik de görse hakkı çiğnemez. Hak ile yaşar, hak ile ölür.
Hak’tan geldiği gibi, şaşmadan, sapmadan yine Hakk’a gider. İşte
Allah’a karşı sözlerinin eri olan hakperest yiğitler bunlardır.
Bir kısım insanlar da dünyaya gözlerini açar açmaz etrafında
azgınları görür. Çevresini Allah ile ilgisi olmayanlar bürür. Onların
Allah’a karşı küfran ve isyan hareketlerine bu da alışır. Kendi kötü
arzusuyla fıtrî imanını terk ediverir. Kazanmak için geldiği dünyada
sermayesini de kaybeder. Hak yolundan sapar. Hayatı, dünya
yaşayışından ibâret zanneder. Bütün kuvvetiyle dünyaya tapar,
derken bir gün cehennemi boylar. İşte Hak’tan dönen, dalâlet yolunu
tutan, Allah’a vermiş olduğu sözünden cayan, nefsine uyan
azgınların sonu da budur.
Bilinmelidir ki, dünyada insanları iyiliğe çağıran hidâyet mürşitleri
bulunduğu gibi, kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya
çalışan şeytanlar da vardır. Aramızda şeytan tabiatlı nice
insanlar vardır ki, insanı yoldan çıkarabilirler. Buna karşı melek
tabiatlı insanlar da vardır. Bunlar da insanın yolunu Allah’a ve
rızâsına çevirirler. Bunlarla tanışıp beraber olabilmek Allah’ın büyük
lütfu ve hidâyetidir. 301
“Taşlara, göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyeti yaratmıyor.”
“Hidâyet, kalp gözünün açılmasıdır.”
Hidâyet Konusunda Sünettullah
(Allah’ın Değişmeyen Kanunu)
“Sen onların dinlerine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden
râzı olmazlar. ‘Asıl doğru yol (hüdâ), Allah’ın yoludur’ de.”302 Yüce
Allah’ın Hz. Muhammed’i (s.a.s.) kendisiyle gönderdiği yol (İslâm)
298] 2/Bakara, 150
299] 3/Âl-i İmran, 20
300] 20/Tâhâ, 128; 10/Yûnus, 43-44; 12/Yusuf, 111, 6/En'âm, 140
301] A. Osman Tatlısu, a.g.e. s. 250
302] 2/Bakara, 120
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 74 -
evrensel, sağlam ve dosdoğru olan dindir. Yol demeye elverişli
gerçek yol (hidâyet) de odur. Onun ötesinde gerçek doğru yol
(hüdâ) yoktur. “Kim kendisine doğru yol belli olduktan sonra Rasûl’e
karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü
yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası!”303
Uyulması gereken hak yol, İslâm’dır. Ondan ötesi, terk edilmesi
ve varsa sökülüp atılması gereken yoldur. Kim ondan ötesine tutunursa
zarar eder. Allah o kimseyi terk ettiği gibi, yardımını da
ondan çeker ve o kişi zâlimlerden olur. “...Sana gelen ilimden sonra
eğer onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne
bir dost, ne de bir yardımcı olur.” 304; “Sana gelen ilimlerden sonra onların
keyiflerine uyarsan, o takdirde sen mutlaka zâlimlerden olursun.”305
Rasûlullah’a “ilim” diye gelen, Allah’ın yolu ve İslâmî emirlerden
“şeriat” kıldıklarıdır. Farz-ı muhal, yahûdi ve hıristiyanların heveslerine
uysan, o takdirde zâlimlerden olursun. Hitap Rasûlullah’a,
maksat ümmetinedir. Bu âyette, bâtıllarında ısrarcı olan hevâ
ve heveslerine tâbi olan bâtıl ehline korkutma ve tehdit vardır.
Mü’minler bilmeliler ki, sağlıklı bir gerekçeyle de olsa, insanların
hevâlarına uymak, insanları bâtıl tehlikelere düşüren ve Hak yolu
terk ettiren büyük bir zulümdür.
“Kimler Benim hidâyetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar
üzülmeyeceklerdir.”306 Bu âyetin tefsirinde İbn Kesir şöyle der: “Yani
kendisiyle kitapların indirildiği, peygamberlerin gönderildiği şeye
yönelenlere, âhiret hallerinden karşılaşacaklarında korku; dünya
işlerinden kaçırdıklarına da üzüntü yoktur.” Allah’ın hidâyetiyle
yol bulanlar, ne gelecekten korkarlar, ne de kaçırdıklarına üzülürler.
Çünkü hidâyete tâbi olmak, onlara hayırları kazanma yollarını
kolaylaştırır, dünya ve âhiret saâdetini vaad eder. İstikameti bu
olana, her karşılaşacağı ve her rastladığı yahut kaybettiği kolaylaşır.
Çünkü o bilir ki Allah, onun takipçisidir.
“...Benden size hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz
ve sıkıntıya düşmez. Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz
çevirirse, onun için dar bir geçim, sıkıntılı bir hayat vardır.”307 Hidâyetine/
Kur’an’a tâbi olanlar hakkında Allah’ın âdeti, dünyada rahat bir
yaşantıyla (bereketli, bol bir geçim) faydalandırmasıdır. “Erkek veya
kadın, mü’min olarak kim sâlih/iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel, hoş
bir hayatla yaşatırız. Ve mükâfatlarını elbette yapmakta olduklarının en
303] 4/Nisâ, 115
304] 2/Bakara, 120
305] 2/Bakara, 145
306] 2/Bakara, 38
307] 20/Tâhâ, 123-124
HİDÂYET
- 75 -
güzeli ile veririz.”308 Allah’ın hidâyetine uyanın durumu, sâlih amel işlemekle
beraber mü’minliktir. Yoksa Allah’ın hidâyetine tâbi olmuş
sayılmaz. Onun yaşadığı “tertemiz, güzel hayat” ise, herhangi bir
sıkıntının olmadığı bir hayattır. Çünkü bu, İbn Kesir’in de tefsirinde
dediği gibi, hangi yönden olursa olsun, bütün rahatlık şekillerini
kapsar. Kaldı ki, sıkıntı, Kur’an’a uyan kimsenin kendisiyle faydalandığı
temiz yaşantıya aykırıdır. Öyle ise, “sapma”nın giderilmesi
gibi, “sıkıntı” da ondan bu dünyada giderilmiştir. Zira Allah’ın
hidâyetine uyan kimse, O’nun rızâsını gözetir. Allah’ın kendisi için
taksimine de, azımsamadan kanaat eder. Çünkü o Allah’ın kendisine
bahşettiği din nimeti sâyesinde bahtiyardır, mutludur, rahat ve
geniş bir yaşantı içindedir. Allah’ın, onu İslâm’la nimetlendirmesinden
sonra, onun, dünyaya ve dünyanın geçici metâına/faydasına
değil de, Allah’ın yanında olana yönelmesi, eline geçince terk etmeksizin
ve kaybedince üzülmeksizin bu hususta hırslı olmaması,
kesinlikle onun rahat bir yaşantı ve temiz bir hayat içinde olması
demektir.
Allah’ın hidâyetinden yüz çevirenler hakkındaki âdetullah
geçim sıkıntısıdır, sıkıntılı bir hayattır. “Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp
anmaktan yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim
vardır.”309 Allah’ın zikrinden maksat, O’nun Kur’an’ı ve dini İslâm’dır.
Yüz çevirmekten maksat ise Kur’an ve İslâm’ı terk etmek, ona uymamak
ve hidâyeti başkasından ummaktır. Allah’ın hidâyetinden
yüz çeviren için, dünyada geçim sıkıntısı vardır. Çünkü âyette geçen
“dank” kelimesi darlık ve şiddet demektir. Bu da dünyaya ve
dünya metâının artmasına şiddetli arzu ve ihtiras, azalmasından
korku şeklindedir. Öyle ki, iç huzuru, gönül ferahlığı diye bir şey
yoktur. Aksine, hidâyetten, doğru yoldan saptığı için, görünüşte
nimet içinde olsa da, dilediğini yiyip dilediğini giyse ve dilediği
yerde otursa da göğsü dar ve sıkıntılıdır. Çünkü Allah’ın hidâyeti,
kalbini imar etmedikçe saâdeti de rahat bir geçimi de fark edemez.
Bu, dünyadaki durum.
Âhiretteki duruma gelince, cezâ konusundaki sünnetullah,
Allah’ın âyetlerine ve hidâyetine gözlerini yumduğu için kıyâmet
günü kör olarak haşredilecektir. “Kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan
yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır.
Kıyâmet günü, onu kör olarak haşrederiz.”310 Allah’ın hidâyetinden,
âyetlerinden gözünü yuman, onu unutmuş ve terk etmiş demektir.
Dünyada Allah’ın âyetlerini görmezlikten geldiği gibi, yaptığına
308] 16/Nahl, 97
309] 20/Tâhâ, 124
310] 20/Tâhâ, 124
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 76 -
uygun olarak âhirette körlük hali içinde terk edilecektir. Çünkü
cezâ, yapılanın cinsinden olur.
Hidâyetinden (Kur’an’dan) yüz çevirene, Allah, şeytanı kendisinden
ayrılmayan, kötü amelini süsleyen, hak yolundan alıkoyan
ve ona doğru yolda, hidâyet üzere olduğunu telkin eden arkadaş
kılar. “Kim Rahmân’ın zikrini görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı saldırırız;
artık o, onun arkadaşı olur. O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları
halde bunlar doğru yolda olduklarını sanırlar.” 311
“O cennet ehlinin kalplerinde olan haset ve kini çıkarırız. Oturdukları
yerlerin altlarından ırmaklar akar. Şöyle derler: ‘Allah’a hamd olsun
ki, bizi hidâyeti ile buna kavuşturdu. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi
kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık.”312 Görülüyor ki, hidâyete,
doğru yola gitmek için, Allah’ın bize müdâhale etmesi gerekiyor.
“Hidâyeti, duâ ve niyazla Allah’tan isteyin. Çünkü hidâyet edici O’dur.”313
İbrahim (a.s.): “Rabbim bana hidâyet etmemiş olsaydı, muhakkak sapıklar
topluluğundan olacaktım.”314 der.
Peygamberimiz’in getirdiği Kur’an’ın bizzat kendisi hidâyet
olduğu içindir ki, onun tebliğcisi de rehber oluyor. “Gerçekten bu
Kur’an, insanları en doğru yola hidâyet eder, rehberlik eder.”315 Peygamberimiz
de rehberlik görevinin kendisine Allah tarafından verildiğini
ifade etmiştir: “Allah, beni, âlemlere rahmet ve rehber olarak gönderdi.”
“Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet ve ilim, bol yağmura benzer.
Bu yağmur bir toprağa düşer ki, onun bir kısmı suyu kabul eder de çayır
ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur. Suyu tutar da Allah onunla halkı
faydalandırır. Ondan içerler, sulanırlar, ekin ekerler. Bu yağmur, başka
bir çeşit toprağa da isâbet eder ki, düz ve kaypaktır. Ne suyu tutar, ne de
çayır bitirir. Allah’ın dinini anlayıp da, Allah’ın benimle gönderdiğinden
faydalanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimseye karşı başını kaldırmayan
ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyetini kabul etmeyen kimse
böyledir.” 316
“Vallahi, senin hidâyetinle (hidâyete vesile olmanla) bir tek kişiye
hidâyet verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden
daha hayırlıdır.” 317
311] 43/Zuhruf, 36-37; A. Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), İhtar
Y., s. 44 vd.
312] 7/A'râf, 43
313] 14/İbrahim, 21
314] 6/En'âm, 77
315] 17/İsrâ, 9
316] Buhârî, Kitabu'l-İlm 20; Müslim, Fedâil 15
317] Buhâri, Ashâbu'n-Nebî 9; Müslim, Fedâilu'l-Ashâb 34; Ebû Dâvud, İlim 10
Sahâbeler, Peygamberimiz’e müracaat ederek: “Ey Allah’ın Rasûlü, Tâiflilerin okları bizi yaralayıp parçaladı. Aleyhlerine Allah’a bir bedduada bulunuverseniz!” dediler. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’ım Tâiflilere hidâyet ver!”318 buyurdular.
Arayıp yönelmek bizden; yolu gösterip istikametimizde yardım Rabbimizdendir. “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz. Allah, şüphesiz iyi davrananlarla beraberdir.”319 “İhdinâ’s-sırata’l müstakim: Bizi dosdoğru yola ilet” 320
Allah Teâlâ, irâde-i cüz’iyyesini hidâyete, hak yola dönmek için kullanan ve iyi hal gösteren kullarına hidâyeti, aydınlık yolu gösterir. Bir kimse, hidâyeti Yüce Allah’tan istemeli ve bu hali ömür boyu korumak için, sâlih amel işlemelidir.
318] Tirmizî, Menâkıb, hadis no: 3937
319] 29/Ankebut, 69
320] 1/Fâtiha, 6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 78 -
Hidâyetle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Hidâyet Kelimesinin Kökü H-d-y ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
(Toplam 317 Yerde)
B- Hidâyet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
Hidâyet, Allah’tan korkanlar içindir: Bakara, 150.
Hidâyeti Allah Verir: Bakara, 213, 272; A’raf, 30, 43; Nahl, 9; Sebe’, 50; Müddessir,
55-56; İnsan, 29-30; Tekvir, 29.
Allah, Kafirlere ve Münafıklara Hidâyet Vermez: Bakara,264; Zümer,3; Münafıkun,
6
Allah’ın Muradı Hidâyettir: Nisa, 26; Yunus, 25; Hadid, 9.
Allah, Dilediğine Hidâyet Verir: En’am, 39; Yunus, 25; Ra’d, 27; İbrahim, 4;
Nahl, 93; Hacc, 16; Nur, 35, 46; Kasas, 56; Fatır, 8, 22; Şura, 13; İnsan, 30.
Allah, Hidâyet Ettiği Kimsenin Göğsünü İslâm İle Açar: En’am, 125; A’raf, 179.
Allah Dileseydi Bütün İnsanlar İman Ederdi: Yunus, 99-100; Ra’d, 31, Nahl, 9;
Secde, 13.
Allah’ın Hidâyet Ettiği Kimseyi Saptıracak Yoktur: Zümer, 37.
İnsana Doğru Yol Gösterilmiştir: İnsan, 3; A’la, 3; Leyl, 12-14.
İnsana Hayır ve Şer Diye İki Yol Gösterilmiştir: Beled, 10; Şems, 8.
Hidâyette Olanlar: Bakara, 5; Necm, 30, 32.
Hidâyete Ulaşmanın Yolu: Bakara, 186.
Hidâyeti Kabul Edenler, Kendileri İçin Eder: Yunus, 108; İsra, 15; Meryem, 76;
Neml, 92; Zümer, 41.
Allah’ın Hidâyet Verdiği Kimseler Doğru Yoldadır: İsra, 97; Kehf, 17.
Allah’ın Hidâyetine Tabi Olanlar: Taha, 123; Kasas, 85; Muhammed, 17; Müddessir,
55; İnsan, 29; Tekvir, 27-28.
Hidâyet Yolu, Allah Yoludur: Şura, 53.
Hidâyet İçin Dua: Fatiha, 5-7; Bakara, 128-129; Al-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf,
101.
C- Dalâlet (Sapıklık)
Allah Dilediğini Saptırır: En’am, 39; Ra’d, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Fatır, 8.
Allah’ın Saptırdığı Kimseyi Hiç Kimse Doğru Yola Getiremez: Nisa, 88, 143;
Maide, 41, Ra’d, 33; Nahl, 37; İsra, 97; Kehf, 17; Hacc, 18; Nur, 40; Rum, 29;
Zümer, 19, 23, 36; Casiye, 23; Zariyat, 9.
Allah, Dalâlette (Sapıklıkta) Bırakmak İstediği Kimsenin Göğsünü Yukarı Çıkıyormuş
Gibi Daraltır: En’am, 125.
Dalâlette Olanları Allah Bilir: Necm, 30.
Peygamberin ve Mü’minlerin Yolundan Ayrılanlar: Nisa, 115; Kasas, 85.
Şeytanı Dost Edinenleri, Allah Dalâlette Bırakır: A’raf, 30.
Allah’ın Saptırdığı Kimseler, En Büyük Zararda Olanlardır: A’raf, 178, 186.
Dalâleti (Sapıklığı) Seçen, Kendi Aleyhine Seçmiştir: Yunus, 108; İsra, 15; Neml,
92; Sebe’, 50; Zümer, 41.
i- Dalâletten Korunmak İçin Dua: Fatiha, 5-7.
Hidâyetle İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Müslim, İlim 16, Mesacid 256.
HAYIR VE ŞER
- 79 -
Ebu Davud, İlim 10
Müsned, Ahmed b. Hanbel, I: 88, 227, III: 451, IV: 367, 399, V: 145, 177, 252
Muvatta, İmam Malik, Kur’an 8.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbn Kesir, Akçağ Y. C. 2, s. 108-113
2. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, c.1, s. 354-358
3. Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Eser Y c. 1, s. 118-121
4. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c.1, s. 74-76
5. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 45
6. Tefhimü’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1 s. 42
7. Fatiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. s. 194-199
8. Fatiha Tefsiri, Azad, Bir Y. s. 239-297
9. Sorularla Fatiha Sûresi, Zabit Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 183-188
10. Kur’an’da Hidâyet, Abdullah Cevadi Amuli, İnsan Y.
11. İslâm Hidâyeti, İbn Teymiye, (terc. Celal Yıldırım), Dedekorkut Y.
12. Kur’an ve Hayat, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 33-86
13. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 17 s. 473-477
14. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 2 s. 420-421
15. Kur’ani Araştırmalar, Mutahhari, Tuba Y. s. 139-145
16. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. s. 91-95
17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 135-144
18. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 2 s. 26-29
19. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 31-35
20. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 189
21. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 87-88, 47
22. Kur’an’da Allah ve İnsan, İzutsu, 135-
23. Kur’an-ı Kerim’de Salah Meselesi, Ömer Dumlu, D.İ.B. Y. s. 63-64
24. Kütüb-i Sitte Terc. Ve Şerhi, İbrahhim Canan, Akçağ Y. c. 11 s. 502; c.13
s. 105
25. İlahi Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, İhtar Y.
s. 44-53
26. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 158-163
27. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s.
41-45
28. Fatiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 56-58
29. Kur’an Okulu II, Hanif Y. s. 92-94
30. Sırat-ı Müstakim ve Yolcuları, İsmail Lütfi Çakan, Şamil Y. s. 38-83
31. İslâm Akaidi, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y. s. 273-280
32. Kur’an’da Uluhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 199-201; 321-322
33. Esma’ül Hüsna Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s.247-250125-127
34. Âyet ve Hadislerde Esma-i Hüsna, Metin Yurdagür, Marifet Y. s. 244-246
35. Esmaü’l-Hüsna Şerhi, M. Necati Bursalı, Erhan Y. s. 312-316
36. Onun Güzel İsimleri M. Nusret Tura, İnsan Y. s. 130
37. Esmaü’l-Hüsna Afifüddin Süleyman Tilmsani, İnsan Y. s. 130- 131
38. Esma-i Hüsna’dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. s. 189-190
39.
Hidâyet, Şule Yüksel Şenler, Timaş Y.
40.
Hidâyet (Akaid, Fıkıh, Ahlâk, Siyer), Ahmed Öztürk, Şahsi Basım
41.
Hidâyete Erenler, Heyet, Feyz Y.
42.
İslâm Hidâyeti, Şeyhulİslâm İbn Teymiyye, Dede Korkut Y.


- 83 -
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
İTİKÂDİ KAVRAMLAR -9-
HAYIR - ŞER

Hayır; Anlam ve Mâhiyeti

Şer; Anlam ve Mâhiyeti

İnsanın Hayırla ve Şerle Denenmesi

Kur’ân-ı Kerim’de Hayır ve Şer

Hadis-i Şeriflerde Hayır ve Şer

Her Şeyi Yaratan Allah’tır; Fakat Şer İnsanlardandır

Merhametli Allah’a Rağmen Dünyada Şerlerin Bulunması

Hayrın İki Yönü

Müslümanın Hayatında Hayır ve Şer

İslâm Düşüncesinde Hayır-Şer

Şerrin Ehveni Olur mu?

Ehven-i Şer Mantığı ve Sistem İçi Kabuller
“Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her hayrı/iyiliği Allah’ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür.” 321
Hayır; Anlam ve Mâhiyeti
Türkçe’de “hayır” ve “şer” olarak kullandığımız kelimelerin Arapça asılları “hayr” (noktalı hı ile) ve “şerr”dir. “Hayr” taşıdığı özellik dolayısıyla istenilen, arzu edilen, değerli, dünya ve âhirette faydalı, yarayışlı olan her şeydir. Hayr, ister bir davranış, ister bir ibâdet, ister mal, yani dünyalık yönünden olsun; dünya ve âhirete ait meselelerde faydalı olan, arzu edilen şeyleri ifade eder. Hayır; istenilen, kötü karşılanmayan, kendisine rağbet edilen bir değerdir. “Hayr”ın karşıtı “şerr”dir. Hayr, iyi ve faydalı, rağbet edilen tercihleri ifade ettiği için; ibâdet, iyilik etmek, Allah yolunda harcamak, faydalı mal, kişiye sevap veya şeref kazandıran şeyler hakkında da kullanılmaktadır.
Aynı kökten gelen ‘hayrât’, beğenilen özellikler, davranışlar, sevap amacıyla yapılan iyilikler ve sadaka-i câriye (devam eden
321] 2/Bakara, 110
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 84 -
sadaka) olan şeyler demektir. Yine aynı kökten gelen ‘ihtiyar’, seçmek,
dilemek, irâdesini kullanmak; ‘muhtar’, özgür iradeyle seçilen,
beğenilen şey; ‘istihâre’, hayırlı bir işi dilemek; ‘hıyare (çoğulu
ahyâr)’, hayırlı kimseler, seçilmişler demektir.
Kur’an’ın geniş kapsamlı kavramlarından biri, hayır kelimesidir.
Bu kelimenin hem dünya işlerini, hem de âhiretle ilgili değerleri
anlatan birkaç boyutu bulunmaktadır. Hayır ve onun karşıtı olan
şer meselesi İslâm tarihinde üzerinde çokça tartışılan konulardan
biridir. İslâm ıstılahında “ma’rûf”, her türlü hayrı; “münker” de
her türlü şerri ifade eder.
Şer; Anlam ve Mâhiyeti
‘Şerr’ sözlükte, istenmeyen, arzu edilmeyen, her açıdan kendisinden
kaçınılan şey demektir. Bunun yanında fesat, bozukluk,
kötülük, kötü şey, zulüm, cezayı gerektiren iş anlamında da kullanılmaktadır.
Bazen de sıkıntı, belâ ve musîbet mânâsına gelir.
‘Şerr’in çoğulu “şurûr” ve “eşrâr”dır. Şer her türlü hayrın ve iyiliğin
karşıtıdır.
Hayır ve şer ölçüleri, ya mutlak olur, ya da izafi (göreceli) olur.
Meselâ, akıl, adâlet, iyilik duygusu her zaman mutlak olarak hayırdır.
Zulüm, kötülük, hırsızlık gibi şeyler de mutlaka şerdirler.
Bazı şeyler bazıları için geçici olarak hayır veya şer olabilir. Meselâ,
mal sahibi olmak şer olmadığı halde, bazıları için şer olabilir. Birisi
mal ile kötülük veya zulüm yapıyorsa mal o insan için hayır değildir.
Şer, istenmeyen, arzu edilmeyen durumları anlattığı gibi, kötü
olan ve insana zararı dokunan şeyleri de ifade etmektedir. Kur’an,
akletmeyen sağır ve dilsizleri (inkârcıları) yerde debelenen varlıkların
en şerlisi saymaktadır 322. Çünkü onların yaptıkları hayır
olmaz, tuttukları yol yanlıştır. Azgınlıkları yüzünden yeryüzünde
hep fesat ve şer olmaktadır.
Şer, bir yönüyle insanın kendisine isâbet eden kötülüktür, yani
mutsuzluk veya talihsizlik halidir. İnsan sürekli kendine göre iyi
şeyleri ister; ancak, kendisine bir şer (kötülük) dokunursa ümitsizliğe
düşer. Biraz rahata kavuşunca da nimetin kimden geldiğini
unutur, nankörlük yapar.323 Hayır, Allah rızâsı düşünülmüş ve
takvâya uygun bütün davranış ve işlerdir. Şer ise, Allah’ın rızâsına
uymayan bütün işlerdir. Birisi mü’minin halini ortaya koyarken, diğeri
de günahı ve kâfirin amellerini nitelendirmektedir. Şirk, küfür,
nifak, zulüm gibi tavırların hepsi de şerdir. Bunun sonucu olarak
322] 8/Enfâl, 22, 55
323] 41/Fussilet, 49-50
HAYIR VE ŞER
- 85 -
kim zerre miktarı hayır işlerse onun karşılığını, kim de zerre miktarı
şer işlerse onun karşılığını görecektir. 324
Şer, bazen sû’ yani günah işleme duygusunu anlatır. Hayır ve
şer kavramları iman ve küfür, itaat ve isyan yerine de kullanılır.
Âmentü’de hayrın da şerrin de Allah’tan geldiğine, yani her ikisinin
de Allah (c.c.) tarafından yaratıldığına iman ettiğimizi söyleriz.
Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Hayır ve şer Allah’tan geldiğine
göre bizim çabamız ne işe yarar? İnsan, hür irâdeyle yaratılmış
ve dünyaya gönderilmiştir. Hayrı da şerri de seçme yeteneği
vardır. Allah (c.c.) onu başıboş bırakmamış, hayrı ve şerri anlatan
peygamberler de göndermiştir. Bundan sonra dileyen hayır işler,
dileyen şer işler. Ancak hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Bu bir
anlamda denemek için Allah’ın insana izin vermesi ve onu hareketlerinde
serbest bırakmasıdır.
Allah (c.c.) insanı hayır ve şer konusunda denemektedir.325
Cimrilik edip de mallarını Allah yolunda harcamayanların bu yaptıkları
kendileri hakkında bir hayır değil, şerdir.326 Bazı insanlar
mü’minlerden hoşlanmazlar. Allah onlara bundan daha şer olan
bir sonucu haber veriyor; Allah’ın lânet ettiği, kızdığı, başka şekillere
çevirdiği, tâğuta tapanlar yaptığı kimselerin durumu327 daha
kötüdür. Cehenneme gidecek olanlar, halk arasında en şerli kimselerdir.
328 Mü’minler, şeytanın şerrinden, yaratıkların, gecenin,
düğümlere üfleyenlerin, hasetçilerin, vesvese verenlerin şerrinden
Allah’a sığınırlar. 329
Çevremizde olup bitenlere ve insanların işledikleri fillere hayır
ve şer hükmünü verebilmemiz için elimizde sağlam bir ölçü
olmalıdır. Bu ölçü de ancak Allah tarafından bütün insanlara gönderilen
son din İslâm’dır. İnsanların aklı ve tarihsel tecrübeleri bu
konuda kesin bir ölçü olamaz. Ancak hayır ve şer hükümleri akılla
anlaşılır ve uygulanır. 330
İnsanın Hayırla ve Şerle Denenmesi
İnsan, nimetle/hayırla da sınava tâbi olur, külfetle/şerle de.
Mutlak olanın dışındaki, kaynağı beşerî olan hayır ve şer, insan
açısından göreceli olduğundan, denendiği şerrin ya da şer
324] 99/Zilzâl, 7-8
325] 21/Enbiyâ, 35
326] 3/Âl-i İmrân, 180
327] 5/Mâide, 60
328] 98/Beyyine, 6
329] 113/Felâk ve 114/Nâs Sûreleri
330] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 623-624
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 86 -
zannetiğinin kendisi için büyük hayırlara dönüşmesi mümkündür.
Bazı insan, şerle imtihanı kazanır, ama hayırla imtihanda kaybeder
veya tersi olabilir. Ama özellikle müslümanların mutlaka, korku,
açlık ve fakirlikle sınanacağını331 biliyoruz. İnsan bazen risk
taşıyan mal, mülk, evlât ve sağlık gibi hayırlarla veya hayır zannedilenlerle;
bazen de yokluk, hastalık, şeytan ve düşmanlar gibi
şerler ve şer zannedilenlerle imtihan edilir. İnsan, hayatın geçici
güzellikleriyle sınava çekilir332 ki, o kişi için bu geçici nimetler,
kalıcı hayırlara dönüşebilir. Mal, evlât, bu kabilden bir deneme
aracıdır.333 Bol rızık ve verilen nimetler birer sınama olduğu gibi,334
başa gelen üzüntü ve kederler,335 belâ ve musîbetler de birer imtihandır.
336
İnsana bazen iyilik halinin bazen sıkıntının isâbet etmesi aslında
bir denemedir: “Sizi deneme olsun diye, önce kötülük (şer) ve
iyilik (hayır) ile deneriz. Sonra Bize geri döndürülürsünüz.”337 Şer ile imtihan
karşısında müslümanın en önemli dayanağı sabır ve duâdır.
Mü’min, kendine göre şer saydığı belâ, musibet, keder ve mahrumiyet
anında, kararlı davranarak, bütün bunların bir deneme
olduğunu düşünerek sabreder. Denemeyi başarmak için Rabbine
niyaz eder. Yalnızca O’ndan yardım diler, halini yalnızca O’na arzeder.
Çünkü mü’min duâ ile evrenin dehşet verici sessizliği içerisinde
yalnız olmadığını anlar, duâ ile Rabbini yanı başında ve
kalbinde bulur.
Hayır ve şer konusundaki hükümler, insanın onlardan hoşlanıp
hoşlanmamasına göre değil, onların insanı götürdüğü sonuca
göre verilmelidir. Çünkü bu konudaki değerlendirmeler çoğu zaman
izafi (göreceli) olmakta ve karar vermekte acele edilmektedir.
Kur’an, bu konuda tipik iki örnek vermektedir: “Hoşunuza gitmediği
halde üzerinize savaş yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen
bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir.
Allah bilir de siz bilemezsiniz.” 338 “…(Hanımlarınızla) güzellikle geçinin.
Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa, belki, bir şey hoşunuza gitmez, ama
Allah onda çok hayır kılar.” 339
331] 2/Bakara, 155
332] 20/Tâhâ, 131
333] 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15
334] 39/Zümer, 49
335] 20/Tâhâ, 40
336] 9/Tevbe, 126; 22/Hacc, 11
337] 21/Enbiyâ, 35
338] 2/Bakara, 216
339] 4/Nisâ, 19
HAYIR VE ŞER
- 87 -
“İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” 340 Bu âyet,
insanın önemli bir psikolojik yönüne işaret etmektedir. Gerçekten
insan, öfkelendiği, sıkıldığı ya da bir güçlükle karşılaştığında, sabır
ve güzel duâ iplerine yapışmadıysa, öfkelendiklerine bedduâ eder,
güçlüklerden kurtulmak için sabır ve metânetle çaba göstereceği
yerde, acelecilik göstererek hemen kurtulmak ister. Halk deyimiyle
denize düştüğünde yılana sarılır. Hemen kurtulamayınca da,
ümitsiz ve kötümser bir hâlet-i rûhiye içinde, “Allah’ım, canımı al
da, beni bu sıkıntıdan kurtar!” gibi kendisi için bile bedduâ eder.
Elbette bu davranış, doğru değildir.
İnsanın bilgisi, hele Allah’ın ilmi ile kıyaslanınca yok sayılacak
kadar azdır. O, kendi hayrına ve şerrine olan şeyleri de yeterince
bilemez. Bir de hevâsı/kötü arzuları, geçici dünya rahatı işin içine
girince hayır ve şer kavramlarını karıştırır. Bir şeyin hayırlı veya
şerli oluşunun, bir insanın o şeyi sevmesi ya da ondan hoşlanmaması
ile temelde hiçbir ilgisi yoktur. Asıl önemli olan, o şeyin bizi
götürdüğü nihâî sonuca nazaran hüküm verilmesi gerekmektedir.
Yani hayır, Allah’ın hoşlandığı şeydir; bu, bizim hoşlanmadığımız
şey olabilir. Nefsin hoşlandığı her şeyi yerine getirmek,
Kur’an tâbiriyle hevâyı ilâhlaştırmak 341 ile Allah’ı râzı etmenin 342
ayrıldığı noktadır hayır ve şer tanımı.
İşte bu noktada Vahy devreye girmekte ve Rahmân olan Rabbimiz,
bize hayır ve şerri göstermekte, sırât-ı müstakîme hidâyet
etmektedir: “Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı/farz kılındı. Sizin
için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin
için daha şer/kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah
bilir, siz bilmezsiniz.”343 Savaş, aslında sevilen, nefsin hoşlandığı bir
şey değildir. Fakat bazen insan savaşmak zorunda kalır. İslâm’ın
emrettiği cihadda iki güzelden biri vardır: Şehid olup cennete gitmek
veya gâzi olup zafer kazanmak, ğânîmet alıp zengin olmak.
Savaş ve cihaddaki sırrı insan tümüyle bilemez; Allah bilir. Bazı
toplumlar cezaya müstahak olunca, Allah onları çeşitli belâlarla
cezalandırır. İşte onlardan biri de savaştır. Nitekim Kur’an, “Allah,
insanları birbiriyle def etmeseydi (savıp hizaya getirmeseydi) yeryüzünde
nizam bozulurdu”344 buyrulmuştur.
Vahy, mutlak hayırdır. Vahiyle irtibatı olan ilim ve hikmet de
hayırdır.“Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse, ona pek
340] 17/İsrâ, 11
341] 25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23
342] 5/Mâide, 119
343] 2/Bakara, 216
344] 2/Bakara, 251
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 88 -
çok hayır ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.”345
Bu âyette geçen “hikmet”, Kur’an ilimleri demektir. Derin ve yararlı
ilme hikmet denir. Allah’ın, kendisine hikmet verdiği kimseler
öncelikle peygamberler, ilmiyle amel eden âlimlerdir. İlim sahibi
olmanın en çok değer verilen tarafı, insanlığa faydalı olmak, onlara
hayrı dokunmaktır. Doğruluk, adâlet, ihlâs, sevgi, saygı, başkalarına
faydalı olmak, cömertlik gibi yüksek vasıfları Allah rızâsı
için taşıyan kimseler de hikmet ehlinden sayılır; dolayısıyla hayırlı
insan kabul edilir. Kur’an’ın emirlerini öğrenip noksansız uygulamak
için çaba sarfeden, tüm kötülüklerden uzak durma gayreti
içinde olan kimse hikmet sahibidir ve kendisine büyük hayır verilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’de Hayır ve Şer
“Hayr” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 176 yerde, türevleriyle birlikte
ise toplam 196 yerde geçer. “Şerr” kelimesi ise 31 yerde zikredilir.
Kur’ân-ı Kerim’de hayır kavramı, “iyi, güzel, değerli, faydalı
ve mal mülk gibi arzulanan şeyler” anlamlarında kullanılır. Hayır,
kavram olarak bazen hem mal, hem de o malı Allah yolunda sarf
etme iyiliğini veya infak anlayışını ifade etmektedir. Allah’ın insana
verdiği mal, -her ne kadar bazıları için şer olsa da- bizzat
hayrın kendisidir. Meselâ, Kur’an, Hz. Süleyman’a (a.s.) verilen atlara
“hayır” demektedir. Bir başka yerde, ölen birisinin geride bir
hayır/mal bırakması durumunda onunla ilgili vasiyette bulunması
gerekir denilmektedir. 346
Mü’minler, Allah yolunda hayırdan ne infak ederlerse; bu,
kendileri içindir. Onlar hayır olarak infak ettiklerinin karşılığını
tastamam alacaklardır.347 Görüldüğü gibi burada hayır, hem sahip
olunan mal, hem de bu maldan Allah yolunda infak edilen pay,
sadaka anlamına gelmektedir. Bir başka âyette ise ‘hayr’ yine ikili
bir anlam ifade ederek hem sahip olunan şey, hem takvâya bağlı
olarak yapılan amel (iş) yerinde kullanılmaktadır: “Sana neyi infak
edeceklerini soruyorlar. De ki: ‘Hayır olarak infak edeceğiniz şey, ana-babaya,
yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak ne
yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir.”348 Hayır, yine maddî anlamlarda
refah, bolluk, zenginlik gibi anlamlarda kullanılır. 349
Hayır kavramı Kur’an’da şu anlamlarda da kullanılmaktadır:
345] 2/Bakara, 269
346] 2/Bakara, 180
347] 2/Bakara, 272-273
348] 2/Bakara, 215
349] 6/En’âm, 17; 10/Yûnus, 107; 21/Enbiyâ, 35; 70/Meâric, 21
HAYIR VE ŞER
- 89 -
a) Allah’ın sayısız (maddî ve mânevî) nimeti anlamında,350
b) Bütün hayırların kaynağı olan vahy ve peygamberlik anlamında,
ki vahye uyan mü’minler birçok nimetlere, güzelliklere,
sağlam bir inanca ve aralarında kardeşlik duygularına sahip olurlar.
Bütün bunlar hayrın ta kendisidir, 351
c) Gerçek iman, ya da iman etme eğilimi, samimiyet ve iyi niyet
anlamında, 352
d) İman etmenin güzel sonucu, imanın olumlu etkisi anlamında,
e) Sâlih amel, hayırlı iş, kulluk ve sonucu güzel olan işler anlamında,
353
f) İslâm,354
g) hikmet355 anlamında “hayır” kavramı kullanılır. Bütün bu
açıklamalardan sonra, hayır kelimesinin Kur’an’da “ma’rûf (iyilik)”,
şer kelimesinin de “münker (kötülük)” anlamında kullanıldığını
söyleyebiliriz.
Hayır ve karşıtı olan şer, şu âyette birlikte kullanılmıştır: “İnsan,
hayrı istediği gibi şerri de ister (Hayra duâ eder gibi şerre de duâ
etmektedir). İnsan pek acelecidir.” 356 Âyette aceleci olan insanın, hayrı
ister gibi şerri istediği; hayra duâ eder gibi şer için duâ ettiği
belirtilmektedir. İnsanın hayrı ister gibi şerri istemesi, üç anlama
gelebilir:
1) Bundan kasıt, Kur’an’a inanmayan kişilerin: “Allah’ım, eğer
bu hak ise başımıza taş yağdır” gibi sözlerle Hz. Peygamber’le
alay edip azap istemelerini kınamaktır. Allah Teâlâ, o insanların
Kur’an’a inanıp doğru yola gelecekleri yerde bu hayrı bırakıp şerri
istedikleri anlatılmakta, böyle doğru yoldan ayrıldıkları için türlü
azaplara, sıkıntılara uğrayan yahûdilerin sonlarına benzer bir
cezaya çarpılacaklarını îmâ etmektedir. Âyetlerin söz akışına en
uygun mânâ budur.
2) İkinci ihtimale göre, insanın şer istemesi, bunaldığı zaman
kendi aleyhine duâ (bedduâ) edip lânet okumasıdır. Bazı insanlar
350] 3/Âl-i İmrân, 26
351] 2/Bakara, 105 ayrıca Bk. 16/Nahl, 30
352] 8/Enfâl, 70
353] 2/Bakara, 110; 5/Mâide, 48; 21/Enbiyâ, 90
354] 3/Âl-i İmrân, 104; 68/Kalem, 12
355] 2/Bakara, 269
356] 17/İsrâ, 11
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 90 -
bunalınca “ölsem de kurtulsam!” gibi sözler söyler. Veya çoluk
çocuğuna bedduâ eder. Hâlbuki o istediği şey, kendi lehine değil;
aleyhinedir, yani şerdir. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Canınız ve malınız
aleyhine duâ (bedduâ) etmeyin. Sonra Allah’ın kabul saatine (zamanına)
rastlarsınız da duânızı kabul eder.” 357 buyurmuştur.
3) Üçüncü ihtimale göre insan, bazen aleyhine olacak bir şeyi
hayır sanarak ister, olması için duâ eder, yalvarır, olmayınca üzülür.
Gerçekten onun olması, kendi aleyhinedir, şerdir; olmaması
hayırdır. Ama insan, işlerin içyüzünü bilmediği için farkına varmadan
aleyhine olacak şeyleri ister. Hayrı istediği gibi o şerli şeyi
de hayır sanarak ister. Âyette bu üç anlam da muhtemeldir. Daha
doğrusu, âyet, bu mânâların hepsini kapsar; fakat siyak ve sibaka
göre daha uygun ve temel anlam, birincisidir.358 “Eğer Allah, insanlara,
onların hayrı çabukça istemeleri gibi şerri de acele verseydi, elbette
onların ecelleri bitirilmiş olurdu (ve hepsi de helâk olurlardı). Fakat Biz,
Bize kavuşmayı beklemeyenleri azgınlıkları içinde bocalar bir halde (kendi
başlarına) bırakırız.” 359
“Hoşunuza gitmediği halde üzerinize savaş yazıldı (farz kılındı). Olur
ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz
bir şey de sizin için şerdir. Allah bilir de siz bilemezsiniz.”360 Bu âyette,
hoşlarına gitmese de savaşın, mü’minlere farz kılındığı; hoşlarına
gitmeyen bazı şeylerin yararlarına; hoşlarına giden bazı şeylerin
de zararlarına olabileceği, işlerin içyüzünü ancak Allah’ın bildiği
belirtilmektedir. Evet, insan ne kadar bilgili olsa da, onun bilgisi,
ancak duyuların verilerine bağlıdır. Duyulara çarpan olaylardan
gelir. Yargısı da görünüşlere göredir. İnsan, olayların iyi veya kötü
olduğu, bunlardan doğacak yarar veya zararları deney ile bilir.
Çoğu kez bir olayı denemeye imkân olmaz. Denemeye kalkıldığı
zaman da iş işten geçmiş olur. İnsan, olayların ancak dışyüzünü
bilir; hâlbuki Allah, her şeyi yaratan kendisi olduğundan, her şeyin
dışını da içini de bilir. Bu bilgisi uyarınca insanın yararına olan
şeyleri emreder, zararına olan şeyleri de yasaklar. O’nun emrettiği
her şey, zâhiren hoş görünmese de gerçekte hoştur, hayırdır.
Savaş da görünüşte hoş değildir; çünkü insanın ölümüne sebep
olabilir. Ama birkaç kişinin ölümüyle bir toplumun hürriyeti,
şeref ve nâmusu kurtarılır. Ölenler de cennette ebedî diriliğe ve
mutluluğa erişirler. Peygamberlere arkadaş olmak şerefine ererler.
Gerçekten, cihad eden İslâm toplumları yükselmişler, cihadı
357] Müslim, Zühd 74; Ebû Dâvud, Salât
358] Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 8, s. 29-30
359] 10/Yûnus, 11
360] 2/Bakara, 216
HAYIR VE ŞER
- 91 -
bırakınca dünya haritasındaki yerleri küçülmeye başlamış, sonunda
güzelim ülkeleri yabancılar ve onların güdümündeki yerliler
tarafından sömürülmüştür. Cihadı bırakmak, yalnız cepheye gitmemek
değildir. Düşmana karşı kuvvet hazırlamayı ihmal etmek,
düşman atom bombası yaparken piyade tüfeğiyle yetinmek de
cihadı bırakmak demektir.
Âyetten çıkarılacak birinci hüküm, birinci ders cihada katılmak
ve cihadı sürdürmektir. İkinci ders de, bazı hoşumuza gitmeyen
şeylerin hakkımızda hayırlı olabileceğidir. Nice üzüldüğümüz şeyler
vardır ki, sonunda bizim için çok hayırlı olmuş ve nice sevdiğimiz
şeyler vardır ki, bizim için kötü sonuç doğurmuştur. O halde,
biz elimizden geldiği, gücümüzün yettiği kadar yararlı işler
yapıp durumumuzu düzeltmeğe, kötü sonuç doğuracak işlerden
kaçmaya, tehlikelerden sakınmaya çalışmalıyız. Fakat Allah’tan
başımıza bir olay geldiği, hoşumuza gitmeyen, bizi üzen bir olayla
karşılaştığımız zaman da kendimizi üzüntü girdâbına atmak
yerine sabretmeli, işin sonunu beklemeliyiz. Bir babanın, küçük
çocuğunu bazı şeylerden men etmesi, çocuğun zoruna gitse de
onun yararınadır. Doktorun verdiği ilâç acı da olsa hastanın şifasına
sebep olabilir. Doktor, zulmünden değil; şefkatinden ötürü
o ilâcı hastasına vermektedir. Her arzu ettiğini vermek, hastayı
ölüme sürükleyebilir. Şâyet Yüce Allah da sana istediğin bir şeyi
vermiyorsa, seni yoksul yaşatıyorsa, seni çocuksuz yapmışsa veya
çok sevdiğin bir şeyi elinden almışsa üzülme, sabret; bu hoşuna
gitmeyen işlerin içinde senin için kim bilir nice faydalar, hayırlar
olabilir. Ya bu vesile ile Allah sana ileride çok yararlı şeyler verecek
yahut seni bu olaylarla deneyip ruhunu olgunlaştıracak, mânevî
dereceni yükseltecektir.
Biz Rabbimizin her an, her nefes bin türlü nimetiyle besleniyoruz.
Bir nefes alış, vücuda oksijen götürür; nefes veriş, vücutta
biriken zehirli gazı dışarı atar. Bir nefes alış verişte Allah’ın bize
iki lütfu, iki nimeti var. Bir vakit de O’ndan bir sınavla karşı karşıya
kalırsak elbette sabretmemiz gerekir. Sabredersek acı olaylar tatlılaşır,
Allah olayları hikmetle örmüştür. Bazen hayırlı sonuçları görünüşte
insanın hoşuna gitmeyen olaylara bağlamıştır. Şerri hayır
yapacak yine O’dur. “Allah tevbe edip güzel iş yapanların kötülüklerini
iyiliklere çevirir.” 361 Meyveler güneşin karşısında dura dura tatlılaşır.
Hakkın rızâsına boyun eğenler de rûhen olgunlaşır, iki cihan mutluluğuna
ererler. 362
361] 25/Furkan, 70
362] S. Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 19, s. 308-309
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 92 -
“Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her hayrı/
iyiliği Allah’ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı
noksansız görür.” 363
“Herkesin yüzünü kendisine doğru çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse
hayırlarda birbirinizle yarışın…” 364
“...Hayır işlerden neyi yaparsanız Allah onu bilir. (Ey mü’minler!) Âhiret
için azık toplayın. Bilin ki, azığın en hayırlısı takvâdır (Allah korkusudur).
Ey akıl sahipleri! Yalnız Benden korkun.” 365
“Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: ‘Hayır olarak infak edeceğiniz
şey, ana babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır.
Hayır olarak ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir.” 366
“Hoşunuza gitmediği halde üzerinize savaş yazıldı (farz kılındı). Olur ki
hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz bir şey
de sizin için şerdir. Allah bilir de siz bilemezsiniz.” 367
“İman edinceye kadar müşrik/putperest kadınlarla evlenmeyin. İman
etmiş bir câriye, beğenseniz bile müşrik bir kadından kesinlikle daha
hayırlıdır/iyidir. İman edinceye kadar müşrik erkekleri de evlendirmeyin.
Mü’min bir köle, beğenseniz bile müşrik bir kişiden kesinlikle daha hayırlıdır.
Onlar ateşe çağırır. Allah ise izni ve inâyeti ile cennete ve mağfirete
çağırır; âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki düşünüp anlarsınız.” 368
“Güzel söylemek ve hoşgörü, peşinden başa kakılan, gönül inciten
sadakadan daha hayırlıdır.” 369
“Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır
ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.” 370
“...Hayır olarak infak ettiklerinizden (harcadıklarınızdan) hepsi, kendiniz
içindir (ondan Allah değil; siz faydalanırsınız). Yapacağınız infakı/
harcamayı, ancak Allah’ın rızâsını kazanmak için harcayın. Hayır kasdıyla
verdiğiniz ne varsa, size tam olarak noksansız verilir. Ve siz asla haksızlığa
uğramazsınız.” 371
“De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine
verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz kılar yüceltir;
363] 2/Bakara, 110
364] 2/Bakara, 148
365] 2/Bakara, 197
366] 2/Bakara, 215
367] 2/Bakara, 216
368] 2/Bakara, 221
369] 2/Bakara, 263
370] 2/Bakara, 269
371] 2/Bakara, 272
HAYIR VE ŞER
- 93 -
dilediğini de zelil kılar alçaltırsın. Her türlü hayır/iyilik Senin elindedir. Gerçekten
Sen her şeye kadirsin.” 372
“Sizden, insanları hayra çağıran, ma’rûfu (iyiliği) emredip münkeri (kötülüğü)
men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
373
“Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz;
ma’rûfu (iyiliği) emreder, (münkerden) kötülükten men eder ve Allah’a
iman edersiniz...” 374
“Onlar, Allah’a ve âhiret gününe iman ederler; ma’rûfu/iyiliği emreder,
münkerden/kötülükden men ederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte
bunlar sâlihlerdendir. Onların, hayır cinsinden yaptıkları şeyler karşılıksız
bırakılmayacaktır. Allah, takvâ sahiplerini çok iyi bilir.” 375
“Allah’ın, kereminden kendilerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar
ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine bu onlar için şerdir. Cimrilik
ettikleri şey de kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve
yerin mirası Allah’ındır. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” 376
“…(Hanımlarınızla) güzellikle geçinin. Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa,
belki, bir şey hoşunuza gitmez, ama Allah onda çok hayır kılar.” 377
“...Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde
(yol ve şeriatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse hayrâtta (hayırlı/
iyi işlerde) birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size,
üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n gerçek tarafını) O haber verecektir.”
378
“Eğer Allah sana bir zarar verirse, onu kendisinden başka giderecek
yoktur. Ve eğer sana bir hayır verirse, (bunu da giderecek yoktur), şüphesiz
O her şeye kadirdir.” 379
“Allah katında hayvanların en şerlisi/kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve
dilsizlerdir (Hakkı işitip kabul etmeyen kâfirlerdir).” 380
“Allah katında hayvanların en şerlisi/kötüsü, kâfir olanlardır. Çünkü onlar
(Allah’a) iman etmezler.” 381
372] 3/Âl-i İmrân, 26
373] 3/Âl-i İmrân, 104
374] 3/Âl-i İmrân, 110
375] 3/Âl-i İmrân, 114-115
376] 3/Âl-i İmrân, 180
377] 4/Nisâ, 19
378] 5/Mâide, 48
379] 6/En’âm, 17
380] 8/Enfâl, 22
381] 8/Enfâl, 55
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 94 -
“Eğer Allah, insanlara, onların hayrı çabukça istemeleri gibi şerri de
acele verseydi, elbette onların ecelleri bitirilmiş olurdu (ve hepsi de helâk
olurlardı). Fakat Biz, Bize kavuşmayı beklemeyenleri azgınlıkları içinde bocalar
bir halde (kendi başlarına) bırakırız.” 382
“İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” 383
“Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile kendilerine
hayırlar/faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır! Onlar işin farkına varmıyorlar.”
384
“Sizi deneme olsun diye, önce kötülük (şer) ve iyilik (hayır) ile deneriz.
Sonra Bize geri döndürülürsünüz.” 385
“...Onlar (peygamberler) hayır işlerinde koştururlar; umarak ve korkarak
Bize yalvarırlardı; onlar Bize huşû (derin saygı) duyarlardı.” 386
“Ey iman edenler! Rukû edin, secdeye varın, Rabbinize ibâdet edin ve
hayır işleyin: umulur ki kurtuluşa erersiniz.” 387
“Doğrusu onlar (İbrâhim, İshak ve Ya’kub a.s.) Bizim yanımızda seçkin
ve hayırlı/iyi kimselerdendir. İsmâil’i, Elyesa’yı, Zülkifl’i de an. Hepsi de
hayırlılardandır.” 388
“İnsan, hayır istemekten usanmaz (Her şeyinin olmasını ister). Fakat
kendisine bir şer/kötülük dokunursa hemen karamsar olur, (Allah’ın rahmetinden)
ümidini keser. Andolsun ki, kendisine dokunan bir zarardan
sonra Biz ona bir rahmet tattırırsak, ‘Bu, benim hakkımdır, kıyâmetin kopacağını
sanmıyorum. Rabbime götürülmüş olsam bile muhakkak O’nun
yanında benim için daha güzel şeyler vardır’ der. Biz o inkâr edenlere
yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve mutlaka onlara ağır azaptan tattıracağız.
İnsana bir nimet verdiğimiz zaman yüz çevirir ve kendine yönelir.
Fakat ona bir şer dokunduğu zaman da yalvarıp durur.” 389
“Kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu(n karşılığını) görür. Kim de
zerre ağırlığınca şer işlerse, onu(n karşılığını) görür.” 390
Hadis-i Şeriflerde Hayır ve Şer
“...Allah’ım! Hayrın tamamı Senin elindedir; şer ise Sana izâfe
382] 10/Yûnus, 11
383] 17/İsrâ, 11
384] 23/Mü’minûn, 55-56
385] . 21/Enbiyâ, 35
386] 21/Enbiyâ, 90
387] 22/Hacc, 77
388] 38/Sâd, 47-48
389] 41/Fussilet, 49-51
390] 99/Zilzâl, 7-8
HAYIR VE ŞER
- 95 -
edilemez.” 391
“İnsanlardan öylesi var ki, hayrın anahtarı, şerrin kilididir. Öylesi de var
ki, şerrin anahtarı, hayrın kilididir. Eline Allah tarafından hayır anahtarları
verilene müjdeler olsun! Eline şer anahtarları verilene de yazıklar olsun!”
392
“Rıfktan (yumuşak huylu, şefkatli ve merhametli olmaktan) mahrum
olan, her hayırdan mahrum olmuştur.” 393
“Başınızdakiler en hayırlılarınız olduğu, zenginleriniz hoşgörülü davrandığı
ve işleriniz aranızda görüşülüp danışılarak yürütüldüğü sürece
sizin için yerin üstü, altından daha hayırlıdır.” 394
“Allah, bir insanın ellerini hayrın anahtarı yapmışsa, ne mutlu ona!” 395
“İnsanların en hayırlısı, iyiliği beklenen, kötülük etmesinden korkulmayan
kimsedir.” 396
“İnsanların en hayırlısı, toplum içinde yaşarken bir taraftan o toplumun
hakkını ödeyen, diğer taraftan Rabbine ibâdet eden, savaşa çıktığında
ise düşmana korku salan kimsedir.” 397
“Mü’minin işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine özgüdür.
Sevindirici bir işle karşılaşsa şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur.
Üzücü bir işle karşılaşsa sabreder, kendisi için hayırlı olur.” 398
“Kişinin kendinden sonra bıraktığı şeylerin en hayırlısı üç tanedir: Kendisine
duâ edecek sâlih evlât, kendisine sevâbı ulaşacak olan sadaka-i
câriye ve kendisinden sonra onunla amel edilecek ilim.” 399
“İnsanların en hayırlısı, -savaş zamanında- malı ve canıyla savaşan,
-barış zamanında- ise Rabbine ibâdet etmekle meşgul olup kendini insanlara
zarar vermekten alıkoyan kimsedir.” 400
“Üst el, alt elden (veren el, alan elden) hayırlıdır. Sen üst el olmaya
bak! Sadakanın en hayırlısı da zenginlikten verilenidir. Kim haramdan
sakınıp şerefini kurtarmak isterse, Allah onu iffet ve şerefli kılar. Kim de
391] Müslim, Müsâfirîn 26, 1/534; Tirmizî, Deavât 32, 5/485; Ebû Dâvud, Salât,
1/201; Nesâî, İftitah 17, 2/130
392] İbn Mâce, Mukaddime 237, 1/86
393] Müslim, Birr 75
394] Tirmizî, Fiten 78
395] İbn Mâce, Mukaddime 19
396] Timizî, Fiten 76
397] Tirmizî, Fiten 15
398] Müslim, Zühd, 64; Dârimî, Rikak 61; Ahmed bin Hanbel, V/24
399] İbn Mâce, Mukaddime 20
400] Buhârî, Rikak 34; Nesâî, Zekât 74
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 96 -
müstağnî davranırsa Allah onu zengin kılar.” 401
“Andolsun ki, Allah yolunda bir sabah veya bir akşam savaşmak, dünyadan
da, dünyada olan şeylerden de hayırlıdır.” (Diğer bir rivâyette:)
...Üzerine güneşin doğup battığı şeylerden hayırlıdır.” 402
“Allah yolunda harcanan bir gün, o yolda harcanmayan bin günden
hayırlıdır.” 403
“Allah, hiçbir mü’mine, yaptığı tek hayrın bile karşılığını ihmal etmek
sûretiyle zulümde bulunmaz. Yaptığı her hasenenin karşılığı hem dünyada,
hem de âhirette kendisine verilir. Kâfir ise, yaptığı hayır sebebiyle
dünyada öylesine yedirilir ki, âhirete varınca, karşılığı verilecek tek hayrı
kalmaz.” 404
“Allah Teâlâ bir kulun hayrını diledimi onu isti’mâl eder!” “Onu nasıl
isti’mâl eder?” diye soruldu. “Ölümden önce sâlih amel işlemede muvaffak
kılar” buyurdu. 405
“Hiç kimse, elinin emeğinden (kendi kazancından) yediğinden daha
hayırlı bir şey yiyemez. Allah’ın peygamberi Dâvud (a.s.) da kendi elinin
emeğini yiyip geçinirdi.” 406
“Sizin hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.” 407
“Yâ Ebâ Zer! Sabahleyin kalkıp da Allah’ın Kitabından bir âyet öğrenmen,
yüz rekât (nâfile) namaz kılmandan daha hayırlıdır. Ve yine sabahlayıp
da ilimden bir bab (bölüm) öğrenmen bin rekât (nâfile) namaz
kılmandan daha hayırlıdır.” 408
“Bu ilme, henüz ortadan kalkmadan istekli olun, sarılın! Onun kalkması,
yeryüzünden ref olunmasıdır. Âlim ile ilim öğrenen (öğrenci) ecirde
müşterektirler. Diğer insanlarda ise, hayır yoktur.” 409
“Allah Teâlâ katında, arkadaşların en hayırlısı, arkadaşına en hayırlı
olanıdır. Komşuların en hayırlısı, komşusuna en hayırlı olanlarıdır.” 410
“Kıyâmet günü, Allah indinde, derece itibarıyla insanların en şerlisi,
başkasının dünyası uğruna âhiretini hebâ eden kuldur.” 411
401] Buhâri, Zekât, 2/112; Müslim, Zekât 94, 2/717, hadis no: 1033
402] Buhârî, Cihad 4/17; Müslim, İmâre 112, 115, 3/1499, hadis no: 1880
403] Nesâî, Cihad, 6/40
404] Müslim, Sıfatu'l-Münâfıkîn 56, hadis no: 2808
405] Tirmizî, Kader 8, hadis no: 2134
406] Buhârî
407] Buhârî, Fazlu’l-Kur’an 6/108
408] İbn Mâce, Mukaddime 219, 1/79
409] İbn Mâce, Mukaddime 228, 1/83
410] Tirmizî, Birr 28; Ahmed bin Hanbel hadis no: 6566
411] Kütüb-i Sitte Terc. 4/265
HAYIR VE ŞER
- 97 -
“Allah’a andolsun ki, Allah’ın senin vâsıtanla bir adamı hidâyete erdirmesi,
kızıl tüylü develerden oluşan sürülerden senin için daha hayırlıdır.”
412
“Âlimin âbide olan üstünlüğü, benim sizin en aşağınıza olan üstünlüğüm
gibidir. Şüphesiz ki Allah, melekleri, gökler ve yer ehli, hatta delikteki
karınca, denizdeki balık bile insanlara hayır/iyilik öğretene salevât
verirler (duâ ve istiğfârda bulunurlar).” 413
Hadis-i şeriflere göre, insanların (veya müslümanların) en
hayırlıları; “dostlarına ve komşularına hayrı dokunan”; 414 “ömrü uzun,
ameli güzel olan”; 415 “geç öfkelenip çabuk yatışan”;416 “borcunu güzellikle
ödeyen kimse”dir.417 Ticâret ehlinin en hayırlısı da borcunu güzellikle
ödeyen, alacağını güzellikle isteyendir.418 En hayırlı yönetici
ise halkının kendisini sevip hayır duâda bulunduğu kişidir. 419
“Amellerin en hayırlısı, namaz” 420; “mescidlerin en hayırlısı geniş olanıdır.”
421; “Oruç tutmak, sadaka vermek ve geceleyin namaz kılmak ‘hayır
kapıları’dır.” 422; “Hayâ, bütünüyle hayırdır.” 423
Her Şeyi Yaratan Allah’tır;
Fakat Şer İnsanlardandır
Her şeyi yaratan ancak Allah’tır. Fakat hayra rızâsı olduğu halde,
şerre yoktur. Kaldı ki hayır ve şer dediğimiz, yapılan işin, işlenen
fiilin Allah’ın emir ve rızâsına uygun olup olmamasıyla ilgili.
Yani, fiilin kendisiyle değil; sıfatıyla alâkalı. Konuşma, görme, işitme,
yürüme... hepsi birer fiil; Hayır olsun şer olsun bütün bu fiilleri
yaratan Allah’tır. İşlenen fiil, İslâm’a uygun ise hayır; aksi halde şer
olur. Zaten Allah’ın birliğine iman eden bir insan, O’nu bütün bu
işlerin, bu fiillerin tek yaratıcısı olarak bilmiş olmuyor mu?
İnsan bir işi yapmayı sadece arzu eder ve cüz’î irâdesini o işi
yapmaya sarfeder. Neticeyi yaratan ise Allah’tır. Hakikat böyle bilinmezse
ortaya şöyle bir tezat çıkar: Aynı fiil hayır olunca Allah
412] Buhârî, Ashâbu’n Nebî 9; Müslim, Fedâilu’l-Ashâb 34, hadis no: 1787; Ebû
Dâvud, İlm 10
413] Tirmizî, İlm 10/157-158; Ebû Dâvud, İlm
414] Tirmizî, Birr 28
415] Tirmizî, Zühd 21, 22
416] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/19; Tirmizî, Fiten 26
417] Buhârî, İstikrâz 4, 6; İbn Mâce, Ticâret 62
418] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/19
419] Tirmizî, Fiten 77
420] Muvattâ, Tahâret 36; İbn Mâce, Tahâret 4
421] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/18; Ebû Dâvud, Edeb 12
422] Tirmizî, İman 8
423] Müslim, İman 61; Ebû Dâvud, Edeb 6
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 98 -
tarafından yaratılır, aksi halde... Görme fiilinin yaratıcısı Allah’tır.
Göz fabrikası O’nun. Işık ham maddesi O’nun. Görülen bütün eşya
da O’nun. O halde bir insan neye bakarsa baksın görmeyi yaratan
Allah’tır. Baktığı helâl ise, bu bakış hayır olur, haramsa şer.
Gerek fenalık ve kötülük anlamında olsun; gerek musîbet,
belâ, felâket ve sıkıntı anlamlarında olsun insanların şerre dönüştüreceği
şeyleri de yaratan Allah’tır. Çünkü her mümkini ve her işi
yaratan Allah’tır. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Zâtı ekmel olup
mutlak kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğu için Allah’ın zat, esmâ
(isimler), sıfat ve fiillerinde hiçbir şer yoktur. Şer, insanlarda, insanların
işlerinde ve insanın zannına göre yaratıklardadır. Allah
insanların şerre dönüştüreceği şeyleri de hikmet ve İlâhî adâletin
bir gereği olarak yaratmıştır.
Yüce Allah, insanı bu dünyaya akıl ve irâde vererek imtihan etmek
için getirmiştir. Bu sınav âleminde şerrin bulunmaması, dünyanın
ve içindeki insanın yaratılış hikmetine aykırı düşerdi. Allah
bu evrende insanlara, içlerinden peygamberler göndererek doğru
yolu göstermiştir: “Biz ona (insana) iki yol gösterdik.”424 Üstelik insanın
ruhuna şerden sakınmanın ve şerri tanımanın bilgilerini koymuş
ve ilham etmiştir: “Her nefse (insan ruhuna) ve onu düzenleyene,
sonra da ona kötülüğü (n ne olduğunu) ve bundan sakınmayı ilham edene
and olsun ki onu (nefsini/ruhunu günah ve şerden) temizleyen felâha
ermiştir.”425
Allah, insanlara şer ve kötülük yaptırmasaydı, zorlasa ve şer
için fırsat vermese, onların hepsini kendisine iman eden, tâat ve
hayırda/iyilikte bulunan kimseler yapsaydı, daha iyi olmaz mıydı?
Allah, böyle yapsaydı, insanın sözgelimi arıdan veya başka herhangi
bir hayvandan farkı kalmazdı. Arı, Allah’ın nefsine (canına)
koyduğu bir ilham (içgüdü) ile baldan başka bir şey yapamaz.
Onun ne aklı ne de hür bir irâdesi vardır. Fakat Allah, insana akıl,
şuur, bilgi edinme ve irâde özellikleri olan bir ruh vererek onu
hayvanlardan üstün kılmış ve yeryüzüne halife yapmıştır. İyilik ve
hayrın kıymeti, zorlayarak ortaya çıkarılan değildir; şuur ve serbest
bir tercih ile yapılmayan hayrın/iyiliğin kıymeti yoktur. “Eğer
Rabbim dileseydi, yeryüzünde bulunan bütün insanların hepsi iman
ederlerdi.”426 Allah böyle yapsaydı, insanlar akıllarını kullanarak,
vicdanlarına tâbi olarak serbest irâdeleriyle hürriyet içinde iman
ve hayrı seçmeselerdi, imanın küfre karşı ne değeri olurdu? Küfür
424] 90/Beled, 10
425] 91/Şems, 7-9
426] 10/Yûnus, 99
HAYIR VE ŞER
- 99 -
ve şer olmasaydı, irâde ve istekle iman ve hayır uğrunda çekilen
meşakkatin ne kıymeti kalırdı? Küfrün bilfiil varlığı olmasaydı
iman ve kelimetullah nasıl bu kadar yüce ve değerli olurdu? Her
şeyin kıymeti, zıddı ile bilinir. Eğer Nuh kavminin küfrü olmasaydı
Tûfan mûcizesi meydana gelmezdi. Diğer peygamberlere iman etmeyen
kavimlerde helâk âyetleri kendini göstermezdi.
İnsanların şerre dönüştüreceği şeyleri yaratmak şer değildir.
Fakat şerri kazanıp şer ile vasıflanmak şerdir. İnsan, aklını kullanarak
irâdesini şerre yöneltip kudretini buna sarf ederse, Allah da
bunu yaratır. Her şey, Allah’ın dileyip yaratmasıyla vukua geldiği
için, kulun irâdesini yöneltip kudretini sarf ederek işlediği işi de
sırf husûle gelmesi ve imtihanın gerçekleşmesi için yaratır. Ancak,
Allah’ın şerre yardımı ve rızâsı yoktur.
Bazen insan, bir şeyi hayırlı bulmayıp şer zanneder. Fakat Allah
kula terbiye olması, aklını başına alması için musîbet verir; günahlarının
affolması veya bir kısmından vazgeçilmesi ve o kişinin
ecirler kazanması için hastalık, musîbet veya bazı sıkıntılar verir.
Allah, bize şer şeklinde görünen sıkıntı ve musîbetleri hayra vesile
olması için yaratır. Eşya ve olayların mâhiyet ve kıymetleri, zıtlarıyla
anlaşılır. Hastalık olmazsa sıhhatin, cehâlet olmazsa ilmin
kıymeti anlaşılamazdı. Yağmur ve karın yağmasında, rüzgârların
esmesinde, insanlara zararlı mikrop ve hayvanların yaratılmasında
görülen cüz’î şerler, bunların hayır ve faydaları yanında yok
gibidir.
Yüce Allah’ın âhirette kâfirler ve günahkârlara vereceği cezalar
da adâlet ve hayırdır. Çünkü cezaları hak edenlere verir. Cezayı
hak eden ve buna lâyık olan kimselere verilen cezalar, bu kimselere
nisbetle şerdir. Çünkü kendilerine acı ve sıkıntı verir.
Eski İran’da mecûsîler ve zındıklar, “âlemdeki bütün hayırları
yaratan âlemin tanrısı Hürmüz’dür (Ahura Mazda). Kötülüklerin
kaynağı/yaratıcısı ise Ehrimen’dir (Angra Mainyu)” derlerdi. Bunların
iddialarına göre, dünyada bu iki kuvvet mutlak hâkimiyeti
sağlamak için sürekli mücâdele halindedirler.427 Her şeyin yaratıcısının
Allah olduğu unutulan tahrif edilmiş veya uydurulmuş
bâtıl dinlerde hayrı yaratan Allah, şerri yaratmaz denilerek, şer
için başka hâlık kabul edilmiştir. Bazıları da şerri şeytanın yarattığını
ileri sürmüşlerdir. Bunlar, şerrin yaratılmasını Allah’a yüklemenin
hata olacağı düşüncesiyle hareket edenlerdir. Bu yüzden
Kur’an, Allah’tan başka yaratıcı bulunmadığını anlatmak için her
427] Muhiddin Bağçeci, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 28
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 100 -
şeyin hâlıkı Yüce Allah’tır428 buyurarak, fiilin kulun eseri olduğu
bildirilirken, hâlıkının Kendisi olduğunu açıklamıştır. “Ona iki yolu
(hayrı ve şerri) göstermedik mi?”429 buyrulur. Şerri seçenin, kötülüğü
yapanın kul olduğu bildiriliyor. O yüzden şerri meydana getirenin
Allah olduğunu söylemek doğru olmaz. Şerri meydana getirenin
insan olduğunu, Allah’ın ise tek yaratıcı olmasından dolayı insanı
ve onun fiillerini yaratan olduğu, birbirine karıştırılmamalıdır. Hayır
da şer de kulun fiilidir. Ama imkânları ve fiili meydana getiren
kulu, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmış olması yönüyle hâlıkı Allah olur.
Kâinatta olan biten her şey Allah’ın meşîeti (yaratması/dilemesi)
dâhilindedir. Ama Allah şerri irâde etmez, kâinatta şerrin
olmasını, insanların şerde bulunmalarını dilemez. İnsanların hoşuna
gitmeyen bazı şeylerin hayır olabileceği Kur’an’da açıklandığı
gibi,430 şerrin de kesb, yani insanların kazanmalarının/amellerinin
sonucunda var edildiği belirtilir ve “insanın, işlediği zerre miktarı hayır
ve zerre miktarı şerrin karşılığını göreceği”431 ilân edilir. Dolayısıyla
Allah’ın, insanın şerre dönüştüreceği şeyleri yaratması şer değil;
tümüyle hayırdır; fakat kulun şerri kazanması, yani kesbi şerdir.
Eğer, kulun şerri kesbi neticesinde Allah onu yaratmamış olsaydı,
bu defa, kul irâde sahibi olmuş olmazdı.
Kâinatta şeytan gibi, mutlak şer olan (insan açısından mutlak
şer değil; hayrı şerrinden fazla olduğundan) yaratıkları da yaratan
ve netice itibarıyla onun azmasına fırsat veren de Allah’tır.
Yani, şeytanın azması, Allah’ın meşîeti dâhilindeydi. İnsan yeryüzüne
imtihan için gönderilmiş ve kendisine irâde verilmiştir; o
bu irâdesini kullanarak en alçak bir mevkîye düşebildiği gibi, en
yükseğe de çıkabilir. Ortada yüz yumurta olsa, sadece yüz yumurta
olarak değer ifade eder; ama bir tavuğun altına konulsa ve
yirmisi civciv olup sekseni bozulsa, o zaman yirmi civciv mi daha
kıymetlidir; yoksa yüz yumurta mı? Civcivlerin yumurta yanındaki
değerleri bir yana, ileride her civciv tavuk olduğunda belki yüzlerce
yeni yumurta verecektir. İşte, yeryüzünde insanların belki
yüzde sekseni şeytana uyar, ama yüzde yirmisi gerçekten insan
olur ve yüceliklere ulaşır; ama hepsi ot gibi kalsa, o zaman insana
ne gerek olacaktır? Bu noktada, şeytan gibi mahzâ şer varlıkların
varlığı tavzîfîdir (görevlendirme icabıdır). Kaldı ki, şeytanı şeytan
yapan, onun kendisidir. Meleklerle birlikte tâbi tutulduğu bir imtihanda
bir daha geri dönüşü ve telâfisi mümkün olmayacak bir
428] 13/Ra'd, 16
429] 90/Beled, 10
430] 2/Bakara, 216
431] 99/Zilzâl, 7-8
HAYIR VE ŞER
- 101 -
kayba uğramıştır. Demek oluyor ki, Allah’ın yaratması yönüyle her
şey, hayırdır; melekût cihetinde şer yoktur; şer kesb iledir ve mülk
cihetindedir.432
Allah için yapılan her amel hayır; bunun dışındaki ameller ise
şerdir. Kul, Allah Teâlâ’nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun
olarak kullanırsa, hayır; emrinin aksine kullanırsa şer olur. Bunlardan
herhangi birini seçmek ve yapmak, kulun yetkisindedir. Eğer
kötülüğü yapmak imkânına sahip olmasaydı, elbette yapamazdı.
Şu halde yaratılan, aslında hayır ve şer değil; bunların yapılmasına
elverişli imkânlardır. Bu sebeple de bu imkânları yaratan, fiilin
hâlıkı olur. Çünkü O’ndan başka yaratan, imkân sağlayan yoktur.
Halk etme Allah’a mahsus olduğundan, kulun fiili için bu tâbir
kullanılamaz. Çünkü kul, fiilin meydana gelişini sağlayan çeşitli
sebeplerden yalnız birinin (işi meydana getiren gücün) sahibidir.
Kula fiilin hâlıkıdır demek, işin oluşmasında rol alan diğer bütün
âmilleri hesap dışı bırakmak olur. Görme fiilinin yaratıcısı Allah’tır.
Göz fabrikası O’nun. Işık hammaddesi O’nun. Görülen bütün eşya
da O’nun. O halde insan, neye bakarsa baksın görmeyi yaratan
Allah’tır. Baktığı helâl ise bu bakış “hayır” olur, haramsa “şer.”
Kâinatta, gerçek mânâda “şer” vasfına lâyık olanlar, insanların
dalâletleri ve günahlarıdır. Bu noktada, “kader sırrı” karşımıza
çıkıyor. Dalâlet ve günahlarda insanın fâil ve muhtar olduğunu
kabul etmek zorundayız. Bir insan olarak düşündüğümüzde,
vicdânî bir muhâsebeye giriştiğimizde, fiillerimizdeki, bu arada
kötü eylemlerimizdeki rolümüzü idrâk etmekten kendimizi alıkoyamayız.
Yani sorumluluğumuzu ve mahcûbiyetimizi içimizde
yaşarız. Fiillerimizin yaratıcısı Allah Teâlâ olduğuna istinad ederek,
kötülüklerimizi O’na izâfe etmeye kalksak bile, bunu bir suçluluk
hissi ile, aşağılık duygusu ve bahane arama anlayışıyla yaparız.
Kadere inanıyoruz. Ama, takdiri önceden bilemediğimize
göre ve işlerimizde güç yetirebileceğimizi hissettiğimize göre,
kaderi bahane ederek sorumluluğumuzu atamayız. Dünyada
hiçbir insan, kendisine yapılan haksızlık ve zulümler karşısında,
“ne yapayım, kader böyle imiş!” diye, başına gelene rızâ göstermez;
elinden geliyorsa, hakkını almaya uğraşır. Yani, pratikte kader
inancı kimseyi bağlamamaktadır. Aleyhimize bir hükmü gerektirdiği
zaman, nazar-ı itibara almadığımız bu inancı, Allah’a
karşı kullanmak, böylece mes’ûliyeti atmayı ummak, olsa olsa,
insan fıtratındaki bencillik ve haksız yere nefsini müdâfaa çabasıdır.
O yüzden, insanların kâinatta “şer” olarak isimlendirdikleri
432] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Nil Y. s. 257-258
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 102 -
keyfiyetler, ya aslında şer değildir; veya, onun sorumlusu insandır.
Bundan dolayı bu şerler ile Cenâb-ı Allah’ın rahmân, alîm, hakîm,
kadîr, mahlûkatına hiç zulmetmez oluşu bir tenâkuz/zıtlık arzetmemektedir.
433
Kur’ân-ı Kerim’de hiçbir âyette “şer” Allah’a nispet
edilmez:
“Sana gelen hasene/iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir/
kendindendir…” 434
“Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.
(Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” 435
“İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde (çölde,
kırda ve şehirde) fesat çıkar. Böylece, onlar yaptıklarının bir kısım karşılığını
daha dünya hayatında görürler.” 436
“Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe
Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.” 437
“İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve denizde (çölde,
kırda ve şehirde) fesat ortaya çıktı.” 438
“Eğer Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması olmasaydı,
yeryüzü fesâda uğrardı; ama Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.” 439
“İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” 440
“Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle
kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın
azâbı şiddetlidir.” 441
“Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde
bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından,
ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler
ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler
olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı, Rabbin o şehirleri haksız yere
helak edecek değildi.” 442
433] Lütfullah Cebeci, Kur’an’da Şer Problemi, Akçağ Y., s. 307-311
434] 4/Nisâ, 79
435] 42/Şûrâ, 30
436] 30/Rûm, 41
437] 8/Enfâl, 53
438] 30/Rûm, 41
439] 2/Bakara, 251
440] 17/İsrâ, 11
441] 8/Enfâl, 25
442] 11/Hûd, 116-117. Yine, kötülüğün ve musîbetin insanın kendi yaptığı sebeHAYIR
VE ŞER
- 103 -
Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir: Allah’ın
isim-sıfatlarından biri “muhsin” (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin
olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel,
hatta en güzel biçimde yaratmıştır.443 İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin
gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın
beynini, gönlünü, elini, dilini kullanmaktadır.
Allah’tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan
nefsinin ürünüdür.444 Allah, yaratıcıların en güzelidir.445 Var ettiklerine
en güzel boyayı vuran da Allah’tır.446 Allah, aynı zamanda
hüküm verme bakımından da en güzel olandır.447 Rızkın en güzeli
de Allah’tan gelir. O, rızık verme yönüyle de en güzeldir.448 Sözün
de en güzelini bir kitap halinde indiren O’dur, O’nun kelâmı
da tüm güzellikleri içerir.449 Bu yüzden insana, indirilen sözün en
güzeline uyması emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah’ın
sözüdür.450 Bu yüzden, güzel insanların bir niteliği, sözü dinleyip
onun en güzeline uymaktır.451 En güzel din, güzellikler sergileyerek
Allah’a teslim olanların dinidir.452 Allah, fiil, söz ve hükmüyle
en güzelin kaynağı olduğundan, en güzel isimler (esmâu’l-hüsnâ)
da O’nundur. 453
Merhametli Allah’a Rağmen
Dünyada Şerlerin Bulunması
İnsanlar, bazıları meraklarından, bazıları ateist anlayışları
için fırsat ve bahane kabul ettiklerinden dolayı, şeytana bir kapı
açmışlar ve şu soruya cevap aramaya çalışmışlardır: Merhametli
Tanrı’nın şerleri yaratması veya O’na rağmen kâinattta şerlerin
bulunmasını nasıl izah ederiz? Hâlbuki, insanların çoğunluk itibarıyla
bedbaht ve kötü oldukları, şerrin kol gezdiği bir dünyada
yaşıyoruz. Şer, dünyada olanca dehşetiyle vâki olduğuna göre,
Allah’ın mutlak kudretini ve sırf hayır olan iyiliğini nasıl telif edebiliriz?
Bazıları, bu kapıdan şeytana daha fazla dâvetiye çıkararak,
biyle olduğu konusuyla ilgili bak. 4/Nisâ, 62, 16/Nahl, 34; 28/Kasas, 27; 30/
Rûm, 36; 39/Zümer, 51; 42/Şûrâ, 48
443] Bk. 32/Secde, 7; 40/Mü'min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4
444] 4/Nisâ, 79
445] 40/Mü'min, 14; 37/Sâffât, 125
446] 2/Bakara, 138
447] 5/Mâide, 50
448] 65/Talâk, 1; 11/Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl, 75
449] 39/Zümer, 23
450] 39/Zümer, 55
451] 39/Zümer, 18
452] 4/Nisâ, 125
453] 7/A'râf, 180; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 104 -
şöyle demeye yeltenmişlerdir: “İnsana Tanrı yokmuş gibi geliyor.
Çünkü, eğer iki zıttan birisi mutlak olursa, diğerinin mevcut olmaması
gerekir. Bundan dolayı eğer Tanrı var idiyse, şer olmamalıydı.
Fakat dünyada şer var, öyle ise Tanrı yok mu?” Bu yoldan giderek
bazı insanlar, şerrin varlığının Tanrı’nın yokluğuna delil olduğunu
ileri sürmüşler, Tanrı’nın hayır isteyen ve ancak hayırların menbaı
olması gerektiğine kail olmuşlardır. Günümüzün ateist, materyalist,
hümanist Batı dünyasında bu anlayış(sızlık), giderek yayılıyor.
Kur’an, şerri bir vâkıa olarak kabul etmektedir. İster insanların
isimlendirmelerine göre, ister hakikî mânâsında olsun “şer”, birtakım
olay ve eşyanın vasfı olarak Kur’an’da geçmektedir. Fakat
Kur’an’ın tenzih esasına dayanan ulûhiyet telâkkisi, bu gerçekle
zıt gibidir. Çünkü rahmeti, kudreti, irâdesi ve ilmi sonsuz, zerrece
zulmetmekten münezzeh olan Allah Teâlâ’nın, kâinattaki şerleri
dileyip yaratmış olması, izaha muhtaçtır. Bu müşkil şu şekilde çözülür:
Şerlerin bulunduğu mekân kâinattır. Allah, kâinatı insan için
yaratmıştır. İnsan da, Kur’an’ın ifadesiyle, ibâdet etsin diye yaratılmıştır.
454 İbâdet, çok geniş mânâlara gelmektedir. Bazı âyetlerde,
insanın, imtihan içinde olduğu beyan edilmiştir. “İmtihan” ile
“ibâdet” içiçedir. İnsana, ibâdet mükellefiyetinden önce, kabiliyetler
verilmiştir ve böylece, teklifin icaplarını yerine getirmeye
hazırlanmıştır. İnsanın yetenekleri çift yönlüdür; hem hayra, hem
şerre imkân verir. İnsan, bu çift özelliğiyle, bir savaş meydanını
andırır. İnsanlara, Allah, iyilik yapmalarını emretmiş, kötülüklerden
de onları nehyetmiştir. Ama O, iyilik yapmak için, kötülüğe
meyilli nefsini ve onun en büyük destekçisi şeytanın vesveselerini
altetmesi gerekmektedir. Bunun için, melek ilhamları desteğindeki
kalbinin, aklının ve ruhunun kuvvetlendirilmesi şarttır. Peygamberlerin
tebliğiyle sınırları belirtilmiş sorumluluklarının îfâsı için
Allah’tan istimdât penceresi açıktır.
İnsan, ibâdet dışında, bazı belâlarla denenerek terbiye edilir.
Böylece çeşitli merhalelerden geçirilip kendisi için mukadder
kemâle yöneltilir. Bunda insanın en büyük silâhı sabırdır. İnsanın
terbiyesinde mühim bir yeri olan bu belâlar, şerrin bir çeşididir.
Cenâb-ı Allah, insanı hayırlarla ve şerlerle terbiye ederek,
rubûbiyetinin “terbiye” vechesini en güzel bir biçimde göstermektedir.
Bu, müslümanlar içindir. Her ne kadar buna, insanların
perspektifinden bakılarak “şer” ismi verilmişse de, bu belâlar
hakikatte sırf hayırdır. Bu durumda, imtihanın bitişi demek olan
454] 51/Zâriyât, 56
HAYIR VE ŞER
- 105 -
“ölüm”, mühim iki unsur olarak karşımıza çıkan “nefs” ve “şeytan”,
şer olmaktan öte, birçok kemâlâtın tezâhürünü temin eden,
hayırlı vesilelerdir.
İnsan, imtihanında ve sorumluluklarında hatalar yapmaktadır.
Ya âfâkî ve enfüsî çeşitli sebeplerle Allah’ı inkâr ederek, yaratılış
gâyesinden tamamen sapmakta veya inanmakla birlikte, mükellefiyetini
hakkıyla yerine getirememektedir. Kur’an’ın telâkkisinde
bunlar da “şer”dir. Gerek dalâleti, gerekse kötü fiilleri yaratan
bizzat insan olmayıp, Allah Teâlâ ise de, İslâm âlimlerince “kesb”
ve “irâde-i cüz’iyye” denilen hisse insana aittir. Dolayısıyla insan
fâildir ve yaptıklarından mes’uldür.
Şerrin üçüncü ve sonuncu çeşidi, kötülüklerimizin cezası olarak
karşımıza çıkan ve nefsimize “şer” görünen musîbetlerdir. Allah
Teâlâ, kâinattaki sünneti çerçevesinde, insanların kötü fiil ve
fikirlerine, kalbin mühürlenmesi gibi, aynı cinsten cezâlar vermektedir.
Kur’an’da bu kabil “şer”ler, “şu işiniz sebebi ile”, “bu suçunuzdan
dolayı” gibi kalıplarla takdim edilmiştir ki, bunların birer
cezâ olduğu anlaşılsın. Buna göre de, gerek fert, gerek toplum
olarak başımıza gelen felâketler; zelzeleler, kıtlıklar, salgın hastalıklar,
seller ve savaşlar, ya şerle imtihanın bir unsuru veya kötülüklerimizin
cezâlarıdır. Binâenaleyh bunlar aslında şer değillerdir.
Hâdise ve fiillere “hayır” veya “şer” gibi bir vasıf verebilmek
için, elimizde sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü, ancak “din”dir.
Bu ölçüye göre, şerrin ilk ve sonuncusu esasında şer değildir. İşaret
ettiğimiz üzere, imtihan ve özellikle de terbiye vâsıtası olan
hiçbir şey, selim akıl sahiplerince “şer” olarak tavsif edilemez.
Adâletin tahakkuku demek olan cezâlandırma da, suçlu açısından
hoş karşılanmadığı için şer olarak nitelendirilmiş olmakla birlikte,
aslında “hayır”dır. Bunların Kur’an’da “şer” diye isimlendirilmesinin,
Kur’an’ın bir üslûp özelliği olarak, Allah’ın “tenezzülât-ı
ilâhiyye”lerle, bazı kavramları, insanların anladığı veya anlayabilecekleri
şekillerde beyan etmesinin neticesi olduğunu söyleyebiliriz.
Fakat bunun yanısıra, (kaynağı beşerî olan ve göreceli hayır ve
şer anlayışları açısından) insanların yanılmamaları için, şer olduğu
halde hayır zannedilen, hayır olduğu halde şer zannedilen hallerin
bulunduğu da hatırlatılmıştır.
Bu durumda, kâinatta, gerçek mânada “şer” vasfına lâyık
olanlar, insanların dalâletleri ve günahlarıdır. Bu noktada, “kader
sırrı” karşımıza çıkıyor. Dalâlet ve günahlarda insanın fâil ve muhtar
olduğunu kabul etmek zorundayız. Bir insan olarak düşündüğümüzde,
vicdânî bir muhâsebeye giriştiğimizde, fiillerimizdeki,
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 106 -
bu arada kötü eylemlerimizdeki rolümüzü idrâk etmekten kendimizi
alıkoyamayız. Yani sorumluluğumuzu ve mahcûbiyetimizi
içimizde yaşarız. Fiillerimizin yaratıcısı Allah Teâlâ olduğuna istinad
ederek, kötülüklerimizi O’na izâfe etmeye kalksak bile, bu bir
suçluluk hissi ile, aşağılık duygusu ve bahane arama anlayışıyla
yaparız.
Kadere inanıyoruz. Ama takdiri önceden bilemediğimize göre
ve işlerimizde güç yetirebileceğimizi hissettiğimize göre, kaderi
bahane ederek sorumluluğumuzu atamayız. Dünyada hiçbir insan,
kendisine yapılan haksızlık ve zulümler karşısında, “ne yapayım,
kader böyle imiş!” diye, başına gelene rızâ göstermez; elinden
geliyorsa, hakkını almaya uğraşır. Yani, pratikte kader inancı kimseyi
bağlamamaktadır. Aleyhimize bir hükmü gerektirdiği zaman,
nazar-ı itibara almadığımız bu inancı, Allah’a karşı kullanmak,
böylece mes’ûliyeti atmayı ummak, olsa olsa, insan fıtratındaki
bencillik ve haksız yere nefsini müdâfaa çabasıdır. O yüzden, insanların
kâinatta “şer” olarak isimlendirdikleri keyfiyetler, ya aslında
şer değildir veya onun sorumlusu insandır. Bundan dolayı bu
şerler ile Cenâb-ı Allah’ın rahmân, alîm, hakîm, kadîr, mahlûkatına
hiç zulmetmez oluşu bir tenâkuz/zıtlık arzetmemektedir. 455
Hayrın İki Yönü
Hayrın mânâlarına bakarsak onun iki yönü bulunduğunu görürüz:
Birincisi, kaynağı Allah olan hayır; ikincisi, kaynağı insan
olan hayır. Bu iki durumda da hayrın anlamı, İslâm’ın bakış açısıyla
faydalı, değerli olduğuna hükmedilecek bir şeydir.
Hayır ve şer ya mutlaktır (kesin), ya da izâfîdir (göreceli). Sözgelimi,
adâlet, iyilik duygusu, akıl, erdem sahibi olmak gibi şeyler
her durumda herkes için hayır’dır. Zulmetmek, haklara tecavüz,
yalan, hırsızlık gibi şeyler de herkes için her zaman şerdir. İzâfî
(göreceli) hayır ve şer nitelemesi, kişilere ve onların durumlarına
göre değişiklik gösterebilir. İzâfî hayrın başında mal sahibi olmak
gelir. Mal, servet, dünyalıklar bazılarına hayır olabilir, bazılarına
da şer. Helâldan kazanılıp helâla harcanmayan bir mal, sahibi
için hayır değildir. Kendisinden İslâm’ın çizdiği sınırlar içerisinde
faydalanılmayan mala “hayırlı mal” denilemez. Meselâ, cimrilik
yüzünden Allah yolunda harcanmayan bir malda, onun sahibi bir
hayr olduğunu sanmamalıdır.456 Demek ki helâldan kazanılan ve
Allah rızâsı uğruna harcanabilen bir mal veya kazanç, az da olsa,
sahibi için hayırdır.
455] Lütfullah Cebeci, Kur’an’da Şer Problemi, s. 307-311
456] 3/Âl-i İmrân, 180
HAYIR VE ŞER
- 107 -
Allah (c.c.) mü’minlere gerektiği zaman kendi yolunda,
kendi dini uğruna cihad etmeyi, savaşmayı emretmektedir.
Mü’minlerden bazıları böyle bir şeyi kendileri için şer (zorluk, meşakkat,
ağır bir imtihan, zararlı) sayabilirler. Ancak Cenâb-ı Hak
buyuruyor ki: “…Olabilir ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır
ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.”
457 Kur’an, kadınlara güzel davranılmasını emrettikten sonra şöyle
ilâve ediyor: “…Şâyet onlardan hoşlanmadınızsa, belki, bir şey hoşunuza
gitmez, ama Allah onda (sizin için) çok hayr yaratır.” 458
Kur’an’ın ifadesine göre imtihan için yaratılan insan, çeşitli
olaylarla, sıkıntı ve belâlarla imtihan edilir. Başına felâket gelir,
zorluğa uğrar, malı elinden gider, yakını ölebilir, zulme uğrayabilir,
baskı ve işkence görebilir, dinini yaşamak uğruna zorluklarla karşılaşabilir.
Hepsi de denemek içindir. O yüzden insan çoğu zaman
kendisi için neyin hayır, neyin şer olduğunu bilemez. Allah (c.c.)
insanları bir sınav olmak üzere hayır ve şer ile denemektedir.459
Bazı insanlar kendisi hakkında hayırlı olanı, faydalı olanı durmadan
ister. Bir şerle karşılaştığı zaman ümitsizliğe kapılır. Bir bolluğa
ulaştığı zaman da Allah’ın nimet verici olduğunu unutur ve
inkârcılığa kalkışır. 460
Mutlak hayır insan tarafından bilinebilir. Daha doğrusu Büyük
Yaratıcı görevlendirdiği elçiler aracılığıyla bütün insanlara hayrı
da şerri de açıklamıştır. Bunun dışında olan ve insanların zaman
zaman karşılaşacakları olayların, elde ettikleri şeylerin ve kendilerinden
kaynaklanan bazı davranışların hayır olup olmadığını bilmek
zordur. Ancak iman edip, imanın nuruyla basiret sahibi olan
müttakî mü’minler, çoğunlukla kendileri hakkında hayır olan şeyleri
anlarlar. Örneğin, bu gibi mü’minler başlarına gelen bir musibeti
şer sayıp isyan etmezler. Bilakis onu bir imtihan sebebi sayar,
sabreder ve o denemenin gereğini yaparlar.
Müslümanın Hayatında Hayır ve Şer
Mü’minler, kendileri şerre sebep olmazlar, şerri üretmezler.
Hayır sayılan işlerin takipçisi olurlar. Kendi irâdeleri dışında bir
şerle karşılaştıkları zaman sabrederler, ya da şerri hayra çevirmeye
çalışırlar. Hayrı ve şerri yaratan Allah’tır. İnsan, kendi özgür
irâdesiyle bunlardan birini isteyerek yapar. Ancak onun tercih ettiği
hayır ve şer işlerin yaratıcısı Allah’tır. Bir başka deyişle hayır ve
457] 2/Bakara, 216
458] 4/Nisâ, 19
459] 21/Enbiyâ, 35
460] 41/Fussilet, 49-50
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 108 -
şer olan işlerin yapılmasına izin veren, bu konuda insana hürriyet
veren Rabbimizdir. Kimilerine göre Allah (c.c.) hayrı yaratır, şerre
râzı olmaz. İnsanın hayır ve şer ile denendiğini, onun yaptığı bütün
hareketlerden dolayı hesaba çekileceğini düşünürsek; insana
şer işleme irâdesinin verilmesini anlarız. Şüphesiz ki mutlak yaratıcı
yalnızca Allah’tır.
Hayır, bir anlamda Allah’tan ittika etme (korkup sakınma) şuuruyla
işlenen bütün sâlih ameller, yapılan iyilikler, faydalı işlerdir.
Bunun zıddı olan şer ise, bütün kötülükler, faydasız ve zararlı
işlerdir. Bu bağlamda denilebilir ki, hayır imanın gereği, şer ise,
inkârın ve isyânın diğer adıdır. Kur’an şöyle diyor: “Artık kim zerre
ağırlığınca hayır işlerse, onu(n karşılığını) görür. Kim de zerre ağırlığınca
şer işlerse, onu(n karşılığını) görür.” 461
Allah (c.c.) kullarının şer işlemlerine izin verse bile, şer yapılmasını
istemez; buna râzı değildir. O yüzden kullarını sürekli hayra ve
hayır işlemeye dâvet eder. Kullarının yanlışlarını ve hatalarını hatırlatarak
hayır olanı onlara göstermektedir.462 Kur’an, bazı amelleri,
davranışları ve pozisyonları daha hayırlı saymaktadır. Meselâ,
en hayırlı azık, takvâdır.463 Yetime bakmak,464 başa kakılan bir sadakadan
daha fazîletli olan güzel bir söz,465 Allah yolunda tasaddukta
bulunmak,466 inkârcıların hilelerine karşı Allah’ın kurduğu
tuzak, Allah’ın mü’minlere olan yardımı,467 âhiret hayatı,468 rızık
verici olarak Allah,469 eşler arasındaki sulh/barış 470 ve bunlara benzer
birçok şey, daha hayırlıdır.
İslâm ümmeti insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı topluluktur.
Çünkü onlar Islâma iman eder, ma’rûfu emreder, münkerden
sakındırırlar.471 Kur’an, “Sizden, insanları hayra çağıran bir topluluk
bulunsun…” 472 buyurmaktadır. Tefsircilere göre buradaki hayır,
İslâm’dır; İslâm’ın ilkeleridir, sâlih ameldir, faydalı olan her türlü iş
ve ahlâktır.
Kur’an, her türlü hayrın kaynağı olarak vahyi göstermektedir.
461] 99/Zilzâl, 7-8
462] 2/Bakara, 54, 103, 184, 281; 4/Nisâ, 25; 7/A’râf, 85 vd.
463] 2/Bakara, 198
464] 2/Bakara, 220
465] 2/Bakara, 236
466] 2/Bakara, 280
467] 3/Âl-i İmrân, 150
468] 6/En’âm, 32
469] 5/Mâide, 114
470] 4/Nisâ, 128
471] 3/Âl-i İmrân, 110
472] 3/Âl-i İmrân, 104
HAYIR VE ŞER
- 109 -
Hayra ulaşmak, hayırlı ameller işlemek ve bunların sonunda da
hayırlı bir neticeye ulaşmak isteyen insan, vahyin doğrultusunda
hareket etmek zorundadır. Toplumların işlerinin hayır olması da iş
başında hayra gönül vermiş kimselerin olmasına bağlıdır. En şerlilerin
yönettiği toplumlarda hayır barınamaz. Dünyada da âhirette
de gerçek kurtuluşun yolu, hayır sayılan amelleri işlemekle mümkün
olur. Bu anlamda hayır, sâlih amelin ta kendisidir. “Ey iman
edenler! Rukû edin, secdeye varın, Rabbinize ibâdet edin ve hayır işleyin;
umulur ki kurtuluşa erersiniz.” 473
İnsanlar farklı farklı hedeflere yönelirler. Kendilerince önemli
buldukları işleri yaparlar. Birçokları da kendi yaptıklarıyla övünür.
İslâm’a göre ise hayat bir hayır işleme yarışıdır: “Herkesin yüzünü
kendisine doğru çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda birbirinizle
yarışın…”474 Mü’minlere düşen Allah’ın gösterdiği hayrı işlemek,
hayırda yarışmak, hayrât sahibi olmak, hayırlı mal kazanıp hayra
sarfetmek, hayırlı evlat yetiştirmek, ölmeden önce elinden geldiği
kadar hayır olan şeyleri tercih etmek ve bütün bu güzel amellerle
beraber Kur’an’ın övdüğü “ahyâr”dan/hayırlılardan olmaktır.475
Mü’min, ölüm gelmeden önce hayırlı ameller konusunda acele
eder. 476
Kur’ân-ı Kerim ve hadislerle diğer İslâmî kaynaklarda hayır kelimesinin,
başta mâlî fedâkârlıklar olmak üzere her türlü yardım
severliği ifade eden bir anlamda kullanılması ve müslümanların bu
tür faâliyetlere teşvik edilmesi, erken dönemlerden itibaren müslümanlar
arasında güçlü bir dayanışma ruhu geliştirdiği gibi çeşitli
kişi ve kuruluşlarca başta vakıf kurumu olmak üzere, dâruşşifâ (hastane
ve sağlık ocağı), dâruleytâm (yetimler yurdu), dârulaceze (düşkünler
yurdu, huzur evi), dâruşşafaka (şefkat yurdu, öksüz, yetim ve mağdur
çocuklar yurdu ve okulu), imâret (külliye, yoksullara yardım maksadıyla
meydana getirilen kuruluş, fakirlere ve öğrencilere yiyecek verilen yer),
sebil (yol kenarlarında kurulmuş olan Allah rızâsı için su dağıtılan yapı),
köprü, câmi, mektep, medrese, Kur’an Kursu, İmam-Hatip gibi kamuya
hizmet veren birçok hayır eserinin meydana getirilmesini sağlamıştır.
İslâm dünyasının ekonomik, sosyal, költürül ve siyâsî krizlere
mâruz bulunduğu 20. yüzyılda bu tür faâliyetlerde bir gerileme
süreci yaşanmışsa da, yine de hayır faâliyetleri kesilmemiştir. Sosyal
yardımlaşma ve dayanışma vakıfları gibi çağdaş yöntemlerle
473] 22/Hacc, 77
474] 2/Bakara, 148
475] 38/Sâd, 47
476] Tirmizî, Zühd 3, hadis no: 2306, 4/552; Nesâî, Cenâiz 123; Kütüb-i Sitte,
15/181; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 259-262
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 110 -
faâliyet gösteren kurumlar günümüzde de oluşturulmakta; bunun
yanında özellikle sivil toplum anlayışının yaygınlaşmasına paralel
olarak sivil toplum kuruluşu olarak pek çok gayr-ı resmî kişi ve
kurumlarca, başta eğitim ve öğretim olmak üzere pek çok alanda
hayır faâliyetlerinde bulunan vakıf ve dernekler kurulmaktadır. 477
İslâm Düşüncesinde Hayır-Şer
İslâm düşünürlerine göre şerrin varlığı, aslî değil; ârızîdir. Mutlak
hayrın aksine mutlak şer mevcut değildir. Şerrin zâtı yoktur.
Çünkü şer, bir şeyin veya bir kemâlin yokluğudur; yani şer, bir tür
eksikliktir. Varlıklarda şer olarak bilinen durumlardan her biri, bir
şeyin yokluğuna sebep olan şerden ibârettir. Eğer var olan bir şey
herhangi bir varlığın zâtına veya güzellik, îtidâl, yetkinlik gibi niteliğine
halel getirmiyorsa, herhangi bir şekilde yokluğa sebebiyet
vermiyorsa böyle bir şeyin varlığı bir zarar doğurmuyor demektir.
Buna göre şerre sebep olmayan şeyin kendisi de şer değildir.
İslâm düşüncesinde hayır ve şer problemi, geniş ölçüde iyimser
bir yaklaşımla ele alınmıştır. Konuya felsefî yöntemle ilk yaklaşan
âlimlerden biri olan Câhiz, başlangıcından itibaren dünya düzenini
hayırla şerrin, faydalı ile zararlının imtizâcına (bağdaşmasına)
bağlar. Câhiz’e göre eğer dünyada yalnız şer bulunsaydı bütün
varlıklar helâk olurdu. Aksine eğer sırf hayır bulunsaydı, o zaman
da bir yükümlülük (imtihan, külfet) düzeninden söz edilemezdi.
Ayrıca şerden kurtulup hayrı gerçekleştirmek için düşünmenin
kalkmasıyla da hikmet yok olurdu.
İlâhî hikmet, âlemin en güzel, en mükemmel ve en sağlam
bir şekilde kurulmasını gerektirmiştir. Âlem hayır olan bir asıldan
meydana geldiği için, düzeni de hayır olmuştur. Her ne kadar
dünyada bazı sebeplerin çatışmasından bir şer ve bozulma (fesâd)
doğar ve meselâ âlem için sırf hayır olarak yaratılan yağmur bazen
zarar verirse de bu husus, yağmurun genel düzendeki hayır
işlevini sarsmayan cüz’î ve ârızî bir durumdur. Şu halde yağmurun
büsbütün yokluğu küllî şer, ara sıra zarara sebebiyet vermesi de
cüz’î şerdir. Âlem ise cüz’îye göre değil; küllî nizâma göre işler.
Allah’ın, evrendeki her varlığa genel düzen içindeki yeri bakımından
lâyık olduğu hayrı eksiksiz vermesi O’nun cömertliğinin,
merhametinin ve Rablığının bir sonucudur. Bununla birlikte İslâm
düşünürleri, şerrin yokluğunun da savunulamayacağını, ancak
şerrin varlık düzeninde amaçlanmış bir durum olmadığını, ayrıca
dünyada hayrın şerden daha çok olduğunu belirterek ölçülü bir
477] Mustafa Çağrıcı, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 46
HAYIR VE ŞER
- 111 -
iyimserlik görüşüne sahip olmuşlardır. Meselâ su serinletir, ateş
ısıtır ve onlardaki bu nitelikler varlık düzeni için tamamen hayırdır.
Bir insanın suda boğulması veya ateşte yanması birer şer ise
de, bunlar su ve ateşin yaratılışında birinci derecede amaçlanmış
hususlar değildir; ayrıca bunlar, genel hayır düzenini ve hayrın
mutlaklığını sarsacak sıklıkta vuku bulmayıp ara sıra ortaya çıkan
kötülüklerdir. Bu iyimser anlayış, insanla ilgili durumlara da uygulanarak
ilâhî irâde ve inâyetin, yeryüzünün halîfesi olan insan
türünün kıyâmete kadar dünyada yaşayacak ve orayı hükümranlığı
altına alıp îmar edecek şekilde düzenlediği belirtilir ve buna
“birinci maksat” denilir. Buna karşılık tek tek kişilerin karşılaştığı
durumlar, tâlî dereceden amaçlanmış olan ârızî olaylardır. Bu
olaylara bütün halinde bakıldığında bunların küllî yapıya bir düzen
olarak yansıdığı görülür. Nitekim canlı tabiattaki başlıca şer
çeşitlerinden elemler (acılar, ağrılar, üzüntüler) görünüşte şer gibiyse
de canlıların varlıklarını sürdürmelerine katkıda bulunması
bakımından hayır sayılmalıdır. Meselâ açlık elemi, canlıya beslenme
ihtiyacını hissettirmesi bakımından hayırdır.
İslâm düşünürlerinin evrende hayır düzeninin hâkim olduğu
şeklindeki iyimser felsefesi, Gazzâlî’ye nisbet edilen ve zamanla
bir vecîze haline gelen, “Leyse fi’l-imkân ebdau mimmâ kân -Var
olandan daha mükemmeli mümkün değildir-” şeklinde özetlenmiştir.
Gazzâlî, hem tertibindeki güzellik, hem de yaratılışındaki
mükemmellik bakımından bu âlemin “sûret”inden daha mükemmelinin
bulunmadığı şeklindeki düşüncesini açıklarken aksine bir
görüşün Allah’ın cömertliği ve kudretiyle bağdaştırılamayacağını
belirtir. Gazzâlî’nin devam ettirdiği bu iyimser felsefe, daha sonraki
dönemlerde geniş kabul görmüştür.
İbn Teymiyye ise, şerri sırf yokluk ve kısmî yokluk şeklinde ikiye
ayırarak var olan bir şeyin sırf şer olamayacağını ifade eder. Çünkü
var olan her şeyde mutlaka bir yarar, bir hayır bulunması gerekir.
Allah hiçbir şeyi hikmetsiz yaratmamıştır; bu hikmet, varlığın hayır
tarafıdır. Özü itibarıyla yokluk sayılan şer ve kötülükler varlık değeri
taşımadığından bunları Allah’ın yarattığı söylenemez. Çünkü
Kur’an’da, “Allah bütün varlıkların yaratıcısıdır” 478 denilmiştir. Sonuç
olarak küllî olgular yalnızca hayırdır ve kulların yararınadır.
İslâm düşünürleri ahlâkı da âlemdeki genel hayır düzeni çerçevesinde
açıklamışlardır. Buna göre kötü fiiller ve bunların kaynağı
olan kötü huylar, ruhun kendine has bazı yetkinliklerini
kaybetmesinin sonucudur. Aslında insanın kötü denilen fiilleri de
478] 13/Ra’d, 16
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 112 -
temelde onun yetkinliğinin bir parçası olan, dolayısıyla iyi sayılması
gereken bazı niteliklerinden kaynaklanmaktadır. Meselâ İbn
Sinâ’nın örneğiyle, nefsin öfke gücü hâkimiyet kurmak sûretiyle
yetkinlik kazanır; fakat öfke ve hâkimiyet, bazen şerre de yol açabilir.
Bu durum, yine nefsin bir gücü ve yetkinlik aracı olan aklın
öfke gücüne baskın gelmesiyle önlenir. Bu şekilde akıl, hem nefiste
kötü ahlâkın gelişmesini hem de zulüm gibi kötü fiillerin ortaya
çıkmasını önlemiş olur. Bu sebeple insan, her türlü aşırılıktan
kurtulmak için kendini sürekli olarak akıl ve düşüncenin denetimi
altında bulundurmalıdır. 479
Şerrin Ehveni Olur mu?
Özellikle Hakkın hâkim olmadığı, şer ve fesâdın devlet ve çevre
eliyle mecbûrî istikamet olarak gösterildiği yerlerde çoğu zaman
iki şerden birini kabul etme mecbûriyetinde kalırız. Bu takdirde
yapılacak iş, şerrin ehvenini, yani daha hafifini kabul etmekten
geçer. Burada hayırla şerrin karşılaştırması yapılıyor değil. Elbette
ki hayırla, ehven-i şer karşı karşıya gelince hayır işlenecektir.
İki şerden birinin tercih edilmesinden başka bir seçenek olmadığı
durumda ne yapılacağı, nasıl hareket edileceğiyle ilgili olarak,
ehven-i şerrin tercih edilmesi, zararın en az atlatılması olarak değerlendirilmelidir.
Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusunda bu gerçek, “iki
fesâd teâruz ettikde (karşı karşıya geldiğinde) ehaffı (daha hafifi)
irtikâb olunur” şeklinde kurallaştırılır ve iki ayrı misalle açıklanır:
“Yangında, yangın yerine yakın evlerin yıkılması, yangının büyümesini
önleyecekse bu yola tereddütsüz gidilir.” “Batmaya yüz
tutan geminin bir kısım yükleri denize atılır.”
Ehven-i şer için, naklî delil olarak, “Fitne, katilden daha büyüktür
(beterdir).” 480 âyet-i kerîmesi getiriliyor. Yani, fitneye sebep
olacakları katletmek, fitneye yakalanmaktan daha ehven.
Mutlak mânada, adam öldürme elbette arzulanmaz. Ama bu
adamlar fitneye sebep olacaklar ve bu yüzden nice insanların
maddî ve mânevî hayatları tehlikeye girecekse, bu katl olayı
ehven kalır. “Hayr-ı kesîr için, şerr-i kalîl kabul edilir.” Yani, çok
hayır için, (başka bir yol yoksa) az bir şer kabul edilir. Büyük bir
hayrın gelmesi, az bir kısım şerlere bağlıysa o şerler, istenmeyerek
de olsa, kabul edilecektir. Kangren olmuş ve kesilmesi gereken
bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir. Hâlbuki, zâhiren
şerdir. Parmak kesilmezse el kesilir; şerr -i kesîr olur.” Parmağın
kesilmesi elbette şer. Ama elin kurtulması için bir parmağın
479] M. Çağrıcı, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 45
480] 2/Bakara, 191, 217
HAYIR VE ŞER
- 113 -
fedâ edilmesi gerekiyorsa bunu yapmak gerekir; aksi halde şer
büyür; parmak yerine el kaybedilir.
“Hayır”, bir tek hakikat olduğu halde, sonsuz denecek kadar
çok şûbelere ayrıldığı gibi, şer de öyledir. Onun da nice alt birimleri,
yan kolları vardır. Meselâ, sağ el ile yemek sünnet ve hayır; sol
elle yemek ise bunun zıddı, yani şer. Aynı şekilde, namaz kılmak
hayır, bunun terki ise şer. O halde, ehven-i şer yoktur diyerek, sol
elle yemek yemeyi, namaz kılmamakla eşit tutmak mümkün mü?
Ticarî hayatta da kâr gibi, zararın da nice dereceleri var. Zarar da
şerdir, iflâs da. Ama bunları eşit kabul edemeyiz. “Zararın neresinden
dönülürse kârdır” deriz. Kur’an’da, “mü’minlere en şiddetli
düşmanlığı yahûdilerin ve müşriklerin yaptığı beyan edilir.481 Hıristiyanlar
ise, bu iki gruba göre daha ehven sayılır.482 Kendi halinde,
kimseye karışmayan sıradan bir kâfirle, İslâm’a karşı her imkânıyla
savaşan İslâm düşmanı bir harbîyi eşit kabul edemeyiz.
Üç kişi düşününüz: Birisi alkolik olsun, diğeri hem alkol alsın,
hem de kumarbaz olsun. Üçüncüsü ise, hem alkolik, hem kumarbaz
ve hem de hırsız olsun. Bunların üçünün de yaptıkları şer ve
bunların üçü de şerli kimseler. Ama birinci ikinciye, ikinci de üçüncüye
göre ehven. Hepsi kara, ama tonları farklı.
Mü’min, mecbur kaldığında, ehven-i şerle amel ettiği gibi;
onun en büyük düşmanı olan şeytan da tam aksine, “a’zam-ı şer”
(şerrin en büyüğü) ve “ehven-i hayır” (hayrın en hafifi) ile amel
eder ve ettirmeye çalışır. Bunlar, onun vazgeçilmez prensipleridir.
Onun en büyük hedefi insanları şirke bulaştırmaktır. Bir mekruhu
veya haramı gözde fazla büyüterek Allah’tan ümit kestirmek ya
da “ölmüş eşek kurttan korkmaz” dedirterek, “bu yanlışı yaptın,
öyleyse şu şirki ve küfrü de işle, nasıl olsa aynı şey” diye telkinlerde
bulunarak insana yaklaşır. Böylece haramlarla şirki aynı terazide
tartan şeytan, insanı müşrik etmekle de yetinmez; zâlim bir
müşrik yapmaya çalışır. Bununla da kalmaz, onu şirk adına, gece
gündüz çalışan İslâm düşmanı bir dâvâ adamına dönüştürmeye
gayret eder. Bu onun son hedefidir. Zira dâvâ sahibi olmayan bir
müşrik, şeytanın kölesi ise, şirki dâvâ edinen savaşçılar onun can
yoldaşıdır; Kur’an tâbiriyle “şeytanın askerleri/hizbi.” Bütün bunlar,
şeytanın, “a’zam-ı şer” ile amel ettiğine örneklerdir.
Şeytan, bütün oyunlarını boşa çıkararak hakkı, doğruyu, hayrı
seçen mü’minlerde taktik değiştirir. Onlar hakkında ehven-i hayırla
amel eder. Mü’minin imanına ilişemeyeceğini anladımı, onun
481] 5/Mâide, 82
482] Bk. 5/Mâide, 82
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 114 -
ibâdetiyle uğraşır; ibâdetsiz bir mü’min olmasını arzu eder. Bunu
başaramazsa, farzlarla yetinmesini, sünnetlere, nâfilelere yanaşmamasını
ister. Bu isteği de gerçekleşmezse, onun sadece şahsî
ibâdetlerle meşgul olmasını, başkalarına tebliğ etmemesini arzu
eder. Ve mü’minlere şu yollu telkinlerde bulunur: “Her koyun,
kendi bacağından asılır!”, “Koyunu koyun, keçiyi keçi ayağından
asarlar!” Şeytanın, “ehven-i hayır” ve “a’zam-ı şer” ile amel etmesi
ne kadar desîse/entrika gereği ise; bizim de onun tam tersine,
“a’zam-ı hayır” ve “ehven-i şer” ile amel etmemiz o kadar hikmetli
olacaktır.483 Tabii ki, hayrın ve hakkın olduğu veya uygulanabileceği
yerde, ehven de olsa şerre itibar edilmez.
Bazı müslümanlar, “şerrin ehveni olmaz!” derler. Bu söz, hiçbir
günahın küçük görülmemesi mânâsına söyleniyorsa, takvâ kasdıyla
ifade ediliyorsa, dinin temel esaslarından tâviz verilmemesi gerektiği
dillendiriliyorsa, doğrudur. Siyasi ve sosyal küfrü savunmak
amacıyla şerri ehven vasfıyla temize çıkararak bize sunan zihniyete
karşı biz de haykırıyoruz: “Şerrin ehveni olmaz!” diye. Ama
baş ağrısını kanserle bir tutma kabilinden, mekruhu haramla veya
günahı şirk ve küfürle aynı görmek söz konusu ise, bu söze katılmak
mümkün değildir. Edille-i şer’iyye dediğimiz dinin emir ve
yasakları konusunda, “yapılması gerekenler” ve “yasaklar” gibi
iki liste yoktur. Bu tür hikmetlerden dolayı, farzdan, vâcibe, sünnete,
müstehaba ve mubaha varan bir merdiven vardır. Haramlar
için de aynı durum söz konusudur: Şirk/küfür, haram, tahrîmen
mekruh, tenzîhen mekruh gibi dereceler. Örneğin, bir müstahabı
veya sünneti yerine getireceğim diye bir haramın işlenmesi hiçbir
şekilde, naklen ve aklen uygun görülmez.
Bu konuda unutulmaması gereken husus, “hayır” ve “şer” tanımları
ve hayrın/hakkın tercih edilmesi için bütün yolların tıkalı
olmasıdır. “Hayrın çok olması”, mutlak hayır olması ve âhiretten
bağımsız olmayan hayır anlamında ele alınmalıdır. “Şerrin az
olması” da, şerrin izâfî/göreceli olması, dinin temel yasaklarını
içermemesi demektir. Yani bu konuda ölçü, dinin tâviz verilemeyecek
esaslarından olmayan bir şer ile dünyâ ve âhiret hayrının
kast edilmesidir. Meselâ, “âhiret karşılığında dünya hayatını satın
almak”484, “Allah’ın âyetlerini az bir karşılık (dünyevî çıkar) ile
satmak”485, “hakka bâtılı karıştırmak, bile bile hakkı gizlemek”486
gibi konular hiçbir zaman ve hiçbir şekilde ehven bir şer kabul
483] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, c. 2, s. 104-108
484] 2/Bakara, 86
485] 2/Bakara, 41
486] 2/Bakara, 42
HAYIR VE ŞER
- 115 -
edilemez. Dünya menfaati ile âhiret azabı karşılaştırıldığında
hangisinin ehven olup diğerine tercih edilebileceği, “ehven-i şer
ve tâviz” tanımları açısından önemlidir. Bu konu, şeytanın tâviz
için insana yaklaşabileceği bir alan olması hasebiyle, çok dikkatli
olunmasını gerektiren, hassâsiyet, ehliyet ve samimiyetle değerlendirilmesi
zorunlu bir husustur.
Hayır ve şerrin ölçüsü bellidir: Allah’ın râzı olacağı şeyler hayır;
râzı olmadıkları da şer. Hayrın tümü elinde olan Allah487 sadece
hayırlı şeyleri emreder ve şerleri yasaklar; O’nun her emrettiği hayırdır;
yasakladığı her şey de şer. Haramlara hayır denmediği gibi;
harama sebep olacak, sonucu haram olan şeyler de hayır değildir.
Mü’minin ölçüsü, nefsi/hevâsı değildir. O, duyu ve duygularının,
hevâsının değil; Allah’ın kuludur. Hoşlandığı ve hoşlanmadığı her
konuda Rabbine itaat edecektir müslüman. İmanı oranında duyu
ve duygularını da selim kılacak, onları da Rabbine teslim edecek,
o zaman nefis de mutmain olacak, Rabbinin emirlerinden râzı ve
hoşnut olma seviyesine çıkacaktır. O anda, Allah’ın emirlerindeki
hayrın hikmetlerine vâkıf olacaktır.
Hayır sanılan şeyler, ancak Allah rızâsı gözetilerek yapılırsa hayır
sayılır. Helâl yoldan kazanılmayan para, kişi için hayır olmadığı
gibi; mal ve servet, ne kadar çok olursa olsun, Allah’ın rızâsı olmayan
yerlere harcanırsa yine hayır değil; şer olur. Gerçek hayır, neticesine
göre hüküm alandır. Hoşlanmadığımız şeyleri Allah hayırlı
kılmış olabilir.488 Hayırlı bir ümmet/toplum olmanın yolu, hayırlara
yapışmakla olacaktır; Kur’an bunun şartlarını açıklar.489 Müslüman,
Allah’ın hayır olarak gösterip emrettiğine teslim olmalı, kendisi ve
insanlık için hayrı istemeli, hayırda yarışmalı, insanları hayra teşvik
etmeli, Allah’ın yasakladığı her çeşit şerden uzaklaşıp başkalarını
da uzaklaştırmaya çalışmalıdır.
Hastanın durumuna göre ilaç verilmesi gerektiği bir vâkıadır.
Aynı doktor, bir hastaya su içmeyi yasaklarken, başka bir hastaya
bol su içmeyi tavsiye eder. Hatta aynı hastaya, bir zaman yasakladığı
bir şeyi başka bir zaman tavsiye edebilir. Bu durum, doktorda
çelişki ile izah edilemez. Aynen böyle. Küfürle bir haramı aynı
gören ve her ikisini de şer kabul edip aralarında bir ayrım gözetmeyen
kimseye, dememiz gereken şey; elbette: “İkisi de şerdir,
ama biri ehvendir, diğeri daha büyük şerdir. Haramla küfür, şer yönüyle
aynı değildir” demek olacaktır. Tam tersine, böyle birisine:
487] 3/Âl-i İmrân, 26; Müslim, Müsâfirîn, 20
488] 2/Bakara, 216; 4/Nisâ, 19
489] 3/Âl-i İmrân, 110
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 116 -
“Tabii, şer şerdir, ehveni filan olmaz; haram da birdir, küfür/şirk de.
Hangisini yaparsan yap!” diyebilir miyiz?
Ama, bir diğer şahıs: Dinin bazı konularını tâviz masasına
yatırıp küfrün bir kutsalını övmek için dinden bir konuyla kıyas
ediyor ve bir şerri (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen hükümeti
desteklemeyi, demokrasiyi, oy vermeyi vb. şeyi) hayır olarak sunamadığı
için şer kabul ediyor, ama ehven kabul ederek insanlara
sevdirmeye çalışıyor ve böylece çok ciddi bir şerri “ehven” göstererek
Müslümanlara tavsiye ediyorsa; o zaman “ne yapalım, İslâm
yasaklıyor, ama bu önemli bir yasak değildir; şerdir, ama ehvendir,
kabul edelim” mi dememiz gerekir? Elbette, böyle bir durumda:
“Hayır var olduğu müddetçe; şer şerdir; ehveni filan olmaz; şerden
Allah râzı olmaz; ehven de olsa, kötüdür” demek en doğrusudur.
Ehven-i Şer Mantığı ve Sistem İçi Kabuller
İşlenen fiil, İslâm’a uygun ise hayır; aksi halde şer olur. Allah
için yapılan her meşrû amel hayır; bunun dışındaki ameller ise şerdir.
Kul, Allah Teâlâ’nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun olarak
kullanırsa, hayır; emrinin aksine kullanırsa şer olur. Olaylara ve
fiillere “hayır” veya “şer” gibi bir vasıf verebilmek için, elimizde
sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü, ancak “din”dir.
Ehven-i şer, daha az kötü, daha az fena olan demektir. Hayrın
ve hakkın olduğu veya imkân nisbetinde uygulanabileceği yerde,
ehven de olsa şerre itibar edilmez.
Şer’î ise, şeraite uygun, şeraitle ilgili demektir. İslâmiyet’in temel
kurallarına ve İslâm dininin emrettiği dünya nizamına uygun
olan demektir. Şer kelimesiyle bir ilgisi yoktur; şeriat kelimesiyle
aynı kökü paylaşır.
Müslümanlar olarak bu oyunların ne zaman farkına varacağız?
Dişimizi kıran taşın, rengi pirince en çok benzeyen taş olduğunu,
basit kazanımlar peşinde bâtıl düzenlerin kurtarıcılarını
desteklerken, aslında şer bataklığının içine çekildiğimizi ne zaman
kavrayacağız? Ne zaman at gözlüklerimiz çıkartıp hayrı göreceğiz,
duygularımızın esiri olmayı bırakacağız? Benimsenmesi
ve giderek hayır zannedilip savunulması yönüyle en zararlı şerrin,
ehven-i şer olduğunu ne zaman anlayacağız?
Beyazın siyahı, yakının uzağı, haksızın haklısı, güzelin çirkini…
Bu tamlamalar ne kadar anlamsız ve saçma geliyor kulağımıza değil
mi? Hiç beyazın siyahı olur mu? İçerisinde siyah bulunan renk,
artık beyazlıktan çıkmamış mıdır? Ya haksızın haklısı!
HAYIR VE ŞER
- 117 -
Ama bunlara çok benzeyen ve de çok sık kullandığımız bir deyim
var dilimizde. “kötünün iyisi” diye. Alıştık, alıştırıldık bu tamlamaya.
Hiç düşünmedik bir şey hem kötü, hem de iyi nasıl olur
diye. Bakışlarımızı sadece şer tarafına çevirmemiz istendi; taktığımız
at gözlükleri başka şeyleri örneğin hayrı görmemize engeldi.
Bu şer çöplüğünde sıtma da vardı, ölüm de. Ölümü gösterdiklerinde
bize, sıtmaya razı olduk; sağlıklı bir ömrü aklımızın ucundan
bile geçirmeden.
Gözümüz şer tarafına kaymış, burnumuzu bu pisliğin içine
sokmuştuk ya işte bu şeytanın arayıp da bulamadığı bir fırsattı.
Artık melek postuna bürünüp bizi kandırabilirdi, aynen Âdem ve
eşine yaptığı gibi. Hani nasıl da onlara dost görünmüş, sonsuzluk
ve güç vaad ederek Allah’ın yasakladığı ağaçtan yedirmişti.490 Deseydi
ki “Ben sizin düşmanınızım, bu ağaçtan yiyin ki Allah sizi
cezalandırsın”, o ağaçtan yerler miydi hiç? Şeytan, Allah’a giden
dosdoğru yolun üzerinde oturuyordu491 ve bu yaklaşım da şeytanın
sağdan yanaşmasıydı,492 şeytanın Allah ile aldatmasıydı. 493
Popülist câhiliyye kültürünün, hayatımızın her alanında şerde
hayır aramamızı empoze ettiğine şahit oluyoruz. Cehenneme
giden yolların üzerindeki iyi niyet taşlarıdır “ehven-i şer” anlayışı.
İman ve küfür arasındaki çizgiyi, hakla bâtıl, hayırla şer arasındaki
sınırı silip atan bir anlayıştır bu.
Ehven-i şer anlayışının meşruiyeti var mıdır?
Hayrı, yani vahyin tavsiye ettiği hususu tercih etmeyip şerlerden
birini tercih etmek gibi bir yanlış seçim karşısında olan insan
bilmeli ki; şer olması hasebiyle hiçbir günah, küçük ve basit görülemez;
hiçbir şer de şer olması hasebiyle ehven olamaz.
Şer şerdir. Hayra ulaşmak mümkün olduğu halde, şerler arasında
tercih yapılamaz. Kur’an, ehven de olsa şerre tâbi olmayı,
onunla uzlaşmayı hiçbir şekilde câiz görmez.
“Şerrin az veya hafif (ehven) olması” da, şerrin izâfî/göreceli olması
da, dinin temel yasaklarını içermemesi anlamında kullanılabilir.
Dinin tâviz verilemeyecek esaslarından birini pazarlık konusu
yapmak, küfürle, tâğutlarla uzlaşmak, şerrin hafifi, ehveni midir;
yoksa en büyüklerinden birisi mi? Kendisinde hayır bulunmayan
bir şer ile, ya da hayır ve şerrin karıştığı için hakla bâtılın senteze
490] 7/A’râf, 21
491] 7/A’râf, 16
492] 7/A’râf, 17
493] 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 118 -
girdiği bir tavırla dünyâ ve âhiret hayrı nasıl umulabilir? Meselâ,
“âhiret karşılığında dünya hayatını satın almak”,494 “Allah’ın
âyetlerini az bir karşılık (dünyevî çıkar) ile satmak”,495 “hakka
bâtılı karıştırmak, bile bile hakkı gizlemek”496 gibi konular, bir
muvahhid mü’min tarafından nasıl ve ne şekilde ehven bir şer kabul
edilebilir? Dünya menfaati ile âhiret azabı karşılaştırıldığında
hangisinin ehven olup diğerine tercih edilebileceği, “ehven-i şer”
tâbirini sık kullananlar açısından cevaplanması gereken önemli
bir sorudur. Kapitalizmi savunan birileri tarafından komünizme
göre kapitalizm ehven-i şer olduğu için desteklenmelidir. Nitekim,
“lâ”sı olmayan ılıman bir dini savunan ve dış ülkelere de açılan
uzlaşmacı büyük bir grup yıllarca bu mantıkla masonları, İslâm
düşmanı yöneticileri savunmadı mı? Sosyalizm ve komünizmi savunan
kimseler de Müslüman olduklarını iddia eden bazılarına,
sosyalizmi ehven-i şer diye takdim edip kapitalizmi destekletebilirler.
PKK bile bu konudan yararlanıyor; aynı argümanı kullanarak
TC ile kendi örgütü arasında hangisinin ehven olduğu hususunu
sorarak bir tercih yaptırmaktadır. Bu konu, şeytanın tâviz için
insana yaklaşabileceği bir alandır.
Şer, Allah’ın rızâsına uymayan bütün işlerdir. Şer, temelde başta
şirk olmak üzere Allah’a isyânı, her çeşit günahı ve kâfirin amellerini
nitelendirmektedir. Şirk, küfür, nifak, zulüm gibi sapık inanç
ve tavırların hepsi şerdir. Kur’an’da şer kavramı, daha çok şirk, küfür
ve isyan yerine kullanılır. Kur’an’da şer kelimesiyle, bazen sû’
yani günah işleme duygusu da anlatılır.
Kur’an, akletmeyen sağır ve dilsizleri (inkârcıları) yerde debelenen
varlıkların en şerlisi saymaktadır.497 Çünkü onların yaptıkları
hayır olmaz, tuttukları yol yanlıştır. Azgınlıkları yüzünden yeryüzünde
hep fesat ve şer olmaktadır. Allah (c.c.) insanı hayır ve şer
konusunda denemektedir. 498
Muvahhid mü’min için hayırla şer arasında nasıl bir tercih yapması
gerektiği gibi bir soru, gereksiz bir soru olması icap ettiği
halde, maalesef “vahy” demek olan mutlak hayrı tercih etmenin
göreceli zorluğuna katlanmak istemeyen tavizci kesim kendine
göre şerler arasında bir tercih yaparak ehven kabul ettiği
şerri (hayra rağmen) tercih edebilmektedir. Unutmayalım: “vahy”,
mutlak hayırdır. Vahiyle irtibatı olan ilim ve hikmet de hayırdır.
494] 2/Bakara, 86
495] 2/Bakara, 41
496] 2/Bakara, 42
497] 8/Enfâl, 22, 55
498] 21/Enbiyâ, 35
HAYIR VE ŞER
- 119 -
“Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır ve
üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.” 499
Şer olan bir sistemin herhangi bir kurumundan şer’î olan bir
uygulama yapılması beklenebilir mi?
Cehennemden saraylar, köşkler beklenirse, şer olan bir sistemden
veya onun bir kurumundan da şer’î bir uygulama beklenebilir.
Şer, zaten şeriata ters olan, Allah’ın rızâsına uymayan işlerdir. Şerden
şeraite uygun bir uygulama kesinlikle beklenemez. Şer şerrî
bir uygulamayı neticelendirir, şer’î uygulamayı değil.
Şerden ancak şer doğar, mahzâ hayır olan şeriat (şer’î uygulama)
değil. Şerre sebep olan herhangi bir şey de şerdir. Baştan
aşağı şer kabul edilecek tâğutî düzenlere oy vermek veya onların
devamından ve güçlenmesinden yana tavır almak da tümüyle şerdir;
böyle bir tavrın hayır adına savunulacak hiçbir yönü yoktur.
Muvahhid mü’minler, kendileri şerre sebep olmazlar, şerri üretmezler,
şerre destek olmazlar. Bilirler ki, hayra destek ve vesile
olmak o hayrı işlemek gibidir; şerre destek ve vesile olmak da o
şerri işlemek gibi insanı günahkâr yapar. “…İyilik ve takvada (Allah’ın
yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde
yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.”500
Allah’tan ittika etme (korkup sakınma) şuuruyla işlenen bütün
sâlih ameller “hayır”dır. Bunun zıddı olan şer ise, bütün günahlar
ve faydalı zannedilse bile aslında zararlı olan, en azından faydasız
olan işlerdir. Bu bağlamda denilebilir ki, hayır imanın gereği, şer
ise, inkârın ve isyânın diğer adıdır.
Hak, apaçık ortadadır. Bâtıl rengine bürünemez. Bâtıl görünümünde
hak veya hak görünümündeki bâtıl, olsa olsa “ehven-i
şer”dir. Ehven-i şerri tercih etmek de şerre râzı olmak demektir.
Müslüman hakka tâlip olmak zorundadır. Ehven-i şer mantığı ise,
hayra giden yolu tıkayacağı, şerri sevdireceği ve tâbî kılacağı için,
esas büyük şerden de daha zararlı olabilir.
İçinde yaşadığımız cahili toplumların oluşturup yaşattığı cahili
sistemlerden ilkesel ve zihinsel planda ayrışmak, sistemin ideoloji
ve ilkelerinden koparak Allah’a doğru hicret etmek ve sistemle
temel ilkelerimize ve tevhide aykırı düşen hiçbir ilişki içine girmemek
esas olandır. Bilindiği üzere, ilk inen surelerle başlatılan cahiliye
ile ayrışma süreci çok büyük titizlikle sürdürülmüş. Mekke’de
egemen sistemle Rasûlullah’ın (s.a.s.) oluşturduğu yapı arasında
499] 2/Bakara, 269
500] 5/Mâide, 2
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 120 -
tam ve çok yönlü bir kopuş yaşanmıştır. Cahilî toplumu değiştirme
ve egemen sistemi dönüştürme iddiasıyla köklü bir inkılâbın temelleri
atılmış, sistemle bütünleşmemek, uzlaşmamak için elden
gelen gayret gösterilmiştir.
Mücadelenin sonuç vermesi, başarılı olabilmesi, daha önemlisi
Rabbimizin razı olacağı bir seyir izlemesi için en gerekli ve en
önemli mesele saf ve katışıksız bir İslâmi kimlikle ve İslâmi ölçüleri
referans alarak mücadele sahasında yer alabilmektir. Gerek tağuti
sistemlerin, kurum, kural ve yönlendirmelerinden, dayatmalarından
bağımsız, gerek toplumun ve geleneğin cahili etki ve kalıplarından
uzak olarak, uzlaşmacı, sentezci anlayışları, pratikleri bünyesinde
bulundurmayan bir netlik ve tavizsizlikle, yalnızca vahyi
ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) vahyi uygulamasını belirleyici kılmak İslâmî
bir mücadelede vazgeçilemeyecek esası teşkil eder. Tevhidi ölçü
ve ilkelerin belirleyici ve yönlendirici tesirinden sıyrılarak, pratikte
dünyevi anlamda bazı başarılar(!) elde edilse de, o pratikler İslâmî
olma özelliğini kaybedecek, Allah’ın rızasını da kazandırmayacaktır.
Sistem içi alanlarda yer edinebilmek için sıklıkla meydana
gelen İslâmi kimliğe yabancılaşma; kendini gayri İslâmi kavram,
değer ve ilkelerle tanımlama, vasıflandırma eylem ve söylemleri,
fıtri ve vahyi olandan, nefsi olumsuzluklara ve dünyevileşmeye
doğru bir kaçış ve bir sapmadır. Bu tür bir yabancılaşma, tevhidi
bağın parçalanmasına ve farklı kimliklerin üremesine yol açmakta,
tevhidin belirleyiciliğinden ve İslâmi kimlikten sıyrılanlarda, kimlik
çözülmesi meydana gelmektedir.
Bu mânada ülkemizde en büyük sorun olan tesettür sorununu
ehven-i şer mantığıyla çözme girişimlerine ne dersiniz?
Önce, sorunun adını doğru koyalım: Bu ülkede en büyük sorun,
tesettür sorunu değil; tevhid sorunudur, iman sorunudur.
İslâm’ın gönüllere, amellere, sosyal ve siyasal hayata hâkim olmaması
sorunudur. Tesettür de bu temel sorunun bir uzantısıdır. Uzlaşmacı
büyük kesim, tesettürü başörtüsüne indirgedi, istekleri de
sadece üniversite öğrencileriyle sınırladı. Elbette tesettür büyük
bir sorundur, özellikle okullarda okuyan müslüman öğrenciler açısından.
Bu sorun da, bireysel çapta, uğrunda her çeşit fedakârlığı
yapabilecek bir imana sahip olmakla, toplumsal alanda da topyekün
İslâmî değişim ve dönüşümle çözüme kavuşabilir.
Ehven-i şer mantığı ile önemli hiçbir sorunun çözüldüğü görülmemiştir
ki tesettür sorunu çözülsün. Çöpleri hasıraltına koymak,
şimdilik sorun yokmuş havası estirmektir ehven-i şer mantığı.
Çözümü erteleyip ötelemenin, herhangi bir sorun yokmuş
HAYIR VE ŞER
- 121 -
gibi davranmanın, daha fecisi hakla-bâtılın karıştırılmasının adıdır
ehven-i şer. Bu uzlaşmacı mantık, belirli oranda da olsa şerri kabul
edip onayladığı için mutlak hayra giden yolu da tıkar. Yakın
gelecekte Allah’ın râzı olduğu İslâm’ın tahrif edileceği ve muvahhid
mü’minlerin tümüyle etkisiz hale getirileceği “ılıman İslâm”
projesi, ehven-i şer anlayışı üzerinde bina edilmektedir. Tesettür
konusunu yozlaştıran, daha karmaşık ve çözümsüz hale getiren
en önemli etken, ehven-i şer mantığıdır. Bu mantık, “Rabbimizin
kesin emridir, bundan zerre kadar taviz vermeyiz” diyen hayır taraflarına
engel olan ve “peruk”, “şapka”, Artema usûlü “aç-kapa”
(okul kapısına kadar kapa, okula girerken ve okulda aç) anlayışlarını
din adına savundu. Hizmet için başın açılmasına fetvalar üretti.
Tesettür düşmanları, karşılarında direnen bir ümmet göremedi.
Bu anlayış, sadece tesettür meselesini çözümsüzlüğe mahkûm etmedi;
aynı zamanda dini de tahrif eden bir çizgiyi savundu. Dinin
emirlerini teferruat kabul eden, basit dünyevî çıkarları İlâhî emirlere
tercih eden bir anlayışı “din” diye takdim etti.
Soruya cevabı tersinden vermek de mümkün: Evet, tesettür
sorununu değilse de, başörtüsünü ehven-i şer mantığı tümüyle
çözdü; bu mantık sayesinde artık başörtüler çözüldü, başörtülüler
ve bunu savunanlar da çözüldü.
Öyleyse müslümanın (ferdî, âilevî ve toplumu kapsayan tüm
alanlarda) şer olan bir sistemden ehven-i şer mantığıyla çözümler
beklemesi meşrû mudur?
Hem meşrû değildir, hem de mantıklı değildir. Harama rızâ
haram, küfre rızâ küfürdür. “İyilikte ve takvada yardımlaşın. Haram
işlerde, günahlarda ve düşmanlıkta yardımlaşmayın. Allah’tan sakının.
Allah’ın cezâsı şiddetlidir.”501 “Şerre delâlet eden, sebep ve yardımcı
olan o şerri yapan gibidir” hükmüne göre, tekrar düşünelim:
Küfrün hâkimiyetine, tâğûtî kanunların tatbik edilmesine, düzenin
devam etmesine oyuyla, sözüyle... yardımcı olanların, küfrün
hâkimiyetindeki veballere ortak olacaklarını. Yoksa farkında olmadan
veya olarak, İslâm nizamı gelsin diyerek veya demeyerek,
câhiliyye hükümlerinin uygulanmasını mı istiyor bazı müslümanlar?
Câhiliyye hükümleri uygulansın, ama müslümanlar veya müslüman
zannedilenler eliyle mi uygulansın, bu mu isteniyor? “Onlar,
hâlâ câhiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kimmiş Allah’tan daha
güzel hüküm veren, hüküm koyan? Fakat bunu, gerçekten anlayış sahibi
olan bir toplum bilir.” 502
501] 5/Mâide, 2
502] 5/Mâide, 50
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 122 -
İslâm, Allah’a teslim olmak ve O’nun dışında bir güç ve
hâkimiyet tanımamaktır. Kelime-i Tevhid’de bu ifâde tüm kapsamıyla
belirdiğinden dolayı, müslüman için her türlü tâğutun, her
çeşit egemenliğini reddetmek; Allah’a iman ve O’nun tek ilâh olduğunu
kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta İslâm’ın dışındaki
bütün sistem ve görüşler ve bunların uygulayıcıları anlamına gelen
“tâğut”u reddetmek; Allah’a imandan da önce gelir ki; kalp,
kafa, el ve dildeki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri
evvelâ “lâ-hayır!” süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere
de hakiki İlâh’ın kabulü yerleşsin. “Kim tâğûta küfreder (onu tanımaz,
reddeder) ve Allah’a iman ederse, o muhakkak kopması mümkün olmayan
en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah, kemâliyle işiten ve bilendir.” 503
İslâm, kelime-i tevhid’deki lâ=hayır kılıcıyla şerle (şerrin bir
kısmıyla), tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı, ona taviz vermeyi,
onunla uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid eri için “lâ” ile isyan
bayrağını çektiği şirk ve şerle uzlaşma ve ehven kabulü nasıl
mümkün olabilir? Rabbimiz bu konuda bakın ne buyuruyor: “(Yâ
Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi
Bize karşı uydurman için fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost
edinirler. Eğer Biz sana sebat vermemiş olsaydık, muhakkak, az da olsa
sen onlara meyledecektin (tâviz verecektin). O takdirde dünya ve âhiret
azâbını kat kat tattırırdık. Sonra Bize karşı kendin için hiçbir yardımcı
bulamazdın.”504 Ehven-i şerre râzı, yani şerrin bir kısmını kabullenen
tâvizci bir edâ ile, hak-bâtıl karışığı, dâvet, tebliğ ve hizmet
yolunu Hz. Allah yasaklamaktadır: “Hakkı bâtıla karıştırmayın. Ve bile
bile hakkı gizlemeyin.” 505
“Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaat ve olumlu anlamda
isyanı olmayan, Allah’a isyan edenlere ve âsîlerin düzenine
uygun bir din dayatılıyor. Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle,
onların ilâh ve rab anlayışlarıyla uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini
hoş görmek için bin dereden su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık(!)
hâkim kılınmak isteniyor. Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten
ayrılmayan, Allah’a inanan ve isyankârların ilke ve hükümlerini
kabul ettiğini ifade eden, altısı içinden altısı dışından bir din,
her çeşit bâtılı reddeden tevhid dininin yerine geçirilmek isteniyor.
Kelime-i tevhid, “lâ” ile, yani isyanla başlar. Tüm sahte ilâhlara,
tâğuta isyan anlamı ve eylemi vardır tevhid mesajında. Yani,
Allah’a isyan edenlere isyan! Bütün peygamberler bu anlamda
503] 2/Bakara, 256
504] 17/İsrâ, 73-75
505] 2/Bakara, 42
HAYIR VE ŞER
- 123 -
kutsal isyan ateşini tutuşturan isyan önderleridir. “Andolsun ki Biz,
‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan (Allah’ın hükmüne isyan edip azgınlaşan
ve insanları Hakk’a isyana zorlayan egemen şahıs ve anlayışlardan) kaçının
diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.” 506
Nereden başlamalıyız? Kur’an’ın, Peygamber’in başladığı yerden
başlamalıyız. Din “lâ” diye başlıyor. Biz de lâ diyerek başlamalıyız.
İnançta lâ denmesi gerekenler var, ibâdette, hukukta, hükümde,
itaat anlayışında, ahlâkta lâ denilmesi gereken yerler var:
Tümüne lâ diyoruz.
“Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, sapasağlam kulpa yapışmış
olur.”507 İllâllah’tan önce lâ diyor, imandan önce tâğuta küfrediyor,
onu inkâr ve reddediyoruz. Her çeşit tâğuta, her gruptaki
bel’amlara, her kesimden Karun’lara, her görevdeki Hâmânlara
lâ diye karşı çıkıyoruz. Tüm putlara ve sahte ilahlara hayır diyoruz.
Şerle, küfürle uzlaşmıyor, şerrin tümüne, ehvenine de karşı
çıkıyoruz.
İnsanımız, çok yönlü savaşın kurbanı olarak ehven-i şer anlayışı
gibi tuzaklarla bilinçsizleştiriliyor, güzel duygulardan arındırılıyor,
tepkisiz ve dâvâsız hale getiriliyor. Kendisiyle ilgili oynanan
oyunu anlamasın diye başka oyuncaklarla avutulup uyutuluyor.
Top kafalı, müzik tutkunu, TV. tiryakisi, şans oyunları denen çeşitli
kumarların esiri, paramparça “para”lanmak için koşturan bir makine
haline getiriliyor. Hüsrandır, kaostur, zulümdür bu; esas kriz
budur. İnsanımızın kimliksizleştirilmesinden, inançsızlaştırılmasından
ve buna seyirci kalınarak zulme dolaylı da olsa destek verilmesinden
daha büyük kriz olamaz. Müslüman olduğunu iddia
eden insan, yaratılış gâyesini unutmuş; kime, niçin ve nasıl itaat
veya isyan etmesi gerektiğini düşünemeyecek hale gelmişse tabii,
her şey ters yüz olacak, bireysel günahlar fesâda, fesât fitneye,
fitne toplumun dünya huzurunu ve âhiret saâdetini kemirmeye
başlayacaktır.
Günümüzde şirkin her çeşidinin yaygın olduğunu görüyoruz.
Müslüman mahallede pazarlanan bin bir çeşit şirk içinde, çok yaygın
olmasından ötürü, belki en önemli örneklerinden biri itaat ve
isyan konusuyla ilgili şirktir. Müslümanların sırât-ı müstakim’i şaşırıp
yanlış işaretlerle mecburi istikamet diye gösterilen cehennem
yolu üzerinde “dur!” diye ellerini makas gibi açanlar çıkmadıkça
ve yoldaki işaretleri doğrusuyla değiştirme çabasına yeterli sayıda
insan girmedikçe, uçurumlara yuvarlananlara ağıt yakacak kimse
506] 16/Nahl, 36
507] 2/Bakara, 256
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 124 -
bile kalmayacaktır.
Müslümanın asıl söylemi ve eylemi hangi minvalde olmalı,
Rabbanî yol ve sünnetullah çerçevesinde nasıl bir yol izlenmelidir?
Büyük şehid, merhum Seyyid Kutub’un dediği gibi; “Bu dine sahip
çıkanların şu gerçeği iyi bilmeleri gerekir. Bu din nasıl Rabbânî
bir din ise, onun hareket metodu da tamâmen Rabbânîdir, esas
tabiatına uygundur. Ve şurası bir gerçektir ki, bu dinin hakikatini,
amelî metodundan ayırmak imkân hâricidir.” İslâm, öyle büyük
bir nizamdır ki, onu vaz’ eden Rabbimiz, gâyeyi gösterdiği gibi,
vâsıtaları da göstermiştir. İnsan için Allah’a kulluk, ibâdet ve O’nun
rızâsını kazanmak gâye olduğuna göre; bu nasıl olacak, hangi
vâsıtalarla bu gerçekleşecek Kitab’ın hükümleri ve Rasûl’ün pratik
uygulamalarıyla açıklanmıştır. Bir kimse İslâm’da zinânın, fâizin,
içkinin olmadığını, bunların yasaklandığını bildiği (veya bilmesi
gerektiği) halde, “zinâ yaparak, içki içerek veya fâiz vâsıtasıyla
İslâm’ı getireceğiz, bunlarla İslâm’a hizmet edeceğiz” demesi ne
kadar İslâm dışı ve saçma ise, şer olan bir sistemin herhangi bir kurumunun
şer’î zannettiği bir uygulaması da en az o kadar İslâm’a
ve mantığa terstir. Bilinmelidir ki şerle hayra gidilmez. Şer’an pis
kabul edilen bir sıvı ile, meselâ şarapla abdest alınmaz. Haram
parayla, fâizle hayır yapılmasının câiz olmadığı gibi. Küfre âit bir
vâsıtayla İslâm’a, şeytana âit bir atla cennete gidilmez. Gâvurun
atına binen onun kılıcını sallar. Bâtıl, ancak Hak’la zâil olur; Başka
bir bâtılla değil.
Tevhidî bilince sahip, vahyin inşa ettiği bir iman ve hayat tasavvuruna
sahip mü’minlerin, bu tür sistem içi değişimlere meyletmeleri,
destek vermeleri ise, aydınlıktan karanlığa savrulmaktır, gerçek
anlamda “irtica”dır, geriye gidiştir. Bilinçli bir mü’min, tevhidi
bir yönelişle, her şartta Hak’ka bağlanmak, Hak’kı temsil etmek
ve Hak’kı Batıla hâkim kılmak üzere çalışmak ve hiçbir sebeple
hak ile batılı karıştıracak konumlara savrulmamak sorumluluğunu
taşımak zorundadır. Mü’min şahsiyet, “şer” (kötü) ile şerden bir
şube olan “ehven-i şer” (daha az zararlı kötü) arasındaki tercihe
kendisini kapatarak, “iyi ve maruf” olanı tercih dışı bırakma konumuna
düşemez. Her şartta iyiyi arzulamak, ehven yolunda çaba
göstermek ve bu tercihinden asla taviz vermeden uzun soluklu ilkeli
bir duruş ve yürüyüşü istikrarlı bir biçimde sürdürmek mü’min
olmanın en temel gereğidir... Bu sebeple hiçbir mü’min, ikrah olmadıkça,
Hak ile Batılı karıştıran şirke dayalı düşünce, model, yol
ve yöntemlere yönelemez, küfrü, şirki benimsediğini söyleyemez,
küfre, şirke dayalı ideoloji ve ilkelere bağlılık sözü veremez ve
HAYIR VE ŞER
- 125 -
İslâm şeriatını dışlayarak, Allah’ın kullarına, küfür ve şirk hükümleriyle
hükmetmeyi tercih edemez.
Toplumu dönüştürme iddiası olan muvahhidlerin, öncelikle
kendilerinin toplumu taşımak istedikleri değerler, ilkeler, ölçüler
alanında istikameti koruyan tavizsiz bir yürüyüşü ve tutarlı bir örnekliği/
şahidliği ısrarlı ve istikrarlı bir biçimde sürdürmeleri gerekir.
Allah’ın “emrolunduğun gibi dosdoğru ol, istikameti koruyun, aşırı
gitmeyin” ve “zâlimlere meyletmeyin size ateş dokunur” uyarılarına
rağmen, kendi ürettikleri kimi maslahatlar, çıkarlar ve marjinallikten
kurtulmak adına istikameti terk edip toplumun cahili eğilimlerine,
cahili sistemin partilerine savrulanların toplumu tevhidi
istikamette dönüştürmeye vesile olmaları da, topluma Allah’ı razı
edecek bir örneklik oluşturmaları da mümkün değildir.
Ehven-i şer Kur’an ve sünnette geçiyor
mu? Geçiyorsa nasıl geçiyor?
Kur’an’da ve Sünnette “ehven-i şer” tâbiri yoktur. Yani
“Kur’an ve Sünnet” şiarını öne çıkaran kimselerin “ehven-i şer”
diye bir ölçüleri söz konusu değildir; onlar kendilerine göre şerlerin
ehven olanlarını seçmekle değil; şerleri tümüyle yok etmeye
çalışıp “hayr”a yapışmakla emrolunmuşlardır.
Tevhidî istikameti bulamayan kitlelerin özgürlük ve adâlet arayışı
ile şer yerine “ehven-i şer”e yönelmeleri mazur, hatta şer’in en
şedidinden kaçış anlamında görece bir olumluluk iken, muvahhid
mü’minlerin “ehven-i şer”e yönelmeleri, ehveni teşkil eden tevhid
yolunu alternatif olmaktan çıkarma, davetin muhatabı kitlelerin
sığlığına sürüklenerek sıradanlaşmaları ve inkılabi (devrimci) ruhu
kaybetmeleri sonucunu doğurmaktadır. Bu sebeple, Müslümanlar
olarak, yukarıda bahsedilen dönüştürme projelerinin farkına vararak,
her şart altında, tevhidi İslâmi kimlik ve ilkelerimize sadakati,
sabiteler alanındaki değişmez değer ve ölçülerimizi savunup
yaşamlaştırmayı ısrarla sürdürmeliyiz.
Görece bir özgürleşme ve zenginleşme uğruna, taktik ve konjonktürel
özgürleşme ihtiyacımızı gidermek için, bizi biz yapan,
bize şahsiyet, kimlik ve imanımızı kazandıran temel ilke ve değerlerimizi,
yaratılış gâyemiz olan “sadece Allah’a kulluk” anlamındaki
stratejik hedefimizi feda edebilir miyiz?”
Doğru ve sahih bir din anlayışını topluma taşıyabilmek için,
toplumun vahyin belirleyiciliğine, tevhidî akideye doğru dönüşümüne
vesile olabilmek için, öncelikle hiçbir şartta ve hiçbir gerekçeyle
taviz verilmemesi gereken ve değiştirilemez, terk edilemez
KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
- 126 -
vahye dayalı temel ilke ve değerlerde ısrar eden, vahyin şahidliğini
âdil ve emin bir kimlikle ortaya koyan davetçi kadrolara ihtiyaç
vardır. Kendilerini özgün İslâmî kavramlarla tanımlayan, bu
durumdan bir eziklik ve kompleks duymayan, vahyin getirdiği
kavram, ilke ve değerleri eylem ve söylemlerine egemen kılmaktan
ve bunları bıkmadan usanmadan yaşayıp, topluma taşımaktan
usanmayan ve utanmayan, tam tersine onur duyan şahsiyetli
Müslümanlara ihtiyaç vardır.
Müslümanların yozlaşmasında ehven-i şerrin yeri
nedir?
Hakkı savunan insan için ise ehven-i şer diyerek şerle uzlaşma,
en hafif deyimle bir bid’at ve dalâlet, bir sapma, dünyayı âhirete
tercih etme ve sahip olunması gereken müslümanca şereften
mahrum olmadır. İlkesizliktir, günü kurtarmaya çalışmaktır, idâre-i
maslahatçılık ve pragmatizmdir. Hakkı olmadığı halde Allah’ın
dini üzerine pazarlık yapmaktır. Suça ve suçluya göz yummaktır.
Hak dâvânın mensuplarından Cenâb-ı Hakk’ın istediği şeyler:
Hakkı eğip bükmeden söylemek, Allah’ın hükümlerini tebliğ edip
uygulamak, emrolunduğu şekilde sırât-ı müstakim çizgisinde sapmadan
dosdoğru hareket etmek, bâtıla karşı net tavır koymak,
takvâ, cihad ve sabır silâhlarını kuşanmak, şerrin ehvenine de rızâ
göstermeyip tâviz ve uzlaşmaya yanaşmamaktır. Bir müslümanın
vahiyle belirlenmiş herhangi bir prensipten vazgeçmesi, Allah’ın
yasakladığı bir şerri ehven diye savunması, hakkında nass olan bir
konuda pazarlık yapması inancıyla bağdaşacak bir tavır değildir.
Allah’ın emirlerinin büyüğü-küçüğü, temeli-teferruatı, önemlisiönemsizi,
tâviz verilecek olanı-olmayanı olmaz. İman esasları ve
dinin ilkeleri, bölünme kabul etmeyen bir bütündür. Rasûller ve
onların vârisleri âlimler başta olmak üzere İslâmî hareket mensupları,
Allah’ın rızâsından başka beklentileri olmayan âhireti dünyaya
tercih eden dâvâ erleridir. Onlar, etkin ve yetkin müşriklerin
tehdit ve zulümlerinden korkmayacakları gibi, dâvâlarını ve kendilerini
pazarlık aracı yapamazlar, kiralayamaz ve satamazlar. Bir
müslümana Allah’ın vereceği karşılıktan/ödülden daha büyük bir
bedel icad edilememiştir, edilemeyecektir. Onlar, halktan bir karşılık
istemezler, onların ücretlerini Allah verecektir. 508
Her tâviz, yeni ve daha büyük tâvizler doğurur. Amellerdeki
tâvizler, inançlardaki tâvizlere yol açabilir. Tâviz vererek inandığını
yaşamayan, yaşadığı gibi inanmaya başlar. Bâtıl zihniyetin
508] 26/Şuarâ, 109, 127, 145, 164, 180; 11/Hûd, 29, 50-51, 80; 36/Yâsin, 21 vd.
özelliğidir bu; kendi çıkarlarını sürdürmek için her zaman ve her mekânda hak dâvâyı savunanları tâviz ve uzlaşmayla etkisiz hale getirmeye çalışmak. Bu konuda oltaya taktıkları en önemli yemleri de “ehven-i şer” solucanıdır. “Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.”509
İslâm’la câhiliyyenin kesişmesi, uyuşması mümkün değildir. Hakla bâtılın, imanla küfrün birleşip bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Aralarında tarih boyunca süren ve Kıyâmete kadar da sürecek olan uzlaşmaz bir mücâdele söz konusudur. Uzlaşmayı, kesin nasslara rağmen kabul edenler, neticede Allah’ın hor gördüğü kâfirleri hoş görmeye, beşerî düzenleri kutsallaştırmaya, İslâm demokrasisinden veya demokratik İslâm’dan bahsetmeye kadar vardılar. Artık resmî devlet İslâm’ı, Atatürk tipi, onun ilkelerine uygun İslâm(!) gibi tuhaf sentezler uygulama alanları bulmakta. Hıristiyanlık benzeri, uzlaşarak tahrif edilmiş bu İslâm’ların elbette Allah’ın dini olan İslâm’la hiç bir ilgisi yoktur, bazı benzer yönleri olsa da.
Müslümanın İslâm’dan tâviz vererek, başka beşerî görüşlerle uzlaşarak, İslâm’ın bazı cüzlerini, bazı esaslarını pazarlık aracı görmesi mümkün değildir. Uzlaşma neticesinde kâfirlerin ve küfrün egemenliği -şeklen ve kısmen de olsa- kabul edilmiş olur ki, bu da tevhidî akîde ile bağdaşmaz. İslâm, Allah’a teslim olmak ve O’nun dışında bir güç ve hâkimiyet tanımamaktır. Kelime-i tevhidde bu ifade tüm kapsamıyla belirdiğinden dolayı, müslüman için her türlü tâğutun her çeşit egemenliğini reddetmek; Allah’a iman ve O’nun tek ilâh olduğunu kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta, İslâm’ın dışındaki bütün sistem, görüş ve bunların uygulayıcıları anlamına gelen “tâğut”u reddetmek; Allah’a imandan da önce gelir ki; kalp, dil ve kafadaki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri öncelikle “lâ = hayır” süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hak/gerçek İlâhın kabulü yerleşsin. “Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a iman ederse o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah kemâliyle işiten ve bilendir.” 510
Ehven-i şer mantığı, şerle ve şerri dayatanlarla uzlaşma demektir. Uzlaşma; düşüncelerde, değerlerde, ölçülerde, prensiplerde, sosyal ve siyasal tavırlarda çöküş içine girmek, sivil itaatsizliği bile becerememektir. Uzlaşma, kaypaklıktır, ilkesizliktir. Olduğu gibi görünmemek, göründüğü gibi olmamaktır. Uzlaşma, psikolojik
509] 68/Kalem, 9
510]] 2/Bakara, 256
mağlubiyettir. İzzetin Allah katında ve mü’minlerin hakkı olduğunu unutmak, zelil olanları aziz kılmaya çalışmaktır. Düşmanı gözde büyütmek, bükemediği eli öpmektir; o elin az sonra boğazını sıkmaya hazırlandığını unutmaktır. Uzlaşma, hak ölçülerle uyuşmaz ama kapitalizm, pragmatizm ve makyavelîzmle uyuşan ve örtüşen yönleri az sayılmaz; her şeyi pazarlık konusu yapmaktır uzlaşma; faydayı dâvânın önüne geçirebilmektir. Rasyonel/akılcı olmak ve dâvâ eri mücâhide Allah’ın yardım vaadlerini ve dâvânın Allah’la bağlantısını göz ardı etmek, kâfirler hangi yoldan başarılı oluyorsa o yolları denemektir. (Hâlbuki Kur’an’dan açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki, mü’minlerle ilgili sünnetullah, kâfirlerle ilgili sünnetullahtan çok farklıdır.) Mutlak doğruyu, vahye ait hakikatleri, babasının malı imiş gibi değerlendirmektir. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın deyip yılanların yaşamasına yardımcı olmak, ömürlerini uzatmaktır. Haktan taviz ve uzlaşma, yok olmak İlâhî kaderi olan, her an komada yaşayıp can çekişen bâtılın iskeletine kan pompalamaktır.
Hakkı ketm etmek (gizlemek) ve hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılı karıştırmak, Din’i kuşa benzetmektir. Hak Din’in etkisizleştirilmesi, atmalar ve katmalar yoluyla olmuştur. Atma, hakkı gizlemek; katma ise hakka bâtılı karıştırmaktır. Hakkı/İslâm’ı bâtılın/kâfirlerin istediği, râzı olduğu şekle koymak veya konulan bu şekle karşı çıkmamaktır. O yüzden dinin temel ilkelerinden tâviz, itikadı ilgilendiren bir vakadır; ihanettir veya en azından ihanete seyirci kalmaktır.
Ehven-i şerciliği, tâvizi, uzlaşmayı reddetmek, geçici bir protesto hareketi değil; ölüme kadar tevhid kelimesindeki “lâ”yı hayatıyla tefsir edip, eylemleriyle yorumlamaktır. Uzlaşmayı red, hak ve bâtıl her şeye karşı çıkmak, farklı anlayıştaki mü’minlerle ve değişik İslâmî yaklaşımlarla da iyi geçinme yollarını aramayıp onlarla mücadele etmek, ya da isyankâr fakat marazî/hastalıklı bir psikolojik yapı değildir. Hakk’ın mutlak doğruları ile beşerin göreceli doğrularını birbirine karıştırmak, itikadî olanlarla itikadî olmayanı aynı kefede görmek, bir hata ile haramı, bir günah ile şirki karıştırıp hepsine aynı şiddette reaksiyon göstermek değildir. Uzlaşmayı reddetmek deyince, insanca münasebetleri, sosyal ilişkileri kesip uzlet içinde yaşamayı, toplumsal bağları koparmayı kast etmiyoruz; İbrahimî ve Muhammedî tavrı hayata geçirmeyi kast ediyoruz. Onlar küfürle/bâtılla uzlaşsalardı ateşe atılır, memleketlerini terk etmeye mecbur kalır, ölümle burun buruna olurlar mıydı?
Bugün, nâfileleri, ihmal edilen nice farzların önüne geçirmenin,
ibâdetlere tevhid ve şirke ait hususlardan daha fazla önem vermenin çok yanlış olduğunu vurgulamalıyız. Evvelâ insanımızın gönlündeki şirk virüslerini yok etmek gerekiyor. Bu mikropları yok sayarak sadece ibâdetleri anlatmak veya bunlarla uğraşmak, çöp kutusuna temiz gıda atmaya benzer…
Din ‘Lâ ilâhe’ ile başlar. Önce bir red, bir isyan, bir ‘hayır’, bir temizlik mekanizması, cahiliye pisliğine her yönüyle bir direnişte bulunan bir tavır gerekir ki; o temizlenen yere tertemiz bir İlâh anlayışı yerleşmiş olsun. Öteki türlü hakla bâtılın karıştırıldığı bir ortam oluşturulur. Bu da Müslümanlığın doğru anlaşılmasını zorlaştırır.
Bizim, bugün var olan ve giderek ivme kazanma eğilimindeki ‘Ilımlı İslâm Anlayışı’na net ve sert tepki göstermemiz; İslâmî değişim ve dönüşüm talebi olmayan, uzlaşmacı, ulusalcı, sağcı, muhafazakâr çizginin Kur’an İslâm’ına birinci derecede engel olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Tabii bu vurgu, boşalan yerin tevhidî bir yaklaşımla doldurulmasını gerekli kılıyor. Kolay işler değil bunlar… Bunu halka net bir şekilde sunabilecek imkânlara sahip değiliz. Halkın, Allah’ın anlattığı dini, peygamberin vurguladığı tevhidi anlayacak altyapısının -şu an için- olmadığını zannediyoruz. Sesimiz de çok güçlü çıkmadığından, nebevî öncelik ve nebevî usûlle anlatılan şeyler cahiliye toplumu tarafından kabullenilmeyebilir. Çünkü yıllardır din adına farklı şeyler öğretildi insanımıza.
“Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu yine O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun keremini geri çevirecek (hiçbir güç) yoktur. O, hayrını kullarından dilediğine eriştirir. O çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 511
“De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz kılar yüceltir; dilediğini de zelil kılar alçaltırsın. Her türlü hayır/iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kadirsin.” 512
511] 10/Yûnus, 107
512] 3/Âl-i İmrân, 26
Hayır ve Şerle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Kur’ân-ı Kerim’de Geçen “Hayır” Kelimeleri (Türevleriyle toplam 196 yerde): 2/Bakara, 54, 61, 103, 105, 106, 110, 148, 158, 180, 184, 184, 184, 197, 197, 215, 216, 220, 221, 221, 263, 269, 271, 272, 272, 273, 280; 3/Âl-i İmrân, 15, 26, 30, 54, 104, 110, 110, 114, 115, 150, 157, 178, 180, 198; 4/Nisâ, 19, 25, 46, 59, 66, 77, 114, 127, 128, 149, 170, 171; 5/Mâide, 48, 114; 6/En’âm, 17, 32, 57, 158; 7/A’râf, 12, 26, 85, 87, 89, 155, 155, 169, 188; 8/Enfâl, 19, 23, 30, 70, 70; 9/Tevbe, 3, 41, 61, 74, 88, 109; 10/Yûnus, 11, 58, 107, 109; 11/Hûd, 31, 84, 86; 12/Yûsuf, 39, 57, 59, 64, 80, 109; 16/Nahl, 30, 30, 76, 95, 126; 17/İsrâ, 11, 35; 18/Kehf, 36, 40, 44, 44, 46, 46, 81, 95; 19/Meryem, 73, 76, 76; 20/Tâhâ, 13, 73, 131; 21/Enbiyâ, 35, 73, 89, 90; 22/Hacc, 11, 30, 36, 58, 77; 23/Mü’minûn, 29, 56, 61, 72, 72, 109, 118; 24/Nûr, 11, 12, 27, 33, 60; 25/Furkan, 10, 15, 24; 28/Kasas, 24, 26, 60, 68, 68, 80, 84; 29/Ankebût, 16; 30Rûm, 38; 33/Ahzâb, 19, 25, 36; 34/Sebe’, 39; 35/Fâtır, 32; 37/Saffât, 62; 38/Sâd, 32, 47, 48, 76; 41/Fussılet, 40, 49; 42/Şûrâ, 36; 43/Zuhruf, 36, 52, 58; 44/Duhân, 32, 37; 46/Ahkaf, 11; 47/Muhammed, 21; 49/Hucurât, 5, 11, 11; 50/Kaf, 25; 54/Kamer, 43; 55/Rahmân, 70; 56/Vâkıa, 20; 58/Mücâdele, 12; 61/Saff, 11; 62/Cum’a, 9; 11, 11; 64/Teğâbün, 16; 66/Tahrîm, 5; 68/Kalem, 12, 32, 38; 70/Meâric, 21, 41; 72/Müzzemmil, 20, 20; 87/A’lâ, 17; 93/Duhâ, 4; 97/Kadr, 3; 98/Beyyine, 7; 99/Zilzâl, 7; 100/Âdiyât, 8.
B- Kur’ân-ı Kerim’de Geçen “Şerr” Kelimeleri (Türevleriyle toplam 31 yerde): 2/Bakara, 216; 3/Âl-i İmrân, 180; 5/Mâide, 60, 60; 8/Enfâl, 22, 55; 10/Yûnus, 11; 12/Yûsuf, 77; 17/İsrâ, 11, 83; 19/Meryem, 75; 21/Enbiyâ, 35; 22/Hacc, 72; 24/Nûr, 11; 25/Furkan, 34; 38/Sâd, 55, 62; 41/Fussılet, 49, 51; 70/Meâric, 20; 72/Cinn, 100; 76/İnsan, 7, 11; 77/Mürselât, 32; 98/Beyyine, 6; 99/Zilzâl, 8; 113/Felak, 2, 3, 4, 5; 114/Nâs, 4.
C- Hayır ve İyilik
a- Hayır ve Şer İmtihandır: 21/Enbiyâ, 35.
b- Allah, Bir Kişi Hakkında Hayır Dilerse Onu Geri Çevirecek Yoktur: 10/Yûnus, 114.
c- Allah’tan Hayır İstemek: 26/Şuarâ, 84.
d- Hoşa Gitmeyen Bir Şey Hayır Olabilir: 2/Bakara, 216; 31/Lokman, 34.
e- Hayır Allah’ın Elindedir: 3/Âl-i İmrân, 26.
f- Hayır İşlerinde Yarışmak: 2/Bakara, 148; 5/Mâide, 48; 23/Mü’minûn, 61.
g- Hayra Engel Olmak: 2/Bakara, 217; 68/Kalem, 12.
D- Şer ve Kötülük
a- Hoşa Giden Bir Şey Şer Olabilir: 2/Bakara, 216; 31/Lokman, 34.
b- Kötülük Eden Kendi Aleyhine Eder: 41/Fussılet, 46; 45/Câsiye, 15.
c- Kötülük Yapmakta Yardımlaşmak Yasaktır: 5/Mâide, 2.
Konuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, İstikrâz 4, 6; Rikak 34; Sahih-i Buhâri Tecrîd-i Sarih Terc. 1/235; 5/185; 12/1984
Müslim, İman 61; Müsâfirîn, 201
Tirmizî, Zühd 3, 21, 22; İman 8; Fiten 15, 26, 76, 77, 78; Birr 28
Nesâî, Cenâiz 123; Zekât 74; İftitâh 17
İbn Mâce, Mukaddime 19, 20; Tahâret 4; Ticâret 62
Ebû Dâvud, Edeb 6, 12
Muvattâ, Tahâret 36
Ahmed bin Hanbel, Müsned III/18, 19
Kütüb-i Sitte; 2/549; 3/401-402; 4/265; 13/37-38, 282; 14/16, 19, 23; 16/500; 17/168, 471, 551.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1.
Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 245-248
2.
İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 257-261, 622-623
3.
Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 1, s. 112, c. 2, s. 104-108
4.
TDV. İslâm Ansiklopedisi, Mustafa Çağrıcı, T.D.V. Y. c. 17, s. 43-49
5.
Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Halid Erboğa, Şâmil Y. c. 2, s, 83, 381-382; Muhiddin Bağçeci, 6/27-29
6.
Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 8, s. 26-31; c. 19, s. 307-310
7.
İnsan Psikolojisi Üzerine Etüdler, Muhammed Kutub, İşaret Y. s. 395-412
8.
Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 286-291
9.
Kur’an’da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, Akçağ Y.
10.
Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hizmet Kitabevi Y.
11.
Şer İttifakı ve Sözcüsünü Arayan 1 Milyar Müslüman, Muhammed Han Kayani, İnkılab Y.
Sonsöz
Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

 
 
Okunma 406 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 05:48

Ortam

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.